Geri Bildirim
  • Ruh acaba günah evinin içinde oturan bir gölge miydi? Yoksa beden mi aslında ruhun içindeydi, Giardano Bruno'nun düşündüğü gibi. Ruhun maddeden ayrılması da bir sırdı, tıpkı ruhun maddeyle birleşmesinin bir sır olduğu gibi.
    Oscar Wilde
    Sayfa 78 - Can Yayınları 28. Baskı
  • “Ey bahtsız! Tarihinin hiçbir devrinde kendine bu kadar yabancı, bu kadar hayran ve düşman olmadın. Laboratuvarında aradığın, incelediğin, oyduğun, dibine indiğin, sırrını deştiğin her şey arasında, yalnız, ruhun yok. Onu beyin hücrelerinin bir üfürüğü sanmakla, başlayan müthiş gafletin, otuz yıl içinde gördüğün iki muazzam dünya harbinin kan ve gözyaşı çağlayanlarında en büyük dersi arayan gözlerine bir körlük perdesi indirdi. Bırak şu maddeyi, boğ şu ölçü dehanı, doy şu fizik ve matematik tecessüsüne, kov şu kemiyet (nicelik) fikrini, dal kendi içine, koş kendi kendinin peşinden, bul onu, bul kendini, bul ruhunu, bul, sev, bil, ân, gör, kendi içinde gör Allah’ını. Kendine dön, kendine bak, kendine gel. Aptalca bir konfor aşkından doğduğu hâlde her biri daha korkunç bir dünya harbi hazırlayan teknik mucizelerinin yanında, senin iç zıtlıklarını elemeye yarayacak ve seni kendi kendinle boğuşmaktan kurtaracak ruh mucizelerini ara. İnan, manevîlere ve mukaddeslere inan! Onlar hakkında bu kadar küçükçe düşünmekten utan! Her sezilen derinliğin ifşa ettiği, düşünmekten bile seni alıkoyan tabiatçı metodlarını fırlat ve bitlenmiş elbiseler gibi at. Ortaçağ papazında haklı olarak ayıpladığın dar kafalılığın anlayış sınırlarını daha fazla darlaştıran beş duyu idrakinin kapalı dünyası içinde kalma:

    Arşı geç, ferşi atla, sidreyi aş,
    Gör ne var maverada (öteler) ibrethiz.”
    Peyami Safa
    Sayfa 394 - Beta Kitap, 2017.
  • Parçalar halinde yazdım seni; ruhunun her bir zerresine nüfuz ederek!

    AHH! PESSOA!
    - Bu ah, insanın içindeki bütün isyanları, özlemleri, iç çekişleri, bir uçtan diğer uca kadar varan haykırışları, geri dönüşü olmayan çıkışları, beğenileri, bütün ümitsizlikleri, hüznün son safhasını, en acı deneyimleri, çekilmez yalnızlıkları, avunmaları, bitiren, tüketen bekleyişleri, her bir insanın her bir parçasını, çaresizliği, boyun eğmişliği, hayata karşı zırh tutan hayalcilerin mücadelelerini, varoluşçuların kuytu köşede yitişlerini, kayboluşları ve tekrar bulunuşları... barındırıyor içinde.

    "Ah, neler vermezdim benden de bir cümle kalsın diye geriye, duyanın, 'Güzel laf!' diyeceği bir şey, tıpkı kovalayıp ömrümün kitabının sayfalarına kaydettiğim rakamlar gibi."
    - Güzel laf! Pessoa. Bütün açıları ve her yönüyle hem de.

    Bir gün şu bitkin- hatta bitmiş- halimle söylüyorum. Içimi gösteren bu aynayı gözyaşları içinde anlatacağım: Uzak bir gün batımına karşı. Uçsuz bucaksız bir denizin kıyısında. Şırıl şırıl akan bir nehrin sesinde, özlemlerimin, şiirlerimin, sıkıntılarımın fonunda... DUYURACAĞIM ONU!

    "Sıkıntının gerçek bir insana, kendimle olan ilişkimin ete kemiğe bürünmüş haline dönüştüğü noktadayım."
    - Pessoa 1932 de yazmış bunu. Bugün haziran 2018!
    Zamanın var olmayan bir noktasında birleşiyoruz böylelikle.

