• Livaneli' nin en sağlam kitaplarının başında gelir Son Ada. Devrik bir başkan sürgüne gönderildiği cennetten bir köşe olan adayı nasıl kendi ruhu gibi çirkinleştirip felakete sürüklüyor okurken sinir oluyor insan. Kitap da bölge, din, ırk belirten bir isim yok. Yani kitaptaki olaylar dünyanın herhangi bir yerinde olmuş olabilir duygusu veriyor... Kitabı okudukça "aynı biz yahu, resmen bizi anlatmış" diyorsunuz ancak yazar kitabı yazarken bir ülke düşünmeden yazdığını belirtse bile daha sonradan devrik başkanın Kenan Evren' i çağrıştırdığını itiraf etmiştir. Kesinlikle okunması gerekenlerden.
  • Kitabın sonunda beynimden vurulmuşa döndüm yok böyle bir olay kitap çok sade, akıcı ,50 sayfa ama günlerce aklınızı meşgul edebilecek kapasitede vay Bartleby vay. Yapmamayı tercih ederim sözünün nedenini son anına kadar anlamıyosunuz. Ruhu ölmüş bir adam nasıl olur merak ediyorsanız buyrun kitaba.
  • İnsanı İnsan Yapan İmanıma Bismillah…
    Ölümsüzlüğümün İlahi Fermanı, Ruhumun Gıdası Vahiyden,
    Nur Dağının Eteklerinden Süzülen Gözyaşımdan Sor Beni…
    Sevrin Yamaçlarındaki Taşlara Dökülen Terimden Sor Beni…
    Kabenin Azametinin Önünde Edebinden Boyunu Uzatamamış
    Revaklardan Sor Beni
    Hicaz Demiryolunun Medine İstasyonundaki Raylarına Sarılmış
    Keçelerinden Sor Beni…
    Mahzun Ayasofyanın Üç Tekbirli Mihrabından Sor Beni…
    Sakaryanın Sırtına Vurulmuş Mühründen Sor Beni…
    Asırlarca Kimsenin Göremediği Ninemin Al Yazma Altındaki
    Telinden Sor Beni…
    Ben Doğmadan Semerkantta, Buharada Duam Yapılmış,
    Dedem Korkut Elindeki Kopuzdan Hoca Ahmet Yesevi Dilinden
    Türküm Yazılmış…
    Bakma Şimdi Camilerimin Boş Kaldığına,
    Fıratın Suyunda Abdestimi Alır, Namazımı Tuna Kıyılarında Kılardım.
    Her Girdiğim Şehri Yanık Sesimle Süsler,
    Her Aştığım Dağın Zirvelerinde Habeşli Bilal Olur Çınlatırdım Gökleri…
    Kah Çelebi Hasan Olup Kanatlanırdım Göklere …
    Kah Hacıbayram Olup Secdelerde Yükselirdim Miraca…
    Efendi Olmak İçin Değil…
    İki Cihan Efendisine Bende Olmak İçin Tükettiğim Ömrümden Sor Beni…
    Sor Ki Kazancım Rıza Olsun… Tahtlar Taçlar Değil…
    Maide Suresinin 54. Ayetinden Sor Beni…
    Sor Ki Abdulkerim Satuk Buğra Han’ In Ruhu Dinlensin…
    Asırlara Sığmayan Yorgunluğumu Dede Efendinin Gülnihalinde,
    Itrinin Tekbirinde Dindirdim Asırlarca…
    İmam Buhari Işık Oldu Yürüdüm. Susadıkça Yunusun Mısralarını İçtim.
    Acıkınca Mevlananın Aşk Sofrasına Oturdum.
    Kah Kal’a Oldum Savundum Adaleti…
    Kah Türbe Oldum Ölümü Öldürüp Yeşerttim Ümitleri…
