• İnsan Niçin Efsane Üretir? - Ali Şeriati


    İnsanın hep yaptığı ve daima da yapacağı, -hatta şimdi bu­günün maddeci insanı ve öteki hayata inanmayan mantıkçı fi­lozofları bile yapmaktadır- işlerden biri, örneklikleri, güzellik­leri ve olması gerektiği halde olmayan dünyayı yaratmaktır. Tasavvuru ve tahayyülü dahi mevcut değilken bunu nasıl ya­pacaktır? İnsanın bu âlemde hissettiği yoksunluğu gidermeye yönelik çabalarından biri efsane üretmektir. Efsaneler iki çe­şittir. Kimi efsanelerde tarihte yaşamış olan gerçek bir şahsi­yet bulunmaktadır. Bu tür efsanelerde kahraman, tarihte bel­li bir süre yaşamış kişidir, -otuz yıl, elli yıl, altmış yıl yaşamış­tır- fetihler yapmış, zaferler kazanmış, sonra hastalanmış, öl­müş ya da öldürülmüştür. Daha sonra insan bu şahsı alıp, mâveraî bir şahsiyete dönüştürmüştür; bu, olması gereken, ama gerçekte olmayan, insanın olmasını istediği halde hiçbir za­man olmayacak bir şahsiyettir. Binaenaleyh, sıradan tarihî kahraman alınmakta, daha sonra o, zihinlerde büyük bir efsa­nevi kahramana dönüştürülmektedir. Bu kahraman, artık var olan değil, olması gereken bir kişidir.

    Bunun örneklerden biri Ebu Müslim'dir. Ebu Müslim, Ho­rasan'da kabadayılık yapan bir köleydi. Bir oraya bir buraya gider, karnını doyurmak ve güce ulaşmak için fırsat kollardı. Onun için kime bağlı olunacağının hiçbir önemi yoktu. -Bu, güçlü bir İranlı da olabilirdi, Arap da olabilirdi, İslam olabilir­di, Şia olabilirdi, kısaca her şey ve herkes olabilirdi, onun açı­sından bunların hiçbirinin farkı yoktu.- O, güç peşinde,mace­racı bir insandı, liyakatliydi de. Güçlü bir askeri kabiliyete ve komutanlık liyakatine sahipti. Abbasî hareketi gelişmiş, Benî Ümeyye saltanatı zayıflamıştı. O gün artık rüzgarın Abbasîler’den yana estiği malumdu ve gelecek yıllarda iktidarın Abbasi’lerin eline geçeceği kesindi. Ebu Müslim, hükümette olması­na rağmen oldukça zayıflamış Ümeyye oğullarına karşı, gittik­çe güçlenen Abbasîlerin yanında yer aldı. Onlara sayısız hiz­metlerde bulunuyor, güç ve makam elde etmek için sayısız ci­nayetler işliyordu. Nitekim bazı makamlara da ulaştı. Abbasi­ler, onu işlerine yaradığı sürece yanlarında tuttular; fakat [ken­disiyle çıkar ilişkilerinin bittiği] bir gün Ebu Müslim, ücretini al­mak isteyince, halifenin bir el işaretiyle perdenin arkasından çıkan askerler onu öldürdüler, böylece mesele bitmiş oldu.

    Ebu Müslim işte böyle bir adamdı. Ancak daha sonraları gittiğimiz kütüphanelerde, kahvehanelerde ve işittiğimiz kıssa­ların İçinde Öyle bir Ebu Müslim'le karşılaşıyoruz ki onun -bu işleri yapan ve sonra da bu şekilde öldürülen- Ebu Müslim Horasanî ile bir benzerliği bulunmadığı gibi, tarih boyunca yaşa­mış diğer büyük insanlar ile de bir benzerliği bulunmamakta­dır. Bir kere bu Ebu Müslim asla ölmez, canlıdır, ölümsüzdür. İkinci olarak Ebu Müslim, asla yenilmez; üçüncü olarak tekrar zuhur edip işine devam edecektir. O her yerdedir, hem Türki­ye'de, hem İran'da kısaca her yerde ve her şehirdedir. Sonra onun hem çok büyük bir bilge, hem yüce bir ahlak sahibi, hem çok büyük bir güç sahibi olduğunu görüyoruz. Öyle ki bunun artık tarihteki gerçek Ebu Müslim ile hiçbir benzerliği bulunmamaktadır.

    Diğer bir örnek de İskender'dir. Pur-Davud1 ona sitem et­miş ve ömrünün sonuna dek şöyle feryat etmişti: "Neden bu melunu o kadar büyüttüler, o kadar kutsallaştırıp yücelttiler."

    İskender Yunanlı bir gençti. İran'a saldırmış, İran hüküme­tini devirmiş, Cemşîd'in tahtını ateşe vermiş ve Hahamenişlerin2 tüm görkemini yok etmiştir. Kendisi ve halefleri uzun müddet boyunca İran'da hükümetlerini sürdürdü ve İran mil­letinin güçlü ve görkemli medeniyetini Yunan ordusunun ayakları altına serdi. Binaenaleyh onun İran'da tarihin en menfur adamı olarak anılması ve kendisinden iblis ve melun diye bahsedilmesi gerekiyordu. Ondan melun - bunu ben söy­lüyorum - diye söz etmeseler de her halükârda o, batıdan İran'a saldırmış, Dârâ’yı3 yok etmiş ve Hahamenişleri orta­dan kaldırmış bir askerdi. Önce kendisi, daha sonra da halef­leri İran'da bir müddet saltanat sürmüş ardından da yenilip gitmişlerdir.

    Evet, İskender de tarihte var olan diğer kahramanlar gibi bir kahramandı. Fakat efsanelerdeki İskender böyle değildir. Tüm hüneri yakmak, yıkmak ve öldürmek olan bu Yunanlı sapkın ve zayıf gençten, ölümsüz, yenilmez ve insanlığın kur­tuluşu için daha çocukken kılıcını kuşanmış muvahhid bir şah­siyet yarattılar. O, Şiîlerin yazdığı İskendernamelerde4 Ali sevgisiyle dolu biridir ve Süleyman'ın sarayına gidip orada Sü­leyman'a ve Süleyman'ın sarayındakilere Ali sevgisinden bah­setmiştir. Tüm erdemlere sahiptir. Peki hangi erdemlere? İnsanlann sahip olduğu erdemlere değil, insanların sahip olmaları gereken ancak sahip olmadıkları ve asla da sahip olmayacakları erdemlere! O asla ölmez, asla yenilmez, ona kılıç işle­mez, onda hiçbir ruhî ve ahlakî kusur yoktur. Onun misyonu sadece ve sadece insanın kurtuluşudur. O, bu yüzden İran'a saldırmıştır. Tek hedefi insanlığın kurtuluşa ermesi ve tevhid düşüncesinin dünyadaki tüm kalplere girmesidir. Mevcut İs­kender'den işte böyle bir yan tanrı ve büyük bir hayalî kahra­man yaratmışlardır.

    Diğer bir mitoloji ya da efsane çeşidi daha vardır ki bunun gerçekle hiçbir alakası yoktur. Bu tür mitolojilerde geçen olay­lar da kişiler de dünyada hiçbir zaman var olmamışlardır. On­lar tümüyle hayal ürünüdür ve gerçek değildir. Onlar tanrıça­lar ve yarı tannlardır. Yarı tanrı nasıl yaratılıyor? Mesela insan­da varolan hislerden biri de aşktır. Bir ferdi ya da topluluğu tutkuyla, katıksız ve çıkarsız olarak sevmektir. Bu insanî İhti­yaçta hiçbir çıkar güdülmemeli, onda bencillik, çıkarcılık gibi kirler yer almamalıdır. Ancak insan tüm aşklara bir şeylerin bulaştığını, içine he­veslerin karıştığını, kişisel çıkarların ve bencilliğin bulaştığını ya da içinde zaaflar banndırdığını ve çabucak tükendiğini gö­rünce, bu İhtiyacını giderememektedir. İnsanın mutlak, temiz ve kutsal bir aşka ihtiyacı vardır ve böyle bir aşk ise yeryüzün­de yaşayan, nefes alan ve diğer binlerce tutkuya sahip olan in­sanın kalbinde oluşamaz ve devam edemez. O halde ne yap­malı? Bu ihtiyacı nasıl gidermeli? Elbette ki aşk tanrıları yara­tarak. Bir duygu ve bir düşünce şahsiyet kazanıyor, dış dünya­da tecessüm ediyor ve bir puta, bir tanrıçaya ve bir hayali za­ta dönüşüyor. İnsanı, tarih boyunca kendi toplumunda ya da kendi döne­minde mutlak derecesinde fedakârlığa sahip bir insan görme­ye muhtaçtır. Yani başkalarının menfaati söz konusu olduğun­da, onun toplumuna, halkına, insanlığa olan aşkı ve sevgisi ön plana çıkar. Artık onun için kendisi yoktur, tüm istekleri ortadan kalkar, kişisel çıkarlarını ve beklentilerini unutur ve di­ğerlerinin menfaati için kendisini kolayca feda eder.

    İnsan ta­rihe bakıyor, yeryüzünde yaşayan insanları gözden geçiriyor ve bu dünyada yaşayan insanın böyle bir duyguya ve böyle bir güce sahip olamayacağını görüyor. Hatta, bu dünyada feda­kârlık yapan ve toplum için kendisini feda etmeye hazır bulu­nan İnsanları gördüğü zaman bile şöyle düşünüyor: Onun bu fedakârlığına bencillik ya da şöhret arzusu karışmıştır. Çektiği kılıcın yüzde sekseni başkalannın menfaati içinse de mutlaka yüzde yirmisi gösteriş içindir. Hatta canını ortaya koyma du­rumlarında bile bazen bütünüyle bencillik göze çarpmaktadır. Gerçek insanın en pâk ölümlerinde bile bazen bencilliğin ve gösterişin lekesi açıkça görülebilmektedir.

    Mevlana Mesnevî'de büyük bir mücahitten bahsediyor ve diyor ki o kılıçlar çekti, cihatlar etti. Sıcak ve kanlı savaşlar­dan muzaffer olarak döndü. O ömrünün sonlarına doğru otur­du, kılıç çekip kinle ve kudretle kılıç vurmanın kendisine zevk verdiğini düşündü. Kişisel ve bireysel tutkularından biri -bu, kendini göstermek biçiminde olabilir ya da "ben büyüğüm ve ben bir kahramanım" şeklinde gösteriş yapmak biçiminde olabilir- onun bu cesaretinde hatta fedakârlığında etkili olu­yordu. Bunun üzerine adam bir köşeye çekilir ve ibadetle meşgul olur. (Ben onun yaptığı bu işi savunmak istemiyorum, bu örneği başka bir mesele için veriyorum.) Ağır ve zor oruç­lar tutar, çokça namaz kılar, zorlu zikirlere ve riyazetlere yö­nelir. Riyazet halindeyken bir gün savaş davullarının seslerini ve kahramanların cihada çağıran haykmşlannı duyar. Sokak­lardan silahlann, atların ve savaş borazanlarının keskin sesle­ri gelmektedir. Savaş sahnesinin kurulmakta olduğu ve ciha­dın başlayacağı açıktır. Bir ömür boyu savaşmış ve cihat etmiş bu adamy birden irkilip dışarı çıkar. Savaş sesleri ve savaşın is­minin geçmesi onu tahrik eder ve riyazet için inzivada bulunduğu yerden onu dışarı çıkarır. Sonra birden kendine gelir ve der ki: "İşte bu benliktir, bu feda olmak ve cihat ismiyle be­ni aldatmak isteyen "kendi" bencilliğimdir. Niçin? Niçin sen, kendin? Şimdi "kalk savaşa git, İnancın ve dinin uğrunda ken­dini feda et" diyen sen, o zaman cihada çağırdıklarında beni inzivaya yönlendirmemiş miydin? "Bu kez kal, yeteri kadar savaştın artık görevini tamamladın, insan daha ne kadar sava­şır ki..." dememiş miydin? O halde neden şimdi beni savaşa sürükiüyorsun. Sen, aynı sensin, sen aynı adamsın. Sen beni savaşta tehlikesi daha az olan yerlere götürmüyor muydun? Tehlikeli ve ölümün kaçınılmaz olduğu yerlerden beni uzaklaş­tırmıyor muydun? Peki neden şimdi ısrarla beni savaşmaya çağınyorsun?
    Neden olduğunu biliyorum. Çünkü sen kendindeki "ben­cilliği" öldürmeğe karar vermişsin, (Yani
    "Benliği, yani "nefs"i öldürmeğe) bunun başka bir çaresi yok diyorsun. Eğer beni öldürmek istiyorsan neden kimsenin bilmediği ve görme­diği bu ıssız inziva köşesinde beni böylesine boğuyorsun? Bu­rada öleceğime beni o cephede öldür kî benim öldürüldüğü­mü ve feda olduğumu görsünler. Böylece en azından bir mücahit olarak tanınayım. Beni neden bu köşede yavaş yavaş öl­dürüyor ve boğuyorsun? Bu durumda hiç kimse beni anlama­yacak ve yaptığım bu fedakârlığı bilemeyecek!

