Yusuf Çorakcı, Ruh Adam'ı inceledi.
20 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

Genelde kendine has Türkçülük üzerine olan siyasi düşünceleriyle tanıdığımız Hüseyin Nihal Atsız'dan okuduğum ilk kitap Ruh Adam isminin hakkını fazlasıyla veriyor. Okurken ve incelemeyi yazarken yazarın politik fikirlerini tamamen unutup edebi kimliği üzerinden değerlendirme yaptım. Sevdiğim bir arkadaşımın şiddetli tavsiyesi üzerine onu kırmak istemedim ve okumaya karar verdim. Kısaca Atsız olarak adı geçen yazar oldukça başarılı bir dil ve anlatım tarzına sahip. Cümlelerin uzunluğunu iyi ayarlayan ve coşkulu bir betimleme tipi kullanan yazarın yazdığı döneme ait eski kelimeler biraz fazla olsa da, yayınevi arka sayfaya sözlük koymayı ihmal etmemiş. Sürükleyen ve merak uyandıran bir anlatım mevcut olmakla birlikte yer yer fantastiğe kaçan ve Alfred Hitchcock filmlerini anımsatan olaylar mevcut. Sonu ve kapak dışında beni oldukça tatmin ettiğini söyleyebilirim. Onlar hakkında detay vermeden önce hikaye geçelim. Selim Pusat adında kralcı olduğu için ordudan atılan eski bir yüzbaşının karmaşık yaşamıni işliyor eser. Selim aşırı tutucu ve sabit fikirli bir şahıstır ve bu mesleğini kaybetmesine yol açmıştır ancak kendisi bu inatçı tavrından vazgeçmez. Edebiyat öğretmeni olan Ayşe ona yardımcı olmaya çalışsa da pek işe yaramaz. Arada mezarlıkta gezen Selim orada ilginç kişilerle tanışır. Sonra eşinin bir öğrencisi olan Güntülü adındaki kız fazlasıyla ilgisini çeker ve gıcık tavırlarını tolere edebilmektedir. Fakat ilginç kendisinin onu binlerce yıldır tanıdığı iddiası vardır ve bu esrarı çözmek ruh halini mahveder. Selim akıl sağlığı yerinde olan biri değil aslında ve çevresine göstermesine rağmen sert tepkiler almaz. Evlat olsa sevilmez diyeceğimiz bu arkadaş tüm gününü kitap okuyup içki içmekle geçiriyor. Adından anlaşılacağı üzere ruh gibi yaşayan bir adam ve yaşadıklarına akıl sır ermeyecek durumda. Kitapta Türk tarihinden pek çok ismi görmek mümkün ve olaylar aslında bir Uygur masalı üzerinden gelişiyor. Yazarın edebiyat bilgisi oldukça yüksek ve bunu kalemine yansıtmış. Sonunu beğenmedim çünkü en başa bağlayayım derken alakasız tipler sokup mahvetmiş. Son bölüme gerek yoktu bence, ondan önceki bölümle bilebilirdi kitap. Kapaktan gerçekten tiksindim, tasarımı kim yaptıysa elleri kırılsın bu ne böyle yahu porno dergi kapağı gibi. Yazarın adını öküz gibi yazıp kitap adını karınca misali yazmak nedir sen tasarım falan yapma. Bir de iki kere üst üste yazmış kocamanca sanki biz aptalız, biz geri zekalıyız, biz beyin özürlüyüz, biz embesiliz ya yazarın Atsız olduğunu anlamayacağız öyle koymasalar. Bu rezil kapak okuyucuyu zihinsel engelli yerine koymaktır, yayınevi kontrol etmiyor mu hiç bunları. Hüseyin Nihal Atsız hakkında tek kelime bilgi yok, adam yüz kızartıcı suç mu işledi neden yani ismi tam olarak da yazmıyor hiçbir yerinde. Kapak ve yayınevi hakkındaki fikirlerim tamamen bana ait olmakla birlikte, onlardan etkilenmediyseniz güzel bir kitap sizi bekliyor. Atsız'ın fikirleri doğru veya yanlıştır ama edebiyatçılığı başarılı diyebilirim. Güntülü diye isim mi olur ayrıca sanki gürültülü gibi çıkıyor.

