• "doğum ve ölüm, gerçek hayat için değidir. bu gibi durumlar, zaman ve mekan içindeki varlıklara özgüdür. hayatın gerçek varlığı hakiki ve daimidir. dolayısıyla onun için başlangıç, son, görünme ve gözden kaybolma gibi haller düşünülemez."
  • "hayatın sırrı insanlarca nasıl bilinebilir ki? o, insanların da dahil olduğu bütün varlıkların varoluşlarının gerçek esasını oluşturmaktadır. insanlar, cismanî doğumun bile nasıl ve ne şekilde vuku bulduğundan habersizdirler. nerede kaldı -gerçek anlamıyla- hayatı anlayabilsinler."
  • 186 syf.
    ·1 günde·6/10
    Bugün solumdan kalkmış olacağım ki bu incelemeyi yazarken biraz gerginim, eleştirime de yansıyacak bu gerginlik :D

    Yazarın Siddhartha'dan sonra okuduğum ikinci eseriydi. Kendisinin iki dünya savaşını da gördüğünü, anti militarist bir dünya görüşü olduğunu, Nazilerin kendisinden hiç hoşlanmadığını ve bu eseri yazarken ciddi bunalımda olduğunu bilmekte fayda var.

    Özetle: dindar Hristiyan bir ailede doğan Avrupalı bir gencin çocukluğunun son evreleri ve ergenlik döneminde yaşadığı ruhsal ve dinsel arayışın, içinden çıkamadığı bunalım sürecinin öyküsü diyebiliriz kitap için. Etkilendiğim birkaç yere temas etmek istiyorum; Sinclair'in çocukluğunda söylediği masum bir yalan sonrası gelişen olaylar silsilesi var. Yalanını örtmek için daha fazla yalan söylemesi ve kötü davranışlar sergilemesi gerekiyor, yani öyle hissediyor. Burdan bir çocuğun karakterinin şekillenmesinde okul öncesi ve ilköğretim çağında yaşadığı düşünsel ve psikiyatrik sürecin ne kadar önemli olduğunu gördüm. İkinci olarak ergenlik döneminde gençlerin yaşadığı dürtüsellikle yine karakterinde ve ruhsal gelişiminde dalgalanmalar yaşandığını görmüş olduk. Bundan çıkış reçetesi olarak o dönemde sanatsal faaliyetlerin önemini hissettirdi bana. Son olarak herhangi bir semavi olmayan dinin nasıl neşet ettiğini ve toplulukların kitlesel bir ruhî bunalım ve yeni bir dinsel/felsefik arayış yaşadığı dönemlerde içindeki bulundukları günahkar ve yozlaşmış, olgunlaşma emaresi göstermeyen toplumun yok oluşuna sebep olacak büyük bir hadise beklentisi ve akabinde gelişecek yeni bir serüveni tüm içtenlikle istediklerini gördüm.

    Kitap aslında toplumun dinî ve ahlâkî değerlerini yitirdiğinde gençliğin yaşadığı sürece eleştiri getirmeye çalıştığını düşünüyorum. Bunu yaparken kendi toplumunu, yani bütünüyle Avrupa insanını hedefe koymuş. Diyor ki "müthiş çaba gösterip dev güçler, yıkıcı silahlar ürettik, ama bunlar toplumu ruhsal bir yalnızlığa sürükledi. İnsanlık intiharın eşiğine geldi, zenginlik kazandık ama ruhumuzu kaybettik. Toplumun her bir ferdi bunu görüyor ama degismiyorsunuz. Gençler büyük boşluk içinde, bu boşluktan çıkmak için meyhanelerde vakit çürütüyor. Biraz yaşları ilerleyince meslek edinip bu ruhsal boşluğu mesleki örgüt ve derneklerin çatısı altında nefret olarak topluma yansıtıyoruz. Ama kimse değişim arzulamıyor." Yani ben bunu anladım.
    Bir yerde bu ruhsal boşluğun getirdiği nefreti boşaltmak için insanların (düşmanı nefret ettiklerinin yerine koyarak) öldürme ve yok etme sezgisi geliştirdiği ve yeniden doğuşu arzuladığını söylüyordu. Yumurtanın dışında bir hayat var, o doğuş için içinde bulunduğun dünyayı yok etmek gerek, diyordu. Bunlar felsefik olarak güzeldi bence.

    Bunlarla birlikte, kahramanın yaşadığı ruhsal boşluk sürecini hiç içselleştiremedim. En son bir Şamanist tarikat çıkacak beklentisi oluştu bende. Ruhlardan, şeytandan, mistik güçlerden, doğanın etkin itekleyici gücünden vs dem vurunca aha oraya varacak heralde dedim. Sinclair'in Eva ve demian ile ilişkisi sonucu o ruhsal boşluğu nasıl aştığı da bende bir sürü boşluk oluşturdu. Karakter sürekli birşey yaşıyor ama ben olayın dışında kaldım hep.

    Yazarın ruhsal çöküntüde olduğu bir dönemde yazdığı eser olarak bakmasam bence çok değeri yok kitabın. Felsefe, psikoloji, çocuk gelişimi ile ilgili iseniz okunabilir. Onun dışında nasıl bu puanı aldı anlamak güç.

    Son olarak Demian karakterini Lucifer adlı dizideki karakterle çok benzer buldum. Dizinin birkaç bölümünü izledim aslında, ama sanki Demian okuyan biri ordan hareketle senaryo yazmış gibi geldi. Bilemiyorum, şahsi görüşüm sadece. (6/10)
  • ÖLÜMÜSÜN TÜRK OĞLU

