Corpus., Gazap ve Şafak'ı inceledi.
19 May 14:41 · Kitabı okudu · 12 günde · 1/10 puan

Binbir Gece Masalları “retelling”i olan Gazap ve Şafak kitabına geçmeden önce size bir 11 Gece Masalları anlatmak istiyorum. Kitapla alakalı, bir hayli kısa ve dramatik bir masal kendisi. Okuyucularına şimdiden teşekkürler. Kanalıma abone olmak için- Şey, bu burada denmiyordu tamam tamam. Bunlar hep kitabın yan etkileri.

Bir zamanlar, sıcak bir diyarda yaşayan genç bir kadın varmış. Çok sıcak bir diyarda, mesela Güneş’e ateş edilen bir yer gibi bir sıcakta falan. Bu genç kadın, bir gece çok sıkılıyormuş ve “okuyamama hâli / reading slump” tehlikesi ile karşı karşıyaymış. Bir hayli naif düşünerek olmayacak bir şeye aldanmış. Herkesin delice severek okuduğu, bir gecede bitirdiği, mükemmel bir kitap hayali: Gazap ve Şafak. Genç kadın kitabı zamanında yakın bir arkadaşına zorla aldırmışmışmış. İkinci kitabı da çıkmışken evet demiş kendine, hadi yapalım şunu dostum. Ve okumaya başlamış. Böylece tam 11 gece 12 gün sürecek çileli bir okuma serüvenine başlamış. Normalde su gibi akıp giden sayfalar, boğazına dolanıyor; heyecanla okumayı beklediği kitap onu sıkıntıdan sıkıntıya sokuyormuş. Bitmiyor ve bitmiyormuş. Bu adeta kitabın adı gibiymiş. Önce gazap ona eşlik ediyormuş. Bu uzun sürecin ardından şükürler olsun ki şafak geliyormuş. Son 68 sayfa kala verdiği çileli yolculuk üç güne yakın sürmüş. Kitabı eline almak istemiyor, okurken gözlerini devirmekten usanıyor ve yılıyormuş. Nihayet 12. Güne geçtiğinde Şafak görünmüş ve kâbus sona ermiş. Genç kadın, bir daha bilip bilmeden kitap okuma fikrinden Allah’a sığınarak kitabı satışa koymuş.

Evet, yoruma ne hacet diyeceğimiz masalın ardından uzun bir yorum için bilgisayarı kucağıma aldım. Eğer kitaba karşı söyleyecek çok sözüm yoksa telefondan kısa bir yorum hazırlar, ama taşacak bir baraj gibi hissediyorsam bilgisayarı açarım. Mesajı aldınız dostlar, hazırlanın.

Kitabın delice sevenlerine, orta halli sevenlerine ve daha bilumum sevene lafım yok. Önce bu konuda anlaşalım. Genelde insanlar kitaplara yaptığım yorumları şahsına yönelikmiş gibi algılıyor ve sonunda hikayelerden isimsiz atıflar, engeller, tatsız videolar falan çıkıyor ortaya. Gerek yok arkadaşlar. Hepimizin zevkleri farklı.

Bu kısmın ardından başlıyorum. Ama nereden başlasam?

Öncelikle yazarın dilini hiç sevmedim. Doğu kültürünün ne olduğunu biliyor mu bilmem ama eski zamanlarda geçen bir kitap yazıyor ve dili en yumuşak ifadeyle laubali ve güncel dersem beni anlarsınız sanırım. Hikayenin geçtiği zamanın belirsizliği de hep beni bir irite eder. Yahu ben gerçekçi bir dönemi anlatmanı beklemiyorum zaten canparem, sen anlattığın zamanı bil de biz sürekli geçen detaylara bakıp ne diyor ya hu bu insan, güzel insan, tatlı insan diye düşünmeyelim. Mesela size birkaç örnekle ne demek istediğimi söyleyeyim. Horasan’da, eski zamanlarda geçen bir öykü söz konusu. Mumlarla aydınlanıyor, ata biniyor, parşömen kağıtlar kullanıyorlar. Ama “Ah tanrım, kes şunu. / Lanet olsun, cevap ver bana. / Tanrım, sen yardım et. / Hera aşkına! / Tanrılar aşkına/ Bana bir dizi küfür savurup şöyle dedi/” şeklinde replikler görüyoruz. HALİFE olan bir hükümdar söz konusu. HALİFE. Bakın, bu kısma dikkat edin; ADAM HALİFE. Seçimle başa gelmemesini geçtim, adamın dinle alakalı hiçbir şeyi yok. Bu kısımda diyorum, ya çevirmenin tarih bilgisi sıkıntıdaydı ya yazarın. Çünkü arkadaşlar birisi halife kelimesini çok fena yanlış yerde kullanmış. Benim bildiğim halifelik, İslamiyetten sonra başlayan bir yönetim şekli. Kendileri seçimle başa gelir ve şey, bu kısma dikkat edelim: Müslüman olurlar falan. Tabii tarihi savunmuyorum, olması gereken ile olan her daim aynı değil ama sonuçta yozlaşmanın çoğalmasını bırakın Hera vs. diye Tanrılar söz konusu. Yani zaman dilimi??? Halife adını kullanmasa ve kral dese, yönetici dese, ne bileyim başka bir şey dese takılmayacağım da halife deyince beynimde yüzlerce soru işareti oluşmadı diyemem. Neyse, demek istediğim yazarın, yazarlık yönünü sevmedim. Replikler olsun, kurgu olsun, betimlemeler olsun, karakterler olsun…. Ne gelirse aklınıza işte.

