• Çoğu zaman lisan-ı hâl, kimi zaman lisan-ı kal ile sorulan bir sorudur: "Öğretmenliğin mutlu eden, umut veren yönlerini anlattın hep. Peki, öğretmenliğin sıkıcı ve tahammül noktalarını zorlayan yönleri yok mudur hiç?"

    Yoğun ve yorgunluk dolu bir gündü. Bir yanda beni bekleyen onlarca iş, diğer yanda kendisiyle ilgilenmemi bekleyen kuzularım, öteki yanda çoğu zaman incir çekirdeğini dahi doldur(a)mayan nedenlerden dolayı oluşan disiplin sorunları, beri yanda sebeb-i hikmetini bir türlü çözemediğim fuzulî uğraşılar... Açıkcası çok bunalmıştım. Öğleye doğru, yorgunluğun ve yoğunluğun artmasına binaen, bahsettiğim halet-i ruhiyem daha da kötüleşti. Biraz ruhsal gerginlik, biraz fiziksel rahatsızlıktan olacak ki gezinme ihtiyacı hissettim..bir ara iki öğrencinin bana sarıldığını fark ettim. İlkokul kademesi oldukları için fark etmem güç olmuştu. :) Öğretmenim, hitabını bu kuzulardan duymak beni kendime getirmekle kalmamış, tüm sıkıntımı 10'dan 1'e indirmişti. Sahi, şu fani ve muvakkat dünyada, bizimle gelmeyeceği kesin ve mutlak hükümle bağlı olan bir şey için üzülmeye değer miydi?
    Sıkıntı ve kasvet dolu başlayan günümü; mutluluk ve huzur ile devam ettirme mutluluğunu yaşıyordum..okulun çıkış saatinde servise yetişmek için yürürken aynı iki öğrenciyle denk geldik. Sanki gizli bir güç bu güzelliği o an orada bulunup bana, esas vazifemi hatırlatmak için denk getirmişti. Sarıldılar hem de bütün saf ve masum sevgilerini ileterek..gitmem gerektiğini nasıl ifade edeceğimi düşünüyordum..aklıma ilk gelen cümleyi söyledim:
    -Şimdi gitmem gerekiyor ama sizi çok seviyorum. Bana dua edin, olur mu?
    -Dua edeceğiz öğretmenim.
    İznimi almıştım sonuda. :)
    İlerleyen saatlerde her zaman uğradığım kırtasiyeye doğru yürürken bir lise öğrencisine denk geldim. Elinde bir tartı aleti vardı. Sevecen bir sesle sordu:
    -Mahmud hocam, beni tanıdınız mı?
    -Siman yabancı değil.
    -Önceki okulunuzda öğrenciydim ben.
    -O yıl 5. sınıf idin. Şimdi lise öğrencisi olmuşsun..Maaşallah. Neler yapıyorsun bakalım?
    -Çalışıyorum hocam, gördüğünüz gibi.
    -Aferin.

    Gün bitmeye yakın idi..ben ise duygusal geçişlerin verdiği heyecan ile yorgun düşmüş ama sorulan sorunun cevabını bulmuştum: Evet, öğretmenlikte mutlu eden, huzur veren, umut veren güzellikler de vardır; öğretmenin ruhunu sıkan ve tahammül noktalarını zorlayan anlar da vardır. Kimi zaman pes etme noktasına gelen hatta öğretmenlikten soğuyan öğretmenler dahi vardır. Hatta diyebiliriz ki hiçbir öğretmen yoktur ki bu kutsal uğraşıda yaşadığı zorluklardan dolayı zaman zaman ruhsal gerginlikler ve umutsuz bocalamalar ile uğraşmamış olsun.
    Öğretmenlerim ve öğretmen arkadaşlarım! Ruhumuzu sıkan, tahammül noktalarımızı zorlayan hatta pes etme noktasına geldiğimiz anlarda dahi en tesirli, en güzel ve en kalıcı terapist öğrencilerimizdir.
    Yüreğimizin huzuru, geleceğe ışık ve umut olan öğrencilerimizle mutluluk ve başarı dolu olsun her lahzamız...
    Selam ve dua ile...

    Mahmud KARAKAŞ
    14 Aralık 2019
    ŞANLIURFA
  • 209 syf.
    ·18 günde·Beğendi
    Yıldız Cıbıroğlu’nun Kadın Saçı kitabını “Ocak Ayı Feminist Kitaplık Okuması” etkinliği kapsamında okudum. Etkinliği düzenleyen oblomov_klonu’na teşekkür ederim.

    Kitapta yazdığınıza göre “türban” sözcüğü, “tülbent” sözcüğünden türemiştir. Britannica World Language Dictionary’de türban şöyle açıklanmış:

    Tur-ban, 1. Doğulu birinin başındaki kepin etrafında kuşağın ya da şalın çevrilmesiyle oluşur. 2. Ona benzer herhangi bir başlık. 3. Kenarsız bir şapkanın çevresini çocuklar ve kadınlar için süsle çevirmek. Bu açıklamadan sonra paranzet içinde, Türkçe’de kullanılan tülbent sözcüğünün Fransızca’ya turban olarak geçtiği belirtilmiş.

    Başörtüsünün neden erkeklerin bu kadar
    ilgisini çektiğini hep çok merak etmişimdir. Neden bu şey sadece kadınlara takılıyor? Erkeklerin buna yüklediği anlam nedir? Neden erkekler kadınların saçının gözükmeksinden hoşlanmıyor? Biliyorsunuz ki İran’da başörtüsü takmadığı için ya da “yanlış” taktığı için pek çok kadın sokak ortalarında şiddete uğruyor, bu saldırılar genelde kadınların yüzüne kezzap atılarak gerçekleşiyor. Acaba sorun kadınların güzelliği mi? Ülkemizde, Cumhuriyet Dönemine geçişle birlikte artık kadınlara zorunlukuk olmaktan çıkan peçe ve çarşaflar atılıyor. Bu bazı erkeklerin oldukça gücüne gidiyor ve kadınları caydırmak için örgütlenip kadınları sokak ortalarında taciz etmeye, tecavüz etmeye başlıyorlar. Bu Cumhuriyet’e bir tepki değil, yanlış anlaşılmasın, direkt kadınlara bir tepki. Çünkü Osmanlı kadınlarının aktardıklarına göre, biraz süslü giyinen, çarşafı “düzgün” olmayan kadınlar da hem devlet görevlileri tarafından hem de örgütlü erkekler tarafından aynı davranışlara maruz kalıyorlar. Başörtüsü ve çarşafın tarihine baktığımda merakım daha da artıyordu.

    Mesela bir sene öncesine kadar Avrupalı bir arkadaşımla konuşurken, kendisi bana Türk kadınlarının taktığı başörtüsünün onları çok çekici yaptığını söylemişti. Çok şaşırmıştım çünkü kadınlar zaten bunu erkeklerin ilgisini çekmemek, onlardan uzaklaşmak için takıyordu. Youtube’dan birkaç yabancı vlogger’ın İstanbul seyehatini izlemiştim. İslami kültürün hakim olduğu yerlerde çarşaflı ve başörtülü kadınlar için yine “çekici”, “seksi”, “gizemli” gibi ifadeler kullanıyorlardı bu erkekler. Özellikle başörtüsünün ve peçenin günümüzde bir pornografik unsur olarak kullanılması oldukça dikkat çekici. Doğulu, Batılı farketmeksizin pornolarda kullanılan peçe, çarşaf ve başörtüsü erkeklerin hoşuna gidiyor. Artı olarak, sosyal medyada kadınlar tarafından paylaşılan ve yardım istenen bazı ifadeler keşfetmiştim: bazı kadınlar, kocaları tarafından cinsel ilişki sırasında başörtü takmaya zorlanıyordu. Başörtülü kadınlar için peçe propagandası yapılan blogları incelediğimde de benzer ifadelerle karşılaşıyordum: kadınlar için, peçenin onları nasıl daha feminen yapacağını; erkekler için, eşlerini aslında peçeli görmek istediklerini ancak bunu onlara söyleyemediklerini yazıyorlardı, tıpkı bir fetiş gibi. Acaba bu “alçakgönüllü giyiniş tarzı” bir erkek fantezisi olabilir miydi? Sosyal medyada gördüğüm şeyler, erkeklerin kullandığı ifadeler bu savı güçlendiriyordu benim için.

    Yıldız Cıbıroğlu ise başörtüsünü sadece bugüne bakarak yorumlayamayacağımızı, başörtüsünün çıkış noktası arkaik döneme bakarak yorumlayabileceğimizi söylüyor. Nitekim araştırması da tarihe, Paganizm’deki büyülere, arkaik dönemde yapılan idollere, kil tabletlere işlenen resimlere, mitolojiye, edebiyata ve Jung’un kalıtımsal imge psikolojisine dayanıyor. Ben de kendisine katılıyorum. Ataerkiyi ve çıkış noktasını anlayabilmemiz için arkaik döneme bakmamız gerekiyor.