    SEN DÜNYANIN ÇATISINDA DOĞDUN

    DİK BAŞIN , SERT BAKIŞIN ONDANDI

    MERT DOĞDUN ANANDAN MERT

    O ÇAĞLARDA ANALAR MERT DOĞURURDU

    DÜŞMAN ÖLDÜRÜR,

    AV AVLAR, KUŞ KUŞLARDIN

    ÖTÜKEN ORMANLARI YATAĞIN

    TANRI DAĞLARI YAYLAĞIN

    ORHUN NEHRİ SULAĞINDI

    AT ÜSTÜNDE OK GEZLER

    ÇERİ OLUP CENK EDER

    SONRA AD ALIRDIN ATALARINDAN

    TÖRENE HİZMET ETMEDİKÇE

    ÜLKÜNE KATKIDA BULUNMADIKÇA

    SELENGAYI ATLA GEÇMEDİKÇE

    DÜŞMANI TİTRETİP DOSTUNU GÜLDÜRMEDİKÇE

    AD ALAMAZDIN ATALARINDAN

    SENİN ATALARIN

    DÜĞÜN ETTİ KAVGALARDA

    AKINSIZ , KAVGASIZ GÜNLERİ GÜN SAYMADI

    BİR ZAMAN DÜŞMANA DEHŞETİNDEN SET ÇEKTİRDİN

    ZAMAN OLDU ÖNÜNDE PAPALARA DİZ ÇÖKTÜRDÜN

    YILLAR YILLARI İZLEDİ

    TÖRENİ TERK EDER OLDUN

    ATANI SAYMAZ , ÖTENİ GÖRMEZ OLDUN

    BIRAK ÖRFLERİNİ , KÖKÜNÜ BİLMEZ OLDUN

    GÜN GELDİ EVDEŞİNİ OBANDAN ALMAZ OLDUN

    ÖRGÜLEDİN SAÇLARIN , KOKULAR SÜRDÜN YÜZÜNE

    İPEKLERE BÜRÜNDÜN HEP , BÖRKÜNÜ GİYMEZ OLDUN

    HAKİMDİN TUTSAK OLDUN 
    ÇOK SÜRMEDİ TUTSAKLIĞIN 
    BASTIN ÇİN SARAYINI KIRK YİĞİDİNLE 
    ÖTÜKEN'DE KÜRŞAT İKEN 
    SİGENFU'DA ÖLMEZ OLDUN 
    YILLAR SÜRE GELDİ BERİLERE 
    BİR SABAH 
    TARİH SAYFALARINDAN KOLAY SİLİNMEYECEĞİNİ 
    VE CİHAN TARİHİNE TÜRK'ÜN ÖLMEZLİĞİNİ 
    KILICINLA TESCİL ETTİN 
    BİR OVA ŞAFAKLA BİRLİKTE 
    İSLAM'IN RUHİ İLE ŞEREFLEN MUZAFFER GAZİLERİNİN 
    ZAFER NEŞİDELERİYLE İNLERKEN 
    DİZ ÇÖKÜP ÖNÜNDE HAÇLI SENİN TEKBİR SESİNİ DİNLEDİ 
    AT ÜSTÜNDE OK GEZLEYİP DOLAŞAN 
    BAŞI FIRTINALI TÜRK 
    DÜŞMANI KOYUN SAYIP 
    KENDİNİ KURT BİLEN TÜRK 
    BAZEN MEVLANA OLUP NEY'İ İLE BİRLİKTE AĞLADI 
    BAZEN YUNUS OLUP YÜREĞİNİ AŞK UĞRUNA 
    PARÇA , PARÇA DAĞLADTI

    İŞTE O GÜN , BU GÜN

    İSLAM AHLAK VE RUH'İ İLE

    TÜRK'ÜN IRK'I HASRET VE GURUR'U İLE YOĞRULUP

    BİRBİRİNİ PERÇİNLEYİP

    MÜSTESNA BİR HÜRRİYET ÇIKARMIŞTI ORTAYA

    BU MÜSNESTA HÜRRRİYETİN SAHİBİ MÜSLÜMAN TÜRK

    YENİ BİR DEVLETİN TEMELİNİ ATTI

    YENİ BİR DOĞUŞ MÜJDELİYORDU

    YENİDEN DOĞUŞUN MUHTEŞEM OLDU

    BİR OVA'DAN SÖĞÜT DERLER BİR YERDE

    CİHANGİR BİR DEVLET ÇIKARDIN

    HAN'LARI KİMİ KARADAN GEMİ YÜRÜTÜP

    ÇAĞ AÇTI , ÇAĞ KAPADI BİR ELDE

    KİMİ ÇALDIRAN DEMEDİ, MISIR DEMEDİ, KAPTI ÜÇ HİLAL'I

    SAVAŞTI ÇÖLDE

    KİMİ ZİGETVARLAR TAYİN EDERKEN

    KİMİ'DE LALE BAHÇELERİNDE DEFİ GAM EDİP

    KAPLUMBAĞA SIRTINDA DEVLET MUMU SÖNDÜRDÜLER

    BU MÜMBAL UĞRUNA HARCADIN YILLARINI

    BİR ZAMAN DAHA GEÇTİ

    TÜRKLÜK ÖLDÜ DEDİLER !

    PLEVNE ÖNLERİNDE BİR DESTAN YAZDIN

    ANLADILAR Kİ ÖLEN TÜRK'LÜK DEĞİLMİŞ

    BİRAZ DAHA BEKLEDİLER

    BİR KAÇ YIL DAHA GEÇTİ ARADAN

    HASTA HEMDE ÖLÜMCÜL HASTA DEDİLER

    VARIP YURDUNU PAY EDELİM DEDİLER

    GELDİLER KAVİM , KAVİM

    MONDOROS DEDİLER , SERV DEDİLER

    ÖLMEZ IRK'I ÖLDÜ BİLİP , SÖNMEZ RUH'U SÖNDÜ BİLİP

    TÜRK ESİR OLDU DEDİLER

    ÖNLERİNE İSLAMIN ŞAHADET ŞERBETİNİ İÇMEK ARZUSUYLA,

    TÜRK MUCAHİTLERİ ÇIKTI BİR ŞAMAR DAHA YEDİLER

    İŞTE BU KAVMİN ÇOCUĞUSUN SEN

    EEEEYYY EBET MÜDDET DEVLETİN ,

    EBET MÜDDET SAVAŞÇISI SÖYLE ŞİMDİ

    NEDEN BÖYLESİN ?!,

    GÖRÜLENİ SÖYLEMEYE DİL VARMAZ

    NE MÜMKÜN BİLİNENİ YAZMAK

    KALEM VARMAZ , EL VARMAZ

    MADDE'DE VE MANADA NASIL KÜÇÜLMÜŞÜZ

    BASRA'DAN , ANADOLU'YA KADAR OLAN YERLERİ

    NASIL SEKİZ GÜNDE TERKEDİP GELMİŞİZ

    RUMELİDE OLANLARI ANLATMAYA GÖNÜL EL VERMEZ

    NEDEN BUNLAR NEDEN ?

    VE EN ACISI BUNLARI SESSİZCE SİNEYE ÇEKMEK NEDEN !

    NEDEN BU AŞAĞILIK DUYGUSU , BU ZİLLET NEDEN

    NEDEN BU HAFIZA NOKSANLIĞI , NEDEN BU UNUTKANLIK

    NE ZAMAN BİTECEK

    BAŞKALARININ NİNNİSİYLE BAŞLADIĞIN BU UYKU

    EĞER UYUMUYORSAN SES VER !,

    ÖLÜMÜSÜN

    ÖLÜMÜSÜN

    ÖLÜMÜSÜN TÜRK OĞLU.....
  • 220 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Hangi taşı kaldırsam / Anamla babam / Hangi dala uzansam / Hısım akrabam / Ne güzel bir dünya bu / İyi ki geldim / Süt dolu bir torbayla / Şöylece çıkageldim / Kime elimi verdimse / Döndürüp yüzümü baktımsa / Kısmet kapıyı çaldı / Kör pınara su geldi / Ben şakıyıp durdukça öyle / Gülün kokusu geldi / Bebesi olmayana / Bunalıp da kalmışa / Acılarla yüklü / Dargın yüreklere / Yetiştim geldim / İyi ki geldim.

    "Ezgili Yürek" Ruhi Su, sesindeki içtenlik ve sevgiyle "Yetiştin geldin / İyi ki geldin." Söylediğin türkülerle tâzeleniyoruz...

