• Ruhlarında kıskançlık ve hasetlik vardı, dışarıdan bakıldığında ise saftılar. Uzun yıllardır yaşadıkları esaret ve aşağılanma, halkın ruhunu bozmuştu. Herkes kandırılmamak için başkalarını kandırmaya çalışıyordu.
  • 135 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Tarık Tufan’ı bilenler bilir, bilmeyenler ise kanaatimce mutlaka öğrenmelidir, tanımalıdır. Benim okumadığım tek kitabı beni onlara verme onu da bilerek okumuyorum. Çünkü tükenmesin birtanesi hep köşemde kalsın. He bir adam girdi şehre koşarak’ı kaç kez elime alıp alıp bakıyorum bilemicem de neyse.


    Kitapta işte bu dönemde ötekileştirilen ve sesi çıkmayan veya ancak adeta “kekeme” şekilde konuşabilen bir nesil anlatılmaktadır. inancına göre yaşamaya çalışan ve her anlamda sürüklenen- hem yerlerde hem ruhlarında- bir nesil.
    Fakat bu kitapta herkes kendinden bir şey bulacaktır. Her inançtan her görüşten insan, bu hem naif hem vicdanlı anlatımda bir şeyler yakalayacak ve okumanın lezzetine varacaktır.
    Tutunma arayışı, isyan,hüzün ve daha pek çok mesele.
    Üslubundan dolayı aşık olduğumuz Tarık abimiz bizim boğazımızı kimi yerlerde düğüm düğüm edecek hatta kapatıp biraz sindireyim dediğim yerler vardı. Ama şuan bu kadar yaygın şekilde olan olaylar olduğu için alışmışız demek üzse de alışmışız o kadar istismara.
    Bitirdiğimde kimi şeylerden dolayı ben öykü,hikaye mi okudum yoksa haber mi seyrettim dedirtti.

    Bir radyo sunucusunun kendi iç sesine ama aslında bizlerin vicdanlarına seslenişini işitiyoruz. Kitabın her satırında her zerresinde insan muhakkak kendisini bulur öyle hem güncel hemde çok derinlere indiren meseleler.

    Kitaptaki bölümlerim isimleri:

    1.Önerme: Eğer hala nefes alıp verebiliyorsan, hayatta bir şeyleri değiştirebilme şansın var demektir.

    2. Önerme: Hala nefes alıp verebiliyorum.

    3.Sonuç Önermesi: Hayatta bazı şeyleri değiştiremem!

    Kitapta altını çizdiğim o kadar yer varki çizmediğim yerler daha azdır. Gece başlayıp biraz okuyup zorla bıraktım ama ertesi gün direk bitti öyle okutan bir kitap.

    —Kimse kendi sesini kendi kendi kelimelerini kullanmıyor.
    Alıntısını mesela en çok (ki başka bi sayfalardan daha ortalardan) daha sonlarda olan “Aşk arası” bölümünde buldum bu bölüm daha öncelerden açıp açıp bildiğim bir bölümdür zaten. Bu kadar hayran kalıcı bir ifade olamazdı dedim. Sonu farklı olsada...

    —Çocuk şarkılarından masumiyet uman bir yığın insan oluveriyoruz. Kitle oluveriyoruz. Toplum oluveriyoruz.
    Birlikte ölüveriyoruz.
    Suçlarımızı eleviyoruz.
    Susmuşluğumuzla gizleniveriyoruz. Çok bilinmeyenli denklemlere kurban oluyoruz ve tüm hesaplamalar sonuçsuz kalıyor......
    Var olduğumuzu kanıtlamıyor. Sahi varız dimi biz?
    Çünkü kitapta geçen kaplanlı hikaye gibi birlikte ölür müyüz yıldırım düşmesine rağmen kafa kafaya verir miyiz bilemedim...
  • Dairelerdeki fena memurlardan daima şikâyet ediyoruz. Acaba işbaşına geldikleri vakit onların hepsi mi kötü niyet sahibi tembel atlatıcı müflis insanlardı?
  • 204 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Ertesi gün hiç kimse ölmedi.