    Yerleşik hayata geçmede en önemli unsur kadınların tarımı bulmuş olmasıdır. Avcı ve toplayıcılar (kadın ya da erkek) avlanmada
    her zaman başarılı olamıyorlardı, bazen leş yiyorlardı, bazen aç kalıyorlardı. Ancak tarımı bulan kadınların her daim yemeği oluyordu. İdollerde kadınların memesinin, kalçalarının ön plana çıkmasının bir nedeni de budur: Kadın, bereketle özdeşleştiriliyor. Diğer bir neden de kadının üretgenliğinin bir sembolü olarak doğurganlık. Meninin ne işe yaradığını bilmeyen insanlar, kadın bedeninin insanı yarattığını düşünüyor. Bu yüzden de çizilen resim ve yapılan idollerde kadınların kalçaları, memeleri büyük ve sarkık. Hatta sırf bu yüzden tarımı kadınlar yapıyor ki toprak-ana daha çok bereketlesin, ürün versin. Zaten ataerkil kültürün, tarımın erkek egemen olmasıyla baskın geldiği düşünülüyor.

    Kadınlar sadece tarımı bulmamışlardı, kadınların ip, sepet örme, bira, dokuma, çömlekçilik, deri işçiliği, ahşap işçiliği vb. şeyleri de buldukları kültür tarihçileri tarafından kabul görüyor. Yani üretimi kadınlar başlatmışlardı.

    Hal böyle olunca da insanlar ilk başta kadın tanrılara (tanrıçalara) tapmaya başladılar. Bolluk ve bereket veren, yaşamı ve ölümü veren tanrıçaydı.

    Kadınların bolluk ve bereket verdiğine istinaden kadınlar ve tanrıçalar, başlarına -aynen profil fotoğrafımdaki pagan bir kadın gibi- büyük ve alımlı şapkalar takıyorlardı. Ancak ilk önce kendi yaptıkları sepetleri kendi başlarına takıyorlardı. Sonradan bunlar bir tür sarığa dönüşecek. Aynı şekilde kadın saçı da bereketle, yaşam gücüyle, yeniden dirilmeyle, hastalık, sıkıntı ve ölümle ilişkilendirilmiştir. Bu yüzden de idollerde kadınların saçları kıvırcık olarak önplandadır.

    Kadınların yaptıkları sepetleri başlarına geçirdikleri gibi daha sonradan türban da takmışlardır. Ama türban diyince bugünün taşıdığı anlam gelmesin gözünüzün önüne. Tanrıçalar ve kadınlar bunu saçlarını örtmek için değil bir büyü tılsımı olarak takıyorlar.

    Anaerkil dönemde başörtüsü ilk olarak Sümer’de karşımıza çıkıyor. Erkeklere cinsellik öğreten, tanrıça tapımında hizmetli rahibeler takıyor başörtüsünü. Daha sonra ataerkil dönemde bu rahibeler birer “kutsal fahişe”ye dönüşüyor (tıpkı geyşalar gibi). Bu ataerkil dönemde erkekler örgütlenerek dini, eğitimi ele geçiriyor. Anaerkil kültüre başkaldıran mitolojik kadarkter Gılgameş’tir aslında. Kitapta Gılgameş destanının bir incelemesi de bulunuyor.

    “Kadın başının bir örtüyle kapatılması erkek egemen zihnin, devletin, ordunun güçlendiği dönemlerde (Tunç Çağı’nda) gerçekleşiyor. Ancak bir ara dönem var: Tarihsel dönemde kutsal ve soylu olmak şartıyla iki cinsin de yüzünü duvakla, peçetle kapattığı oluyor. Bunun içinden de, daha sonra, ataerkil etkilerle değişime uğrayarak “yalnızca kadınların örtünmesi geleneği” çıkıyor.”

    Başörtüsü ilk olarak fahişeleri diğer kadınlardan ayırmak için kullanılıyor: fahişe kadınlar peçe, çarşaf, başörtüsü takarken diğer kadınlar takmıyor. Bunu ilk olarak Sümer’de daha sonra Babil ve İbraniler’de görüyoruz.

    Tevrat’ta Yaratılış Bölüm 38’de peçe, fahişelerin giydiği bir örtü olarak anlatılır: “Yahuda onu görünce fahişe sandı. Çünkü yüzü örtülüydü.”

    Tunç Çağı’nda ise kadınlardan gördükleri başörtüsü, peçe gibi kıyafetleri erkekler de takıyor. Mesela Campbell’in İlkel Mitoloji kitabında, insanların taptıkları Ay ve Güneş’in ışınlarının onlara zarar vermemesi için ve gölgelerin Ay’ı örtüp açmasını canlandırmak için kralların ve kraliçelerin de peçe ve duvak taktığı yazıyor.

    Daha sonraları da çarşaf, peçe , başötüsü fahişe olmayan kadınları fahişelerden ayrıt etmek için kullanılıyor: fahişe olmayan kadınlar bunları giyiniyor ve kadın bedeni erkekler tarafından pornografik unsur yapılıyor. Bunu ilk Asur kanunlaştırıyor. “Günümüzde Berlin Müzesi’nde bulunan Asurlular dönemine ait tabletlerde kadının örtünmesiyle ilgili 40. yasa şöyledir: “İster evli kadınlar, isterse dul kadınlar veya Asurlu kadınlar olsun, sokağa çıkarlarken başlarını açmamış olacaklardır. Fahişeler ve köleler örtülü değildir. Örtünen fahişeler tutuklanacaktır.”

    Asurlu kadınlar gibi Yahudi kadınlarının da başı açık olarak toplum içinde dolaşmaları yasaklandı. Eski Ahit’te kadınların başını örtmesi gerektiği, üç farklı pasajda belirtilmektedir. İşaya 3/20’de başa giyilen kıyafet demek olan “fara”, İşaya 3/23’te başörtüsü anlamındaki “tsnyafaah” ya da Tekvin 24/65-38/14.19’da yüzü kapatan örtü anlamında da “tsaayafa.” Ayrıca vücudun üst kısmını örten örtü anlamında “radod” sözcüğü kullanılmıştır.” (Serenti.org)

    Peki neden erkekler topluma egemen olunca böyle bir şey yapmıştır? Arkaik dönemde kadın saçı ne anlama geliyordu?

    İlk önce yerli Amerikalı bir kabilenin efsanesiyle başlamak istiyorum:

    “Amerika’daki Tierea del Fuego Onaları’nda temeli erkek ideası olan Hain efsanesi vardır. Yerli halkların efsanelerini araştıran Lucas Bridges’e göre bu, erkeklerin kadınları öldürmelerine gerekçe olarak yaratılmış bir öyküdür: Efsaneye göre kabilenin erkekleri kadınları büyücü oldukları gerekçesiyle öldürür; yalnızca küçük kızları bırakırlar. Onlar, erkeklerin, kadınları katletmelerinden önceki yaşam biçiminden başlayarak efsanede şöyle anlatır:

    Erkekler müthiş bir korku içinde ve boyun eğmiş yaşıyorlardı. Elbette köyü etle doyuracak ok ve yayları vardı fakat silahların büyü ve hastalık karşısında ne yararı var diye soruyorlardı. Kadınların baskısı arttıkça arttı ve durum kötüledikçe kötüledi, öyle ki erkekler sonunda ölü bir büyücünün canlısından daha az tehlike olacağını düşünmeye başladılar. Birlikte bütün kadınları öldürmeye karar verdiler ve büyük bir kıyım yaparak insan biçiminde hiçbir dişiyi bırakmadılar. Büyü çalışmalarına yeni başlayan kızlar bile ötekilerle birlikte öldürülmüştü, öyle ki erkekler kansız kalmışlardı. Küçük kızlar büyüyene kadar beklemek zorundaydılar. O sırada ortaya bir sorun çıktı: erkekler elde ettikleri üstünlüğü nasıl sürdüreceklerdi?” Efsanenin devamında, erkeklerin kurduğu Hain derneği kadınların evlerini yakmaya devam eder. Kadınları korkutmak için çeşitli mitler uydururlar. Kadınlara, uydurdukları varlıkların onları öldürmek istediklerini söylerler. Bundan dolayı kadınlar erkeklerin sözünden dışarı çıkmamalıdır. Uydurulmuş varlıklar (cin gibi bir şey) her çığlık attığında ve kendini gösterdiğinde kadınlar eve kapanmalı, çocuklarıyla birlikte yüzü koyun yere yatmalı ve örtüleriyle başlarını örtmelidirler. Bugün bile aynı şey başımıza gelmiyor mu? “Başını örtmezsen evine melek girmez”, “Başını örtmezsen melekler sana lanet okur” diye erkekler tarafından korkutulmaya çalışılmıyor muyuz?