    Bir Müslüman, Ebu Cehil'in göğsüne oturunca o şöyle de­di: "Boğazımın şuradan aşağısını kes." Müslüman: "Aşağıdan ya da yukandan kesilmesinin ne farkı var?" deyince o şöyle dedi: "Başımı mızrağa takınca herkesten yukarıda dursun ve herkes, bu başın Ebu Cehil'e ait olduğunu anlasın." Bu duygu az ya da çok herkeste vardır. Fakat bazen o kadar zarif bir gü­ce sahiptir ve o kadar latif perdelere, tevillere ve yorumlara sahiptir ki insanın kendisi bile bunu anlayamamaktadır.

    Benim hocalarımdan biri diyordu ki, bir topluluğa girip yer olmadığı halde yukanlarda bir yerlere oturmak isteyen bir ki­şi, kendisine zorla yer açmaya çalışır. Görenler, onun ne ka­dar bencil biri olduğunu düşünür. Bazılanna İse yukarıya bu­yurun diye ne kadar ısrar etseler de: "Hayır biz yere, ayakka­bılarımızın üstüne oturduk" derler. İkinci defa davet edildikle­rinde ise: "Teşekkür ederiz, burası çok rahat." derler. İnsan­lar, onlar hakkında ne kadar mütevazı insanlar diye düşünür­ler. Halbuki hakkında böyle düşünülen insan, diğerlerinden daha bencil olabilir. Yukarıda oturmak isteyen kişinin az bir bencilliği vardır ve: "Benim yerim orası ben de oraya gitmek istiyorum, herkes benim yukarıda oturmaya layık olduğunu anlasın" der. Ancak aşağıda oturmak isteyen ise demek isti­yor ki: "Benim yerim de orasıdır. Beni, siz oraya davet edi­yorsunuz. Demek benim yerimin yukansı olduğunu anladınız. Bu durumda benim bencilliğimin derecesi de en az onlarınki kadardır. Ancak ben şunu göstermiş oluyorum: Ben o kadar iyi biriyim ki gördüğünüz gibi aslında yerim yukarıda olması­na rağmen, ben aşağıda oturuyorum. İşte bu benim onlara göre sahip olduğum izafi bencilliktir."

    Ruhsal meseleler bazen öyle bir şekilde tecelli eder ki onu dikkatli bir şekilde analiz edip yorumladığınızda, onun yüzün­deki perdeyi kaldırdığınızda zahiren güzel görüntüsünün altın­dan "kişiliğinin", "nefsinin" ve "çıkarlarının" mutlak hakikati ortaya çıkar.

    Ancak insan, sevebileceği, kendisine dayanabileceği, hat­ta tapınabileceği bir ruhunun olmasını ister. Ama o ruh, mut­lak derecede yüce bir fedakârlığa sahip olmalıdır. Yani onda hiçbir şekilde bencilliğin, kişisel çıkarcılığın, hatta -gerçekten kendini feda edecek bile olsa- "ben kendimi feda edebilecek bir adamım" gibisinden yapacağı gösterişin lekeleri bulunma­malıdır. Böyle bir şey mümkün değildir. Kesinlikle mümkün değildir. Ama ona ihtiyacımız var ve yaratıyoruz. Neyi? Pro-mete'yi- Promete'yi yaratıyoruz. Promete, dünyadaki en meş­hur yan tanrılardan biridir. Onu Atinalılar ve Yunanlılar yarat­tılar; fakat daha sonra Roma'ya oradan da tüm dünyaya git­ti. Promete tannlar alemindeki Yunan tanrılarından biridir ve her şeyle dopdoludur. (Güzelliğe, güce, iyiliğe, sevimliliğe, tanrıların sahip olduğu mutluluğa, hayata, her şeye sahiptir; hiçbir şeye ve hiç kimseye ihtiyacı yoktur.) Ancak o, heyecan verici bir eyleme kalkışıyor. Yani kendisine, makamına, diğer tanrılara ve içinde mutlulukla yaşadığı dünyaya karşı, insan için kıyam ediyor, gelip tanrılar âleminden ateşi çalarak, bunu yeryüzünde soğukta ve karanlıkta yaşayan, ateşe muhtaç olan ve bu ihtiyacını gideremeyen insana veriyor.

    İnsan, aldığı bu ateşle ısınıyor, sonra yemek pişiriyor, dün­yası aydınlanıyor, karanlıktan ve soğuktan ıstırap çeken insa­na ışık ve sıcaklık bahşediyor. Ateşe sahip olmayan insanlığa ateş vermekten daha büyük bir hizmet olabilir mi? Promete işte bunu yapıyor ve diğer tanrıları öfkelendiriyor. {Promete, bu akıbeti önceden göze almıştı.) Onlar Promete'yi yakalayıp zincire vuruyorlar ve onu Kafkas dağlarındaki buzdan bir te­peye hapsediyorlar. Sonra büyük ve keskin bir gagaya sahip korkunç bir akbabayı, gagasıyla o karanlık, soğuk ve ıssız tepede zincirlere vurulmuş Promete'nin ciğerlerini lime lime ederek yemesi için görevlendiriyorlar. Sonra ciğerleri yenmiş olan Promete, bu daimi azaba tahammül ediyor. Bu akbaba gökyüzüne biraz yükseldiğinde onun ciğerlerinin tekrar oluş­tuğunu görüyor ve ikinci defa onun ciğerlerini yiyor. Ateşi İlahların -kendisi de onlardan biridir- iradesine rağmen onlar­dan alıp büyük bir fedakarlık yaparak insanlara verdiği gün­den beri Promete, Kafkas dağlarında sadece o akbaba ile bir­liktedir.

    Promete zincire vurulmuştur, akbaba daima gelip onun ciğerini yemekte, yenen ciğerler tekrar oluşmaktadır. Bu, Promete'nin daimî kaderidir. Şimdi bile durum böyle.. (Kafkaslara gidenler, bunu kesinlikle gördüler.) Bu kimdir? Böyle bir adam var mıydı? Böyle bir tanrı mevcut muydu? Böylesine bir dünya var mıydı? Bu âlemde böyle bir şeyin ol­duğunu kabul edecek hiç kimse kesinlikle yoktur. O halde ne oldu da böyle bir Promete yaratıldı? İnsanın Promete'ye ihti­yacı vardı; ancak Promete mevcut değildi. Bu derecede bir fe­dakârlık numunesine insanın ihtiyacı vardı ancak tarihte ve kendi zamanında böyle bir insan bulamamıştı. Mutlak mutlu­luk içerisinde, tanrısal mutluluk içerisinde, tanrılar âlemi içeri­sinde -tüm maddî ve manevî nimetlerin, güzelliklerin bulundu­ğu ve tüm ihtiyaçların giderildiği bir âlemdi- yaşayan birinin, kendisiyle farklı cinsten bir varlık olan insan için kendisini böyle bir azaba duçar etmesi, kendini tanrılar âleminden ve tanrılık* makamından mahrum bırakması ve Kafkas dağında korkunç bir akbabadan daimi olarak işkence görmeyi göze al­ması ve bundan hiç pişman olmaması mümkün değildir!

    Promete için yazılan pek çok destan vardır, hatta bugün bi­le yazılmaktadır. '"Zincire Vurulmuş Promete" destanı ise And-re Gide5 tarafından yazılmış en son destandır.

    Promete destanının bulunmasına rağmen "Zincire Vurulmuş Promete "yi yazdı ve hâlâ Promete tiyatrosu sahnelenmektedir. Neden? Çünkü insan Promete'ye ve bir Promete'nin varlığına (Böylesine bir duyarlılığa ve böylesine büyük bir fedakarlığa sa­hip birinin olmasına) muhtaçtır. Ancak bu, mevcut değildir. Kendisini hastalıklar tehdit ettiği halde, ölüm kendisini kusurlu kıldığı halde ve zaaflar, kendisini yok ettiği halde, insan yine de güzelliğe ihtiyaç duyuyor. Fakat tüm güzellikler nispîdir, tüm güzellikler nakıstır, tüm güzellikler, geçicidir, yapaydır. Buna rağmen o, mutlak güzelliğin peşindedir; ama bu, yoktur. Bu­nun için insan, - bütün güzellikleri kendinde toplayan, zaaflar­dan, kusurlardan ve zamanın etkilerinden uzak olan, mutlak güzelliğe sahip olan- Venüs'ü yaratıyor. Neden? Çünkü aldatı­cı da olsa insanın büyüklüğe ve yüceliğe ihtiyacı var. (Pek çok ihtiyacımızı ruhsal bir aldatma ile gideren, mesela çirkinliğimi­zi telafi eden bizler değil miyiz?) Tüm büyüklükler nispîdir. Da­ha büyük var; ama en büyük yok. Büyüklüğe, ruhî yüceliğe ya da mutlak fikre sahip olan, ebedî olan, kusur taşımayan ve bünyesinde hiçbir sapkınlığı barındırmayan bir İnsan yok; ama, o bunu yaratıyor. İnsanın zamanla, mekanla, bencillikle, çirkinlikle ve bozulmayla sınırlandınlamayacak bir tarihe ihtiya­cı vardır. Fakat gerek insanlık tarihi, gerek tüm kavimlerin ve milletlerin tarihi ve gerekse tüm kahramanların tarihi, kusurlu, münharif ve nispîdir. Bir yanında güzellikler, iyilikler, aşkınlıklar ve kutsallıklar bulunuyorsa da diğer yanında da kötülükler, zaaflar ve yenilgiler mevcuttur. -Tarihin tüm kahramanları ye­nilgiye uğruyorlar, ölüyorlar ve zaaf taşıyorlar- Tarih, kişisel is­tekleriyle, kişisel zaaflanyla, kendi zamanlarıyla, mekanlarıyla ve muhitîeriyle sınırlanmış olan gerçek İnsanların hayatlarının bütünüdür. Ancak insanın olması gerektiği halde olmayan bu tarihe ihtiyacı vardır.

    Efsaneler, olması gerektiği halde var olmayan tarihten ibarettir. Binaenaleyh, efsane yaratmak insanî bir ihtiyaçtır. Çün­kü gerçek tarih -gerçekliği olan ve gerçekleşmiş olan tarih-onu tatmin etmemektedir. Bu sebeple o efsanelerin yalan ol­duğunu bildiği halde efsane yazıyor. Mesela Arya ırkının kah­ramanı olacak bir kahraman istiyorum. Kime baksam görüyo­rum ki ya kusurlu, ya bir savaşta yenilgiye uğramış ya da za­afa sahip olduğu için yok olmuştur. Bu yüzden Sîstanlı bir pehlivan buluyorum ve onu Rüstem yapıyorum, onun üç ya­şında savaşa gittiğini söylüyorum, hiçbir zaman yenilmeyen Rüstem'i yenilgiye uğratmaya mecbur kalsam bile kendi baba­sı tarafından yenilgiye uğratıyorum ki her halükârda o büyük bir imtiyaza sahip olsun. O, asla başkası tarafından yenilgiye uğratılmamalıdır. O Sîmurg'la ve diğer kuşlarla yaşayan, on­larla irtibatı olan biridir. O, oklar ve mızraklarla dolu olan çu­kura düşse bile atı ile o kuyuda ilerleyebilen ve asla zaafa düş­meyen ölümsüz bir İnsandır. Rüstem, şimdi bir köyde yaşıyor ve çiftçilikle uğraşıyor. Çünkü bu kahraman ölümsüz olmalı, bu kahraman -bu insan- ölmesi için atıldığı çukurda sağ kal­malı ve ölümsüz olmalı, hiçbir savaşta yenilgiye uğramamah ve asla zaaf göstermemeli. Hatta Rüstem, Turana -Efrasi-yaban diyarına- gittiğinde orada Tehmineye aşık oluyor ve sonra destanda Tehmine'nin, Rüstem'in olduğunu görüyoruz. Burada insan birden kahramanının bir fesada duçar olduğu­nu, bir hataya düştüğünü ve şer'î olmayan bir aşka yöneldiği­ni görüyor. Bu şehvet düşkünlüğü, bizim yüce kahramanımı­za bir leke düşürüyor. Peki ne yapmalıyız? Aynı gece Firdevsî, mubedin [Zerdüşt din adamı] yanına gidiyor, o da gelip, Rüstem'in oğlu gayri meşru olmasın ve Rüstem'in hayatı, hi­kayenin aslı böyle olmakla birlikte o kara lekeyle kirlenmesin diye Tehmine'yİ Rüstem ile evlendiriyor. Neresinde kusur var­sa efsane bunu düzeltiyor, kahramanın öldüğü yerde efsane onu ebedîleştiriyor, bir zaafa veya kötülüğe düştüğünde efsa­ne onu temizliyor. Sonra insan efsane adına bir tarih yazıyor. olması gereken, olmayan ve olması mümkün olmayan bir ta­rihtir bu. Onun içinde öyle olaylar, öyle ilişkiler ve öyle duy­gular vardır, ki, bunlann olması gerekir; ama böyle bir şey yok­tur ve asla da olmayacaktır.