    İnsan sözcüklerle sarhoş olabilir mi? Bütün içkilerin, kokuların ve şehvet duygusunun ötesinde. Kendinden geçiren haletin sözcüklerdeki ifadesiyle,bunu uç noktada görmek mümkün olabilir mi?
    - İşte Pessoa, o en hassas noktamızı okşayıp bizi bilinçsizliğin kucağına, varoluşunun ortasına, can evinin merkezine götürüyor ya da çekiyor. Bambaşka bir âlemin tarafına, her şeyin bulaşıcı olduğu bir mekana.

    Bu adam ne anlatıyor diye soruyorlar: Beni, seni anlatıyor, diyorum, kendinden yola çıkarak. Kuytu köşede ne kalmışsa, onu çıkarıyor karşımıza diyorum.
    "Ama öyle ya da böyle hissettiklerimin etkisini başkalarına iletmeye çalışıyorum. - kendimle sokağın farklı şekillerde nasıl karıştığını; sokak bana yabancı, ama onu gördüğüm için, açıklayamayacağım, çok özel bir biçimde bana ait ve böylece benim bir parçam..."
    Bundan da anlaşılacağı üzere, Pessoa öncelikle hayatı nasıl 'algıladığını' ve bu etkileşimi de, karşı tarafa geçirebilme amacıyla; bunları iletirken de felsefeye başvurarak ve bununla birlikte şiiri de içine katıp harmanlayarak ruha dokunuşunu en muazzam şekilde yapıyor.

    Ruhumun ya da zamanın hava durumunu da Pessoa'dan öğreniyorum. "Donuk ve nemli" hava bende ve ötekilerde kendini hissettiriyor. Sözcüklerin bunu duyurması, her zaman düşüncenin ya da ihsasın ifade bulmuş olması bakımından insanda memnuniyet uyandırırdı. Ancak bu defa bir istisna oldu ki, bu durumu bayağılaştırmaktan, daha da beter hale getirmekten başka bir işe yaramadı. Sanırım gerçek olanı görmemden kaynaklanıyor bu. Zira Onu görmem bana iyi hissettirmiyor. Darmadağınık bir halet-i ruhiye ile etrafımı gözetliyorum. Neden bilmem!

    Sanki deniz kıyısında, uzak bir gün batımına karşı oturmuş, sakinleşmek üzere olan denizin önünde, kulağıma hoş ezgiler duyuran, içimi okşayan ve tatlı bir iz bırakan o eşsiz manzaraya karşılık; bir de buna sonsuz bir düş eklenen, beni kendinden koparıp yeni bir alemin kucağına bırakan o "an"ın içindeyim. Çıkışım olmasın bir daha! Kaybolmuşum! Yitirmişim kendimi! Aramıyorum! Bırakmışım çabalamayı!

    Hayat; insanlar ve bütün varlıklarla münasebetimiz kaçışımızın nedenidir. Kaygılarımız, ürpertilerimiz, korkularımız... Bütün bunların içinde barınıyor. Bunca zamandır sırtımızı döndüğümüz gerçekler, yüzümüze sille gibi iniyor ve o derin derin uykudan- güzellik uykusundan- düş dünyasından en sert biçimde uyandırıyor. Gözlerimiz faltaşı gibi açılıp kapanıyor. Neye uğradığını şaşırmış durumdayız. Sonsuz bir ıstırap girdabıın içinde buluyoruz kendimizi. Ah, Ölüm! Kurtuluşumuz gecikiyor!

    Belki acı duyduğumuz falan yoktur. Belki de acı diye sandığımız şey bir yanılsamadan ibarettir. Kendimizi buna inandırdığımızdan dolayı gerçekten acıyı yaşayana denk ya da daha fazla acı hissettiğimizi sanıyoruzdur?

