Geri Bildirim
  • Alaca gecenin alaca kedisiyim ben. Sevgisizceneyim ne zamandır.. sevmeyin de zaten. Ben geceye aidim, sevgisel ilişiğim hep onunladır, sizinle değil.

    Bayat ekmek yemek, susuzlukla sınanmak değil derdim, yemek halloluyor ve sıkıntı da değil. Esas sıkıntı hayatın ta kendisi! Çok modern, postmodern hayatlarınızda bir siz karşılaşırsınız girift sorunlarla değil mi, ayrıntılar bir sizin dikkatinizi çeker... Oysa bilmezsiniz toplumun kirli fikirleriyle, sadece somut değil soyut ne güzellik yok olur, çevrede görünmüyor olan ne çok şey yok olur.

    Alaca gecenin alaca kedisiyim ben. Hüznümün yegane ortağı şu tek parlak yıldızdır, ne zamandır bir o var. Benimle dertleşmenizi de beklemiyorum ya zaten, tüm alakam geceyledir benim, sizinle değil.

    Bazen yaratının biriciği olan can unutuluyor. En çok buna yanıyorum. Kedileri alıp sevmeyin, kedileri okşamayın, yemek değil, sevgi değil ki dert! Derdin ta kendisi aslında yaşamın da ta kendisi. İdare, arkadaşlık, paylaşmak! Kediniz olursa ona sadece bakın. Karşınıza oturtun ve sıcacık bakın. Onu gözlerinizle dinleyin, bitkilerden esirgemediğiniz konuşmalarınızı onlardan da esirgemeyin. Ben en çok bunun acısını çekiyorum.

    Vardı, benim de. Bana ithal mamalar alan, güzel bir yatak ve oyuncaklar veren bir ailem... Aile nedir diye düşündüm kendi kendime, sorular bir tek size ait değil bilin, hem alaca gecenin alaca kedisi olmak da hiç öyle düşünüldüğü gibi kolay değil. Düşüncemin nedeni yaşamımdı. Nereye kadar sınırlı sevgi, somut, maddesel sevgi? Oturup hangi birisi yitik bir parçada, gözlerime derin derin bakıp yalnızlığı derindi benimle diye düşündüm. Kim konuştu benle, fikrimi sordu, bazen şartsızca elini sırtıma koydu diye.. Düşündüm, bunların olmayışı beni sokağa çıkardı. Sokaklar öyle değil!

    Sokaktaki yalnızlığın, başıboşluğun kendi doğal düzeni var. Tüm bu doğallık sıcak bir yataktan, ithal mamalardan daha "aile" geldi bana. Sonra onu keşfettim, geceyi. O da beni izliyormuş, ne zamandır... öyle dedi. Neden benimle ilk gün konuşmadığını sorunca, öyle gerekti, dedi. Bazen hayat "öyle gerektiriyor"muş, anladım.

    Alaca gecenin alaca kedisi olurken en iyi anladığım şey sorunlardan kaçmamak oldu, onları izlemek, takip etmek ve gerekirse mırlayarak isyan etmek... Çünkü hayat, o cılız mırlamalarımla çok daha anlamlı bir hale geldi benim için. Kendi sessizliğimin mırlak benin yanında ne kadar güçsüz kaldığını fark edince içim acıdı. Bunca zamandır, yani alaca gecenin alaca kedisi olmadan önce, sessizken ben hep yitikmişim aslında, kendim bile değilmişim! Geçmişteki kendime üzüldüm, anılarımı yakmaya çalıştım, elbette olmadı. Anılarımı sanki daha çok yeni şey yaşarsam bastırabilirmişim gibi bir his doğdu içime. Gece alacalandığında anında çöktü üstüme. "Saçmalama, başına neler geleceğini tahmin bile edemezsin." dedi. "Ruh anılarını yok etmek için, geçmişteki yaşantısını sıfırlamak için bazen yeni şeyler yaşamak ister, yoğun şeyler... Bu süreçte pişmanlıklar, taşkınlıklarının tökezlemesini bekler, ilk abartında kendinden bir adım daha uzaklaşırsın, o yüzden yapma." dedi. Tabii ki, dinlemedim onu.. alaca gecenin alaca kedisi olmak kolay değil, demiştim.