    Bu tür ilişkilerin ve duyguların, insanın en eski macerala­rında da var olduğunu, -aslında efsaneler ilkel insana aittir-bugün de var olmaya devam ettiğini görüyoruz. Christian'ın aşkına şimdi baktığımızda yeryüzünde böyle bir aşkın var ol­masının mümkün olmadığını görüyoruz. İtalya'da küçük bir şehir olan Verona'da bir mezar vardır. Bu mezarı bugünün da­hi pek çok aydın, gençler, yazarlar, şairler, sanatkârlar, hatta yaşlılar büyük bir arzuyla, aşkla ve neredeyse hayret verici di­nî bir hürmetle dolduruyorlar. Bu mezar -mabet- onlar için kutsalmış! Orada iki tane kabir yan yana bulunuyor. O iki mezar kimlere ait? Romeo ve Juliet'e. Romeo ve Juliet kim? Aslında hiç kimse ve hiçbir şey. O eskilere ait bir masal idi. Sonraları Shakspeare adında bir yazar, bu hikayeyi tiyatro şekline dönüştürdü. -Tıpkı Leyla ile Mecnun gibi.- Aslında gerçekte varlıkları yoktu; ama burada kabirleri var! Bu iki ki­şinin kabrini, bir yazar evinde yarattı. Bu iki kişi Romeo ve Ju-liet'tir. Onlar aslında yoktular ve hiçbir zaman da yaşamadılar. Yazarın kendisi bile onların olmadıklarını söylemektedir6 Ya­ni böylesine bir duyguya ve böylesine bir temizliğe o kadar ih­tiyaç vardı ki, bizzat hikayede şöyle deniyor: "Romeo ve Juli­et birbirlerine kavuşamayacaklarını anlayınca birbirinin kuca­ğında ölebilmek için her ikisi de intihar ettiler." Onlar kitapta öldüler; ama şimdi kabirleri var. Bu hadise bir efsane de de­ğildir. Bunun hikayesi on yedinci yüzyılda ortaya çıktı. On do­kuzuncu yüzyılda ise onlar için kabir yaptılar

    Bu kabri yapanlar da oraya ziyaret için gelenler de bunun içinde kimsenin yatmadığını biliyor. Pak duygulara, âdeta münezzeh olma de­recesindeki insanî ilişkilere duyulan ihtiyaç o kadar fazladır. Psikolojide şöyle deniliyor; "İhtiyaç bazen öylesine şiddetli oluyor ki haricî bir gerçeklik kazanıyor" Bu da haricî bir ger­çeklik kazanmaya ilişkin bir örnektir. Bu hârici gerçekliğin bir yalandan ibaret olduğunu bilenler bile, böyle bir yere, böyle insanlara ve böyle bir hikayeye olan ihtiyaçlarından dolayı bu hikayeyi yazmaktadırlar. Bunun yalan olduğunu, aldatma ol­duğunu herkes bilir; ancak o yalana dahi ihtiyacımız var. Pro-mete'nin büyüklüğüne, fedakârlığına -biliyoruz ki Promete yok ve onu biz yarattık- ihtiyaç duyuyoruz. (Promete'yi, Andre Gide yarattı ve tüm Avrupalılar da ondan tercüme ettiler. Fakat tiyatrolarda daima onu görüyoruz.)

    Binaenaleyh insan, Promete'ye sahip olmaya muhtaçtır; ama Promete yoktur. Onu yaratıyor ve elimizle yarattığımıza tapıyoruz. Onu seviyoruz. Bunun bizde bazı duyguların ortaya çıkmasına sebep olduğunu ve daimi susuzluğumuzu bir ölçüde giderdiğini düşünüyoruz. Bu açıdan bakıldığında tarih boyunca efsanelerin tarihle beraber olduğu, insanla beraber olduğu gö­rülür. Belli bir ismi olan, sıradan bir seçkinliğe sahip, normal birini alıyor ve onu hayalindeki -muhtaç olduğu, olması gere­ken- insana dönüştürüyor. Bunun dış gerçeklikte mevcut olma­dığını bilmesine rağmen efsane üretiyor. Efsaneler, her duygu­nun, her kutsallığın ve her maddî ve manevî güzelliğin yüce nu­munesinin bir bütünüdür. Öyleyse insan, numuneler yaratıyor. Ancak olanı değil, olması gerekeni yaratıyor. Büyüklüğün en yüce numunesi, Çin'de ve Japonya'da tanrı "Rama" ve "Futuşi Şi" şeklinde, Roma'da ve Yunanda ise tann "Zeus" ve [Mı­sır'da] "Osiris" şeklinde ortaya konuyor.

    İnsan, konuşurken ağzından mutlak güzelliğe sahip keli­meler dökülen birini görmek istiyor. Bunlar, günlük hayatta kullanılan sıradan kelimeler olmamalı. Aksine güzel, aşkın ve kutsal olmalı. Böyle bir insan yok. Zira konuşan herkes, sıra­dan meseleleri ifade etmek için söz söylemektedir. Eğer buna bir güzellik veriyorsa bu, sıradan bir güzelliktir, bir benzetme­dir, bîr kinayedir ya da içinde hakikat olmayan bir sözdür ve bu yalanla, çıkarla ve gösteriş ile beraberdir. İçi doğrulukla do­lu, dışıysa söz güzellikleriyle dolu olan bir söz yoktur. Bunun için söz ustası, "Demosthenes"i7 yaratıyoruz. Sözün sembo­lü olan "Tîr'i yaratıyoruz. Bu derecede büyük bir fedakârlık yok, onun için de Promete'yi yaratıyoruz. İçinde hiçbir kötü­lüğün ve zaafın bulunmadığı İnsana duyulan aşk, başkalarına duyulan muhabbet yok. İnsan için fedakarlık yapan tannları yaratıyoruz, hiç yenilmeyen ve hiçbir yerde zaaf göstermeyen kahramanlar yaratıyoruz. Çünkü bizim tüm kahramanlanmız yenilgiye uğruyorlar, tüm kahramanlarımızın cesareti ve gücü belli durumlarla 'sınırlıdır ve bunlar geçtiğinde her şey bitiyor. Kahramanlık da bitiyor. Tüm kahramanların yaptığı savaşlar, kahramanlıkların tümü; güzelliğin, paklığın ve münezzehliğin en yüce derecesinde değil.

    Bunun için "Herkül"ü yaratıyoruz, ya da -Hindistan'da- "Rama"yı veya -Rusya'da ve Doğu Av­rupa'da- "Lahas"ı yaratıyoruz. Sevgi dolu, şefkatli kahraman­lar yaratıyoruz. Her kültürde ve dinde bütün hayatını sevmek­le, aşkla, başkalanna sunduğu hayır ve bereketle geçiren ör­nek insanlar yaratılmıştır. Çünkü bu olmalı, böyle bir insana ihtiyacımız var; ama böyle bir insan yok. Hakikati uğruna, paklık uğruna ve insanın iyi ve kutsal bildiği şeyler uğruna kendisini unutan, kendini ateşe atan, geleceğini karartan ve akbabanın işkencelerine tahammül eden insanı seviyoruz. Ancak tarihte böyle bir insan bulamıyoruz, bunun için onu ya­ratıyoruz. Bu efsaneler, bu numune yaratıcılıkları, bu temiz ilişkiler, insanların yarattıkları ve yaratmakta oldukları bu mut­lak duygular, (bugün romanlar, hikayeler, filmler ve tiyatrolar yapıyorlar, orada yalan ve aldatma bulunuyor) olumsuz değil, olumlu eylemlerdir.

    Çünkü insanın yaşaması için, daima yüce, aşkın fmüteal] mutlak ve pak örneklere tapmaya, onları sev­meye ve onları düşünmeye ihtiyacı var. Hatta efsanelerin ha­yali hikayelerinde yer alan insanlığın en yüce, en kutsal ve en güzel derecesindeki numuneler, -gerçek olmasalar bile- daima insan ruhunun ıslahına ve güzelleşmesine sebep oluyordu.

    Promete ve benzeri kahramanları düşünmek daima hal­kın ruhundaki fedakârlık ilhamından kaynaklanıyordu. Bu sebeple bugün psikolojide, sosyal psikolojide ve özellikle de eğitim psikolojisinde her biri bir güzelliğin, bir azametin ya da büyük bir fedakarlığın timsali olan bu örneklere çok de­ğer verilmekte ve bunlar, insan ruhunun ıslahı, gelişmesi, eğitilmesi için en büyük örnekler olarak görülmektedir. An­cak İnsan daima, biri güzellik tanrısı, biri kutsallık tanrısı, bi­ri sevgi tanrısı, biri tahammül tanrısı, biri cesaret tanrısı, bi-vi güzel söz tanrısı ve biri de fedakarlık tanrısı olan bu muh­telif Örneklerin tümünün birinde toplanmasını istedi. Bu ça­ba tüm efsanelerde göze çarpmaktadır. Niçin? Çünkü insan için fedakârlık timsali olan o tanrı -Promete- bizim en yük­sek derecedeki fedakârlığa, görkemliliğe, güzelliğe olan tap­ma İhtiyacımızı bertaraf ediyor. Ancak o Herkül gibi güçlü değil ya da "Heliodorus" gibi ruh güzelliğine sahip değil ya da 'Demosthenes" gibi konuşamaz ve diğer tanrılar karşı­sında kendisini savunamaz. O, eziyet çekmektedir. Halbuki böyle bir kusurdan uzak olmalıdır. Bu sebeptendir ki mitolo­ji tarihinde tanrılar giderek azalmakta ve her tanrıda birkaç özellik birden toplanmaktadır. Söylediğimiz gibi, bu hayali örnekler ve bu sahte, uydurma ve hayalî efsaneler, insanlı­ğın duygu, düşünce gelişiminin, ıslahının ve eğitiminin ilham kaynağı olan tablolardı. Buna herkes inanmaktadır.

    Dipnotlar

    1- Pur, Farsça'da oğul, evlat anlamına gelmektedir. Farsça'da Hz İbrahim için Pur-Azer, Hz. İsmail için Pur-Hacer tamlamalarının kullanıldığı göz önünde bu­lundurulduğunda Pur-Davud'un Hz. Süleyman olduğu sonucu çıkarılabilir. Fakat Hz. Süleyman'ın MÖ 970, İskender'in ise MÖ 356 tarihinde doğduğu düşünüldü­ğünde Merhum Dr. Şeriatî'nin Pur-Davud ile başka birini kastetmiş olması da mümkündür. [Çevirmen]
    2- MÖ 550-330 yılları arasında İran'da hüküm sürmüş Pers hanedanıdır. Türk­çe'de Ahemeniler ve Akamanışlar diye de telaffuz edilmektedir. Farsça'da yay­gın kullanımı "Akhamenişler" biçiminde olmakla birlikte, merhum Dr. Şeriatî'nin burada zikrettiği gibi "Hahemenişler=Hakhemenişier" biçiminde de bir kullanım söz konusudur.[Çevirmen]
    3- Dârâ isimli birçok Pers kralı vardır. Burada söz konusu edilen, son Akhemeniş kralı 3. Dâra'dır.[Çevirmen]
    4- iskendernâme: Klasik edebiyatta İskender'in hayatını ve maceralarını anla­tan mesnevilerin gertei adıdır. Sadece İran edebiyatında değil, Türk Divan ede­biyatında da İskendernâme yazmış birçok şair bulunmaktadır. Divan Edebiyatın­da Ahmedî'nin yazdığı iskendernâme ünlüdür. [Çevirmen]
    5- Andre Gide, günümüz Fransa'sının en aydın yazarlarından biridir. Büyük bir aydın olan Gide, birkaç yıl önce öldü.
    6- Firdevsî de diyor ki: "Rüstem, Sistan'da bir pehlivandı İran'ın, iranlının, Rüstem'e sahip olmaya ihtiyacı vardı; ama o yoktu. Bunu, onun için ortaya çıkardık.
    7- MÖ 320 yıllarında yaşamış ünlü Atinalı hatip ve politikacı. [Çevirmen]


    Çeviren : Alptekin Dursunoğlu
  • Batı Avrupa'da roman, onyedinci ve onsekizinci yüzyıllarda gelişmiştir. Bu yüzyıllar, akıl çağıydı; bütün yaşamı ussal açıklamalara ve sınıflandırmalara dayandırmaya çalışan bir çağdı. Overbury'nin ve La Bruyeré'in, insan doğasının deliliklerini, kötü ya da erdemli "tipler" dizisi şeklinde düzenleme yetenekleri nedeniyle ölümsüzleştirdikleri çağdı. İngiliz romanının yapıcıları, sanatlarını bu okulda öğrendiler. Sterne bile (bugünkü sevilişini bir bakıma, gelenekten biraz uzakta durmasına borçludur), tuhaflığı bir tipe indirgemiştir. İngiliz romancılarının en incelikli yazarlarından Jane Austen bile, romanlarını, baş kişilerinin temsil etmesi gereken ahlâki niteliklerle isimlendirmeyi doğal bulmuştu. Aynı gelenek Fransa'da geçerli olmuştur. Balzac, 'Eugenie Grandet'yi yazdığı zaman, "Moliere bir cimri yarattı, oysa ben hırsın kendini çizdim" diye övünmüştür. Bu söz doğru değildir. Balzac eleştirmen değildi ve biz bugün Grandet'ye, Harpagon'a göre daha az bir hırs tipi olduğu ve daha çok bir insan olduğu için değer veriyoruz. Fakat önemli olan, romancının ülküsünün bir tipin mükemmelleştirilmesi olduğu yolundaki inancı Balzac'ın duraksamadan kabul etmesidir. Bu gelenek Rusya'da diğer yerlerdeki denli güçlüydü. Gerçekte ilk Rus romanı olan Gogol'ün 'Ölü Canlar'ı bir tipler romanıdır. Goncharov, 'Oblomov'da Rus edebiyatının en ünlü tipini yaratmıştır. Aynı yazarın 1874'de Dostoyevski'ye yazdığı, tip - romanının üzerine kurulduğu ilkeleri bildirdiği mektup bugüne kalmıştır:

    'Bir tipin (diye yazıyor Goncharov), olguların ve bireysel özelliklerin uzun ve sık tekrarıyla, birikişiyle ortaya çıktığını siz benden iyi bilirsiniz - benzerlikler bir dönem içinde çoğaltılır ve sonunda, bir kalıptaymış gibi katılaşır bunlar; seyirci artık onlara aşina olur. Bence, yaratıcı sanat (örneğin sizin gibi nesnel bir sanatçının yaratıcı sanatı demek istiyorum) yalnızca yaşam böylece katılaştıktan sonra ortaya çıkabilir; doğmakta olan yeni hayatla ilgilenmez bu sanat.'