ÖLÜM VE ÖZGÜRLÜK
ÖLÜM VE ÖZGÜRLÜK
Belki de yaşadıkları kasvetli derin duygular olmasaydı, böylesine kuvvetli kalemleri, şiddetli söylemleri, sarsıcı duyarlılıkları olmazdı.Dünyaya, acılarını, öfkelerini ,isteklerini, hayal kırıklıklarını şiirsel bir dille haykırarak özgürleştiler, ölümü seçtiler. Kurguladıkları romanlar gibi kendi yaşamlarının sonunu da kendileri belirlediler.
1. Ernest Hemingway
ABD’li ünlü yazar Hemingway ambulans şoförü olarak savaşa katıldı. 1918’de çok yakınına düşen bir top sebebiyle ağır yaralandı. Yardım etmeye çalıştığı İtalyan askerlerinden birisi ölürken diğeri bacaklarını kaybetti. Başka bir İtalyan askerini taşırken de bacaklarından yaralandı. Tedavi gördüğü hastanede hemşire Agnes von Kurawsky’e aşık oldu. Evlenmeyi düşündüğü hemşire onu terk etti. 1931 yılında yazarın babası intihar etti.
1944 yılında 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikan güçleriyle birlikte savaşta aktif görev aldı. Bu nedenle daha sonra askeri mahkemede yargılandı. Son yıllarında yazarın ruhsal sağlığı kötüye gitti. Eşi Hemingway’i elinde silahla evin mutfağında bulunca hastaneye kaldırdı. Sanatçı kaldırıldığı hastanede elektro şok tedavisi gördü. Hastaneden çıktıktan iki gün sonra 1961’de kendini av silahıyla vurarak hayatına sonlandırdı.
2. Franz Kafka
Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 1883 yılında Prag’da dünyaya gelen Kafka, ailesinin altı çocuğundan ilkidir. İki erkek kardeşi daha bebekken ölen yazarın 3 kız kardeşi de Nazi’lerin toplama kampında öldüğü düşünülmektedir. Kötü bir çocukluk dönemi geçiren Kafka babasıyla hiç anlaşamadı ve ona karşı hep nefret duydu. Dönüşüm kitabındaysa böcek olarak tasvir ettiği kişi kendisidir çünkü kendisini babasının gözünde hep böcek kadar değeri olduğunu düşündü.
Yahudi olduğu için Almanlar tarafından, Almanca konuştuğu için de Çekler tarafından sevilmedi. 1917 yılının Ağustos ayında Kafka’nın ağzından kan geldi ve akciğer kanseri teşhisi konuldu. 1918 yılının sonbaharındaysa İspanyol gribine yakalandı ve haftalarca acı çekti. 1924 yılında gırtlağına kadar ilerleyen kanser sebebiyle konuşma yetisini kaybetti. Yemek yerken ve su içerken bile dayanılmaz acılar çekti. Yazar 3 Haziran 1924 yılında kalp yetmezliğinden hayatını kaybettiğinde 40 yaşındaydı.
3-Edgar Allan Poe
ABD’li şair ve yazar Edgar Allan Poe gotik edebiyatın öncülerindendir. 1809 yılında dünyaya geldikten 1 yıl sonra Poe’nun babası evi terk etti. Bir yıl sonra da annesi veremden öldü. Daha sonra Virginia’da bulunan zengin bir tüccar olan John Allen’ın yanına verildi. Virginia Üniversitesi’nde okuduğu zamanlarda yaptığı kumar borcu sebebiyle manevi babasıyla arası açıldı.
1831 yılında Baltimore’da yaşayan halası, kuzeni ve abisinin yanına taşındı. Baltimore’a yerleştikten kısa bir süre sonra, alkolik olan ve ağır hastalıklar geçiren abisi hayatını kaybetti. 1835’te kuzeni Virginia Clemm ile evlendi. 1842 yılında karısı Virginia’nın tüberküloz olduğunu öğrenince kendisini tamamen alkole verdi. 1847 Virginia’nın ölümü yazarı iyice yıktı.
Poe, 3 Ekim 1849 yılında ismi Ryan’s Inn olan bir meyhanede kendinden geçmiş bir şekilde bulundu. Hastaneye kaldırıldıktan 4 gün sonra hayata gözlerini yumdu. Öldüğünde 40 yaşında olan Poe’nun cenazesine sadece 4 kişi katıldı.
3. Nikolay Vasilyeviç Gogol (1809-1852)
Ukrayna asıllı Rus yazar 1828 yılında Petersburg’a gider. orada geçinemeyince Almanya’ya gitme kararı aldı. Almanya’da da ancak parası bitene kadar kalabilen yazar tekrar Petersburg’a dönerek düşük maaşlı bir işe başladı.
Yazdığı Müfettiş isimli, bürokrasiyle dalga geçtiği eseriyle büyük tepki topladı ve Rusya’dan ayrılmak zorunda kaldı. En çok saygı duyduğu ve onun eleştirileri olmadan yazamam dediği Puşkin’in tavsiyesiyle Ölü Canlar romanını yazmaya başladı. Roma’da Ölü Canlar’ı yazarken Puşkin’in ölüm haberini aldı. O güne kadar Puşkin’in yorumunu almadan bir şey yazmayan Gogol için bu haber büyük bir yıkım oldu. Gogol Ölü Canlar romanını ve Palto hikayesini yayınlandıktan sonra soylu kesimin tepkisini topladı. Rus insanını aşağılamakla ve halkına ihanetle suçlandı. Bu suçlamalar yazarın ruhsal sağlığını iyice bozdu.
Gogol Ölü Canların ikinci bölümünü de yazdı. Fakat 1852 yılında el yazmalarını ateşe atarak yok etti. Bu olaydan 10 gün sonra da yaşamını yitirdi.
4. Fyodor Dostoyevski
Hasta bir anne ve sarhoş bir babanın çocuğu olan Dostoyevski 11 Kasım 1821 yılında dünyaya geldi. Annesini ölümünden sonra Petersburg’a yerleşen sanatçı daha sonra babasını ölüm haberini aldı. 1846 yılında çıkan ilk kitabı İnsancıklar ve ardından yazdığı kitaplarla beklediği başarıya ulaşamayan yazarın umudu kırıldı ve politikayla ilgilenmeye başladı. 1849 yılında devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiası ile tutuklanarak hapse atıldı. 10 yıl hapiste yattıktan sonra tam kurşuna dizilmek üzereydi ki, son anda affedildi. Cezası dört yıl kürek, dört yıl da adî hapse dönüştürüldü. Cezasını çekmek üzere Sibirya’ya gönderildi.
Cezalarını çektikten bir süre sonra Avrupa seyahatine çıktı. Sara nöbetleri ve kumar bağımlılığı yüzünden maddi açıdan darlığa düştü. Bu dönemde Yeraltından Notlar (1864) ve Suç ve Ceza (1866) gibi eserlerini yazdı. Sibirya’da evlendiği eşinin ölümünden sonra sekreteriyle evlendi. Yeniden borçlandı ve kumarhanelerde gezmeye başladı. Kızının ölümünün ardından büyük bir sarsıntı geçirdi. Karamazov Kardeşler adlı yapıtını üç yılda bitiren Dostoyevski, ciğer kanaması sebebiyle yatağa düştü ve 28 Ocak 1881 tarihinde öldü.