    Aşırı hassas ve duyarlı olmak, en küçük bir ayrıntı bile büyük bir mesela haline getirmek, sanki bir şey eksik kalıyor hissiyle sürekli dönüp geriye bakmak; bunları düşünüyorum ve diyorum ki: Hayatta durmadan acı çekmenin, bir yere varmadan bile yorulmanın, bir noktada ezilmenin, çöküşe uğramanın; en önemlisi de, hiçbir şeye alışamamanın yol açtığı hastalıklı sorunlar... Bütün bunlarla birlikte kendi içimizde, soyut bir alemde bunlar yaşanırken, dışarıda gerçek hayatta sizin dışınızda işleyen toplumsal boyutta bir işlevinin olmaması, kendi içinizdeki yüzbinlerce parçayla dışarıda hayat birleştirildiğinde bir hiç bile olmadığını dehşet içinde farkettiğinizde bu dünyaya ait olmadığınızı anlıyorsunuz.

    Pessoa sadece bir hayalci mi? Eylemi reddeden, varoluş sancıları çeken, dipsiz bir bunalımda olan, yaşamını rafa kaldırmış,kendi içine kapanıp dışarıya tamamen duvar örmüş biri mi? - Hayır!
    O, aslında bir psikolog. Psikolojik çözümlemeleriyle, cümlelerine ruh vererek, onları etten kemikten bir vücuda yerleştirerek, kanlı canlı bir insan yaratıyor. Her insanın onda bir parçasını hatta tam anlamıyla kendisini onda görmesi, onun bir nevi herkesin psikiyatrı olduğunu gösteriyor. Bunu kesin olarak söyleyebilirim ki, ruhumda öyle bir derinliğe ulaşmış, nüfuz etmiş biriki, bazen o olduğumu sanıyorum . Ayrıca onun bir iki kitabını okuyup onu çok iyi tanıdıklarını, ona hayran olduklarını dillendirenler, her bir sözüyle mest olanlardır sadece. Bu da onu anlamak ya da tanımak anlamına gelmiyor. O benim ne kadar ruhumun derinliklerine indiyse, aynı ölçüde ben de onun ruhuna girip çözümlemesini yaptım diyebilirim.

    Bana, sen de onun rüzgarına kapılmış gitmişsin, diyecekler. Ama şunu da ekleyeyim: Kendimle, Pessoa arasında her zaman bir mesafe bıraktım. Bir noktada bilinçli bir şekilde ona yaklaşırken, diğer taraftan sadece onu hissetmeye çalıştım.

    "Huzursuzluğun Girdabı!"
    Çaba sarfetmek suçtur, çünkü eylemler düşleri öldürür.
    "Her zevk bir kusurdur." Çünkü herkes zevk duyar ve peşinden koşar.
    Gece gece kuşlar ötüyor! Karanlık böyle seslerle aydınlanmaz her zaman. Varlığımızın hatırlatıcısı bu gibi sesler bizi felsefenin ya da bir şiirin içinde, bir düşünce ve söz girdabının ortasına koyuverir.
    "Ruhum gizli bir orkestra," diyor Pessoa.
    Benim içimdeki o çalgılar hiç susuyor mu? Hep bir gürültü, keşmekeş, karmakarışık ruh atmosferi.
    Pessoa ile aramdaki bağı birine anlatmaya çalışırken ne tür bir çabanın içinde olduğum bilinmez!
    ZAMANI DURDURUP NASIL YERLEŞTİREBİLİRİM, ONU ANLAMAK ISTEYENLERİ, O AN'IN İÇİNE!

    "Şu anki zihinsel durumumu toplumsal bir örnekle açıklamam istense, hiç sesimi çıkarmadan bir ayna, bir giysi askısı, bir de tükenmez kalem gösterirdim."
    - Bu demek oluyor ki, Pessoa ruhunun giysilerini çıkararak, varlığının ruhuna kıyafet giydirme konusunda kendini soyutluyor.
    Ayna metaforunu da, bu ruhun yansıması sanıyorum. Tükenmez kalem ise bu ruhun aktarımı ya da ifadesi diyebilirim. Bunlar benim çıkarımlarım.

    Hayatı seyretmek, belki de bir anlamda hayatı yaşamaktır. Hayattan uzak olup ona değmeyerek; karşısına geçip onum ne olduğunu görmek de yaşamak değil midir?
    Manzara seyreder gibi hayatı seyretmek!..

