• 312 syf.
    1940 yılında Ankara da doğan Zarifoğlu zengin bir eğitim dünyasına sahiptir. Üslubu , tarzı ve tavrı ile diğer şair ve yazarlardan ayrı bir yerdedir her zaman. Şiirlerindeki derinlik, yazılarında ki şairane düzen onun hayatı ve kişiliği hakkında da okuyucuya bilgiler sunmaktadır.
    Zarifoğlu, yaşadığı dönemin olaylarını net gören ve sancılar içinde ruhu yaşama direnen güçlü bir karakterdir. Onun; kitapları , şiirleri , denemeleri ve yazıları ruhunun yansıması ve samimiyetinin birer kanıtıdır. Abartıdan uzak yalın ve anlaşır bir dille her okuyucusuna hitap eden zarif bir şairdir. Okuyucusunu anlam ve kavrama konusunda yormayan anlatmak istediğini net anlatabilen bir üsluba sahiptir.

    Bir değirmendir bu dünya öğütür bir gün bizi. İsmini verdiği deneme kitabı ; Zarifoğlu'nun duyarlılığını , hassasiyetini , kendi iç dünyasındaki huzursuzluklarını , müslümanların her gün düçar olduğu acıların sancılarını yüreğinde hisseden modern dünyanın bunalımlarından kaçmak için yazılarına sığınan ve bu uğurda yazdığı denemelerinden oluşan eşsiz bir eserdir. Her sayfa da buram buram acı kokan Batı'nın kirli oyunlarını , kapitalist sistemin müslümanlar üzerinde oynadığı oyunları anlatan ve bu sistemde müslümanların İslam dünyasının nasıl bir tehdit altında olduğunu gözler önüne serer. Kendi yazdığı dönemden bugünün Müslümanlarına da yazılmış güzide bir eserdir.
    Müslümanlar için ilmihal okumalarının kuran ve siyer ışığında aydınlanmanın önemine vurgu yapar . Evlerimize kendi ellerimizle koyduğumuz televizyon ve kitle iletişim araçlarının tehlikelerinden ve bunun toplum üzerindeki etkilerinden bahseder. Kapitalist sistemin insanları nasıl hasta ettiklerini , ilaç sanayi sektöründe dönen oyunlara da atıfta bulunur.
    Batı'nın korkunç nice oyunlarını , İslam'a olan düşmanlıklarını, müslümanları nasıl yok ettiklerini yerine sahte bir yüzle saygı kisvesi görünümüne bürünüp içten içe İslami yok etmenin oyunlarını nasıl oynadıklarını da anlatır . Doğu Türkistan'daki Müslümanların içten nasıl bölündüklerini Rusya ve kızıl Çin şarlatanlarının hilelerini de yazar. Batı'nın korkunç ve kirli yüzü gün yüzüne çıkar .
    Evlerimizde , TV karşısında binlerce Müslümanın uğradığı zulümleri işkenceleri koltuklarımızda evlerimizde nasılda duyarsızca geviş getire getire rahatlıkla izlediğimizden yakınır yazar . Yıllar önce yazılmış ama bugünün Müslümanını ne iyi anlatır . Hangimiz bugün evimizde zulüm gören bir insana, müslümana , İslam'a yapılan düşmanlığa direnip elinden hiç birşey gelmezse bile elini açıp onlar için dua edebilecek kadar hassasiyetini korumuş durumda. Bir gece Teheccüd vakti tüm gönlünü samimiyetini de yanına alarak ellerini Mevla'ya açıp dünyanın her yerinde zulüm gören müslümanlar için ihlâsla dua et . Öyle içten bir dua olsun ki ruhen müslümanların üzerine yağan mermilere , bombalara siper ol gövdenle bir avuç duanla. Ola ki senin duan hatrına bir evlat yetim kalmaktan kurtulur , ola ki bir baba evlatsız kalmaktan. Ellerin gökte avucunda gözyaşlarınla ulaşırsın tüm acı çeken gönüllere.

    Görünüm olarak müslüman lakin davranış ve yaşayış olarak sınıfta kalıyor bugünün modern müslümanları. Derler ki : sahabileri görseniz bunlar müslümandır dersiniz. Lakin sahabiler bugün müslümanları görse vallahi bunlar müslüman değildir derler.