    "VAN'DAN YARINLARA ENGEBELi BİR YOLDA"

    Bir insanın yaşamında kaç kez olur böylesi, bilemiyorum. Hani, öylesine yoğun bir an yaşarsınız ki, sanki o anı yaşamamış olsanız, eksik, yarım, kolu kanadı kırık, yoksul kalacağınızı bilirsiniz, duyumsarsınız. O yoğun anı yaratan bir görüntü, bir ses, bir söz, bir sessizlik, bir bakış, bir davranış ya da ne bileyim, herhangi bir şey olabilir... Ben böyle bir anı, geçen yıl yaşadım. Üstelik tek başıma değil, ya da bir iki de değil, bin kişiyle birlikte yaşadım. 1983 Şubatı'ydı. Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Haftası'ndaydı. Şan Tiyatrosu'nun koca sahnesinde, o, elinde sazı öylece duruyordu. Ve alkışlar dinmiyordu. Daha ne sazının bir teline dokunmuş, ne bir ses vermişti. Adı söylenmiş miydi, yoksa söylenmemiş miydi, şimdi anımsamıyorum, ama alkışlar bitmiyordu. O, öylece duruyor, kâh çarpan ellere, yüreklere bakıyor, kâh başını öne eğiyor, alkışların bitmesini bekliyordu. Oysa sanki alkışlar hiç bitmeyecekti... Sonunda, baktı ki bu çarpan, çırpınan yüreklerin durulacağı yok, sazına davrandı. O anda bin kişi soluğunu tuttu. (O güne dek ben böyle bir sessizlik duymamıştım.) Neden sonra sahneden gelen ses, oradakilerin sesi, soluğu oldu.

    O, Ruhi Su'ydu. Salonu dolduran insanlar, o gece, o alkış ve alkışın ardından gelen sessizliğin yoğunluğunu, içlerindeki özlemle, hasretle bütünlediler. Özlem, hasret... Çünkü üç yıldır Ruhi Su konser veremiyordu, sahnelere çıkamıyordu.

    Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Haftası'ndaki o yirmi dakikalık özlem gidermeyi saymazsak, dört yıldır, dinleyicileriyle yüz yüze, karşı karşıya gelemiyor Ruhi Su. Ama sesi, türküleri her zamankinden daha çok içimizde, aramızda. (Plakları, kasetleri her zamankinden çok satılıyor şimdilerde.) Ankara'da, Evrensel Kitabevi'nde plaklarını imzaladığı gün yanında olmak, onu izlemek, plak, kaset, hatta korsan kasetleri imzalatmaya gelen gençleri izlemek olanağını buldum. Belki bugüne dek onu sahnede hiç dinlememişlerdi, hiçbir konserine gitmemişlerdi. (Öyle ya, içlerinde çoğu 18 yaşındaydı.) Ama onu tanıyorlar, biliyorlardı. Ruhi Su'nun önünden yüzlercesi geçiyor, bir imza alma, bir iki sözcük söyleyebilme süresini elden geldiğince uzatmaya çalışıyorlardı. Gözlerinde sonsuz sevgiyi, saygıyı görüyordum. Ruhi Su'nun yanında, yakınında olabilmekten duydukları sevinçle, yüzlerinin nasıl güldüğünü görüyordum. Hepsi sayısız soru sormak için yanıp tutuşur gibiydiler. O gençlerin ağzı, dili olmaya çalıştım, bu "konuşa, konuşa"da. Akıllarından geçen her soruyu (özellikle günümüze ilişkin olanları ya da falanca filanca sanatçıyı illaki etiketlemek peşinde olan soruları) irdeleyemedikse, bağışlasınlar.

    Ruhi Su'nun evindeyiz. Kitaplar, resimler, kilimler arasında, söylenenler, söylenebilenler, söylenemeyenler arasında. Çok gerilerden başladık. Çocukluktan. "Bunları şimdiye dek pek kimselere anlatmadım," dediklerinden. "Anlatmadım... Çünkü... " (En iyisi baştan başlayalım. Çünküleri siz kendiniz de bulabilirsiniz.)

    1912'de Van'da doğdu Mehmet. Anasını, babasını hiç tanımadı, bilmedi. Kendi deyişiyle, "Birinci Dünya Savaşı'nın ortada bıraktığı çocuklardandı."

    Çok küçüktü Van'dan Adana'ya bir ailenin yanına geldiğinde.

    Aile çok yoksul bir aileydi. "Amca" diyor, "amca" biliyordu erkeği. Altı yaşına geldiğinde Adana İngiliz ve Fransız işgali altındaydı. İşgalin getirdiği sorunlara dayanamayarak Toroslar'a kaçtılar. Toroslar'a sığındılar, oradan oraya göçtüler. "Kaç kaç" deniliyordu bu olaya. Kurtuluş Savaşı'nın sonunda Adana'ya döndüler. Zaman içinde, "Amca"nın gerçek amcası olmadığını öğrenmişti bile. Ama anasız, babasız, amcasız, teyzesiz öyle çok çocuk vardı ki o sıralar, hiç önemsemedi. Çocuk olmayı önemsemediği gibi.

    "Adana'ya döndüğümüzde on yaşındaydım. Hüseyin adında bir mahalle arkadaşım vardı. Annesi beni çok severdi. Bir gün, "Gel oğlum, seni de Hüseyin'in okuluna yatırayım, daha rahat edersin," dedi. Hüseyin'in okulu dediği, Öksüz Yurdu -Darül Eytam'dı.

    O zamanlar Adana'da, Suphi Paşa derler, soylu aileden, nüfuzlu bir paşa vardı. "Köyden geldi, kimsesizdir," diye bir mektup yazıp "al bunu Öksüz Yurdu müdürüne ver," dedi.

    Cebinde mektupla öksüzler yurduna vardı Mehmet. Müdür, "Banyo yapsın, çocuğa elbise verin," dediğinde, okula alındığını anlamıştı. Amca'nın bu olup bitenden haberi bile olmamıştı.

    "O günden sonra hep yatılı okudum," diyor Ruhi Su. "Oyun diye bir şey varmış, onu öğrendim. Öksüzler yurdunda çocukluğumu yaşamaya başladım." Ve öksüzler yurdunda müzik yaşamı başladı.

    "Önce sesimin farkına vardılar. Marşlar, şarkılar söyleyerek taburun önünde yürüyen gruba aldılar beni... Zaten önceden, konu komşu hep beni çağırır türkü söyletirlerdi."

    Yaşı büyüktü, sınıf atlatıp 3. sınıfa aldılar. Bir yıl sonra öksüzler yurdunun müzik öğretmeni Mehmet Tahir yurda bir keman aldıracak ve Mehmet kemana başlayacaktı.

    Yıl 1925. Ankara'da Müzik Öğretmen Okulu kurulmuştur. Türkiye'deki tüm öksüz yurtlarına bir bildiri yollanmıştır. "Müziğe hevesli, istidatlı çocukları bize yollayın." Bu amaçla sınavlar açılmaktadır. Adana Öksüz Yurdu'nda 4. sınıftan Mehmet ve 5. sınıftan Şaban sınava girer. Mehmet kazanır, Şaban kazanamaz. Okul müdürü Mehmet'i çağırır, "Sen bir yıl daha bu okulda okuyabilirsin, ama Şaban açıkta kalır. Bu yıl onu kazanmış gösterelim, sen seneye nasılsa yine sınava girersin," der. "Peki," der Mehmet.