    Başıma ağrıya benzer bir uyuşukluk vardı( Bilmem hangi kara gündü) Durgundum. Bir taraftan da açlığın getirdiği bir uyku ve yorgunluk hali vardı. Kendime sesleniyordum ama duymuyordum. Ayakta güçlük çektiğim bir zamandı. Sallanır, düşer gibi oluyordum. Göz kapaklarım ağırlaşmıştı. Bilincim yarı kapalıydı. Kelimeleri ve anlamları iyi seçemiyordum.
    Sonra, Pessoa ile birlikte işin içine uzaklıklar ve özlemler girdi mi, ben oluyordum. O zaman değişiyordu her şey.

    Bir bunalımdan baş dönmesine!
    Pessoa'yı okuduktan sonra dinginleşiyor insan. Dinginleşmek! Bu kelime onun etkisini bir nebze olsun gösteren sözcük! Afyon almışçasına insanı uyuşturan, benliğini donduran; bütün bunların karşısında, insanı kaygısından arındıran, iç kemiren, zihni meşgul eden bütün düşünce ve meselelerden çekip çıkarıyor.
    Ben bu duyguyu seviyorum. Bundan son derece hoşnutum. Çünkü görmüyorum, duymuyorum, bilmiyorum. Bu şekilde iyi hissediyor, rahatlıyorum.

    Bir zaman, gecenin ikisinde..
    Gerçekten acıkmıştım. Midem sırtıma yapmışmış gibiydi. Hiçbir şey yememiştim. Sonra, uyku neydi, hatırlamıyordum bile! Ama Pessoa'yı okumaya başladığımda, cümleleriyle beni baştan aşağı uyuştururken, açlığımı yatıştırıyordu. Ne açlık! Ne uyku! Ne de başka bir şey! Yalnızca o! Bir şeyler akıp gidiyordu ben farketmeden.
    Sonra, gece aklıma gelmişti, onun gece deyişi üzerine.
    Sonra, o, bir başkası yani - bununla bir bağlantısı yok. O, hep varolan. Gelmek için yerini ve zamanını beklemeyen. Aniden- ansızın gelen! Hiç gitmeyen bu sefer.
    Pessoa, o ve ben. Böylelikle "biz" olan. Bizden bir "ben" yaratan.
    Karanlığı yaran bir ışık gördüm. Bana doğru geliyordu. Ben de ona doğru gidiyordum. Bir o kalıyor... Onu da getireceğim!

    Şöyle diyor Pessoa, o meşhur özdeyişlerinden bir tanesiyle: "Kendimde farklı kişilikler yarattım, yenilerini yaratmaya da aralıksız devam ediyorum. Her düşüm doğar doğmaz bir başkası olup canlanıyor, o başkası da benim yerime düş görmeye başlıyor. Yaratmak uğruna kendimi yok ettim..." Yani yeni bir 'ben' yaratmış kendinde.
    "Dünya bir şey hissetmeyenlere aittir." diyor Pessoa. Yaşamanın koşulu olarak 'eylemsizlik' gösteriliyor. Ancak bana göre eylem de iradeden kaynaklanıyor. Yani biz istesek de istemesek de yaşama atılıyoruz.

    Tam da hayal ettiğim gibi.
    Eskiden beri istediğimiz küçük mutluluklar. Eksiği yok, fazlası var. O kırlarda dolaşmayı çok istiyorum. Denize gitmek istiyorum. Yalnız. Dalgaların sesini dinlemeyi... çiçekler de açmış olsun orda. Küçük evlerle birlikte o zamanlar da olsun.

    Pessoa'nın uçurumlarından dünyayı seyrettim. Varlığı çok küçük parçalar halinde gördüm ve küçümsedim. Kendime de onun gözüyle dışardan baktım. Kendimden utandım. Acıdım. İğrendim. Ben de hiçbir şey olmadığımı her seferinde anladım. Benim de ne kadar özbilincimin geliştiğini ifade edersek.
    Şimdi asıl konuya gelecek olursak: Sıkıntıyı yaşıyorsundur; o, sıkıntının içinden yeni bir sıkıntı doğurur. Bu kez onun sıkıntısını duyarsın. Birleşirsiniz. O, içinize bir daha yerleşir. Çiçek açar gibi, sıkıntılar açar yüreğinizde. Rengarek, cıvıl cıvıl çiçekler. Oysa sıkıntı karanlığın kapısıdır. Ama onda ışıklar karşılar. Uyuşur ve tekrar kendine gelmen için uzaklaşırsın ondan. Gene de duyarsın onu. Çünkü o senin içindedir artık .

