• "Sarayda hizmette bulunan Arnavut, Kürt, Rus, Bosnalı, Hırvat aslından cariye ve kulların özel karakterleri üzerine birtakım genellemeler yaparak zurefâyı uyarır.

    Arnavut' tan edep ve vekar, Kürt' ten sadakat umulmamalıdır.

    Kazaklar aşırı sarhoştur, zenciler şaraba ve bozaya düşkündür.

    Bosnali ve Hirvatlar ise uzun boylu olur, sade dil insanlarıdır, aralarında edep ve haya sahibi dogrular çoktur.

    Frenklerden akıllı ve tahsilli olanlar naziktir.

    Gürcüler kötü bir zümredir, çoğu ne giyse pis olur.
    Macarlar, temizlik ve hizmette çeviktir, bazısının hiyaneti ve efendilerine karşı cinayeti görülmüştür.

    Çerkes ve Abazaların, güzellik, edeb ve yiğitlikte, göz kaşta letafetleri vardır. Ama akıl kısalığından, velinimetleri olan efendilerine karşı gelirler."
    Mustafa Ali (1541-1600)
    Halil İnalcık
    Sayfa 262 - Türkiye İş Bankası
  • Anna Karenina romanı karlı bir günde ve bir tren istasyonunda başlar. Bir başka karlı günde ve bir başka tren istasyonunda biter. İlkinde Anna, toplumun saygıdeğer bulduğu sadık bir eş, iyi bir annedir. Ve çok güzel bir kadın. Sonunda ise, aristokrat Rus toplumunun gizlice yaşanmasını rahatlıkla onayladığı yasak aşkını, meşru zemine çekemediği noktada , gizlice yaşamayı onuruna yediremeyerek açıkça yaşadığı için dışlanmış bir kadın. Artık iyi bir eş ve iyi bir anne değildir. Ama yine çok güzel bir kadın. Kendi güzelliğinin ihanetine uğrayacağı yılların hızla yaklaştığının farkında, usulca bırakır kendisini bir trenin tekerlekleri altına. Çünkü güzellik ihanet eder ve doğrudur kadının iki kez öldüğü.

    Tolstoy, Anna Karenina’yı içindeki Anna Karenina’nın aynı olarak anlatabilmiş midir, bilinmez ama kaç yazar, kaç şair dil’in kendisine ihanetinden müşteki değildir?Kuşkusuz hiç Hamid’in yakalayamadığı, ancak susmak veya pek karanlık bir şey söylemek olarak tanımladığı bir şiir, dilin ihanetine karşı geliştirilmiş bir müdafaa maskesi değil midir? Akif, ağlarım ağlatamam hissederim söyleyemem /dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım mısralarını ağlarken , Orhan Veli anlatamıyorum çığlığıyla anlatmaya çalışırken hep bu ihanetten müşteki değil midirler?
    Haşim şiiri anlaşılmaktan ziyade duyulmak zeminine çekerken, Ahmet Cemil şiir lisanını baştan ayağa bir insan, adeta konuşan bir ruh olarak tanımlarken aynı şeyi söylemiyorlar mı?
    Şiire kadar uzanmaya gerek yok. Derdimiz hep anlatamamak ve anlaşılamamak değil mi? Ben öyle demek istemedim cümlesi ile başlayan boğucu koridorların aşılması ne kadar zordur. Ardından gelen böyle demek istedimler de daha fazla ifadeye muktedir değildir. Üstelik bize hep ihanet eden dile rağmen bizi en iyi anlayacak olanı beklemiyor muyuz sürekli? Ve bizi en iyi anlayacak olanı bulduğumuzu zannettiğimiz her defasında yeni bir ihanete hoş geldin demiyor muyuz? Ve o her defasında yanlış kişi çıkmıyor mu?

    Gerçek şu ki ,kalplerin dili olsaydı, dilin ihanetine uğramadan birbirlerine daha çok şey anlatabilirlerdi. Belki Cocteau’nün bahsettiği gibi bir şairi yanlış anladığımız için sevmekten vazgeçebilmemiz için de, Paul Eluard’ın görüşünün gerçek olması ve bizim artık kelimelere ihtiyaç kalmadan şiiri kafa ile okuyabileceğimiz günlerin gelmesi gerekli. Ama galiba o zaman da ne şiir kalır,ne nesir.

