• İmtihan.
    Bir yaratılış ve bir mekan içinde. Meniden 30'lu yaşlara, akıl çağında algılama düzeyi en yüksek seviyede. Yaşayarak ölüm ile karşılaşmak , nefsin içinde ip uçlarıyla ilgilenmek senin elinde. Ruh gören bilen gözdür nefsinde saklı kalan. Sen nefsin ile ancak dünyayı görebilirsin. Fıtratın mutluluğu ve huzuru aramak isteyecek, elinde olan imkanlar ne yaratılmışsa onlara el atıp kurcalayacak ve istediğini elde etmek için uğraşacaksın. Sonra benimle karşılaşacaksın. Beni arayıp bulmak istemeden önce bana yaklaşmayı deneyeceksin. Seni akıl üzerine yarattığım için kendi düşüncelerinle hareket edip benden ilim isteyebileceksin. Her yolu deneyip yine istediğini alacaksın. Beni görebilmek için kendine ilim katacak nefsini köreltip incelteceksin. Ruhun aydınlığını görünce hep orada kalmak istedin. Bana hep yakın olmayı. Zorunluluk senin için bir armağandı, dünyanın ve içindekilerin her halini görmek tanımak ve aklını kullanmayı tecrübe edinmeyi sevdin. Artık biliyorsun Nefs ile geldin ve bilgiyle yükseliyorsun. Rahat bir şekilde, yanlıştan kurtulmuş ayıklanmış bir halde. Gerçek olduğun hal ile.
    Oyun bitti, Lue.
  • İblisin Sesi

    Kutsal kitapların ya da kutsal yasaların hepsi, şu yanılgıların nedenleri olmuşlardır:

    1. Hani ya, insanın iki gerçek varoluş ilkesi vardır: bir Beden ve bir Ruh.
    2. Enerji, ki Kötü bellenmiştir, yalnızca Bedenden gelir, ve Akıl, ki İyi denir ona, sadece Ruhtan gelir.
    3. Tanrı, Enerjilerinin peşinden giden İnsana, Sonsuzluk içinde eziyet edecektir. Oysa, bunların Karşıtlarıdır Gerçek olan:

    1. Ruhundan ayrı Bedeni yoktur İnsanın, zira Beden, beş Duyuyla sezilen Ruhun parçasıdır, ki bu Duyular, bu çağda Ruhun başlıca giriş kapılarıdır:
    2. Enerji yegane yaşamdır ve Bedenden kaynaklanır, ve Akıl, Enerjiyi sınırlayan ya da onu dıştan kuşatandır.
    3. Enerji Sonsuz Hazdır.
  • İngiliz Edebiyatı Bölümü'ne başvurmuş ve programa kabul edilmiştim. Artık dili doğaüstü bir güç olarak görüyordum - insanlar arasında cereyan eden ve kaim bir kafatasının içinde korunan beyinlerimiz arasında iletişim kuran mucizevî bir güç.

    Whitman'a göre insan benliği fiziksel ve ruhsal boyutuyla bir bütün olarak ele alınmalıdır, insan, beden ve ruhun birleşiminden ibarettir ve ruhu anlamak ancak bedeni anlamakla mümkün olur. Beden de en az ruh kadar kutsal ve ruhanidir.
  • Varlık, sürekli bir değişim ve genişleme halindeyken mutlak ruh sabittir. Teknik olanaklar ve malzeme çağa göre farklılık gösterirken ulaşmaya çalıştığımız ebedi tasavvur kusursuzdur ve bizdeki algılayış kemale ererek derinleşir. Bu yüzden teknik tercih ve üslup ne olursa olsun sanat yapıtı bir ruhun, köklü bir geçmiş çekirdeğinin etrafında kümelenmiş değilse veya kendi külliyatını yaratmamışsa soysuz kalacaktır. Modern dünyanın değişim değerleri, teknik olarak mükemmel ama anlamsal olarak sathî bir yaşama formu oluşturduğu için, derin bir hakikate, bir kusursuzluk arayışına tekabül etmiyor.