    Düşmanımın Bile Çekinmeden Oturduğu Sofralarıma Sor Beni…
    Yüreğimde Pişen Tarhanaya, Ayran Aşına Sor Beni…
    Arkadan Vuranlara Bile,
    Misafirse Dokunulmaz Diyen Töreme Sor Beni…
    Kardeşlerime Nasıl Ağabey Olduğumu,
    Yaban El Değmesin Diye Medine Müdafaasında
    Canımı Nasıl Verdiğimi Bilen Çöllere Sor Beni…
    Dahası Kardeşi Kardeşe Düşürten İngiliz Lavrensden Sor Beni…
    Hürriyet Mi Dedin?
    Asırlardır Şehirlerimde Hürce Yaşayan Kiliselerden,
    Havralardan Sor Beni…
    Her Renk Rengim, Her Dil Dilim Olmuş…
    Irkçılığın Giremediği Yüreğim Ben…
    Alınıp Gücenmesinler Diye Her Irk Irkım Olmuş….
    Kim Olduğumu Merak Ediyorsan Kafkas Kartalı Şeyh Şamilden,
    Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyübiden Sor Beni…
    Barış İçin Deyip Savaşlarda
    Çoluk Çocuk Kadın İhtiyar Demeden Öldürenler Anlayamazlar Beni…
    Var Git Çanakkaleden… Anzak Askerden Sor Beni…
    Beni Terörist, Potansiyel Suçlu Diye Yoketmek İsteyenler Bilmez…
    Onlar Zevk İçin Öldürürler.. Bense Diriltmekten Zevk Alırım…
    Onların En Haklı Savaşları Bile Ölmemek İçin Öldürmektir..
    Bense Savaşlarda Öldürmemek İçin Ölürüm…
    Şehitlerimi Ağırlayan Topraktan Sor Beni…
    Her Adımda Barış İçin Yaşayan İnancımdaki Selam’a Sor Beni…
    Kadını Bir Meta Gibi Kullanan Feministlere Değil
    Evlerimizin Hakanı Ayşelere Sor Beni…
    Kendi Hakkından Başka Hak Tanımayan Özgürlükçülere Değil,
    Yaradılanı Severiz Yaradandan Ötürü Diyen Yunuslara Sor Beni…
    Beni Sarhoş Edip Mağlup Edeceğini Sananlara Değil..
    Gece Yarılarında Yüreğindeki Tevbeleriyle Af Güneşini Bekleyen
    Meyhanelerdeki Bişr-İ Hafilere Sor Beni…
    Gençliğimi Elimden Almaya Kalkışanlara Değil..
    Nefsini Rabbine Adamış Nazenin Genç Hafızlara Sor Beni…
    İlmi Bir Sulta Yapanlara Değil…
    İlmi, İrfan Yapacak Hür Düşünceli Gençlere Sor Beni…
    Artık Uyuyorlar Diye Sevinen Düşmanlarıma Değil..
    Seherlerde Uyanık Zakirlere Sor Beni…
    Beni Taklidi İmanın Tehlikelerine Atanlara Değil…
    Tahkiki İman İçin Çırpınanlara Sor Beni…
    Mağlubiyetimi Zafer Sayanlara Değil.. Uhud’a Sor Beni…
    Uhud’da Hala Yaşayan Hamza’ya.. Mus’ab’a Sor Beni…
    Beni Daha Da Merak Ediyorsan Sevgilinin İnanıyorsanız
    En Güçlü Sizsiniz Fermanına Sor Beni..
    Beni Hadi Canım Sende Geçti O Günler Diyenlere Değil,
    Zor Da Olsa Nasıl Kalktığımı, Düştüğüm Yerlerden Sor Beni…
    Sor Beni …
    Öldüm Zannedip Keyflenenler Bilsin Ki;
    Vakit Saat Gelince,
    Terörist Değil Amma Bir Fatih Çıkar Genç Mi Genç…
    Beni De Kurtarır Senide… …

