• Spoiler mı? Evet malesef.

    Düş: Uyurken zihinde beliren olayların, düşüncelerin bütünü, rüya

    2. gerçek olmayan şey, imge

    3. gerçekleşmesi istenen şey, umut

    Kesik: kesilmiş olan

    2. kesilerek bozulmuş olan

    düş kesiği: Bir köpeği öldürebileceğini düşünen romanın ana karakteri M’nin düşlerinden o köpeği kesip çıkararak karısı Z'yi öldürmesi onu aslında köpeği olan Z’nin yerine koyması, sonrasında uzayıp giden bir var etme, anlama ve gökyüzü altında kaybolma hikayesi

    “Rüya desem... o rüya...”

    Her şey o düşle, düşün gerçeği parçalamasıyla başlıyor. Düşten gerçek olmayana, imgeler dünyasına, gerçek olmayandan gerçekleşmesi istenene, belki umuda.

    Buraya kadar geldim ve sürekli başa dönüp tekrar düşünüyorum, uzun uzun kitabın kapağına bakıyorum, kağıttan kesilen bir köpek içinden çıkıp yürüyen bir kadın. Düş kesiği, düş kesiği, tekrarlayıp duruyorum sesli bir şekilde. Sorular soruyorum, cevapları beğenmiyorum, bırak cevapları, soru sormaya devam.
    Rüyalardan kesilip yapılmış bir roman ya da hiç tamamlanmayacak olan, hep yarım kalacak olan düşler...

    Ne desem yerini bulur anlam bilmiyorum. Düşünmeye, düşlemeye, aramaya ama en çok kaybolmanın büyüsünü yaşamaya devam.
    “Gülümsedim karımın kahverengi gözlerine, yeşil de olabilir.”

    Her şey olabilir bu romanda. Her şey bir ihtimal, her şey bir o kadar net.

    Rüyalar gerçek, gerçekler düş, geçmiş gelecek, gelecek geçmiş ve hepsi birden tam da “ şimdi” olabilir.

    Üç bölümden oluşan roman “tavan” ile başlıyor. Evden çıkıyoruz yola. İkinci bölüm “çatı”. Üçüncü bölüm “gök” olmalı diyorum kendi kendime. Öyle oluyor. Evden çatısı gökyüzü olan sokağa çıkıyoruz. Sokağa ama en çok da o parka. Hangi park mı? Bilmem. Çatısı gökyüzü olan o park.

    “Ama konumuzun dışında bu, içimizde değerli olan her şey adına değil mi, kurduğumuz her cümle, ne cümlesi kelime, karaladığımız her harf.”

    Bu anlam sona yaklaşırken buluyor bizi, biz başa dönelim.

    O rüya, güvenlik görevlisi (sıradan) M'nin peşini bırakmayan onu kendisinin peşine düşüren düş.

    “Gerçekten ürkütücü ama büyük ölçüde anlamsız bir rüyaydı. Zaten anlamsız olanlar kurcalar ve yapısını bozar insanın.”

    Böylece bozulmaya başlıyor gerçeklik, anlamsız bir düşten anlam kesip çıkarmaya kalkışıyor kahramanımız M. Biz de tam burada kayboluyoruz her şeyin birbiriyle kesiştiği bu kurgunun içinde.

    “Gerçek ya da rüya... fark etmeyecekti.”

    Nasıl anlatayım bir düş kesiğinin bana neler ettiğini.
    “Hiçbir şeyi hissettiğiniz ölçüde anlatamazsınız, açıklayamazsınız.”

    “Rüya desem... o rüya”

    Düşünüyorum, hatırlamaya çalışıyorum ya da biliyor muyum her şeyi.

    “Rüyamda yaklaştığım adam, benim.”

    Kendini nasıl özgür kılacak kahramanımız?
    Diyor ki M: Özgürlük, durduğun yerde durabilmektir.
    Ne demek bu? İçinde ara diyorum kendime, kelimelerde değil.

    “Sevgilide olmak gibi, onu sevmek gibi değil, onun yanında, yakınında, evinde değil, onda olmak gibi.”
    İçimde, dışımda değil. Kaybolmak istediğim o kuyunun içinde belki. Ama kuyu benim içimde.

    Devam edelim.

    Konakta bizi bekleyen iki adam var. Yalnız olan, 01; bekleyen, 02. Gerçekten bütün kurgunun gelip düğümlendiği yer bu iki adam olabilir mi? Bütün bir ömrü bu iki kelime özetler mi? Bizi hep bekleyen bir yalnızlık, hep yalnız bekleyen biz.

    “Zaman sırasının olmadığını söylemiştim sanırım. Hatırlarken yani, anılar zihinde canlandığında.”

    Hatırlıyorum zamansız.
    “ İnsan bir hatıra oluyor nihayetinde. Birden, kuş olup uçmuş gibi.”

    Düşünmekten yoruluyorum, düşle gerçeğin arasında, sürekli geri dönüyorum hatırlayarak. Okumuştum ben bunu diyorum daha önce, kaçıncı sayfadaydı, peki nasıl döndü şimdi bu adam rüyasından gerçeğe, gerçeğinden rüyaya. Kurgu dediğin böyle yapılır. Geçmişinde kaybolmadan nasıl bulacak kendisini bu kahraman ya da bu yazar.

    Saçmalamaya başlıyorum uzadıkça ama söylenecek daha çok şey var.

    Yabancılaşma var, kendi olabilmek ve özgürlük sorunsalı, gerçekler ve sonuçları, aynalarda hesaplaşma var. Zamanı durdurarak bir anın, bir anının içinde dünyevi olan zamanı sorgulamak var. “Evden sokağa doğru bir yükseliş, şekilden öze.”

    Daha romanımızın kahramanı romanın kurgusunu, tekniğini, zamanını, yazarını ve yazarının geçmişini anlatacak bize. Annesini, babasını, kim olduklarını, aslında kim olmadıklarını, Melek var sonra. Z olan Melek. Melek olan Z. Bir sevgili olan köpek. Z köpek aslında. Z kahramanın karısı olan Z. Yazarın karısı mıydı yoksa?

    “Benim romanımın hareket noktası, ana fikri, meselesi ne bulacağız.” Arıyorum.

    Tutunamayanlar geliyor yardıma, daha en başında kitabı yanıma almıştım, romanın sonuna doğru selamlıyor bizi Oğuz Atay. Oğuz Atay roman ödülü almış bir romandan beklediğim.

    “Yedi yüz otuz altı sayfa bağırır adam, tutar küçük burjuva adamının çelişkisi derler. Neresi küçük, neresi burjuva, neresi küçük burjuva? Selimin berber maceralarını biliyor musunuz?”

    Hayır bilmiyorum ve ikinci kez Tutunamayanlar okumaya karar veriyorum burada.

    Kafka’nın Gregor Samsa'sı, Nietzsche’nin Tanrı öldü’sü ve Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği.
    Romanın adı “Var etmenin Dayanılmaz Ağırlığı”
    Var olmak değil var etmek, yok hafiflik değil ağırlık. Ağır bir roman bu. Var ediyor yazar kendisini.

    Tamam bitiyor.

    Diyor ya İsmet Özel “Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?

    Diyor ya Oğuz Atay “Neden bana yaşamasını öğretmediler?”

    Sen Güray Süngü ne yaşıyorsun kafanın içinde bilmiyorum ama ne güzel yaşıyorsun orda. Sen yaşamayı bilme ve hep yaz. Sonra biz sana ve aklına hayran olalım. Seninle acı çekelim. Acıyla gülelim. Acıyla anlayalım. Hatırlayalım insan oluşumuzu. Seninle sanatı, seninle o bir ah'ı hep yeniden okuyalım. Sen kaybol biz arayalım, aramaya çıktığımıza pişman olup biz de kaybolalım içimizdeki kuyularda. Ama sen hep yaz Gereksizyazar.

    Bir de bambaşka şeyler yazmayı planlayıp bambaşka şeyler yazan ben. Hayat garip. Roman garip. Neden köpek yerine karısını öldürdü ki hem? Öldürdü mü gerçekten? Rüya mıydı, gerçek mi? Hayat böyle bir şey.
  • #29166379 iletisinde yazılan hikayenin ikinici kısmıdır. Bu kısmı Osman Y. , Kevser ve Necip G. yazmıştır.

    4.

    Bu yolculuk gelecek bin yılın belki de binlerce yılın nasıl şekilleneceği konusunda hayati önemdeydi. İşlerin çığrından çıktığı 2066 yılından önce dünyada neler olmuştu, dünya nasıl bu hale gelmişti? Her şey 2044 yılındaki gelişmeyle ilgiliydi.

    Bundan önce 2030 yılına gelindiğinde artık dünyamız küresel ısınmanın etkilerini apaçık yaşamaktaydı ve bilim adamları neredeyse çaresizdi . Her şey dönüp dolaşıp “sınırlı kaynakların nasıl kullanılacağı” meselesinde düğümleniyordu. Dünya nüfusu 12 milyara dayanmıştı. Bilim adamları küresel ısınmayı tamamen durduramayacakları konusunda hemfikirdiler ve amaç bu ilerlemeyi yavaşlatmaktı. Bunun için düzenlenen sayısız toplantılarla nihayet bir karara varıldı. Çözüm “daha sade hayat” başlığıyla dünya kamuoyuna sunuldu. Buna göre yeme içme,barınma gibi temel ihtiyaçlar bile kısıtlı hale getirilecek, teknolojik araçlar kontrollü ve dengeli kullanılacak, yakıt tüketimleri minimuma indirgenecek gibi başlıklarla çözüm ortaya konulurken, geleceğin de kaçınılmaz olarak “dünya dışında yerleşim”de olduğu vurgulanmıştı.

    Alınan tedbirler;devletlerin kararlı tutumu ve insanların bilinçli hareketleri sayesinde işe yaradı ve küresel ısınma neredeyse her 10 yılda 0,5 santigrat artacak seviyede tutuldu. Bu oran her şeye rağmen iyimser bakmaya yeterliydi. Böylece kısmen barışçıl bir döneme girildi. Çünkü devletlerin paylaşım mücadelesi yüzlerce yıldır hiç durmadığı gibi özellikle 21. yy.’dan itibaren çok hızlanmıştı. Başta büyük devletler için olmak üzere artık en önemli mesele “iklim”di. Ve tabi dünyanın bize yetemeyeceği bir zamana gelindiğinde nereye gidileceği?

    2050’lerden itibaren dünyadaki kaynakların minimum yeterlilik seviyesinin de altına ineceği öngörülmüştü. Böylece 2044 yılına gelindiğinde artık “uzaydaki egemenlik” meselesinin masaya yatırılması kaçınılmaz oldu. Abd,Çin,Rusya,İngiltere,Fransa,Hindistan,Japonya,Brezilya,İran ve Türkiye 1 mayıs 2044 günü İstanbul’da toplandı , Uluslararası Uzay Kongresi (International Space Congress) niteliği bakımından bir ilkti. Devamında 1 yıl kadar süren alt düzey toplantılar ve müzakereler sonucunda 29 ekim 2045 günü İstanbul’da 10 büyük devletin başkanlarının katıldığı imza töreniyle, “İstanbul Anlaşması” imzalandı. Kamuoyunda anlaşmanın gizli maddeleri olduğu yönünde spekülasyonlar dolaşsa da tabi ki bu konu tam olarak bilinemedi. Başlıca maddeler şöyleydi,

    1-Bu anlaşma “Güneş Sistemi” dahilinde geçerlidir.
    2-Herhangi bir devletin anlaşmadan çekilmesi anlaşmayı geçersiz hale getirmez.
    3-Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya , uzay çalışmalarındaki büyük katkılarından ve kadim haklarından dolayı öncelikli seçim hakkı ve imtiyaza sahiptir.
    4-Egemenlik hakları;Mars ve Satürn -A.B.D, Merkür-İngiltere,Venüs- Fransa, Jüpiter-Çin,Uranüs-Hindistan , Neptün- Japonya, Plüton-Brezilya , AY- Rusya,İran,Türkiye ortaklığına bırakılmıştır.
    5- “Güneş sistemi güvenlik devriyesi” A.B.D ve Rusya tarafından ortaklaşa gerçekleştirilecek, “dünya atmosferinin ve yörüngesinin kontrolü de bütün devletler arasında paylaştırılacaktır”

    Temel maddeleri bunlar olan anlaşmadan sonra dünya neredeyse barışçıl bir döneme girdi, ta ki 2051 yılına gelinceye kadar. Onlarca yıldır yapılan bütün çalışmalar geleceğin en değerli yerleşim alanının “SATÜRN” olacağı konusunda ortak bir görüş oluşturmuştu. A.B.D. siyasi ,ekonomik ve askeri gücüyle SATÜRN’ü en baştan sahiplenmişti. Anlaşmadan memnun kalmayan İran, gizli bir çalışma yürütmeye başladı. Bu gizli projenin ismi, “SD 1951”di. 2051 yılı için hazırlıklarını tamamlayabileceklerini düşünerek bundan 100 yıl öncesi bir tarihi şifreli olarak işaretlemişlerdi. Projenin içeriği ortaya çıkmasa bile ismini bir şekilde öğrenenlerin dikkatini dağıtmak amacıyla açıklama getirmek gerekirse, kısaca "Sadık Hidayet Doktrini" ve ölüm yılına karşılık gelerek bunun İran’a özgü kültürel bir proje olduğu masalı anlatılacaktı. Aslında SD , tabi ki Satürn ve Dünya anlamındaydı.