    Sürekli kolaya kaçma , rahata kavuşma , derdinde . Kurban kesmemek adına kendisine binlerce fetva çıkaran insanlar var bugün. Kur'an'ın sünnetin ehemmiyetini idrak edemeyecek kadar zişuur koflar dolu meydanlarda. Modernlik ve çağdaşlık adı altında islamı ve müslümanları gerici ilan edenlerde var. Bizde cihad edecek güç yok, lakin bir şeyi elimizle veya dilimizle düzeltecek takatimizde yok. Bozgunculukta ve kolaycılıkta üstümüze yok. Hele dedikodu gıybet varsa saatlerce süren anlamsız kelimeler yığını ile beş vakit namaza dururken aklımızda kalbimizde namazda duramazken bedenen artık huzurdayız . Onu da aradan çıkarıvermek adına .
    Gözden geçirmek lazım , kendimizi , yaşayış şeklimizi davranışlarımızı tutarsız/ tutulamayan yanlarımızı. En önemlisi de kalbimizi... İçim temiz demekle büyük hesap gününden sıyrılamayşımızı. Bugün hanelerimizi teknolojil saldırılardan koruyamayabiliriz.
    Lakin kalbimizi korumak elimizde orası bizim kurtuluşa giden tek yolumuz. Orası duzelirse davranışlarımız , hallerimiz, kelimelerimiz de düzelir .

    Kitap benim tavsiye listemde. Etrafta eline yeni kalem almış üç beş satır aşk şiirleri yazıp , aşıklıktan dem vuran , dünyadan insanlardan bir haber olan yazarları okumak yerine . Size birşeyler katan özünuze , geçmişinize sahip çıkmanızı telkin eden yazarlara yönelin. Bu neden Zarifoğlu olmasın.

    Keyifli okumalar
  • 96 syf.
    ·2 günde
    Soljenitsin’in yaklaşık bir ay önce başka bir eserini (İvan Denisoviç'in Bir Günü) okumuştum. Kalemi ve gözlemlerini çok güçlü bulmuştum. Ardından bir kitabını daha okumak ve yazarı biraz daha derinden tanımak istedim. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler okuyan bir arkadaşımın okuma listesinde ‘Rusya Nasıl Kurtulur?’u gördüğümde merak ederek ilk müsait zamanımda nadirkitap.com’dan sipariş verdim. Siparişim elime gelir gelmez okumaya başladım. Zaten eser kısacık bir veya iki gün içerisinde bitiyor. Soljenitsin’in nadirkitap.com aracılığıyla elde ettiğim bu eseri üzülerek söylüyorum ki kitap satan diğer sitelerde ise bulunmuyor. Benim elimdeki baskı 1992 yılında yapılmış.

    Soljenitsin bu eserinde yıkılmakta olan SSCB’nin ardından, kurulması gereken/yapılması gerekenleri kendince açıklamış. Rusya tarihine ve Sovyetler Birliği tarihine de atıflar yaparak anlatmak istediklerini güçlendirmiş. Zaten kendisi de Sovyetler Birliği’nin vahşi rejiminden çok çekmiş hatta ülkesinden sürgüne dahi yollanmıştır. Kendisinin yaşadıkları, ‘Rusya Nasıl Kurtulur?’ isimli eserinde açıkça anlatılmasa bile yeni kurulacak düzenin neler yapmaması gerektiğini anlatmaktadır. Soljenitsin benim anladığım kadarıyla liberal muhafazakarlık çizgisinde bir yazar. Ayrıca devlet kontrolü altındaki bir serbest piyasa ekonomisini savunuyor. Buradan sonra yazacağım cümleler kitabın tamamen içeriği hakkında olacak hatta deyim yerindeyse kısa bir özeti olacaktır.