5-Yazamamanın Getirdiği Ölüm Hali: Virginia Woolf (1882-1941)
Mrs. Dalloway, Deniz Feneri, Orlando, Jacob’un Odası, Dalgalar romanlarının da olduğu çok sayıda çalışmaya imza atan Woolf, II. Dünya Savaşı’nın yarattığı kasvet, üretkenlik yoksunluğu gibi nedenlerle ruhsal bunalıma girdi ve 28 Mart 1941’de Ouse Nehri’ne ceplerine taş doldurarak atlayarak ve intihar etti.
6-Ölüm Korkusuna Yenilmek: Cesare Pavese (1908-1950)
Kadınlarla olan sorunlu ilişkisi ve ölüm saplantısı ile tanınan Pavese, yazarlık serüveni boyunca şiir ve romanın yanı sıra Amerikan Edebiyatı’ndan İtalyancaya yaptığı çevirilerle adından söz ettirdi. Mussolini iktidarına karşı yazıları nedeniyle hapis yatan Pavese, 1950 yılında günlüğüne “Artık sabahı da kaplıyor acı” diye not düşerek Torino’daki bir otel odasında çok sayıda uyku hapı içerek yaşamına son verdi.
7-Dostuna Elveda Ederek Ölüm: Sergei Yesenin (1895-1925
Mayakovski’nin izinden giderek 1917 Ekim Devrimi’nin ateşli savunucuları arasında yer alan Yesenin, Ekim Devrimi ardından rejime yönelik eleştirileri nedeniyle sansüre uğradı. İçkiye olan bağımlılığı ve kadınlarla olan sorunlu ilişkisi nedeniyle psikiyatri tedavisi görmek için bir aylığına akıl hastanesinde kaldı. Noel için hastaneden çıkarılan Yesenin, 27 Aralık 1925’te Moskova’daki İngiltere Oteli’nde odasında kendini asarak intihar etti. Cesedinin yanında, intiharından bir gün önce bileklerini kesip kendi kanıyla Mayakovski’ye yazdığı veda şiiri bulundu:
8-Devrim Yorgunu Bir Şair: Vladimir Vladimiroviç Mayakovski (1893-1930)
1917 Ekim Devrimi’nin şairi olarak tanınan Mayakovski, Rus Devrimi’nin sanat alanındaki yansıması olan “Futurizm Akımı”nın öncüllerindendir. Nazım Hikmet’in şiirine de önemli izler bırakan Mayokovski, insanların devrim idealleri karşısındaki inançsızlığı ve umutsuz aşkları nedeniyle 14 Nisan 1930’da Moskova’da intihar etmiştir.
9-Fars Topraklarında Kafka Haleti Ruhiyesi: Sâdık Hidâyet (1903-1951)
İran Edebiyatı’nın “Kafka”sı olarak tanınan Sadık Hidayet, başta Kör Baykuş olmak üzere düz yazı ve kısa hikâyeleriyle tanınır. Yazarlık serüveni boyunca gerek şah yönetimi gerekse Şii ulema tarafından pek sevilmeyen Hidayet’in eserlerinde melankoli, umutsuzluk ve mistisizm hakimdir. Yazar, 23 yıl önce ilk intihar denemesini gerçekleştirdiği Paris’te, 9 Nisan 1951’de yaşadığı dairede havagazını açarak yaşamına son vermiştir.
10-Savaşın Getirdiği Karamsarlık ve Ölüm: Stefan Zweig (1881-1942)
Unutulmaz biyografilerin yazarı olan tanınan Stefan Zweig, hümanist, savaş karşıtı düşünceleriyle II. Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’da adından söz ettirmişti. Zweig, gerek Yahudi kimliği gerekse düşünceleri nedeniyle 1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren Nazi rejiminin hedeflerinden biri oldu. II. Dünya Savaşı sırasında konferans vermek için gittiği Brezilya’ya yerleşen Zweig; Virginia Woolf, Walter Benjamin gibi II. Dünya Savaşı’nın yarattığı umutsuzluk ortamından etkilenerek 22 Şubat 1942’de Rio de Janeiro’da, karısı Lotte ile birlikte intihar ederek hayatına son verdi.
11-Auschwitz’ten Yaralı Bir Yürek: Primo Levi (1919-1987)
Yahudi asıllı İtalyan yazar Primo Levi’nın eserleri, II. Dünya Savaşı sırasında anti-faşist mücadeleye katılması ardından esir düşmesinin ve Auschwitz Toplama Kampı’nda yaşadığı tutsaklık günlerinin izlerini taşır. Yazarın en önemli kitabı olan “Bunlar da mı insan?”da Levi, Auschwitz’te yaşadıklarını ve “eve dönüş” hikâyesini anlatır. Savaşta yaşadıklarının ardından Tanrı inancını kaybettiğini belirten Levi, 11 Nisan 1987’de 68 yaşında evinin merdiven boşluğuna kendini bırakarak intihar eder.
15-Sıkıştırılmışlığın Getirdiği Ölüm: Walter Benjamin (1892-1940)
20. yüzyılın en önemli düşünce akımlarından Frankfurt Okulu’nun temsilcileri arasında yer alan Walter Benjamin, Marksist kültür anlayışının yanı sıra Yahudi kökenleri nedeniyle Nazi Rejimi’nin hedefi olmuştur. Naziler tarafından Paris’e sürgün edilen Benjamin, Almanların Fransa’yı işgal etmesi ardından Gestopu’nun Paris’teki evini basması üzerine 1940’da İspanya’nın Fransa sınırındaki Portbou kentine kaçmış, burada polis tarafından Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince aşırı derecede morfin alarak yaşamını sona erdirmiştir.
16-Annesinin Kaderinden Kaçan Yazar: Beşir Fuat (1852-1887)
Askerlik kariyerini yarıda bırakarak düşünce dünyasına atılan Beşir Fuat, geç Osmanlı düşünce dünyasının önemli simalarından biridir. Namık Kemal gibi döneminin önemli aydınlarıyla sert polemiklere giren Fuat, Osmanlı’da pozivitizm ve materyalizmin tanıtılmasına önemli katkılarda bulundu. Sinir hastalıklarından mustarip annesinin kaderini paylaşmak istemeyen Fuat, bileklerini keserek intihar etmekle kalmamış, ölümü sırasında hissetiklerini yazıya dökerek tasvir etmiştir.
17. Sylvia Plath (1932-1963)
ABD'li şâir ve yazar Sylvia Plath, kısa ömrü boyunca mental rahatsızlıklarla boğuştu. Davranışları çevresi tarafından irrasyonel ve umursamaz olarak görüldü. Hayatı boyunca antidepresanlar kullanması gerekti.
Plath, hayatı boyunca ileri derecede bipolar bozuklukla yaşadı. 1950 yılında bursla girdiği Smith College'deki ikinci yılında ilk intihar girişimini gerçekleştirdi ve bunun neticesinde akıl hastanesine yatırıldı. 1955'te Smith College'den iyi bir derece ile mezun oldu.
1963'te, ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını da içeri gaz girmeyeceğinden emin olacak şekilde bantlayarak kapattı ve kafasını fırının içine sokarak intihar etti.