    Enkidu ölünce korkmus olan Gılgamışın pesine düştüğü ve bu uğurda öldüğü ölümsüzlüğe insan ulaşsaydı ne olurdu.
    Kitap bunun çözüme ulaşmış bir ülkeden bahsediyor. Saramago'nun ustaca anlatımıyla bir masal okuyacaksınız. Adi üstünde Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş. Ölüm gelmeyince ölmek isteyen insanlar başka ülkeye gidiyorlar bunun sonucunda devlet engel olmak istiyor ve yasak koyuyor bunun üzerine bu işi yapan mafyalar türüyor ve insan ölmek isteyen insanları komşu köylere götürüyor
    Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş
    Bu arada ölüm olmayınca cenaze işleri yapanlar işsiz kalıyor, kimse ölmeyince nüfus sürekli artıyor ve emekli insanlar artıyor bu olaylar olurken artık kralda değişmiyor ve bunun üzerine . cumhuriyetçiler cumhuriyet için yürüyor.....
    Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş
    Siyah(Batı Kültüründe) matemin rengidir ve ayaktadır ya Eflatun
    Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş

    Hz Adem Ilk sorumlu insan nicin cennetten kovulmuştu rivayetlerde ölümsüzlüğü ulaşmak için o ağaçtan yemesiyle bu ağacın cinsinin önemi yok ama isteği ölümsüzlük olması, Gılgamış ta bunun üzerine yola çıkmıştı. Ölümün üzerine çok sayıda kitaplar yazıldı en farklısı Saramago'nun
    Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş kitabı eğer ölümsüzlüğün hayalini kuruyor iseniz kesinlikle okuyunuz.
    Kitaptan.