    Haşim AKTEN
  • Okumaktan başka bir işi yok muydu bu kızın? Yani benim. Vardı vardı... Sadece zevk vermiyordu.

    Joyce etkisi ve yazın sıcağı birleşince pek kavruldum. Dilim damağım kurudu nefesim kesildi. Balkondan eve giremez haldeyim. Üstelik sürekli yanı başımda olan depresyon bile tatile çıktı. Durumlar vahim iken saldım kendimi ne halim varsa görüyorum.

    Anlaşılması kolay Joyce eserlerinin ardından bu minicik ve köprü vazifesi gören kayıplara karışmış bir eser.
    Yazarın yazıp da bıraktığı fakat kardeşinin bulup sakladığı bu köprü Ulysses yazılırken yazılmış diye düşünülüyor. Ulysses'deki karmaşıklık burada da var. Hatta bunun ön hazırlık olduğu apaçık ortada.

    Gelelim eserimize... Eserde bir öğretmen ve öğrenci ilişkisi var. Erotik imgeleme ve betimlemeler ile bir tutam aşk harmanlanarak yazılmış. Üstelik bu otobiyografik olabilirmiş. O zaman demek oluyor ki; Ne yaptın sen Joyce! Nora ! Aldatma söz konusu olabilir mi? Yahut belki de sadece bir düşünce. Belli bir kişiden ilham alınarak yazılan bir yazı da olabir. Joyce bu; ne yaptığını, amacını kestirmek güç. Hatta ve hatta bu eseri sayın başka bir değerli yazar Italo Svevo nun " O kadar İtalya'da kaldın buradan da bahsetsene eserinde!" serzenişinden dolayı kaleme almış dahi olabilir. Gerçi Joyce, bu yazının açığa çıktığından haberdar değil.

    Şiirvari olan bu metin tamamen hayal ürünü de olabilir, karısı Nora'yı da düşünmüş olabilir, bir öğrencisine aşık olmuş ondan yazmış da olabilir... Neyse ne... Bizi ilgilendiren kısmı ; değerli Ulysses'i andıran kelime oyunları ve süslemeleri.

    Bu kadar çok kelimeler ile dans edip ruhu hapseden ve karanlıklar altında saklı kalmış kişilik özelliklerini çırılçıplak önümüze atıveren başka bir yazar görmedim duymadım okumadım... Cesurca, umursamazca, okunmak isteyip de bir yandan da" amaaan be ne halim varsa yazayım." diyerek herkese soğuk su şoku yaşatan Joyce'ye saygılarımı sevgilerimi sunarım...
  • Warcross sonrası stres bozukluğu halim hâlâ sürüyor olsa da ilk günkü şiddetinde değil. Bu yüzden kolları sıvayıp içimi dökmeye karar verdim. Öncelikle olayı kişisel almamanız adına klasik girizgâhımı yapayım: Kitabı çok sevene, az sevene, biraz sevene, aşırı sevene ve daha nicesine sözüm yok. Bunlar kitabı okuyanlar hakkında değil hatta yazar hakkında bile değil, kitap hakkındaki fikirlerimdir. Sevdiğiniz kitabın sevilmediğini görmek sizi incitiyorsa lütfen sayfadan çıkıp farklı sayfalara geçiniz, teşekkürler.

    Warcross ile ilgili neler neler var aklımda, bilemezsiniz. Hepsini hatırlayıp yazabilecek miyim, bilmiyorum ama bizi uzun bir yorum süreci bekliyor gençler. Yine. Kitabı okuyan çoğu kişinin seveceğini düşünüyorum. Özellikle de detayları çok önemsemiyor, yüzeysel anlatımlardan rahatsız olmuyorsanız genel hatlarına bakarak kitabı sevmenin kolay olduğunu söyleyebilirim. Özellikle de güncel romanlar arasında fikir olarak, bu detay önemli, orijinal olmasının bir etkisi olabilir. Sanal gerçeklik üzerine yazılmış çok fazla roman yok. Hele popüler, hiç yok bildiğim kadarıyla. Her neyse. Ama ben sırf yazarın aklına çok güzel bir fikir gelmiş diye kitabı sevemem, ne yazık ki. Fikir güzel ama yazamamış, olmamış. Hakikaten olmamış.