18-Nilgün Marmara (1958-1987)
"Hayatın neresinden dönülse kârdır..."
Nilgün Marmara, Türk şiirinin genç ve yetenekli kadın şâirlerindendi. Eğitimini, Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde tamamladı.
Listede de yer alan Sylvia Plath üzerine tez yazmıştı ve 13 Ekim 1987'de 29 yaşındayken o da intihar etti.
19-Yaşamın Ucuna Yolculuk Eden Yazar: Tezer Özlü (1943-1986)
Kafka ve Pavese’in izlerini taşıyan eserlerinde genellikle varoluş ve yabancılaşma temalarını işleyen Özlü, Türkiye ve yurt dışındaki yaşamında çeşitli defalar intiharı denemiş ve psikiyatrik tedavi görmüştür. Göğüs kanseri nedeniyle yaşama veda eden Özlü, intiharın kıyısında dolaşan ruh hali ile bilinir. Özlü, bu özeliğini kitaplarına da taşıdığı için bu listede yer almaktadır.
“Yaşamın Ucuna Yolculuk” adlı romanında şöyle der: “Bir yüksekliğin, bir başıma olduğum bir yüksekliğin en ucundayım. İnemiyorum. Yaşayamıyorum. Ölemiyorum.

Hepimiz bizi endişelendiren durumlarla başa çıkamadığımız zaman, farkında bile olmadan, bilinçsizce bu sıkıntıdan bir şekilde korunmaya çalışırız. Kendimizi teselli etmek, kendimizi kandırmak, gerçekleri görmezden gelmek gibi. Ciddi hastalıkları olan çocuklar da en basit savunma şekli hastalığı yok saymak ve bilinçsizce inkar etmektir. İşte bu nedenle kitabın adı " Ben Hasta Değilim".

Kitap hasta çocuğun psikolojisine eğilmeden önce beden sağlığı yerinde normal bir çocuğun gelişim özelliklerini ve uyum ve davranış sorularını aktarıyor. Bu bölümü çocuk ve gençlerin ruh sağlığı bozuklukları ile ilgili temel bilgiler izliyor. Çocuğa ve gence psikolojik yaklaşım bağlamında psikoterapi, oyun terapisi ve ilaç tedavisi ile ilgili temel bilgileri sunuyor.
Kitap her patolojiye ilişkin kısa öz bilgiler içeriyor. Elliye yakın doktor ve psikoloğun ortak katkısı ile hazırlanmış, bu alanda Türkiye' de yazılmış en kapsamlı kitap diyebilirim.

Harun Mert, bir alıntı ekledi.
18 May 23:38 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Ruh sağlığı, beden sağlığından önce gelir. Çünkü: beden sağlığına dikkati de, ancak ruh sağlığı olanlar gösterebilir.

Samanyolunda Ziyafet, Sezai Karakoç (Sayfa 123)Samanyolunda Ziyafet, Sezai Karakoç (Sayfa 123)