    Kusursuz bir sanat üretme girişimi tanrısal olandan rol çalma olarak yorumlanabileceği gibi kadir-i mutlaka / ruhu ilahiyeye ulaşma eğiliminin de göstergesidir. Düşmemek için yaptığımız hareketler, düşerkenki hareketlerimizin aynısıdır. Kopmaya çalışmak, bitişik oluşumuzun delilidir. O halde malzeme ve üslup ne kadar kötü olursa olsun, tasavvurumuz, özdeki hakikate uygun olmak zorundadır: hayranlık uyandırıcı, ihtişamlı, tutarlı, anlamlı ve soylu.

    Maddi olarak üretilen her şeyde temel ilke maddi olmayan mutlak bir gerçektir.Önce ışık, sonra nesne ve en sonunda gölge. Her seferinde başka bir anlatıcı başka bir sahneyi anlatsa da hikâye tek ve aynıdır ve olup biten, olup bitmiş olanın aynasından bize yansıyandır. Levh-i mahfuz da kalem de bezm-i elest de Kalubela da bütün bu düşünsel arka planın imgeleridir. 

    Evrendeki bu tanzim düşüncesinin minyatür bir biçimi, kültürler ve kültürel üretimler için de geçerlidir.

    Kürdiesk olan; resimde, heykelde, müzikte, anlatıda, mimaride, siyasette ve dahası tüm psikolojik ve sosyolojik hal, tavır alma, tefekkür, davranış ve sanatsal tezahürlerde maddi bir benzerliğe değil ruhsal bir tevhide işaret eder. Coğrafya, malzemeler, teknik olanaklar, üsluplar, üretim araçları değişse de Kürdiesk olarak tariflenebilen bir şey, temelde size aynı Kürdi duygunun farklı cephelerini gösterebilendir. Çünkü özde bütünlüklü bir kavrayış ve onu ötekilerden ayıran başka bir ruha sahiplik vardır. Bu ruhun dışına çıkış bir yeniliğe değil bir bozulmaya; bunun Kürdi enstrümanlarla yapılışı ise patolojik bir kusura ve yaradılışsal bir çürümeye işaret eder.

    Kürdiesk ruhu somutlaştırmak için bir cümleye ihtiyacımız olsa bu şüphesiz zıtlıkların süreğen uyumu gibi bir cümle olurdu.

    Anlaşılır kılmak için şöyle demeliyiz: Kürdiesk tarz, birbirine zıt duygu ve durumların iç içe, sonsuz çoğaltılabilir ve birbirine eklemlenebilir hale getirilerek bağdaşık olarak ifade edilme biçimidir. Onun tezahüründe göze çarpan temel öğeler; karşıtlık ve çok renklilikle beraber sadelik, berraklık ve sahihliktir.

    Bu ifade tarzının zaman-mesafe algısı yoktur ve içeriğin sonsuz devam etme özelliği vardır. Bir dengbêj tam da bu yüzden bir hikâyeyi aynı makamda günlerce söyleyebilir ve Kürt masallarında hakikatte bir bitiş yoktur ve anlatıcının maharetine göre bütün hikâyeler birbirini devam ettirebilecek formdadır.

    Yine mimaride ister ova-şehir evleri olsun ister taraça şeklindeki dağ evleri olsun, birer oda eklenerek yapıların legolar gibi yeniden biçimlendirilebilir oluşunun ve bunun bütünlüğü bozmamasının temelinde de bu yapısal algı vardır. Öyle ki İslam mimarisinde ornomentalizmin gelişmesi ve aynı biçimdeki bir şablonunun (pattern) yan yana veya üst üste eklemlenerek sonsuza kadar çoğaltılabilme mantığı ancak Kürdiesk anlayışın güneye taşınması sonrası ortaya çıkmış ve ilk örnekleri Eyyübi İmparatorluğu döneminde Kürtlerin başkenti Şam’da verilebilmiştir.