    Üstte de bahsettiğim gibi kadın saçı bolluk, bereket, ölüm vb. gibi kavramlarla ilişkilendiriliyor. Mesela Prof. Kuch-Grünberg bir yazısında Güney Amerika’da, bir kuttörende tanrıça kıyafeti içerisindeki bir kızın saçının, ülkeye bolluk getirmesi için tanrıçaya kurban edilişini anlatır. Bu tarz kuttörenler pek çok kültürde mevcutmuş. Bildiğimiz gibi, Paganizm çağında kadınlar büyü yapıyor, büyücülük bir kadın mesleği. Kadın saçı ise erkekleri bağlama gibi büyülerde kullanılıyor. Bu tarz büyüler kitapta verilmiş. Bunun haricinde, kadın saçı yine bağlama büyülerinde kullanılan ip ve yılanla özdeşleşmiş. Bu büyüler bugün bile kullanılıyor. Eski çağlardan kalma idoller, heykellerde görebileceğimiz gibi tanrıçalar hep yılanlarla ve iplerle birlikte resmedilmiş. Bu semboller her yerde var. Mesela geçenlerde Avrupa Yakası’nı tekrardan izliyordum, orada Makbule, Burhan’ı kendisine aşık etmek için kapı paspasının altına medyum bir kadından aldığı bağlanmış bir ip koyuyordu. Bugün bile bu semboller her yerde.

    Büyü, eski çağlarda bir silah olarak kullanıldığı için oldukça tehlikeli. Erkek örgütlenmesi sonrası, büyücülük kadınlara yasaklanıyor. Sümer’de büyücü kadınlar sınır dışı ediliyor. Eski şaman Türklerde ise aslen bir kadın geleneği olan şamanlık, kadınların doğum sürecini etkilediği gerekçesiyle kadınlara yasaklanıyor. Eski Türk şaman davullarında bile yutpaların (şeritler), kadınların saçlarını temsil ettiğini; davulların üzerindeki yılanların, yeraltı canavarlarını (kadınları) temsil ettiğini söylüyor Yıldız Cıbıroğlu. İbraniler de “büyücü kadını yakın” diyor. Kadınların büyücülükten koparılması sonrasında büyücülük de erkek egemen oluyor. Ancak hiçbir kutsal kitapta erkek büyücüler için bir hüküm göremezsiniz, yalnızca büyücü kadınların büyü yapmaması gerektiği, eğer yaparsa da ağır cezalara çarptırılacakları belirtilir. Böylelikle, bağlayıcılık artık erkekleri temsil ediyor, kutsal kitaplarda maskülen tanrılar, kendilerinin “bağlayıcı tanrı” olduklarından söz ediyor. Erkekler bağlayıcı büyüleri kadınlar için kullanıyor. Ama onların büyüleri saçla yapılmıyor. Genellikle hayvan pisliğiyle yapılıyor. Cıbıroğlu, kitabında Osmanlı şeyh ve hocalarının yazdığı büyülerden örnekler vermiş mesela, oldukça ilginçtiler. Bu bağlama büyüleri genellikle “cariyelerin ve eşlerin sahibini aldatmaması” ve “cariyeleri evlenmeye ikna etme” ile alakalı büyüler.

    Neden kadınların bağlama büyüleri kadın saçıyla yapılıyor da erkeklerinkisi saçla yapılmıyor diye sorarsanız da Cıbıroğlu, kadın saçının erkek saçından üstün olduğunu, çünkü erkek saçının döküldüğünü söylüyor. Bu yüzden de erkek örgütlenmesi sonrası erkeğin sakalı önplana çıkarılıyor. Kadın düşmanlığıyla bilinen Eski Yunan ve İbraniler hep sakal bırakıyor.

    Başörtüsü, çarşaf da burada devreye giriyor. Bunlar, artık kadınların kontrol altına alındığının somut bir göstergesi oluyor. Kadındaki özgür düşünme yetisi sembolik olarak bağlanmış oluyor. Kadın, artık erkek otoritesi altına girmiş oluyor. Pandora’nın Kutusu gibi kadın saçı artık “kötülük saçmasın” diye erkekler tarafından örtülüyor. Arkaik çağda kadın cinsel organının erkeği soğurduğunu düşünüp korkan, tanrıça uğruna toprak-anayı döllesin diye erkekliğini kurban eden, vajinayı bir dişli olarak resmeden erkekler artık kadın cinselliğini de denetlemiş oluyor.

    *Mesela şu resim önemli: bakınız kadın çarşaflar içerisinde, yüzü, vücudu belli değil, varlığıyla yokluğu belli değil. Ama erkeklere baktığımızda tüm ihtişamıyla bedenleri sergileniyor. Kasları ve sakalları oldukça belirgin. Artık kadının saçı değil, erkeğin saçı abartılı kıvırcık. (Resmi yorumlarda görebilirsiniz)

    “İster Arap Yarımadası’nda, isterse Eski Yunan’da olsun, erkek fantazisi hep aynıdır: Kadının, erkeğin kendi eliyle biçimlendirip can verdiği, yani özgür iradeden ve öznellikten yoksun, tümüyle erkek denetimi altındaki bir Galatea olması!” diyor, Fatmagül Berktay

    Youtube’da tebliğ dağıtan Hristiyan, Musevi hacı, hocaları dinlediğimde, kadınların neden örtünmesi gerektiğini şöyle açıklıyorlardı:
    1. Kadının güzelliği saklanmalıdır
    2. Kadının bir erkek otoritesi altında olduğu belli olmalıdır. (Bildiğim kadarıyla Yahudilerde kadınlar ancak evlendikten sonra başlarını örter. O yüzden buradaki erkek otorite kocadır. Ortodoks Hristiyanlarda ise çocukların bile başı örtülebiliyor. Buradaki erkek otoritesi hem baba hem kocadır.)

    “Kadın-erkek ilişkisinin, toplumdaki otorite ilişkisini simgeleyip örneklediği kültürlerde, cinsel olanla siyasal olanın birbirine sıkıca bağlantılı olduğunu biliyoruz. Böylesi toplumlarda erkeğin gücü ve kimliği, Kadını denetleme gücüyle eşdeğerdir ve bu denetim, en yoğun ve simgesel ifadesini, kadının peçelenmeye ve örtünmeye zorlanmasında bulur.” (Fatmagül Berktay, Tektanrılı Dinler Karşısında Kadın)

    Kadın saçından sadece başörtüsünü zorunlu kılarak değil, onu kazıtarak da kurtulmaya çalışmışlardır. Mesela bazı ultra ortodoks Yahudi kadınları hala başlarını kazıtırlarmış. Bugün bile gerek toplum linçlerinde gerek devlet elitle yapılan işkencelerde psikolojik baskı oluşturması için kadınların saçları kazınır. Mesela Malena adlı filmde, muhafazakâr giyinmeyen kadın başkarakter Katolik erkeklerin ilgisini çeker, diğer Muhafazakâr kadınlar bundan rahatsız olarak başkaraktere iftira atmaya başlar. En sonunda muhafazakâr kadınlar, başkarakteri sokak ortasında linç eder, bütün kıyafetlerini yırtarlar ve saçını kazırlar. Kadınlarının saçını örten, ancak saçını örtmeyen kadına ilgi duyan erkekler ise bu linci sinema izler gibi izler.

    Kadın düşmanlığı öyle bir boyuta geliyor ki kadınlar dinden tamamen uzaklaştırılıyorlar, birer nesne haline geliyorlar, bedenleri ve cinsellikleri denetlenmeye başlıyor, eğitimden uzaklaştırılarak cahil bırakılıyorlar ve hayatlarını idame ettirebilmeleri için ancak bir erkekle evlenmeleri gerekiyor. Erkeklerin koyduğu kanunlara ve ahlak kurallarına uymayan kadınlar yakılarak, taşlanarak öldürülüyor ya da sakat bırakılıyor.

    Başta anlattığım gibi, bazı erkeklerin başörtüsünü bir fetiş haline getirmesi de belki kadınlar üzerinde otorite sahibi olduklarını, bu şekilde aşağıladıklarını düşünmeleriyle alakalı olabilir. Tıpkı bdsm kültüründeki gibi bir sahip-köle ilşkisi içerisinde olduklarını düşünüyor olabilirler. Ama aradaki fark kadının bundan haberinin olmaması.

    “Çok eski karanlık çağlardan, insanlığın bir bütün olan zihninin arkaplanından gelen psikolojik yasalar vardır. Arketip kuramına göre bazı kişiler bilinçaltındaki bir ilk örneğe takılıp o evrede (bizim konumuzda kadın saçından korkulan evre) yaşamaktadırlar: Bilinçaltında kadın saçı ağ, yılan, büyülü bağdır; zarar vermemesi için erkek gözünden uzak olmalıdır.” (s. 199) diyor, Jung’un kalıtımsal imge piskolojisine dayanarak Cıbıroğlu.