    Ertesi gün hiç kimse ölmedi. Bu olay, yaşamın temel kurallarına taban tabana zıt olduğundan, insanların ruhlarında büyük bir huzursuzluğa neden olmuş, her açıdan etkilemişti, zira dünya tarihinin kırk ciltlik külliyatında göstermelik için bile olsa böylesi bir duruma rastlanmıyordu; bütün gün geçtiğinde, gündüzüyle gecesiyle, sabahıyla akşamıyla, yirmi dört saat boyunca, ne hastalıktan, ne ölümcül bir kaza sonucunda, ne de sonuna kadar götürülmüş bir intiharın neticesinde hiçbir şekilde hiç kimsenin ölmediği görülüyor, hiç kelimesi durumu özetliyordu. Tatil dönemlerinde son derece yaygın olan ve alkol duvarının aşılmasıyla neşeli sorumsuzluk halinin birbirleriyle yarışarak, karayollarında kimin ölüme daha çabuk ulaşacağına karar verdikleri o bildik otomobil kazalarından birinde bile hiç kimse ölmemişti. Yılbaşı ardında o alışılageldik ölümler serisini bırakmadan geçmişti, yaşlı ve huysuz atropos1 makasını bir günlüğüne bırakmış gibi görünüyordu. Buna karşın kan dökülmüştü, hem de azımsanamayacak miktarda. Şaşkın, kafaları karışık, dehşet içinde, kalkan midelerini zorla bastıran itfaiyeciler, paramparça araba enkazı içinden acınacak hale gelmiş insan vücutları çıkartıyorlardı, ki bu insanlar, matematiksel bir mantıkla incelendiğinde ölmüş, hem de iyice ölmüş olmalıydılar, buna karşın yaralarının ağırlığına ve aldıkları şiddetli darbelere rağmen yaşamakta direniyor ve ambulansların iç paralayıcı siren sesleri içinde hastanelere naklediliyorlardı. Bu insanların hiçbiri yolda ölmeyecekti ve tamamı, tıbbın en kötümser beklentilerini boşa çıkaracaklardı. Bu zavallının iyileşmesi mümkün değil, onu ameliyat ederek vakit kaybetmeye gerek yok, diyordu cerrah yüzüne maskeyi takmakta olan hemşireye. Gerçekten de bir önceki gün bu talihsizin kurtulmasına belki de imkân olmayacaktı, ancak son derece açık bir şey vardı, kurban bugün ölmeyi reddediyordu. Burada olanlar bütün ülkede de aynen yaşanıyordu. Yılın son gününün gece yarısına kadar kurallara harfiyen uyarak ölümü kabul eden kişiler vardı; son derece yalın bir şekilde, konunun temeline inerek durumu, hayat bitti, şeklinde ifade edenler olsun, o son dakika geldiğinde durumu, daha mütevazı ya da gösterişli, binbir şekilde ifade edenler olsun, hepsi için bu böyleydi. Söz konusu olan kişi itibarıyla tüm diğer vakalardan farklı olan ise son derece saygın bir ihtiyar olan ana kraliçeydi. O otuz bir aralık gününün yirmi üçüncü saatinin elli dokuzuncu dakikasında hiç kimse bu soylu hanımefendinin yaşamı için iddiaya girmez, böyle bir iddia uğruna ortaya yanık bir kibrit çöpü bile koymazdı. Tüm ümitler yitirilmiş, doktorlar kesin kanıtlar karşısında boyunlarını bükmüşler, kraliyet ailesi, unvan sırasıyla hasta yatağının etrafına dizilmiş, tevekkül içinde kraliçenin son nefesini vermesini bekliyorlardı, ana kraliçenin dudaklarından dökülecek, sevgili torunları prens ve prenseslerin ruhsal gelişimlerine yönelik yapıcı bir kelam ya da tebaanın gelecek nesillerinin nankör hafızalarına yönelik güzel bir yuvarlak cümle beklentisi içindeydiler. Ama sonra hiçbir şey olmadı, zaman adeta durmuş gibiydi. Ana kraliçe ne düzeldi ne ağırlaştı, kırılgan bedeni boşlukta asılı kalmış gibi yaşamın kıyısında sallanıyordu ve her an öbür tarafa düşecek gibiydi, ancak yaşamı bu tarafa, ölümün, kendine özgü, kim bilir ne tür bir kaprisle ördüğü, incecik bir iplikle bağlıydı. Artık ertesi gündeyiz ve anlatının başında belirtildiği üzere o gün hiç kimse ölmeyecekti.
  • 189 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    800 sayfalık kadın hastalıkları beklerken, sınavıma 1 gün kalmışken, bu gecemi SOL AYAĞIM okumaya ayırmış olmaktan pişman mıyım? Tabi ki hayır :) (muhtemelen sınavdan sonra pişman olucam ama neyse )
    Şimdi gelelim kitaba, kitap boyunca bir çok konu beni etkiledi. İnsanların fiziksel engellerinin ruhlarında açtığı yaralar, onlara engeli olmayan insanların yardım amacı ile bile olsa yapacağı bazı hareketlerin ruhlarını nasıl incittiği, kendilerini ifade etmek için sürekli bir çıkış yolu aradıkları gibi konular öyle güzel ve sade anlatılmış ki.
    Ama en çok etkileyen gerçeklerden biri ise bazen bize çıkış yolu gibi gözüken tutunduğumuz şeylerin bizi Aslında daha kötü bir yere süreklediği oldu.
    Tıpkı yazarın yıllarca tutunduğu sol ayağı gibi. İçine düştüğü çıkmazlar, hayatını elinden alan engellerine rağmen çabalayıp her seferinde başka bir yol ile iletişime geçişi çok etkiledi beni. Hemde bunu içinde olduğu zor durumlara rağmen (fiziksel durumundan ziyade ruhsal durumu). Her şeye rağmen dünyaya kendini ifade etme yolunu bulmuş ve bunu herkeste hayranlık oluşturacak bir anlatımla yapmış olması muhteşem. Çok severek okudum, kitabı elimden bırakamadım desem gerçekten yeridir, hem hemen bitsin hemde hiç bitmesin istedim.
    Maalesef her şey gibi bunun da bir sonu vardı ve geldi. Şimdi ben sınavlarımla yüzleşmeye gidiyorum ve okumayı düşünen herkese keyifli okumalar diliyorum...
  • "Köylüler, yüzlerce yıldır başka bir şey bilmiyordu ki; her zaman küçümsenmiş, aldatılmış ve emekleri sömürülmüştü. Her gelen yeni kişiye kuşkuyla bakıyorlardı. Ruhlarında kıskançlık ve hasetlik vardı, dışarıdan bakıldığında ise saftılar. Uzun yıllardır yaşadıkları esaret ve aşağılanma, halkın ruhunu bozmuştu. Herkes kandırılmamak için başkalarını kandırmaya çalışıyordu."
    Grigory Petrov
    Sayfa 22 - Koridor Yayıncılık