    Soljenitsin, SSCB’nin dağılmasının ardından yapılması gerekenleri ‘İvedilikle Yapılacaklar’ ve ‘Uzun Vadede Yapılacaklar’ olarak ikiye ayırmaktadır. Öncelikle ivedilikle yapılması gerekenlerden bahseden yazar, SSCB’den kopmak isteyen ulusların kopmasında bir sakınca duymadığını belirtmektedir. Bölünmez birlik fikrini sağlıklı bulmayan Soljenitsin kanlı mücadeleler ile bu halkları Rusya’ya bağlı tutmanın doğru olmayacağını savunmuştur. Orta Asya, Rusya’nın sırtında bir kamburdur ve bu kambur Rusya’dan ayrılmak istiyorsa durdurulmamalıdır. Ayrıca ona göre gün övünme günü ya da pençelerin diğer ülkeler uzatılma günü değil; ulusun hastalıklarının tespit edilmesi ve gereken tedavilerin uygulanması günüdür. Ayrılacak ülkelerin ayrılmasının ardından Rusya içindeki azınlıkları, özerk bölgeleri veya özerk devletleri saymazsak elimizde Rusya, Ukrayna ve Belarus kalacaktır. Bu ülkeler Soljenitsin’e göre Rus’tur veya Rus’un bir başka koludur. Rusya-Ukrayna ve Belarus Birliği (tabii kullanılan isim bu değil) birbirlerinin kültürlerine saygı göstermeli ve Rus üst kültürü alt kültürleri asimile etmemelidir. Soljenitsin, SSCB döneminde yok olmanın eşiğine gelen küçük halkların ihya edilmesi gerektiğini ve Rusya’dan ayrılmak istemeyen bu küçük halkların SSCB döneminin aksine öldürülmemesi gerektiğini savunmuştur. Ayrıca Sovyeteler Birliği, birlik içerisindeki ülkelerin sınırlarını çizerken çok savruk davranmıştır. Bu yüzden SSCB’nin çözülme sürecinde uzmanlardan yardım alınmalı ve gerekirse de halk oylamasına başvurulmalıdır.

    Kuzey Kore, Angola, Etiyopya ve Küba’daki rejimlere yapılan destek aşırı maliyetlidir. Bu destekler ivedilikle çekilmelidir. Hiç kullanılmamak için üretilen silahlar ve ABD’yle okyanuslarda rekabet etmek için denize indirilen donanma ekonomi için çok maliyetlidir. Bu maliyetlerin azaltılması gerekir. Avrupa’daki ‘Sosyalist Kamp’a harcanan hammaddeler ve diğer kaynaklar, güncel kurla geri alınmalıdır. Ülke içerisindeki gereksiz bakanlıklar ve kurulların lağvedilmesiyle ülke üzerinden büyük bir yük kalkacaktır. KGB işlevini kaybetmiştir ve reform edilmesine olanak yoktur. Bu yüzden yozlaşmış KGB’den de kurtulunması gerekmektedir.

    Toprak işlenmeli, çiftçiye girişim hürriyeti ve özel mülkiyet hakkı sağlanmalıdır. Ayrıca çiftçiye erişilebilir ulaşım olanakları, inşaat malzemeleri, makineler ve serbest pazar sağlanmalıdır. Toprak satışları kolaylaştırılmalıdır. Vergilerin taksitlendirilmesi kolaylaştırılmalıdır. Tüm bunlara ek olarak çok geniş toprak sahibi kesimlerin ortaya çıkmaması için gereken önlemler ivedilikle alınmalıdır.

    Kişi dediğimiz şey kurulan bir şeydir ve özel mülkiyet olmaksızın kurulamaz. Kişi olmaksızın da hukuk devleti oluşturulamaz. Şahsi girişim ve küçük işletmeler korunmalı ancak tekelleşmenin de önüne geçilmelidir. Yabancı yatırımcıya devlet kontrolü altında izin verilmeli, Rusya’nın sömürge durumuna düşmesine engel olunmalıdır. Özel ticarete, serbest piyasa ekonomisine, şahsi teşebbüse büyük saygı ve önem gösterilmelidir.

    Taşra çok önemlidir ve ülkenin gelişmesinde kritik rol oynar. Özyönetim güçlendirilmelidir. Şişmiş nüfuslu büyük şehirler ülke için birer urdur. Ülkenin bölgelerine göre yeni şehirler kurulmalıdır. Bu kurulan yeni şehirler taşra ile birlikte hareket etmeli ve iki tarafın da çıkarlarına saygı gösterilmelidir.