Bir roman kadar uzun hayat kadar kısa ısrarla okumanızı tavsiye ederim
Bu arkadaş günah çıkartmış bu yazısıyla ama yatacak yeri yok bu dünyada....
KÖPEKLERİ ÖLDÜREN ESKİ BİR BELEDİYE İTLAFÇISI..( ibret için aklıma her düştükçe paylaşırım bunu )
Adım Yaşar Berberoğlu
Eski bir sabıkalı
Eski bir katil
Eski bir katliam sanığıyım…
Bir hafta kadar önce sizlere imdaaaat; diyerek gönderdiğim mesajda:
Emekli bir memurum... Zeynep Kamilde iki köpeğimi Üsküdar Belediyesi zehirlemek istiyor… Bana yardım edin lütfen. Onların öldürüleceklerini bilmenin çaresizliği içinde yüz kiloluk cüssemle sadece ağlayabiliyorum…; diye yazmıştım..
Bir çok insan, özellikle mimar Meral Olcay hanım ve sokaktaki melekler ilgilendi. Sağ olsunlar..
Oysa…
Oysa ben de eski bir Üsküdar belediyesi çalışanı ve Üsküdar Belediyesinin maaşlı katiliydim.
Aşağıda yazacaklarım noktasına kadar gerçek olup asla bir kurgu ve hayal ürünü değildir.
İster kızın
İster küfredin
İster gülün, gerçek bu…
İbret olsun diye yazdığım geçmişimi okursanız acımasız bir katliam sanığının acınacak öyküsünü öğrenmiş olacaksınız.
Yıl 1983
20 li yaşlardaydım.
Üsküdar Belediyesi Ümraniye şubesinde zabıta memuruydum.
Yaka numaram 6641
Sicil numaram 28700
Aynı zamanda İstanbul Üniversitesinde okuyordum.
Bir gün zabıta amirliğine bir şikayet telefonu geldi.
Adamın biri bahçesine bağladığı köpeğinin gözlerinden kuduz diye şüphelenmiş.
Amir sen Karadenizlisin tabancayla o işi üzerine al; dedi
gururum okşandı.
Tamam; dedim,
Arabaya atlayıp zanlının! adresine gittik.
7.65 çapında bir tabanca verdiler elime
hadi; dediler...
Köpeğe yaklaştığımda önce elimdekini yiyecek bir şey sanıp kuyruğunu sallamaya başladı.
İyice yanaşıp alnına nişan aldım.
Son birkaç saniyede onu öldüreceğimi anlamış gibi canhıraş ipini çekmeye çalıştı.
Tetiği düşürdüm.
Alnının tam ortasında bir beyazlık gördüm sanki, ardından kan fışkırdı.
Hayvan geriye doğru bir takla attı.
Sürünerek zincirinden kurtulmaya, benden kaçmaya çalışıyordu..
Bir daha sıktım.
Boynu düştü..
Beni tebrik ettiler.
Belediyenin temizlik işlerine bağlı iki kişilik köpek itlaf ekibi vardı.
Bu kişiler köpek zehirlemeye çıktıkları zaman vatandaşın tepkisini
çektiklerinden beni onların başına hem koruma hem de amir olarak vermişlerdi.
Silahla yaptığım şov amirimin beni ödüllendirmesine yetmişti.
Sabahleyin belediyenin altındaki kasaptan 3-4 kilo kıyma alır içine zehri iyice karıştırır ve infaza çıkardık.
Aslında duygusal bir insandım.
Hatırı sayılır dergi ve gazetede yayınlanmış onlarca şiirim vardı.
dalida, rodrigo; beethoven bile dinlerdim.
işin garibi yakında psikoloji öğretmeni olacaktım.
ama bunlar hayvan katliamı yapmamı engellemiyordu.
öldürdüklerimiz ne de olsa köpekti..
bir köpek için üzülmenin mantığı olabilir miydi..
o zamanlar ümraniye köpek cenneti gibiydi.
her tarafta koloniler halinde köpekler mevcuttu.
genellikle şehrin dışındaki gecekondu mahallelerinde öldürmeye giderdik.
oradaki köpekler kuru ekmeğe hasretti.
bizim kıymanın kokusunu metrelerce uzaktan alır etrafımızda pervane olurlardı.
heyecanla kuyruk sallar “ne olur bize bir tutam verin” diye adeta yalvarırlardı.
kıymayı attığımızda bu karşılıksız iyiliğimizin mantığını çözemeden, minnet dolu şaşkın bakışlarla onu havada kaparlardı.
damaklarına bulaşan et kokusunun mutluluğuyla kuyruklarını sallar, bize teşekkür etmek için üzerimize sürtünürlerdi..
sonra..
sonra titremeye başlarlardı.
ardından nefes almaları zorlaşırdı.
boğulur gibi hırıltılar çıkararak nefes almaya çalışırlardı..
ağızlarından burunlarından köpükler çıkmaya başlardı.
bazen kan kusarlardı..
soluk borularını, midelerini parçalardı zehir..
bunlar olurken genellikle gözlerimize bakmaya çalışırlardı
bana bir şey mi yaptın..;
beni kurtarabilir misin; der gibi bakarlardı.
lütfen bana yaradım et;
beni neden kandırdın;
bana bunu neden yaptın; der gibi bakarlardı
en çokta çırpınırlardı ölürken.
vücutlarının bir kısmı felç olur
bir kısmı kasılır
bir kısmı titrer..
çok karmaşık bir olaydır zehirlenen köpeğin ölümü.
bazıları çığlık çığlığa can çekişirken
bazıları hafif iniltilerle
bazıları da sessizce ölürlerdi..
nedense hepsi ağlardı can verirken..
bakışları bir bilmece gibi olurdu hep..
bakışlarının okunmasına asla izin vermezlerdi ölürken.
kıyma yetsin diye az az atardık..
az attığımız için daha zor ölürlerdi..
çırpına çırpına ölürlerdi..
can çekişmeleri dakikalarca sürer, çocuklar onları izlerdi..
şişmiş cesetlerini bir kamyonete atıp çöp sahasına götürürdük.
iki kişinin amiri olmak beni fazlasıyla mutlu ederdi.
bir sorumluluğumun olması önemliydi benim için.
düşünebiliyor musunuz; öldürme emri verebiliyordum.
hayvanların kaderleri iki dudağımın arasındaydı..
zabıta şapkamla gurur duyuyordum.
ekiptekilerin biraz önlerinden yürürdüm hep.
amirleriydim ne de olsa..
koskoca ümraniyenin bu büyük sorununun sorumluluğu benim üzerimdeydi.
az iş değildi bu: yöneticilik yeteneği ve dirayet isterdi..
öyle sıradan insanın yapacağı kadar basit bir iş değildi.
bir ilçenin köpek sorununu çözen önemli bir memurdum ben..
akşamları rakı masasında süsler süsler anlatırdım bu infazları..
çeşitli maskaralıklarla ölen köpeğin taklidini yapar güldürürdüm herkesi..
bir cellattım ben.
dilediğimi öldürtüyordum.
yok etmenin psişik cazibesi beni sarmıştı.
gücün doruklarında hastalıklı bir mutluluk yaşıyordum.
köpeklerin tanrısıydım ben.
asırlardır süren bastırılmış vahşi duygularımı tatmin ediyordum.
avlanma çağlarından beri genlerimden silinmeyen ilkel duygularımı besliyordum.
ölüm emri vermenin girdabıyla karanlık, sadist duygularımı doyuruyordum.
sanırım 20 gün kadar sürdü bu katliamlara katılmam.
benim için biçilmiş kaftandı bu iş.
çünkü işimizi kısa sürede bitirip ellerimi yıkayıp üniversiteye gidebiliyordum.
ben bir toplumbilimci adayıydım..
felsefe, mantık, sosyoloji, psikoloji dersleri verecek formasyonla donatılıyordum.
bir gün infaz için ümraniye kazım karabekir mahallesine gidecektik.
orada çok köpek vardı.
dolayısıyla zehirli kıymayı daha çok hazırlamıştık.
ilk iki köpeğe kıymayı attığımı hatırlıyorum.
yaşlı bir adam bizi kömürlüğüne götürdü.
orada tanımadığı bir köpek doğurmuş 7-8 yavru yapmıştı.
onları öldürmemizi istiyordu.
yavrular ananın memelerine yumulmuştu.
ana bizi görünce tedirgin oldu.
yavrularını korumakla kaçırmak arası kıvranmaya başladı.
ancak kıymayı görünce sevindi.
çocuklarına süt verecekti
yemeli sütü çoğalmalıydı.
üstelik bu gecekondu semtinde kıyma onun için olağanüstü bir ziyafetti.
mutlulukla ete uzandı.
kuyruğunu salladı.
bakışlarıyla teşekkür etti.
bir tane daha attık.
onu da bir hamlede yuttu..
titreme nöbetleri başladı..
sarsıldıkça yavrularının ağzı memesinden kopuyordu; onları patisiyle tekrar memesine iterken ölüm nöbetleri sıklaşıyordu.
ihtiyar.
yavrularına da yavrularına da verin.. ben ne yapacağım onları..; diye sürekli söyleniyordu..