    "O anda bana çok doğal geldi," diyor Ruhi Su. "Yoo, hiç içimde ukde kalmadı. Müdür doğru söylüyordu. Böylelikle hem Şaban da açıkta kalmayacaktı. Nasılsa, bir yıl sonra sınavı kazanacağımdan emindim. Hiç üzülmedim."

    Bir yıl sonra, beşinci sınıftan Suphi ve Mehmet girdi aynı sınava. İkisi de kazandı. Kayıt işlemleri için dosyaları Ankara'ya gitti. Aynı anda Ankara'dan devrin Savunma Bakanı Recep Peker'den, Türkiye'deki tüm öksüz yurtlarına bir başka tamim yola çıkmıştı: "Okulu bitiren tüm çocuklar zorunlu olarak askeri okullara girecek."

    "Bu karar okula gelince, bizim müzik sınavı sayılmadı. Suphi de, ben de çok üzüldük, ama çaresiz İstanbul'a, Halıcıoğlu Askeri Lisesi'ne geldik... "

    Hayır, o zaman da "Keşke geçen yıl hakkımı Şaban'a vermeseydim," diye içinden geçirmemiş Ruhi Su, ama o andan sonra tek amaç, ne yapıp edip Ankara'daki Müzik Öğretmen Okulu'na girmek olmuş.

    Sürdürüyor anlatmayı:

    "Adana'dan ayrılmadan önce bizi muayene eden askeri doktorlar, isimlerimizi duydukça gülümsüyordu: Ökkeş, Cumali, Ali Merdan, Durmuş vb. Sonunda bize dediler ki: 'Çocuklar, siz bu isimlerinizin yanına bir de kibar, güzel isimler koyun, sonra İstanbul'da size gülerler.' Biz de öyle yaptık. Cumali, Ali Ulvi oldu. Suphi, Suphi Nijat oldu. Ben de Mehmet Ruhi oldum. Ruhi'yi ekledim adıma. Böylece kibar adlarımızla çıktık yola."

    Ve İstanbul'a geldiler:

    "İstanbul bir masal ülkesi gibiydi. Haliç'ten denize girilirdi. İnsanlara bakıyoruz, yapılara bakıyoruz. Askeri Lise'de herkes herkesle dayanışma içine girdi. Yazdı geldiğimizde. İstanbul öksüz yurtlular bize yol gösterdi. Beni, kendi yurtlarındaki müzik öğretmeni Ahmet Muhtar Bey'le tanıştırdılar. Akşamları kantinde toplaşırdık. Ağabeyler, 'Hadi Ruhi çal,' derler, keman çaldırırlardı."

    Akşamlardan bir akşam Ruhi (artık Mehmet unutulacak, Su soyadını alıncaya dek Ruhi olacaktı) yine kantinde ağabeylere keman çalarken, okul komutanı içeri girdi. "Ne bu rezalet!" diye haykırdı. Kemanı kaptığı gibi kırması bir oldu. Keman onun değildi, Adana'dan arkadaşı İsmail'indi.

    "Birkaç gün sonra okul komutanı beni çağırıp kemanın parasını ödemek istedi, ama ben kabul etmedim," diyor Ruhi Su. "Çok ağrıma gitmişti, çok üzülmüştüm. Askeri Lise'den ayrılma yolları arıyordum. Aklım fikrim Müzik Öğretmen Okulu'na girmekteydi. Bir gün Ahmet Muhtar Bey, 'Ankara'ya gelebilirsen iyi olur, gelebilir misin?' dediğinde, hiç düşünmeden gelirim dedim."

    Bilinçaltında düşünmüştü bile. Askeri Lise'den kaçacaktı. Kimliği bile müdüriyetteydi. Ama bir arkadaşının iki kimliği vardı. Onu verdi Ruhi'ye. Öteki arkadaşlar yol parasını topladılar. Ve bir akşam elinde bavulu, cebinde sahte kimlik okuldan kaçtığı gibi kendini trende buldu.

    "O zaman trenlerde sıkı kontrol vardı. Tam Polatlı'ya yaklaşırken polisler geldi, her zamanki soruları sordular. Nereden geliyorsun?. Nereye gidiyorsun? Nerede kalacaksın?... Cevaplarımı tutmadılar ki, kimliğimi alıp yarın merkezden alırsın dediler... Ankara'da istasyonda indim. Sırtımda koca bavul, sora sora Ulus'a yürüdüm, oradan Cebeci'ye yürüdüm, Müzik Okulu' nun önüne geldim. Müzik Öğretmen Okulu'nda Ahmet Muhtar Bey'i buldum. Kaçıp geldiğimi söyleyince, bir 'Eyvah!' çekip beni doğru Askeri Liseler Müdürlüğü'ne yolladı. Oraya gidip diplomamı ve kimliğimi isteyecektim. Sırtımdan bavulu indirmeden oraya gittim. Karşıma çıkan ilk yetkiliye durumumu anlatmaya başladım. Yanılmıyorsam masada bir albay oturuyordu. Hikayeyi ta Adana'dan başladım anlatmaya. Başlamamla birlikte gözlerimden yaş boşandı. Bir taraftan anlatıyor, bir taraftan ağlıyordum."

    (Ey okur, Ruhi Su'nun hala çocukluğundayız, niye bunca ayrıntı, deme sakın. Bir insanın ne istediğini çok iyi bilip o uğurdaki amansız çabasının, azminin, var olabilme mücadelesinin ilk adımlarıdır bunlar. Üstelik, Van'dan Ankara'nın Müzik Okulu'na uzanan yol, uzun mu uzun, engebeli bir yoldur. Sabırsızlanma, biz yolun henüz başındayız.)

    Yetkilinin yanıtı şöyle oldu: "Senin gözyaşlarına kanıp peki dersem, herkes Askeri Lise'den kaçar... Sen şimdi İstanbul'a okuluna dön. Oradan bize dilekçeyle başvur."

    Cebinde sahte kimlik, yüreğinde sonsuz bir sevinç ve umutla gittiği yolu yanında iki inzibatla geri döndü o akşam. Ne raylar, ne vagonlar, ne de karanlık, bir gece öncekine benzemiyordu. Onca yıkılmışlığın içinde yine de yoldan ayva alıp okuldaki arkadaşlarına götürmeyi ihmal etmedi. Okulda arkadaşlarından önce nöbetçiyi gördü. Kaçtığı için derhal hapsedildL Orada kaldığı iki gün içinde daha da bilendi. Artık biliyordu. Bir gün mutlaka Müzik Öğretmen Okulu'na girecekti...

    Şimdi, askeri liselere başvuruların çoğaldığı günlerdeyiz.