    “Derin bir nefes alan Prof. EARTHMAN bir an yorulduğunu hissetti. Meryem ve Levi başta olmak üzere bütün sınıf ise dikkatle ve hiç sıkılmadan dinliyordu. İsmi“ Bir Zamanlar Dünya’da” olan bu dersi öğrenciler çok seviyordu” Doktor WHOO ile EARTHMAN çok iyi arkadaşlardı. Whoo arkadaşını biraz geri kafalı bulurdu, dünya hakkında fazlaca takıntılı olduğunu söyleyip dururdu."

    2051 yılına gelindiğinde NASA, “Büyük Satürn Projesi”ni hayata geçirdi. Prof. Alex ve Prof. Russell bu görev için yola çıktılar. Tarih de özellikle her şeyin ilk adımı olan 1 mayıs olarak seçilmişti. Bu gelişme üzerine İran ,zaten yürütmekte olduğu gizli projesini 2051 yılı sonunda hayata geçirmek yerine erkene alarak A.B.D.’den 12 gün sonra 13 mayıs 2051 günü Satürn’e gitmek üzere “SD 1951” isimli aracı başarıyla yola çıkardı. Artık dünya kaçınılmaz bir savaşın eşiğindeydi. A.B.D. ordusu ve NASA birkaç saat içinde bir plan yaparak “SD 1951”i henüz kalkışının üzerinden 24 saat geçmeden , dünya yörüngesindeki müttefik güçlerin de yardımıyla paramparça etti. Böyle belirsiz ihtimalleri çoktan göze almıştı zaten A.B.D. Üstelik gövde gösterisi ve gözdağı olması için de bu saldırıyı, dünyada bir zamanlar tehdit aracı olan ama artık kullanılmayan eski tip bir “atom bombası”ile gerçekleştirdi.

    İran bunun karşılığını elbette gücünün yettiği kadarıyla sadece dünya üzerinde verebilirdi, öyle de oldu. Dünyadaki bütün vatandaşlarını harekete geçirip, 1 gün içinde A.B.D ve müttefik ülke vatandaşlarından 100 bin kişinin öldüğü saldırıları başlattı. Bütün nükleer silahlar, son teknoloji ürünü kimyasal ve biyolojik silahlar, eski dünyanın ilkel silahları hepsi devredeydi. Elbette karşılık verilmesi gecikmedi, böylece 3. Dünya Savaşı fiilen başlamış oldu. Dünya devletleri iki cepheye ayrıldı, artık tarafsız kalmak imkansızdı. İsrail ilk defa yok olma tehlikesiyle karşı karşıya geldi.

    Her gün yaklaşık iki milyon kişinin ölmeye başladığı karanlık bir devir başladı. Tarihe 3. Dünya Savaşı ya da bir başka isimle "15 yıl savaşları " olarak geçen bu dönem nihayet 2066 yılında sona erdi.

    Savaştan A.B.D. ve Avrupa devletleri en az etkilendi, neredeyse 2060'ların başına kadar dünyanın geri kalanı kaos içindeyken bu gelişmiş devletlerdeki halklar yaşamlarını çok az olumsuz etkilenerek sürdürmeyi başardılar. 2060'dan sonra artık savaşın etki alanına girmeyen bir nokta kalmadı.

    Dünya yerle bir olmuştu, nüfus 500 milyonun altına inmişti. Artık güçlü olmanın bile bir anlamı kalmadığı anlaşıldığında kaçınılmaz olarak savaş durduruldu. 15 yıl boyunca kullanılan silahlar, daha önceki küresel ısınmayla mücadele çabalarını anlamsız hale getirmişti, bütün emek boşa gitmişti. Artık eski nüfusa oranla bir avuç sayılabilecek insanın ırkının, soyunu devam ettirmek ve dünyayı yeniden yaşanılır bir yer haline getirmek gibi bir sorumluluğu vardı. Böylece çaresiz olarak kalıcı bir barış sağlandı ve eldeki son imkanlar, teknik bilgisi en üstün olan NASA öncülüğünde devreye sokuldu. Dünya bir bütün olarak hareket ediyordu. Artık en büyük umut;2071'de dönmesi beklenen Alex ve Russell ile birlikte Satürn’ün belki Dünya eski halini alıncaya dek, belki de artık Dünyayı geride bırakarak yeni bir yaşam alanı olmasındaydı.

    “Diğer detaylarını biliyorsunuz zaten dedi, Prof. EARTHMAN , bilimsel çalışmalar, klonlar ve daha pek çok konu. Sizi teknik detaylara boğmak istemiyorum çünkü bununla ilgili yeterince anlatıcı var, başta arkadaşım WHOO olmak üzere.Aslında bu dersi de belki o anlatacaktı ama benim anlatmamı rica etti, Dünya konusundaki merakım yüzünden."

    Meryem söz aldı, “Anladığım kadarıyla bu savaşlar da Ortadoğu kaynaklı oldu bir bakıma ve en büyük kayıplar da oralarda oldu, yeniden barış sağlanırken bir Filistinliyle bir İsraillinin evliliği üzerinden yola çıkılmış olabilir mi? Yoksa benim adım bu yüzden mi Meryem ve arkadaşımınki de Levi? “ dedi.

    “Çok zekisin Meryem” dedi EARTHMAN. “Gerçi “yapay zeka”uzun zamandır hayatlarımızın merkezinde ama ben seni çok farklı değerlendiriyorum. Gerçekten de geri kafalıyım sanırım. Sende eski insanlarda olan bir cevher var, duyguların üst düzeyde, şaşırtıyorsun beni” diye ekledi.

    “Nerde kalmıştık bu arada.” 2066 evet. Arkadaşım Whoo ne demişti hatırlıyor musunuz?

    “””””2066’nın 11.ayında tüm hazırlıklar tamamlandı, NASA’daki bir kaç bilim adamı, seçilmiş belirli bir zümre, sadece damızlık görevi görmeleri için seçilmiş bir grup kimsesiz ya da gönüllü insan ve laboratuvarda dünyaya gelen modern Frankesteinlar olan klon Dünya insanları NOAH- 3071 isimli gemiye binerek Enceladus’ta yeni ve bilinmezlerle dolu bir yaşama doğru yola çıktı.”””””””

    Bugünlük bu kadar yeter.Ben böyleyim işte, Dünya deyince başka bir şey düşünemez oluyorum. Kendimi Satürnlü gibi hissedemedim hiç, elimde değil.

    Enceladus meselesini sonraya bırakalım,bakalım onu kimden dinleyeceksiniz.

    5.

    “Galiba insanlık kendi sonunu fena zorladı, şuraya bak Alex her şey tahmin ettiğimizden daha erken gerçekleşmiş gibi.” dedi Russell buruk ve düşünceli bir sesle. Alex ilk anda cevap vermedi. Yorgun gözlerle pencereden dışarı, biraz sonra güneşin çıkacağı ufka doğru bakıyordu. “yine planlı hareket etmeliyiz Russell” dedi ve aniden içinde beliren bir enerjiyle teçhizat odasına yöneldi. “güneş doğduktan 1 saat sonra dışarı çıkıp neler döndüğünü daha iyi anlamak için hassas ölçümler yapacağız. Bu arada Dünya’da hala akl-ı selim insanlar olup olmadığını öğrenmek için etrafa sinyaller göndermeliyiz” dedi ve dolaptan aldığı küçük sinyal dağıtıcı cihazı Russell’e fırlattı. Russel dokunmatik cihazı yakalar yakalamaz arayüzüne girdi ve dağıtılacak sinyalin mesajı olarak şunları yazdı. “biz büyük Satürn projesinin bilim adamları, Profesör Russell ve Profesör Alex. Büyük görev tamamlandı ve geri döndük. Ancak indiğimiz yerde hiç kimse yok. YARDIM EDİN… Daha sonra sinyali her 3 saniyede bir tekrarlanacak şekilde ayarladı ve BAŞLAT butonuna bastı. Aynı anda cihazın arayüzünde bir noktadan her tarafa doğru tekdüze yayılan çizgiler şeklinde basit bir simülasyon oynamaya başladı.

    Bu arada Profesör Alex teçhizat odasından çıkarmış olduğu çok fonksiyonlu ölçüm cihazını aktive etmek için uğraşıyordu. Gerçi teçhizat odasında kullanabilecekleri çok fazla bir şey kalmamıştı. Dünyadan götürdükleri birçok aracı tıpkı buradan birlikte gittikleri “yapay zeki” robot Eddie gibi Enceladus ta kurdukları fanusta bırakmışlardı. Teçhizat odasına bunun yerine oradan edindikleri tüm verileri tasnif etmişlerdi.

    Çok fonksiyonlu ölçüm cihazı 2010’lu yıllarda kalmış ilkel masa üstü bilgisayarların kasası kadardı ve birbirine entegre 10’larca parçadan oluşuyordu. Bu yüzden kurmak ve çalıştırmak neredeyse 40 dakikalarını aldı. Nihayetinde artık ellerinde yer altında ki anlık hareketi algılayan ve hatta havadaki organik maddeleri yakalayıp yoğunluğunu ölçüp tahlillerini birkaç dakikada içinde yapabilen ve de bunun yanı sıra daha birçok işe yarayan cihazları vardı.
    Güneş doğalı yarım saatten fazla olmuştu. Prof. Russel dışarı çıkmak için son hazırlıklarını yaparken Prof. Alex güneşin yansıttığı metruk topraklara uzun uzadıya bakıyor ve gerçekten neler yaşanmış olduğuna dair içinde kontrol edemediği bir korku uyanıyordu. 53 dünya yılı boyunca nefes aldığı bu gezegenin üzerinde barındırdığı canlıların aptalca ihtirasları yüzünden bu hale gelmesi, içinde büyük bir kızgınlık ve hayal kırıklığı da doğuruyordu. Ve içinden bir ses Satürn projesi boyunca yaşamış oldukları tüm o zorlukların bir hiç uğruna olduğunu, her şey tamamen başarıya ulaşmış olsaydı bile insanlığın bunu da bozacağını söylüyordu. Böylesi karmaşık duygulara mütakiben Alex’ in anlında birkaç damla ter peyda oldu. Bununla birlikte gözlerinin arkasında ve ense kökünde son iki yıldır aralıklı olarak nüks eden ağrılar belirdi. Derken Russell usulca yanına sokuldu ve o da aynı manzaraya bakıp “eee ne düşünüyorsun dostum?” diye sordu. “bilmiyorum” dedi Alex dalgınlıkla ve devam etti “içimden bir ses en iyi yol bildiğin yoldur, fanusa geri dön diyor. Tabiki bunun aptalca olduğunu biliyorum. Bunu yapacak imkânımız da, vicdanımız da yok” dedi. Bu sözüne karşılık Russell babacan bir tavırla sırıttı. Sonra bunu takip eden tıpkı Fanusta sıkça gerçekleşen sessizliklerden biri oluştu. Oradayken Dünya’ yı ve Dünyadakileri özlemenin ve hiçbir haber alamamanın burukluğuyla, hiç konuşmadan sadece işlerini yaparak ya da hiçbir şeyle uğraşmadan saatlerce sessizce kendi içlerine kapanıyorlardı.