    İslam sanatındaki ilk tezhip örneklerinin, İslam’ın simge literatürüne aykırı olmasına rağmen Kürt güneşi formunda oluşunun yegâne sebebi de bu durumdur. Bu biçim teknik olarak Kürdistan arkeolojik buluntuları arasında büyük bir yer kaplayan silindir mühürlerdeki devamlılık özelliği ile göze çarpar (günümüzde rulo fırçalar ve boya şablonları aynı görevi görür) ve bu birkaç bin yıllık bir kültürel özün yansımasıdır. Ne var ki Kürdiesk’teki sadelik ilkesi tezyinde bir Sami özelliği olan abartma arzusu ile bozulmuştur. Bunun rövanşını Bedirxan Bey, Botan’da yaptırdığı ibadethanelerde, kapılardaki muhteşem kündekari işlemelere rağmen içmimaride süslemelere yer vermeyerek almıştır ve bu sadeliği bir süreliğine geri getirerek hâkim kılmıştır. Lakin Türk devleti bugün Kürdistan’da restore ettiği veya inşa ettiği yapılarda yapay bir duyarlılığa dayanan plastik, çiğ ve anlamsız bir süsleme sanatı benimsemektedir.

    Kürt kültürünün devletsizlik sebebiyle içe çöküşü ve bir hamilikten yoksunluğundan dolayı, günümüzde Kürdiesk’e dair mutlak ruh en kusursuz şekliyle müzikte ifade edilir. Fakat Kürt müziği de diğer bütün sanat disiplinleri gibi bir mirasa dayandığı için özgür değildir ve belli formlar, haller, makamlar ve edep ile icra edilmek zorundadır.

    Teknik gelişmelerin, modern müzik yargılarının değişmesi ile birlikte Kürdiesk müziğin dönüşümü bir gerekliliktir. Fakat bu sebeple Kürdiesk ruhun dışına çıkış onu öldürmeye kasttan başka bir şey değildir. Yeniden üretilemeyen her sanat çürür.Yeni teknikler, yeni enstrümanlar, yeni imkânlar, yeni tarz ve üsluplar kesinlikle kullanılmalıdır. Fakat bu, herhangi bir yolla ifade edilmesini beklediğimiz ruhun bozulmasına sebep verirse bu artık üstünde kavga edilecek bir konudur ve üretilen şeyin Kürt müziği olduğu iddia edilemez. Bir çalgının telinin uzunluğu değiştiğinde telin çıkardığı sesin perdesi de değişiyor. Malzemeyi ve biçimi değiştirirseniz bu yeni bir enstrüman olur. Kürtlük de müzikte bir makam ve hal tezahürüdür. Bunun dışına çıkılarak üretilen şey, dili ve ritimleri Kürt/çe olsa bile Kürdiesk değildir.

    Kürdiesk müzik, varlığı birlik halinde kavrayan bir anlayışın dışa vurumudur ve bu yüzden yapısında ikilik vardır. Evrenin işleyişindeki dinamik zıtlıkların uyumu bizim müziğimizin temel taşıdır. Dikkat edilirse istisnasız bütün hakiki Kürt müziklerinde hüzün ve coşku bir aradadır. Ritmin yüksekliği ve düşüklüğüne bakılmaksızın her Kürdiesk eser, bu iki temel duygu etrafında biçimlenmiştir ve bu durum onun karakterini yansıtır. Örneğin en ağır ağıtta (ölüm) bile vurguların her biri beşik (doğum) ayaklarının yere değiş ritmine göre yapılır. Bu, Kürdiesk’te bir genel tavırdır. Fakat eserin duygusunun gerçekte ne olduğu çok berrak bir biçimde ortadadır. Temelde bir org ve bateri etrafında gerçekleşen elektronik düğün orkestrasyonuna kadar bu böyleydi en azından. Şimdi bile ne kadar hareketli çalınırsa çalınsın Giranî’deki hüzünlü hava silinemiyor çünkü gerçekte o bir gelinin başarısız olmuş taliplilerinin, sevgililerinin düğününde oynadığı bir govenddir.