    Bence kitapla ilgili en önemli sorunlardan birisi yazarın mübalağa sanatını çok fazla kullanması olmuş. Mesela oyunu ele alalım: Warcross. Sekiz yıldır falan milyonlarca insanın oynadığı, sevdiği, bağımlısı olduğu ve bugüne kadar hiçbir siber saldırı ya da aksaklığa maruz kalmamış bir başyapıt. Ve kızın birisi hazırlık oyununa, yarım milyar insanın izlediği bir oyuna “Dur bakayım, hackleniyor mu? Kodu yazdım. Ahanda oldu. İçerde-ma!” diyor. Ne? Bu oyun nasıl ayakta kaldı arkadaş? Sanal çağın yaşandığı bir dönemdeyiz, sekiz yıldır bir akıl sahibi hacker bile kodu yazamadı mı? Elin kızı oyundaki bu saçma sapan açığı nasıl buldu? Bakın o da bir saçmalık. Emika Chen. 18 yaşında, iki yıl bilgisayar ve altı ay internet yasağı ile yaşamış fakir bir genç. Elindeki telefonun ekranını bile zor açıyor, düşünün bilgisayarı ne haldedir. Elektrik faturasını nasıl ödediğini bile bilmiyoruz, kızımızın yiyecek yemeği yok. Aslında dâhi bir hacker. İstese kendini kurtaracak kadar para kazanabilirmiş. Çoğu kişide olmayan beceri bende var, Dark Web kullanırım kimsenin ruhu bile duymaz falan diyor bir yerde. İstesem yaparım diyor. Defalarca pavyonda çalışacak seviyeye düştüğünü söylüyor ama kendini kurtaracak bir hırsızlık yapmayı reddediyor. Derken aniden, hiçbir hazırlık ve plan yapmadan, Warcross oyununa bağlanıyor ve şurada bir açık bulmuştum aslında, başka da açık yok aslında, bir tek bu aslında. Güçlendiriciyi çalsam ve satsam ne olur ki? Evet, dur bir deneyeyim diyor ve çalıyor. Azıcık düşünen birisi ön hazırlık falan yapar, plan yapar, açığa çıkma ihtimalini düşünür falan ama nerede o kafa? O yetmiyor, bu imkansızlıklar içinde kızımız harika bir Warcross oyuncusu olduğunu iddia ediyor. Harika güvenlik kalkanları var sanal dünyasında. Ama kitabın sonunda aslında hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Aaa, meğerse takip edilmişim. Aa, meğerse güvenlik kalkanlarımı aşmış. Aa, benden iyiymiş, Aa, Aa, AA. Warcross oynarken görün hele. Yani nasıl bir deha, nasıl. Direğin altına dinamit koydum, patladı ve koştum. VAY ARKADAŞ! VAY! Böyle oyun görülmedi. Yeminle Temple Run falan daha iyi. Yani o çok iyi olarak anlatılan kız da fos bro, fos fos fos. Dese ki normal bir insan evladıyım, kendi çapımda hackerlık yapıyorum, hackliyorum oluyor klasksdkds biz de sinir olmayalım. Bazı yerler var kafamı duvara vurmak istedim. Adam kızı parasını verip işe almış, güvenlik durumları falan. Kız bilgi alıyor, haber alıyor ve şöyle diyor: Neyse ya bu o kadar da önemli bir şey değil, ona söylemeyeyim. Akşamında gözünü hastanede açıyor. Daha yüzlerce detay söyleyebilirim size kadın karakter hakkında. Verilmek istenen ve verilen farkı şu: Hayaller / Hayatlar. İnanılmaz yüzeysel, detaysız, altı boş bir kadın karakter. O kadar ki nefret bile edemiyor insan. Direkt yok benim için. Önemli biri değil gibi.

    Bahsi geçen oyun da fos ki çok az anlatılıyor zaten. Yani korkaklık mı desem, yazamama mı desem bilemedim. Sen sanal oyun kitabı yaz ve kitapta oyun hariç her şeyi anlat. Bir dâhi -Hideo Video, ona da geleceğim- nörolink diye bir şey bulmuş. Gözlüğü takıyorsun ve hop Warcross. Burada sevgili @miyopastronot’tan alıntı yapmak istiyorum: “Neymiș şehire senkronize edilmiș oyun. Odasında yaptığı şeyler puan kazandırıyormuș. Kupon avcısı sanırsın beleşçiliğe bak. TOKYOYA HOȘ GELDINIZ +20 PUAN. SİFONU ÇEKTİNİZ +3 PUAN. YEMEĞİN YANINDA YEDİĞİNİZ KAÇINCI DİLİM LAN O? 9 PUAN GERİ ALIYORUM. İlk zaman çatır çatır kazanıyordun puanları, sonra niye unutuldu? Biz okurlar kaçın kurasıyız be, yer miyiz bunları? Bin tane yere girip çıktı niye işlemedi puanlar, anca göz boyama.”
    Vay oyun savaş oyunuymuş. Ölüp ölüp diriliyorsun, no problem. Önemli olan elindeki bir taşmış, onu alana kadar catch me if you canmiş. Vay mimar varmış, sanal evreni zekasını kullanarak oyun için uyarlayabiliyormuş. Kızımızın zekasını örnekleyelim: Dur şu ipi atıp ejderhanı nasıl eğitirsin yapayım. Vay, evreni senin gibi düzenleyen görülmedi gülüm. Yılın mimarı ödülü kime? Tabii ki Chen. Benim için resmen “çen oyun mu oynuyorsun bakayım çen”. Ve oyunları adam gibi anlatmıyor yazar. Gözlüğü taktım, koştum, atladım, zıpladım, dinamit patlattım ve öldüler, kazandık. Helal be, olsa da oynasak. Mario bile daha iyiydi sanki. NEYSE.