Kısaca konudan bahsetmem gerekirse Şazi, biricik kankisi öldürülünce intikam yemini eden bir kızımız. Hükümdarlar Hükümdarı Halid’in her gece biriyle evlenip gelinler sabahı göremeden öldürülmesinin 75. Gününde falanız. Ve kankisi ölen Şazi, saraya girmeye karar veriyor. Tek bir amaçla: Halid’i öldürmek!

Dırırım, dırırım, dırırırımmmmmmm.

Burada müsaadenizle size Şazi’yi anlatmak istiyorum. Bakalım aklınıza kim gelecek?

Selam ben Şazi. (Şu selam mevzusu beni yerlere yatırırdı da enerjim yok. Arkadaşlar sanıyorsunuz ki Halid bad boy. Hello diyen yavuklusuna Hi bile demez. Ama diyor. O bir JB değil, bunu bilin)
16 yaşındayım.
Mü – kem – mel – im.
Harika, demiş miydim?
Çok zeki ve cesurum. (Kitabın içinde yüz kez falan yazar bunu kafamıza kakıyor. O çok cesur, çok etkileyici, harika, güzel, çok güzel, acayip güzel, öyle böyle mükemmel değil. Bir gören pişman bir okuyan kdkkkkgf) Neyse.
Okçuyum. Acayip fena. KOCA HORASAN komutanını ve halifesini ok atarken yenebilecek kadar iyi bir okçuyum. Uzun siyah saçlarım var. Aşk üçgeni içinde yaşıyorum. (Bu kısım da şöyle: 4 yıldır gerçekten ama gerçekten aşık olduğum biri var. Yenisini görünce aklıma bile gelmiyor. Tüh, aslında çok seviyorum, görünce hatırladım da. Tabii yenisi gibi değil. Hiç düşünmedim, pişman olmadım eskisi için ama o benim için geçmiş aşk aslında. Ben artık yeni biriyim ve yeni bir hayatım var. Sertap Erener çok haklı: Yeni bir aşk, yeni bir iş, bir de gülecek yine ben lazım. Anladınız mı? Yani bende bir sorun yok.)
Ve o meşhum replik: I volunteer! (Ben gönüllüyüm!)
Bu kısımlarda kıs kıs güldüğüm doğrudur. Fena halde güldüm.
İşte Şazi böyle bir kız. Ve gönüllü olup saraya giriyor.

Gelelim Halidcan’a. Ne yazık ki sana pek ısınamadım be dostum. Nefret etmedim ama 25-29 yaş arası tavırların altından 18 yaşında bir veled çıkınca hayal kırıklığı oranım birkaç kat arttı. Tabii ki tüm güncel roman kahramanları 16 ve 18 yaşları arasında gidip gelecek. Bu roman yazmanın altın kuralıdır. Gerisi teferruat. Neyse.

Halidcan da şöyle:

Selam, ben Halid.
Üzgün ve öfkeli.
Bedbaht ve katil.
Mutsuz ve ergen.
Horasan’ın en iyi ikinci silahşoru ve stratejistiyim. (o zamanlar bu kelime çok meşhurdu, kitapta bol bol görebilirsiniz) Ama ok atmayı bilmiyor, strateji kuramıyor, koca Horasan’ı yönetirken genelde deneme-yanılma ve bekleme yöntemini kullanıyorum. Biraz bekleyeyim, bakayım lanet gerçek mi? O yeah, gerçek çıktı. Durun harekete geçeyim. Hop, gördüğüm ilk gelin beni sarstı, bakayım bir şey değişecek mi? O yeah, değişmedi, devam Halid, bastır Halid.
Gülmem.
Bad boy gibi görünüyorum ama bad boy değilim, kızlar buna bayılıyor. (Kaşlarını kaldıran çapkın emoji yok mu garson?)
Bir şarkı vardı, o ben: “Görür görmez seni inan aşık oldum
Titredim zom gibi aşktan sarhoş oldum
Çekindim utandım
Nefes alamadım
Bakışını yakalayınca dayanamadım
Gözlerim gözünde hemen yanıma gelince
Dilim tutulup orada kendimden geçince
Bir laf bulamadım
Orada öylece kaldım
Hadi birazcık cesaret kızım başaracağım”

İnanmıyorsanız kitabı okuyun, hıh.

(Ay bir de şeye çok takıldım. Şimdi bu adam her gün evleniyor ama kızları görmüyor. Gıyabında evlilikler bunlar. Ortada bir düğün, nikah vs. de yok da neyse o takıldığım son şey. Kızları görmüyor, eh kızlar da gün yüzü görmüyor ve bu mecaz değil. Derken sırf gönüllü olduğu için 76. Gelini merak ediyor. 75 miydi yoksa? Bu da açlık oyunları göndermesi mi ahsdhfdhfd. Ve tabii adam merak ediyor, ay pardon veled: Ya bu ülkede böyle salaklar da mı varmış? Ölmek için gönüllüyüm falan. Gidiyor, Şazi’yi görüyor ve 75 Günlük istikrarlı katilliği orada bitirmeye karar veriyor. Ulan insan müsveddesi. Neyse ağzımı bozmayacağım. Bilin istedim, yorum bitmişken geri döndüm.)

