• Namına nam, şanına şan katmış, büyük usta Dostoyevski’ye uzun bir ara vermiştim. Nette bir grupla yapılan okumada katılarak başladım esere. Tamam yazar büyük olabilir ama kitaba karşı beklentim bir tık düşüktü. Niye, Nasıl ya ? diyebilirsiniz… Suç ve Ceza, Karamazov Kardeşler gibi kalın olmadığından sanırım  Neyse hediye gelen kitabı su gibi içtim arkadaşlar. Çok akıcı ve çeviri süper.

    Bir Yufka Yürekli, birbirine sıkı fıkı olan, kan kardeşi gibi iki dostun "Arkadi İvanoviç ve Vasya Şumkov" sonu çok kötü biten bir hikayesinden oluşuyor. İkinci kısımda ise Narin isimli bir öykü daha var. İnanın ikisi de birbirinden güzel.
    İlk hikayede bir kız arkadaşı bulmuş olan Vasya hayatının mutluluğunu hatta hatta en mutlu anını yaşıyor. Onu kaybetmemek ve mutlu etmek için her şeyi yapıyor. Evet her şeyi ! Deliriyor arkadaşlar. Şaka değil gerçekten mutluluktan deliriyor. Üzerine aldığı sorumluluklar onu çıldırtıyor. Zaten panikatak birisi iyice kafayı yiyor. İşte o psikoloji tatmak için, o ruhu anlamak için yazılmış muazzam bir eser. İvonoviç ise bu durumda arkadaşını teskin etmek istese de onu bırakıp gitmiyor. Öylesine değer verip, koruyup kolluyor ki gerçek bir dostluk hikayesi. Aşırı hassas birinin mutluluk saadetinden trajedik bir sonla biten hikayesini anlatıyor eser.

    İkinci hikayede ise bir kadın düşünün ve ölmüş daha yeni intihar etmiş. Kocası da oturmuş o anı ve yaşadıklarını kaleme almış. Aynı Bir İdam Mahkumunun Son Günü gibi. Yazar da örneği bu şekilde vermiş zaten. İkinci bölümde ise zavallı bir adamın bir kadına kurduğu psikolojik baskı, aşağılama ne bileyim işte hor görme gibi bir tavır. Ama aynı zamanda bazen iç sesi ise tam tersini yansıtıyor. Kişilik iki kişi gibi ama çok farklı bir psikoloji ya. Dostoyevski çok büyük bir psikanaliz gerçektende. Freud’un ondan etkilenmesi çok çok doğal. Neyse bu kadın sabretmesine rağmen yine de bir gün canına kıyıyor ve kahramanımız oturup başında hikayeyi yazıyor gibi. Pişman da oluyor ama artık çok geç... :(
    Uzun sözün kısası Dostoyevski okunur her şekilde. Okuyun tavsiye ederim. Kısacık ve akıcı bir eser.
  • Stefan'ın kitaplarına bir kez hayran olunca hepsini okumak istiyor insan, bende bu durum böyle :) Stefan deyince aklıma hep muhteşem karakter tahlilleri geliyor ve ben okuduğum kitapta karakterleri her zaman derinden hissetmek isterim. Bu yüzden çok başarılı buluyorum Stefan'ı. Kitap, Fransa'ya hükmeden bir kadının iktidarını yitirdikten sonra nasıl çöktüğünün öyküsü... İktidar sevilen bir güçtür özellikle kadınların bu şekilde kendini güçlü hissetmesi ve iktidarını korumak istemesi tarihin her döneminde karşımıza çıkacak örnekleriyle doludur. Gücün birden elinizden alınması ve yapayalnız bir halde bu durumda yaşamaya çalışmanız sizi çöküşe sürükleyecektir, en azından bu durum Madame de Prie için böyle oldu.. Keşke çöküşü onun adının tekrar anılmasına değseydi, değmedi... İnsanın ruhu ölünce bedeninin çoktan ölmüş olduğunu anlatan minicik güzel bir öykü. Okuyun, iyi okumalar :)
  • İnanan...
    Reddeden...
    Ölen...
    Öldüren...
    Koşan...
    Duran...
    Yaşayan...
    Ölen...
    Seven...
    Sevilen...
    Suçlu...
    Masum...
    Ne çok insan var hayatta.... Ya Tezer? Hangisi Tezer? Yaşayan mı ölen mi?.....
    Her şey zıddıyla bir arada ve Tezer bunların hepsi birden.
    Gamlı prenses sıfatı uymuş üstüne, sıfatları artırmak istiyorum kendimce. Tezer :
    Yolculuk müptelası
    Arayışın öznesi
    Hiçliğin varlığı
    Ölüm meleği
    Gidemeyen yolcu....
    Kendinden kaçabilse bulacak kendini ama ne gidebiliyor ne kalabiliyor.
    Ne ölebiliyor ne yaşayabiliyor.
    Gidemiyor...
    Gelemiyor...
    Varoluşun izinde sürülen bu yolculuk kimliğin belirsizliğinde değil, yaşam amacının sorgulanmasında beliriyor.
    Acının kamçıladığı bu kadın kendinde başlayan ve kendinde biten bu yolun uslanmaz çocuğu.
    Yalnızlık onun alın yazısı...
    Tüm kentlerden hatta okyanuslardan bile daha yalnız olduğunu biliyor.
    Ruhu bedenine dar, yalnızlıkla ve hüzünle beslenen bir insanın acıyı böyle derinden hissetmesi benim de içimi burkuyor.
    Herkesin içinde ama herkessiz yaşayan, zamansız, mekansız, boşlukta yüzer gibi, havada asılı kalmış gibi, ölmüş ama gömülmemiş gibi, yarım kalmış bir kadını okumak canımı acıtıyor.
    Geçmişi ölü...
    Ânı ölü...
    Yarını ölü...
    Kabul görmek için kendini feda eden insanların , kayboluşların hikayesi...