    Ancak buradaki sessizlik o kadar uzun sürmedi. Birkaç dakika sonra Alex “artık dışarı çıkalım” diye Russell’ i uyardı. Uzay kıyafetlerini kontrol ettikten sonra Alex, kurmuş oldukları ölçüm cihazını kucakladı. Russell ise cihazı takılacak bilgisayarı ve bazı aparatları aldı. “kapıyı aç” diye ana bilgisayara sesli komut verdi. Dev kapı yukarıdan aşağıya doğru nazikçe açıldı.


    Ölmüş bir kaplumbağanın çürümüş kabuğu. Ne olduğunu bilmedikleri kedimsi bir canlının kafatası, az ilerde insan kafatasları ve insanın içini acıtan ve korkutan insan iskeletleri. Prof. Russel ve Prof. Alex uzay aracından inip kuzey batı tarafında kendilerine yaklaşık 200 metre uzakta olan bir kum tepesini gözlerine kestirdiler. Zira burası çokta yüksek olmayan ancak alana hakim ideal bir tepeye benziyordu. Üstelik şu betonarme binaları da net bir şekilde gözlemleye bileceklerdi.

    Nihayet tepeye vardıklarında Alex kucağında ki aleti tepedeki düz bir zemine oturttu. Sonra Russel bilgisayarı ve diğer ölçüm aparatlarını taktı. Sonunda etraflarında nasıl bir atmosfer döndüğünü anlayacaklardı. Alex aleti çalıştırmak için gerekli komutları giriyordu ki. Doğu yönünden kendilerine çok tanıdık gelen bir uğultu geldi. Ses önce belli belirsizdi fakat gitgide yükseliyordu daha doğrusu yaklaşıyordu. Biraz sonra tahmini 1-2 kilometre ötede bir kum bulutu belirdi. Tabiki Proflar bunun bir kum fırtınası oluğunu düşünseler de yanıldıklarını anlamaları uzun sürmedi.

    Toz bulutunun içinden ara ara parlayan camları fark ettiklerinde ikisinin de içinde tuhaf bir his uyandı. Şimdiye kadar tamamiyle hayal kırıklığına uğramışalarda ancak tam şuan içlerinde tuhaf huysuz bir umut belirmişti.

    Bunlar zırhlı, iri tekerlekli ve neredeyse 20 taneye yakın devasa büyüklükte bir jeep komvoyuydu. Hızla yaklaşıyorlardı. Russell jeeplerin tepelerinde dalgalanan flamaları seçebiliyordu. Ancak nasıl bir şekil taşıdıkları muammaydı. Alex ve Russell aynı anda uzay aracının yanına dönmeleri gerektiğini düşündüler ve yine aynı anda bu amaç için hareket ettiler. Fakat bu kez tam arkalarından gelen tiz bir ses onları durdurdu. Yine aynı anda dönüp baktıklarında kuzey batıdan 10 küsur Quinjet' in tepelerinden hızla geçtiğini gördüler. Ve daha ne olduğunu anlamadan jetler jeep konvoyuna doğru yöneldiler ve o anda birkaç şey birlikte oldu.

    Quinjetler silahlarını ateşledi. Roketlerİn çoğu tuhaf şekilde hedefi bulamasa da öndeki üç jeep parçalara ayrıldı. O sırda yerin altından çığlıklar yükseldi. Aynı anda Prof. Alex uzay aracına doğru gücü yettiğince koşmaya başladı. 70 küsur yaşında ki birine göre oldukça seri koşuyordu. Fakat Prof. Russell ne olduğuna anlam verememenin karmaşıklığıyla olduğu yerde hantal hantal hareket etmeye başladı. Birkaç saniye sonra “VERİLER! VERİLER!” diye çığlık attı. Ve o da yaşından beklenmedik bir çeviklikle uzay aracına doğru koşmaya başladı.

    Bu sırada Jeep konvoyu ilk saldırıyla birlikte uzay aracına 200-300 metre kala durdular. Quinjetler ikinci saldırı için havada birbirleriyle senkronize bir şekilde keskin bir manevra yaptılar. Ama jeep konvoyu buna rağmen hareket etmedi. Quinjetler ikinci saldırıyı gerçekleştirdi. Lakin bu defa roket yerine kurşunlarını kullandılar.

    Kurşunlar hedeflerini bulsa da birkaç basit hasardan başka bir şey yapamadı. Derken jeeplerin üst kısımları açıldı ve boyları neredeyse 1,5 metreyi bulan insansız savaş dronları aceleyle yükseldi. 10 küsur dronun her biri çevik hareketlerle sinekler gibi etrafta gezinmeye başladı. Birkaç saniye sonra hepsi birbiriyle senkronize oldu ve hedeflerini belirlediler “QUİNJETLER”

    Bu arada Alex uzay aracına kavuşmak üzereydi. Russell ise ona göre daha yavaştı ve tüm bunlar olurken yolun yarısını dahi kat etmemişti.

    Tüm dronlar tek bir jeti hedef almışlardı. Hepsi aynı anda küçük ama etkili roketlerini hevesle ateşlediler. Kaçış manevrasına rağmen Quinjet bu roket yağmurundan kurtulamadı ve havada büyük bir gümbürtüyle infilak etti. Aynı anda yerin altından yine bir çığlık ve uğultu tufanı koptu.

    Prof. Russell patlayan jetin etkisiyle birlikte kendini yerde buldu. Kafası bir insan kafatasına çarptı. Bununla birlikte kendisi için vizör görevi de gören uzay kıyafetinin kask kısmı çatlamıştı. Tekrar hamle yapmak için ayağa kalktı ancak yaşlı kolları ve bacakları kendisine itaat etmiyordu. Başını kaldırıp Alex’e doğru baktı.

    Alex uzay aracına kavuşmuştu ve tam içeri girerken arkasına, Russell’e baktı. Arkadaşının yerde olduğunu gördüğünde bir anlık nutku tutuldu. Geriye dönüp onu kurtarmalıydı. Ama o henüz bunun için hamle yapmadan büyük bir gümbürtü daha koptu. Bir jet daha havada patladı ve onun neredeyse 10 metre yakınına düştü. Alex verileri kurtarması gerektiğini düşündü. Çünkü eğer bu uzay aracına bir şey olursa onca yıllık tüm araştırmalar çöpe gidecekti. En azından verilerin dijital kopyalarının bulunduğu tabletleri kurtarsa bile çok şey yapmış olurdu. Bu yüzden kendi kendine “özür dilerim dostum” dedi ve içeri daldı.

    Prof. Russel son bir gayretle dizleri üstüne doğrulmayı başardı. Zar zor nefes alıyordu ve yaşlı kalbi deli gibi atıyordu. Sonra uzay aracına doğru baktı. Son düşen jetle birlikte kesif bir toz bulutu havalanmıştı. Uzay aracını zar zor seçebiliyordu. Ayağa kalkmalıydı ama kendinde bunu yapacak takati bulamıyordu. Biraz sonra uzay aracının yanına koca bir savaş jeepinin yanaştığını gördü. O anda “Alex” diye feryad etti. Çünkü bu hengamenin içinde kimin dost kimin düşman olduğunu bilmiyordu. “Alex Alex” diye sayıklarken kendini ayakta buldu. Ancak iki adım atmıştı ki yeniden yere yapıştı. Ve neredeyse 50 saattir Dünya’ ya dönmenin heyecanından ve döndükten sonraki şaşkınlıktan ve korkudan uyuyamayan yorgun yaşlı bedeni kendini bırakmıştı. Prof. Russell kızıl kumların üzerinde usulca bayıldı.

    Prof. Alex uzay aracına girer girmez ense kökünde ve gözlerinin arkasındaki ağrı bir anda vurdu ve bu onun birkaç saniye tökezlemesine neden oldu. Kendine gelir gelmez teçhizat odasında tasnif ettikleri Enceladus verilerini almak için aceleyle oraya doğru koştu. Ağzı kurumuş nefes nefese kalmıştı ancak bunu umursayacak durumda değildi. Verilerin dijital kopyalarının yerleştirildiği rafa doğru yöneldi ve daha bir iki tanesini almıştı ki arkasından bir ses “profesör” diye ciyakladı. Korkuyla arkasına baktı ve dalış kıyafetine benzer kırmızı siyah bir kostüm giyinmiş 3 kişi teçhizat odasının kapısının önünde durmuş Alex’e bakıyorlardı. Ellerinde kocaman ağır silahlar vardı. Alex bir şey söylemek için ağzını açılmıştı ki içlerinden biri öne doğru çıktı ve “profesör Alex tüm verileri toplayın sizi buradan götürmeliyiz” dedi. Sesi boğuk ama heyecanlı çıkmıştı. Alex bir iki saniye duraksadı, sonra “siz dost musunuz?” diye sordu. “tabiki de dostuz efendim” diye karşılık verdi hemen dalış kıyafetli kişi. Sesi boğuk olmasına rağmen genç ve zarifti. “ne oldu? Dünya’ ya ne oldu? NASA nerede?” diye hararetle sordu Prof. Alex. Boğazı tamamen --rumuştu ve sesi titriyordu. “size her şeyi anlatacağız ancak şimdi buradan gitmeliyiz efendim.” Diye karşılık verdi adam. “buradaki veriler çok önemli. Bunlar 20 yılın hasadı burada bırakamayız. En azından bu tabletlerin hepsini almalıyız.” Dedi Alex. Aynı anda kapıda duran iki kişi öne doğru atıldı ve 10 küsur tabletin bulunduğu rafı tamamen boşalttılar. Tabletleri orada bulunan bir kutuya tıkıştırdılar. Alex onları “dikkat edin lütfen” diye endişeyle uyardı. Sonra aniden biri içeri girdi ve “PATRON! PATRON! BURADAN HEMEN AYRILMALIYIZ. HERİFLERİN DESTEK KUVETLERİ GELDİ! HEMEN HEMEN HEMEN…” dedi ve aniden dışarı doğru fırladı. Diğer iki adamda kutuyu kaptıkları gibi dışarı fırladılar.

    Alex aceleyle odadan dışarı çıkarılmadan önce, bedeni korunsun diye özel cam fanusun içine koydukları SC’ ye baktı. Russell onu tekrar canlandıracaktı.


    Alex dışarı çıktığında toz bulutu o kadar yoğunlaşmıştı ki kapının önündeki kocaman savaş jeepinin neredeyse fark edemeyecekti. Russell’ in düştüğünü gördüğü yere doğru baktı ancak etrafı görmek imkansızdı. Tam bir kaos ortamı oluşmuştu. Havada uçuşan dron ve quinjetlerin sesi duyuluyordu. Sanki kovalamaca oynuyorlarmış gibi sesler bir o tarafa bir bu tarafa dönüp duruyordu.

    Prof. Alex’ i hızlıca araca bindirdiler. Araç dışarıdan devasa görünmesine rağmen içeriden oldukça dardı. Herkes yerini aldığında Alex hararetle sordu “Profesör Russell’ i aldınız mı? O güvende mi?” soruya sağ tarafında oturan kişi cevap verdi. “merak etmeyin efendim diğer ekibimiz onunla ilgileniyor” dedi. O bunu söylerken araç çoktan tam gaz yola koyulmuştu bile. Toz bulutunu ve çatışmayı arkalarında bırakırken az önce ayrıldıkları yerden büyük bir patlama sesi geldi ve Alex bunun uzay aracı olmadığını umuyordu.