    Pessoa, yanılsamaların verdiği yorgunluktan dem vuruyor. O gün anladım benim de bir yanılgı olduğumu- baştan sona hem de- hiçbir şeyin, hiçbir şekilde bildiğim ya da zannettiğim gibi olmadığını yüzüme çarparcasına anladım! Gördüm damdan düşmek ne olurmuş. Sele kapılıp boğulmanın ve arkanda bir iz bırakmadan yok olmanın ne demek olduğunu...

    Yazıyordum. Hayır, Pessoa beni yazıyordu. Nasıl yazıyordu? -Damla damla, nokta nokta... Bunları birleştirip bir bütün çıkartıyor. Bütünün içinde bir bütün. Ince ince eleyerek, dikkatle, titizlikle... kaçırdığı hiçbir ayrıntı yok. Beni yazanı ben de okudum, okuyorum: Satır satır- hatta kelime kelime, harf harf... Mübalağa sanatının zirvesini yaptık ruhumuzun üzerinde. Dahası da var!
    Beni benden alan bir tümcesiyle karşılaşıyorum. Içimden nehirlerin aktığını hisseder gibi oluyorum. Sanki içimdeki ya da üzerimdeki bütün ağırlıklar, bütün hüzünler, bütün kaygılar... ne varsa silinip gidiyor. Arınıyorum. Hafifliyorum.
    Cümlelerin derinliği ve genişliği hesaplanamıyor. Mesafeler uzadıkça uzuyor. Tâ arşa kadar çiziyorum biz olduğumuzu yerleri. Sanki bir biz varmışız bunda. Bu örülü, birbiriyle ilintili, ucu bucağı olmayan akışta.

    Parçalar halinde yazıyorum seni. Ruhunun her bir zerresini alıp vücuda getiriyorum. Seni yeni baştan yaratıyorum...
    "Bir ses var..." Başı sonu belli olmayan. Duyulmayan, sadece hissedilen. Sesler ya da birtakım düşünceli sesler... Gelecekten ya da geçmişten gelen. Şimdi değil; çünkü taş kesilmiş katı bir sessizliğe bürünen bir an var şimdi. Yalnızca kendimi işitiyorum. Söylediklerime kulak veriyorum. Onun sözcüleriyle. Ne dediğimi dinliyorum, ne dediğini; ne demiş olabileceğini. Büyük bir baskıyla yüreğimi sıkıyorum. Döküyorum içimdekileri, onun biriktirdiği. Sözcükleri art arda sıralıyorum.

    Varlıkları ve şekilleri düşünerek de okudum Pessoa'yı. Bunların birleşimiyle yeni bir pencerenden baktım. Pessoa'nın ruhundan aksettiği sözleri ve onların görüntüsüyle. Birbirine benzemeyen tatlar keşfettim. Gözlerim ve ruhum hala özlemini çekiyor onun önüme serdiği manzaralarının.

    Pessoa'yı okuduğum zaman, o derin melankolik üslubunu, kendimi bir acılar deryasında değil, o uzak gün batımının, o hüzünlü renginde, içimizde duyduğumuz o tatlı duygunun tesiriyle yaşıyorum. Bu hissin huzur veren bir yanı da söz konusu ki, benim anlayışımın, kavrayışımın çok ötesinde bir şeyler var bu sözcülerde.

    Pessoa'yı okurken, iki duygunun çatışmasını da yaşadım. Ona karşılık farklı bir duygu daha varlığını ilan edip karşıma çıkmıştı. Kalbime, ruhuma doğru hücum etmişti. Beni yıkmak için ortaya çıkan bu yeni duyguyla mücadele değildi niyetim. Pessoa ile hiç olmadı çatışmam. Ben hep onun çayırlarında, çimenlerinde gezinmek istedim. Ona beni bırakmasını uzlaşmacı bir tutumla karşılık vermiştim. Şimdi yok o!