    "Öksüz Yurdu'ndan gelen çocukları grup grup Gülhane Hastanesi'ne gönderip sağlık muayenesi yaptırıyorlardı. Çürük çıkanları başka okullara yolluyorlardı. Okul komutanına çıkıp beni muayeneye yollamalarını istedim. 'Oğlum sen demir gibisin, bir şeyin yok,' dedi. Ben ısrar edince, 'Peki, git bakalım' , dedi. Herkes Askeri Lise'ye girmek isterken benim böyle Müzik Öğretmen Okulu diye tutturmama şaşıyordu. 'Oğlum ben burada müzik kısmı da açacağım, seni başına şef yaparım,' diye yumuşak sözlerle beni kandırmaya çalışıyordu. Göz muayenesinde bütün harfleri ters ve yanlış okudum. Ama doktorlar öksüzüm diye bana acıyıp sağlamdır diye rapor verdiler. Kulak muayenesine girdim. Oradaki doktora durumumu, isteğimi anlatıp yalvardım, beni çürük çıkarsın diye. İyi adammış, hiç unutmam, 'iltiha-ı uzeniyesinden dolayı mektebe devam edemez' diye rapor verdi."

    Siz, "Çürük çıkan" Ruhi Su'nun sevincini görecektiniz. Ağabeyler, arkadaşlar hemen bir dilekçe yazdı, müzik okuluna girebilmesi için, yine aralarında para toplayacaklardı ki, dilekçeye yanıt geldi:

    "Mektebimize ek bina yapıldığından, yerimiz yok, alamayız."

    Çürüğe çıktığından Halıcıoğlu Askeri Lisesi'yle ilişkisi kesilen Ruhi Su, Adana Öksüz Yurdu'na geri yollanır.

    Lanet olsun!..

    Şu yukardaki satırı ben söyledim, Ruhi Su değil. Peki, o hiç lanet etmedi mi? Öfkeden çıldırmadı mı, kahrolmadı mı? isyan etmedi mi?... Soru değil bütün bunlar. Sormuyorum. Şimdi karşımda her zamanki gibi sakin, kendinden emin, sıcak, hoşgörülü, inançlı, bilinçli gülümseyen yüzüne bakıyorum ve sormuyorum. Yanıtı biliyorum çünkü: Hayır, Ruhi Su öfkeden çıldırmadı, kahrolmadı, lanet etmedi, isyan etmedi. Çünkü bir gün o okula mutlaka gireceğini biliyordu. Adana Lisesi. Parasız yatılıdır Ruhi Su. Oradan Adana Öğretmen Okulu'na, 15 dakikalık teneffüslerde keman çalışıyor. Çünkü nasılsa bir gün Ankara'daki o tek müzik okuluna girecek.

    Batı müziğini ilk o dönemde tanıdı, Adana'da sessiz filmler oynatan sinemada bir de küçük orkestra vardı. Filmdeki sahnelere göre orkestra müzik yapıyordu. Orkestradaki Avusturyalı kemancı Erwin, Adana Öğretmen Okulu'nun keman hocasıydı. Ruhi Su, Klasik Batı Müziği parçalarını ilk ondan öğrenecekti.

    Yaz geldi mi, evi olan evine, evi olmayan Konya'da bir okula yollanıyordu. O, evi olmayanlardandı. Konya'dadır. Ankara Müzik Öğretmen Okulu'nun öksüz öğrencileri de yazın Konya'ya aynı okula gönderilir. "Orada o çocuklar beni dinleyince şaşırdılar, çalmamı çok iyi buldular. Mutlaka Ankara'ya gelmeye bak, dediler."

    Yine arkadaşlar para topladı. Ruhi Su yine Ankara'ya Müzik Öğretmen Okulu'na gitti. Aylardan eylül. Bir ay sonra giriş sınavı var.

    "Ne çalarsın?" diye sordu öğretmenler. Ben de birtakım morsolar (morceau'lar, Fransızca parçalar demek) dedim. O zaman öyle derdik. Konçerto falan çalmıyor musun dediklerinde çok şaşırdım. İlk kez duyuyordum bu sözü. Armoni, müzik imlası sözlerini de... Öğretmenlerden biri sınava hazırlamam için bir konçerto verdi. Vivaldi. Sol majör keman konçertosu. Birinden bir keman ödünç alıp bir otel odasında gece gündüz çalıştım."

    Sınav günü geldi çattı. Girdiği her dersin sınavını başarıyla verdi. Ulvi Cemal Erkin'in "Son sınıfa girerse zorlanır, bir sınıf aşağısına girsin," önerisine tüm öğretmenler katıldı. Ve Ruhi Su Ankara Müzik Öğretmen Okulu'na girdi.

    Oh! En sonunda oldu işte! demeyin sakın. Ve sıkı durun: Sınavı kazanıp okula alındığına ilişkin belgeye bir de not eklenmişti: "Şimdilik gündüzlü, başarılı olursa, yatılı olmak üzere" diye.

    Hasan Ali Yücel, Orta Eğitim Müdürü, Ruhi Su'yu çağırıp, "Gündüzlü nasıl okursun?" diye sordu. "Arkadaşlar yardım edecek" "Arkadaşların yardımıyla olur mu, sen en iyisi Konya'ya git," dedi Hasan Ali.

    Talim Terbiye Dairesi üyesi Kazım Nami Duru (hepsinin hocasıydı) Ruhi Su'yu teselli etti, "Üzülme, masraflarını ben üzerime alıyorum derim. Sen kal," dedi ve onu Çocuk Esirgeme Kurumu'na yolladı.

    Çocuk Esirgeme'de, "Sen her öğlen kabını al gel, bir yemek verelim sana," dediler.

    Müzik Okulu Müdürü Müderris İsmail Hikmet Bey, "Oradaki yemeklerle olmaz, sen gel bizim misafirimiz ol," dedi.

    Bütün bu gel git'leri, dedi demedi'leri duyan Hasan Ali çok kızdı. "Neden bu çocuk hâlâ Konya'ya dönmedi?" diye sordu.

    İsmail Hikmet Bey, "Çocuk hasta, revirde yatıyor," diye idare etti.

    İdare edile edile, birinci yılı başarıyla tamamladı ve yatılı olmaya hak kazandı Ruhi Su. (Okula girdiği yıl, güzel, sade, söylenmesi kolay ve çok sevdiği için Su soyadını almıştı.)

    1935-1936. Ankara'da Riyaseti Cumhur Orkestrası yenilendi. Müzik Öğretmen Okulu'ndan orkestraya seçilen öğrenciler arasında Ruhi Su da vardı. "Ben öğretmen olacağım diye kararlıydım, ama provalara da katılıyordum. Ankara'da konservatuvar kurulduğunda, bizim ülkemizde hiç geçmişi olmadığından, Opera Bölümü'ne kimse girmek istemiyordu. Hindemit, Karl Ebert gibi hocalarımız başlarına vurur, "Niye bunlar opera istemiyor, opera güzel meslek. Sonunda eviniz, arabanız olacak," derlerdi. Sonunda bana da "Siz yine öğretmen olun, ama Opera Bölümü'ne de girin," dediler."

    1936-1942. Ruhi Su konservatuvarın Opera Bölümü'ndedir. Şan hocası Prof. Hay, "Sesinin bazı tonları zayıf çıkmasın istiyorsan, kemanı daha az çalış," dediğinde kemanı daha az çalışamayacağından tümüyle bıraktı. Konservatuvarı bitirince Devlet Operası'na girdi. (1942-1952).