    Prof. Russell olağanüstü toplantıda kendisi için ayrılan, diğer herkese hâkim olacağı baş koltuğa oturdu. Böylelikle herkes onu rahatlıkla görüp sorularını iletebilecekti. Russell buraya kadar tek tük şeyleri hatırlaya biliyordu. Kaos alanında hatırladığı son şey Alex’ in uzay aracına girmeden önce ona bakmasıydı. Sonra gözlerini rahat bir hastane yatağında açmıştı. Başucunda en yakın üç arkadaşını bulmuştu. Prof. Lily Parker, Prof Adam Boss ve Prof. Tom Zimmer. İlkin bunun bir rüya olduğunu düşünse de daha sonra dostlarına uzun uzun sarılıp hasret gidermişti. Tabi bir müddet sonra Prof. Alex’ in nerede olduğunu sordu dostlarına. Ancak onlar bu konuda bilgilerinin olmadığını ve buraya sadece kendisinin getirildiğini söylediler. 4’ü de bu durum için endişelenmişlerdi ki bir iki saat sonra siyah takım elbiseli biri Prof. Russell’ in kendisine gelmiş olduğundan dolayı bugün saat 19.00’da yani bir saat sonra yapılacak olan olağanüstü bir toplantıda, Profesör Alex’ in akıbeti dâhil birçok konuda malumat verileceği söylendi. Bunun için 4 profesör hemen hazırlıklara başladı.

    Bu uzun beyaz odaya gelmek için asansörle 5 kat aşağı inmişlerdi. Yine beyaz uzun bir masa odanın tam ortasına konumlandırılmıştı ve etrafına hepsi de dolmuş 50 den fazla sandalye konulmuştu.
    Prof. Russell oturduktan sonra masada duran küçük kulaklığı aldı ve sağ kulağına taktı. Artık masanın en ucundaki kişi konuşursa rahatlıkla duyabilecekti.

    Masada sadece 14 kişinin önünde kendilerine ait ülke bayrakları duruyordu. Bunlar o ülkelerin temsilcileriydi ya da başkanları. Russell bunu bilmiyordu ve umursamıyordu da. Russell’ in karşısında yani masanın diğer ucunda Çinli biri duruyordu önündeki bayraktan bunu anlayabiliyordu. Anlaşılan toplantıya başkanlık yapan kişi oydu.

    “merhaba efendim” dedi çinli ayağa kalkarak “adım Enjung Guanjie. Burada Çin halkının temsilcisi olarak bulunuyorum ve oturumun başkanlığını yapmak için seçildim. Umarım kendinizi iyi hissediyorsunuzdur efendim” dedi gayet nazik bir tavırla.
    “bana Dünya’ da neler döndüğünü anlatırsanız belki iyi olabilirim” dedi Russel eleştirel bir ses tonuyla. “tabiki efendim ama isterseniz soru cevap şeklinde ilerleyelim. Önce neyi öğrenmek istersiniz?”
    “öncelikle Prof. Alex’ in nerede olduğunu ve uzay gemimize ne olduğunu öğrenmek istiyorum” diye hemen karşılık verdi Russell.
    Enjung cevap vermeden önce elini arkasındaki duvara tuttu ve orada gayet net ve canlı bir hologram oynamaya başladı. Uzay aracı onlarca kişi eşliğinde güvenli bir yere taşınıyordu. “gördüğünüz gibi araç içindeki tüm bilgilerle birlikte güvende. Ancak Profesör Alex’ e gelince kendisini maalesef asi gurup ele geçirdi. Onu kurtarmak için çalışmalarımız tüm hızıyla sürüyor emin olabilirsiniz” dedi Enjung gayet rahat bir tavırla.

    “ Asi Grup mu? Onlar da kim?” diye hararetle sordu Russell.

    “anlatayım efendim. Ancak her şeyin daha iyi anlaşılması için izin verin siz dünyadan ayrıldıktan sonra olanları anlatayım” dedi ve 2051, 13 Mayısta başlayan ve ta 2066’ ya kadar devam eden savaştan hızlıca bahsetti. Aynı zamanda bunları hologram ekranda gösteriyordu. Prof. Russel duydukları ve gördükleri karşısında hayretle kalakalmıştı. İnsanlık gerçekten çıldırmıştı.

    “ 2066 başlarında büyük anlaşma oldu. Zaten Dünya da çok az ülke ayakta kalmıştı. Ve hepsi şimdi bu masadalar. Sadece 14 ülke bayraklarını kurtarabildi. Diğer ülkelerin açıkta kalan halkları bu 14 ülkeye sığındı. Nihayetinde Dünya 14 ülkelik ve sadece 400 milyon küsurluk sağlıklı insanın bulunduğu bir yer haline geldi. Aynı zamanda Dünya’ nın çok az yeri sağlıklı bir yaşamı destekler nitelikte. Diğer taraflardaysa tuhaf şeyler oluyor. Her neyse Dünyada ki bu barış ortamı fazla sürmedi. Oldukça gizli yürütülen yeni bir Enceladus görevi için NOAH-3071 isimli uzay gemisi yola koyulduktan birkaç gün sonra halk bir şekilde bundan haberdar oldu ve küçük bir insan grubu bu projeye tepki gösterdi. Onlara göre dünya kaynakları zaten sınırlıyken, insanlığın bir kısmı açlıkla boğuşurken, üstelik Satürn’ de yeni bir yaşam kurmak o kadar maliyetliyken, Dünya’ yı yeniden yaşanabilir bir yer yapmak yerine devletler neden böyle “saçma” bir işe kalkışmışlardı. Küçük bir gruplardı bu yüzden önce onları ciddiye almadık. Ancak bir müddet sonra tepkiler olağanüstü bir şekilde büyüdü. 14’ler olarak Satürn projesinin önemini anlatan 1 saatlik bir açıklama yaptık. Bu projeyle elde edeceğimiz bilgilerle belki de dünyamızı yeniden iyileştirebiliriz dememize rağmen tansiyonu düşürememiştik. Çünkü bu defa “ Enceladus da ki fanus işe yararsa orada yeni bir hayat kurulacak ve dünya elitleri oraya gidip bizi hasta Dünyamız da boğulmaya bırakacaklar” diye yeni bir inanış başladı. Tüm çabalarımıza rağmen insanların yaklaşık 30 milyonu bu inanışın arkasından gitti ve bize karşı isyan başlattı.

    Asiler kendilerine THE LAST HOPE (SON UMUT) diyorlar. Liderleri eski bir Kübalı Reiner Luis.” Hologramda görünen Reiner geniş omuzlu iri yapılı birine benziyordu. Dalgalı saçları ve kemikli bir yüzü vardı. Bu geniş omuzların sahibi kararlı birisine benziyordu.

    “Onları birkaç defa bastırdık. Lakin bu oluşumun zeki birkaç kişi tarafından kasten yönlendirildiğine inanıyoruz. Eski Dünya silahlarını bir şekilde toplayıp bize karşı kullanıyorlar. Ve artık bildiğiniz gibi Profesör Alex bu isyancıların elinde.Sizi son anda kurtarmasaydık büyük ihtimalle sizde onların elinde olurdunuz.

    Niyetlerinin Satürn projesinde en az bizim kadar bilgi sahibi olmak istediklerini düşünüyoruz. Bu yüzden Profesör Alex’ in canına kast edeceklerini düşünmüyoruz. Ve tam şuanda askeri birlikler bir kurtarma operasyonu planı yapıyorlar” dedi Enjung ve birkaç saniye Profesör Russell’ e bakarak sessizce onu gözlemledi. “merak etmeyin Profesör, dostunuz en kısa zamanda aramızda olacak” diye ekledi Enjung sakin ve kararlı bir sesle.

    “Onu bulsanız iyi olur” dedi Prof Russel “çünkü Enceladus da bulduklarımızı tek başıma açıklayamam”

    6.

    Prof. Alex, içinde tek bir masa ve birkaç sandalyenin bulunduğu loş bir odada tek başına düşüncelere dalmıştı. Yaşadığı şoku bir an önce üzerinden atmak ve içinde bulunduğu bu kaotik ortama bir anlam verebilmek için zihnini toparlaması gerekiyordu. Ancak bunu başarmak o kadar da kolay değildi. Beklemedikleri bir anda her şey çok hızlı gelişmişti. Saatler önce hem kendisi hem de Russel ölümden dönmüştü. Sürekli gözünde o savaş sahneleri canlanıyordu. Özellikle de Russel’la göz göze geldikleri o an… Zaten sonrasını tam olarak hatırlayamıyor, sadece birbirinden kopuk bazı görüntüler zihninde canlanıyordu. Reiner Luis’in odaya girmesiyle irkildi ve bir anda kendine geldi.

    “Özür dilerim Prof. Alex, sizi korkutmak istememiştim” dedi Luis sandalyesine otururken… “Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”

    Prof. Alex iyi olduğunu ifade eden belli belirsiz bir baş hareketiyle ona karşılık verdi. Kısa bir sessizliğin ardından söze ilk giren Luis oldu;

    “Profesör, öncelikle şunu bilmelisiniz ki, burada güvendesiniz ve sizi hayatta tutabilmek için şu kapının ardında kendi hayatını feda etmeye hazır sayısız insan var. Sizin can güvenliğiniz bizim için her şeyden önemli. O yüzden lütfen biraz rahatlamaya çalışın. Eğer yardımı olacaksa size bir kadeh içki ikram edebilirim.

    Prof. Alex az öncekine benzer bir baş hareketiyle istemediğini belirtti.

    “Peki o halde, bana sormak istediğiniz pek çok soru olduğunu biliyorum. Dilerseniz, siz bu soruları sormadan ben size bilmeniz gereken her şeyi anlatmaya çalışayım. Böylece sizi daha fazla yormamış oluruz.”

    Prof. Alex’in ağzından çok kısık bir ‘evet lütfen, sizi dinliyorum’ cümlesi çıktı. Luis, odaya gelirken yanında getirdiği siyah çantanın içinden dijital bir harita çıkartıp masanın üzerine koydu ve Hawking-2018’in Dünya’yı terk ettiği andan itibaren yaşanan tüm gelişmeleri zaman zaman haritayı da kullanarak Prof. Alex’e anlatmaya başladı…

    * * *

    “…Ve böylece Profesör, Dünya iki kutba ayrılarak iki farklı merkezden yönetilir duruma geldi… Bir tarafta kendilerini hala devlet olarak tanımlayan 14 şarlatan ve onların peşi sıra sürüklediği milyonlarca masum insan var. Düşünebiliyor musunuz Profesör, öyle bir savaşın ve yıkımın ardından, sayısız insanın yok olup gittiği, geride kalanların ise nefes almakta dahi zorlandığı bir dünyada hala devlet olduğunu iddia eden gruplar var. Ve işin komik tarafı, ki buna komik demek ne kadar doğru olur bilemiyorum, bu devletlerin her biri tek bir kıta üzerinde toplanmış durumda! Örneğin, sizin bildiğiniz Çin devletinin topraklarında yeller eserken, burada Çin diye bir devlet var. Evet inanması güç ama maalesef gerçek bu. Şu an sadece Amerika kıtası üzerinde belli alanlarda kısıtlı bir yaşam imkanı var. Bir de Avustralya kıtasında yaşamaya uygun küçük alanların olduğunu tahmin ediyoruz. Ancak henüz tam olarak net bir bilgi yok elimizde. 14’ler ile anlaşmazlıklarımız iyice artmaya başladıktan sonra, hatta bu yeni savaşta ilk insanlar ölmeye başladıktan sonra, her iki grup da dünya insanlarına taraflarını seçmeleri konusunda sert uyarılar yaptı. Daha sonra bizler, bizimle birlikte olan insanlarla beraber Güney’e göç edip Latin Amerika toprakları üzerinde yaşama uygun alanlarda dengeli bir biçimde dağıldık. Bin bir çeşit yalan, ve asla gerçekleştiremeyecekleri vaatlerle çoğunluğu yanına çeken 14’ler ise Kuzey’e yerleşti. Tabii şu bilgiyi de paylaşmam lazım; bizim Kuzey’de gizli üslerimiz var. Onların da bizim bölgemizde üslerinin olduğunu biliyoruz. Sizi de bu üslerin sayesinde kurtarabildik onların elinden.”

    Luis bu noktada birkaç saniye durarak Profesör’ün tepkisini ölçmeye çalıştı. Prof. Alex, dinledikleri karşısında adeta yeni bir yıkım yaşamıştı. Dünyanın birgün bu çatışmayla yüz yüze geleceğini biliyorlardı. Hatta Satürn projesi de bu öngörüden yola çıkılarak hayata geçirilmişti. Ancak her şeyin bu kadar hızlı bir şekilde gelişmesi Prof. Alex gibi bir dehayı dahi çok şaşırtmıştı. Prof. Alex’in kafasında hala oturmayan yerler vardı. Kibarca Luis’den anlatmaya devam etmesini istedi.