Ve bir de Tarık’tan bahsetmek istiyorum. Sonra genel konuşup bitireceğim, söz. Çünkü yorum üç sayfa oldu, sığmayacak diye korkuyorum.

Selam, ben Tarık.
Yaşım belirsiz ya da Büşra gözden kaçırdı. İkincisi muhtemel. Dikkatini vermiyordu zaten. Özellikle benim olduğum kısımlarda bir uyku bastırıyordu kıza. Bana sıkıcı, bunaltıcı ve gereksiz adam gözüyle bakıyor. Zalim gız.
Ben takıntılı aşığım. Çok seviyorum, hem de çok. Tam kalbim geldi ok. Anlayacağınız okçuyum.
İnanılmaz savunma mekanizmalarım var. Freud bu zamanda olsaydı benimle özel olarak ilgilenirdi. İnkar ediyor, suçu başkalarına atıyor, sevdiğim gıza laf etmek ve onunla ilgili kendime soru sormaktansa sinirlenip başkasını pataklamayı seçiyorum.
Kitabın en çelişkili karakteriyim. Bkz: Halid’in zaafı Şazi. Adam aşık olmuş. Şaka gibi. Ah Tanrım, buna dayanamam.

Bir an sonra…

Şazi’yi o canavardan kurtarmalıyım, canı tehlikede.

Kocaman bir saray düşünün. Hükümdarların Hükümdarı orada yaşıyor. Herkesin nefret ettiği ama korktuğu bir yönetici. Yani öyle böyle güvenli değildir, anlarsınız ya? Etrafı askerlerle dolu. Bölgenin en iyi 2 silahşoru o sarayda yaşıyor. Onlardan bir tık aşağıda olan 2 meşhur komutan ve onlarca, yüzlerce asker demiş miydim? Heh, ben onların ruhu duymadan HATUN’un (adamlar Türk çıktı, iyi mi? dsjdfkjfkj) odasına girip onunla kaçamak dakikalar yaşayabilecek kadar yetenekliyim. Bu durumda en’ler sıralaması değişir ama kimin umurunda? Ah lanet olsun, Şazi’yi seviyorum.

En iyi silahşor ile karşılaşmamı Büşra size anlatsın: Tarık elinde ok ile sahneye girer. En iyi silahşor ve stratejist (bu kelime tekrarları sizi bunaltıyorsa kitabı okuyun, görürsünüz tekrarı. İngilizce’nin -re- eki ile ne alıp veremediği var yazarın çözemedim) Rajput karşısındadır. Kılıcını çeker ve gülerek OKA doğru yaklaşır. Çünkü şeye güveniyordur: Oku atamaz. Ve vurulur. Okuyucu şaşkındır: Hani senin beynin? Hani strateji? Hani en iyi??? Yazar konuyu değiştirir. Bu arada Şazi vurulan dostuna göz ucuyla bile bakmayıp odadan çıkar, okuyucu bunu da görmezden gelemez. Sadık, cesur, iyi kalpli Şazi??? Kalbin nerde canım? Yazar ilerlemeye devam eder.

İşte karakterler böyle. Ay daha da anlatamayacağım ya, bence kitabı neden sevmediğimi, neden acılar içinde okuduğumu anladınız. Uzun lafın kısası kısmına geçiyorum. Gördüğüm en saçma ve detayları en korkunç kitaplardan biriydi. Bir gün ikinci kitap pdf olarak düşerse sırf böyle eğlenerek yorum yapmak için okurum, başka sebeple değil. Feyre ve onun öyküsünden sonra daha kötüsünü okuyamam bu yıl diyordum ama büyük konuşmamak lazım. Ciddi anlamda Feyre’yi aratan bir karakter, kurgu ve akıcılıktı. Sana verdiğim 2 puanı alnının teriyle aldığını anladın mı şimdi Feyre?

Kitabı kat’i surette tavsiye etmiyorum. Hem sevmedim hem beğenmedim hem de okurken yıl – dım. Bir Kore dizisinde adı bana hep komik gelen ve okunuşu Yulgun olan biri vardı. Okurken ben oydum galiba.

Sevgiler, saygılar.

Süha Murat Kahraman, bir alıntı ekledi.
18 May 01:21 · Kitabı okuyor

Aziz Muhterem Kardeşim...

Mademki İslâm’ın her derdine razı olduğunu bildiriyorsun, bu müjdenle bize aşk ve şevk veriyorsun, o halde iyi dinle:

Vazifen: Dikenler arasında güller toplayacaksın. Ayağın çıplaktır, batacak. Elin açıktır, ısıracak. Buna sevineceksin!

Firavunlar kucağında büyüyen çocuk Mûsâ’ları safına alacaksın. Aldığın için dövecekler. Konuştuğun için zindana koyacaklar; sevineceksin!