    Bir gün ısrarla girmeyin, denilen bir alana girdim. Kablolarla doluydu orası. Amacım tamamen eğlenmekti. Yanıp sönen kuru kafa sembolü benim için uyarı değildi o an. Kablolara dolanmamaya çalışarak girdiğim yerde, biraz dolanıp çıkacaktım. Fakat kuyruğum iki paslı demirin arasına sıkıştı ve o an ayağım katman katman olan kablolara dolandı. Panikle kaçmaya çalışırken bedenime yoğun bir acı girdi birden ve bayıldım. Uyandığımda sargılı bir haldeydim, başımda küçük bir kız vardı. Elektrik çarpmış meğerse. O evde güzel anılarım oldu, kız çok küçük ve hisleri çok saftı. Oysa ben sokaktaki boşluklu, kayıp, serseri hayatın çekiciliğine çoktandır kapılmış haldeydim. İyileştiğim ilk vakit bir yolunu bulup kaçtım.

    Yaşadığım şey, kuyruğumun yarısına ve bedenimdeki bazı kısımların alacalanmasına neden olmuştu. Demiştim, alaca gecenin alaca kedisi olmak kolay değil. O vakitten sonra geceyi dinledim hep. Ne zaman bir fikrin, bir çılgınlığın peşinden gitmek isteği duysam içime gecenin doğmasını beklerim. Onun fikirleri, yönlendirişleriyle yaşarım ben. Ama onun sınırları öylesine bendir ki, asla içime hüzün çökmez, aklıma dolanan fikrin peşinden gidemediğim için üzülmem.

    Beni benden iyi tanıyan bir şekilde hissederim onu ve uyarım ona. Onun zaman içinde nasıl akıştığını, benimle hareket edip alacalandığını, renklendiğini, hareketlendiğini öğrendim. Belki de insanların iç ses, altıncı his dediği şeydir gece. İçimdeki susmayan sestir, ruhumun "aydınlık" olan karanlığıdır. Karanlık ki, beni tepeye çıkartan, minik sorunlarımı bile dinleyen, yargılarında elini sırtında hissettiğim, sessizliğinde uzunca konuştuğum, uyurken sınırsızca bakıştığım...

