• “Zordur insanın onca zaman, bunca emekle kurduğu ne varsa hiçe sayıp, mağlup ama mağrur bir komutan edasıyla yeni seferlere niyetlenmesi...Bugüne yenik düşenler, yarını sadece hoş bir hayal olarak düşleyip, dünde yaşarlar. Bedel ödemeyi göze alanlar ise, yelkenleri atlastan gemilerle, arkalarında külden köprüler bırakarak meçhul bir istikbale doğru dümen kırarlar...”
    Can Dündar
    Sayfa 16 - İmge Kitabevi
  • 1-a priori bilgi
    2-a posteriori bilgi

    İki kavram, düşünmenin koşulları, ‘düşünen ben’in düşünme üzerindeki hakkı.
    Birincisi önsel bilgi demek, beş duygu organıyla idrak edilemeyen ve deneylenemeyen.
    İkincisi tam karşıtı, beş duygu ile idrak edilmiş ve deneylenmiş bilgi.

    Bu ayrım Platon tarafından yapılmış ve öncesinde kavramsallaştırılmamış olsa da doğa filozofları tarafından ‘anlam arayışında’ süzgeç olmuşlardır.

    Peki benim anlatmak istediğim ne?

    İlk Aristo tarafından kullanılmaya başlanmış ve İslam ile yoğrulan doğu toplumlarında ‘hikmet’ olarak karşılık bulmuş ‘metafizik’ kavramından bahsetmek istiyorum.

    ‘Varlığın kendinde ilk nedeni nedir?’ sorusuna mukabil ortaya çıkan bu kavram, doğa filozoflarının da üstünde çok fazla durdukları evrenin ‘töz’ü, biz de ‘öz’ü, İbn-i Sina’da ‘cevher’i olarak karşılık bulmuş ve dönemin büyük kafaları tarafından ateş,su,toprak,hava şeklinde ‘tek’ bir ‘ilk neden’ bulunmaya gayret gösterilmiş.

    Çağlar çağları aşmış, unutulan Yunan felsefesi İbn-i Sina ve Farabi ve İbn-i Rüşd gibi büyük zatlar tarafından Doğu toplumunda gündeme getirilmiş. Batı’nın felsefeden payını alması ise 1400’lere kadar gecikmiştir.

    Bu zaman zarfı içerisinde ‘metafizik’ kavramı Aristo’nun kullandığı anlamda kullanılmaktan uzaklaşmış ve ontolojik özelliğini yitirip, teolojik bir hale bürünmüştür.

    Varlığın konusu olan metazifik zamanla din bilimin konusu olmuştur.

    Rönesans ile Batı’da şahlanan sanat ve felsefe, kilise karşısında Reform hareketinin öncüsü olmuş ve ‘metafizik’ kavramı teolojik zannıyla kilise ile birlikte çöpe atılmıştır.

    Ağır eleştirilere maruz kaldığı bu dönemde metafiziği elinden tutup kaldıran onurlu bir adam Immanuel Kant.

    Düşüncenin ve düşünmenin çıkar gözetmeyen saf temsilcisi.

    Neden böyle söylüyorum.

    İçimde saygı uyandıran iki şey vardır; üstümdeki yıldızlı gök ve içimdeki ahlak yasası…

    Diyen bir adamın metafizik tanımı akıllara durgunluk veriyor.

    1-sentetik a priori
    2-analitik a priori
    3-sentetik a posteriori
    4-analitik a posteriori