    Pessoa, fiili -eylemi- bir tür intihar yöntemi veya ceza olarak görüyor. Hareketten bunca uzak, kendini dış hayattan bunca soyutlayan ve zamandan kopuk yaşamayı amaç edinmiş ve bunu da sözcüleriyle de başarmış, hatta ruhundan bir insan daha yaratarak, bir başyapıt haline getirmiş bir başkası bir var mı?
    Pessoa, uç noktada yaşayan, bütün sınırları aşmış yahut yok saymış esrarengiz bir ruh!

    Pessoa ile ilişkimiz ezelden beridir var, tanışıklığımız ise birkaç yıldır. Birliğimiz de ebediyete kadar devam edecek sanıyorum.

    Pessoa ile ilgili olumsuz bir mesele var ise, o da onun tavsiyeleri. Kulak asmayın, derim. Onlara değin ve geçin. Istikametinizi değiştirmesin.
    Diyor zaten: "Ama benim söylediklerime de inanma, çünkü hiçbir şeye inanmamalı insan."
    Kendi kendini onaylayan biri Pessoa. Ona bu kadar yakın biri olarak, ben de bunun bilincinde biri olarak, mesafenizi koruyun diyorum. Neden mi? "Hiçbir kitabı bitirmeyelim. Baştan sona, sayfa atlamadan okumayalım."

    Huzursuzluğun Kitabı için, " Bu kitap her açıdan tahlil edilmiş, enine boyuna taranmış tek bir ruh halidir," diyor Pessoa

    Pessoa sonunda istediği o huzura ve yalnızlığa kavuşabildi. Ölümüne bir yıl kala buna erişmiş olması, aynı zamanda üzüntü ve sıkıntı doğurdu içimde. burada onun için geç gelinmiş olanın burukluğunu hissediyorum.

    Bizim için geçmiş nedir?
    - Tamamıyla bir yorgunluk! Biriktirme ve yığma zaman dilimi.
    Şimdiki an nedir peki?
    - Sıkıntı. Anlarla örülmüş, bizi çevreleyen bir duvar yığını!
    Ya gelecek?
    - Bilinmezliklerle dolu bir zamanı yaşayacak olma zorunluluğumuz.
    O yüzden bizim için aslolan, zamanın dışında bir yaşam sürmektir. Budur yapılması gereken: Düşlerde yok olmak!

    Bu kitap nedir diye soracak olursanız, onun deyişiyle, "Hiç hayatı olmamış bir adamın biyografisi." Yine burdaki bir deyişe göre- onu en iyi tanımlayacak vecizelerden, "Olaysız bir otobiyografi!" de denebilir.

    Düşünce doğuran ve bunları kelimelerle şekillendiren mucizevi bir ruh. Bir başyapıt. Bir kuvvet. Ya da her şeyin içinden bir parça!

    Ve bir son!
    Yağmurun eşliğinde, romantik bir havada elveda, diyorum ona. -Şimdilik!-
    Hüzünlü bir an değil bu; süslü,gösterişli, mutlu bir an. Oysa her son, her ayrılık ve her gidiş hüzündür. Can sıkıntısıdır. Yürek burkuntusudur. iç parçalayıcıdır. Ama bu değil, bu birbirini bulmuş iki yakın dostun ya da bir nevi kendini bulan birinin kendisini tamamlayıp bir nihayete varmasıdır.
  • GELİR ELBETTE SANA KISMET OLAN