    Rusya’da çocuk ölüm oranı çok fazlayken, doğum oranı azdır. Anaokulları ve çocuk parklarının halleri ise içler acısıdır. Aileyi kurtarmak gerekmektedir. Kadınlara, çocuklarını yetiştirebilmesi imkanı sağlanmalıdır. Rusya’daki birçok okul rezil haldedir. Ateist öğretiler ve ideolojik zırvalıklarla öğrencilerin beyni yıkanmaktadır. Okullar ve öğretmen okulları hızla reforme edilmelidir. Devletin belirlediği programın fazla dışına çıkmamak koşulu ile özel okulların açılmasında bir mahsur bulunmamaktadır. Spor asla devlet tarafından sübvanse edilmemeli ancak kütüphaneler, müzeler gibi kurumlar devletten destek görmelidir.

    Demokrasinin aksaklıklarının farkında olunmalı ve bu aksaklıkların giderilmesine çalışılmalıdır. İnsan kişiliğine ve hukuk devletine saygı ön planda olmalıdır. Yerel özyönetimlere daha fazla hak verilmeli ve daha özerk yapıya sahip olmalıdırlar. Halk meclisleri kurulmalı ve yerel sorunlara ağırlık verilmelidir.

    Özet olarak Soljenitsin’in fikirleri bu yönde. Kitap daha fazla detayı ile daha birçok fikir bulunmakta. Demokrasi ile ilgili uzun uzun konuştuğu bir bölüm de bulunuyor. SSCB yönetimini görmüş bir yazarın, Rusya’nın geleceği için tavsiyelerini okumak isteyen her okura tavsiye edebileceğim bir eser olmuş. İyi okumalar dilerim.
  • Dostoyevski, genel ve eşit oy sistemini "XIX. yüzyılın en budalaca buluşu" diye kabul ediyordu.
  • Her halk, en küçüğü de dahil olmak üzere, Tanrı'nın ereğindeki yeri doldurulmaz bir parçadır. Vladimir Soloviev, Hıristiyan düsturunu değiştirerek şöyle yazıyor: "Bütün öteki halkları da tıpkı kendi öz halkın gibi sev."
  • Komünizm bir mitos öyle mi? Rusların ve Ukraynalıların, berikiler kadar ötekilerin de 1918'den başlayarak, Çeka'nın zindanlarında gerçekliğini fizik olarak yaşadıkları bir mitos. Volga vadisinde, tohumluk olarak saklanan en son taneye kadar el konmuş ve Yirmidokuz Rus Hükümetini 1921-1922'deki ölümcül açlığa teslim etmiş bir mitos. Ukrayna'yı, 1932-1933'ün aynı acımasızlıktaki açlığına alçakça yuvarlamış bir mitos.
  • 1808 syf.
    ·Beğendi·10/10
    “Savaş ve Barış”, bugüne kadar okuduğum en uzun roman olmuştur ve bildiğim kadarıyla hali hazırda dünyanın en uzun romanları arasında yer alır. Toplamda dört kitap ve son sözden oluşan romanın her kitabı da çeşitli bölümlere ayrılmıştır. Tolstoy, bu eserde tarihe dair kişisel görüşlerini kaleme alırken felsefi düşüncelerine de yer vermiştir. Başka bir deyişle, bu eseri okurken, bazen edebi bir roman, bazen tarihi bir belge, bazen ise felsefi bir düşünce içinde kendinizi buluyorsunuz. Bu eser, edebi statüsünden ziyade kendine özgü tarzı ile belirginlik kazanmıştır.
    Tolstoy, bu romanında yeni bilgi verme, nakil etme yolunu kullanmıştır. Onun nakil yapısı kıyasa dayalı olarak okuyucuya, yaşanan olaya ilişkin her iki tarafın konumunu açıp gösteriyor. Yazar hızlı ve dikkate çarpmayan şekilde olayların arka planında kendi kahramanlarının özelliklerini okuyucuya iletiyor. Olayların derin ve ayrıntılı tasvirine dikkat ederek, özellikle savaş sahnelerinin ve ziyafet salonlarının okuyucuda dramatik ilgi oynatmasını sağlıyor.