    “Bakın Profesör, sizinle gerçekten çok açık bir şekilde konuştuğumu bilmenizi istiyorum. Tüm bu anlattıklarım ve bundan sonra anlatacaklarım size garip gelebilir. Hatta bana inanmıyorsunuz belki de. Ancak üzerine basa basa tekrar hatırlatmakta fayda görüyorum; artık zamanımız çok kısıtlı ve bundan sonra verilecek her karar bizi var olmakla yok olmak arasında götürüp getirecek. Savaşın sona ermesinin ardından insanlık tarihinde örneği görülmemiş bir kaos yaşandı. Sonra sözümona varlığını sürdüren devletler bu kaosu önlemek için kendi aralarında göstermelik bir barış anlaşması imzaladılar. Bize göre her şey önceden planlanmıştı. Bir grup elit zümre, gizli antlaşmalar yaparak kendi geleceklerini garanti altına almak için işbirliği yaptı. Ancak onlar da tam olarak önünü göremiyordu ve gerekli süreyi kazanmak, aynı zamanda varolmak adına bu devletçilik oyununu sürdürmeye karar verdiler. Bu durum hayatta kalan insanların da işine geldi. Herkes din, dil, ırk, millet ayrımı gözetmeksizin kendini bir sözde devletin kucağına attı. Ancak diğer tarafta, oynanan bu oyuna dahil olmayan bizim gibi insanlar da vardı. Artık devlet denen mekanizmanın ortadan kalkması gerektiğini; farklı bir yönetim sistemi kurarak dünyada kalan çok kısıtlı kaynak ve görece az sayıdaki nüfusun yeni bir anlayışla bir arada toplanarak yönetilmesi gerektiğini savunduk. Başlangıçta bizi fazla ciddiye almadılar ancak bizim gibi düşünen insanların sayısı arttıkça bu durum onlar için bir engel oluşturmaya başladı. Ve böylece adımız ‘isyancılar’a çıkmış oldu.

    Oysa ki biz kendimize ‘Son Umut’ adını vermiştik. Çünkü bizler, gezegenimiz ve kendi neslimizin devamı için gerçekten de son umuttuk. O saatten sonra amacımız devlet kurup eskiye benzer bir sistemle vakit kaybetmek yerine, bundan sonrası için hızlıca neler yapabileceğimizi konuşmak olmalıydı.”

    * * *

    Luis konuşmasına hararetle devam ederken o esnada kapı çaldı ve kamuflajlı bir asker içeriye başını uzatıp Luis’e bir mesaj iletmesi gerektiğini söyledi. Kısa bir süre dışarıda kalan Luis, yeniden içeri girdiğinde endişeli görünüyordu.

    “Haberler çok iyi sayılmaz Prof. Alex. Aldığımız istihbaratlara göre 14’lerin ordusu sizi almak için büyük bir operasyon hazırlığı içine girmiş. Ancak endişe etmenize gerek yok; içinde bulunduğumuz oda karargâhımızın en gizli yeridir. Biz teslim etmediğimiz sürece sizi kimse bu odadan dışarıya çıkaramaz.”

    Prof. Alex’ten bir onay ya da herhangi bir tepki bekleyen Luis, bu tepkiyi alamayınca tekrar söze kendi devam etmek zorunda kaldı. Tüm konuşma boyunca Prof. Alex’ten ne olumlu ne olumsuz herhangi bir tepki gelmemişti. Karşısında poker face biri oturuyor ve benzerine az rastlanır bir dikkatle kendisini dinliyordu. Luis daha fazla ikna edici olması gerektiğinin farkındaydı…

    “Profesör, gördüğünüz gibi fazla zamanımız yok ve sizin de biraz dinlenmeniz gerekiyor. Ne zaman neyle karşılaşacağımızı kestiremiyoruz, bu nedenle dinlenip kendinizi daha iyi hissetmeniz bizim için önemli. Şu ana kadar size hep geçmişten bahsettim. Oysa ki asıl konuşulması gereken konu gelecek olmalı! Savaş sonrasında dünya halkının tek sorunu bölünme değildi elbette… Savaş sadece askerleri yok etmekle kalmadı, aynı zamanda farklı meslek gruplarından sayısız insan yok olup gitti. Bunların en önemlisi de bilim insanlarıydı tabii ki… Dünya’nın her kıtasından farklı uzmanlıkları olan çok değerli bilim insanlarını kaybettik. Bu kayıp, sıradan bir kayıp değildi. Bilim insanlarının yok olması, dünyanın gelişimini ve üretimini de olumsuz etkiledi. Bugün sıra dışı bir tabloyla karşı karşıyayız. Günlük yaşantımızın bazı alanlarında ileri teknoloji kullanırken bazı alanlarında ise neredeyse ilkel insanlar gibi yaşıyoruz. Tarım, enerji, tıp, madencilik ve yazılım gibi alanlarda çok büyük kayıplar verdik. Bu nedenle toplam nüfus içinde en değerli grup, hayatta kalan bilim insanları oldu. 14’lerle girdiğimiz çatışmaların büyük bir bölümüne, işte bu bilim insanlarını kendi tarafımıza çekme kavgası neden oldu. Bir bilim insanını kendi safına çekmeyi başaran taraf, eski dünyada çok değerli bir maden rezervini keşfetmiş ülkeler gibi seviniyordu.”

    ***

    Bu noktada Luis kısa süren bir kararsızlık yaşadı. Kafasında Prof. Alex’e söyleyeceği cümleleri hızlıca toparladıktan sonra kaldığı yerden konuşmasına devam etti:

    “Lafı açılmışken sizinle paylaşmam gereken çok önemli bir konu daha var Profesör… Her ne kadar Son Umut hareketinin lideri benmişim gibi görünse de aslında gerçek tam olarak böyle değil. Ben sadece saha lideriyim. Başka bir ifadeyle görünen kişiyim diyelim… Asıl bizi yönetenler, 20 kişiden oluşan ve kimliklerini hem kendi halkımızdan hem de 14’lerden saklamayı başardığımız bir grup bilim insanı… Zaten olması gereken de bu değil mi Profesör? Bakın ben tüm bu olaylar yaşanmadan önce Küba’da sıradan bir edebiyat öğretmeniydim. Tek hayalim, bir bilim-kurgu yazarı olmaktı. Bana kalan her boş vaktimde gelecekte geçen bilim-kurgu öyküleri yazar, bunları öğrencilerime okurdum. Şimdi, yaşadığımız çağda milyarlarca hayal gibi benim hayalim de uzayın sonsuz boşluğuna karışıp gitti… Aslında şunu anlatmak istiyorum; hayatımın her döneminde bilime olan inancımı asla kaybetmedim. Bundan önceki hayatımızda olduğu gibi bugün de ve tabii ki gelecekte de varlığımızı bilime borçlu olacağız. 14’lerin sözde devlet başkanlarına sürekli bu gerçeği anlatmaya çalıştık. Çekilin aradan ve yerinizi bilim insanlarına bırakın. Geleceğimize onlar karar versin diye direttik. Ancak onlar, tam da kendilerinden beklendiği gibi konumlarından asla vazgeçmediler ve kendi geleceklerini her şeyin üzerinde tuttular.”

    ***

    Saatlerdir kesintiye uğramadan devam eden bu hararetli konuşmanın başından beri ağzından tek kelime çıkmayan ve sadece dinlemeyi tercih eden Prof. Alex ilk defa sohbete ortak oldu;

    “Kimler var bu 20 kişilik grubun içinde?”

    “Profesör, şu aşamada sizinle bu insanların isimlerini paylaşamam. Zaten böyle bir yapının varlığını sizinle paylaşarak alabileceğim tüm insiyatifi almış durumdayım. Beni anlayışla karşılayacağınızı ümit ediyorum. Ancak şunu bilmenizde sakınca yok; bu insanlarla mutlaka tanışacaksınız. Çünkü artık siz de bu grubun içinde sayabilirsiniz kendinizi.”

    Prof. Alex, Luis’in bu açıklamasına da herhangi bir tepki vermeyerek eski konumuna geri döndü. Luis’in kendisi adına böyle bir karar almış olması ve bunu çok sıradan bir şeymiş gibi kendisiyle paylaşması, Prof. Alex’in bu odaya girdiği andan itibaren ilk defa kendisini tutsak gibi hissetmesine neden oldu. Prof. Alex’ten herhangi bir tepki gelmeyeceğini anlayan Luis, konuşmasına devam etti;

    “Sanırım siz ve Prof. Russel’ın yanı başında neden böyle sıcak bir çatışmanın yaşandığını daha net kavramışsınızdır. Göndermiş olduğunuz sinyalin iki tarafa da aynı anda ulaşmış olma ihtimali yüksek. Sinyalin 14’lerin karargâhına daha yakın bir mesafeden geldiğini anladığımız için onların sizi almaya kara araçları ile geleceğini tahmin ettik ve 24 saat hazırda bekleyen Quinjetlerimizi hemen havalandırdık. Amacımız tabii ki hem ikinizi hem de sahip olduğunuz verileri kurtarmaktı ama bunu başaramadık maalesef. 14’ler, teknoloji yönünden bizden çok daha ileriler. Çünkü NASA, daha doğrusu NASA’dan kalanlar diyelim, hala onların elinde. Biz ise savaşın ardından dünyada kalan savaş araç-gereçlerini toparlayarak kendimize göre bir güvenlik alanı inşa ettik. Avrupa kıtasından çok sayıda yazılım mühendisi bizim tarafımızı tercih etti. Onların bu tercihi bizi ayakta tutan en önemli faktörlerden biri oldu. Her biri çok özel bir ekip tarafından korunuyor ve birkaç saatlik uyku dışında tüm mesailerini savaş araçlarımızı geliştirip güçlendirmek için harcıyorlar.”

    ***

    O esnada kapı bir kez daha çaldı ve az önce Luis’i çağıran asker, aynı hareketleri birebir tekrar ederek Luis’i bir kez daha dışarıya davet etti. Luis bu kez dışarıda çok daha uzun süre kaldı. Bu süre Prof. Alex’e saatlerce geçti gibi gelmişti. Profesör huzursuz ve düşünceliydi. Nasıl bir adım atması gerektiğini hesap ediyor, Luis’e güvenip güvenmemesi gerektiği noktasında sezgilerini dinliyor ve bu konuda bir karara varmaya çalışıyordu. Onu düşüncelerinden ayıran yine Luis’in sert ayak sesleri oldu;

    “Profesör öncelikle şunu söyleyim ki, telaşlanacak bir durum yok. Bize karşı bir operasyon yapılmak istendiğini biliyoruz. Hedef tabii ki sizsiniz. Ancak bu operasyonun hayata geçirilmesi şu an için zor görünüyor. Sizi nerede sakladığımız konusunda hiçbir fikirleri yok ve olması da imkansız. Ancak yine de benim bazı hazırlıkları yönetmem ve gerekli tedbirleri almam için artık yanınızdan ayrılmam gerekiyor. Bir sonraki buluşmamıza kadar size dinlenmenizi öneririm. Ve Prof. Alex… Şunu bilmenizi isterim ki, dostunuz Prof. Russel en kısa sürede aramızda olacak ve geleceğimizi sizlerin önderliğinde hep birlikte planlayacağız. Enceladus’ta bulduklarınız hepimiz için, tüm dünya halkı için çok önemli.”

    Luis tam kapıdan çıkmak üzereyken, Prof. Alex’in sesini duymasıyla bir anda olduğu yerde durup arkasını dönmeden onun tek cümlelik cevabını dinledi ve hızla odadan ayrıldı;

    “Onu bulsanız iyi olur” dedi Prof. Alex, “Çünkü Enceladus’ta bulduklarımızı tek başıma açıklayamam”
  • Yazar: Fox Mulder
    Hikaye Adı : Hayal veya Gerçek
    Link: #29392131

    Saatlerdir rıhtıma yanaşmış olan Rus bandıralı bu gemiyi gözlüyordum. Yanıma aldığım çekirdekler biteli saatler olmuştu. Geminin ışıkları tamamen kapalı ve göze çarpan en ufak bir hareketlilik dahi yoktu. Gerçek oralarda bir yerdeyse sonsuza kadar beklemek sorun değildi ama ya değilse? Ya yine yanıldıysam?