    İsyankâr... Çünkü :
    Ölmek ister, diriltirler...
    Yazı yazmak ister, aç kalırsın derler...
    Aç kalmayı dener, serum verirler...
    Delirir, kafasına elektrik verirler...

    Bir genç ölü kadın...
    Kitabın kapağındaki fotoğrafa bakın,gülümsüyor....
    Yaşlanarak ölseydi keşke...
  • Sıcaktan kavrulan, uyumaktan başka bir şey yapmaya gücü yokmuş gibi görünen yorgun topraklar, derin bir karanlıkla tükenmiş yaşamları sonsuza kadar hapsedecek mezarlar haline gelmek için bekliyorlar.

    Dalları zayıflamış, susuzluktan kurumuş yapraklarıyla toprağa bağlı ağaçlar sonun yakınlığını hissettikçe daha büyük bir nefretle salıyorlar köklerini bu ölümcül topraklara.

    Kuşlar ötüşmekten yorulmuş, bir damla gölgeye aç, güçsüz kanatlarına son bir azimle rüzgâr doldurmaya çalışıyorlar.

    Her şey akıl almaz bir düzen içinde, algılanamayacak kadar karışık ve fark edilemeyecek kadar sade…

    Dünyanın her yerinde ortak tek bir an içinde bir sürü insan gözlerini bambaşka yerlerde ilk defa açarken bende Tacoma’da dünyanın nasıl bir yer olduğuna meraklı gözlerle bakıyordum ilk defa. 1935’in 30 Ocak günü.

    Babamı hatırlamak istemiyorum, bir oğlu olduğundan haberi olduğunu da sanmıyorum zaten.

    Aradan yirmi yıl geçti, harika bir yere gelmediğimi anladım artık.

    Evimdeki aynaya bakıyor ve yüzümü görüyorum, başka bir şey görmek isteyebilirdim belki. Gördüğüm 20’sinde polis karakolunun camlarını elindeki taşlarla alaşağı etmiş bir suçlu, yalnız biri, duyarlılığı bu hayatı kaldıramayacak kadar keskinleşmiş bir kaybeden, bir kalem ve kâğıt müptelası, bir yazar, bir alkolik, bir yalnız nihayetinde.