kıymadan küçük parçalar koparıp yavrulara yedirmeye çalışıyordum.
ama çok miniklerdi ve yemekte zorlanıyorlardı.
bu arada ağzından köpükler çıkmaya başlayan anne bana doğru sürünerek geldi. isıracak diye bir elime aldığım taşı kafasına vurmaya hazırlanıyordum ki olağanüstü bir şey oldu: ayağımı, ellerimi kanlı diliyle yalamaya başladı..
bir yandan burnunun ucuyla yavrularını iterek yerdeki zehirli kıymadan uzaklaştırmaya çalışıyor
diğer yandan gözlerime yalvararak bakıp ;ne olur onlara zehirli kıyma verme; der gibi başını sallıyordu..
iki-üç kıyma yediği halde ölmemekte direniyordu.
ağzından kanlar gelmeye başladığı halde can havliyle yavrularının uzaklaştırmaya çalışması, ellerimi yalvarır gibi yalaması ilginç bir sahne oluşturuyordu.
sanırım manzara şuurumu biraz bulandırmıştı..
ihtiyar adam yavruları gösterip.
memur bey ağzını parmaklarınla açıp öyle sok kıymayı… ağzını açıp öyle sok..; deyip duruyordu..
birdenbire bir şeyler oldu bana..
devletin memuruydum ve adam bana emir veriyordu..
sinirlendim.
ben devlet memuruyum. bana nasıl emir verir gibi konuşursun lan; diye bağırdım.
yavruların hali sanırım etkilemişti beni.
içimdeki insani duygular canlanmıştı sanırım.
sonra ben ne yapıyorum yahu; dedim kendi kendime.
sapık mısın lan; dedim kendi kendime
yavruları var daha gözleri açılmamış, bu şerefsiz ihtiyarın sözüne bakıp onları nasıl öldürüyorsun lan; dedim kendi kendime..
adama daha çok sinirlendim.
öldürmüyorum lan pezevenk. defol git; diye bağırdım
emrimdeki itlaf işçilerine; bugün bu kadar yeter, hadi gidiyoruz; dedim.
uzaklaşırken yavruların, yerde son çırpınışlarını yapan annenin memelerini emmeye çalıştıklarını gördüm en son..
birde; kıyma yediği için yerde çırpınan, gözleri henüz açılmamış yavrunun o durumdayken bile annesini arandığını gördüm..
Belediyeye döndüğümüzde moralim bozuktu..
mutsuzdum.
garip bir hüzün çöreklenmişti içime..
elbisemi değiştirip meyhaneye gittim.
o gece sabaha kadar kabus gördüm..
insanların beni zehirlediklerini, ağzımdan kanlar geldiğini, nefes alamadığımı…
sabaha kadar o yavru köpeklerle uğraştım.
onların, anamı neden öldürdün amca; diye ağlaştıklarını gördüm..
ertesi gün zabıta amiri zaim sancak;a bu ekipte çalışmak istemediğimi söyledim.
ve o ekipten böylece ayrıldım.
sonraki günlerde vicdan azabı beni kuşatmaya başladı.
bu azap gün geçtikçe çığ gibi büyüdü
orman yangını gibi büyüdü.
bu azap gün geçtikçe işkence olmaya başladı
bu azap boynuma bir kement gibi
beynimde bir yangın gibi
alnıma bir leke gibi kaldı hep..
hiçbir zaman aklımdan çıkmadı yaptığım katliamlar.
otururken, kalkarken, yerken, uyurken..
gülme yeteneğimi kaybettim o günden sonra..
daha suskun
daha içine kapanık bir insan oldum. sürekli bir kabusun içinde yaşadım
üniversiteyi bitirdiğimde pendik belediyesinde şube müdür yardımcısı oldum..
bugünkü başkan yardımcısı düzeyi yani..
temizlik işlerinden de sorumluydum.
itlaf ekibi bana bağlıydı.
asla köpek öldürtmedim.
belediyede yıllarca müdürlük yaptım ve cinayetlerimin diyetini vermek için vatandaşın hiçbir şikayeti kaale almadım.
onları çağırıp nasihat ettim.
onlara köpeklerin asla öldürülmemesi gerektiğini, öldürmeye hakkımız olmadığını anlattım.
her insanın içinde bir katil vardır.
genlerinde mağara döneminden kalma öldürme güdüleri vardır.
insan beyni bilimle, sanatla, sevgiyle aydınlandıkça bu güdüler azalır ve yok olur.
sonraki yıllarda yaptığım katliamların azabı daha çok büyüdü
cinayetlerimin acısı beni daha çok kuşattı.
karınca ezmemek için yolumu değiştirmeye başladım.
odamdaki sivrisineklerini camları açıp çıkarmaya çalıştım. asla öldürmedim.
akrep yakalasam emin bir yere bıraktım.
ama köpekler
köpeklerin karşısında kendimi hep suçlu hissettim.
onlarla asla göz göze gelemedim.
onlardan utandım.
onlardan kaçtım.
nerede bir yalnız yavru görsem içim kan ağladı.
annemi sen mi öldürdün…? diye hep sorguluyorlardı beni sanki..
bir an olsun yakamı bırakmadı o yavruların haykırışları..
beynimden zehirlenen köpeklerin çığlıkları eksik olmadı hiç..
bir katilin suçluluk duygusu içinde, aşağılık duygusu içinde yaşadım hep.
bunları yazmaktaki amacım tüm katillere seslenmektir.
katillere, katil adaylarına sesleniyorum: öldüreceğiniz hayvanın gözlerine bakın; orada zavallılığınızı göreceksiniz..
orada ben sana ne yaptım.. seni korumanın, sana köle olmanın dişinde ne yaptım; diye yakaran bir ana bir baba bir kardeş göreceksiniz..
orada sessiz bir çığlık
orada çaresizlik
orada acı göreceksiniz..
orada merhametsizliğinize karşı sevgi
canavarlığınıza karşı saygı göreceksiniz..
itlaf ekibindeki arkadaşlar..
lütfen öldürmeyin..
öldürmek size ve ailenize uğursuzluk getirecektir.
psikolojiniz bozulacak, hayat size zehir olacaktır.
o hayvanların çırpınışları sizi çarpacaktır.
o hayvanların ağızlarından çıkan köpükler
o hayvanların ağızlarından dökülen kanlar sizi boğacaktır.
amirler, müdürler size sesleniyorum: siz isterseniz hayvanlar ölmez..
inanın asla öldürmeye mecbur değilsiniz..
onların yaşamı iki dudağınızın arasında.
onların yaşama haklarına saygı duyar ve birazcık fedakarlık yaparsanız ne olur sanki..
küçük dağları ben yarattım demeyin asla..
ben nasıl çırpınıyorsam şimdi zehirlenmiş bir köpek gibi
nasıl boğulur gibi yaşıyorsam 24 saat
her anım bir yangının içinde nasıl geçiyorsa
sizde öyle olacaksınız yarın..
inanın içinizde bir damla insanlık varsa
her öldürdüğünüz köpek için, bin kez öleceksiniz..
bende müdürlük yaptım sizin gibi
öldürtmedim ve hiç bir şey olmadı..
hayvanları şikayet eden ruh sağlığı bozuk bazı kişilere alet olmayın lütfen.
sevgisiz büyüyüp toplumda canlı bomba gibi gezen canavarların şikayetlerine kulak asmayın lütfen..
sokağını bekleyen, orayı sahiplenen köpekleri öldürtmek isteyen psikopatların maşası olup masum canlara kıymayın lütfen..
ve siz köpekler..
katiline bile sevgiyle yaklaşan
katilini bile koruyan müthiş canlılar.
sizin karşınızda insanlığımdan utanç duyuyorum.
siz olmazsanız yaşamak için sebebim kalmayacak biliyor musunuz.
hiçbir ilaç dindiremez size yaptıklarımın acısını
hiçbir psikiyatr teskin edemez, kandıramaz beni suçluluğumdan olayı
hiçbir tanrı kurtaramaz beni vicdan azabından
hiçbir cehennem yeterli gelmez günahlarımın kefaretine..
siz köpekler
sizleri kalleşçe kandırıp öldürdüm hep
arkanızdan vurdum sizi
alçakça vurdum sizi..
zavallının biriyim ben.
şerefsiz bir mazisi olan katilim ben..
acıların okyanusunda çırpına çırpına boğulmak yetersiz benim için.
şimdi sadece intihar kokuyorum
şimdi her hücremde bir köpek mezarı var .
zehirlenirkenki çırpınışınızı yaşıyorum sürekli
sürekli yavrularınızın çığlıkları kulaklarımda
ne çıldırabiliyorum, ne ölebiliyorum.
ben köpekleri değil, kendimi zehirlemişim meğer..
biriniz beni silkeleyip uyandırsın lütfen bu kabustan.
ve asla hayvan öldürmedin, bir karabasandı gördüğün; desinler lütfen.”