    Düşüncelerimi çalan telefon böldü. Arayanın Scully olduğunu görünce telefona cevap verdim.
    “Mulder, neredesin?”
    “Dünya üzerinde bir yerlerde ufak bir çekirdek kabuğu öbeği yapmakla meşgulüm saatlerdir.”
    “Skinner saatlerdir seni arıyor. 2 gün önce kiraladığın bir arabayla kimseye haber vermeden ayrılmışsın.”
    “Yeni bir iz üzerindeyim.”
    “Mulder, bana neden haber vermedin?”
    “Haber kaynağım her kimse, yalnız gelmemi istedi.”

    Scully yeni bir cümle kurmaya çalışırken geminin güvertesinde iki gölgenin hareket ettiğini gördüm.

    “Şu an kapatmam lazım. Sana tekrar ulaşıncaya kadar Skinner’ı oyalamaya çalış.”
    “Muld…”

    Cevabı dinlemeden telefonu kapattım. Arabadan inip, hızla gemiye doğru ilerlemeye başladım. Güvertede gördüğüm iki gölgenin ellerinde bir çanta ile gemiden inip, ileride bekleyen Ford’a doğru gittiklerini fark ettim. Karanlıkta yüzlerini seçmeme imkân yok ama karanlık beni de kamufle ettiği için pek fazla umursamadım. Olabildiğince sessiz ve hızlı olarak gemiye girdim, Rusça birkaç söz duyunca kendimi kapısını açık bulduğum ilk yere attım. Burası depo gibi bir yerdi. Bir sürü çuvalla dolu bir depo. Havayı koklayınca içerinin yoğun bir şekilde çay koktuğunu fark ettim. Çuvallardan birini hafif aralayınca yanılmadığımı anladım. Delil poşetine örnek almak için hamle yapacağım sırada Rusça konuşmaların yakınlaştığını fark ettim. Örnek almaktan vazgeçip, ses çıkarmadan beklemeye başladım. Kapının önünde sesini ayırt edebildiğim üç kişi konuşuyordu. İçlerinden birisi birden Rus aksanıyla da olsa akıcı bir şekilde İngilizce konuşmaya başladı. Bir telefon görüşmesi yapmaya başladığını anladım.

    “Gemi rıhtıma yanaştı ikinci aşama için emirlerinizi bekliyoruz.”
    “Evet, doğrudan Türkiye’den geliyor ve birinci kalite.”
    “Evet, Karadeniz Bölgesi’nden toplandı.”

    Telefon görüşmesi bitince, az önce İngilizce konuşandan Rusça birkaç kelime geldi ve yürümeye başladılar. Adamlar uzaklaşınca tekrardan çay çuvalının başına döndüm, delil poşetine çay örneği alıp, çuvalı ilk konumuna getirdim ve yavaşça deponun kapısını açtım. Sessizce gemiden aşağı indim ve arabaya doğru koşmaya başladım. Arabaya bindikten sonra, hızla limandan ayrılıp, Scully’yi aradım.

    “Mulder, az önce neler oldu? Telefonu neden kapattın ve tekrar aradığımda neden açmadın?”
    “Yarım saat içinde laboratuvarda olman lazım. Rusya’dan gelen geminin içerisi çay ile dolu.”
    “Yani? Gecenin saat üçünde beni çay içmeye mi davet ediyorsun?”
    “Çaydan örnek aldım. Analiz yapmamız lazım.”
    “Peki, yarım saat içerisinde görüşürüz.”

    Arabayla gidebildiğim kadar hızlı olarak Scully’nin yanına ulaştım. Buna rağmen bir saatten önce ulaşamamıştım. Scully yüzüme dikkatle baktı.

    “Kaç saattir uyumuyorsun”
    “Bilmiyorum. Şimdi bunun hiçbir önemi de yok. O gemide bir şeyler döndüğü kesin ve çayda kesinlikle bir şeyler söz konusu.”
    “Peki, sen de bu arada Skinner ile görüşmek isteyebilirsin.”

    Skinner’dan bir ton laf işittikten sonra laboratuvara geri döndüm. Scully olması gerektiği gibi analizi tamamlamıştı.

    “Çayda herhangi bir sorun gözükmüyor. Haber kaynağın kesinlikle seni kandırmış.”
    “Telefonla konuşurlarken duydum, doğrudan Karadeniz Bölgesi’nden geldiğini ve birinci kalite olduğunu söyledi.”
    “Açık söylemek gerekirse, bu son iki gününü boşuna harcadığını düşünüyorum. Evine git ve dinlen Mulder.”

    Hiçbir şey söylemeden Scully’nin yanından ayrıldım. Eve kadar uyumadan gidebilmek için klasik müzik çalan bir radyoyu ayarladım. Çaykovski’nin Piyano Konçertosu No:1 çalıyordu. Eve kadar hiçbir şey düşünmeden gitmeye ve sıcak bir duş alıp uyumaya karar verdim.

    Duşa girip çıktıktan sonra uykuya henüz yenik düşüyordum ki telefonun sesiyle kendime geldim. Gözlerimi ağır ağır açtım ve yerimden doğruldum. Arayan her kimse beni sevdiğinden dolayı aramıyordu. Yanılmıştım, sevdiğinden dolayı arıyor da olabilirdi, çünkü arayan Scully’di.

    “Mulder, çay örneği aldığın gemi Rus bandıralı demiştin değil mi?
    “Evet.”
    “Bu sabah erken saatlerde Rus bandıralı bir geminin limandan ayrıldığını ve açıklarda da battığını öğrendim.”
    “Ama nasıl olur, bu kadar kısa süre içerisinde koskoca gemiyi nasıl boşaltmış olabilirler?”
    “Bilmiyorum. Belki de boşaltmadan ayrıldı ve batırıldı. Ama şüphelerinde haklı olabilirsin. Daha detaylı analiz yapmak için tekrar laboratuvara döndüm.”

    Yerimden kalktım. Tekrardan büroya döndüm. Bodrum katındaki odamda otururken kapının altından bir zarf atıldığını gördüm. Hızla yerimden fırlamama rağmen, kimin attığını görememiştim. Zarfı açtığımda rıhtımda arabanın içerisinde beklerken ve telefonla konuşurken çekilmiş fotoğraflarımla beraber bu işin peşinin bırakmamı söyleyen bir mektup buldum. Eğer bu işin peşini bırakmazsam kaybedenin yine ben olacağımı da söylemeyi ihmal etmemişlerdi.

    Hızla odamdan çıkıp, otoparka indim. Arabaya bindiğim sırada yan kapının açıldığını ve içeriye Sigara İçen Adam’ın bindiğini gördüm.

    “ Seni or...”
    “Sakin olun Ajan Mulder. Buraya sizinle bir anlaşma yapmak için geldim.”
    “Seninle hiçbir anlaşma yapmam. O sigarayı da söndür.”
    “Anlaşma yapmak zorundayız. Gördüklerin karşısında ispatlayabileceğin çok fazla bir şey yok. Tabii aldığın örnek dışında. O örneği yok edeceksin.”
    “Neden yok ediyorum?”
    “Kız kardeşini tekrar görmek istiyorsan bu dediğimi yapmak zorundasın. Yoksa bir anlaşmamız olmayacak.”
    “O çaylarda ne vardı?”
    “Senin ve FBI’daki kimsenin bilmesinin doğru olmadığı şeyler.”
    “Örnek laboratuvarda analiz ediliyor. Eğer ki gerçekten bir şey varsa bu ortaya çıkar ve o zaman da sadece ben değil tüm dünya öğrenir.”
    “Anlaşmayı unutalım o halde, kız kardeşini tekrar kaybetmeyi göze alacak kadar gözün kara ise yapabileceğim bir şey yok.”
    “Kız kardeşim nerede?”
    “Anlaşmayı kabul edersen, görebileceksin. Bana güvenmen lazım.”
    “Hiç kimseye güvenmiyorum.”
    “Bu işi şu an bitirdiğin takdirde hemen kız kardeşinin yanına gideceğiz. Scully’i ara ve o örneği yok ettir.”

    Bu adi herife güvenmememe rağmen Scully’i aradım ve örneği yok etmesini söyledim. Dediğimi yapacağından emin olduğum için de cevabı beklemeden telefonu tamamen kapattım.

    “Sözümde duruyorum Ajan Mulder. Yalnız benim arabamla gideceğiz.”
    “O çaylarda ne vardı.”
    “O çaylar, uygun ısı ve sıcaklıkta potasyum bromür ile karıştırıldığında kitlelere istediğinizi yaptırabileceğiniz bir silah olarak kullanılacaktı.”
    “Potasyum bromür mü? Sedatif etkisi yüzünden mi?”
    “Aynı zamanda anti-epileptik etkisi yüzünden de”

    Bir süre konuşmadan sessizce yol aldık. Günlerdir uykusuz olmanın verdiği yorgunlukla uykuya dalmışım. Gözlerimi açtığımda bir hastane odasının içerisinde başımda Scully ve Skinner’ı dikilirken buldum.

    “Ben ne zaman buraya geldim.”
    “Mulder, bizi çok korkuttun.”
    “Ben, ben Sigara İçen Adam ile beraber kız kardeşime gidiyordum.”
    “Mulder, seni 2 gün önce kiraladığın araba rıhtımın içinde park edilmiş bir haldeyken baygın bulduk. Buraya geldiğinde hala baygındın.”
    “Rus bandıralı bir geminin peşindeydim. Sana da telefonda söylemiştim. Hatta çay örneği almıştım. Sen analiz yapmıştın.”
    “Çay örneği mi? Öyle bir şey olmadı hiç. Ancak kanında çok fazla oranda potasyum bromür bulduk. Seni bulmasaydık günlerce orada durabileceğin kadar fazlaydı. Sanırım hayal veya rüya gördün.”
    “Kahretsin! Hayal veya rüya değildi. Hiçbiri değildi. Çay, çuvallar dolusu çay vardı. Sigara İçen Adam bana potasyum bromür ile karıştırıldığında neler olabileceğini anlattı.”
    Skinner dayanamayıp söze girince susmak zorunda kaldım.
    “Ajan Mulder, bu konuyla ilgili saha raporunuza neler yazacağınızı merakla bekliyorum. Rus bandıralı bir geminin oraya hiç yanaşmadığını ve orada herhangi hiçbir şeyin olmadığını iddia ediyorlar. Buna göre 2 gün boyunca boş rıhtımı gözlemlemiş ve sanrı görmüşsünüz.”

    Skinner öfkeyle odadan çıkınca Scully’ye baktım.

    “Gördüklerimin hiçbiri hayal değildi Scully. O gemi oradaydı, çayları gözümle gördüm. Adamların konuşmalarını işittim. Sonra örneği yok etmem karşılığında Sigara İçen Adam bana kız kardeşimi göstermeye söz vermişti, onu tekrar kaybetmemek için kabul ettim. Sonra arabayla uzun bir yolculuğa başlamışken uykuya yeni düştüm ve bir şekilde Sigara İçen Adam beni oraya, o rıhtıma, geri götürdü ve her şeyi hiçbir şey ispatlanamayacak şekilde yok etti.”
    “Mulder, dinlenmen lazım. Bir şey düşünmeden uyumaya çalış lütfen.”

    Tekrardan uykuya yenik düşerken hatırladıklarım bunlardı. Gerçek oralarda bir yerdeydi ve ben yine gerçeğe ulaşamadan kaybetmiştim.
  • Saatlerdir rıhtıma yanaşmış olan Rus bandıralı bu gemiyi gözlüyordum. Yanıma aldığım çekirdekler biteli saatler olmuştu. Geminin ışıkları tamamen kapalı ve göze çarpan en ufak bir hareketlilik dahi yoktu. Gerçek oralarda bir yerdeyse sonsuza kadar beklemek sorun değildi ama ya değilse? Ya yine yanıldıysam?

    Düşüncelerimi çalan telefon böldü. Arayanın Scully olduğunu görünce telefona cevap verdim.
    “Mulder, neredesin?”
    “Dünya üzerinde bir yerlerde ufak bir çekirdek kabuğu öbeği yapmakla meşgulüm saatlerdir.”
    “Skinner saatlerdir seni arıyor. 2 gün önce kiraladığın bir arabayla kimseye haber vermeden ayrılmışsın.”
    “Yeni bir iz üzerindeyim.”
    “Mulder, bana neden haber vermedin?”
    “Haber kaynağım her kimse, yalnız gelmemi istedi.”