Çöllere sürülürsen, kanınla ağaç yetiştireceksin. Kutuplara sürülürsen, vücut ısınla sebze yetiştireceksin. Yeşilliği sevmeyenler olacak. Yakacaklar, yıkacaklar. Sen bunu sabırla seyredeceksin!

Karanlık zindanlara atarlarsa, ışık; paslı vicdanları görürsen, ümit; imansız kalplere rastlarsan, Nur vereceksin. Sen verdiğin için, suç; sen getirdiğin için, ceza; sen konuştuğun için, mahkûm olacaksın. Ve buna şükredeceksin!

Anadan, yardan, serden ayrılacaksın. Candan, gönülden Kur’an’a sarılacaksın. Damla iken deniz, nefes iken tayfun olacaksın. Derdini yazmak için derini kâğıt, kanını mürekkep edeceksin. Kimse ile görüştürmezlerse, Mecnun olup çöllere düşeceksin. Leylâ arar gibi Nur arayanları bulacaksın. Bulamazsan üzülmeyeceksin!

Makamlar, servetler verirlerse, nefsini unutacaksın...

Yalan, iftira, çamur fırtınasına tutulursan, hissiyatını terk edeceksin... Önünde demirden set yaparlarsa, dişinle deleceksin. Dağları toptan oymak gerekirse, iğne ile oyacaksın. Unutma, nerede olursan ol, küfrün ve cehlin ta temelini çürüteceksin!

Bir gün, Kur’an etrafındaki surların yıkıldığını görürsen; hemen kemiklerini taş, etlerini harç, kanını da su edeceksin. Etrafına ilimden, irfandan, faziletten, ahlâktan kaleler dikeceksin. Kaleler, fedailer ister. Nasıl olsa sen de içinde fedai olacaksın.

Bu mektubu okuyunca, Mesnevi’yi okuyan Yunus Emre gibi “Uzun olmuş” diyeceksin. O’nun gibi ben olsa idim:

“Ete, kemiğe bürünürdüm.

Yunus diye görünürdüm” derdim dediği gibi, sen de ne lüzum vardı uzun uzun saymaya... Kısaca “Kur’an talebesi olacaksın!” deseydin yeterdi, diyeceksin. Haklısın. Zira İslâm yoluna giren bilir ki, bu yol kıldan ince, kılıçtan keskindir. Her kişinin değil, er kişinin yoludur.

Seni bütün ruhu canımla kucaklar, gözlerinden öper, dualarına mukabele eder, Allah’ın rızası dairesinde buluşmak üzere mektubuma son verirken, dalâlete düşen din kardeşlerimin, kısa bir zamanda sizin gibi hidayete ermelerini Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd olan Hazret-i Allah’tan niyaz eylerim. Âmin.

Zübeyir Gündüzalp

Bir Dava Adamından Notlar, Zübeyir Gündüzalp (Bir Dava Adamından Notlar1)Bir Dava Adamından Notlar, Zübeyir Gündüzalp (Bir Dava Adamından Notlar1)

~ Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar. ~

Efsane bir giriş karşıladı beni. İçine dalacağım ızdırap ve melankoli denizinin habercisi.. Zaten kitabın girişinde de belirtilen yazarın hayatına ilişkin trajik noktalar, okurken yaşanılacak bunalımın ön gösterimi gibi.
İncecik bir kitap elimdeki ve hemen bitirme havasına giremeyeceğim ilk izlenimimden anlaşılıyor.

''Lakin tek korkum; yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan...'' diyerek kimseye anlatılmaz dediği bu dertleri gölgesine anlatmaya başlıyor.
Esrarengiz bir kadının büyüleyici tasviriyle masal okuyormuş hissine kapılıyorum.
Tanıdığı, bildiği o ızdırap ve acı ile anlattığı olaylar karmaşık bir hal alıyor, gerçek miydi, zihninde mi canlandırmıştı karakter dahi bunun ayrımına varamazken, afyonuyla duman altı olup, zaman ve mekan kavramından uzaklaşıyorum.

Doğumu itibariyle yazgısı elem içinde.. Onu büyüten, çok sevdiği halasının kızına aşık olmuş, sırf ona benzediği için.. Aşk ve nefret arasında ona hissettikleri; evlendiği ancak el sürmesine izin vermeyen kahpe diye anlattığı karısına..

Nefret duyduğu, saplantıya dönüşmüş aşkı onu tabuta benzettiği odasında yavaş yavaş öldürüyor.
Ölüm korkusu sarıyor.. Ölmek değil de, hiçliğe gidemeyeceği, öldükten sonra ikinci bir hayata uyanmak endişesi sarıyor. Toprağın altında, bedeninin her zerresinin aşağılık insanların bedenlerine karışması korkutuyor. Zayıf olmanın, bu dünyaya ait olamamanın bedelini yaşamakla ödüyor..
''Bana göre değildi bu dünya; bir avuç yüzsüz, dilenci, bilgiç, kabadayı, vicdansız, açgözlü içindi; onlar için kurulmuştu bu dünya.'' diyor.