Gökhan, bir alıntı ekledi.
14 May 08:06 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Ama hep sen en değerlisin düşüncesi pohpohlanıyor..
Bireyin sistem içerisindeki yerini hiçe böylesi bir dünyanın insanda yarattığı kopukluk bazen davranış bozukluklarına neden olmaktadır. Aslında çağdaş toplumların en önemli ruh sağlığı sorunu da budur!

İnsan Olmak, Engin Geçtan (Sayfa 29 - Metis Yayınları)İnsan Olmak, Engin Geçtan (Sayfa 29 - Metis Yayınları)
Toprak, bir alıntı ekledi.
10 May 23:52

"..dış dünyadan gelip de ruh sağlığı yerinde olan birine hiç rastlamadım.."

Ada, Aldous HuxleyAda, Aldous Huxley

Ruh sağlığı bozuk insanların gerçekle bağlantısı pek yoktur. Gerçekte donuk kişilerdir, olmak istemedikleri yerlerdedirler hep

Öncelikle insan zihniyle diğer canlıların zihni arasında bir ayrım yapmak lazım. Bu ayrım, bilimsel olarak beyinden yola çıkarak koyabileceğimiz bir yargı değil ama dışarıdan baktığınızda insanlarla diğer canlılar arasında bir seviye ve kalite farkı var. Çünkü insan zihninin en önemli özelliği kendinin farkında olabilmesi ve bir başka canlının, bir insanın zihninin nasıl çalıştığına dair bir fikre sahip olabilmesi. İnsan zihninin böyle kendi dışına uzanan bir tarafı var. Şimdi bilimsel teoriye baktığınız zaman genel kabul edilmiş kanıya göre beynimiz, zihnimizin kaynağı. Beynin içerisindeki o et yapısı, hücreler, onların bağlantıları bizim zihin dediğimiz hadiseyi ortaya çıkarıyor. İşte materyalist bakış açısından baktığınızda madde dışında başka bir açıklama orada kabul görmediği için ruh, bilinç, anılar vs. dediğimiz her şeyin beyindeki bu bağlantılardan ortaya çıktığı bir önvarsayım olarak kabul edilir ve onun üzerine gidilir. Ama bu bir varsayımdır ve bunu gerçekleyecek bir bilimsel delil şu anda yoktur. Bunu net olarak bütün materyalist bilim adamları da söyler, din adamları da söyler. Bu varsayımı koyup ona göre araştırma yaptığınızda buna benzer onun getireceği bazı sonuçları da zaten doğal olarak görüyorsunuz. Ama hala açıklayamadığımız çok ciddi şeyler var. İşte insanda bu bilinç niye var, nerede? Bilinç derken, kendi kendinin farkında olmak anlamında kullanıyoruz bunu. Ya da dokunma, tatma, görme, koklama gibi bir sürü farklı duyunun nasıl olup da bir Sinan Canan algısı içerisinde tek bir kişi olarak algılanabildiğini ve bunun biyolojik faydasının ne olduğunu bilmiyoruz. Yine hafızanın nerede depolandığını bilmiyoruz. Beynimizde bir sürü bilgi var, yeri belli değil. Bütün bunlar henüz açıklanamayan noktalar. Bir grup zihin felsefecisi de şunu söylüyor: “Beyin, zihin için önemli. Zira beynin bir yerine hasar verdiğinizde zihnin belli fakülteleri bozuluyor ama bu bir radyo linktir. Aslında insan dediğimiz varlığın özü, beden dışına uzanan ruh sağlığı ya da başka bir frekans yapısıdır ve beyin, onu algılayacak karmaşık bir antendir. Bu anten bozulursa, algı da bozulur.” Zaten bizim de iddia ettiğimiz gibi mutasavvıflar ya da bugünkü âlimler olsun, onların da yaklaşımı buna çok yakın. Tabi bilinçsel olarak hiç bilmediğimiz bir enerji tipiyle bir şeyi açıklamak, bugünün bilimi açısından çok makul ve mantıklı değil. Ama ben bilim adamı olarak açıkçası beynin, insan ruhu denen daha yüksek madde ötesi bir şeye aracılık ettiğini varsaymanın bir zarar getirdiğini görmedim. Bunu varsayarak bazı çalışmalarımızı yürütüp ona yönelik olarak bir şeyler elde edebilirsiniz. Ama işin özü zihin dediğimiz şeyin ne olduğunu daha bilimsel olarak bilmiyoruz. ‘Ruhun mahiyetini soruşturmayın’ derler. Çünkü maddî dünyayla çalışmaya alışmışız. Gayri maddî bir şeyin nasıl olabileceğine dair ancak afakî tefekkür yaparsınız. Çok böyle derinleşebileceğimiz bir şey değil. Dolayısıyla bazı konular (?) işareti olarak kalıyor.

İnsanlar düşünürken, hareket ederken, semboller ve algılar üzerinden hareket ediyor. Biz şöyle düşünüyoruz: “Allah bizi yeryüzüne gönderdi. Benim iradem var, istediğimi yaparım. Gezerim, tozarım, alışveriş yapar, istediğim gömleği giyerim. İstediğim hoşuma gider, istemediğim hoşuma gitmez” gibi benmerkezci bir yapı var gibi görünse de -sizin konuşmalarınızdan algıladığıma göre- esasında hiçbir şey asla öyle değil. Fizik değil. Kontrol eden bir yapı var.