    Gelelim Hideo Tanaka’ya. Ben ona Video diyorum. Bilin bakalım o ne? O da dâhi. Acaba yazar bağlaç olan dahi mi kullandı diye düşünmedim değil okurken. Arkadaşlar, dâhi cidden başka bir olaydır. Keşke bir iki makale okusaymış da biz de bol dâhili, abartılı kitabımızı okuyup göz devirmeseymişiz. Bakın şimdi adam nörolink diye bir şey yapmış. Beyinden ilham almış. Detaylar için lütfen warcross kitabına başvurmayınız. Çocuk yazmış, olmuş işte, niye merak ediyorsunuz detayları? Neyse, gözlüğü takıyorsun ve sanal dünyadasın. Hayallerini sanal dünyanda, kendi haline gerçekleştirebiliyorsun. (Bahsetmedim ama Matrix göndermesi 800 bin detaydan biri falan bu yalnızca) Öyle güzel yapmış ki sanal dünyada gibi hissetmiyorsun, sana göre gerçek gibi her şey. Oyunu yapmış, sekiz yıl hiç tökezlememiş. Emrinde bir sürü profesyonel hacker, oyun kurucu, planlayıcı, yardımcı vs. var. Kimsenin bilmediği bir şifreleme ve hackleme küpü gibi bir zıkkımı var. Oyunu sürekli kontrol ediyor. Güvenlik kalkanları falan var. Kızın biri de hackledim, ahanda oldu; diyerek sisteme girip seni dünyaya rezil rüsva ediyor. Hayır, kimse buna takılmıyor eyvallah bro. Yarım milyar insanın hepsi de iyi niyetli çıktı, tebrikler. Ama nedir bu müsrif oğul evine döndü tavırları? Vay özel jet, vay kral dairesi, vay ayağına masaj yapayım, vay puanlar sana be güzelim modları. Ya hırlı mı hırsız mı? Şeytan mı hain mi? Kıza ne sebeple güvendin de peşinde koşuyorsun?
    -Alo, Tokyo’ya gel.
    +Tamam.
    -İşe alındın.
    Detaylar o kadar saçma ki yazar kendisi de araya giriyor. “Hideo daha önce kimseyi bu kadar çabuk işe almamıştı. Hideo daha önce kimseye böyle bakmamıştı. Böyle dememişti. Böyle konuşmamıştı.” Konuşma dediği de şey: Hoş geldiniz bayan çen, bizimle çalışmak ister misiniz falan. Hani bir şey anlatmıyor. O kadar anlattığı karaktere uymayan hareketler ki olayı ilk görüşte aşk, böyle başladı; adı üstünde yıldırım aşkına çevirdik. Gördü ve âşık oldu. Hackleme gibi aynı değil mi? Ne kadar romantik. Ay kalp kalp kalp. Daha neler neler var da Allah biliyor yıldım. Hayaller / Hayatlar olayı burada da çok fazla vurgulanıyor.

    Sonra zaten Yeşilçam’a bağladık. Kitabın yarısında sakın ha şöyle şeyler yapayım deme Marie, bu kadarı da fazla dediği ne varsa kitabımızın sonundaydı. Kendimi sağa sola falan atmak istedim. Ve çok kötü mesajlar vererek, ben aslında sizin süperegonuzum falan modlarında bir sonla, gerçekten bir saçmalık silsilesi olarak sona erdi. En büyük merakım da şey kitaba dair; bundan sonra sakın şöyle olmasın dediğim onlarca saçmalıktan hangisi acaba ikinci kitapta olacak? Cidden, cidden merak ediyorum. Çünkü o son... Yani ne desem bilemiyorum.