    Scully yeni bir cümle kurmaya çalışırken geminin güvertesinde iki gölgenin hareket ettiğini gördüm.

    “Şu an kapatmam lazım. Sana tekrar ulaşıncaya kadar Skinner’ı oyalamaya çalış.”
    “Muld…”

    Cevabı dinlemeden telefonu kapattım. Arabadan inip, hızla gemiye doğru ilerlemeye başladım. Güvertede gördüğüm iki gölgenin ellerinde bir çanta ile gemiden inip, ileride bekleyen Ford’a doğru gittiklerini fark ettim. Karanlıkta yüzlerini seçmeme imkân yok ama karanlık beni de kamufle ettiği için pek fazla umursamadım. Olabildiğince sessiz ve hızlı olarak gemiye girdim, Rusça birkaç söz duyunca kendimi kapısını açık bulduğum ilk yere attım. Burası depo gibi bir yerdi. Bir sürü çuvalla dolu bir depo. Havayı koklayınca içerinin yoğun bir şekilde çay koktuğunu fark ettim. Çuvallardan birini hafif aralayınca yanılmadığımı anladım. Delil poşetine örnek almak için hamle yapacağım sırada Rusça konuşmaların yakınlaştığını fark ettim. Örnek almaktan vazgeçip, ses çıkarmadan beklemeye başladım. Kapının önünde sesini ayırt edebildiğim üç kişi konuşuyordu. İçlerinden birisi birden Rus aksanıyla da olsa akıcı bir şekilde İngilizce konuşmaya başladı. Bir telefon görüşmesi yapmaya başladığını anladım.

    “Gemi rıhtıma yanaştı ikinci aşama için emirlerinizi bekliyoruz.”
    “Evet, doğrudan Türkiye’den geliyor ve birinci kalite.”
    “Evet, Karadeniz Bölgesi’nden toplandı.”

    Telefon görüşmesi bitince, az önce İngilizce konuşandan Rusça birkaç kelime geldi ve yürümeye başladılar. Adamlar uzaklaşınca tekrardan çay çuvalının başına döndüm, delil poşetine çay örneği alıp, çuvalı ilk konumuna getirdim ve yavaşça deponun kapısını açtım. Sessizce gemiden aşağı indim ve arabaya doğru koşmaya başladım. Arabaya bindikten sonra, hızla limandan ayrılıp, Scully’yi aradım.

    “Mulder, az önce neler oldu? Telefonu neden kapattın ve tekrar aradığımda neden açmadın?”
    “Yarım saat içinde laboratuvarda olman lazım. Rusya’dan gelen geminin içerisi çay ile dolu.”
    “Yani? Gecenin saat üçünde beni çay içmeye mi davet ediyorsun?”
    “Çaydan örnek aldım. Analiz yapmamız lazım.”
    “Peki, yarım saat içerisinde görüşürüz.”

    Arabayla gidebildiğim kadar hızlı olarak Scully’nin yanına ulaştım. Buna rağmen bir saatten önce ulaşamamıştım. Scully yüzüme dikkatle baktı.

    “Kaç saattir uyumuyorsun”
    “Bilmiyorum. Şimdi bunun hiçbir önemi de yok. O gemide bir şeyler döndüğü kesin ve çayda kesinlikle bir şeyler söz konusu.”
    “Peki, sen de bu arada Skinner ile görüşmek isteyebilirsin.”

    Skinner’dan bir ton laf işittikten sonra laboratuvara geri döndüm. Scully olması gerektiği gibi analizi tamamlamıştı.

    “Çayda herhangi bir sorun gözükmüyor. Haber kaynağın kesinlikle seni kandırmış.”
    “Telefonla konuşurlarken duydum, doğrudan Karadeniz Bölgesi’nden geldiğini ve birinci kalite olduğunu söyledi.”
    “Açık söylemek gerekirse, bu son iki gününü boşuna harcadığını düşünüyorum. Evine git ve dinlen Mulder.”

    Hiçbir şey söylemeden Scully’nin yanından ayrıldım. Eve kadar uyumadan gidebilmek için klasik müzik çalan bir radyoyu ayarladım. Çaykovski’nin Piyano Konçertosu No:1 çalıyordu. Eve kadar hiçbir şey düşünmeden gitmeye ve sıcak bir duş alıp uyumaya karar verdim.

    Duşa girip çıktıktan sonra uykuya henüz yenik düşüyordum ki telefonun sesiyle kendime geldim. Gözlerimi ağır ağır açtım ve yerimden doğruldum. Arayan her kimse beni sevdiğinden dolayı aramıyordu. Yanılmıştım, sevdiğinden dolayı arıyor da olabilirdi, çünkü arayan Scully’di.

    “Mulder, çay örneği aldığın gemi Rus bandıralı demiştin değil mi?
    “Evet.”
    “Bu sabah erken saatlerde Rus bandıralı bir geminin limandan ayrıldığını ve açıklarda da battığını öğrendim.”
    “Ama nasıl olur, bu kadar kısa süre içerisinde koskoca gemiyi nasıl boşaltmış olabilirler?”
    “Bilmiyorum. Belki de boşaltmadan ayrıldı ve batırıldı. Ama şüphelerinde haklı olabilirsin. Daha detaylı analiz yapmak için tekrar laboratuvara döndüm.”

    Yerimden kalktım. Tekrardan büroya döndüm. Bodrum katındaki odamda otururken kapının altından bir zarf atıldığını gördüm. Hızla yerimden fırlamama rağmen, kimin attığını görememiştim. Zarfı açtığımda rıhtımda arabanın içerisinde beklerken ve telefonla konuşurken çekilmiş fotoğraflarımla beraber bu işin peşinin bırakmamı söyleyen bir mektup buldum. Eğer bu işin peşini bırakmazsam kaybedenin yine ben olacağımı da söylemeyi ihmal etmemişlerdi.

    Hızla odamdan çıkıp, otoparka indim. Arabaya bindiğim sırada yan kapının açıldığını ve içeriye Sigara İçen Adam’ın bindiğini gördüm.

    “ Seni or...”
    “Sakin olun Ajan Mulder. Buraya sizinle bir anlaşma yapmak için geldim.”
    “Seninle hiçbir anlaşma yapmam. O sigarayı da söndür.”
    “Anlaşma yapmak zorundayız. Gördüklerin karşısında ispatlayabileceğin çok fazla bir şey yok. Tabii aldığın örnek dışında. O örneği yok edeceksin.”
    “Neden yok ediyorum?”
    “Kız kardeşini tekrar görmek istiyorsan bu dediğimi yapmak zorundasın. Yoksa bir anlaşmamız olmayacak.”
    “O çaylarda ne vardı?”
    “Senin ve FBI’daki kimsenin bilmesinin doğru olmadığı şeyler.”
    “Örnek laboratuvarda analiz ediliyor. Eğer ki gerçekten bir şey varsa bu ortaya çıkar ve o zaman da sadece ben değil tüm dünya öğrenir.”
    “Anlaşmayı unutalım o halde, kız kardeşini tekrar kaybetmeyi göze alacak kadar gözün kara ise yapabileceğim bir şey yok.”
    “Kız kardeşim nerede?”
    “Anlaşmayı kabul edersen, görebileceksin. Bana güvenmen lazım.”
    “Hiç kimseye güvenmiyorum.”
    “Bu işi şu an bitirdiğin takdirde hemen kız kardeşinin yanına gideceğiz. Scully’i ara ve o örneği yok ettir.”

    Bu adi herife güvenmememe rağmen Scully’i aradım ve örneği yok etmesini söyledim. Dediğimi yapacağından emin olduğum için de cevabı beklemeden telefonu tamamen kapattım.

    “Sözümde duruyorum Ajan Mulder. Yalnız benim arabamla gideceğiz.”
    “O çaylarda ne vardı.”
    “O çaylar, uygun ısı ve sıcaklıkta potasyum bromür ile karıştırıldığında kitlelere istediğinizi yaptırabileceğiniz bir silah olarak kullanılacaktı.”
    “Potasyum bromür mü? Sedatif etkisi yüzünden mi?”
    “Aynı zamanda anti-epileptik etkisi yüzünden de”

    Bir süre konuşmadan sessizce yol aldık. Günlerdir uykusuz olmanın verdiği yorgunlukla uykuya dalmışım. Gözlerimi açtığımda bir hastane odasının içerisinde başımda Scully ve Skinner’ı dikilirken buldum.

    “Ben ne zaman buraya geldim.”
    “Mulder, bizi çok korkuttun.”
    “Ben, ben Sigara İçen Adam ile beraber kız kardeşime gidiyordum.”
    “Mulder, seni 2 gün önce kiraladığın araba rıhtımın içinde park edilmiş bir haldeyken baygın bulduk. Buraya geldiğinde hala baygındın.”
    “Rus bandıralı bir geminin peşindeydim. Sana da telefonda söylemiştim. Hatta çay örneği almıştım. Sen analiz yapmıştın.”
    “Çay örneği mi? Öyle bir şey olmadı hiç. Ancak kanında çok fazla oranda potasyum bromür bulduk. Seni bulmasaydık günlerce orada durabileceğin kadar fazlaydı. Sanırım hayal veya rüya gördün.”
    “Kahretsin! Hayal veya rüya değildi. Hiçbiri değildi. Çay, çuvallar dolusu çay vardı. Sigara İçen Adam bana potasyum bromür ile karıştırıldığında neler olabileceğini anlattı.”
    Skinner dayanamayıp söze girince susmak zorunda kaldım.
    “Ajan Mulder, bu konuyla ilgili saha raporunuza neler yazacağınızı merakla bekliyorum. Rus bandıralı bir geminin oraya hiç yanaşmadığını ve orada herhangi hiçbir şeyin olmadığını iddia ediyorlar. Buna göre 2 gün boyunca boş rıhtımı gözlemlemiş ve sanrı görmüşsünüz.”

    Skinner öfkeyle odadan çıkınca Scully’ye baktım.

    “Gördüklerimin hiçbiri hayal değildi Scully. O gemi oradaydı, çayları gözümle gördüm. Adamların konuşmalarını işittim. Sonra örneği yok etmem karşılığında Sigara İçen Adam bana kız kardeşimi göstermeye söz vermişti, onu tekrar kaybetmemek için kabul ettim. Sonra arabayla uzun bir yolculuğa başlamışken uykuya yeni düştüm ve bir şekilde Sigara İçen Adam beni oraya, o rıhtıma, geri götürdü ve her şeyi hiçbir şey ispatlanamayacak şekilde yok etti.”
    “Mulder, dinlenmen lazım. Bir şey düşünmeden uyumaya çalış lütfen.”

    Tekrardan uykuya yenik düşerken hatırladıklarım bunlardı. Gerçek oralarda bir yerdeydi ve ben yine gerçeğe ulaşamadan kaybetmiştim.
  • AFORİZMAYI SEVEN OLUR SEVMEYEN OLUR. BURAYA BIRAKIYORUM :)
    HALİL CİBRAN - AFORİZMALAR

    1- Ne söylediklerime inanmanı, ne de yaptıklarıma güvenmeni isterim –çünkü sözlerim senin düşüncelerinden ve yaptıklarım gerçekleşmiş umutlarından başka bir şey değil.

    2- Sana açıkladıklarında değil, açıklayamadıklarındadır insanın gerçeği. Bu yüzden, onu tanımak istediğinde söylediklerine değil, söylemediklerine kulak ver. Söylediklerimin yarısı anlamsızdır, ama diğer yarısı anlaşılsın diye söylüyorum bunları.

    3- Aç gözlerini iyice bak, bütün şekillerde kendini göreceksin. Ve kulaklarını açıp dikkatle dinle, bütün seslerde kendi sesini duyacaksın.

    4- Dostum, sen iyisin, dikkatlisin, akıllısın; hatta sen mükemmelsin – ve ben de seninle akıllıca ve dikkatli konuşuyorum. Ve ben yine de deliyim. Fakat deliliğimi gizlerim. Tek başıma deli olmak isterim.