    Yalnızlığını şiirlerle kovmaya çalışan bir umutsuz…

    Kaçmakla kurtulunur, en azından inanılan bu. Fazlasıyla da denenilen. Kimi başarır, kimi başaramaz. Yalnızlıktan kaçılmaz işte, kendini yanında götürdükçe yalnızlıktan kaçamazsın. Kaçtım diyorsan da büyük bir yalancısın.

    21 yaşımda Tacoma’yı terk ettim, umurunda olmasını isterdim, California’da yaşamaya başladım. Sokak aralarında, köşe başlarında bazen de ana caddelerde şiirlerimi satıp, yalnızlığı kovmaya bir de karnımı doyuracak kadar yiyecek parası çıkarmaya çalışıyordum. İşportacı şair Brautigan…

    Bir on yıl böyle gitti, bu süre içerisinde Beat’lerle tanıştım hani şu Beatnik’ler, kafalarına göre takılan kıyak adamlar yani, Jack, Allen ve diğerleri. Ama hiçbir zaman kendimi onların yürüdüğü yola tam olarak ait göremedim.

    Beat’ler anlaşılır, açık, içten, cüretkâr, muhaliftiler, mizah duygusuna da sahiptiler. Ama bir şiir için bunlar yetersiz kalır, lirik ve sürreal olmalı, saflığı ve sevgiyi barındırmalı. Benim için sevgiliye yazılan naif satırlar her türlü karşıt hareketten daha güçlüdür.

    Tabiat ve önemsiz anlar hayatı oluştururlar, asıl olan budur benim için.

    67 yılında Amerika’da Balık Avı kitabım yayınlanınca bende bir hayli tanınır hale geldim. O sokaklarda yıllarca kendi başıma takılırken aradığım şey kimsenin umurumda değildi. Ama bir kitap, her şeyi değiştirecek öyle mi, artık isteniyor ve tanınıyor muyum? Bunların hiçbiri umurumda değil.

    Her şey fütursuzca yalpalanıyor ve eskiyor, bende bu akışı içimde hissediyorum.

    Ruhlarımız kör doğmadı ama dünya gözünü çıkarmak için elinden geleni yapıyor. Savrulmak yapraklara özel bir şey olmalı, insanın ruhu bu işin içine girmemeli.

    Bir barmen tezgâhın benim oturmadığım diğer ucundaki, aslında orada hiçbir zaman olmamış hayali lekeyi nasıl bir şuursuzlukla siliyorsa, önümüze çıkan güzellikleri, yeni aşkların başlama fırsatlarını aynı şuursuzlukla es geçiyoruz. Ancak tüketilebilecek şeyler üretecek kadar yaratıcıyız hepimiz. İnceliğin peşi çoktan bırakıldı. Ürettiklerim tüketilmeli ve tüketeceğim şeyler üretilmeli. Bunu daha fazla hassasiyet ve bilgi gerektiren bir platformda gerçekleştirince de entelektüel oluyoruz. Bu duruma üzülmeli miyim bilmiyorum ama sevinemeyeceğim kesin.

    Yıl 72’ydi ve ben 37’sinde yolun sonuna yaklaşmıştım. Yazdıklarım seviliyor, Amerika ve Japonya’da tanınıyordum. Ama sıkılmaya yine kötü hissetmeye başladım. Ne kitaplar ne de şiirler içimi aradığım şey kadar dolduramıyordu. Yüzler, sesler her zamankinden daha anlamsız geliyordu. Şimdi herkes peşimde, sürüyle dinleti ve röportaj teklifleri geliyor, bunlarda umurumda değil bana hiçbir şey ifade etmiyor.

    Buna bunalım mı deniyor bilmiyorum ama ne deniyorsa eğer en derinlerine düşmüştüm. İçki, yalan ve gerçek kadar güçlenmişti hayatımda, onla ve onsuz yapamıyordum. Montana’da bir çiftlik evine yerleştim. İnzivaya çekilmek sadece kendimi dinlemek istiyordum.

    Belki bende herkes gibi ömrünün geri kalanını geçmiş olan bölümünde yitirdiklerini arayarak geçirenlerdenim. Belki de tamamen onlardan biriyim. Kulağım artık var olmayan bir evin duvarına dayanmış gibi geçmişe dayalı. İçimde pişmanlıklar sıkıntılı bir bitkinlik taşıyan yaz akşamüstlerinde daktiloya vurulan hüzünlü ünlem işaretleri gibi haykırıyorlar.