    Jung, bilinçaltını iki bölüme ayırıyor. Biri kişisel bilinçaltı, diğeri ortaklaşa bilinçaltı.
    “Yalnızca bir kişiye ait değillerdir. (...) bütün ulusa hatta bütün insanlığa aittirler. Bunun içeriği bireysel yaşam süresiyle ilgili değildir, doğuştan ve içgüdüsel biçimlerin ürünüdür. Çocuğun doğuştan gelen düşünceleri olmamasına karşın gene de oldukça belirli biçimde çalışan fazlasıyla gelişmiş bir beyni vardır. Bu beyin atalarından kalıtımsal olarak gelmektedir; bütün insan ırkının ruhsal işleyişinin deposudur. Çocuk dolayısıyla insan tarihi boyunca işleyiş biçimi taşıyan hazır bir organa sahip olmaktadır. Beyinde içgüdüler ve insan düşüncesinin temeli olan ilk imgeler oluşmuş durumdadır- mitolojik motiflerin büyük hazinesi.” ve “Ruhun daha derin tabakaları, karanlığa doğru insikçe bireysel tekilliğini yitirir. Aşağı doğru indikçe otonom işlev gösteren sistemlerle karşılaşılır; bunlar artan oranda kolektifleşirler ve sonunda gövdenin maddiyatı yani kimyasal özü içinde evrenselleşip yok olurlar. Gövdenin karbonu basitçe karbondur. Dolayısıyla ‘dipte’ ruh basitçe dünyadır” diyerek ortaklaşa bilinçaltını açıklamaya çalışır. (Carl Gustav Jung, Analitik Psikoloji)

    Kalıtımsal imge ile aktarılan ‘kadın saçı korkusu’ bazı erkekleri hala ölesiyle korkutmakta ve bu uğurda sokak ortalarında kadınları tekmelemekte, aşağılamakta, hapse attırmakta ve kadınların yüzünü eritmektedir.
  • 592 syf.
    ·1/10
    Merhaba :) Yazarın Kitaplarini genel de tavsiye etmiyorum filozof nazarımda açıkçası o konudaki yazılarında iyi ama Islami eserlerle bütünlestirmiyorum yazdıklarının çoğu bu konuda genel de sakıncalı bunu bu eserinde anlatayim.

    Ha uyanıksanız okuyun yok popi guzel twitter sözleriyle okuyacaksanız ve onu pohpohlayan İslamoglu ve destekci zihniyetleriyle yine sonuç farkli gelir önünüze zira yanlışı kitapta görsenizde sallamasınız dikkat etmezsiniz .Çünkü kafanizdaki olumlu önyargılar yerine objektif bir bakış açısı koymanız gerekli.Kitabi yanlış bulmak kusur aramak için açmadım ama yanlışlar doğruları örtüyor.Doğrular da kendi kafasına göre mezhebine göre yorumlamış zaten yazar üzüldüğüm o oldu.Hani arastirmasak gelişigüzel okusak hiç farketmeyiz belki..Neyse.

    Bu kitapla ilgili maceram sahafta görüp aldim bide kiremit gibi :)Cidden güzelce oturup adamakilli okuyacam dedim kızım sen okursun hadi diye diye kendimi galeyana getirip başladım bide objektif okuyacam önyargı yasak kendime söz verdim. Velhasıl öyle başladık üstünde uyuduğum çok oldu bu eserin başim da hep zonkladı okurken kendime ödüller sunduğum oldu sabirlar çekip dualar ettigim kısımlar vs gemileri karadan yürütüp bitirdik en sonda cidden objektif olmaya çalıştım..Neyse anı defterine dönmesin buralar (:

    Şimdi inceleme yorum Manas destanı olabilir kızmayın benim tarzım böyle uzun lafın kısası yok uzunu var efendim istemeyen okumayarak kaybetsin banane :)

    Baktığımizda Alimlerin vaz ettiği menhecten yoksun olmayı tercih eden ya da isteyenler için hakikati arama yolunda bir vadiden diğerine savrulan günümüz gençliğinin bir sığınağı haline geldi Ali Şeriatî artık ya da entellektuel olma kaygısı olabilir. Meşhur deyimle “İslamcı gençliğin” takip odağı haline gelmiş Şeriati, dünden bugüne sorgulanamaz, ölçüye vurulamaz bir tabu olma yolunda da ilerliyor hızlı bir şekilde. İslamîleşme adı altında, gün geçtikçe alternatif gibi duran bir İslam modeline doğru hızla ilerleyen topluma dönüp bir baktığınızda sormadan edemiyorsunuz tabi haliyle: Nedir bu Ali Şeriatî ve ne ihtiyacımız var bu şahsa dini anlamak yolunda?”: Ali Şeriati gibi birazdan serdedeceğim üzere bazıları îmânî esaslarla ilgili olan problemli görüş sahiplerini her şeye rağmen okumamız gerektiğini savunanlar “iyisini alırız, kötüsünü ayıklarız” tarzında yaklaşabiliyorlar meseleye. Başlangıçta gayet masummuş gibi görünen bu tarz iddia ve söylemler belli noktalarda felakete sürüklüyor bizleri. Zira baktığımızda ekseriyetiyle ilmî bir alt yapıya sahip olmayan insanımızın eline bu gibi şahısların eserleri verildiğinde ortaya kötülüğün iyilik ve iyiliğin kötülük olarak algılanması gibi bir hengame çıkıveriyor.

    Bu, varacağı nokta itibarıyla garipsenecek bir durum da değil aslında. Siz doğru ve yanlışı ayırt edecek usulü, ölçüleri ve alt yapıyı vermediğiniz bir insana bu kavramları tarif etmesini, aralarını ayırt etmesini söylediğinizde o bunları sadece kendi aklının yettiğince yapmaya çalışacak. Böylece de ortaya birine göre gayet doğru ve normal olan bir sözün veya fiilin diğerine göre yanlış ve anormal olması gibi çelişik bir durum çıkacak.

    Bu durum tehlikeli olmakla birlikte bundan daha tehlikelisi de var efendim: Doğru ve yanlışın görecelileştiği bir toplumda hakikaten doğru olanın da kabul görmemesi. Bugün yaşadığımız hal de bu maalesef. Ali Şeriatî gibilerinin okunmasını savunan bazı kardeşlerimiz, düştüğü vartaları anlayabilirler umarım okurlar tek istediğim bu doğruyu söylemek ve görmek.

    KİTAP İNCELEMESİ

    Objektif söylüyorum Kitaba ilk baktığımda kapağı ve ismi beni rahatsız etti.Yani Ben bilhassa kim olursa olsun Muhammed kimdir?Gibisinden bir cümlenin kurulmasını doğru bulmuyorum bulmamalıyız da zira
    Ulema siyer ve meğazi kitaplarını yazarken böyle bir başlık değil atmak peygamberin sav ismini dahi yazmaktan çekinirdi.Benim buraya örnek olarak yazmama gerek yok.Oldukca saygısızca ne bir salavat-ı şerife mevcut ne Sahabelere(R.anhum) Ehli beyte dua mevcut kitapta.
    Ömer geldi ,Muhammed gitti ,Aişe konuştu......Ben okurken yaw ne okuyorum diye tekrar baktım masal kitabı mi bu? Masal karakteri felan mi bunlar ?Tövbe Ya Rabbimmm..Saygısızca ve edebe karşı bu durum kim ne derse desin ben peygamberimin sav adı anilinca normal basit biriymiş gibi konuşulmasına yazılmasına karşıyım.Evet bir insandı ama neticede peygamberdi ve bu tür ifadeler doğru değil.

    **Kitap efendimizin hayatından bahsediyor ama nasıl bir hayat?
    _Daha çok Şeriatının baskın olduğu peygamberi kendi kafasına göre yorumladığı Yine fanatık Şiiligini konuşturduğu sahabeyi tekfir edip farklı ithamda bulunduğu ehli beyte yakistirliamayan ifadelerin kullanıldığı bir eser diye özetleyebilirim alıntılarla daha iyi anlaşılır sanırım.Kitabının ön sözünde niyetinin “Bir Müslüman olarak değil tarafsız bir insan olarak Muhammed’in görüntüsünü sergielemek” olduğunu söyleyen İranlı düşünür Ali Şeriati’'nın bu sözüyle çok fazla çeliştiğini gördüm eserinde.Tarafsiz diyor ama Şiilik devrimi mesleki deformasyonunu iyi konuşturmuş açıkçası

    ***Allah Resulü’nü susmakla bir nevi hakkı saklamakla itham ediyor, yetmiyor birde akıl veriyor, oda yetmiyor, Hazreti Ali’nin başına gelenleri Hazreti Resûlullah’a attığı “suskunluk” iftirasına bağlıyor. Şeriati şoyle diyor kitapta;

    “Peygamber’in sorumluluğu çok kritik ve önemlidir. Ümmetin liderliğine en kabiliyetli ve büyük bir şahsiyet olan Ali’nin Peygamber tarafından ilan edilmesi, bedevî toplumun ve Arab kabilelerinin birliği ve genç ümmetin varlığının bekâsı için zaruri olan vahdetin bozulmasına sebeb olacaktır. Öte yandan Muhammed, Ali konusunda susarsa, acaba bir hakikati bir maslahat için feda etmiş olmaz mı? Ali’nin siyasî yalnızlığının, Muhammed’in yolundaki sertlik ve tavizsizliğinden başka bir sebebi mi var? Onun her taifeyi acılara boğan ünlü kılıç darbeleri, Muhammed’in emri ve Allah’ın rızasından başka bir şey için mi indirilmiştir? Ali’ye karşı beslenen kinler, Peygamber’in birkaç gün önce Mekke’de dediği gibi, ‘Allah’ın zatı ve Allah yolundaki sertlik’ten. Başka bir şeyi mi gösteriyor?