    Âlem içinde ayan ve pinhan (açık ve gizli)
    Gelir elbette sana kısmet olan
    Kişinin gece ve gündüz talebi (isteği)
    Olamaz rızk-ı kesirin (çok rızkın) sebebi
    Rızkına kani olan ehl-i mezak (zevk sahipleri)
    Olalar mazhar-ı ismi rezzak
    Seni yoktan var eden aç etmez
    Gayri kapılara muhtaç etmez
    Yürü var Hakka tevekkül eyle
    Haline sabır ve tahammül eyle
    Genç kâşanede rahat hoştur
    Dade-ı Hak (Allah sevgisi) kanaat hoştur
    Biliriz ahvâlini rezzâk-ı Hakim
    Rızkını vakt ile eyler teslim
    Mâle mevkuf (bağlı) değil erzakın
    Gayri yüzden itirir rezzâkın (rızkım veren)
    Çeşmini hatırını eyle gani (zengin)
    Kerem et olma geda (dilenci) çeşm-i deni (aç gözlü)
    Çekme hiç gürisnelikten (açlıktan) haşyet (korku)
    Kulun aç kormu veliyyinimeti (Allah)
    Bizi ey Hay Huda-yı muteal (diri yüksek Allah)
    Rızk için kılma perişan ahval
    Zikrini dilde (gönülde) gıdayı ruh (ruhun gıdası) et
    Canda hikmet kapısını meftuh et (aç).
    Erzurumlu İbrahim Hakkı
  • İnsanın içinde bir yerlerde derin duyguların hakim olduğu boş bir alan olduğunu düşünüyorum. Bu alan öyle bilimle, anatomiyle, antropolojiyle falan açıklanabilecek bir şey değil benim nezdimde. Zira öyle bir alan yok. Manen inceleyebildiğim bu alanın, oligarşi ile yöneten efendileri duygular. Aynı bir makine gibi derdini, sıkıntısını o bomboş alana atıyor insan. Duygular özümsüyor önce, sonra sindiriyor. En nihayetinde tepkisini sunuyor. Fizyolojik bir tepki oluşuyor. Bu işlem anlattığımdan hızlı vuku buluyor aslında. Bir anda reaksiyon...

    Meursault gibi bir adamda ise bu mekanizma ağır işliyor olmalı. Olayları o boş hazneye atmak yerine zihninden geçenin, o an yapmak istediği neyse onun arkasına saklıyor. Onun için gerçek, o an ne yapmak istiyorsa odur. Yani, arzular denilebilir. Fakat en sonunda o boş alana derdini (ki çoğu şeyi dert edinmeyen bir karakter) ister istemez bırakıyor. Nihayetinde elde ettiği tepki ise tepkisizlik. Duygularını gizlemek değil bu; onları sergileyememek. Doğal hali bu onun. Farklı olmayı da istemiyor. Bu konuda kendiyle barışık. "Ruh" diye tabir ettiğimiz insanların; yine "ruhsuz" diye tabir ettiğimiz insanlardan bir farkının olmadığının bilincinde olsa bile, ruhun içinde ruh arayan ademin, Meursault'un içinde bir yerlerde ahlaklı bir ruh araması kaçınılmaz.

    Meursault, boş bir adam. İçi tamtakır kuru bakır. Fakat dolu bir görünüme sahip. Kolay etkilenen ama bunu yaşamında hissetmeyen, hissettirmeyen bir kişilik. Sahi Meursault, arzularına mı yenik düşüyor yoksa güneşten mi etkileniyor.

    Güneş dedim ya; karakterimiz Güneş ile epey bir düşman. Hem de kanlı bıçaklı. Fakat son ölümlü düşüncelerinde ona değinerek, bir anlamda ondan özür dilemeyi de ihmal etmiyor.

    Oldukça dürüst. Yapmacıklıktan uzak. Aslında çoğu insan cenazede göstermelik ağlar. "Toplum ne der?, İnsanlar ne konuşurlar benim hakkımda?" gibi soruları zihinlerine pelesenk ederler. Kendim yaptım, oradan biliyorum. Meursault ise her insan gibi aslında ağlamıyor. Fakat diğer insanlardan farklı olarak bunu dışarıya vuruyor. Böyle bir gayret içine de girdiği yok. Ağlamak istemiyorsa ağlamıyor. Fakat biz, yahut en azından ben? Çok kez sahte gözyaşı döktüğümü bilirim. Ah Meursault, sırf şu özelliğin, huyun için senin yerinde olmayı istiyorum.

    Kıskandım... Bu kıskançlık ve bu kıskançlığın getirdiği senin düşüncelerine, vücuduna (ki hakkında hiçbir fiziki özelliğini bilmeden; "umarım Marie Cardona yakışıklı erkekleri sevmiştir".) bürünme arzusuyla, idamını bile üstlenebilirim.

    İçtenliğinizi sorgulatacak bir kitap.

    Toplumun gayriihtiyari tavırlarını, kendi savlarınızla çürütemeyeceğinizi, çünkü toplumun ister istemez bir parçası olduğunuzu bilin. Onu sorgulamayı bırakıp, değillemeye başlayın. Toplum piçtir, sen de bir hiçsin. Dünya bir hiç. O halde sen bir dünyasın. Piçler ise etrafını sarmış durumda.