    Goncharov'un yanılgısına gülmek kolaydır. Dostoyevski'nin, mektupta o denli güzel anlatılan yöntemin temsilcisi değil de, tam tersine, en güçlü, en usta düşmanı olduğunu ve Dostoyevski'nin en karakteristik yaratım yönteminin "benzerliklerin çoğaltılması" değil, tersine, "benzersizliklerin çoğaltılması" denebilecek bir yöntem olduğunu anlayamamıştır. Fakat, gelenekçi romancıların bileşik formülünün Dostoyevski tarafından terkedilişinin yavaş yavaş olduğunu unutmamalıyız. Hiçbir büyük romancı sanatının tekniğiyle onun kadar az ilgilenmemiştir ve Dostoyevski'nin, yaşantısı boyunca, geleneksel yöntemden ne denli uzaklaştığını farketmiş olması imkânsızdır. İlk eserlerinde kişileri genellikle "tip"e uyarlar. 'Yeraltından Notlar'ın kahramanı çözümleyici yöntemin ilk saf ürünüdür ve ta 'Ecinniler'e kadar, "tip" belirgin olarak kalmıştır. Dostoyevski'nin "tip" yaratmayı terkedişi ya da yalnızca önemli olmayan kişilere uygulayışı ancak 'Delikanlı'da ve 'Karamazov Kardeşler'dedir.

    Modern anlatının vazgeçilmez yöntemi olan, insan kişiliğinin öğelerine ayrıştırılması, Dostoyevski'nin roman tekniğine yaptığı en önemli katkıdır. Kendisinden önceki çağın dar rasyonelliğine tepki gösteren romantik okul, daha ilkel ya da kendilerinin söyleyeceği şekliyle, daha doğal bir şeye dönmüştü ve Dostoyevski bu romantiklerin çocuğu ya da torunuydu. Fakat kişilerini ele alışı bakımından romantiklere pek az şey borçluydu. Onun kişilerini görebilmek için, rasyonalizmin düzenli yıkıcılığı gelmeden ve insan doğası bir uygunluk ve tutarlılık yüzeyi altına saklanmadan önceki günlere, Rönesans'a ya da Elizabeth çağı İngiltere'sine dönmeliyiz. Lytton Strachey'in 'Elizabeth ve Essex' adlı kitabındaki çarpıcı bir bölüm, hiçbir aykırılığa düşmeden, Dostoyevski'nin karakterlerine uygulanabilir:

    'Hiç kuşkusuz insanlar, tutarsız olmadıkça insanlıktan çıkacaklardır, fakat Elizabeth çağı sanatçılarının tutarsızlıkları, insanlara izin verilen sınırı aşmaktadır. Onların öğeleri birinden diğerine çılgınca uçmaktadır; biz bunları yakalıyoruz, tek bir birleşim haline getirmek için bütün gücümüzle uğraşıyoruz, fakat olmuyor. Onların ustalıklarının ve zayıflıklarının inceliklerinin ve kabalıklarının, dindarlıklarının ve şehvetlerinin uygun bir hesabını vermek imkânı var mı?'

    Ve işte bunun için, Dostoyevski'ye paraleller arayan bir İngiliz her zaman Shakespeare'e dönmektedir; Shakespeare'den sonra hiçbir İngiliz yazarı, karakterlerini, o büyük Rus kadar, Shakespeare'ninkiler gibi, öyle derin ve öyle çelişkili bir şekilde yaratamamıştır. Çıplak, tamamlanmamış insan doğası, Elizabeth çağından sonra, İngiliz edebiyatından ve belki de İngiliz yaşamından çekilmiştir. Biz kendimizi, artık doğamızın bir parçası olan ve artık istesek bile kaçamayacağımız bir gelenekler yığınıyla sarmalamış, düzenlemiş, sınırlandırmışız. Ve ancak Rusya denli örgütsüz, ussal inançlarla engellenmemiş bir ülkededir ki, ondokuzuncu yüzyıl, uygarlığını evrimindeki daha ilkel bir dönemin çıplaklığından, hareketliliğinden bir şeyler kapmayı umabilirdi.

    Öyleyse Dostoyevski'nin dünyası, bizim yaşadığımızdan daha ilkel, asıl unsurlara daha yakın bir yerdir. Bu, romantiklerin oldukça yapma olan alanı değildir, Fransız klasik çağının ya da İngiliz klasiklerinin temiz, düzenli bahçesi hiç değildir. Daha çok, ortaçağların ve Rönesans'ın ülkesindeymiş gibi görünmektedir. İnsanın ne kontrol edebildiği ne de anlayabildiği karanlık güçler ormanındaki küçük bir açıklıktır. Bu bilinmeyenin ormanına Dostoyevski, delici ama yarı korkmuş bir şekilde bakmaktadır. Romanlarının bir lugatı yapılsa, onun en sevdiği sıfatların "tuhaf", "fantastik" ve "sorunsal" olduğu görülecektir. Romanlarına hâkim olan karanlık kader havası, felsefesinin ana düşüncesi olan insanın özgürlüğü ve sorumluluğu öğretisiyle çatışmaktadır. "Böyle olmak zorundaydı" sözü kişilerinin ağzından sık sık duyulan bir sözdür. İlk öykülerinin bazılarında bulunan büyüsel öğe, daha sonra yerini, sık sık kullanılan rastlantılara ve önceden sezmelere bırakmıştır. Bunlar da, bulanık ve anlaşılmaz bir dünya karşısındaki insan zayıflığını aynı şekilde ortaya koymaktaydı. 'Budala'da, Nastasya Filipovna, Rogozhin'in kendini öldüreceğini önceden bilmekle kalmamakta, cesedini bezle örtüp çevresine böcek zehiri şişeleri koyacağını da bilmektedir. Zosima Baba, Dmitri Karamazov'u gördüğü zaman, "gelecekte çekeceği acılar" için önünde yerlere kadar eğilir ve bunun, bir ermişin ileriyi görüşü olarak yorumlanmasını önlemek için (ki bazı eleştirmenler böyle yorumlamıştır), nihilist gazeteci Rakitin'in de aynı önceden görüşte bulunduğunu hatırlatmak gerek. Dostoyevski'nin böyle önceden görüşlere inanıp inanmadığını araştırmak, Shakespeare'in hayaletlere, cadılara inanıp inanmadığını sormak kadar yersizdir. Kendi görüşleri ne olursa olsun, yaşadığı çağın havası, çağdaşlarının, görünmeyen dünyayla ilgili bu gelip geçici görünüşleri sadece bir deyiş hilesi ya da eskimiş batıl inançların yapma geleneği olarak görmesine yetecek kadar ussallaşmıştı.

    Bu bilinmeyenin ormanına, düşlerimiz bir parça ışık tutmaktadır. Düşlerin önemi, ilk kez onsekizinci asırda Mesmer adında, yarı şarlatan, yarı bilim adamı olan tuhaf bir kişi tarafından incelenmiş gibi görünmektedir. 1816'da Schubert adındaki Prusyalı bir profesör, 'Düşlerin Simgeselliği' adlı bir kitap yayınladı; bu kitap 'yarım asır' kadar ününü korudu ve okundu. Schubert, düşlerin aslını bilançaltı yoluyla ararken, Freud'un sonraki buluşlarının bir kısmını önceden gördü, fakat onun için temeldeki gerçek "cinsellik" değil, "din" ya da "ilahiyat"tı. Bu öğreti Schubert'ten Hoffmann'a, ondan da Dostoyevski'ye geçti. 'Suç ve Ceza'da Svidrigailov'un sözünü ettiği görüş (bedeninin zayıflığının ruhsal faaliyeti artırdığı için, hasta insanların hayal gördüğü görüşü) bütünüyle Schubert'ten ya da Hoffmann'dan alınmıştır. "Düş" ya da "sayıklama" -uyumakla uyanık olmak arasında bir durumda olmak- Netoçka Neznova'dan İvan Karamazov'a kadar Dostoyevski'nin önemli karakterlerinin birçoğunda görünen bir şeydir ve çoğu kez, tuhaf sezişlerin, önceden bilişlerin kaynağıdır. Dostoyevski'ye göre düş dünyamız, günlük hayatın dış görünüşünün arkasında yatan, akıldışı, anlaşılmaz dünyanın bir parçasıdır.

    Karanlık ve bilinmeyen güçlerin bu derin ve sürekli düşünülüşü, Dostoyevski'yi, içinde hareket ettiğimiz küçük, görülebilir dünyadaki yaşantıyla ilgili ayrıntılara bütünüyle kayıtsız hale getirmektedir. Onun, maddi çevrenin gözlemlenmesine ve nesnel olarak kâğıda geçirilmesine en ufak bir ilgisi yoktur. Gözlemle değil, imgelemle ve içgözlemle çalışır. Doğanın onun sayfalarında hiç yeri olmadığını daha önce söylemiştik. Bazen, kişilerin fıziki görünüşlerini ve hatta giysilerini anlatmaya kalkar ne de olsa roman geleneğidir bu. Fakat anlattığı şeyler kısa sürede unutulur, çünkü bunlar yazarı da, okuyucuyu da ilgilendirmemektedir. Bu açıdan Dostoyevski, ilk ve en önemli olarak, görünen dünyanın sanatçısı olan Tolstoy'un karşıtıdır. 'Savaş ve Barış' ve 'Anna Karenina'yı okuyan hiç kimse, Prens Marya'nın ince tüylü dudağını ya da Karenin'in kulaklarını unutamaz; oysa yaşlı Karamazov'un şehvetinin simgesi olan gırtlak çıkıntısı dışında, Dostoyevski'nin kişilerinin hiçbirinin fiziki bir özelliği okuyucunun kafasında yer etmez. Edebiyatta, onunkiler kadar göz önüne getirilmesi, canlı yaratıklar olarak düşünülmesi güç olan karakterler yoktur. Bu karakterlerin yaratıcısının ilgilendiği şey, vücutları değildir, ruhları ve insanla arkadaki bilinmeyen karanlık gerçek arasındaki ilişkidir.

    Dostoyevski'nin, gerek görünüşteki dünyanın, gerek insan doğasının dünyasının akıldışı olduğu yolundaki inancı, evreni bir yerden kontrol eden makûl ya da hiç değilse ahlâki bir güce olan inancıyla dengelenmiştir. Bu son inanç, gerek gerçekte, gerek mantıki olarak ilkinin devamıdır. Tanrı'nın gerekli olduğu yolundaki inancı, insanlığın akıldışı olduğu inancından çıkarmıştır. O, dini inancıyla eski dünyaya, psikolojik görüşüyle yeni dünyaya aittir. Ve ölümünden sonra geçen elli yıla bakıp, onun etkisinin niteliğini ve derecesini saptamaya kalkıştığımızda, bildirisinin sonraki kuşaklar tarafından tepesi kesilmiş bir şekilde benimsenişinin sorumluluğunu Dostoyevski'de bulmamak doğru olur. İnsan konusundaki görüşünün, Tanrı hakkındaki görüşünden ayrılmış şekliyle, insanlığı şimdi saplandığı gibi, ahlâki anarşi, verimsizlik ve kötümserlik cehennemine sürükleyeceğini ilk önce kendisi kabul ederdi. Fakat bir dereceye kadar tarihi sorumluluk kalacaktır yine. Dostoyevski, insanları uçurumun kenarına sürükleyen ve başaşağı düşmelerini önlemek için de, yarı çürümüş eski tahtadan yapılma, sallanıp duran bir parmaklığa güvenen biri durumundadır.