    Bir şekilde bekliyorum, yaşayacaklarımın hayalimdekilerle kesişeceği o imkânsız zamanları, herkes gibi bende bekliyorum, hiç gelmeyecek özgürlüğün ve aşkın tadını, bir şekilde bekliyorum, herkes gibi, nasıl olsa beklemek beklemektir.

    Farklılaştırabildiğim şeyler olmuştur belki, kendi adıma ya da bütün bir hiçlik adına. Bira şişemle oturduğumuz evimin verandasındayız şimdi, buradan hayat bir parça daha dingin gözüküyor gözüme, sevdiği adamla harika bir sevişme yaşamış, yorgun ve tatmin olmuş bedenini yatağa bırakmış, pencereden esen meltemi teninin her noktasında hisseden, ciğerlerine tütünün nefesine dolduran güzel ve âşık bir kadın gibi mutlu ve dingin gözüküyor şuan hayat. Boş şişelerin fazlalığından da böyle geliyor olabilir elbet. Düz bir çizgide ağzıma götürdüğüm biramdan bir fırt daha alıp, Rembrandt’ın bile böylesine düzgün ve güzel bir çizgi çizemeyeceğini düşünürken karşımda ki eşsiz çekicilikte sevişmeden yorgun düşen harikulade kadını izliyorum ve kanımda yeterince alkol var.

    Her zaman gitmekle kalmak arasında bir yerlerdeydim.

    Aradıklarım ya hiç yoktular ya da olamayacak şeyleri aradım. Bu belki hayatın suçuydu belki de ben onu yanlış anladım. Mükemmellik, normalliğin kristalleşmiş halinden öte bir şey değil.

    Grenli, siyah beyaz eski bir fotoğrafın içine sıkışmış, renksizlikten şikâyetçi, içi geçmiş, umutsuz bezginlerin hüzünleriyle dolu kalbim. Ruhları kemiren aşağılık bir umutsuzluk ve kırılganlıkla çürüyor her şey. Biraz içki ve biraz daha içkiyle dolduruyorum bedenimi. Benim gibi biraz fazla içiyorsanız sakallarınız birbirinden ayırt edilemeyen milyonlarca küçük nergisten oluşan zarif bir bahçe gibi lekeleniyor, gözlerinizde yorgun bir ihtiyar bakışı beliriyor ve içinizde yanan ateşler mum alevleri kadar korkaklaşıyor. Bekliyor, bekliyor, bekliyorsunuz, yazıyor ve yazıyor ve yazıyorgunsunuz…

    Kaçmak dedim de, bir ara bunu başarmıştım sanırım. Jantları çatlak, kaportası çürüklerle dolu, görmüş geçirmiş eski bir amerikan arabasının arkasına taktığım karavanla Idaho nehirlerinin kıyılarına kurduğum kamplarda biraz olsun kurtulmuştum peşimi bırakmayan tüm hezeyanlardan…

    Doğayla bütünleşmenin ancak içinde olunduğunda fark edilebilen serin okşayışlarıyla uyudum geceleri. Seslerin harmonisi kanserli hücreleri söküp attı ruhumdan.

    Beklentilerimi azalttım, insanlardan beklediklerime harcadığım enerjiyi kendime yakınlaşmak için harcadım. Şu an hiçbir şey yapmıyor ve düşünmüyorum. Sadece sessizliği dinliyorum. Ben ve kendimden bir parça uzaklaştım. Doğadan soyutlanıp sanata yönelmiyorum, hayatın bir değişkeni ya da hayatı değiştirme gibi bir derdim yok, doğa olmaya çalışıyorum. Bir şey anlatmıyorum aslında anlattıklarımdansa beklentim yok artık. Doğanın bağrındayım, bir parçasından öte artık oyum. Doyacak kadar yemeğim var, fazlası her zaman insanı kötülüğe iter, sessizce uyuyacak bir yerdeyim, entelektüel ve duygusal zırvaları azaltıp içimdeki sese yöneliyorum.