Olay örgüsü, birbirine benzeyen kişiler ve mekanlar arasında değişiyor kitapta. Siyah saçlı, ince bitişik kaşlı kadın tasviri; baştaki esrarengiz genç kızın, annesinin ve karısının tasvirine benziyor. Sararmış sarıklı kambur sinir bozucu kahkaha ile gülen ihtiyar; esrarengiz kızın yanındaki ihtiyara, karısının onu aldattığı adama ve karısının babasına - halasının ölüsü başında kızı tarafından baştan çıkarıldığında iğrenç bir kahkahayla gülen eniştesine- benziyor.
Mavi gündüz sefaları, ölümü tasvir eden mayıs böcekleri, bir salatalık gibi serinletici, hoş buruk tat, yanaklarının kasap dükkanında asılı etlerin renginde olması, sürekli tekrarlanıyor kitapta.
Baştaki kadının, onu etkisine alan esrarengiz kadının evine gelmesini, karısının yaptıklarından pişmanlık duyarak kendisine gelmesini umarak hayalinde oluşturuyor belki de.

Kitabın son sözünde Hidayet'in yakın dostu Bozorg Alevi'nin onunla ilgili notları da yazarı yakından tanımama vesile oldu.
Yazarın hayatına baktığımda, hayata ve insanlara adapte olamamış bir ruh hali, hayatının son zamanlarına doğru umudunun kalmayışı ve kendine ölüm yolunu seçmesi kitapta anlatılan karakterle de paralellik gösteriyor.
Dönemin İran'ındaki baskıcı siyasi rejim, Hidayet'in düşüncelerine vurulmuş gem gibi. Ya da son sözde Bozorg Alevi'nin de dediği gibi ''Bu roman, daha çok, sessizce katlanılan bir acının ifadesidir; kendisinin çektiği, onunla beraber hisseden ve terörün susturduğu diğerlerinin çektikleri acıların ifadesidir.''