    Sevgilim dil’in ihaneti, sevgilim şiir çünkü.

    Ve sevgilim ihanet.

    Sevgilim ihanet, çünkü hayatın kendisi bir ihanete dönüşür yüzümüzde ter damlaları belirdiğinde ve ayaklarımız suya değdiğinde. Bir de bakarız ki birileri, bizimle hiç ilgisi olmayan birileri bizim için enine boyuna ölçerek hem de, bir oyun hazırlamışlar ve al demişler, yaşa, işte senin hayatın. Sesleri ne kadar ılık ve inandırıcıdır oysa. Ne kadar güven verici. Ve biz ayaklarımız suya değecek kadar kısa geçen bir zaman içinde, hayatımızın ihanetine uğradığımızı fark ederek çığlıklar atmaya başlarız. Bu çığlıklarımızı pek de ciddiye almayarak , yaşıyor ve tahammül edebiliyorsan senindir biçimindeki imalarını dostun ciddiye ne kadar alsak da, içimizdeki fotoğrafın dışımızdakinden farklı olduğu gerçeği hiç bir zaman değişmez.

    Önce anılarımız ihanet eder bize, teker teker bırakıp giderler. Her ihanet bir terk ediştir çünkü. Üstelik ne kadar kendisi olarak kalacağını vaad etse de ne dönen aynı kalır, ne bekleyen. Öyleyse her gidiş bir ihanettir, her ihanet bir gidiş.

    Baharla yorumlamaya kalkarız hayatı kimileri. Baharın kendisi de bütün ihtişamına rağmen koskoca bir ihanete dönüşür. Beşir Ayvazoğlu, her ne kadar çiçeklerin faniliği onların bizi mutlu eden güzelliklerinin garantisidir derse de, felsefi boyutta sağlam duran bu görüş, saltanatını ilân eden duygu olunca, o kadar ikna edici değildir. Çok kısa bir zamana sığdırılmış bir gül fırtınası, siz her ne kadar bir güle dönüşebilmeyi mantıksızca ve çılgınca bekleseniz de geçer gider. Mehtabı ve yıldızı da terkisine alarak. Kent git gide küçülür, yok olur. Geriye ne bahar kalır, ne gül, ne şiir.

    Hafızamızın ihaneti de hiç zor değildir. En gerektiği anda dilimizin ucuna geliveren bir iki mısraın sislendiği veya tümüyle silindiği anlar ne acıdır. Veya her anını ve görüntüsünü hıfzetmeye, zihnimize kazımaya çalışsak da çok sevgili bir beraberlikten geriye kopuk cümleler ve görüntülerle salt bir duygu yumağından başka bir şey kalmaz. Üstelik o duygu yumağı da yeteri kadar açık değildir ve bir gün ve bir gün silikleşen bir hayali de beraberine alarak sessiz sedasız çekip gider.

    Hayret bile edemeyiz.

    Yüzümüzün ve bedenimizin ihaneti hiç gecikmez. Her gün aynada gördüğümüz o çehrenin on yıl önceki biz olduğuna kimi inandırabiliriz? Dahası on yıl sonraki biz de bu değilizdir. Hiç gecikmez yüzümüzün ve bedenimizin ihaneti. Cemil Meriç’i gözleri terkeder, Beethoven’i kulakları. Son ihaneti kalbimiz yapar. Bir gün,hiç nedeni yokken bir gün usulca duruverir. Oysa kul yapısı bir cihaz hâlâ ses vermektedir veya şairin dediği gibi kolumuzdaki saat hâlâ işlemektedir .

    Üstelik sevgilimiz de ihanet eder bize. Aniden,belki sebepsiz ve ne kolayca başka ve tanınmayacak bir şeye dönüşür. Artık o gitmiştir ve yok olmuştur. Padişahlar cariye çıkar , cariyeler halayık. Oysa biz ona gelebilmek için ne çok şey terk etmişizdir. Bir başka deyişle ne çok ihanet etmişizdir.