    Turda okuduğumuz en kötü kitaplardan biriydi benim için. Verdiğim paranın her kuruşuna, tüm kalbimle acıdım. Bari pdf olarak okusaydım, neden aldım diye çok düşündüm. Henüz bir cevabı yok. Ne yazık ki ben sevmedim, eller alsın diyor ve tavsiye etmiyorum. Yani nasıl sevmediysem yorum bile tam istediğim gibi olmadı ama siz mesajı aldınız bence. Tabii sevenlerin yorumlarına da göz atın derim zira bildiğim kadarı ile Kimra, Sinem ve benden başka sevmeyen biri yok, şaka değil. Sevgiler.
  • Çocukluğum aklıma geldi...
    Sabahtan akşama kadar pamuk tarlalarında didinip akşamın tenhasını sevdiğim günler geldi aklıma...
    İstemesem de güneşte bronzlaştığım günler geldi aklıma.
    Günün doğuşu romantik değildi benim için gün boyu aşınıp nasır tutacak ellerin habercisiydi sadece.
    Günün batışı da romantik değildi ama bir nevi kurtuluşun fitiliydi bir kaç saatliğine olsa da...

    Emek ve duygu yüklü Ahmed Arif,yürek işçisi sonuçta.Yüreğini almış olduğu gibi kağıda dökmüş tabii hayran kalmamak elde mi, saygı duymamak elde mi...
    Başkalarının şiirlerine konu olmuş Ahmed Arif...
    Dizeleri tema olmuş şiirlere Ahmed Arif'in...

    Ruhu şâd olsun...
  • "Allah, O'na itaat etmediğim için cezalandırdı beni. Cennette bir melek olduğum halde, Allah'ın emrine uymadım. Allah beni, bir kadının ruhunu almam için göndermişti. Yeryüzüne indiğimde tek başına yatan hasta bir kadın gördüm! Kadın daha yeni doğum yapmış ve ikiz kız doğurmuştu. Çocuklar annelerinin yanında zorlukla hareket ediyorlar, fakat kadın onları göğsüne kaldıramıyordu. Beni görünce, Allah tarafından ruhunu almam için gönderildiğimi anladı ve ağlayarak şöyle dedi: " Ey Allah'ın meleği! Kocam devrilen bir ağacın altında kalarak daha yeni öldü. Ne kızkardeşim var, ne teyzem, ne de annem; bu öksüzlere bakacak kimsem yok. Ne olur ruhumu alma! İzin ver bebekleri emzireyim, onları doyurayım ve ben ölmeden yürüdüklerini göreyim. Çocuklar anne babasız yaşayamaz." Onu dinledim. Bir çocuğu bir göğsüne , diğerini de kollarına verdim ve Rabbin yanına döndüm. O'nun huzuruna çıktım ve şöyle dedim : ' Rabbim, o annenin ruhunu alamadım. Kocası bir ağacın altında ölmüş; kadın, doğurduğu ikiz kızların hatırına ruhunun alınmaması için yalvarıyor: Çocukları emzirmeme, doyurmama ve yürüdüklerini görmeme izin ver. Çocuklar anne babasız yaşayamaz diyor. Ben de ruhunu alamadım." Allah şöyle cevap buyurdu:" Git , annenin ruhunu al ve üç hakikati öğren. Öğren ki insanın kalbine hükmeden nedir. İnsana ne verilmemiştir, ve insan ne ile yaşar? Bunları öğrendiğinde semaya tekrar döneceksin." Böylece tekrar yeryüzüne inerek annenin ruhunu aldım. Bebekler göğsünden düştüler. Cesedi yataktan yuvarlandı ve bebeklerden birinin bacağını burktu. Kadının ruhunu Allah'a götürme arzusuyla köyün üzerine yükseldim, fakat bir rüzgar beni yakaladı yere düşürdü. Kadının ruhu tek başına Allah'a yükseldi, ben ise yeryüzüne, o yolun kenarına düştüm."