Arthur Schopenhauer ile Öğrenme Etkinliği
Arthur Schopenhauer amcacım, büyük adamdır! Eğitmenliği, düşünceleri, keşifleri, öngörüleri, zevkleri, hatta yerine göre yergileri bile EfsanE olan bir insan. Karanlıkta kalmış düşüncelerimizi aydınlatmak, var olduğunu bile bilmediğimiz konulardaki boş düşüncelerimizi doldurmak, kulaktan doğma bilgilerle temelleştirdiğimiz düşüncelerimizi yıkmak, sanrılaşmış düşüncelerimizi gerçeklerle yıkamak, parça parça ve dağınık bir şekilde olan düşüncelerimizi birleştirmek, bakış açısı noksanlığı yüzünden kaçan anlamlı düşüncelerimizi yakalamak, kendimize ve kendimizden başlayan her şeye farklı bir gözle bakabilmek vb. daha nice etkilerini yaşamak için Arthur Schopenhauer etkinliğini başlatmaya karar verdim. Overlok makinası değilim, ama ben de ayağınıza geldim. Az önce saydıklarımı mübalağa olarak görebilirsiniz. Ancak size bir kaç ünlü ismin Arthur Schopenhauer için söylediklerini yazayım. Sonra benimkilerini tekrardan değerlendirin.

"Ben Schopenhauer'in, onun ilk sayfasını okuduktan sonra bütün sayfalarını okuyacaklarından ve dediği her kelimeyi dinleyeceklerinden emin olan okurlarındanım."
-Friedrich Nietzsche

"Onu okumak bana ifade edilemez bir biçimde zevk verdi. Dedikleri tamamıyla doğru."
-Søren Kierkegaard

"Schopenhauer bir üslup dahisi. Sadece dili için bile kesinlikle okunmalı. "
-Franz Kafka

"Schopenhauer'e olan sonsuz hayranlığım - daha önce hiç tatmamış olduğum bir dizi manevi zevk. Eminim ki en büyük dahi: Schopenhauer. "
-Lev Tolstoy

Yaa! Gördünüz mü? Tabii ki hayır. Siz daha bir şey görmediniz. Bunu da Arthur Schopenhauer okudukça daha iyi anlayacaksınız. Her neyse, dünyanın, ülkenin, toplumun ve en önemlisi bireyler olarak bizlerin gelişmesi için düşüncesel aktivitelerin yararı yadsınamaz bir gerçek. Arthur amcamın düşüncesel lunaparkında doyasıya gezmenin ve oynamanın da bizleri eğlendirirken büyüteceğini -tabii ki kafa olarak, fiziksel olarak o da çaresiz- düşünüyorum. Uzun lafın kısası, Arthur Schopenhauer yolculuğuna hazır mısınız?

Etkinlik Tarihi: 15 Mayıs - 14 Haziran (Ramazan dolasıyla mideler boş olacak. En azından beyinleri dolduralım.)

Etkinlik Boyunca Okunacak Kitaplar:
1-)Aşkın Metafiziği
2-)Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar
3-)Aşka ve Kadınlara Dair (Aşkın Metafiziği)
4-)Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine
5-)Hayatın Anlamı
6-)Ölümün Anlamı
7-)Seçkinlik ve Sıradanlık Üzerine
8-)Eristik Diyalektik
9-)Din Üzerine
10-)Düşüncenin Çağrısı
11-)Bilmek ve İstemek
12-)İnsan Doğası Üzerine
13-)Tartışma Sanatının İncelikleri
14-)Hiçliğin Mutlu Sessizliği
15-)Okumaya ve Okumuşlara Dair
16-)Güzelin Metafiziği
17-)Hukuk Ahlak ve Siyaset Üzerine
18-)Üniversiteler ve Felsefe
19-)İsteme ve Tasarım Olarak Dünya
20-)Akıl Sağlığı
21-)Bilim ve Bilgelik
22-)Fikirlerin Bilgisi Üzerine
23-)Hayatın Bilgeliği
24-)Merhamet
25-)Felsefe Tarihinden Kesitler
26-)Ölüm ve İçsel Doğamızın Yok Edilemezliği ile Olan İlişkisi
27-)İstencin Özgürlüğü Üzerine
28-)Arthur Schopenhauer - Bir Filozofun Huzurunda
29-)İdeal ve Gerçek
30-)Akıl Zayıflığı
31-)Aşk ve Cinnet
32-)Mantıksal Düşünce Doktrini
33-)Parerga ile Paralipomena
34-)Kişilik Oluşumu ve Sorunları
35-)Yaşamın Bilgece Deneyimleri
36-)Edebiyat Dersleri
37-)Aforizmalar
38-)Arthur Schopenhauer - Toplu Eserler 1
39-)Arthur Schopenhauer - Toplu Eserler 2
40-)Ruh Görme Üzerine
41-)Dünyanın Istırabı Üzerine

Dip Not: Sitede olan kitapları ekledim -iki tanesi aynı kitabın farklı yayınevi haliydi diye pas geçtim-. Sitede kayıtlı olmayan kitapları da okuyabilirsiniz. Ben bir kaç tanesini kayıt ettirmeye çalışacağım. Duruma göre sizler de kütüphanecilerin birinden de yardım isteyebilirsiniz.

Felsefeyi Tehlikeli Hâle Getirenlerde Bu Hafta:
1-)arifsahin
2-)Semiha

Onur Konukları:
1-)Esther. Sema
2-)Portakal Çiçeği

Katılımcı Listesi:
1-)Quidam
2-)Sezen B.
3-)Cem Eren
4-)https://1000kitap.com/CheersDarliin
5-)Harun Inan
6-)https://1000kitap.com/Sessizol
7-)https://1000kitap.com/sunofhope
8-)Nesrin Ay
9-)bhmflzf ( Mehmet )
10-)Aysss
11-)Sherlock Holmes
12-)https://1000kitap.com/basakzadeh
13-)Reina
14-)Barbaros
15-)™ Parende
16-)Ümit Karaca
17-)https://1000kitap.com/osmanyalciner
18-)Bahar Öztekin
19-)Masiva
20-)https://1000kitap.com/aytolun
21-)Esra Koç
22-)Hayalperestcik
23-)Homeless
24-)Martı Jonathan
25-)https://1000kitap.com/mr_ayaz
26-)İbrahim (Sisifos)
27-)Rahime
28-)Naziko
29-)Ömer Gezen