    1945'te Opera Kanunu çıkınca öğretmenliği bırakacaktı. Öğretmen okullarına geçmeden bir geriye dönüş. Müzik Öğretmen Okulu'na girmeden önce evlenmiş, bir oğlu olmuş Ruhi Su'nun: "22 yaşında evlendim. Evet, çok genç. Ama kararımı vermiştim. Madem bir türlü Müzik Okulu'na giremiyorum, öğretmen olacaktım, sevdiğim hanım ebe-hemşireydi. Hayat benim için tamamdı, yolum çizilmişti..." Müzik Öğretmen Okulu'na girdikten iki üç yıl sonra eşi de Ankara'ya gelecek, Ankara Numune Hastanesi'ne girecek, ancak bu evlilik çok sürmeyecekti.

    Opera'da roller de 1952'ye dek birbirini izledi Ruhi Su için. Bastien-Bastienne, Madam Butterfly, Fidelio, Satılmış Nişanlı, Maskeli Balo, Figaro'nun Düğünü.

    "Opera'dan büyük tat alıyordum. Ama türkü söylemekten de geri kalmıyordum. Benim türküleri dinleyen Avusturyalı çalıştırıcımız Markoviç, "İlk defa Türk Müziği'nin bu kadar güzel olduğunu görüyorum," dedikten sonra, o zaman Radyo Müdürü olan Vedat Nedim Tör'e benden söz etmiş. Her gün bir saat radyoda program teklif ettiler. Ben on beş günde bir olsun dedim.

    1943-1945 arasında, iki haftada bir pazar, basbariton Ruhi Su radyoda türkülerimizi söylüyordu.

    "Müzik eğitimim, müzikteki gelişmem, dünyaya bakış açımdaki gelişmemin türkülere eğilmeme çok yararı oldu. Batı'nın lied'leri gibi, bizim türkülerimiz de çeşitli konulardaydı. Her konunun kendine özgü yorumu olduğunu, olması gerektiğini anlıyordum. Klasik Türk Musikisi'nde konu tekti, hep aşktı. Oysa halk türkülere korkusunu, yangınını, sevincini, pireden rahatsız oluşunu, kısaca dışarıya duyurmak istediği ne varsa, hepsini koymuştu... Türküye eğilişim, gördüğüm eğitim sonucu, farklıydı. Hem sesimi kullanıyordum, hem yorumumu. O güne dek türkücünün eğitimi 'şarkı geçmek'ti. Ses formları, bilgi, müzik kültürü yoktu."

    Radyodaki programları sonsuz tutuluyordu. Söylediği türkülerden sonra, hiç görmediği, bilmediği, tanımadığı insanlar telefon ediyor, "Bir çorbamızı içmeye bize gelmez misiniz?" diyorlardı... Kimi çevreler de bunların halk türküleri olduğuna bir türlü inanmak istemiyordu. "Halkın böyle güzel şeyler düşünebileceğini düşünmek istemiyorlardı. Örneğin, Âşık Ali İzzet'in Bir Allahı tanıyalım/Ayrı gayrı bu din nedir/ Senlik benliği nidelim/ Bu kavga, döğüş, kin nedir'i bunlardan biriydi... Sonra söylentiler aldı yürüdü."

    Ve bir gün, 1945'teydi. Mesut Cemil, söylentilerden söz edip, "Ruhiciğim seni harcamayalım, biraz ara verelim," dedi. Ruhi Su, "Ben bu yolda harcanmaya hazırım," dediyse de, Mesut Cemil, "Senin için şöyle şöyle diyorlar," diye diretti ve Radyo'daki görevi bitti Ruhi Su'nun. Ruhi Su'nun biyografisinde, "1952'de elinde olmayan nedenlerle Opera'dan ayrılmak zorunda kaldı" yazılı. Doğrusu bu ya, hem mapusta olup, hem operada aryalar söylemesi elinde değildi.

    1952-1957. Beş yıl tutuklu kaldı. Mapusta nişanlandı, mapusta evlendi, kendi gibi tutuklu olan Sıdıka Hanım'la. O gün bugün eşi olan insanı evliliğin ilk yıllarında haftada on dakika gördü. Tahliye olduklarında eşi Ankara'ya, kendi Konya'nın Çumra kasabasına yollandı. 20 aylık emniyet gözetimi için. Sonra... Sonra işsizlik, iş arama, işsizlik, ayrılıklar, göçmeler, yine söylentiler, yine işsizlik ve hep türküler. (Hiç unutmaz, Çumra'nın o güzelim insanlarını. Fırında çalışan arkadaşları bir gün gelip, "Biz arkadaşlarla düşündük, sizi bir fırına alacağız, fırından çıkan ekmekleri sayın, ayda birkaç yüz lira verebiliriz" demişlerdi.) Sonra, "Karacaoğlan", "Barbaros", "Lale Devri" filmlerinde türkü söyledi. Sonra işsizlik, emniyet gözetimi bittikten sonra Ankara'da yine işsizlik, sonunda eşini çocuğunu alıp (ikinci oğlu olmuştu) İstanbul'a geldi.

    Yıl 1960. Ruhi Su, Taksim Belediye Gazinosu'nda gecesi 100 liradan (büyük para) türkü söylemeye başladı.

    Bu tarihten sonra sürdürecekti kulüplerde türkü söylemeyi. "27 Mayıs Devrimi, o güne dek kulüplere egemen olan yabancı toplulukları engellemiş, gece kulüpleri yerli sanatçılara, yerli orkestralara açılmıştı."

    Bu arada Yapı ve Kredi Bankası'ndan bir teklif alır Ruhi Su. Bu banka her yıl halk oyunları şenlikleri düzenliyordur. Ruhi Su, bu şenliğe katılan tüm ekiplerin müziklerini banda, notaya alacak ve arşiv oluşturacaktır. Çalışmaya başladı. (Ayda bin liraya.) Arşivin tohumlarını attı. Çalışmalar doludizgin ilerliyordu ki, "Bitmeyen Yol" adlı filmde bir türkü söyledi. Hani, "Serdâri halimiz böyle n'olacak/Kısa çöp uzundan hakkın alacak" türküsü. "Dünya" gazetesinin o dönemin fıkra yazarı öyle öfkelenecekti ki türküye, ertesi gün Ruhi Su aleyhine bir kampanya başlatacaktı.

    "Bir süre sonra bankadan bana çok nazik bir biçimde, 'sen artık bütün aletleri, notaları, bandları alıp evinde çalışsan, buraya uğramasan da olur' dediler. Ben de, 'Peki, anladım' deyip oradan ayrıldım," diyor Ruhi Su.

    Şu yukarıdaki gibi sayısız örnek verebiliriz, ama gereği yok. Yaşamı boyunca yılmadı, sesiyle, sazıyla, türküleriyle yaşadı Ruhi Su. "Halkımın bir desteğini gördüğüm için sürdürdüm ve hep bu işle yaşadım. İşimin hiçbir zaman furyası olmadı, ama sevenler ciddi biçimde sevdiler, derinden bağlandılar. Çünkü halk işime ciddiyetle eğildiğimi biliyor, seziyor ve ileriye dönük olanı benimsiyor."