    Aynı şeyi Afrin’den İçanadolu’ya sürgün gelmiş Reşî Kürtlerin, bugün Ankara Havasıolarak bilinen düğün şarkılarında da görmek mümkündür. Bütün bozulmaya rağmen Fidayda, Kesik Çayır, Angara’nın Bağları, Ankara Misket, Çargah, Çaçanê – Çeçen Kızı, Çiftetelli, Kaba Guvende gibi eserler bu yüzden hala Kürdiesktir ve hareketli yapılarına rağmen içlerinden üstümüze kocaman bir hüzün boca edilir. Kürt sufi-alevi müziğinde de Klasik saray müziğindeki Kürdî makamlarla yapılmış tüm eserlerde de aynı şey görülür.Örneğin Tanburî Cemil Bey’in Kürdilihicazkar Peşrev’i çok iyi bir örnektir.

    90’larla birlikte Kürt müziği, bu işi yüzyıllardır yapan Gewende, Dûman ve Mitriblarınelinden alınıp şehre göç etmiş dar kafalı muhteris köylülerin eline düştü ve Kürdiesk’teki bu bozulma politizasyonsüreciyle birlikte akıl almaz bir hal aldı. Neticede Bingol Şewtî (Bingöl Yandı) gibi bir ölüm parçası eşliğinde hunharca halay çeken ama cenazelerde de alkış çalıp slogan atan bir nesil ortaya çıktı.

    Bu durum, Kürt Hürremilerden Babek’in kendilerine Ehlê Xerabat (Harabat ehli, kötülük tarikatı, gönlü kırılmış olanlar, meyhane müdavimleri) diyen takipçilerinin meyhanelere girişinin yasaklanmasıyla vukuu bulan bir olayı hatırlatır bana hep. Şehrin hâkimi ferman çıkarmış ki bunlar meyhanelerde demlenip tefekkür etmesinama o günden sonra şehrin sokakları sarhoşlarla dolup taşmış. Zira meyhane edebini bilenlerin kadehi kırılıp onlar ortadan kaybolunca edepsizler sokaklara dökülmüş. O gün bugündür de durum aynı.

    Son birkaç yıldır hızla devam eden bu bozulma sürecimiz, iyi niyetli ama bilgisi eksik bir neslimizin de yetişmesiyle artık başka bir evreye girdi. Son günlerde popüler olan çoğu Kürtçe müzikte benzer bir sorun var. Şarkı söyleyenler çok güzel, sesler çok iyi, kayıtlar ve enstrümanlar şahane, Kürtçeler harika ama Kürdiesk edep yok.Zira bu bilgi yeni nesle aktarılmadığı gibi Kürt müziği sadece Kürtçe söylemekle yapılıyormuş gibi bir anlayış gelişiyor ve geleneksel müziğimizin arkaplanı, şarkı sözlerini ve onların metinlerini var eden bağlamlara dair hafıza yok oluyor.

    Kürt müziği adına gelecek vaat ettikleri ve kendilerinin çabasını önemsediğim, zat-ı şahanelerini takdir ettiğim için elimde kabarık bir listesi olan kötü örneklerin sahiplerinin ismini vermeyeceğim.

    Fakat iki örnek üzerinde duracağım.

    Son zamanlarda bütün dillerden mashupvideoları görüyoruz ve neticede iki güzel Kürt kızı da Kürtçe ve başarılı bir örnekle bu kervana katıldılar. Günlerce bu başarılı çalışmalarını dinledim. Ne var ki seçtikleri şarkılarda sırf bu hüzün ve coşkunun bir arada olması sebebiyle iki tane de çok acı hikayesi olan ağıta da yer verdiler ve gülümseyerek bunlar eşliğinde çılgınca dans ettiler. Bu korkunç bir şey. Başkaları yapsa, bu bizde millî bir travmaya dönüşebilecek kadar acı bir şey.