    Ruhun içindeki, gecenin ne bildik halleri varmış, esas aydınlık olan taraf oraymış. Öğrendim. Alaca gecenin alaca kedisi olmak kolay değildir, demiştim. Ama huzurluyum ve bu olağanüstü. Yalnız halimle kalabalık, sessiz halimle fazla gürültülüyüm. Çünkü "gece"m hiç susmuyor...
    Sizler de gecenizi susturmayın, alaca kediden bir tavsiye...
  • "Şiir isteyen, duygu versin," diyordu. Ve sözüne şöyle devam ediyordu: İnsanlar, "neden, benim için şiir yazan yok," diye yakınıyor. Oysa hoş bulduğu cinse karşı duygu veren yok ki, öyle olunca da ne bir şiir yazılır ne de bir şiir okunur. Şunu da unutmayalım ki, beden verene koltuk takımı alınır, ruh verene demet demet şiirler yazılır." Yalnızlığın bir diğer adı olan Xunxez, öyle düşünüyordu. Xunxez, şair ruhlu bir hüviyete sahip olan, kafasının içinde yaşayan, kendini toplum tarafından soyutlayan bir şahsiyet. Öyle ki, her günü acı çekerek, şiir yazarak, bir de masturbasyon yaparak geçiyordu. "Seks, biyolojik bir ihtiyaçtır. İnsanlar seks kelimesini kullanmaktan utansa da seks yapmaktan utanmıyor. "Seks" kelimesini kullanan bir bireyi ayıplayan ahlak şövalyeleri, ya gece vakti olunca "seks" yapıyorlar, ya da seksi hayal ediyorlar. Haydi, kızarmayın; sizin de canınız "seks" yapmak istiyor. Bana terbiyesiz, ya da ahlaksız mı diyorsunuz, ah, beni ayıplayan dengesiz ruhlar, düşüncelerinizi öğrenmek isterdim.
    Aşkın içinde salt sevgi yok ki, şehvet var, arzu var. Modern çağın insanı, bir ruhla değil, bir bedenle yani, et ve kemikle bir ilişki yaşıyor. Öyle ki modern çağın şiire değil, koltuk takımlarına ihtiyacı var değil mi? Midenizi doyurmak için nasıl ki gıdaya ihtiyaç duyuyorsanız, ruhunuzu doyurmak için de şiire ihtiyacınız vardır. Bedenlerimiz doktorlara emanet olsa da ruhlarımız, şairler emanettir. Şüphesiz ki, aşkı şairler kirletir. Aşk yazılmaz ki yaşanılır. Görünmez ki, hissedilir. Şair yaşamayınca yazmaya çalışır, hissedemeyince aşkı kirletir. Aşk salt sevgiden oluşan bir şey olurdu, şairler aşkı ele almasaydı. Şair aşkı kaleme alınca hem şehvet doğdu hem de arzu."

    Xunxez, bir kitleye karşı düşünceleri örtüşmediği için, o kitle tarafından anlaşılmadığı için kendi yalnız hissediyordu. Kişi anlaşılmadığı yerde yalnız kalır. Xunxez, "yalnızlık, kendine vakit ayırmaktır," diyordu. İnsan yalnız kaldı mı, kendini hiç yalnız hissetmez. İnsan yalnız kaldı mı, ruhu onunla yaşar ama toplum içine girdi mi, ruh bedenden ayrılır. Öyle ki, toplum içinde yaşanan birçok birey, ruhunu bir şeyleri karşılığında ruhunu satar. Modern çağ insanı, ruhunu kaybetmiş. Ruhunu kaybeden insan, insanlığını da kaybetmiştir. Ruhunu bulmayan insan, nasıl olur da insanlığı bulur. İnsanları seçim yaptırmaya zorlayan bir güç vardır. Xunxez, yalnızlığı mı seçti yoksa yalnızlığı seçmek zorunda mı bırakıldı?
    Xunxez, ruhun parayla satılmayacak, parayla alınmayacak bir şey olduğunu biliyordu. Belki ruhunu bir kitle içinde kaybetmemek için yalnızlığı seçti.

    Modern çağın insanı, koltuk takımı istese de bir yandan da şiir yazılmasını istiyor. Oldu, yanına ketçap ve mayonezde ister misiniz?
  • En genel anla­mıyla, Tanrı ile ya da herhangi bir kutsal varlıkla içten ve kişisel bir bağ kurma arayışı­dır. Mistikler, Tanrı düşüncesi dışındaki tüm düşüncelerden zihinlerini arındırarak Tanrı’ya ulaşılacağına inanırlar. Bazı mistikler, dün­yadan ellerini eteklerini çeker ve yalnızlığı seçer. Öbürleriyse insanlardan kopmaz, ama onlarla birlikte yaşarken dünyasal düşünce­lerden ve isteklerden uzaklaşmak için kendi­lerini eğitir.

    Mistisizm’e bütün büyük dinlerde rastlanır. Hangi dinden olurlarsa olsun mistiklerin ya­şantıları büyük benzerlikler gösterir. Assisili Aziz Francesco, San Juan de la Cruz ve Avilalı Azize Teresa Hıristiyan Mistisizm’inin önemli adlarındandır.