    Dostoyevski'nin etkisi ölümünden sonra yirmi, otuz yıl Batı Avrupa'da duyulmadı. Bu arada çok şeyler olmuştu. Estetik okulu en yüksek noktasına varmış ve sanat için sanat Avrupa'nın her yerinde edebi kurtuluş için gerekli bir şey olarak gösterilmişti. Rusya'da, Dostoyevski'nin güçsüz Victorian Ortodoksluğu, hünerli izleyicileri tarafından, ahlâki anarşinin ve kutsal güzelliğin keşfine dönüştürülmüştü. Dostoyevski, Batı Avrupa'ya bir sonraki yorumcuların sayesinde ulaştı, bu okulun en parlak, belki de en derin eseri olan Merzhkovski'nin 'Tolstoy ve Dostoyevski' adlı kitabı, hiç değilse İngilizceye, Dostoyevski'nin birçok romanından önce çevrildi. O sırada Batı Avrupa'da, estetik, günün en ileri düşüncesine göre ahlâkın anahtarı olarak görünüyordu. Dostoyevski'nin daha yazdığı sıralarda modası geçmiş olan dini düşünceleri artık yalnızca bir müzeye yakışırdı; fakat akıldışı psikolojisi heyecanla benimsendi ve geçen yirmi yılda, İngiltere'de, Fransa'da ve Almanya'da ortaya çıkan hemen hemen bütün önemli yazarları etkiledi. Dostoyevski'nin (sadece en önemli isimlerin sözünü edersek) Proust ve Joyce gibi yazarlarla olan ilişkisine değinirken, bu yazarların genellikle sanat için sanat görüşüne bağlı olduğunu ve Dostoyevski'nin bu görüşten her şeyden fazla nefret ettiğini ve kaçındığını hatırlamak gerekir. Hatta Gide ve Middleton Mury gibi, kendilerini Dostoyevski'yi incelemeye verenler, etkisini açıkça kabul edenler bile, ustalarının eğilimlerine pek yaklaşamazlar ve onu ahlâki anarşizmin Rusya'daki temsilcilerinin gözüyle görürler. 'Les Faux Monnayeurs' gibi 'Delikanlı'dan esinlenilmiş ve onun yüzeysel öykünmeleriyle dolu bir roman, Dostoyevski'ye, bayağı ve yanlış fikir veren bir taklit olarak görülürdü. Gide tarafından ortaya atılan ve insan kişiliğinin iyi ve kötü yanlarıyla birarada geliştirilmesi gerektiği görüşü, 'Delikanlı'da ortaya konan "öteki" düşüncesiyle bariz benzerlikler taşımaktadır; fakat bu görüş, ona eklediği dini öğretiden yoksun olarak konduğunda, Dostoyevski'ye anlamsız ve küfür gibi gelecektir.

    Dostoyevski'nin psikolojisinin şimdiki benimsenişi, onun eserlerinin sanat açısından değerlendirilişine yardımcı olmamakta, tersine engel olmaktadır. Bizi, sanatla ilgisi olmayan şeyler üzerinde yoğun olarak düşünmeye itmekte ve sık sık, sanatsal algılayışımızı çarpıtmaktadır. Eğer psikolog olarak Dostoyevski'yi, yaratıcı sanatçı olarak Dostoyevski'den daha önemli görürsek, 'Delikanlı'ya, 'Budala'dan ya da 'Karamazov Kardeşler'den daha fazla değer vermek gibi saçma bir durumla karşı karşıya kalırız. Bir yazarın ölümünün ellinci yıldönümü çoğunlukla o yazarı şöhretinin en düşük noktasında bulur. Dostoyevski'nin durumu da buna uymaktadır; çünkü son birkaç yılda, gerek Rusya'da, gerek Batı Avrupa'da, etkisinin artık tükendiğini söylemek moda oldu. Etkisinin en güçlü olduğu sırada bile, eseri bir yanıyla takdir edilmişti; tartıyı doğrultmak ve görüşün bozulmuş yanını düzeltmek zaman ister. Bundan yüzyıl sonra, Dostoyevski'nin psikolojisinin, bize dini görüşlerinin şimdi göründüğü gibi, tarihi bir merak konusu olarak göründüğü zaman, eserlerinin gerçek boyutları ortaya çıkacaktır ve yirminci yüzyılın başlarındaki anlaşmazlıklardan kurtulmuş olan gelecek kuşaklar, bir kez daha Dostoyevski'nin eserlerini sanatsal bir bütün olarak görebileceklerdir.
    Edward Hallett Carr
    Sayfa 303 - Yirmiikinci Bölüm, SONSÖZ
  • Şeytana mı tapıyorlar?
    Marul yasak, kuru fasulye haram! Ezidiler kimdir?

    Ezidilik, Ortadoğu’nun kadim dini geleneklerinden birisidir. Günümüzde, Irak Federal Kürdistan Bölgesi, Türkiye, Suriye, Ermenistan, Gürcistan, çeşitli Avrupa ülkeleri ve Rusya federasyonu sınırları içinde yaşıyorlar. Eskiye nazaran nüfusları çok azalmış. Ezidi kaynaklarına göre, şu anda bütün dünyada, Irak Federe Kürdistan Bölgesi’nde 400-450 bin, Suriye’de 15-20 bin, Türkiye’de binlerle ifade edilecek küçük bir nüfus, Rusya Federasyonu’nda 150-180 bin, Avrupa’da 60-75 bin olmak üzere toplam 750 bin Ezidi yaşamaktadır.

    Avrupa’daki nüfusun büyük çoğunluğu Türkiye’den gidenlerdir, dolayısıyla buradaki Ezidilerin hemen tümü Türkiyelidir. Dünyadaki toplam Ezidi nüfusun yarısından fazlası Irak Kürdistanı’ndadır. Musul’a bağlı Ninova ve Duhok’a bağlı Şengal bölgeleri barındırıyor bu nüfusu. Ezidiler Kürt’tür. Hemen hemen tümü Kürtçe’nin Kurmanci lehçesinin Botan şivesini kullanıyor. Bunun yanında Ninova’da bulunanların bir kısmı şu anda Arapça da konuşuyor.

    Ezidi inanç sisteminin kurucusu ve peygamberi olarak kabul edilen Şeyh Adi bin Musafir, aslen Hakkârili olup Lübnan’a göçmüş bir ailenin çocuğudur. 1072 yılında Baalbek’te doğmuştur. Musul’un kuzeyinde yer alan Laleş Vadisi’ndeki eski bir manastırı bir dergâha çevirdi, bu dergâhta birçok mürit yetiştirdi, kimin yazdığı hâlâ kesinlik kazanmamış, dünyanın en kısa kutsal kitabı olarak kabul edilen ve tamamı Kürtçe olan Mishefa Reş’i (Kara Kitap) kutsal kitap belledi ve 1162 yılında vefat etti. Şeyh vefat ettikten sonra Laleş’teki tapınakta gömüldü, bu tarihten itibaren Laleş tapınağı, Musul, Hakkâri, Botan Çayı, Cizre, Nusaybin, Mardin, Van, Kafkaslar ve Urmiye’de bulunan Kürt aşiretleri içinde yaygınlaşmış olan Ezidi inancına sahip herkes için bir hac mekânına dönüştü.

    KUTSAL VADİNİN GİZEMİ

    HER yıl 6-13 Ekim günleri arasında Laleş’te büyük Ezidi buluşması yaşanır. Bunun adı “Cema (Toplanma) Bayramı”dır. Şeyh Adi’nin türbesine yapılan hac ziyareti, onlar için hem dini, hem de milli bir vazifedir. Bu tören sırasında, şeyhin sandukasına yüz sürüp üç kez tavaf eden her Ezidi hacı olmuş sayılır. Şeyhin türbesine, Sırat Köprüsü denilen bir köprüden geçerek ulaşılır.

    Türbenin içinde bir pınar var. Pınarın adı “Akpınar”dır (Kahniya Sipî). Bu pınarın suyuna zemzem suyu adı verilir. Çocuklarını bu pınarın suyuyla vaftiz ederler. Hac vazifesi, bir tören şeklinde yerine getirilir. Vadi boydan boya, kocaman dut ağaçlarıyla çevrilidir ve her dut ağacına bir büyük dini şahsiyetin adı verilmiştir. Bu ağaçlar teker teker ziyaret edilir. Vadide bulunan ağaçların tek dalını bile kesmek, günahların en büyüğüdür. Kutsal vadinin hiçbir yerinde ayakkabı ile dolaşılmaz. Burada zinhar cinsel ilişki kurulmaz. İçki içilip sarhoş dolaşılmaz. Kem gözle kimseye bakılmaz. Ziyaret boyunca her türlü kötülükten arınır insan, pür iyilikle dolar.

    Ezidiler, tarih boyunca aldıkları yaraların acısını dindirmek istercesine seher vakti, güneşin ilk ışıkları vadiye vurur vurmaz, yüzlerini güneşe çevirip dua etmeye başlarlar. Sonra Şeyh Adi’nin türbesinin kapısında sıraya geçerler. Türbenin kapısında dizilmiş olan din adamları şeyh, pir, kaval (qewal) ve fakirlerin (feqîr) ellerini öpüp durmadan kavilleri okurlar. Kaval ve fakirlerin çaldıkları bendirler ve okudukları kaviller eşliğinde dans ederler. Güneş batarken de, tekrar hep birlikte yüzlerini güneşe çevirip içlerinden geçenleri kavil ve dualarla güneşe anlatırlar. Sabah ve akşam günde 2 kez kılınır namaz. Sabah namazında, güneş belirli bir sarılığa ulaştıktan sonra, güneşe karşı durup 3 defa eğilmek (rükua varmak) suretiyle kaviller okunur. Akşam güneş batmaya yüz tuttuğunda da aynı hareket tekrarlanır.

    Ezidilik hiçbir dinin, felsefenin kolu ya da devamı değildir. İçinde Mezopotamya’da bulunan bütün dinlerden, felsefelerden, inançlardan birer parça barındırır. Hıristiyanlıktan vaftiz ve İsa’nın yeniden doğacağı inancını, Zerdüştlük’ten düalizm ve ateşin kutsallığını, İslamiyet’ten hac, oruç, namaz, sünnet ve kurbanı, Alevilik’ten ahret kardeşliğini (birayê axretê),Şamanizm’den dans ve zikir törenlerini aldığını söylerler konunun uzmanları.

    EZİDİ KELİMESI NEREDEN GELİYOR?

    Son IŞİD saldırısına kadar Türkiye’deki yazılı ve görsel basında isimleri hep “Yezidi” olarak geçti. Kürtçe kavramların doğru yazılmasına özen göstermeyen basın, ne olduysa son günlerde dil değiştirerek isimlerini gerçek biçimiyle “Ezıdi” olarak yazmaya başladı. Aslında isimleri konusunda, Batılı misyonerler tarafından keşfedildikleri günden bugüne bu karışıklık hep sürdü. Kimin onlara ne dediği önemli değil, önemli olan onların kendilerine ne dediği...

    Kürtçe bilen hiçbir Kürt’ün ağzından, onları tanımlarken “Yezıdi” kelimesi çıkmaz. Onlar ve Müslüman Kürtler onlara “Êzıdi” veya “Ezıdi” diyor. “Ezıd” kök isimdir, “i” eki aitlik bildirir Kürtçe’de. Yani “Ezıdi” derken, “Ezıd’e ait olan, Ezıd kavmine, dinine mensup” demek istiyoruz. Kelimenin kökeni hakkında birçok fikir ortaya atılmış. İran’ın “Yezd” şehrinden geldikleri için bu isim aldıklarını söyleyenlerden, Farsça’daki “Tanrı” anlamına gelen “Yezdan”a, Kürtçe’deki “beni yaratan” anlamındaki “Ezda” kelimesinden, Farsça’daki “Îzed” kelimesine kadar bir yığın değişik fikir bugüne kadar hep tartışıldı. Ama günümüz Ezıdi aydınların en çok rağbet ettikleri isim “Ezıdi” kelimesi. Bu aydınlardan Xelil Cındi Reşo’ya göre bu kelime ilk defa “temiz ruhlar”, “dosdoğru yolda yürüyenler” anlamına gelen “E-zı-di” şeklinde Sümer yazıtlarında kullanılmış.

    Gazetemiz yazarlarından Murat Bardakçı ise Yezıdi kelimesinin Kerbela’da Hazreti Hüseyin’i şehit eden Muaviye’nin oğlu Yezid ile hiçbir alakası olmadığını, buradaki Yezid’in kökeninin Farsça’da “Allah’a ibadet eden” anlamına gelen “Îzed” kelimesinden geldiğini, “Îzed” veya “Îzid”in İran’ın eski dini olan Zerdüştlük’te iyilik tanrısı olduğunu, bu tanrının bir başka adının “Hürmüz” olduğunu ve kötülük tanrısı “Ehriman”la mücadele halinde olduğunu, kelimenin Farça’dan Kürtçe’ye “Ezid” şeklinde geçtiğini” söyler ki, bu yorum günümüz Ezıdi aydınlarının da yorumuna çok yakındır. Ben de aynı fikirdeyim.

    ŞEYTANA TAPMAZ ONU YOK SAYARLAR

    Ezidi inanışında Tanrı, dünyanın koruyucusu değil sadece yaratıcısıdır. O faal değildir ve dünya ile ilgilenmez. O yüzden dünya iktidarını 7 meleğe devretmiştir. Her bin yılda bir melekler insan kılığına girip yeryüzüne iner, yeni bir kanun getirir, giderlerken de geride bir çocuk bırakırlar. İşte o çocuk bir şeyhtir. Tanrı adına yeryüzü nizamını sürdüren bu meleklerin başında Azazil, bir diğer adıyla “Tavus Meleği” (melekê tawûs) vardır. Tavus Meleği, meleklerin en güçlüsü, en iyisidir. Tanrı adına düzeni yürüten yani Tanrı’nın ikinci kişiliğidir. Ezidi inanışına göre, Tanrı Adem’i yarattıktan sonra, bütün meleklerine Adem’e secde etmesini emreder.