    Genç yaşlardan başlayarak Ruhi Su'nun dünyaya bakış açısı sanatını, sanatçı duyarlılığı da dünyaya bakışını geliştirdi, biçimlendirdi, güçlendirdi. Ve bu süreç içinde kendi deyişiyle "sanatın ölçüleri dışına çıkmadı."

    "Müziğimiz içinde ileriye açık yeni bir ses getirdiğime inanıyorum. Hiç olmazsa, çoksesli batı müziğinin içinde, bize özgü bir üslubun gerekliliğine inandırdım insanları. Yalnız besteciler açısından değil, tüm yorumcular açısından da türkülerimizin, şarkılarımızın Türk toplumuna özgü bir rengi olmalı. Ben sesimle böyle bir kişilik, böyle bir renk getirdiğime inanıyorum... "

    Bugüne dek binlerce türkü derledi Ruhi Su. Bunlardan ancak birkaç yüzünü söyleyebildi. Çünkü onunki bir "sanat işi"ydi. Eğitimle, bilgiyle, kültürle, bilinçle bütünleşmiş bir söyleyişti. Türküleri seçiminde dünyaya bakış açısı önemli bir etken oldu: "Sözü ve ezgisiyle halkı en iyi anlatabilen türküleri aldım. Zaten ilk şimşekleri radyoda bu yüzden çektim ya!... Bunları seslendirirken, halkın söyleyişinden çok yararlandım, ama halkın ağzına öykünmekten, taklitten, özenmekten kaçındım..."

    "Bir şeyler getirmiyor, ileriye doğru bir şey değiştirmiyorsa, yaşıyor sayılmaz bir sanat. Gelenekler bile yaşayanla zenginleşir. Yaptığımız iş, hem halkın özlemlerini gerçekleştirmeli, hem de halkın özlemlerini geliştirmeli."

    Ruhi Su, dört yıldır işini, sanatını plaklarda, kasetlerde sürdürüyor. (Bu konuşmada müziğe, türküye, daha geniş yer ayırmıyorum, çünkü bu konularda ki tüm düşüncelerini plak kapaklarında kendi yazmış, açıklamış.)

    Aşk duygusu içinde söyledi tüm türkülerini, aşk duygusu içinde yaşadı her yaşadığını. "Bu duyguyu hiç yitirmemeli, her yaşta duyabilmeli insan... İnsanı yaşatan, güçlendiren, hayatı sevdiren bir duygu bu…"

    "Hayır, hiçbir zaman yaşlılığı duymadım. Ancak bazı organIarın işlevleri güçleşti. Ağırlaştım. Günlük yaşamda değil, örneğin saz çalarken: Parmaklarıma istediğim ritmi, hareketi verememek gibi. Bunlar bana yaşlılığı anımsattı... "

    Birkaç ay önce parmaklarında bir ağırlaşma duydu Ruhi Su. Uzun çabalar sonucu teşhis konuldu. (Saz çalmasaydı, parmakları onca duyarlı olmasaydı, bunca erken devresinde asla konulamayacak bir teşhis): Parkinson hastalığı. Şimdi gerekli ilacı alıyor. Hastalığın ilerlemesi önlendi ve sağlığına kavuştu. "Şimdi mutluyum. Saz çalabiliyorum. İşimi yapmak konusunda yeniden umutlara düştüm," diyor.

    (Nerdeyse beş saattir hiç aralıksız o anlatıyor ve hiçbir yorgunluk izi yok.)

    "Demin anlattıklarımı kimselere anlatmadım. Öksüz olduğumu çok kimseye söyleyemedim. Toplumumuzda hâlâ aşiret anlayışı var. İlk iş 'Kimlerdensiniz?' derler. Kendini yetiştirmiş olmanın önemi hâlâ anlaşılamadı... "

    Bu sözleri, tam ayrılmak üzereyken söyledi Ruhi Su!

    İçimden kahkahalarla gülmek geliyor: Ruhi Su öksüz öyle mi!... Hadi canım siz de, alay mı ediyorsunuz!.. Hiç mi türküsünü dinlemediniz, şu Anadolu topraklarında yaşayan anasının, babasının, kardeşlerinin halkının sesini hiç mi duymadınız!..

    Bundan sonra, "Ruhi Su kimlerdendir?" diye soran bir "aşiret reisiyle" karşılaşırsanız, siz siz olun, "Hayatı ve insanları kucaklayanlardandır," deyin.


    Konuşan: Zeynep Oral (Milliyet Sanat Dergisi, 1 Mayıs 1984)
    Konuşmalar s.173-184 (Adam Yayınları, Birinci Basım: Eylül 1985)

    https://www.youtube.com/watch?v=RIXjhcsFkOQ
  • 637 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Tolstoy'un yaşadığı sırada çıkan son Romanı olan Diriliş Çarlık Rusya'sinda bir adamın ruhsal dirilişini konu aliyor.Bunu anlatırken hem Rusya'da hem de insanlık ta meydana gelen bozulmaya dikkat çekerek bir vicdan oluşturuyor.
    Romanın Özeti;
    Gençlik çağlarında tatile gittiği halasında, yanında çalışan Maslova'ya taciz eden Nehlüdov, Maslovanin eline vicdanını avutmak için para vererek çekip gider.Yillar sonra artık Prens olan Nehlüdov mahkeme'de jüri üyeliği yaparken Maslova'nin (Çoğu yerde Katyuşa diye de geçer) birini zehirleyerek öldürdüğü için suçlu olarak çıktığını farkeder.Karari Jüri verecektir.Ifadesi ve taniklarinda konuşmalarinda aslında suçlu olmadığı anlaşılsa da kararı veren Jüri üyelerinin eksik yorumu ile Maslova'nin Kürek mahkumu olması ile sonuçlanır ve netice sibirya'ya sürgündür.Nehlüdov gerek jüri de eksik karar vermeleri gerekse Maslova'nin hayat kadını olmasında kendisini suçlu bulduğu için var gücü ile bu kararı iptal etme mücadelesi verir.
    Bu aşamada köylüler ile zenginler arasındaki adaletsizliği,rahiplerin dinden ne kadar uzaklaştıklarını ve insanların ne kadar da vicdan yoksunu olduğunu farkeder.Ve ruhi olarak yeniden bir doğuş gerçekleştirir.
    Kitabı kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.Vicdanınız sızlayacak ve belki de benim gibi sizlerde yaptığınız hataları farkederek kendinizi bu hatalarınızın telafisi için mücadele eder bulacaksınız...
    Şimdiden iyi seyirler dilerim
  • Erich Fromm Önsözü
    Bizler insan ırkının nükleer savaş sonucu maddeten yok olmakla tehdit edildiği ve insan bireyinin, kendisine diğer insanlara, tabiata ve emeğine gittikçe yabancılaştığı bir çağda yaşıyoruz. Dünyanın bütün ülkelerindeki insanların, hümanizmin 1 ilkelerinin yeniden tasdiki ile bu tehditlere karşı tepkide bulunmalannda hayret edilecek ne olabilir ki? Gerçekten de, birçok ülke ve ideolojik kampta, hümanizmin yeniden doğuşuna (Renaissance of Humanism) şahit olmaktayız. Bu yeni hümanizm; bilim adamları, felsefeciler, Marksist sosyalistler, Protestan ve Katolik teologlarca kabul görmektedir, Bertrand Russell ve Albert Einstein, Albert Schweitzer ve Karl Rahner, George Lucacs ve Ernst Bloch gibi düşünürler çağdaş hümanizmin önde gelen temsilcilerinden sadece birkaçıdır. Bu yeni hümanizm, Rönesans'ın büyük hümanistlerinin fikirlerini şu veya bu şekilde vurgulamaktadır; hem dinî, hem de dini olmayan türlerinde; yeni hümanistler insana olan inançlarını dile getirmektedirler. Yani insanın mümkün olan yüksek seviyelere kadar yükselebileceğine, insan ırkının birliğine, hoşgörü ve barışa, akıl ve bileceğine inanmaktadırlar. Öyle ki, bu değerler İnsanın kendisini ve böylece potansiyel olarak her ne ise onu bu güçlerle gerçekleştirecektir.