Bitmeyen Öykü
Ulan dedim kendi kendime geçenlerde. Kendi kendime dememin de bir nedeni var ki söylüyorum, on yıl sonra ilkokul arkadaşımla karşılaşmam etki etti. Selamlaştık falan. Oturduk bir çay ocağına çayları söyledik, mazinin marazisinden konuşmaya. Şimdi polis olmuş arkadaş birkaç güne de evlenecekmiş. Ben ona ne yapıyorsun diye sorduğumda öyle cevap verdi gülümsüyordu, neşeliydi, traşlıydı, et kemik toplanmış/sıkışmış, şöyle tam kendine gelmiş eski cılızlığından ve zayıflığından kurtulmuş adam gibi adam olmuş. Ben halimi anlatmayayım neyse azcık anlatayım. Saç sakal birbirine karışmış, zayıflamışım, boy kilo farkı uçurum olmuş, göz kapaklarım çökmüş, sekiz senedir üniversite okuyorum bir diploma bile yok ortada. Her neyse kendimi ve yaptığım işi de böyle belirtince adam şaşırdı kaldı. Neyse çaylarla beraber sigaraları da içiyoruz. Konudan konuya atlıyoruz iki dakikada eskiden beri arkadaşız havasına girdik, sanki şu geçen on yılda her zaman birlikte gezmişiz, tozmuşuz falan. İlkokul yani ilköğretim arkadaşlığı farklı oluyor hem de çok farklı oluyormuş. Her neyse adama dedim ki öğrenciye yemek ısmarla, sen memur adamsın. sağolsun güzel bir şeyler söyledi iyice yedik. Sonra ulan dedim Ceylan'a noldu haberin var mı? Hangi Ceylan diyerek yüzüme baktı salak bir ifadeyle. Salak bir ifade nasıl oluyormuş bilmiyorum ama ben anlam veremediğim bakışlara salak bir ifade yahut bakış diyorum. ooo böyle yaparsam hikaye bitmez ki. Böyle arada sırada hikayeyle ya da anıyla alakası olmayan şeyler koyarsam hikaye bitmez galiba. Bak hala konuşuyorum hikayeden bağımsız olarak. Ulan böyle bir hikaye beş dakika öncesine kadar aklımda yoktu, şimdi aklıma geldi bir hikaye yazayım da konusu şöyle böyle olsun diye ama hikayeye geçemiyorum abi. Bu nasıl bir kendinibilmezlik bu nasıl bir üslup bu nasıl bir okuyucuyu önemseme mantığı? Ulan hikayeyi beğenmiyorsan niye yazıyorsun, beğeniyorsan niye başka konuşmalar ekliyorsun araya. Haa şöyle bir şey de var ki anlatacağın şeyi tam olarak anlamamalarından korkuyorsan onu da ince ince işle hikayeye yani ne bileyim bir diyaloğa sığdır bir tasvire yahut betimlemeye sığdır yahut sembol olarak bir şeyler ver. Hadi bunların hepsi olmadı bir karakter yarat. O karakter hiçbir şeyi anlamaya bilmeyen bir karakter olsun. Ve zorlandığın yerlerde o karakteri konuşturarak hikayenin bir köşesine sok. Hem karakter iyi olur hem de hikaye daha eğlenceli daha açıklayıcı olur. Ama mizaha izah yaparsan da mizah olmaz. Ulan mizahla ne alakası var şimdi hikayenin? Hikaye ruhu ayrı mizah ruhu ayrı. Yani mizahın izahı olmaz kim ne anlarsa. Hikayede ise kim ne hissederse mi önemli yoksa olayın kendisi mi? Valla ben tam olarak bilmiyorum bunu ama olay üzerinden hislere açık kapılar bırakılırsa daha etkili olur diye düşünüyorum ama belli de olmaz. Olay bağlantılı düşünürsen sürekli bu sıkıntı. Ama duygu veya duygulanış bağlamında düşünürsen hikayeyi bu da sıkıntı. İki tane tarz vardı: çehov tarzı hikaye ve maupassant tarzı hikaye. Nerden geldik buraya onu da anlamadım ama abi ne olursa olsun bu yetenek işidir. Yeteneğin yoksa sıksan da siksen de olmaz bu işler. Yazı yazmak için binbir türlü nedenler var. onların da yerine gelmesi lazım. Başta yoksulluk, çirkinlik, isyan gibi ruhi ve maddi bunalımlar olması lazım ama günümüzde bunun da bir önemi yok artık. Yav yeter artık ben hikayeye geçip anlatmak istiyorum. Her neyse oturuyoruz arkadaşla çay ocağında. İnşallah okuyucu unutmamıştır en son kaldığım yeri. Neyse ben bir başa dönüp bakayım da nerde kalmışım. Bir dakikaya geliyorum. Tamam, tamam. Hangi Ceylan diyerek yüzüme salak salak bakmıştı. Ben de o salak bakışın nasıl olduğunu ve neden böyle bir tabir kullandığımı anlatmıştım. Hatırlıyoruz değil mi neden o tabiri kullandığımı? Onu da hatırlatmama gerek yok. Bu defa sen çık yukarıya bak ve hatırla. Okuyucu senden özür diliyorum seni yukarıya çıkardığım için. Her neyse kelime hatalarına veya imla kurallarına pek takılmıyorum. Sen de takılmadan oku. Ulan dedim hani bir ceylan vardı. Siyah saçlıydı, siyah kirpikleri -beyaz olacak değil ya-, ince kaşlıydı, sonra bembeyaz bir yüzü vardı orada okuyan pis köylü çocuklarının arasında güzelliğiyle, temizliğiyle bütün cinsel dokunuşları özleten kız vardı ya. Haaa o mu diye karşılık verdi. Şimdi hatırlıyor. Size demedim mi salak bir ifade. Aha da şimdi bu kadar tasvirden sonra hatırlaması kesinkes salak olduğunu göstermiyor ama hissettiriyor değil mi? Her neyse arkadaşa detaylıca anlatmaya başladım kızı, çoğunu unutmuş bu gerizekalı. Kızın en önemli yanlarını unutmuş. Aslında burada okuyucuyu bilgilendirmek amacı taşıyorum ama bunu böyle açıkladıktan sonra hiçbir önemi ya da gizi kalmıyor ki... Ama olsun bu da bir şey. En azından hikaye uzun ve güzel gibi geliyor. Adam yazmış bu kadar uzun hikayeyi demek ki yetenek var abi diye düşünmesini istiyorum okuyucunun. Neyse bizim köyde bir imam vardı. Bu imamın hiç oğlu yoktu ve sekiz çocuğunun sekizi de kızdı. Size yemin ediyorum ki öyle. İnanmıyorsanız ekmek mushaf çarpsın. Her neyse. Sekiz kızı da çok güzellerdi. Saçları böyle uzun ve yumuşak ve düz ve kalın saçları vardı. Yüzleri hiç güneşe çıkmamış çocuklar gibi bembeyaz ve tertemizdi. Elbiselerinde tek bir leke bile yoktu. Hepsi de çok güzeller. Onlardan kim hangi sınıftaysa o sınıfın erkekleri o kızın peşinden koşuyordu. Bunların gözleri falan da büyüktü. Herkes bakıyordu abi ister istemez. Böyle köye manken gibi kızlar getirirsen bakacaklar. Bizim de halimiz harap. Proleter sınıfın en önde koşanlarıyız. Ama hangi sınıfa mensup olduğumuzu bilmiyoruz. Sonraları öğrendim ki.. İmam ve kızları burjuvaymış biz ise proleter. Her neyse önlüğümüzün önü hep yırtık ya duvara çıkıyoruz yırtılıyor ya ağaca ya da kışın soğuyan/üşüyen ellerimizi, ayaklarımızı veya götümüzü ısıtmak için yanaştığımız soba yakıyor. İşte bu imamın bir kızı da bizim sınıftaydı. Adı Ceylan soyadı da Kaplan. Ulan yemin ediyorum çok güzeldi be.. Aslında özledim biliyor musun sayın okuyucu. İsme ve soisme bak.. Dedim ki okuyucu burada isme soyisme dikkat etmeyebilir ben de dikkat ettireyim. Her neyse başlıyorum kızla olan anıma.. Güzel anıydı gerçekten, tek bir anı değil onlarca güzel mi güzel anı var. Onların hepsini hikayede nasıl ve ne şekilde vereceğim bilemiyorum. Ulan nerde çıktı bu hikaye fikri? sabah sabah kalkıp hikaye mi yazılır uykulu gözlerle. Bir şeyler uydurmak da zor gerçekten. Ama bu hikayeyi okuyan okuyucunun yemin ederim alnından öpüp tebrik etmek isterim. Yoksa okunmaz abi. Baksana hikayeyi parağraflara ayırmadan yazmışım. Bu kolay kolay dayanılır bir şey değil. Hem de hikaye konusu o kadar ilgi çekici değil. Ama yemin ediyorum uyandım ve bir hikaye yazayım dedim. Ve bunun gibi bir şey çıktı ortaya. Kötü de olabilir iyi de. Ben bilmiyorum. Çünkü kimse kalkıp baştan sona bir daha okumaz bunu. Ben anlamak ve yorumlamak için okumayacağım baştan sona sadece ciddi yazım ve noktalama yanlışları var mı diye bakacağım. Kırmızı olan yerlere dikkat edip aşağıya ineceğim. Her neyse okuyucuya verilen değer bu mu? ayıp ettim sayın okuyucu, kusura bakarsan da bak. Ama özür diliyorum. belki de içimde dilemiyorumdur. Biraz medeni olmakta fayda var diye de ekleyeyim. Ulan hikayeye odaklansaydım şimdiye kadar hikayenin güzel bölümlerini bitirmiştim. Ama bitiremiyorum. Sanırım bu hikaye başka bir güne kaldı. Başka bir hikayem daha vardı tamamlamam gereken. Onu da en yakın zaman tamamlayacağım. Bana iki kişi merak ettiklerini söylemiştiler. zaten o ikisi tek okumuştu. eskiden çoğ okuyucu vardı buralarda. Onlara da çok teşekkür ediyorum. İlerde bunu da tamamlarım. Kimse okumadı.