    Ancak Tavus Meleği, Tanrı’dan başkasına secde etmeyeceğini, çünkü kendisinin ateşten, Adem’in topraktan yaratıldığını söyleyerek secde etmeyi reddeder. Bunun üzerine Tanrı, onu cennetinden kovar, o da 7 bin sene ağlayıp gözyaşı döker, öyle ki döktüğü gözyaşlarıyla cehennemin ateşini söndürür. Tanrı ödül olarak, onu tekrar cennetine kabul eder.

    Bu inanıştan, Ezidiler şöyle bir sonuç çıkarmışlar. Tavus Meleği, Tanrı’nın buyruğuna karşı gelerek “kötü” bir şey yaptı. Yaptığı “kötülükle” Tanrı bile baş edemediğine göre, kötülüğü “uyandırmamak” lâzım. Onun için en iyisi, Tanrı’yı bile dize getirebilen kötülük timsalini yok saymaktır. İnsanın karşılaştığı her şey Tanrı’nın isteğine göre olur ve iyidir. Bir şeyi kötü diye nitelendirmek, insanın bakış açısına bağlıdır. Kötülük ve cehennemin olmaması, kendisiyle birlikte cehennemin kapılarını açan varlığı da yok sayar.

    Ezidiler, şeytana tapınmayı değil, onun varlığını yadsımayı temel alıyorlar. Tanrıdan sonra en büyük varlık olan Azazil, yani Tavus Meleği, Ezidilerin çevresinde yaşayan Sünni çoğunluk ve Hıristiyan azınlık tarafından kötülüğün simgesi “Şeytan” olarak görüldüğünden, Ezidiler bu yüzden “şeytan” kelimesini hakaret olarak algılamış, bu kelimeyi hayatlarından çekip almışlar. Bundan dolayı “şeytan” kelimesini kullanmaz, bu kelimeyi çağrıştıracak “şat”, “kaytan”, “na’let”, “şin” vb. kelimelerin kullanılmasını yasaklamışlar.

    MARUL YASAK, KURU FASULYE HARAM

    Ezidi inanışına göre, insan ölür ancak ruhu ölmez, ruh başka gövdelere geçerek varlığını sürdürür. Güneş, ay ve yıldızlar ışık kaynaklarıdır, onun için hepsi kutsaldır. Ateş, nur saçan bir kaynak olduğu için kutsanır ve ona asla tükürülmez. Kutsal kitapları olan “Kara Kitap”ta (Mishefa Reş) bazı yasaklar şöyle sıralanır: “Peygamberin adını çağrıştırdığı için marul yemek yasaktır. Kuru fasulye haramdır. Koyu mavi boya kullanmak, mavi elbise giymek yasaktır. Onu karnında sakladığı için Yunus Peygamber’e saygısızlık olmasın diye, balık yenmez.

    Peygamberlerinden birinin sürüsü olduğu için ceylanların etini yemek haramdır. Tavus kuşuna saygısızlık etmemek için ona benzeyen horozun eti de yenmez. Güneş kutsaldır, ışık saçar, ısıtır, hayat verir. Yılan güneş ışığını çok sevdiği için yılan kutsal bir hayvandır, kesinlikle öldürülmez. Beyaz renk kutsaldır; beyaz, saflığın, temizliğin sembolüdür. Onun için Ezidiler, beyaz kıyafetler giymeye özen gösterir. Saç ve bıyık uzatmak, uzatılan saçları örgü yapmak gelenektir. Ezidiler için farz olan dini vecibeler şahadet, namaz (ibadet),oruç, zekât ve haçtır.

    Onlara göre Tanrı’nın birçok ismi vardır. Bunlardan en çok kullanılanı ve en güzeli “Xuda” (Hüda) dır. Şahadet, Tanrı’nın sonsuz kudret sahibi olduğunu gösterir. Şeyh Adi ile mürşitleri Sultan Ezit ise Tanrı’nın meleği, yerin nuru ve insanlığın sevincidir. Tavus Meleği, Tanrı’nın meleği ve elçisidir. Ezidiler, kendilerini büyük bir aile olarak görüyorlar. Bu aile kendi arasında “Binemal” veya “Babik” diye ayrılır. Ezidiler birbirini aşiret, kabile, mal ve ocaklar üzerinden tanımaktadırlar.

    KATI BİR HİYERARŞİ

    SINIFLI bir toplumdur Ezidi toplumu. Katı bir hiyerarşi vardır. Temelini dinden almaktadır. Kan bağına dayanır. Sınıflar arası geçiş mümkün değildir. Toplumu tepeden aşağıya şeyhler, pirler ve müritler oluşturur. Şeyhler ve pirler toplumu yönetir, müritler ise onlara bağlıdır. Bu müritlere göre, Doğu’nun diğer ucunda veya Batı’nın diğer ucunda olsun, müridin yatağında kaç kez döndüğünü bilmeyen bir şeyh, şeyh değildir, bağlılık o derecedir.

    Toplum yapısını inceleyen antropologlar ve sosyologlar, tarih boyunca uğradıkları onca kıyıma, gördükleri onca zulme rağmen, toplumun varlığını hâlâ sürdürüyor olmasını, çok sıkı bir şekilde oluşmuş olan bu örgütlenme yapısına bağlarlar. Her mürit, muhakkak bir şeyh, bir pir, bir usta, bir mürebbi ve bir “ahiret kardeşi”ne (birayê axretê) sahip olmak zorundadır. Şeyhler, kendi aralarında Adaniler, Şemsaniler ve Kataniler diye üç bölüme ayrılıyorlar. Bu üç şeyh kastı kendi aralarında evlenemezler ancak her şeyh ailesi kendi kastı içinde evlenebilir.

    Örneğin bir Adani şeyhi, ancak Adani bir aileden birisiyle evlenebilir. Pirlere gelince... “Pir” kelimesi Arapça’daki şeyh kelimesinin Kürtçe’deki karşılığıdır. Şeyh aileleri, Şeyh Adi’nin ailesinden gelirler ve bu aileler kendi aralarında evlenebiliyorlar. Bu iki kastın dışında kalan Ezidilerin tümü mürittir. Müritler ancak kendi aralarında evlenebiliyorlar. Hemen hemen hepsi aşiret ve kabileler şeklinde örgütlenmişler. Ezidi toplumu yılın büyük çoğunluğunu bayram, özel günler ve özel ziyaretlerle geçirir.

    Êzid, Bêlinda, Hıdır İlyas bayramlarının yanında en büyük bayramları yılbaşıdır. Bu bayram Melekzan, Melek Tavus ve Kızıl Çarşamba (Çarşemba Sor) olarak da bilinir. Doğu takvimine göre nisan ayının ilk çarşambasına rastlar. Bu ay boyunca düğün yapılmaz. Yılbaşı gecesi, Babaşeyh ve meclisinde sema icra edilir. Kutsal Laleş’in her tarafında kandiller yakılır. Ezidilerin ibadet için Müslümanların camisine, Hıristiyanların kilisesine, Musevilerin havrasına benzer özel bir mabedi yoktur. Bir Ezidi için evliyaların mezarı, dağlar, pınar başları, görkemli ağaçların altı gibi kutsallık kazanmış mekânlar, yüzünü güneşe dönüp ibadete durması için mükemmel birer mekândır.

    Yaşadıkları yerlerde ziyaret edilebilecek böylesi bir mekân mutlaka vardır, bu mekanlarda tertiplenen şenlik ve festivaller onlar için ibadettir. Yılbaşının bitiminden haziranın sonuna kadar bu mekânlar kafileler halinde ziyaret edilir. Bu ziyaretlere “tavaf” denir.
  • Kovma dinle - İlber Ortaylı
    Hürriyet Gazetesi - 15 Aralık 2019

    Celal Şengör’ün aslında fazilet olan iki kusuru var, birisi ülkesini vazgeçemeyecek kadar çok sevmesi, ikincisi Teknik Üniversite’ye gençliğinden beri gönlünü kaptırması. Adamı buradan kovalamayı düşünüyorsanız çok ayıp edersiniz. Söylediklerini iyi dinleyin, kıyamet koparmanın hiçbir anlamı yok.

    GEÇTİĞİMİZ hafta internette önü arkası kesilmiş bir video yayınlandı. Celal Şengör’ün Azerbaycan’daki bir sohbetinin kısa bir kesiti alınmış. Celal’in konuşmalarını daha evvelden hazırladığını sanmıyorum. Daha çok doğaçlama konuşur. Böyle konuşmalarda her zaman yanlış deyim kullanılabilir veya ifade etmek istediğini abartabilirsin. Konuşmanın kaderi biraz da dinleyenin niyetine bağlıdır. Genellikle Türk basınında telefonla verilen demeçler eksik yazılır ve kıyamet kopar. O yüzden telefonla demeç verilmiyor. Konuşmanın dinlenen kısmıyla dinlenmeyen kısmına bakalım.

    Kovma dinle

    DAHA ACI BİR TECRÜBE

    Bütün genellemeler gibi bu konuşmadaki genellemede de açıklar ve hatalar olabilir. Mesela, Osmanlı İmparatorluğu Fatih Sultan Mehmed’den sonra Rönesans’ı yakalayamadı değil. Bence bir duraklamadan sonra daha acı bir tecrübe yaşadı, geç yakaladı. Bu gecikme bütün Tanzimat Devri’nin girişimleri gibi Cumhuriyet’te de hissedildi. En acısı da Kemalist dönemin arkasından gelen devrin tam anlamıyla vurdumduymaz, meseleleri hasır altı edici, tembellik ve adam kayırmaya ön planda yer veren bir devir olmasıdır. Bu sürece sadece CHP devri değil, 10 yıllık DP devri de fazlasıyla dahildir.

    EĞİTİM SEVİYESİ DÜŞTÜ

    Bazı girişimler için iyi niyet yetmez. Fil de zücaciye dükkânına içerideki bazı şeyleri beğenerek, gözüne bazı şeyler hoş görünerek paldır küldür girerse böyle olur. Atatürk dönemi politikalarının arkası gelmedi, eğitimin seviyesi düştü. Öğretmen yetiştirme işini baltalayan parti sırf DP değil aynı zamanda CHP’dir.

    Celal Şengör’ün konuşmasında Amerikan tipi eğitimin Türk insanını yükseltemeyeceğinin açık ifadesini gördüm, doğrudur. Liberal eğitim sözü ve mali bütçe yüzünden zengin eğitim kurumları yeterli değil. Amerika el’an Avrupa kültürünü ve düşüncesini aşabilmiş bir toplum değil. Eğer içinde bir kıpırdama varsa Avrupa’yı celbettiği ölçüde oluyor. Dolayısıyla herkese Avrupa’ya da bakın demek istiyor.

    BÖYLELERİ ŞENGÖR’E KIZAR

    Din ve ilim arasında muhtelif bağlantılar kuranlar dünyanın her yerinde var. Bu bağlantıyı müspet veya menfi yorumlayanlar var. “İslamiyet’e geç girdik, gelişmeyi kaçırdık” diyor. Tahkik edilecek bir konu. Tarihimizde Emir Timur ve Fatih devirleri var ama sonra bir durgunluk. 18. ve 19. asırda tekrar dirilme var. Bu dirilmede, teknik ve bilime ilgide ordunun payı yüksek çünkü ülkeyi savunma meselesi var. Ordu, Türk tarihinin itici unsuru. Sağdaki ve soldaki antimilitaristleri anlamak mümkün değil. Celal Şengör’e böyleleri de çok kızar.

    JEOLOJİNİN NOBEL’İNİ ALDI

    Celal Şengör, Fuad Köprülü ’den sonra Rusya Bilimler Akademisi’ne seçilen ilk Türk’tür. Bu jeoloji dalındadır. Avusturya Bilim Akademisi için de aynı şey geçerlidir. Zaten jeoloji dalında Avrupa’da büyük ödül aldı (bu ödül jeoloji dalının Nobel’i demektir). Amerika Bilimler Akademisi, Avrupa Bilimler Akademisi ve Sırbistan Bilimler Akademisi üyesidir. Fransızcayı College de France’da ders verecek kadar iyi bilir. Rusça da bilir. Dünya onu tanır, hiçbir zaman da Teknik Üniversite’yi bırakıp gitmeyi düşünmez.

    DİNLEMEYİ TERCİH EDİYORUM

    Celal Şengör’ün aslında fazilet olan iki kusuru var, birisi ülkesini vazgeçemeyecek kadar çok sevmesi. İkincisi Teknik Üniversite’ye gençliğinden beri gönlünü kaptırması. Bu sevdası olmasa kendisini avlamaya çalışan çok yabancı üniversite var. Hem de şu sıralar âdet olduğu gibi “Ben siyaseten tehlikedeyim” diye yurtdışında iş arayanların girmeye çalıştığı üniversiteler değil. Adamı buradan kovalamayı düşünüyorsanız çok ayıp edersiniz. Söylediklerini iyi dinleyin, kıyamet koparmanın hiçbir anlamı yok. Bu memlekette benim de tasvip etmediğim birtakım görüşler var. Türkiye aleyhinde söylenen haksız laflar, üstelik bunlara katılanlar var, kıyameti koparmıyorum, dinlemeyi tercih ediyorum.