    Hümanizme olan bu genel ilgi ile birlikte insan düşüncesinin belirli bir veçhesine, yani mistisizme artan bir  ilgi söz konusu olmuştur, Çağdaş insan, hayatın anlamını ararken, maddi eşyayı, güç ve şöhreti aşan bir arayış için, kelam (theology) ve Tanrı hakkındaki fikrî spekülasyonları konu edinmeyen, fakat dünya ile özde birlikte olduğu içşel tecrübesiyle, akıldışı tutkulardan ayrı ve yok olmayan bir kişiliğin kuruntularından ve bu kuruntuların oluşturduğu hapishaneden özgürleşmeyle ilgilenen dinlere yönelmektedir. Schweitzer'a göre rasyonalizmin nihai sonucu olan bu mistisizm Meister Eckhart Ve Zen-Budizmde en görkemli iki ifadesini bulmuştur. Zen-Budizm apaçık bir şekilde teistik değilken;3 Eckhart, Hıristiyanlığın Tanrı kavramını kabul etmekle birlikte, kendi Tanrı kavramıyla bunu aşmaktadır, D.T. Suziki'nin de gösterdiği gibi bazı küçük farklılıklara tağmen Eckhart ve Zen-Budizm temelde aymy fikirleri ifade etmektedirler, Hümanizm ve hümanist rasyonel mistisizm Batı dünyasında gittikçe attan bir, ilgi görmektedir; ancak bu (ilgi, şimdilik) sadece Batılı ve Uzakdoğulu görünümleriyle sınırlı kâlmaktadır. İslam hümanizması ve tasavvufu (sıradan Batılı insanın ne yazık ki henüz haberdar olmadığı) sadece bilim adamlarının uğraştığı bir alan görünümündedir. Bu kitabın yazarı müslüman hümanist ve mutâsavvıfların en büyüklerinden birisi olan Muhammed Celâleddin Rûmi'nin fikirlerini İngilizce konuşan dünyaya takdim etmekle çağdaş insana gerçek bir hizmette bulunmaktadır. Eckhart'ın çağdaşı olan Mevlânâ temelde Katolik Alman mistiği olan Eckhart'ın fikirlerinden güçlükle ayırt edilebilecek ve hatta bazen daha cesurca ifade edilmiş ve gelenekçilikten daha az etkilenmiş fikirler ileri sürmektedir (Ömeğin, insanın hayatla bütünleşerek, Allah ile bütünleşmeye yükseleceğini söylemesi gibi). Mevlânâ, Rönesans hümanizminin fikirlerini 200 yıl önce tahmin etmiştir; Erasmus ve Nicholas de Cusa'da bulunan dinî müsamaha fikirleri ile Ficino'nun aşkın (sevginin) temel yaratıcı güç olma fikrini de yine Mevlânâ'da görmekteyiz. Mutasavvıf, şair ve coşkulu bir semazen olarak Mevlânâ, hayatın büyük âşıklarından biriydi. Bu hayat aşkının onun yazdığı her satırda, meydana getirdiği her şiirde ve her hareketinde derinden görebiliriz.


    Mevlânâ sadece bir şair, bir mutasavvıf ve dinî bir tarikatın kurucusu değildi; o, aynı zamanda insanın doğasıyla ilgili derin bir anlayışa sahip bir insandı. İçgüdülerin mahiyetini, aklın içgüdüler üzerindeki etkisini, benliğin (self) mahiyetini, bilinci, bilinçaltını ve kozmik bilinci tartışmıştı. O, yine özgürlük, kesinlik ve otorite sorunlanna da önemli bir yer vermişti. Tüm bu alanlarda, insanın doğasıyla ilgilenenlere Mevlânâ'nın söyleyeceği çok şey bulunmaktadır,


    Bu kitabın yazan, kendisi insan tabiatının ve aynı zamanda insanın ruhi rahatsızlıklarını tedavi etmeye çalışan çeşitli yöntemlerin bir öğrencisi ve tüm bunlardan kurtulmada (insanın) özgün olmasına yardım etmeye çalışan ve insanın bağımşızlık iİe özgünlüğe (authenticity) ulaşması ona yardım eden bir araştırmacı olarak, bu kitapta

     Mevlânâ'nın düşünce sistemini bir bütün halinde ve görkemli bir şekilde ortaya koymayı başarmıştır.


    Ayrıca Mevlânâ'nın düşüncesi ile psikanalizin ilgilendiği konular arasında bir bağ kurmada da başarılı olmuştur. Yazar, büyük hümanistlerden birinin fikirlerini ve kişiliğini böylesine canlı ve bilimsel bir şekilde ortaya koymak ve aynı zamanda çağdaş düşünceyle ilgili fikirleri de vurgulamakla İngilizce konuşan dünyanın kültürel hayatımızı zenginleştirmiştir.


    Erich Fromm

     

    1- Yazarın kullandığı kelime humanism'dir ve bu kelimeye İngilizcede yüklenen anlam ile Türkçedeki anlamı birbirinden farklıdır. Türkçede hümanizm söz konusu olduğunda, belli bir felsefi ekolün görüşlerini savunan, bir yerde eksantrik insanların düşünce biçimleri ağırlık kazanırken; Batı'daki anlamı çok daha farklıdır. Bu nedenle, bazı ansiklopedilerden kelimenin tanımını aktamakta yarar var; Humanism: * (Din, inanç, ideoloji, ırk ve milliyet ayırımı yapmaksızın) insan ve insan değerlerine en büyük ağırlığı veren düşünsel yaklaşım (Ana Britannica Humanism mad. Ana Yayıncılık, İstanbul 1991), * Geniş anlamda insancılık (humanism) tarihsel süreçte insanı insan etme çabalarının tümünü adlandırır, bu anlamda insanın yaratıcı güçlerinin geliştirilmesini onu özgür ve gönençli kılmayı her bakımdan yükseltip ilerletmeyi dile getirir (Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, Kavramlar Akımlar, Remzi Kitabevi, İstanbul 1991)


    2- Live kelimesini bazen sevgi bazen de aşk olarak çevirmeyi uygun gördük


    3- Yazar non-teistic kelimesini kullanmaktadır. Bunu Zen-Budizm'de Tanrı kavramı yoktur şeklinde çeviriyoruz.