    Hatırlayalım. Tevrat’ın Mezmurlar bölümü (Zebur Kitabı) bir ilahiler ve dua kitabıdır. 137. Mezmur’un acı bir hikâyesi vardır. Asurlular ve Babilliler birkaç yüzyıl arayla İsraillileri topraklarından alıp sürgün etmiş ve köleleştirmişlerdir. Bir gün onları sürgün edenler onlardan şarkı söylemelerini ve kendilerini eğlendirmelerini isterler. Onlar da bunu reddeder ve lirlerini Dicle Nehri’nin kıyısında kavak ağaçlarına asarak kutsal şehirleri Zion’u hatırlar ve ağlarlar. Kim söyledi bilmiyoruz ama bu mezmur 2700yıldır Yahudilerin milli gururunun ve tarihsel hafızasının canlı bir örneği olarak durur. Kilise ayinlerinde de sıkça okunan bu ilahinin Don McLean tarafından seslendirilmiş Waters of Babylon isimli halini mutlaka dinlemelisiniz çünkü o gün vukuu bulmuş acıyı hissetmemeniz olanaksızdır

    Fakat bugün Kürt çocukları Dersim katliamını ve arkasından Kürtlere uygulanan tehciri anlatan Malan Barkir adlı bir ağıtı aradan 80 yıl geçtikten sonra bir dans müziği olarak yeniden üretebiliyorlar çünkü gerçekte sözlerinin ne dediğine dair bir fikirleri yok.  Acı. Başka hiçbir şey değil.

    Bir diğer örnek ünlü Kürt mutasavvıfı Melayê Cizirî’nin Terci-i Bend’inin başına geldi. Mela, kendi döneminin Kürt sultanına onun kudret, azamet ve güzelliğini anlatan bir şiir yazmıştır. Şiir bütün öğeleriyle Kürdiesktir. “Sebahulxeyri xanê min, şehê şîrînzebanê min” (Sabahı şeriflerin hayırlı olsun ey Han’ım, şirin dilli şahım” diye başlar. Kürtçe’deki basit dil kurallarını bilenler isimlerin dişilik-erillik ekleri alarak bahsedilenin kadın mı erkek mi olduğunu bildirdiğini de bilirler. Bu yüzden bu şiiri okuyan biri, şiirde bahsedilenin “sevgili bir kadın” olmadığını anlar ama ne var ki şiir nasıl olduysa son on yılda öyle bir değiştirildi ki “ê” harfi “a”ya dönüştürüldü ve “Han”, “Hanım”;  “Xanê min”, “xanim” yapıldı.

    Güneybatı Kürdistan’ın Kobanî şehrinden ünlü bestekâr ve müzik üstadı Reşîd Sofî’nin bu şiir için 1970’lerin sonunda yaptığı o harika müzik ve düzenleme Kürdistan’ın kuzeyinde berbat bir hale getirildi. Zûbêr Salih’in de besteyi daha yumuşatarak ve yanlış okuması üzerine bu şiir bir aşk şiiri sanılarak yayıldı. En son yine yetenekli bir hanım kızımız öyle bir işve ve güzellikle, saçlarını omuzlarının üstünden savurarak bu şarkıyı okudu ki yüzbinlerce sevgili coşa gelip nûş eyledi ama Melayê Cizirî duysa “Ahê ji derdê te dikem” derdi.

    Belki elli farklı şekilde okunabilecek ama bu şekilde okunmaması gereken bir şarkı, tüketim malzemesi olurken Kürdiesk’in epik olanı ve aşka dair olanı aynı anda barındırması öz müziğimizden götürdü çünkü müzikte Kürtlük iddiası salt dil fetişizmine indirgenemez. Onun bir ruhu, bir ritmi, bir anlamı vardır.  (Bu şarkının kuzeydeki en başarılı yorumu Kardeş Türküler’e aittir zira içinde şiir, müzik ruh ve muhteva arasında huzuru sağlayan bir denge barındırır:

    Ahvalimiz budur.

    Tahrif edilen Kürdiesk, köklü bir ruhun kendi varoluş sistemiyle çeliştiği için varlığını yitirmesine neden olur. Yeniden üretimde bu denge sağlanamazsa tıpkı Türkler gibi ilerde kendimize ait bir müziğimiz olmayacak.

    Çok şey yazmak gerekir belki ama benim aklımda Solanas’ın El Viaje filminden bir replik var, her şeyi söylemeye yetecek:

    “Öldüğüm gün dünyada başka ozan kalmayacak ama yeni şarkıcılar gökyüzünden yağacak.”
  • #KALK_VE_UYAR

    Ey yalnızlığa bürünen Muhammed!
    Ey başını koyacak ana göğsü bulamadan büyüyen öksüz!
    Ey Yalnızlığa gömülen adam!

