• *Kadınlar, fiziksel sağlık krizlerine yanıt vermek için zaman ayırma eğilimindedirler; özellikle başkalarının sağlığı söz konusuysa, ama kendi ruhlarıyla ilişkileri için zaman yaratmayı ihmal ederler. Ruhu, canlılıklarının ya da enerjilerinin manyetosu ya da jeneratörü olarak anlamama eğilimindedirler. Birçok kadın, ruhla ilişkisini çok önemli bir araç değilmiş gibi sürdürür. Oysa ruh, herhangi bir değerli araç gibi, korunmaya, temizlenmeye, yağlanmaya ve onarılmaya ihtiyaç duyar.
    Clarissa P. Estes
    Sayfa 324 - Ayrıntı Yayınları (dipnot)
  • Ancak insanlar değişmek isteseler bile değişmeye karşı koyabilirler.
  • Öğretmen nasıl mı olmalı;
    Alanında uzman, çocukların gelişim dönemlerini bilen, genel kültürü iyi, okumayı seven, çocukları seven, iletişim becerisi yüksek, ruh sağlığı yerinde, davranışlarında örnek, dürüst ve pozitif bilimlere yatkın bir şahsiyet..
    Yo yo ama öyle değil;
    Derse giren çıkan, müfredatı işleyen, alacağı ekders paralarıyla hangi arabayı alsam hayalleri kuran, ağırabi/abla tarzıyla otorite kurmaya çalışan, öğretmenler odasında araba/maç/gün muhabbetine dalıp derse geç kalabilen, bir de kendi çocuğunu özel okula veren bir öğretmen olmalı(!)
  • Son yıllarda insan beyni ile ilgili bir çok araştırma yapılması ile birlikte beynimiz ile ilgili çok fazla bilinmeyene ulaşıldı. İnsan beyni çok komplike bir yapı olması ile birlikte çalışma sistemi olarak ta çok karışıktır. Her anlamda başarılı olmak isteyen kişilerin beyin yapısını ve çalışma sistemini iyi bilmeleri, yaşamlarını buna göre düzenlemeleri gerekmektedir. Bu bağlamda başarılı, ruh sağlığı yerinde ve iyi çocuklar yetiştirmek için de çocukların buna göre yetiştirilmesi de elzemdir. Kitap bu kapsamda örnekler ile birlikte biz ebeveynlere büyük yardımcı olmaktadır. Kesinlikle okunması gereken kişisel gelişim kitaplarındandır.
  • Ne yazık ki hoşgörü eksikliği eğitimde en önemli sorunlarımızdan biridir.
  • “Mevcut ruh sağlığı felsefemiz, insanların mutlu olması gerektiği, mutsuzluğun bir uyumsuzluk belirtisi olduğu görüşünü vurgulamaktadır.
  • Tezer Özlü ömrü boyunca kimliği, burjuvalığı, kadınlığı ile hesaplaştı. Hiçbir yerli olmadı, hiçbir şeyi, hiç kimseyi sahiplenmedi ve kimsenin olmadı.

    Alabildiğine riyasız ve açık yürekliydi. Aklın ve deliliğin sınırlarında psikiyatri kliniklerinde gezinirken üzerine zorla giydirilmeye çalışılanları reddetti. Tıpkı ömrü boyunca tüm otoriteleri reddedeceği gibi.

    Türkiye edebiyatının bu çetin cevizi 31 sene önce hayata veda etti. O şimdi belki de bir yerlerde kolayca uyum sağlayanlara, nerede, nasıl davranması gerektiğini bilenlere gülümseyerek el sallıyor.

    Tezer Özlü 10 Eylül 1943’te Kütahya Simav’da doğdu. Öğretmen bir anne ve babanın üçüncü ve son çocuğuydu. Ailesinin işi gereği Simav, Ödemiş ve Gerede’de büyüdü. O yılları ileride “Dört bin nüfuslu bir Anadolu kasabasında dünyaya bakmayı öğrendim. Altı yaşındaydım. Dünyanın sonsuz büyüklüğünü hissettim ve gitmem, çok uzaklara gitmem gerektiğine inandım…” diyerek anlatacaktı.