    Muhammed’in Ali hakkındaki suskunluğu, Ali’yi tarihte savunmasız hale getirecektir. Toplumun siyasî şartları, toplumsal yapısı, kabilelerin sınıfsal yapısı, çıkar çevrelerinin teşkilâtlanmış olması, şübhesiz Ali’nin mahrum bırakılmasını sağlayacağı gibi, onun İslâm’daki çehresini ters yüz edip değiştirecektir. Nitekim öyle de oldu.” 
    (A. Şeriati, Muhammed Kimdir, s.147)

    (Bu konuyla ilgili makale yazmıştım ya keşke burda paylaşabilsem bu olaya ornek olarak KIRTAS HADISESI olur. Şiilerin kendi uydurmalarının olduğu peygamberimiz sav vefat etmeden gerçekleşmiş bir olay bir nevi haşa adaletsiz ve haksızlık yaptıgini öne sürüp suskun oldugunu iddia etmeleri Ömer r.anh ve diğer sahabelerin tekfir edildiği bir hadise
    bkz= (Kırtas/ kagit kalem hadisesi)

    Devam ediyorum aynı eserin diğer sayfalarında:

    “Abdullah’ın oğlu sadece güvenilir kişidir, başka hiçbir şey değil. Ondan öne çıkan şey ne beyin, ne bilim, ne okul eğitimi, ne sanatçı tabiat, ne filozofça mantık, ne de olağanüstü zekâdır. Onda yalnızca koyu bir vicdandır.” 
    (A. Şeriati, Muhammed Kimdir, s.473) 

    “Özetle, onda vicdan akıldan daha güçlüdür. Beyni ümmî bir Arab erkeğinin beyni kadar basittir.”
     (A. Şeriati, Muhammed Kimdir, s.474)

    Şimdi burada yorum yapmak bile abesle iştigal açıkçası . Allah’ın “Habibim” dediği zata bu kelimeleri kullanan ve bu kelimeleri kullanan zata muhabbet eden her kim varsa Allah onlara adalet etsin yani zira ne kalbim kaldırdı kabul etmeye ne aklım ! 

    devam ediyorum yazmaya:

    “Muhammed şimdi ekonomik hayat bakımından müreffehtir. Çok çocuklu fakir amcasının evinde sıkıntı çeken yoksul genç şimdi Mekke’nin zenginleri arasında yer alır. Sınıf değiştirmiş emburjuvaze olmuştur.” 
    (A.Şeriati, Muhammed Kimdir, s.147) 
    (Yani Şeriati, Allah Resûlü’ne “burjuvalaşmış” diyerek hakaret ediyor birnevi bana öyle geldi.)

    Adam sosyalist olunca, dil ve diyalektik de ona göre, Peygamberi ifade de ona göre. Emburjuvaze sosyalist literatürde şöyle geçiyor ;

     “İşçi sınıflarının sanayileşme süreci içinde faydalandıkları sosyal siyasetin tedbirleri ile yukarı doğru içtimaî hareketliliğe ve orta sınıflaşmaya, orta sınıfların hayat tarzına kavuşmaları.”

    Ve son bir tane… Allah Resulü’ne “Arab padişahı” demekle kalmıyor, Efendimizin hanımlarına, annelerimize de hakaretvarı ifadeler geçiyor yine öyle gördüm :

    “Peygamber hanımlarının hoşnutsuzluğunun diğer nedeni, İran hüsrevlerinin, Roma kayserlerinin ve hatta Yemen, Gassan, Hire ve Mısır padişahlarının karılarının görkemli saraylarda yaşayıp dans, şarap, eğlence ve kumarla iç içe olduklarını duymuş olmalarıydı. Hâlbuki bunlar da Arab padişahının karılarıdır ve aylar geçmesine rağmen mutfaklarının bacasından duman tütmemiştir. 
    (A.Şeriati, Muhammed Kimdir, s.508)

    Benim dikkatimi çok çeken bir alıntıyla devam ediyorum;

    "İslam, tek kelimeyle, dünyanın çok boyutlu olan tek dinidir. Topluma uyguladığı güç tek yönlü değil, çok boyutludur. Hem de birbirine karşıt olan boyutlar. Bireyin ve toplumun duygu ve düşüncesine değişik ve hatta birbirine zıt yönlerde uygulandığı için doğal olarak topluma bu güçlerin geleceği üzerinde daima dengeli bir yön kazandırır. Bunun sonucu olarak saptırıcı bir güce dönüşmesi ve toplumun doğru yönden sapması imkansız hale gelir. Böyle bir ilkeyi nasıl keşfettim? Her dinin tanınması, izlenmesi için gereken yolu takip ettim. Yani Allah, Kur’an, Muhammed, özel olarak eğittiği ashabı ve Muhammed’in Medine’sini tanıyarak ve karşılaştırarak. Çünkü Muhammed, dünyada kendi toplumunu bizzat inşa edip yöneten tek peygamberdir.

    İslam’ın bu beş boyutu ilmî ve mantıkî olarak incelenip mukayese edildiğinde bu hakikat açığa çıkıyor: Allah gerçek bir Janustur. İki çehreli tanrı! Yehova çehresi, Teos çehresi. İki seçkin ve çelişik sıfatı “Kahhar” ve “Rahman”dır. Yahova gibi intikamcı, müstebit, cebbar, mütekebbir ve azabı şiddetli olan, muhteşem arşına yaslanmış, melekût örneklerine bürünmüş, makamı fizikötesidir, onun dışındaki her şey mutlak saltanatının hükmü altındadır. Aynı zamanda Teos gibi “Rahman”, “Rahim”, “Rauf” ve Gafûr” dur. Yeryüzüne inerek insanla, topraktan olan halifesi ve akrabası ile dostluk bağı kuruyor. Onu kendi suretinde yaratıyor. Onu kendisi gibi yapacağı müjdesini veriyor. İnsanla öylesine samimi ve dost oluyor ki ona şah damarından daha yakın olduğunu açıklıyor.”
    (Ali Şeriati, İslam Nedir Muhammed Kimdir? 573_574)

    Bir Müslüman Yüce Allah’ı nasıl olur da bir puta benzetebilirdi? Üstelik de “gerçek Janus” diyor Yani tevili mevili yok (Janus ifadesi icin bakiniz)


    Azıcık akaid ve ilmihal bilgisi olan bir Müslüman, Allah Azze ve celle sıfatlarından birinin “Muhalefetün lil-havadis” olduğunu bilir Türkçe mânası: “Yüce Allah yaratılmış, sonradan olmuş hiçbir varlığa benzemez” demektir

    Şeriatî’nin dile getirmek istediği maksut mana açık aslinda . Ancak bu manayı dillendirebilmek bir Müslüman şuuruyla temel akidevî esasları yıkmadan olmalı değil midir? Bir yanda Cenab-ı Hakk’a en ufak cisimliği vehmettirecek şeyleri izafe etmekten sakınan bütün bir ümmet, diğer yanda bir noktayı tespit ederken teşbîhî bir üslupla Allah (azze ve celle)’ı çift çehreli roma putuna benzeten(Jasus ifadesi), bu ismi Allah (azze ve celle)’a ıtlak edebilen Ali Şeriatî haydaaa o kelimeye ansiklopediden bakınca çok şaşırdım . Şu sözlerin ucunun küfre kadar varacağını söyleyebiliriz ama kendisini tekfir etmiyorum yanlış anlaşılmasın.Ben derdim yanlışın görülmesi dikkat edilmesi.

    Ne zannediyoruz ya? Allah (azze ve celle) cafcaflı cümleler kurabilme uğruna dileyenin dilediği şekilde istediği şeye benzetebileceği, dilediği ismi ve vasfı kendisine ıtlak edebileceği bir zat mıdır haşa ? Bir Müslümanın böyle bir fecaati savunması mümkün olabilir mi ya? Anne babamız gibi yakınlarımız hakkında azıcık da olsa nahoş bir manayı barındıran bir söz söylendiğinde gücenen bizlerin Allah (azze ve celle) inancı ne zaman bu kadar zayıfladı? Hani biz Allah (azze ve celle)’ımız için yaşıyorduk? Nerede bu dinin namusunu muhafaza etme gayreti? Hani nerede gayret-i imaniyye ve hamiyyet-i İslamiyye? Bu noktalardaki aldırışsızlığımıza bakılacak olursa bu kavramların bizim dünyamızı terk etmesinin ardından hayli uzun yıllar geçmiş gözüküyor ki kimse doğru düzgün takmıyor heryerde destekçileri var.