    Ey vicdanının derinliklerine çekilerek kendini arayan adam!
    Ey Karanlıklara dalmış insanlık için çıkış yolunu arayan asil ruh!

    Ey insanlığın sızlayan vicdanı!
    Şehrin kirlenmiş sokaklarından günah kokan gecelerinden dağlara çekilen namus-u ekber!

    Nicedir için için ben neyim? Ve bu hal neyin nesi diye titreyip duran kalp!

    Geceler boyu mehtaba bakarak titreyen yürek!

    Artık vakit tamam!
    Yalnızlığı bırakmanın vakti geldi!
    Sessizlik köşesinden çıkmanın vakti geldi!
    Vicdanında yankılanan ses Rahman’ın sesi!
    Gördüğün cebrailin yüzüydü!
    Bu diri diri toprağa gömülen kız çocuklarının ah-ı eninidir!
    Bu çarmıhlarda yükselen çığlıkların feryad-ı figanıdır.
    İbrahim’in, Musa’nın, İsa’nın sesidir.
    Onların bitiremediğini tamamlamanın vakti geldi!
    İnsanlığın iyilik ve adalet arayan damarlarını harekete geçirmenin, Tarihi değiştirmenin Zamanı geldi…

    Ey yalnızlığa bürünen adam!
    Eski dünyanın defterlerini kapatmanın Zamanı geldi!
    Çağı yakasından tutup sarsmanın, silkelemenin zamanı geldi!
    Yepyeni bir dünya kurmanın zamanı geldi!

    Ey yalnızlığa bürünen Kalk ve uyanışı başlat!
    Artık ayağa kalk!
    İnsanlık seni bekliyor!
    Karanlık geceler ve ağaran tanyeri seni bekliyor, ayağa kalk! Kalk da Uyar!
    Uyanışı başlat!

    Ey sessizliğe bürünen!
    Tarihin önüne çık!
    İnsanlığa kendini tanıt!
    Geceyi yararak çıkan güneş gibi yar karanlığı!
    Yar ki, karanlık gecelerin sonu gelsin.
    Yar ki, tarihin delhizleri yırtılsın.
    Dilsizlerin dilini, sağırın kulağını, körün gözlerini aç.
    Aç ki, söylenemeyenler söylensin,
    aç ki, duyulmayanlar duyulsun,
    aç ki, görünmeyenler görünsün.
    Artık vicdan, merhamet, namusu ekber konuşsun!
    İnsanlığın donmuş dimağı parçalansın.
    Katı gelenekler, kalın duvarlar bir bir yıkılsın!
    Yok olsun insanın insana kulluğu!

    Ey yalnızlığa bürünen,
    böyle yalnız kalınmaz, böyle sessiz durulmaz!
    İnsanlık; vicdanın, merhametin gür sesine muhtaç!
    Meydana atıl, şehirlere gir! İnsanlarla konuş!
    Konuş ki Allah’tan başka büyük olmadığını duysunlar!
    Konuş ki, kendini büyük zanneden krallar, imparatorlar, zenginler, din adamları küçülsünler. Allah’ın kullarını kendine köle yapan müstekbirlerin tahtları sarsılsın! Allah’tan başka her şey veya herkes tapınma aracı olmaktan çıksın! İnsanı bağlayan her zincir kırılsın! İnsan özgürleştikçe özgürleşsin! Allah’a gitmeye mani olan bütün duvarlar yıkılsın! Çünkü Allah’tan başka büyük yoktur! Allah’ın birliğinden başka da derinlik yoktur!

    Ey yalnızlığa bürünen!
    Dünyanın önüne çık.
    Bu dava kuru bir cihangirlik davası değil!
    İç dünyan ruhun, vicdanın zengin olmadıkça dışındaki dünyaya hiç bir şey veremezsin. Tarihin önüne çık, hiç bir kimseden korkma! Bu çıkışın içten dışa doğru olsun. İçindeki vicdanî patlama, ruhundaki ahlakî enerji seni götüreceği yere götürecektir. Dünyayı değiştirecek güç bizzat kendi içindedir. Bu nedenle karakterini hiçbir halde bozma, membağın daima güzel ahlak olsun…

    Ey yalnızlığa bürünen! Zulümle dolmuş dünyaya adalet, her yanı ahlâksızlık kokan şehirlere doğruluk ve dürüstlük getirmek için önce kendin çirkinlikten, kötülükten uzak durmalısın. İnsanların içine gir, şehirlerde dolaş ancak iyi olana uy, kötü olan her şeyden uzak tut kendini. Halkın içinde fakat Hakk ile ol.