"Peygamber'in elinde Ali ve benzeri pek çok şahsiyetler yetişmiştir. Bunlar iki yönlü şahsiyetlerdir; irfan âlemine ve iç dünyaya girildiğinde bedenlerinden sıyrılmış bir ruhu andırır bunlar. Manevî göklerin yolunu yeryüzü yollarından daha iyi tanırlar. Böyle ruhlar, geceleri sabaha kadar uyumazlar.

Neden? İslâm toplumunun en uzak bir köşesinde bir aç kişi uyumaktadır. Toplumdaki açlık sorunu karşısında bu kadar duyarlı bir ruh. Bir aç kişiye karşı gösterilen bu tür duyarlılık, tümüyle maddî ve halkçı bir önderin işidir. Öyle ki, bu önder halkın maddî hayatını temel olarak kabullenmiştir.

Bu söz ve bilinç, düşünce ve sevgi adamı, kılıcından ölüm saçan ve dilinden vahiy dökülen adam; bu kişi ideal insan düşüncesinin var olmuş bir gerçeğidir. Bu büyük sahabeler, insanlık idealinin örnek şahsiyetleridir. Onları Peygamber kendi dininin verdiği terbiyenin bir ürünü olarak tarihe, insanlığa ve İslâm ümmetine gösteriyor ki, başkaları da onlar gibi olsun.

Tam insan, ideal insan; sosyoloji ilminde "Le Homme Total" diye tanımlanan insan, yani tüm boyutlarda gelişmiş ve ideal bir insan sıfatını kazanmış "İnsan", herkesin kendisine örnek edinebileceği yüce bir insandır."

Ali Şeriati (Biz ve İkbal)

13-05-2014 Soma Komur madeninde hsyatini kaybedrnlerin ruhu sad olsun
SOMA KÖMÜRÜ
Yandı yürekler yine mayıs sıcağında
Bebeler yetim kaldı ana kucağında
Göçük varmış Soma’da kömür Ocağında
Ya Rab kalana sabır gidene cennet ver

Kara elmas demeyin bu ekmek davası
Beklemek ise sabrın en büyük rüyası
Yıkıldı yavruların bir anda dünyası
Ya Rab kalana sabır gidene cennet ver

Ekmek teknesi derken mezar oldu maden
Bekler, umudu asla bırakmıyor elden
Gözyaşları sel olmuş akıyor gönülden
Ya Rab kalana sabır gidene cennet ver

Elbet yanıyor bizim yufka yüreğimiz
Bağlanıp zincşrsiz dönmüş bileğimiz
Makamları şehitlik olsun dileğimiz
Ya Rab kalana sabır gidene cennet ver

Uğur’um biçaredir anca yazar söyler
Sağ çıkacaklar diye deli gönlün eyler
Ölen öldü kurtuldu kalan garip neyler
Ya Rab kalana sabır gidene cennet ver
Ya Hak kalana sabır gidene cennet ver
14-05-2014
Uğur UKUT

Semanur Yılmaz, bir alıntı ekledi.
12 May 18:07 · Kitabı okumayı düşünüyor

Fabrikalarda çalışan sıska, cılız, iki büklüm olmuş on yaşında çocuklar gördüm; daha o yaşta ahlakları bozuk. Havasız bir barakada, akşama kadar işleyen makine gürültüsü, hayasız sözler ve şarap kokusu altında yaşıyorlar. Şuncağız çocuğun ruhu bunlarla mı beslenmeli? Ona güneş, çocuk oyunları, her bakımdan iyi, temiz örnekler ve bir damlacık da olsa sevgi gerekmez mi?