    Tolstoy, romanı Rus dilinde yazsa da, diyalogların büyük bir bölümü (açılış paragrafı da dahil) Fransızcadır. Bu, romanda anlatılan dönemin Rus aristokrat yaşamına özgü durumundan kaynaklanır. Çünkü, o dönemde Rusya asil ortamında Fransızca konuşmak prestij sayılıyordu ve Fransız dili Rusçaya üstün tutulurdu. Fransızca olan diyaloglar olayların gelişimi sırasında, özellikle Fransa ile sorunun şiddetlenmesinden sonra azalıyor ve Moskova’nın yakılması ile yok seviyesine iniyor. Fransız dilinin romanda giderek azaltılması Rusya’nın kendisini Fransız kültürünün etkisinden muaf tutması anlamına gelir.
    Bu eser aşağıdaki şekilde özetlenebilir:
    Roman 1805 yılında Petersburg’da, Mariya Pavlovna tarafından kraliçe Ana Mariya Fyodrovna’nın onuruna verilen ziyafetle başlar. Romanda yer alan temel karakterlerin çoğu ve asil ailelerin temsilcileri Anna Pavlovnan’ın davetine katılırlar. Piyer Bezuhov, kontun yasadışı doğmuş oğludur. Birçok kişi, Piyer, zengin mirasın tek varisi olduğu için ona yaranmaya çalışır. Annesinin ölümünden sonra, babasının maddi desteği ile yüksek eğitim alması sağlanan Piyer, açık yürekli ama yüksek toplum içinde kendini gösteremeyen, kendisinin saf ve naif huyu ile Petersburg asalet hayatına uyumda zorlanan birisidir. Ziyafete davet edilen misafirlerin hepsi, Piyer’in, babası yaşlı kontun tüm çocukları arasında en çok sevdiği oğlu olduğunu iyi bilir.
    Yemekte aynı zamanda Piyer’in dostu, akıllı ve asil prens Andrey Nikolayeviç Bolkonski ve onun, asil ortamların ünlü simalarından olan eşi Liza da yer alır. Petersburg’un asil hayatını aşırı gösterişli, bununla bile sıkıcı bulan prens Andrey karısının da içinin boş ve yüzeysel düşünceli olduğu kanısındadır. Bu üzücü yaşamdan canını kurtarmak amacıyla Mihail İlarionoviç Kutuzov’un ordusuna yazılan prens Andrey Napolyon’a karşı savaşta yer alır.
    Daha sonra olaylar Rusya’nın eski şehri ve eski başkenti Moskova’da devam eder. Petersburg’un yüksek asil ortamından farklı olarak, bu şehir Rus milli özelliklerini daha çok korumayı başarabilmiştir. Kentte yaşayan Rostov asil ailesi anlatılır. Kont İlya Andreyeviç Rostov’un dört çocuğu vardır. Onlardan birisi olan on üç yaşındaki Nataşa (Natalya İliyiçna) Rus ordusunda subay olarak hizmet etmek arzusunda olan Boris Drubetskoy’un onu sevdiğine inanır. On iki yaşındaki Nikolay İliç ise, yetim olan ve Rostov’lar ailesi tarafından evlat alınan kuzeni Sonya’yı (Sofya Aleksandrovna) sever. Ailenin büyük çocuğu Vera İliyiçna biraz soğuk karakterli olsa da, başarılı bir evlilik yaparak Rus-Alman zabiti Adolf Karloviç Berg ile evlenmiştir. Ailenin en küçük temsilcisi olan Petya (Pyotr İlyiç) ise, ağabeyi gibi, gereken yaşa ulaştığında orduda hizmet etme arzusundadır. Ailenin büyükleri olan Kont İlya Rostov ve Knyaginya Natalya Rostova, mutlu ama her zaman ailenin maddi durumu hakkında endişe eden bir çifttir.