    Ve dünyanın eğimini insanlar verir; dünya bundan habersizdir.
  • Öncelikle bu kitabı okumama vesile olan başta
    https://1000kitap.com/1Burak ‘a ve bu etkinliği düzenleyen Gökçe ‘ye çok teşekkür ederim. Güzel bir Ramazan etkinliği oldu. Emeği geçen herkesten Allah razı olsun. Esere gelecek olursak...

    Bir yazar düşünün,bir mütefekkir ömrünü diriliş mücadelesine adayan. Fizik dünyanın,materyalizmin,kapitalizmin… insanın ruhuna ördüğü bütün ağları yırtmakla,parçalamakla geçen...Bir ibadet düşünün,bir nimet,bir rızık,bir silah...insanı cismaniyetten çıkarıp ona ruhunu hatırlatan, onu bedenin esaretinden kurtaran,dünyadan geçirip ahirette meylettiren,onu nefisle olan mücadelesinde büyük cihatta yalnız bırakmayan…İşte “Samanyolunda Ziyafet”, bu iki diriliş erinin hikayesini,birlikteliğini,çocukluktan başlayarak, dört mevsime yayarak, iftarıyla sahuruyla teravihiyle bayramıyla insanın nasıl fizikten fizikötesine, dünyadan ahirete,maddeden manaya,bedenden ruha yöneldiğini anlatıyor.

    Yazarımız genel olarak Ramazanın özelde ise orucun üzerinde duruyor.Ramazanın bir ruh olarak geldiğini,her şeyin olağan olduğu her şeyin normalleştiği gaflet ortamında insanın kendine yabancılaşması sonucu kirlenen ruhlara Ramazanın bir Ruh-ül Kuddüs gibi destek olduğunu vurguluyor. Orucun
    ruhlara şifa ,
    ruhun aldığı manevi bir gıda ,
    orucun da namaz gibi inananların miracı,
    olduğunu ayrıca belirtiyor.

    Yine Sezai Karakoç müslümanın sürekli mücahede içinde olduğunu söylüyor.Tüm şeytani düşüncelere karşı vahiyle, zulme karşı adalet ile, cehalete karşı irfan ile, şehvete karşı oruç ile, benliği kutsamaya karşı namaz ile… müslümanın devamlı mücahede içinde olduğunu ifade ediyor.

    Her türlü izmin ruhlarımızı yağmaladığı,her şeyin aklın sınırları içerisine hapsedilmeye çalışıldığı,ruhların tükenmeye yüz tuttuğu bu asırda orucun nasıl ruhları diriltici bir güç,kuvvet olduğunu güzel bir üslupla anlatıyor bizlere Sezai Karakoç...Adım adım dirilişi anlatırken nasıl hiç ölmeyeceğimizi,ruhumuzu sonsuzluğa nasıl taşıyacağımızı da gösteriyor.

    Muhtemelen inşallah önümüzdeki Ramazanlarda da elime alacağım bu güzel eseri bütün ruhu muhtaçlara tavsiye ederim. Keyifli okumalar...
  • Solomon adalarında yaşayan yerlilerin ilginç bir ağaç kesme yöntemi olduğunu biliyor muydunuz? Elektronik testere gibi teknolojik nimetlerden mahrum olan yerliler, baltayla kesemeyecekleri kadar kalın bir ağacı üfleyerek deviriyorlarmış… Evet, yanlış duymadınız, üf-le-ye-rek. Baltayla deviremeyeceklerini düşündükleri ağacın karşısına hep birlikte dizilip bir ağızdan ağaca kötü sözler fısıldıyorlarmış. Bunu yaparken her bir ağacın içinde bir ruh taşıdığına inanıyorlarmış. Kötü fısıltıların bu ruhu güçlendirip ağacı terk etmesini bekliyorlarmış. Ve haklı da çıkıyorlarmış. Bir süre sonra ağaç kurumaya yüz tutuyor, ardından da devriliyormuş… İnanamayabilirsiniz… Ancak Solomon adası yerlilerinin ağacın içinde farz ettiği ruhun insanlarda da olduğuna bir inanabilsek… Ve onları baltadan çok kötü sözlerin devireceğine… Söz baltadan daha yaralayıcı olmalı…