Karamazov Kardeşler, Fyodor Mihailoviç Dostoyevski (Sayfa 421 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)Karamazov Kardeşler, Fyodor Mihailoviç Dostoyevski (Sayfa 421 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)
Ceylan Mumoğlu, Arayışlar'ı inceledi.
12 May 16:51 · Kitabı okudu · 4/10 puan

Yaşadığı dövr ərzində 15-i roman olmaqla cəmi 19 kitab yazan, rus əsilli psixoanalitik, zəmanəsinin bir çox intellektualını özünə aşiq edən "qamçılı qadın" Lu Salomenin
"Axtarışlar" əsərini sahildə yürüdüyüm zaman tələbə qızların satışa çıxardığı yerdə almışdım.
Lu Salome haqqında Nitsşeylə bağlı kitablardan və izlədiyim filmlərdən tanış olsam da, öz yazdığı düşüncələrini pərakəndə halda ordan-burdan oxumuşdum. Əsər şəklində oxumaq daha maraqlı oldu. Bu zaman yazıçının əsərə yüklədiyi enerjini, ruhu da duymuş oldum.
"Axtarışlar" əsərində Lu Salome kişiyə tamamilə təslim olmaqla, ondan tam müstəqil ayrı olmaq arasında gedib-gələn qadının hekayəsini nəql edir. Yeniyetməlik dövründə dəlicəsinə aşiq olmuş qəhrəmanının sevgisi öz "mənliyini" axtarması yoluna "qurban" gedir və o Parisdə atelye açaraq özünü sənətə həsr edir. Dövrünün tanınmış rəssamı olur. Azad, müstəqil, kişidən asılı olmadan xoşbəxt olmağı seçir.
İlk baxışda Lu Salomenin mövqeyi çoxuna qəribə görünə bilər və onu "xəstə düşüncəli" də adlandıra bilərsiniz. Ancaq bu düşüncəyə gəlmədən öncə niyə bu qadın dövrünün intellektual dairələri arasında bu qədər səs salmışdı, niyə onun zəkası haqqında ətrafında çox danışırdılar və niyə kifayət qədər tanınmış intellektuallar onun dərdindən divanəyə çevrilmişdilər kimi, suallara cavab tapmaqda da fayda var. Bəzən paylaşmalarımda Lu Salomeni zarafatla "manyaçka" adlandıraraq nəsə paylaşıram. Onun tutduğu həyat yolunun tərifli və ya tənqidli tərəflərini dəyərləndirmək fikrində deyiləm. Amma xoşuma gələn cəhəti hansıdır deyə, soruşsanız, təbii ki, psixoanalitik bacarığı deyə, cavablayaram.
"Axtarışlar" əsərini oxusanız, siz də Lunun bu bacarığını görəcək, təsiri altına hökmən düşəcəksiniz. Bəzən qadın-kişi münasibətlərinə Bennoyla Adinenin qarmarışıq hisləri müstəvisində baxacaq, bəzən qızının bütün qərarlarıyla razılaşan hədsiz mərhəmətli anayla görüşəcək, bəzən də Bennoya aşiq qonşu qızın Qabrıelın onu necə qısqanmasına və Adinenin fiziki əngəlli Danielanın "xoşbəxtlik dolu" xəyal dünyasına qibtə etməsinə şahid olacaqsınız. Bir sözlə, xarakterlərin açılması məsələsində Lu Salome istedadını göstərə bilib, bu səbəbdəndir ki, əsəri oxunandır və günümüzdə də oxunur.
"Axtarışlar" əsərinin sonluğundan sonra beynimdə bir fikir suala dönüşərək qaldı: "Ən şirin gəldiyin zaman özünü yedirməyi kəsməli; uzun müddət sevilmək istəyənlər bunu bilirlər", yazan Nitsşe necə olub ki, Lu Salome kimi "manyaçka" bir qadına evlilik təklif edib?

sümeyye ayas, bir alıntı ekledi.
10 May 21:27

Amaçtan, bütün amaçlardan koparılmışım; arzularımın ve burukluklarımın sadece formüllerini muhafaza ediyorum. Sonuca bağlama eğilimine direndiğim için ruhu yendim; tıpkı hayatı da, onun içinde çözüm aramaktan dehşete kapılarak yendiğim gibi... insanın seyri ne mide bulandırıcı şey; aşk iki tükürüğün karışması... bütün duygular mutlaklarını salgı bezlerinin sefilliğinden alırlar. Asalet varoluşun yadsınmasındadır, harap olmuş manzaralara tepeden bakan bir tebessümdedir yalnızca

Çürümenin Kitabı, Emil Michel Cioran (Sayfa 13)Çürümenin Kitabı, Emil Michel Cioran (Sayfa 13)

Bedeni toprağın bir kaç karış altında olan, ruhu başka diyarlara yolcu olmuş büyüklerinizi ziyaret edin. Onlar sizin sadece ziyaretinize ve bir Fatiha'nıza muhtaçlar...
K.TATAROĞLU