    Bald tepelerinde, Bolkonski’lerin hakim olduğu ilde ise başka olaylar cereyan eder. Prens Andrey kendi sıkıcı karısı Liza, zalim babası Prens Nikolay Andreyeviç Bolkonskini ve dindar, sakin kız kardeşi Mariya Nikolayevna Bolkonskaya’yı terk ederek orduda göreve gider.
    İkinci bölüm Rusya-Fransa savaşının hazırlık aşamalarının tasviri ile başlar. Artık orduya çağrılmış Nikolay Rostov, Hollabrunne savaşında ilk savaş deneyimini yaşar. Burada, Prens Andrey ile karşılaşır ve aceleciliği yüzünden ona karşı saygısızca davranır. Birçok genç asker gibi, Nikolay da, Çar I. Aleksander’ın emrindedir. Nikolay hizmet ettiği bölüğün subayları Vasili Dmitriyeviç Denisov ve sonradan psikolojik sorunları olduğu belirginleşen Fyodr İvanoviç Dolozov ile dosttur.
    İkinci kitap Nikolay Rostov’un Moskova’ya, evlerine dönmesi ile başlar. Rostov ailesinin tam müsrifleşme arifesinde olduğunun ve kötü maddi durum yaşadıklarına tanık olur. Kışı evlerinde geçirir ve bakım yaptığı Pavlovhad alayından dost olduğu Denisov ile ilişkilerini daha da geliştirir. Nataşa, güzel, çekici ve genç bir kızdır. Denisov ona aşık olur ve evlenmeyi teklif etse de, bu teklifi reddedilir. Aynı zamanda annesi, Nikolay’a zengin bir kız bularak onunla evlenmesini önerir. Fakat bu fikre kulak asmayan Nikolay, kendi gençlik sevgilisi olan Sonya ile evlenmek ister.
    Piyer Bezuhov, babasından kalan mirasa sahip olduktan sonra, nihayet Rus elit kesim tarafından kabul edilir ve imparatorluğun nüfuzlu, zengin ailelerinden birine dönüşür. İçten içe, bunun yanlış adım olduğunu düşünse de, Prens Kuragin’in genç ve çekici kızı Elen (Elena Vasilyevna Kuragina) ile evlenir. Yüksek sosyetenin en popüler ve çekici kadını olan Elen, yakında Piyer’e ondan çocuğu olmasını istemediğini bildirir. Elen, Dolohov ile ilişkiye girer ve buna dayanan Dolohov, Piyer’i toplum içinde aşağılamaya çalışır. Kendisine kontrolü kaybeden Piyer, Dolohov’u düelloya çağırır ve düello sırasında onu ölümcül bir şekilde yaralar. Bu olaydan dehşete düşen Elen, Piyer’i katil olarak görür ve yaşanan karmaşadan sonra, Piyer, Elen’i bırakmaya karar verir. Piyer, karışık ruhsal durum yaşadığı bir dönemde, masonluk toplumuna katılır ve masonların uluslararası politikasından kaynaklanan fikirlerin yayıcısı gibi davranır. İkinci kitapta, Piyer’in iç ıstıraplarının, iyi insan olma ve ideal insan arayışlarının tasvirine geniş yer verilir. Şimdi bu zengin asil, bir felsefi soru etrafında düşünür: bir insan akılsızlarla çevrili bir ortamda nasıl ahlaklı yaşam sürülebilir? Bu soru, Piyer’in sonraki yaşamında dayanak olur. Kendi köylülerini serbest bırakmaya ve onların yaşam koşullarını iyileştirmek için çalışmaya başlar.
    Nihilist ruhaniyeti çökmüş Andrey, orduya dönmez ve mülklerin yönetimi ve Rus ordusunun durumunun iyileştirilmesi için yasa tasarısının hazırlanması ile meşgul olur. Aynı dönemde Piyer yeniden Andrey ile görüşür ve ona yeni bir soru ile gelir: Bu ahlaksız dünyada Tanrı nerededir? Piyer, panenteizm ve ölümden sonra yaşam ile ilgilenmeye başlar.
    Piyer’in uzun süre kendinden uzaklaştırdığı karısı Elen yeniden onu kabul etmesi için rica eder ve ondan sonra Petersburg’un yüksek toplumunda saygın ev hanımlarından biri olarak tanınmaya başlar.