    Müslümanlık’ta tasavvuf öğretisini benim­seyen sofiler İslam mistikleri olarak tanımla­nabilir.

    Sofiler, kendini Tanrı’ya veren, Tanrı ile insan arasında bir öz birliği olduğuna inanan, Tanrı dışında bir varlık tanımayan kişilerdir (bak. Tasavvuf Felsefesi).

    Musevilik içinde Mistisizm’in en önemli temsilcisi Kabala Akı­mı‘dır. Kabala’nın amacı saflığını yitiren in­sanlara Tanrı’ya bağlılık duygusunu yeniden kazandırmakdır.

    Mistisizm’in asıl yurdu, Hindu dini ve Budacılık’ın ortaya çıktığı Hindistan’dır. Her iki dinde de keşiş ya da kutsal kişiler zamanın, uzayın, değişimin ve ölümün ötesinde var olduğuna inandıkları gerçeğe ulaşmak için meditasyon yöntemleri kullanırlar. Yoga bu yöntemlerin en önemlilerindendir.

    Bedensel ve zihinsel alıştırmalarla solunum denetlenir, zihin tek bir konuda yoğunlaşır. Bu yöntemle sonunda ruhun Tanrı’yla birleşeceğine inanı­lır. Hindu için amaç, iç huzura kavuşmak ve sonunda Brahman’la birleşmek­tir.

    Budacılar ise, kişisel ayrımların ortadan kalktığı, esenlik ve dinginlik vaat eden Nirva­na’ya ulaşmaya çalışırlar. Hindu dini ve Bu­dacılık, Mistisizm’e tüm tapınma biçimleri arasında en yüksek yeri vermiştir.

    Mistik öğretilerin tüm dinlerde var olmasına ve onları etkilemesine karşın, Musevilik, Hıristi­yanlık ve Müslümanlık’ta katı dinsel kısıtla­maların dışına çıkan mistiklere bazen kuşkuy­la yaklaşılmıştır.
  • Yalnız olduğumuzda,en ıssız yerlerde bile olsak,sonsuzluk metaforu olan umudun kayan yıldızını görmemiz mümkündür,ne var ki bu yıldızın loş izini sürebilmek herkesin yapabildiği bir şey değildir.
  • Mekânın bir ıssızlığı vardır, Denizin bir ıssızlığı, Issızlığı ölümün ama hepsi de Kalabalık sayılır kıyaslandığında Daha engin olan o yerle Bir ruhun kendine açtığı O kutup mahremiyetiyle
  • Hayır, hayır, bir şey için yazıyor değilim, yazmak beni eğlendirdiği için yazıyorum ve eğer bunları okuyanlar eğleniyorlarsa, emeğimin karşılığını alıyorum demektir. Ama bu yazılarla senin gibi iki kat yalnız bir münzeviyi iyileştirmeyi bir başarabilsem...
    - İki kat mı?
    - Evet, bedenin yalnızlığı, ruhun yalnızlığı.
    - Tam üstüne bastın Victor.
    Miguel De Unamuno
    Sayfa 164 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 7. Basım
  • günümüzdeki anlayışın mutluluk kaynağı olarak kabul ettiği şeyler her fırsatta, her durumda ve her yolla istenmekte ve aranmakta; bazı ilaçlar, bazı antidepresanlar da, çoğu zaman işe yaramaz birer havai fişek olmaktan öteye gidemeyen, zafer haline getirilmiş bir mutluluğa ulaşmanın aracı ve yolu olarak kullanılmaktadır. bunu da, mutsuzluk ve depresyona yol açan sonsuz hayal kırıklıkları ve tatminsizlikler izlemektedir; bunun nedeni de, anlamlı, derin, büyük mutluluklar gibi, uçup kaçıcı, ancak bir sabah süren, ardında sadece küller bırakan, görünüş­ten ibaret, küçük mutlulukların da olmasıdır.