    Kitapta öyle bisey gördüm ki ben bu kısım da abdest aldığımı hatırlıyorum sinirlendim ve baya üzüldüm ya belki inanmayacaksınız ama cidden kabul edilemez bisey eserden yazıyorum buyrun;

    "İslam ordusu ilk defa en çetin savaşlarından birinden dönüyordu, gururlu ve muzaffer olarak” Gurur!? Bu çok çirkin bir huy ve özelliktir." (S. 42)

    " Uhud Harbini anlatırken şöyle diyor: “Osman firar etmişti, Ömer ve Ebubekir ortalıkta görünmüyordu” (s. 65)

    Burda su kısım önemli okudugum bu kitapta Ebubekir hoca aslında gerçek yüzünü ortaya çıkarıp söylemiş zatın kendini gizlemeyen yüzünü aslında buyrunuz efendim;

    Ali Şeriati’nin kendine özgü bir fars milliyetçiliği görüşü vardır. Sahabeden Hazreti Ebubekir (Radıyallahu anh), hazreti Ömer (Radıyallahu anh) ve hazreti osman (Radıyallahu anh) hakkında kullandığı ifadeler, klasik şii yaklaşımının Şeriati’nin düşüncelerine etkisini bariz bir şekilde yansıtmaktadır.
    (Ebubekir Sifil, Sana Dinden Sorarlar, s. 589)

    Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in diliyle övülen ve ashabın en büyüğü olan Hazreti Ebûbekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman (Radıyallahü anhüm) hakkında söyledikleri de şöyle:
    “Ebûbekir… ihtiyar, yumuşak, her işi basite alan birisidir. Tehlike dolu toplumsal, siyasal mesuliyet, böyle bir ruhsal yapıyla bağdaşmaktan daha ciddi ve önemlidir.”

    “Ömer… yenilikçilik özelliği yoktu… düşünce açısından zayıftı… itikadî ve fikrî bir mevzu sözkonusu olduğunda çok güçsüz görülüyordu. Kendisi de devamlı düşünsel alandaki hatalarını itiraf ediyordu.” (s: 317)

    Osman… görüş açısı dünya görüşü dar ve zayıf birisidir. Peygamberle yaptığı işbirliği sırasında kimse onun en ufak bir üstün ve fevkalâde iş yaptığını görmemiştir. İslâm’ın öz ruhunu, derinliğini, sınıfsal yönelimini hissedememiştir. İslâm’ı, “şiarlar” ve İslâm rehberini “şiarları yücelten”den başka bir şey olarak niteleyemiyordu. Servet ve süse, kavmine ve kendine düşkünlüğü, büyüklere ve altına, güç ve kan sahiplerine saygıda bulunma, onun ruhunda o kadar güçlüdür ki, onun ahlâkî bağı, İslâm’dan daha çok cahiliyeye yakın ve iç içedir. En büyük tehlike, tehlikeli ve güçlü Beni Ümeyye hanedanına mensup oluşudur. Kuşkusuz O’nun böyle bir ruhsal yapı ve görüş açısıyla, bu uyanık, layık İslâm maskesi takmış güçlü düşmanların elinde bir “sadık uygulayıcı”dan başka bir konumu olmayacaktır. (s: 318)

    2- Bir gurup ashabı Hazreti Ali (Radıyallahü anh) aleyhinde olmakla suçlayıp sonra Hazreti Ebûbekir (Radıyallahü anh) Efendimiz’e şöyle dil uzatıyor:
    “…bu grupla Ebu Bekir’in cahiliyedeki özel ilişkisi tamamen belirgindir.”
    “… Ebu Bekir bu gizli grubun seçkin şahsiyetidir.”
    Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) güya arap köleleri serbest bırakmak için şöyle bir tavsiyede bulunmuş:
    “Allah bize bir çok acem köle bağışladığı için, arabı köle olarak kullanmak gerekmez.”
    Bu iftiradan sonra lafı dolandırarak, Hazreti Ebûbekir Efendimiz’i câhiliyenin eksik terbiyesiyle suçluyor:
    “…bunlar gibi düşünce ve duygusundaki birçok zaaf noktaları, İslâm’dan öğrendiği üstün faziletlere karşılık, geçmişteki terbiye etkilerini hatırlatıyor.” (s: 321)

    3- Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’a karşı gizli bir grup oluşturulduğunu anlattıktan sonra, bu hareket içinde olanları ki bunlar başta Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) olmak üzere Aşere-i Mübeşşere’den olan zatlar oluyor- bu grubun tavrını şöyle ifade ediyor:
    “Ali’ye karşı beslenen kinler.”
    Ya bu kadar da Hz.Ali üzerinden gidilmez bakılmaz ya bütün sahabelere yüklenme durumu var suçlu bulma.

    4- Sıra geliyor Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’e Güya Peygamberimiz Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’ın üstünlüğünü açıklamayıp susmuş:
    “Muhammed’in Ali hakkındaki sükutu, onu tarihte savunmasız bırakacaktır.”
    Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i suçlamaya devam ediyor:
    “Acaba Muhammed, ….Ali’yi kollamayacak mıdır? …sükutuyla …o acımasız tarihin eliyle paymal etmiyecek midir?”

    “…nitekim öyle de oldu. Onu tarihte en kötü adam olarak tanıttılar.” (s: 322)
    Bu da tarihe iftira. Tarihte Hz. Ali Efendimiz en kötü adam olarak mı tanıtıldı?

    5- Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) cennetlik olduğunu müjdelediği zat hakkında kullandığı ifadeye bakın:
    Abdürrahman bin Avf …mal severliği süse düşkünlük huylarını, câhiliyeden kendisiyle birlikte taşımaktadır. “Menfaat” ile “hakikat” onun gözünde ayrılmaz bileşik ve birbirinden ayırt edilmez bir olgudur.
    (s: 323)
    6- Meşhur Gadir Hum hadisesini anlatırken, tarihe iftira ettiğini düşünüyorum yine
    “ashab Ali’ye biat etti” diyor. (s: 323)
    Bunu söylemekle farkında olmadan öyle bir açık veriyor ki, demeyin gitsin efendim Bi kere Gadir Hum hadisesi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) zamanında olmuştur bütün ehli sünnet kaynaklarında belirgindir. Peygamberimiz hayattayken Hz. Ali’ye biat edilmesi bahis mevzuu olur mu hiç! Yani şaşırdım.

    7- Resulüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in hastalığı anında sefere çıkmak üzere olan Üsâme ordusundan bahsederken şöyle diyor:
    “Ebûbekir ile Ömer sıradan asker idi. Bu mesele onların ağrına gidip, açıkça Üsame’nin komutanlığına itirazda bulundular.” (s: 324)
    Bu söz bir acem yalanı olup gerçek tamamen tersi. Üsâme Hazretleri genç ve tecrübesiz olduğu için başka bir kumandan tayininin daha uygun olacağını söyleyenlere Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh); “Ben, Resûlüllah’ın tayin ettiği kişiyi kumandanlıktan alamam” diye cevap vermiştir. Hatta Hz. Üsâme at üzerinde olduğu halde kendisi yaya olarak onu Hazreti Resûlüllah’in tayin ettiği kumandan olarak uğurlamış, Üsâme (Radıyallahü anh) bundan sıkılıp ata onun binmesini isteyince de; “Allah yolunda birazcık da bizim ayağımız tozlansa ne olur” diye cevap vermiştir.
    (Müslümanların tarihi ihsan süreyya sırma)

    8- Vefatından önce herkese hakkını vermek isteyen Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in şöyle söylediğini yazıyor:
    “Ey halk, kimin sırtına kırbaç vurmuşsam… kime küfür etmişsem…” (s: 329)
    Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)e olan bu kısmi anlamadım haşa farklı bir itham mı var diye düşündüm.
    9- Hazreti Ömer’in, Ashâb-ı kiramın diğerleri gibi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in yolunda canını feda etmekten çekinmeyeceğini bütün müslümanlar bilir. Ama Ali Şeriatî, Peygamberimiz’in ömrünün son saatlerinde bir şeyler yazmak istemesi üzerine, Hz. Ömer’in Peygamberimiz hakkında şöyle söylediği yazıyor
    “Bu adam savsaklıyor.” (s: 333)
    10- Bütün tarihlerin yazdıklarına göre, Peygamberimiz, başı Hz. Aişe validemiz’in göğsüne yaslanmış olduğu halde vefat etmiştir bildiğiniz gibi. Şeriatî ise tarihe yalan bir not düşerek bu son hali vebyine Siiligi konuşturup şöyle anlatıyor:
    “Ali, Muhammed’in başını göğsü üzerine aldı.” (s: 336)
    (Görüldüğü gibi, kitap boyunca Hazret kelimesini kullanmamakta ısrar ediyor bi ara kalemle başlarına hz. r.anh r.anha yazdigimi hatirliyorum)
    Kitapta cok örnek var bu kısımlari yazabildim şimdi dikkatimi çekti.Zoraki bitirdim velhasıl

    Kitabı Ilminiz yoksa okumayın efendim Tek gayem bu kendisini tekfir ettiğim de yok.Tavsiye etmiyorum.
    Sizlere iyi okumalar selametle :)
  • 704 syf.
    ·6 günde·9/10
    Dostoyevski’nin 1866 yılında yazdığı Suç ve Ceza romanı kendinden açıklayıcı bir isme sahip bir kitap olup Dünya'da önemli bir yer edinen Rus Edebiyatı'nın ilk uzun kitabı olarak raflarda yerini almıştır ve 19.yüzyılın da en etkili romanlarından biridir. Başarılı ama fakir bir hukuk öğrencisinin Petersburg'da sıkıntı içinde ki yaşamını konu alan kitap Raskolnikov'un trajik hikayesini anlatıyor fakat kitapta ki diğer karakterlerde büyük önem teşkil ediyor.