    Prens Andrey hazırladığı yeni askeri yasanın kabul edilmesi ve doğrudan imparatora ulaştırılması için girişimler yapar. Aynı dönemde Petersburg’da olan genç Nataşa Rostova ilk kez Petersburg asalet balolarından birine katılır ve orada Prens Andrey ile tanışarak onu kendine hayran bırakır. Prens Andrey, Nataşa ile görüşmesinden sonra yeniden adeta hayata döndüğünü hisseder ve birkaç ailevi görüşmeden sonra Nataşa’ya evlilik teklifi eder. Fakat oğlunun Rostov’larla akraba olmasına karşı çıkan yaşlı Prens Bolkonski düğün için bir yıl beklemesi gerektiğini söyler. Bu olaydan sonra Prens Andrey Nataşa’yı terk ederek yeniden orduya döner. Bundan ciddi sarsıntı geçiren Nataşa’nın moralini düzeltmek için Kont Rostov onu ve Sonya’yı yanına alarak Moskova’ya götürür.
    Nataşa Moskova’da operaya gelir ve burada Elen ve kardeşi Anatol ile tanışır. Aynı dönemde Anatol yeni bir kadınla evlenmiş ve onu Polonya da bırakarak Rusya’ya kaçmıştır. Nataşa’ya çok yakın ilgi gösterir ve onunla ilişki kurmaya çalışır. Elen ve Anatol bunun için bir plan hazırlarlar. Anatol, Nataşa’yı öper ve sevgi mektupları yazarak onunla birlikte kaçmayı teklif eder. Uzun düşünceden sonra, Nataşa, Anatol’u sevdiğine karar verir ve Prens Andrey’in ablası Mariya’ya mektup yazarak nişanı bozduğunu belirtir. Son anda kaçış planından haberdar olan Sonya, bu planın hayata geçmesi önler. Piyer, önce Nataşa’nın davranışından korksa da, sonradan onun aşık olduğunu anlayarak bunu normal kabul eder. 1811-1812 yılları büyük kuyruklu yıldızını Moskova semalarında gördükten sonra Piyer için yeni bir yaşam başlar.
    Prens Andrey, Nataşa’nın nişanı bozmasını soğukkanlılıkla karşılar. Piyer, giderken Nataşa’ya özgür seçim imkanı vermiştir. Ama yakında Nataşa’nın yaptığından çok pişman olduğunu ve çok ağır rahatsızlandığını duyar.
    Ailesinin, özellikle Sonya’nın desteği ve dini inançlarının aracılığıyla Nataşa hayatının bu zor döneminden kurtulur. Aynı zamanda artık tüm Rusya yaklaşan tehlikeden ve Napolyon ile olacak savaştan konuşmaya başlamıştır. Piyer ise, kendini Napolyon’un Deccal olduğuna inandırır. Kendi topraklarını Fransızlardan korumak için köylü ordusu yaratmakla uğraşan yaşlı Prens Bolkonski’nin durumu ağırlaşır ve ölmek üzeredir. Rus ordusunun geri çekilmesi sonunda Bolkonski’lere ait arazinin Fransızların eline geçme ihtimalinin yaşandığı günlerde, köylü isyanı nedeniyle bölgeyi terk edemeyen hanım kız Mariya, tesadüfen o bölgede olan Nikolay Rostov tarafından görülür. Nikolay, Mariya’ya karşı yakınlık duysa da, Sonya’ya verdiği sözü hatırlar.
    Savaşın başladığı dönemde çarın Moskova’ya kadar gitmesi tüm Rus gençlerini şevke getirir ve herkes orduya yazılmaya çalışır. Böyle bir anda, genç Petya Rostov da nihayet, orduya yazılmak için ebeveynlerinin rızasını almayı başarır.
    III. cildin temel kahramanlarından birisi Napolyon Bonapart’tır. Yazar, bu ciltte imparatorun kişisel kalitelerini, alışkanlıklarını detaylarıyla tasvir eder, hatta onun sık sık itüzümü koklamasını belirtir. Aynı zamanda, 400.000 kişilik (yalnızca 140.000’i Fransızdı) Fransa ordusu ve onun Smolensk’e kadarki savaş yolu, Fransızların Rusya topraklarına girmeleri, Smolensk’in işgali açıklanmıştır.