    ONUN GİBİSİNİ TANIMIYORUM

    Celal Şengör mesleğinde derin tahlilleri olan bir bilgin. Gerçi bilginler her şeyi biliyor demek değil. Her genellemede bir açık olabilir. Bunun cevabı kahvehane çığlığı olmamalı. Her şeye rağmen Türk bilim tarihini, Türkiye kütüphanelerinde, yazma eserler arasında onun kadar takip eden bir Türk doğabilimcisi tanımıyorum. Fuat Sezgin gibi aynı şekilde zamanında dışarı kovalanan bir hocayla en çok o mesai halindeydi. Kâzım Çeçen Hoca’yla en çok teşrikimesai eden profesörlerden biri. Fuat Köprülü ve Halil İnalcık Hoca’ya kasideler döşenecek kadar hayran. Hangi hak ve salahiyetle istemediğimizin sesini kısmak niyetindeyiz, anlayamıyorum. Ya dinlemezsiniz ya da cevap verirsiniz.

    BÜYÜCÜ ÇIRAĞI YAKLAŞIMI

    ALMAN medyası, bilhassa basın ve yayın organları bir müddettir Türkiye’ye karşı tarih üzerinden taarruzda bulunuyor. Bu tezlerin bazıları bizdeki hükümet partisinin saflarındaki tek parti CHP’si suçlamalarından farklı değil. Neyin ne kadar doğru olduğunu açıkça araştırmak gerekir. Yurtdışında kurulan ve amatörlerin etkin olduğu sözlü tarih fonu gibi kaynaklardan beslenen bilgilerden yola çıkarak bir dönemin tarihini anlamak her zaman mümkün olmuyor. Nihayet tarih malzemesini ve geçmişi günün aktif siyaseti ve yeni çatışmalar için kullanmak doğru bir yaklaşım değildir. Bu yöntem çok tehlikeli bir büyücü çırağı yaklaşımıdır.

    Hele ki Nazi devrinin sadece Almanya’da değil 1945’e kadar bütün işgal edilen ülkelerde tatbik edilen Holokost operasyonlarını bütün insanlığa, bütün ülkelere ve tarihe yaymak çok çirkin bir ideolojik stratejidir. Herkesin bu kaynaktan gelen telkin ve gayriciddi tavra dikkat etmesi gerekiyor. İleride bu konuya tekrar döneceğiz.

    Kovma dinle

    ÖNEMLİ BİR SINAV

    ŞEMSİPAŞA Camii, büyük mimarımız Mimar Sinan tarafından tamamen sahilde, rüzgâra açık bir mevkide kuruldu. Ünlü vezirlerin çift minareli camilerinin aksine bir küçük pandantiftir ve o sıcak yapının içerisinde bir medrese ve vezirin türbesi bile bulunur. Rüzgârın bu çıkıntı burunda sert olması yüzünden kuşların gerçekten de pek sevdiği bir mekân değildir. Asırlar bu mücevherin denizle bağlaşımını ve arkadaki Üsküdar’dan ayrılmış köşedeki halini değiştirememişken geçtiğimiz yıllarda caminin önünü kazık çakarak doldurmaya, çayhane vs yapmaya kalktılar. Eleştiriler üzerine durmuş gibiydiler. Söylentilere göre tekrar bir hareketlilik varmış. Bakalım, yeni İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız ne yapacak, bu edepsizliği tasdik mi edecek yoksa mâni mi olacak? Bunun önemli bir sınav olduğunu düşünüyorum.
    İlber Ortaylı
  • 318 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10
    Öncelikle söyleyeyim uzun bir inceleme olacak soğuk ve yağmurlu havalar eşiliğinde kahve, çay ve bilumum meşrubatınızla incelemeyi okuyabilirsiniz. ;) Haydi başlayalım!

    Milan Kundera politika ve ideoloji kavgalarının içerisinde bulunmuş varoluşçu bir yazar. Fikirlerinin gelişiminde bulunduğu çevrenin etkileri, okuduğu sanat okulunun birikimleri muazzam bir öneme sahip. Kundera’nın komünist partiden ilk ihraç edilişi 1948 yılında gerçekleşir ve 1956 yılında tekrar partiye katılır. Bu olaydan 12 yıl sonra ise Rusya’nın Çekoslovakya’ya müdahalesi gerçekleşir. Çekoslovakya’da Dubcek’le beraber daha ılımlı bir komünizm “güler yüzlü sosyalist” bir yapı düşüncesi kendini hem fikri hem de eylem bakımından göstermeye başladı. Zaten II. Dünya Savaşı’ndan yeni çıkmış bir dünya ve özellikle Avrupa ölçeğinde iyi bir endüstrileşme yakalamış olan Çekoslovakya, Rusya’nın az endüstrileşmiş yapılarda tesirli olan ekonomi paketiyle gelişim gösteremiyordu. Bu durum da liberalleşmenin dillendirilmesine neden oldu. Liberalleşme demek Varşova Paktı için çok sıkıntı teşkil edecek bir gelişme olurdu çünkü hali hazırda devam eden soğuk savaş nedeniyle bloklar kendi içlerinde su sızdırmak lüksüne sahip değildi. Basın yayın özgürlüklerinin casusluk faaliyetlerine zemin hazırlayacağı düşüncesiyle Rusya liberalleşme, ılımlı yaklaşım ve birtakım özgürlükler sunma fikrine karşı çıkıyordu.
    Dubcek’in başlattığı kısa bir dönem sürebilecek olan basında özgürleşme Çekoslovakya için komünizmin özellikle yazarlara yapılanlar bağlamında hesabını sorma fırsatı yarattı. Komünist yönetim altında insanlar işe alınırlarken ilk dikkat edilen özellik kişinin mevcut ideolojinin aleyhtarı olmamasıydı, hatta sempatizanı olması bile gerekiyordu. Yapılan propagandalar ve ülke içinde yapılaşmış hafiyecilik ile insanların nasıl bir mengene ile sıkıldığı belliydi.
    Çekoslovakya’nın önde gelen yazarları ve gazeteci Ludvik Vaculik “İki Bin Kelimeler” adında makaleyi yazdı. Kundera kitabında toplumun aşağı tükürse sakal yukarı tükürse bıyık halini çok iyi anlatıyor: “ Duvarda bir resim vardı, parmağını gözdağı verircesine ona doğru uzatmış, ‘Kızıl Ordu’ya katılmakta kararsız mısınız?’ ya da ‘İki Bin Kelime’yi hala imzalamadın mı?’ ya da ‘Sen de mi İki Bin Kelime’yi imzalamadın?’ ya da ‘Yani af dilekçesini imzalamayacağını mı söylemek istiyorsun?’ diyen bir asker. Asker ne derse desin hepsi birer gözdağıydı.”
    Dubcek’in reformist tavırlarından rahatsız olan Rusya hem ona ayar çekmek hem de pakta ve komünist ideolojiye bağlılığını yineletmek için bazı görüşmelerde bulundu, sonucunda Bratislava bildirimi imzalandı. Ancak gelişmelerden tatmin olmayan Varşova Paktı 1968 yılında Çekoslovakya’yı işgal etti. İşgal güçleri kendi ölçülerinde başarılı bir operasyon geçirdiler ve Dubcek’in ağzından bir bildiri okutturdular. Ülkesinde değişimler gerçekleştirmeye çalışan Dubcek ayının pençeleri arasında kalmıştı.
    “Dubçek yanında milletvekilleriyle Prag’a döndüğünde radyodan bir konuşma yaptı. Altı gün süren alıkonulmadan sonra öylesine perişan olmuştu ki, zorlukla konuşabiliyordu; kekeledi, sık sık soluğu tıkanmış gibi oldu; iki cümle arasında uzun süre daralıyor, bu duralamalar neredeyse otuz saniyeyi buluyordu.” (…)
    “Ama bir şey gün gibi ortadaydı: Ülke zorbaya boyun eğmek zorunda kalacaktı; ilelebet kekeleyecek, dili dolaşacak, Dubçek gibi soluğu tıkanacaktı. Karnaval bitmişti. Gündelik, alelade ıstırap başlamıştı.” Bu satırlar eskiden komünist ideolojiye bağlılık duymuş, ilkelerini savunmuş bir yazar için enteresandır. Konuya yaklaşımını değerlendirdiğimizde George Orwell’e benzetmek mümkün. Komünizmin insan özgürlüklerine tahammülün kısıtlı olması ve sistemin pek teste tabi olmasa bile yordama yoluyla ulaşacağımız sonuç giderek totaliterleşmesi ve sonucunda “ağırlık ya da hafiflik” haline gelmesidir. Yani burada komünizmi insan üzerinden değerlendirmek gereği ortaya çıkıyor. Zira bir sistemin başarısı ya da çuvallaması sosyolojik tepkilere bağlıdır, dolayısıyla toplumun üzerinde hafiflik yahut ağırlık hissetmesindedir. Kundera’nın hafiflik/ ağırlık ikileminde düşüncelerine Parmenides’in karşıtlıkların olumlanması ya da olumsuzlanması fikrine şüpheci yaklaşımını örnek gösterebiliriz: “ Parmenides şu karşılığı veriyordu: ‘Hafiflik olumludur, ağırlık olumsuz.’ Doğru bilmiş miydi, bilmemiş miydi? İş burda. Bir tek şundan emin olabiliriz; hafiflik/ ağırlık karşıtlığı bütün karşıtlıkların en gizemlisi, en çift anlamlısıdır.”
    Bizim kabul ettiğimiz bağlamda olumsuzlanan kavram “ağırlık” olsun, işte Kundera’nın komünizmden kopuşunu çok iyi açıklayan satırlarda ağırlığın artışını hissedebiliyoruz: “Gerçek komünist dünyada hayat henüz yaşanabilir durumdaydı. Komünist idealinin gerçekliğe kavuşturulduğu dünyada, o sırıtkan budalaların dünyasında ise söyleyecek hiçbir şeyi olamaz, haftasına kalmadan dehşetten ölür giderdi.”
    Kundera kitabında ideolojileri sadece kendi varlıkları üzerinden eleştirmiyor, sorunun daha da kökenine iniyor. Derine bir madenci gibi kazan Milan Kundera “kitsch” ile “varoluşsal uzlama’yı” buluyor: “ Bundan da şu çıkıyor demek ki; ‘varoluşla kesin olarak uzlaşma’nın önerdiği estetik ülkü, bokun reddedildiği ve herkesin bok yokmuş gibi davrandığı bir dünyadır. Bu estetik ülkünün adı kitsch’dir.” Biraz varoluşsal uzlaşma ve kitschi açarsak: varoluşsal uzlaşma; insanın ve varlıkların, dünyanın tam olması gerektiği gibi eksiksiz yaratıldığı ve insanın özünün iyi olduğu anlamına gelir. Dinlerin dayandıkları kolonun içindeki demir varoluşsal uzlaşmadır. Kitsche geldiğimizde; insanın varoluşunda olmasına rağmen temelden reddettiği, kabul edilemez gördüğü şeylerdir. Hayatımıza doğrudan yön veren tüm kararlar ve irademiz dışında gerçekleşen tüm her şey sıkı sıkıya kitsch ve varoluşsal uzlaşmaya bağlıdır. Kundera insanın insan olmaktan nefret ediyor olması düşüncesiyle karşılamış. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ni bir tez olarak özetlersek tüm dinler, ideolojiler çekirdek olarak aynı yerden gelirler, hatta hepsi insanların üretimidir. Eğer tanrı var ise kusursuz bir yapıdan ya da iyi bir tanrıdan söz etmemiz mümkün değildir. Varoluşuyla problemler yaşayan insanların anlam boşluklarını doldurmak çabasından ibarettir. Temelde insanlar cenneten kovulma mitosunda olduğu gibi dünyaya kendilerini tam olarak ait hissedemezler, kendilerinde itiraz ettikleri noktalar vardır, soruları, merakları vardır. Dinlerin cevabı ise insan olabileceği en iyi şekilde insanları yaratmıştır, doğanın, hayvanların efendisidir. İnsanlar yeryüzündeki tanrı krallığının yöneticileridir. Biyolojik ihtiyaçlar mide bulandırıcı, sanki yokmuşlar gibi bir tavırla yok sayılmıştır, aslında tanrının yarattığına karşı bir eleştiri olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü; senin yarattığında değiştirilmesi gereken şeyler var demektir. Varolmanın dayanılmaz hafifliği/ ağırlığı bizim üzerimizde hissettiğimiz ölçüde var. Kafamızın üzerinde bir tüy düşünelim, o tüyü hissedene kadar aslında yoktur. Ancak hissettiğimiz anda ondan kurtulmak için her şeyi yaparız çünkü bize rahatsızlık vermeye başlamıştır. Kundera da bunu anlatıyordu bence insan, ideolojileri, mitosları, uzlaşıları anlamsızlıkları gidermek için yapıyor. Halbuki hayatta anlam kadar anlamsızlığa da yer var. Olumlayabileceğimiz ya da aksini iddia edebileceğimizden çok uzak ve gizemlidir. İnsanoğlu anlamları kurcaladıkça içinde bulunduğu kabın köşe noktalarına çarpıyor, kapana kısılmış gibi hissediyor. Nafile bir çaba ile içinden kurtulmaya çalışıyor. Oysa kendimizi rollerden, yaftalardan, ideolojiden, teolojiden, önyargılardan arınsak asıl insana doğru bir yolculuğa başlayacağız…
    Kitap incelemesinin aynısı ve birkaç yazımı daha blogumda paylaştım. Bana destek olmak isterseniz oradan da tıklayabilirsiniz. Şimdiden teşekkür ederim. :)
    Link: http://bunubiryerdeyazmistim.blogspot.com
  • Evet biz, hepimiz ve bütün bizden sonra gelecekler, ırklar, milletler, boylar, oymaklar adına insan uygarlığı ve insanlığın tarihi denilen ehramın, sadece birer zerresi, birer unsuruyuz. Hiç kimse, hiçbir nesil, hiçbir millet, hiçbir parti ve hiçbir rejim bu ehramın hepsi demek değildir. Ne peygamberler, ne kahramanlar, ne önderler. Ne Çin, ne Hint, ne eski Yunan, ne Ortaçap, ne Sonçağ bu ehramın hepsi demek olamaz. Hatta ne bugünkü Amerika, ne yarınki Rusya, dünyada her şey demek değildir. Herkes, her medeniyet, her millet, kendi taşını getirecek ve bu taşı, çıkarabildiği yüksekliklere çıkaracak ve orada kalacaktır. Hepimizin, her neslin ve her fikrin bu ehramda yeri vardır. Her millet kendi toprağının ocağından çıkan mermeri kendi omuzunda taşıyacak ve insan uygarlığının, kimsenin malı olmayan çok cepheli ehramına koyacaktır. Medeniyet, bir milletin değil, hür ve özgür bütün milletlerin hakkıdır. Dünyanın yapısında hepimize iş vardır. İnsanın, yani taş üstüne taş koyanların ehramı böylece meydana gelecektir.
  • Dünya Türklüğü yalnız Türkiye’dekilerden ibâret değildir. Rusya, İran, Çin, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya, Rodos, Kıbrıs, Suriye, Irak ve Afganistan’daki Türklerin sayısı Türkiye’dekilerden daha çoktur. Mısır’da, Libya’da, Avrupa’da, Kuzey ve Güney Afrika’da, Uzakdoğu’da yasayan ve herhalde birkaç on bin tutarında olan Türkleri de, kadroyu tamamlamak için, bu listeye sokabiliriz. Genel istatistikler olmadığı için dünyadaki Türklerin sayısını doğru olarak bilmiyoruz. Düsmanlar, kasdi olarak bu sayıyı azaltmaya çalıstıkları gibi, dostlar da körükörüne çoğaltmaktadırlar. Türkleri, eskiden beri kalabalık bir millet oldukları hakkındaki düsünceler, tarihi incelemelerin