    Kitaptaki asıl konu olan yani kitabın isminde ki suç , (cinayet olayı) asla bir sır olmazken okuyucuya direk aktarılıyor fakat cezası epey sonra gelse de Roskalnikov cinayet sonrası cezasını çektiği hastalıklarla ,ruhsal olaylarla manevi olarak hemen çekiyor.

    Gayet akıcı dille yazılmış olup su gibi akan kitap içerisinde çok fazla şey barındıran aynı zamanda sanki hiçbir şey yokmuş hissi verebilen bir roman. Benzer rus isimleri içerdiğinden yer yer karakterleri karaştırabileceğiniz Dünya Klasiği'nde Roskalnikov devamlı suçlu mu suçsuz mu ikilemi içerisinde kalırken sonunda Sonya sayesinde imana gelmesiyle suçluluğunu kabul ediyor.

    Not: Birçok okuyucu uzun olduğu için kitaba önyargıyla baksa da üst bölümde de dediğim gibi kitap su gibi akıyor ve insanı asla yormuyor.
  • 62 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Merhaba:)Uygulama da yeni olduğum için yer yer geçmiş sayılarına da yeni sayilarina da yorum yapmaya çalışacağım okuduğum kadarıyla:)Bu ayki sayıyı yine slayt okuyan hocaların dersinde okudum öyle aralarında mola zamanımda vs :)Kapağında içeriğinde Stefan Zweig olması mutlu etti ve özellikle hayatı güzel aktarılmış.Murat Mentesin bu konuyla ilgili yorumunu da beğendim.Okumanizi tavsiye ederim.Dergi de Intihar konusunu anlatan bir bölüm vardı bazı yerlerine katılmadım ama bilhassa sebepleri ve intihar eden yazarlar örnek gösterilerek güzel anlatılmış.(Örnegin Nilgun Marmara için içindeki yalnızlığı sonsuz kılmak için intihar ettiğini yazmıştı yazar)Intiharin bir kurtuluş olmadığı fikrindeyim.Sadece ruhsal psikolojik olaylar yaşama değil yani genel olarak kendi biletimizi yasadiklarimizdan dolayı kesmek bana doğru gelmiyor.Kalip Mücadele edilmeli İntihar çoğu zaman çok ileri derecede bir çökkünlükten doğuyor zaten.Kisiye destek olunmali gerekirse tedavi gerekli.Hakan Gundayin Daha kitabında dediği gibi ;Hiçbir zaman intihar etmeyi düşünmedim.
    Sadece bir ara...Hissetim..
    Düşünmeyelim düşündürtmeyelim!!
    İntihar eden adama bile atla ağabey!!!korkuyor atlamaz..hadi atla! diye iddiaya tutuşan intihar vakialarinin arttığı garip bir ülkeyiz şuan ondan diyorum.Sıkıntı yoksa sıkıntı vardır bu güzel facebook sözüyle bitiriyorum:)
    selametle..Iyi okumalar gülümseyin:)
  • Çoğu zaman lisan-ı hâl, kimi zaman lisan-ı kal ile sorulan bir sorudur: "Öğretmenliğin mutlu eden, umut veren yönlerini anlattın hep. Peki, öğretmenliğin sıkıcı ve tahammül noktalarını zorlayan yönleri yok mudur hiç?"

    Yoğun ve yorgunluk dolu bir gündü. Bir yanda beni bekleyen onlarca iş, diğer yanda kendisiyle ilgilenmemi bekleyen kuzularım, öteki yanda çoğu zaman incir çekirdeğini dahi doldur(a)mayan nedenlerden dolayı oluşan disiplin sorunları, beri yanda sebeb-i hikmetini bir türlü çözemediğim fuzulî uğraşılar... Açıkcası çok bunalmıştım. Öğleye doğru, yorgunluğun ve yoğunluğun artmasına binaen, bahsettiğim halet-i ruhiyem daha da kötüleşti. Biraz ruhsal gerginlik, biraz fiziksel rahatsızlıktan olacak ki gezinme ihtiyacı hissettim..bir ara iki öğrencinin bana sarıldığını fark ettim. İlkokul kademesi oldukları için fark etmem güç olmuştu. :) Öğretmenim, hitabını bu kuzulardan duymak beni kendime getirmekle kalmamış, tüm sıkıntımı 10'dan 1'e indirmişti. Sahi, şu fani ve muvakkat dünyada, bizimle gelmeyeceği kesin ve mutlak hükümle bağlı olan bir şey için üzülmeye değer miydi?
    Sıkıntı ve kasvet dolu başlayan günümü; mutluluk ve huzur ile devam ettirme mutluluğunu yaşıyordum..okulun çıkış saatinde servise yetişmek için yürürken aynı iki öğrenciyle denk geldik. Sanki gizli bir güç bu güzelliği o an orada bulunup bana, esas vazifemi hatırlatmak için denk getirmişti. Sarıldılar hem de bütün saf ve masum sevgilerini ileterek..gitmem gerektiğini nasıl ifade edeceğimi düşünüyordum..aklıma ilk gelen cümleyi söyledim:
    -Şimdi gitmem gerekiyor ama sizi çok seviyorum. Bana dua edin, olur mu?
    -Dua edeceğiz öğretmenim.
    İznimi almıştım sonuda. :)
    İlerleyen saatlerde her zaman uğradığım kırtasiyeye doğru yürürken bir lise öğrencisine denk geldim. Elinde bir tartı aleti vardı. Sevecen bir sesle sordu:
    -Mahmud hocam, beni tanıdınız mı?
    -Siman yabancı değil.
    -Önceki okulunuzda öğrenciydim ben.
    -O yıl 5. sınıf idin. Şimdi lise öğrencisi olmuşsun..Maaşallah. Neler yapıyorsun bakalım?
    -Çalışıyorum hocam, gördüğünüz gibi.
    -Aferin.

    Gün bitmeye yakın idi..ben ise duygusal geçişlerin verdiği heyecan ile yorgun düşmüş ama sorulan sorunun cevabını bulmuştum: Evet, öğretmenlikte mutlu eden, huzur veren, umut veren güzellikler de vardır; öğretmenin ruhunu sıkan ve tahammül noktalarını zorlayan anlar da vardır. Kimi zaman pes etme noktasına gelen hatta öğretmenlikten soğuyan öğretmenler dahi vardır. Hatta diyebiliriz ki hiçbir öğretmen yoktur ki bu kutsal uğraşıda yaşadığı zorluklardan dolayı zaman zaman ruhsal gerginlikler ve umutsuz bocalamalar ile uğraşmamış olsun.
    Öğretmenlerim ve öğretmen arkadaşlarım! Ruhumuzu sıkan, tahammül noktalarımızı zorlayan hatta pes etme noktasına geldiğimiz anlarda dahi en tesirli, en güzel ve en kalıcı terapist öğrencilerimizdir.
    Yüreğimizin huzuru, geleceğe ışık ve umut olan öğrencilerimizle mutluluk ve başarı dolu olsun her lahzamız...
    Selam ve dua ile...

    Mahmut KARAKAŞ
    14 Aralık 2019
    ŞANLIURFA
  • 144 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Dikkat! Spoiler içerir.

    "...Aslında gerçekdışı dinler yoktur. Hepsi kendi tarzında gerçektir. Hepsi farklı biçimlerde de olsa insan varlığının belirli koşullarına yanıt getirir..." demiş Durkheim.

    Dinler hakkında pek çok yorum geliştirilmiş ve geliştirilmeye de devam edecektir. Dinler de kendi içlerinde yaşamın tümü hakkında pek çok yorum geliştirmiştir. İnsanlık tarihi doğan ve ölen pek çok din ile tanışmıştır. Şamanizm bunlar arasında doğayla iç içe olan dinlerin belki de en önemlisidir. Kimilerine göre bir din sayılmıyor olsa da yazarımız Şamanizm'i din olarak tanımlıyor.