    On yaşındayken İstanbul’ gelen Özlü Avusturya Kız Lisesi’nde ortaöğretime başladı. Henüz lisedeyken okul kampıyla Viyana’ya gitti. Son sınıfta okulu bıraktı ve 1962 – 1963 yıllarında otostopla Avrupa’yı gezdi. Özlü 1965’te babası kırmayıp dışarıdan girdiği bitirme sınavlarının ardından İstanbul Erkek Lisesi’nden mezun oldu.

    Özlü “Geceleri anneme sokulunca hem soğuktan korunuyorum hem de yalnızlıktan” diyen bir çocuktu. İleride eli kalem tutunca ünlü yazarlar Italo Svevo, Franz Kafka ve Cesare Pavese onu çok etkileyecekti. Hatta Özlü, Pavese’nin izini sürerken onunla doğumunda bile özdeşlik kuracak ve “Pavese’in doğduğu gün doğduğumu şaşarak öğreniyorum: 9 Eylül. Ben gece yarısından sonra. Ama Anadolu’da gece yarısı geçtiğinde, S. Stefano Belbo’da henüz belki de gece yarısı olmamıştı. Aynı gün, aynı yıl değilse de” diyecekti.

    Özlü ilk gençliğinde çıktığı Avrupa seyahatinin son durağı Paris’te, Adalet Ağaoğlu’nun kardeşi, tiyatrocu ve yazar Güner Sümer’le tanıştı. Paris’te epey yağmurlu bir günde Özlü Monteparnesse’daki Cafe Select’e sığındı. Az sonra kapıdan Sümer girdi ve üç aylık Paris macerası böyle başladı. Çift birbirlerine âşık oldular ve 1964’te evlendiler.

    Çift Ankara’ya yerleşince Sümer Ankara Sanat Tiyatrosu’nda (AST) çalışırken Özlü çevirmenlik yapıyordu. O dönemde Ingmar Bergmann, Ossip Piatnizki, Heinrich Böll, Kafka, Hans Magnus Enzensberger gibi yazarları Türkçeye kazandırdı.
    Ankara yılları başlangıçta fena değildi. Hatta AST’ın 1963-64 sezonunda Sümer’in yönettiği Brendan Behan’ın Gizli Ordu oyununda rol aldı. Ama kısa sürede Özlü bu evlilikte aradığını bulamadığını fark etti. Aynı dönemde ruh sağlığı da iyice bozulmuştu. Manik-depresif tanısıyla tedaviye alındı.

    1968’de Sümer’den ayrılan Özlü İstanbul’a taşındı. Geçirdiği rahatsızlık yüzünden 1967 – 1972 yıllarında pek çok defa psikiyatri kliniklerinde kaldı. Elektroşok verildi. Birkaç kere intihar girişiminde bulundu

    Özlü çocukluğundan başlayarak yaşadıklarını ve klinikte kaldığı bu dönemleri 1980’de yayımladığı ikinci kitabı, ilk romanı Çocukluğun Soğuk Geceleri’nde anlattı. Ölüme nasıl yakın durduğunu tüm sahiciliğiyle şöyle özetliyordu:

    Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur yaşanmasa da. Bir kaygı yalnız. Beni, kendimi öldürmeye iten bir kaygı. Karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum. Herkes her geceki uykusunu uyuyor. Ev soğuk. Çok sessiz davranmaya özen gösteriyorum. Günlerdir biriktirdiğim ilaçları avuç avuç yutuyorum. Kusmamak için üzerine reçelli ekmek yiyorum. Genç bir kızım. Ölü gövdemin güzel gözükmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum. Sanki güzel ölü bir gövdeyle öç almak istediğim insanlar var.