    Çoğalma beklentisi içine düşme, yaptıklarını getiri beklentisiyle yapma.

    İyiliği yay ve yaşa ama iyilikten geçinen, onu para, makam, mevki elde etme aracı olarak görenlerden olma. Yaptığın rasullükten dolayı maddî karşılık bekleme. Allah’ın elçisi olmanın getireceği ayrıcalığı, zengin olmak için atlama tahtası olarak kullanma! Din baronları gibi ayet alıp, ayet satma!

    Din istismarcılığından uzak dur! Yalnızca Allah’ın rızası için, sırf iyilik için çalış. Peygamberliği kazanç temin edilen bir meslek olarak görme. Allah’ın dini üzerinde sektör oluşturulmasına asla izin verme.

    Şu kabe’deki tanrı ve kutsallık istismarına dayalı dini oligarşiyi yık! Bir zamanlar İsa da mabede girerek masaları sandalyeleri din adamlarının başına çalmış ve “Allah’ın evini ticarethaneye çevirdiniz” diye haykırmıştı…

    Çünkü Allah’ın evi kazanç kapısı değildir! Din sektör, vahiy meta, peygamber pazarlamacı, sana inananlar müşterin değildir! Bunlar üzerine kurulmuş her örgütlü dini yapıyı dağıtmak senin en temel görevlerin arasındadır. Din yalnızca ve sadece Allah’a has kılınmalı, vicdanın ve merhametin yalın sesi olarak kalmalıdır…

    Ey yalnızlığa bürünen!
    Bütün bunlar için seni zorlu bir mücadele hayatı bekliyor. Her daim Allah ile birlikte ol. Biz senin arkandayız. Seninle birlikte yeni bir tarih yazacağız. Birlikte yürüyeceğiz, bütün bunları yaparken başına gelecek belalara sabret; güçlüklere göğüs ger, azimle, kararlılıkla hak bildiğin yolda yürü. Allah yar ve yardımcındır.

    Ey Allah’tan başka kimsesi olmayan mekkeli öksüz! Allah seni tarihin önünde yalnız bırakmayacaktır. Bu iş, bu hareket başlamıştır, sonu gelecek, sen yeter ki yürü…
  • Ancak iyilikle ruh sonsuzluğa kulaç atar. Ancak iyilikle ruhun ızdırabı diner. İnsan ancak iyilikle tanrı ile arasındaki perdeleri kaldırır. İyilik dünyanın cennetidir. Dünyayı ve içinde yaşadığımız ülkeyi değiştirebilecek insanlar, iyiliğe inananlardır.
  • Olmasıni istediği düzen ve içinde bulunduğu düzen arasında sıkışan bir ruh. İstemeden her gün giymesi gereken bir elbise, dayatmayi ve baskıyı giysiler üzerinden veriyor. Sitem ettiği düzeni o kadar net anlatiyor ki yaptığı ironilerle bu yüzden kitapları bu kadar etkileyici bana göre. Para kimdeyse güç onda, saygıyı, şerefi, haysiyeti, sevgiyi hak edenler sadece BEDEN KİYAFETİ ne önem veren insanlar. Çünkü ; onların ruhları çıplak ve değer yargıları yok.
    Zenginin köpeğine bile bir anlam yüklemiş yazar.

    Ruhun çıplaksa sana aşk da yakisir, hayat ta yakışır. Ama ruhun çıplak değilse zaten kabul görmüyorsun zira üstündeki kıyafetler (taşıdığın değerler) onlar tarafından kabul edilir şeyler değil.

    Çok başarılı bir eser, okunması tavsiye edilir.