    Bunlar iyi zamanlarımdı, ve yine bir şey oldu. Sihir bozuldu. Bulduğum harika cennetten bile memnun kalmayacak hisler ve düşünceler üretmeyi becerdim yine.

    Sanırım oraya kalem ve kâğıt götürmemeliydim. Yazmayı yanımda götürmemeliydim.

    Ama olan bu, sonuç olarak buradayım. İçkiye ve yazmaya muhtacım, bana bahşedilen cennet bile olsa cehennemde yanmak zorundayım. Ben bir yazarım ve buna hazırım.

    Ölene kadar acı çekip yazacağım, başka bir yolda yürüyecek değilim.

    Satın alınacakların listesi yapılırken ya da tahsil planlaması, kitapların taslakları oluşturulurken ya da bir yönetmen ışık kararları verirken, sanatlı ya da sanatsız içinde başrolünü oynamak istediğiniz bir hikâye yaratırken var ettiğiniz küçük kümelerin içinde daha da yalnızlaşırken bir devletin herhangi bir kararının bir çoğunluk için iyiyken yolu kayıp bir biçimde herhangi bir azınlık için kötü olmak zorunda olduğu gerçeğini görürken, sevgilinizin bir var bir yok olacağını o hep kalsa da aşkın başıboş bir gezginden ibaret olduğunu hissederken, dünyayı kalemlerin ve kılıçların değiştirdiğini, ucuz bir merhemden öteye gidemeyen sevgiyi yalnızlığınızın üstüne umutsuzca sürerken, ölümden bir zerre bile korkmayıp, ölümünüze üzülecek kimsenin olmadığını anlarken hayat pek te uğrunda savaşılası bir yer gibi gelmiyor artık.

    Birden kendinizi batmakta olan bir gemi gibi hissediyorsunuz.

    Şimdi Bolinas’ta bir balıkçı kasabasındayım.

    Ömrümün geri kalanını cehennemin kapısı aralanana dek yazarak geçireceğim.

    Kendimi her şeyden koparıp göl kenarında balık tutup içki içeceğim.

    Richard Brautigan
  • Führer Adolf Hitler, 20 Nisan 1889’da küçük bir kasabada dünyaya gelmiş ve hayatının yalnızca ilk üç yılını burada geçirmesine rağmen ruhu bu evde kapkara hale getirilmiştir. Adolf Hitler’in doğduğu şehre ‘kara şehir’ veya ‘kahverengi şehir’ adı verilmektedir.

    Hitlerin babası çocuğunu ceza ve şiddet ile terbiye edeceğine öylesine inanmaktadır ki, küçük çocuğunun en ufak hatasını, en acımasız ceza yöntemleri ile durdurmaya çalışmaktadır. Babası korku dolu ve itaat edici bir ruha kavuşması için küçük çocuğunu korku dolu bir evde yetiştirmişti.

    Hitler ailesi, Adolf üç yaşına gelince Leonding’e yerleşmişti. Adolf’un zamanında babasından defalarca dayak yediği salon bugün tabut doludur. Hitler’in anne ve babası, Klara ve Alois Hitler, çocuklarını korku ile kendilerine itaat edici hale getirmek için en acımasız yöntemleri çocuklarının iyiliği için’ uyguluyorlardı.

    Baba Alois Hitler, tipik 19. yüzyıl babaları gibi dayakçı bir babaydı. Onu genelden ayıransa, daha doğumundan itibaren bir utançla damgalanmış olması; dünyaya gözlerini köylü bir kızın gayrimeşru çocuğu olarak açması idi. 39 yaşına kadar annesinin soyadı olan Schicklgruber’i kullanan Alois, daha sonra üvey babasının adı olan Hitler’i kullanmaya başlamıştı. İşte Adolf’un babası böylesi bir ruh hali ile yaşama başlamış, bu da onda yaşama ve insanlara karşı acımasızlığı beraberinde getirmişti.