    Elimizdeki kitabın yazarı Michel Perrin bir Fransız etnolog ve aynı zamanda da arkeolog. Alanında epey eser vermiş olan Perrin bu kitabı yazarken oldukça geniş bir kaynakçaya başvurmuş.

    Kitapta farklı alanlarda uzman olan bir çok bilim insanının savlarına da yer verilmiştir. Etnoloji ve psikoloji bunların başında geliyor ve bu da bakış açısının geniş tutulmuş olmasının küçük bir göstergesidir.

    Kitap akademik bir eser niteliğinde olduğu için dili bir parça ağır diyebilirim. Bazı cümlelerin çok uzun olması zaman zaman okuyucuyu yorabiliyor fakat çeviri konusunda herhangi bir sıkıntı olmadığını düşünüyorum. Bölümlere ayrılarak yazılan bu kitap esasında temel giriş bilgilerini çok detaya girmeden aktarıyor. Şamanizm okumalarına başlangıç için rehber olabilecek kalitede bir eser.

    Biçim hakkında kısaca bilgi verdikten sonra Şamanizm'e giriş yapabiliriz.

    Bu dinin tam ortaya çıkış tarihi belirlenemese de paleolitik döneme kadar uzandığı son araştırmalarda belirlenmiştir.

    Daha çok Asya ve Amerika'da etkinlik gösteren Şamanizm icin en önemli kavram "öteki dünya" kavramıdır. Maddesel dünyada insanların kafalarında canlandırdıkları öteki dünyadaki varlıklar, hayal edilen senaryolar üzerinden canlı hayatı yönetiyor, intikam alıyor, ödüllendiriyor. Bu yönden bakıldığında diğer dinler ile oldukça benzer bir inanışa sahip, özellikle de çok tanrılı mitolojik dinlere. Öteki dünyadaki ruhların gazabına uğramamak için elbette mevcut dünyadaki doğal düzene zarar vermemek gerekiyor. Doğaya olan bağlılık da bir nevi buradan besleniyor. Kitapta bu açıdan çok fazla bilgi bulunmasa da paragraf aralarından böyle bir yorum çıkartmak mümkün. Semavi dinlerde kişiler Tanrı ile dua, yakarış vs. ile kendileri iletişim kurabilirken şamanist topluluklarda böyle bir durum yok. İletişim Şamanların aracılığı ile sağlanıyor. Bu yüzden de şamanlar toplumun en ileri gelen bireyleri hâlini alıyor.

    Kitapta şaman seçilmenin yolları anlatılırken iki yoldan bahsediliyor. Birincisi ve daha sık olanı, şamanların öteki dünyadaki ruhlar tarafından seçilip işaretler gönderilmesi ile, ikincisi ise hanedan usulü yani babadan/anadan evlada geçiş şeklinde. Burada ilk yönteme göre, dikkati çeken önemli bir husus var bana göre. Seçilen şamanın gözde bir aileden olması şartı yok. Bu bağlamda bireyler arasında eşitlikten söz etmek gayet yerinde olacaktır. Bir diğer husus da hem kadın hem de erkek bireyler şamanlık görevi alabiliyor. Yeter ki hayal dünyaları geniş olsun. Burda hayal dünyasından kastedilen şeyi şaman görevlerinde açıklayalım.

    Şamanlar öteki dünya ile fiziksel dünya arasında iletişim kuran seçilmiş kişilerdir. Öbür dünya ile iletişim, rüyalar ya da trans halleri ile gerçekleşiyor. Şamanlar öbür dünyada bir takım maceralar yaşıyor ve bunları da kehanetler, öngörüler, tahminler şeklinde toplumuna aktararak onların yaşamını düzenliyor. Bütün bunları yapabilmek için elbette ki geniş bir hayal gücüne ihtiyaç var bana göre.

    Aynı zamanda şamanlar fiziksel dünyanın dengesinin sağlanmasında, insanların yaşadığı ruhsal zorluklar ile baş etmelerinde, iyileştirilemeyen hastalıklarının tedavi edilmesinde de görevli. Bu yönden bakıldığında şamanlara şifacı ve psikolog gibi görevler de atfedilmiştir.

    Bunların dışında şamanlar, zaman zaman büyüler ve medyum faaliyetleri ile de sahneye çıkıyor ve tabi bunları da yine toplumun yararı için yapıyor. Oldukça ilginç görevleri var öyle değil mi? Fakat bu tarz görevleri yerine getirmek için öteki dünya ile iletişim kurması gerekiyor ve bunun için de bir takım sanrı uyandırıcılara yani bir nevi uyuşturucu maddelere ihtiyaç duyuyorlar. Sergilenilen davranışlar ne denli uç ise, öteki dünyadan alınan işaretler de o denli güçlü demektir. Bu maddelerin kullanımı sonucu gösterdikleri psikotik ve nevrotik davranışlar bilim insanları tarafından hastalık olarak değerlendiriliyor ve hatta bazı psikolog ve psikiyatrlar şamanların sahtekar ve şarlatan olduğunu düşünüyor. Bana kalırsa bu durum şarlatanlıktan ziyade "güç istemi". Tanrılar ile iletişim kurabilme yeteneği üst pozisyonda bir insan olmayı gerektirir, işin içine bir de toplumu yöneten ve onların kurtarıcısı rolünü oynamak kişiyi hâliyle daha güçlü hissettirecektir. Bu yüzden güç istemi bir nevi içsel dürtü.

    Şamanist toplulukların dinsel ritleri ve inanışları temelde benzer olsa da bir takım uygulamalarda birbirinden epeyce ayrılabilmektedir. Fakat her halükarda ritler bitki ve hayvanlardan yani doğadan besleniyor. Büyücülük ile özdeşleştirilmesinin nedeni de sanıyorum ki temelde budur.

    Fikrimce kitaptaki en önemli konulardan biri şamanların biseksüel cinsel kimlikleridir. Buna göre törenlerde erkek şaman, kadınsı kıyafetler giyerek bir takım kadınsal davranışlar sergiler, kadın şamanlar ise erkek motiflerinin yoğun olduğu kıyafetler ile erkeksi davranışlar sergiler. Bunun sebebi şamanın cinsel belirsizliğe sahip olarak her iki cinse karşı da yansız olmasıdır. Düşünüldüğü zaman alt niyet oldukça hakkaniyetli duruyor. Aynı zamanda şamanlara verilen bu cinsel çiftdeğerlilik onların her iki cinsin de özelliklerini alarak güçlerini artırmalarına destek olmaktadır. Bu kısmı okuyunca aklıma çok sevdiğim Muazzez Hoca'm ve Sümerler geldi. Sümerlerde Tanrı evlerinde gerçekleştirilen dinsel ayinlerde, homoseksüelliğe dikkat çeken bir uygulamaya göre; kadınların erkek, erkeklerin de kadın kıyafetleri giyerek, karşı cinse ait tavırlar ile yürüyüş yaptıkları ritler var. Bu iki uygulama düşünüldüğü zaman akla tarihsel süreçte inanışların birbirlerinden etkilenmiş olması ihtimalini getiriyor.

    Bir diğer çok kıymetli husus ise doğaya duyulan muazzam saygıdır. Şamanizmde avlanma öncesi, öteki dünyadaki ruhların gönlü hoş edilmelidir çünkü her hayvanın bir koruyucusu bulunmaktadır. Aynı durum bitkisel beslenme için de geçerlidir. Doğadan fayda sağlarken doğaya bırakılacak hasar en alt seviyede olmalıdır. Bu da bize şamanizmde doğanın ne denli kutsal olduğunu ve her daim korumanın önemini göstermektedir. Semavî dinlere mensup insanların da doğaya bu denli saygı duyması gerektiğine inanıyorum fakat çevreme baktığımda malesef ki bunu göremiyorum. Doğa maddesi ele alındığında, belki de şamanizm semavi dinlerde bu yönden ileridedir düşüncesi aklıma geliyor.

    Son olarak neo-şamanizmden de kısaca bahsederek sözü bitirmek istiyorum. 1960'ların sonlarından itibaren ortaya çıkan bu hareket özellikle sanatçılar arasında bir akım hâline gelmiştir. Neo-şamanizme göre her birey kendi kendinin şamanıdır. İçsel arınma, doğayla uyumu yakalama, bireyin yeteneklerinin gelişimi için içsel bir güç sağlama aracı olarak kullanılmaktadır. Ve sanatçılara göre de oldukça işe yaramaktadır.

    Her din kendi toplumu için en doğru ve en özel dindir bunu görebiliyorum. Fakat gözleri diğer dinlerin ya da diğer felsefelerin öğretilerine tamamen kapatmayı da doğru bulmuyorum. Her insan doğruluğuna inandığı öğretilerin peşinden gider, ve tabi gitmelidir de. Ama bir yerlerde sırtımızı çevirdiğimiz çok kıymetli öğretiler de olabileceği bilinmelidir.

    Bütün bunları düşününce şunu söylüyorum kendi kendime:

    Kim bilir? Belki de benim atalarım süt içen Şamanlardı...