    İşte bunu söyledi Kant.
    Bu ne demek?
    Sentetik, ‘doğru ya da yanlış olabilecek olan önerme’ demek.
    Analitik ise ‘doğru olan önerme’ demek .
    Kant’ın ‘analitik a posteriori’ ile ilgilenmemesi gayet doğal. Çünkü idrak edilen ve deneylenen doğrunun ‘doğrulanmaya’ çalışılması bir boş gayedir.
    ‘Sentetik a posteriori’ önermeler ise kendi içerisinde çelişiktir. Hem idrak edilmiş hem de deneylenmiş olanın ‘doğru ya da yanlış olabilirliği’ kalmamıştır.
    ‘Analitik a priori’ önermelerde yine konu dışı edilmek zorunda kalıyor, doğru olanın, önsel bir bilgi olarak sunulması boş payelere sebep oluyor.
    Kant’ın üzerinde durduğu ‘sentetik a priori’ önermeler. Yani önsel ve olabilir olan.
    Yani metafizik.
    ‘Allah vardır.’ Önermesi bir sentetik a priori bilgidir. İdrak edilemeyen ve deneylenemeyenin, olabilir oluşuyla kabul edilmesi.
    Bundan Kadir arkadaşıma bahsettiğimde yıllar önce söylediği bir cümleyi çok heyecanlı bir şekilde tekrardan dile getirdi;
    ‘Biz bunu zaten söyledik Yusuf, hatırla; ’Bana olmayan bir şey söyleyebilir misin?’
    İşte bu cümle düşüncenin ve doğru bilginin yolunu açıyor. Metazifik(yanlış algılandığı şekliyle din ve tanrı), bu zamana kadar ilimin ve bilimin önünü tıkayan bir düşünce sistemi olarak dile getiriliyordu. Oysaki Kant ile birlikte bunun böyle olmadığı ve metazifiğin ilim ve bilimin önünü açtığı ortaya konulmuş oldu.
    Bu düşünceler içerisinde geçen bir süreç sonucunda sentetik a priori(metafizik) önermeler bulmaya çalışırken
    Aklıma şu cümle geldi.
    ‘İnsan sentetik a priori bir bilgidir, yani metafiziktir.’
    Doğumuyla beraber ne olacağı kestirilemeyen ve deneylenemeyen bir canlı insan.
    Mahiyeti belli olmayan bu canlı, düşünme nimetiyle, bir kuyuya düşüyor.
    Metafiziği idrake çalışan bir metazifik canlı kuyusuna…
    Bu nasıl bir karanlık?
    Keşke sadece bir düşünce olsaydım diyebilirim, ve fakat ne yazık ki yaşamak zorunda olan bir bedenim var, düşündükleri sonucunda yaşamı etkilenen bir canlıyım ve düşüncelerim her hücremde canlı bir şekilde yaşam sürdürüyor.
    ‘Düşündüklerimden öte’ ‘düşünen ben’in yaşamı söz konusu ve daha doğru bir yaşam sürmenin peşine düşmek gerekmekte. Yoksa aklını yitirmiş ve insanların gözünde bir deli hükmüne maruz kalmış olarak yaşanılacaktır.
    Bu sonu gelmez düşünce deryasında derinlere daldıkça samimiyet gömleğini sırtına çekip ‘doğal ve olduğu gibi yaşamak’ benim gözümde tavsiye edilecek bir mertebe değildir, saygı duyulması ve bir an önce atlatılması gereken bir merhaledir.
    ‘Ferdiyetinden ve ruhaniyetinden bi-haber gezinen, kendisiyle meşgul olmaktan aciz bu insan güruhu bize şöyle sesleniyor.
    Ben güneş altında sıcak kuma uzanmış kıçını yalayan bir köpek kadar doğalım.’(NFK)
    Filozofların belki iç dünyalarında değil ve fakat dış dünyalarında böyle bir izlenim uyandırdıkları gözüme çarpıyor.
    Şimdi Necip Fazıl ‘O ve Ben’ isimli eserden bir alıntı yapmak istiyorum.
    ‘Bir gün denizde, bir kayanın üstüne çıkmış, güneşleniyorum. Allah’ın Sevgilisine dair, gözyaşından harflerle yazdığım başlangıç yazısının tesiri içindeyim…
    Kulağımda ani bir tehlike vızıltısı:
    -Sen Peygamberini o kadar seviyorsun ama,O’nun Yolu seni ebedi cehenneme götürecektir.
    Bu ahmaküstü ahmak, iğrençüstü iğrenç tehlike vızıltısına onu kovmaya bile tenezzül etmeksizin sırtımı çevirdim. Hayret! Yine o, yine o, yine o…! Böyle sesler, ruhumuzun esrarlı yapısı içinde,nereden kopup ve hangi merdivenlerden çıkıp karşımıza dikiliyor?
    Şiddetle kovdum. Yine geldi.
    Nihayet ben de onu karşılayıp, cevabımı, ağzımdan kelime kelime dökülürcesine kafasına çarptım:
    -Peygamberimin Yolu ebedi cehennem olsa bile ben ondan ayrılmam! Anladın mı? Var mı başka bir diyeceğin…
    ….
    İstanbul’a gelince kendilerine(Arvasi) anlattığımda gülümsediler:
    -Çok güzel, dediler; güzel cevap vermişsin! Yalnız küçük bir eksiğin var… Cevabının içine(muhal farz) tabirini sıkıştırmalıydın…
    Yine, basitlik içindeki haşmete hayran oldum. Öyle ya, o yolun cehenneme çıkması muhaldir. Dava, bu muhali başa alarak yola bağlılık göstermekte; ve inadın değil, hakikatin sebatını belirtmekte…’Muhal Farz öyle bir can kurtarandır ki İslam tefekküründe, vakıaları ille de zıd cephelerinden de kurcalamak sevdasındaki aklın tutunma halkası gibi bir şey....
    -Muhal Farz, Allah olmasaydı…
    Diye başlar ve daireyi emniyetle dönüp mutlak varlık noktasında karar kılabilirsiniz.
    Elime, şüphe celladına karşı kullanılacak alete ait, en güzel usül ölçüsü geçmişti.

    İşte bu!
    Düşünceden öte, düşünen bene kıymet veren ve bir şahsiyet inşa etmenin, vasat ve kalitesiz bir doğallıktan, olduğu gibi olmaktan bizi kaçındıran, yaşamı ayakta tutmakla birlikte, ona sanatsal bir ahenk katan fikir.
    Kant’ın sentetik an priori’si olabilir olanın ön kabulüydü. Dipsiz kuyudaki dibi bulmak çabası.
    Sonsuz saygı duyulası ve fakat düşünen ben’i yitirmekle son bulan hazin yaşamlar.
    Oysa Necip Fazıl’ın ‘Muhal Farz’ı var.
    Yani ‘olmayacak olanın ön kabulü’.
    Düşünen ben’i ayakta tutan ve bununla birlikte düşünceninde önünü tıkamayan bir usül.