    Sonra aşkın kendisi .Uğrunda karşılıklı ihanetlere kalkıştığımız ve katlandığımız aşkın kendisi. Hiç zor değildir ihaneti. Hiç bitmeyeceğini sandığımız, bizi var ettiğine inandığımız, Cemil Meriç’in ifadesiyle gizlideki dörtte üçümüzü görünür kılan aşk hiç sebepsiz, hiç ölmeyeceğini sandığımız bir yerde bizi arkamızdan bıçaklar ve usulca çekip gider. Birden gözümüzdeki perde kalkar,bütün çirkinlikler ve çıplaklıklar görünür,cennetten kovuluruz. Utanç kalır geriye, pişmanlık. Oysa aşk pişman olmamak diye tanımlanır. Şarkılar ihanet eder, eskisi kadar güzel değildirler. Şiirler yere yığılır birden,kanatları kopar gecenin.

    Rüzgâr küçülür,yağmur fazlalık gelir bize.

    Ve ışık söner.Geride kalan her şey sarıya boyanır .

    Ama ihanetin bir rengi varsa mutlak gri olmalıdır.

    Dostların ihaneti kadar hiç bir şey acı değildir. Ve nedense hep de böyle olur ve biz ,bize en son ihanet edeceğini sandığımız kişinin ihanetine uğrarız ansızın. Artık bir parça Sezar olmuşuzdur. Bir yıldızlar kalır geriye, onlar da gözyaşlarının sıcaklığını duyamayacağımız kadar uzaktadırlar. Oturup hem kendimiz hem yıldızlar için ağlarız, göz yaşlarımız tükenir. Dostların ihaneti kadar hiç bir şey acı değildir çünkü.Hocam Kaya Bilgegil’in kim bilir sigarasına hitaben söyleyebilmek için kaç dostunun ihanetine uğraması gerektiği şu mısrada olduğu gibi:

    Zehir de olsan insanların ihaneti kadar acı değilsin.

    Fakat en korkuncu, en dayanılmazı kendi kendimize ihanetimizdir. Kendi kendimizi hiç terk etmeyeceğimizi sanırken bir gün bakarız ki tükenmiş, yok olmuşuz. Eski doğrular terk edilen doğrulardır. Yerine koyulacak yeni doğrularımız varsa bir hainizdir, o da yoksa sadece bir hiç. Oysa yanı başımızda hiç dönmeyenler, dönse de tükenmeyenler bahar goncaları gibi boy vermektedirler ve kentin sokakları sabahın saat sıfır dörtlerinde yeni şarkılara ve şiirlere gebedir. Uyku bizi kollarına çeker.

    Uyku.

    Sevgilim uyku.
  • Geleceğini görmek istiyorsan,
    Bugününe bak,
    Çünkü bugünün, geleceğinin aynasıdır.
  • Şimdi artık, hiç kimsenin tek başına hayatta kalmasının mümkün olmadığını gayet iyi anlamıştı. İnsanın hayatına bir şekilde dahil olan herkes, küçük de olsa bir dalga etkisi bırakıyordu. Kişi o anda fark etmese de, bu dalgaların hepsi birbiriyle bağlantılıydı.
  • Birine aşık olmak, insanın kalbini dışarıya açarak her türlü tehlikeye karşı savunmasız bırakıyordu; kötü niyetli kargalar, acımasız gagalarıyla onu parçalamaya geldiklerinde yumuşacık ve çaresiz atan bir kalple karşılaşıyorlardı. Aşk, insanı yumuşak karnını açıkta bırakarak sırtüstü uyuyan bir kedi kadar savunmasız bırakıyordu
  • "Ah, çok şanslısın. Annenle evlendiği zaman, şimdiye kadar hayalini kurduğun her şeye sahip olmanı sağlayacak. Bir ev, güzel giysiler, tatiller ve daha birçok şeye kavuşacaksın." Sonra gülerek arkadaşının kaburgalarını hafifçe dürttü. "Tabii tüm bu kavuşacağın şeylerin içinde yeni bir okul forması da var. Kesinlikle yeni bir formaya ihtiyacın var, Lyd."
    "Bu saydığın şeylere ihtiyacım yok benim," diye karşılık verdi Lydia. "Güce sahip olan insanlar, senin bunlar olmadan mutlu olamayacağını sağlıyor."
  • "Bence bu aşk denen şeyin son derece yıkıcı bir tabiatı var. Bir insana, bir ideale ya da bir ülkeye duyulan aşk; hepsi aynı. Bir anda her şeyi yok edip yakıp yıkabiliyor."