    ilerlemesinden sonra, çürümüstür. Türkleri pek kalabalık gösteren sey, onların büyük siyasî rol oynamaları

    ve hareketli oluslarıdır. Gerçekte ise Türkler, bütün kırgınlara rağmen, hiçbir zaman XX. Yüzyılda oldukları

    kadar çok olmamıslardır. Bugün, Türklerin sayısı hakkında en müsbet bilgiye, yalnız Türkiye ve Rusya Türkleri hakkında sâhibiz. 1926 ve daha sonra Rusya’da 1927’den beri de Türkiye’de yapılan genel nüfus sayımlarından sonra yayınlanan istatistiklere göre, bugün, toparlak hesapla Türkiye’de 30, Rusya’da ise 35 milyon Türk vardır.

    Baska ülkelerde yasayan Türkler hakkında ise birbirinden uzak, türlü rakamlar ileri sürülüyor. Meselâ, Çin Türkistanında yasayan Türkleri , bazıları 3 milyon olarak gösterdiği halde, bu rakamı 13, 15 hattâ 18

    milyona çıkaranlar bile vardır. Türklerin sayısını çok göstermek eğiliminde olanlar, mesela Rusya’da 40 –

    50 milyon Türk yasadığını, Rusların siyasî düsüncelerle Türklerin az gösterdiklerini ileri sürüyorlar. Rusların, siyasî endiselerle Türkleri az göstermek istemeleri hakkındaki iddia doğrudur. Ancak bunda da mübalağaya kaçmak yersiz bir düsünce olur. Ruslar ne kadar çalıssalar, oradaki Türkleri yarı yarıya indirip gösteremezler. Biz de kendi millî ve ırkî gücümüzü hesaplarken, asırılığa kaçmamak zorundayız. Bazılarının iddia ettikleri gibi, gerçekten 120 milyonluk bir milletsek ve buna rağmen büyük bir kısmımız tutsaksa, bu geleceğimiz için ümit kırıcı bir durumdur. Bunu düsünerek, gerçekleri olduğu gibi göstermekten çekinmemeliyiz. Hele çocukça düsünceler uğruna, lehimizdeki gerçekleri değistiremeyiz. Bu gerçek sudur: Biz, azlık bir millet olduğumuz ve bazı sebeplerle teknikçe geri kaldığımız için, kalabalık milletlerin tutsaklığına düstük. Fakat, bu azlığımıza rağmen, kendi aramızda toplanabilirsek, dünyada yenemeyeceğimiz kuvvet yoktur.

    Acaba, dünyadaki Türklerin sayısı hakkında, asağı yukarı bir rakam söyleyemez miyiz? Bunun için, her

    ülkedeki Türklerin sayısı hakkında en az ve en çok olarak söylenen rakamları toplamak ve bunun üzerinde

    biraz durup düsünmekten baska çıkar yol yoktur.

    Rusya’da 80, Çin’de 18 milyon Türk olduğu hakkındaki hayâli sayıları bir yana bırakırsak, bu rakamlar

    sunlardır:

    En az En çok

    Türkiye’de 30.000.000 - 32.000.000

    Rusya’da 35.000.000 - 40.000.000

    İran’da 10.000.000 - 13.000.000

    Çin’de 5.000.000 - 8.000.000

    Afganistan’da 1.000.000 - 3.000.000

    Balkanlarda 1.000.000 - 2.000.000

    Irak-Suriye’de 700.000 - 1.000.000

    Kıbrıs’ta 90.000 - 100.000

    Baska ülkelerde 50.000 - 100.000

    Bütün Türkler 82.840.000 - 99.200.000



    Demek ki, Türkler en asağı bir hesapla 82.840.000 kisi tutuyorlar. Su halde yabancı milletlerin, Türkleri az

    göstermek gayretlerini de hesaba katarsak, milletimizin 100 milyonluk bir topluluk olduğunu söyleyebiliriz.

    ***********

    Dünya bir devler memleketi olmaya doğru gidiyor. Yüz milyonluk milletlerin kurulduğunu görüyoruz. İkinci,

    üçüncü derecedeki milletlerden bazıları da yaman bir hızla çoğalıyorlar. Böyle bir yüzyılda 85 – 100

    milyonun önemi bir kat daha artar. Yeryüzünde, ne kalabalık topluluklar bulunduğunu kavramak için, su ülkelere bir göz atalım:

    Çin 800 milyon

    Hindistan 540 “

    Rusya 250 “

    İngiltere (İmparatorluk olarak) 200 “

    Amerika 220 “

    İndonezya 130 “

    Pakistan 120 “

    Japonya 110 “

    Brezilya 95 “

    Almanya 70 “

    İtalya 53 “

    Fransa 52 “

    Bu kalabalık milletlerden Rusya sınırdasımız, İngiltere, İtalya ve Fransa komsumuzdur. Acaba, dünyada

    dev devletler kurulurken, siyâseten dağınık olan 85 – 100 milyonluk Türk milletinin geleceği ne olacaktır?

    Bize göre, millî programın hareket noktası bu soru olmalıdır. Bu sorunun cevabı, millî ülkümüzün adı

    demektir. Bu ad, “Türk birliği” sözleriyle özetlenebilir.

    ***********

    Her milletin, yasamak için, bir ülküye ihtiyacı vardır. Bu ülkü, milletlere göre ayrıntılarda değisse bile, ana çizgilerinde hemen hemen bir gibidir. Çünkü su tarihi gerçeği kimse inkar edemez ki, her tutsak milletin ilk ülküsü bağımsızlığını kazanmak, her bağımsız milletin ilk ülküsü de, henüz tutsak yasayan ülküde üçüncü dönemdir.

    Bu, kabataslak bir sınıflandırmadır. Hayata, olaylara, milletlerin özel durumlarına göre bu dönemler biraz

    değisebilir. Meselâ, bir milletin fetihlere baslaması için, mutlaka bütün urukdaslarını kendi sınırları içine

    almıs olması gerekmez. İtalya, Birinci Dünya Savası’ndan önce millî birliğini asağı yukarı elde etmis ama

    Avusturya’da, Fransa’da, Malta’da, Tunus’ta epey İtalyan, baska milletlerin tutsağı olarak yasıyordu. Buna

    rağmen İtalya, millî ülkünün üçüncü dönemi olan fetihlere baslamıstı. Habesistan ve Türkiye ile yaptığı savaslar bunu gösterir. Demek ki, millî ülkünün üç dönemi bağımsızlık, millî birlik ve fetihler olmakla beraber, bunlar, birbirleri içine girmişlerdir. Biri tamamlanmadan öteki baslayabilir. Millî ülkülerde dâima bu üç dönemin varlığına tarihten, istediğimiz kadar örnek bulabiliriz: İrlanda, yüzyıllarca uğrasıp İngiliz tutsaklığından kurtulduktan sonra, simdi İngiltere elinde bulunan Kuzey İrlanda’yı almak, yâni milli birliği kurmak için uğrasıyor. Yine İngiliz tutsaklığından kurtulan Mısır, ilk is olarak Sudan’ı almak, sonra da bütün Arap ülkelerini kendi çevresinde toplamak dâvası ardındadır. Almanların simdiki dâvası, Rus tutsaklığındaki Doğu Almanya’yı kurtarmaktır. Arkasından da sıra yine Avusturya ile birlesmeye gelecektir. Finlerin, Karelya için çalısan dernekleri vardır.

    Macarlar, Transilvanya’dan hiçbir zaman vazgeçmemişlerdir. Yugoslavlar, çok eski zamanlarda olduğu gibi, yine bütün Makedonya’yı ve Selanik’i almak sevdası pesindendirler. Bulgarlar, Sırp ve Yunan Makedonyaları ile Doğu ve Batı Trakya’da gözleri vardır. Yunanlılar, Kuzey Epir’i ve Doğu Trakya’yı istiyorlar. Yahudilerin ilk hedefi, bütün Ürdün Krallığıdır. Suriye, Hatay’ı ve hattâ Çukurova’yı kendi toprağı sayıyor. Afganistan, Patanlar ülkesini, yâni Pakistan’ın kuzey bölgelerini kendinde koparıkmıs sayıyor. Tunuslular ile Faslılar ilk döneme ulastılar. Simdi, Büyük Sahra’nın bir bölümü ile Moritanya’yı istiyorlar. Çok geri olan zenciler bile, artık bağımsızlık devletler haline girdiler. Acaba, Türkler, bu safhâlârın hangisinde bulunuyor? Bunun cevabını vermek için, haritaya bir bakmak yeter: Türkler, Anadolu’daki Kurtulus Savası ile ülkülerinin ilk döneminde pek parlak bir basarı gösterdikten sonra, tabi ve tarihi bir kayıtla, ülkülerinin ikinci basamağında bulunuyorlar. 1923’te gerçeklesen birinci dönemden sonra ikinci dönem yoluna yalnız Hayat kurtarılmıs, daha sonra da Kıbrıs üzerinde millî emellerimiz olduğu kayıtlı sartlı olmakla beraber, resmen açığa vurulmustur. Milli birlik ve millî birlikten sonra cihan hâkimiyeti, milletin suuraltında yasayan bir ülküdür. suuraltındaki bu istek, zaman zaman suura çıkar. Zaman iyi seçilmisse muzaffer olur. İyi seçilmisse milletin hız ve ahlâk kaynağıdır. Bir gâye için ıztırap çeken, fakat buna isteyerek katlanan insan gibi, milletler de millî ülküleri için hesapsız fedâkarlığa katlanırlar, katlamıslardır. Ülkü yolunda yürüyen milletleri baska milletleri hem korkutur, hem de hayran bırakır. Ülkü yolunda yürüyen millet, kendisinde baska milletlere karsı mevcut asağılık duygusunu atmıstır. Kendisine inandığı ve hiçbir seyden korkmadığı için, düsmanlarının çokluğundan, tekniğinden ürkmez. Ölümü seven milletlere, hayat kollarını açar. Böylelikle millî ülkü bir gün gerçeklesiverir.

    *********

    Türkler vaktiyle birkaç kere birlesmişler ve mutlu olmuşlardır. Yeniden birleseceklerdir. Millî ülkümüzün ilk

    maddesini : “Bütün Türkler birlesecektir” diye ifâde edebiliriz.

    ( Orhun, 8. Sayı, 23 Haziran 1934 )