    Hitler’in annesi Klara Poelzl, Alois’in üçüncü eşiydi. Evlilikleri çok özensizce gerçekleşmişti. Adolf, babası 51 yaşındayken doğmuştu. Çocukluğunda Adolf’a arkadaş ve akraba çevresi ‘adi’ diye hitap ediyordu. Aile ise çocuklarını öylesine özenle yetiştirmek istiyorlardı ki Adolf ismini koydular. Adolf Hitler, ‘asil kurt’ demekti.

    Kendisi dayaklar içinde adam edilmeye çalışılan Adolf, daha küçük yaşlardayken sessizlik içinde acı çekmeyi öğrenmişti. Acıları içinde yaşayarak gözyaşı akıt- mamayı öğrenmişti. Ağlamak yasaktı evde. O yüzden acılar çok daha can yakıcı oluyordu. Duyguyu dışa vuramamak, Adolf’un duyarsızlaşmasını daha da artırdı Evde şiddet o kadar hâkimdi ki, evin küçük köpeği bile babası tarafından dövülüyordu. Köpek, dayağın acısı ile altını ıslatmaya başlayınca, tekme vurularak dışarı atılıyordu...

    Hitler’in hayat hikâyesini yazan John Toland’a göre; Hitler, bir gün babasından dayak yediğinde ondan hiç ağlamayarak öç almaya karar vermişti. Tek yaptığı, sopanın sırtına kaç kez inip kalktığını saymak olmuş tu. Bu hal ise babayı daha da çılgına çevirmiş, kırbaç darbelerini daha kuvvetli vurarak çocuğu pes ettirmeye çalışmıştı. Ama Adolf un yediği her bir kırbaç darbesi artık derisini duyarsızlaştırdığı gibi, kalbini de duyarsızlaştırmıştı... Bir süre sonra kendisine adi’ diye hitap edilen Adolf, acıyı duymayan ve his dünyası yok olan bir ölüm makinesine dönmüştü...
  • Aklına ve sözüne güvendiğin S... bana inancının nasıl yok olduğunu anlatmıştı. Yirmi altı yaşındayken, bir av sırasında geceledikleri yerde, eski çocukluk alışkanlıkları doğrultusunda akşam diz çöküp dua ederken, onunla birlikte avda olan ağabeyi saman yığınının üstünde uzanmış ve onu uzun uzun seyretmiş. S… duasını tamamladıktan sonra tam da yatmak üzereyken ağabeyi, “Vay be! Şaşırtıcı… Bu işi hâlâ yapanlar varmış be!” diye alaysı bir ifadeyle mırıldanmış. Başka bir söz geçmemiş aralarında. S… ibadeti, duayı, kiliseyi silmiş kalbinden. Şu an ibadet etmeyeli, dua etmeyeli, kiliseye gitmeyeli tam otuz yıl olmuş; ağabeyinin sözlerinden etkilendiği için ya da ruhu belli bir mertebeye ulaştığı için değil ama. Ağabeyinin söylediği söz kuşkularla ağırlaşan, neredeyse çökmek üzere olan duvara öyle bir dokunmuştu ki, inancın olması gereken temelin boşluğuyla yerle bir olmuştu duvar. Bir bakıma o, ibadet sırasında mırıldandığı sözler, istavroz çıkarmalar ve diz çökmeler tamamen anlamsız hareketlerdi. S… bunların anlamsızlığını o an fark etmiş, dolayısıyla bu hareketleri yapmak için bir neden kalmamıştı.
    Lev Nikolayeviç Tolstoy
    Sayfa 12 - Metropol Yayınları
  • VERMEYİNCE MABUT



    Rivayet olunur ki, Sultan II. Mahmut, tebdil gezdiği bir ramazan gününde, Üsküdar'da mücerret bir kunduracının, boş örse çekiç vurarak her hamlede "Tıkandı da tıkandı" dediğine şahit olmuş. Merak saikiyle içeri girip bunun sebebini sormuş. Adamcık anlatmış:

    — Bir gece rüyamda gördüm. Çeşmeler vardı. Bazılarından şarıl şarıl sular akıyor, bazılarından sızıyor, bir tanesi de şıp şıp damlıyordu. O sırada bir pir-i nuranî belirdi. Ona bu çeşmeleri sordum. "Şu şarıl şarıl akanlar, padişahımızın talihidir. Sızanlar devlet erkânından filânca paşaların ve falanca zenginlerin talihleridir. Şu damlayan da senin talihindir," deyip kayboldu. Yerden bir çöp aldım ve benim talihim olan çeşmeye yaklaştım. Çöple biraz kurcalayıp lüleyi açmaya çalıştım. Ah, ellerim kırılsaydı! Filvaki çöp kırıldı ve artık o eski damlalar da damlamaz oldu. O günden sonra müşterim kesildi, kazancım bitti. İflâs ettim, bu hale geldim. Şimdi de talihimden şikâyet ile "tıkandı da tıkandı" zikriyle boş örsü dövüyorum.



    Padişah kendini aşikâr etmez ve saraya dönünce adamın söylediklerini tahkike memur gönderir. Meğer, adamcağız herkes tarafından "Tıkandı Baba" diye tanınmakta ve nasipsiz-liğiyle bilinmekteymiş. O kadar ki, çeşmeden su doldurmaya gitse çeşmeyi bir kurbağa tıkar; bir mal almak için pazara uğrasa, ona sıra gelmeden mal bitermiş.



    Sultan, mübarek ramazan ayında garibi sevindirmek ister ve bir tepsi baklava yapılmasını, her dilimin altına da bir sarı altın konulmasını emreder. Sonra, tepsiyi bir zengin konağından iftarlık geliyormuş gibi gönderir.



    Nasipsizlik bu ya; Tıkandı Baba, bir tepsi baklavayı bir iftarda yiyip bitirmek yerine satıp parasıyla birkaç gün iftar etmeyi düşünerek tepsiyi pazara çıkarmış.



    Padişah durumu öğrenip üzülmüşse de niyetine sadakat ile aynı minval üzere ertesi gün nar gibi kızarmış bir hindi dolması yaptırıp yine içini altın ile doldurarak Tıkandı Baba'ya yollar. Baba'dan baklava tepsisini satın alarak parsayı toplayan uyanık müşteri, bu sefer yine kapıya dayanıp Baba'nın aklını çelmenin yollarını aramaktadır. Der ki:



    -Bre Tıkandı Baba ya! Sen bir garip âdemsin. Tek başına bu hindiyi nice yiyeceksin. Gel sen de bu hindiyi bana sat.



    Pazarlık tamam olup hindi de kanatlanınca, padişah bu derece safderunluğa, aşırı derecede öfkelenip derhâl Tıkandıy1 saraya çağırtır. Çavuşlar eşliğinde iftar vaktine yakın, karga tulumba sarayın yolunu tutan Tıkandı Baba, telâşlanır. "Bir suç işlemiş olmalıyım, ama ne ola ki!" diye kara düşünceler içinde huzura alındığında, neredeyse bayılmak üzeredir. Bu hâle padişahın yüreği dayanmaz ve öfkesi merhamete döner. Sultan, olup bitenleri anlattığı zaman, Tıkandı Baba hayretler içinde hünkârın ayaklarına kapanıp, dualar, şükürler okumaya başlar.



    Padişah, ona son bir hak daha tanımayı isteyip doğruca hazine-i hassa odasındaki altın ve mücevher dolu sandıklardan birinin huzura getirilmesini buyurur. Sandık gelir. Sultan Mahmut, selâmlık dairesinin çini sobasının altını yoklayıp küreği eline alır ve:

    — Tut şu küreği! Sandığa daldır. Ne kadar alırsa hepsini sana bağışladım, der.

    Tıkandı Baba, makûs talihinin böyle bağteten muradına muvafık harekâtından fazlasıyla heyecanlanır. Sevinçten titre-ye titreye küreği sandığa daldırır. Bir müddet iteleyip çalkalar ve itina ile kaldırırsa da kürek ters dalmıştır ve ancak sap kısmında bir tek kızıl altınla çıkar. Baba, düşüp bayılır. Şair ruhu taşıyan hisli padişah ise seçili bir üslûpla o tarihe geçen sözünü söyler:

    — Vermeyince Mabut, ne yapsın Mahmut!?..