    Piyer, Moskova’yı terk ederek Borodino Savaşı’nı izlemek için savaşa giden orduya katılır. Bir süre savaş ortamında yaşadıktan sonra Piyer’de ağır ruhsal sarsıntı oluşur. İnsanların birbirini öldürmesi, ölümün bir karış yakında olması onu teemmülde ve bu zamana kadar yaşamadığı yeni ve çok korkunç duygular yaşamasına neden olur. Savaş, orduların yok olması sonucu her iki tarafın çok büyük kaybıyla sona erer. Ruslar, Napolyon’un dev ordusu karşısında durabilmeyi başarırlar ve büyük kayıplara karşın avantaj elde ederler. Fakat stratejik nedenler ve ordunun ciddi kayıplarından dolayı, savaşın ertesi günü Ruslar geri çekilir ve Fransız ordusunun Moskova’ya doğru yolunu açarlar. Savaşta eserin iki ana kahramanı da ciddi yaralanır. Anatol Kuragin ayağını kaybeder, Andrey Bolkonski ise füze patlaması sonucu ölümcül yaralanır. İkisinin ölüm haberi yayılır ama ailelerine hiçbir resmi bilgi verilmez.
    Fransız ordusu Moskova’ya yaklaştıkça şehir nüfusu arasında çalkalanmalar olur ve Moskovalılar şehri terk ederek kaçmaya başlarlar. Şehri terk ederken evleri yakarlar. Bu ise kentte büyük yangının ortaya çıkmasına neden olur. Rostov’lar şehri en son terk eden ailelerden biri olur. Giderlerken kendileriyle sadece önemli eşyaları götüren aile, yaralıların şehirden çıkarılmasına yardımcı olur. Yaralıların arasında Prens Andrey Bolkonski de vardır. Ama Nataşa’nın bundan haberi olmaz.
    Napolyon’un ordusu Moskova’yı fethettiği zaman şehri terk etmeyen az sayıdaki Ruslardan biri de Piyer’dir. Moskova’ya giren Napolyon’u öldürmeye karar verir. Bunun için de, asıl kimliğini gizleyerek dilenci kılığına girer. Daha sonra Fransız askerlerinden birini kurtaran Piyer, hem askerler hem de esirler arasında nüfuz kazanır. Burada o, esirlerden Platon Karatayev ile dost olur. Karatayev ile sohbetleri Piyer’in moral yönünden zenginleşmesine ve dünyaya bakışının değişmesine neden olur. Fransız askerlerinin Moskova’yı yağmalaması ve silahsız Ruslara eğlence için ateş açmalarının tanık olduktan sonra, Piyer Bezuhov ordu ile beraber hareket etmeye zorlanır ve bu sırada ağır Rus kışına maruz kalan Fransız ordusu acilen geri çekilerek Rusya’yı terk etmeye çalışır. Bir süre sonra, Rus ordusu ile küçük çarpışmalar meydana gelir ve Piyer serbest bırakılır. Aynı zamanda, Petya Rostov, Fransızlar tarafından öldürülür.
    Bu arada, Napolyon’a karşı savaşta ağır yaralanan Andrey tesadüfen Rostov’ların evine getirilir. Aile, diğer yaralılarla birlikte onu da kendileri ile Moskova’dan Yaroslavl’a götürür ve ilgilenir. Nataşa yakında Andrey’in onlarla olduğunu öğrenir, bir süre sonra Marya Bolkonskaya da kardeşinin yanına gelir. Andrey, ölmeden önce Nataşa Rostova’yı bağışlar.
    Romanın sonunda Elen Kuragin Fransız askerlerinin birbirinden geçen hastalıktan ölür. Piyer yeniden Nataşa’yı bulur, Nataşa ona Andrey’in ölümünden, Piyer ise Karatayev’in ölümünden konuşur. Her ikisi birbirlerine karşı sevgi hissettiklerini anlarlar ve evlenirler.