    5- Aslında hiçbir insana hiçbir şey borçlu değilsin. Ama her şeyi bütün insanlara borçlusun.

    6- Sen iki kişisin: birincisi karanlıkta uyanık, ikincisi aydınlıkta gafil.

    7- Kimimiz mürekkep gibidir, kimimiz kâğıt. Bazımızın siyahlığı olmasa, beyazlık sağırlaşırdı. Ve bazımızın beyazlığı olmasa, siyahlık kör olurdu.

    8- Siyah beyaza şöyle dedi, ‘‘ Gri olsaydın, sana karşı hoşgörülü olurdum.’’

    9- Onlar bizim önümüze altın ve gümüşten olan zenginliklerini sererler, bizse onların önüne kalplerimizi ve ruhlarımızı sereriz. Buna rağmen onlar, hâlâ kendilerini ev sahibi, bizi ise misafir sayarlar.

    10- Hepimiz hücredeyiz. Ama kimimizin hücresinde pencere var, kimimizinkinde yok.

    11- Hepimiz mabedin büyük kapısında bekleyen dilencileriz. Kral mabede girip çıkarken, her birimiz onun ihsanından payımızı alırız. Ama yine de birbirimizi kıskanır, böylece kralı küçük gördüğümüzü apaçık gösteririz.

    12- İnsanların cenaze töreni, belki de meleklerin düğünüdür.

    13- İkinci benliğin senden dolayı sürekli hüzünlüdür. Ama o, ancak hüzünle yaşar ve gelişir. Bu yüzden, onun sevincinin kaynağı yine hüzündür.

    14- Hepimiz kutsal dağın zirvesine koşuyoruz. Geçmişi bir rehber değil de, bir harita olarak kabul etsek yolumuz daha kısa olmaz mı?

    15- İnsanlar geveze ayıplarımı övüp, dilsiz ayıplarımı yerdiğinde hissetmeye başladım yalnızlığın acısını.

    16- İnsanın kürsüsü, geveze aklı değil, suskun kalbidir.

    17- Gevezelere yalnızca dilsizler imrenir

    18- Sen körsün bense sağır ve dilsiz; o halde elini ver ki, birbirimizin farkına varalım.

    19- İçimdeki ‘ben’, dostum, sessizlik konağında oturur ve sonsuza kadar orada kalacak, anlaşılmadan, yaklaşılmadan.

    20- İnsanlar arasında kalbime en yakın olan, bir ülkesi olmayan kral ve dilenmeyi bilmeyen fakirdir.

    21- Büyük insan ne efendi ne de uşak olandır.

    22- Tanıdığım her büyük adamın kişiliğinde, onun büyüklüğünü açıklayan küçük şeyler olduğunu fark ettim, bütün o büyüklükleri uyuşukluktan, delilikten ve intihardan alıkoyan işte bu küçük şeylerdi.

    23- İnsanın koyduğu yasalara insanın ruhu değil, aklı tâbi olur.

    24- Sadece iki kişi insanlık yasalarını tanımaz; deli ve dahi. Onlar, insanlar arasında Tanrı’ya en yakın olanlardır.

    25- İnsanlık, insanlarına hitap eder, ama onlar dinlemez. Biri dinleyecek ve bir anneyi gözyaşlarını silerek teselli edecek olsa, diğerleri ‘‘O zayıf, fazla duygusal,’’ der.

    26- Sahip olduklarınızdan verdiğinizde, çok az şey vermiş olursunuz; Gerçek veriş, kendinizden vermektir. Çünkü sahip olduklarınız, yarın ihtiyacınız olabilir diye saklayıp koruduğunuz şeylerden ibaret değil mi?

    27- İhtiyaç korkusu da, ihtiyaçtan başka bir şey değil midir? Kuyunuz tamamen doluyken susuzluktan korkmak, tatmin olmayan bir susuzluk göstermez mi?

    28- Ve hayat okyanusundan içmeye hak kazanmış bir insan, sizin küçük ırmağınızdan da bir bardak su alabilir.

    29- Faydasından öte, kabul etmenin gerektirdiği cesaretten ve güvenden daha büyük bir değer var mıdır?

    30- En özgür ruh bile fiziksel gereksinimlerden kaçamaz.

    31- Ve siz kim oluyorsunuz da, onların göğüslerini yırtarak gururlarını korunmasızca ortaya seriyor, sonra da onların değerlerini örtüsüz ve gururlarını utanmasız olarak değerlendiriyorsunuz?

    32- Önce kendinizi vermeye hak kazanmış ve verme olayında bir aracı olarak görün. Çünkü gerçekte her şeyi veren hayattır ve siz kendinizi bir verici olarak belirlediğinizde, sadece bir tanık olduğunuzu unutuyorsunuz.

    33- Ve siz alıcılar, ki hepiniz bu gruba dahilsiniz, ne kendinize ne de size verene bir boyunduruk yüklememek için, hiçbir minnet hissi taşımayın. Bunun yerine, armağanları kanat yaparak, verenle beraber yükselin; Çünkü borcunuzu gereğinden fazla abartmak, annesi özgür yürekli dünya babası evren olan cömertlik olgusundan şüphe etmek demektir.

    34- Her halükârda bu kötü bir zindan değil. Ama beni diğer odadaki mahkûmdan ayıran duvarı sevmiyorum. Gerçi şunu da sana itiraf etmeliyim ki, bu konuyu ne zindancıya ne de zindanın mimarına açmak niyetindeyim.

    35- Zindana götürülen bir adam görürsen, kalbinden şöyle geçir: ‘‘Kim bilir, sürüldüğü daha dar ve karanlık bir zindandan kaçıyordur belki.’’

    36- Özgürlük tahtı önünde ağaçlar, meltemin dokunuşuyla titriyorlar.Özgürlüğün heybeti karşısında güneş ve ay ışığıyla seviniyorlar. Serçeler, özgürlüğü işitmek için ötüşüyor, çiçekler özgürlük ortamında nefeslerinin kokusunu yayıyor. Yeryüzündeki her şey, özgürlük şeref ve sevinciyle dolu tabiat kanunlarıyla yaşıyor. Oysa insanlar bu nimetten ne kadar yoksun! Çünkü insanlar, evrensel ilahi ruhlarına sınırlı kanunlar koydular. Bedenleri ve ruhları için acımasız kanunlar çıkardılar. Eğilim ve duyguları için korkunç ve dar zindanlar yaptılar.

    37- Su kaynaklarınız doluyken, susuz kalırsam diye korkulara kapılmak en giderilemeyecek susuzluk değil de nedir?

    38- Öbür ‘Siz’ hep size üzülür durur. Ama öbürü de üzüntülerden beslenerek büyür; yani işler yolunda.

    39- Ve devirmek istediğiniz bir despot varsa, önce onun sizin içinizde kurduğu tahtı devirmeye bakın. Bir zorba, özgür ve gururlu olana, eğer özgürlüğünde zulüm ve gururunda utanç taşımasaydı, nasıl hükmedebilirdi?

    40- Eğer başınıza bir despot geçmişse bunun sorumlusu sizlersiniz; Yüce Yaratan, alnınıza diktatörleri yazmamıştı, bunu sizler kendi kendinize yazıyorsunuz.

    41- Acınız, anlayışınızı saklayan kabuğun kırılışıdır.

    42- Aşk acısı mırıldanır; bilgi acısı konuşur; arzuların acısı fısıldar; fakirlik acısı yalvarır. Ancak ortada aşktan daha derin, bilgilerden daha şerefli, arzulardan daha güçlü ve fakirlikten daha acı bir üzüntü vardır. Ancak gözleri yıldızlar gibi parlak olan bu acı dilsizdir, hiç sesi çıkmaz.

    43- Bir sene önce komşum bana, ‘Elemden gayrı bir şey olmadığı için hayattan nefret ediyorum.’ demişti. Dün mezarına uğradım. Hayat, kabri üzerinde aksediyordu.

    44- Tasa, iki bahçeyi ayıran bir duvardır.

    45- Kederin veya sevincin büyüdüğünde, dünya gözünde küçülür.

    46- Evet, Nirvana vardır. Ve o; koyunlarını yeşil otlağa sürmene, çocuğunu uyuması için yatağa yatırmana ve şiirin son dizesini yazmana değer.

    47- Kendinizi neşeli hissettiğinizde kalbinizin derinliklerine inin. Fark edeceksiniz ki, size bu sevinci veren, daha önce üzülmenize neden olmuştu.

    48- Bence bir hastalığın en iyi tedavisi inzivadır.

    49- Bir damla yaş ki, beni şu kırılmış gönüllerde birleştiren; bir gülümseyiş ki, varoluşta sevincimin belirtisi olan.

    50- İsteğin ve özlemin iç çekişini duymuştum bir kez, o, en tatlı müzikten de tatlıydı.

    51- Ben, gönlümün kederlerini, kalabalığın sevinçleriyle değiştirmeyecektim ve üzüntülerimin her parçamdan akıttığı gözyaşlarım, gülüşlere dönmeyecekti. Yalnızca bir damla yaş ve bir gülümseyiş olacaktı benim hayatım.

    52- Ben istekli ve arzu dolu ölecektim, bu bıkkınlık ve umutsuzluk yaşamak yerine. Ruhumun derinliklerinde aşkı ve güzeli arzulamayı istiyorum ve insanların en perişanını mutlu görmeyi. İsteğin ve özlemin iç çekişini duymuştum bir kez, o , en tatlı müzikten de tatlıydı.

    53- Bugünün acısı, dünün hazzının anısıdır.

    54- Istırabın içinize kazıdığı alan ne kadar derin olursa, o denli çok hazzı içerebilir.

    55- Dünümüzün borçlarını ödemek için yarınımızdan ödünç alırız çoğu kez.

    56- Gökte(esir âlemi) yaşayan ruhlar insanın acılarına gıpta etmez mi?

    57- Hazzınız, ıstırabınızın maskesiz halidir. Ve kahkahanızın yükseldiği aynı kuyu, sık sık gözyaşlarınızla dolar.

    58- Haz bir özgürlük şarkısıdır, Ama özgürlük değil.

    Haz, arzuların tomurcuğudur, Ama meyvesi değil.

    Haz, kafestekinin kanatlanışıdır, Ama mekanla sınırlanmış değildir.

    Haz yükselişi çağıran bir derinliktir, Ama ne derin, ne de yüksek olandır…

    59- Gençliğe ve onun bilgisine aynı anda sahip olamazsın. Çünkü, gençlik bilmek için; bilgi ise yaşamak için çok meşguldür.

    60- Ve bedeniniz, ruhunuzun müzik aletidir. Ve güzel müzik veya anlaşılmaz sesler çıkarmak size kalmıştır. Şimdi kalbinize sorun: ‘Bizim için iyi olan hazla zararlı hazzı nasıl ayırabiliriz?’

    61- Bırakın bugününüz, geçmişi anılarla, geleceği ise özlemle kucaklasın.

    62- Bir elmanın yüreğinde gizlenen tohum görülmez bir elma bahçesidir. Ama bu tohum bir kayaya rast gelirse ondan hiçbir şey çıkmaz.

    63- Bir tohum ek, toprak sana bir çiçek verecektir. Düşünü gökle donat, sana sevgilini gönderecektir.

    64- Neşeli yüreklerle birlikte neşeli şarkılar söyleyen kederli bir kalp ne kadar yücedir.

    65- Kıskancın suskunluğu çok gürültülüdür.

    66- Kıskanç, bilmeden beni över.

    67- İnsanın kendisi olmasının koşulu, kim olduğunu hiç mi hiç bilmemesidir.

    68- İnsan tüm nesneleri bildiği zaman kendini de bilecektir. Nesneler sadece onun kendi sınırlarıdır çünkü.

    69- İnsanlık, ezel vadilerinden ebed denizine akan bir ışık nehridir.

    70- Kardeşlerim şimdi ne söylüyorsam tek yürekten, yarın söylenecek binlerce yürekten.

    71- Beni sempatilerinin sütüyle besliyorlar; oysa bilseler benim o mamadan daha doğduğum gün vazgeçtiğimi.

    72- Kalbiniz gecelerin ve gündüzlerin sırrını sessizce bilir. Ancak kulaklarınız, kalbinizin bilgisini işitmek için deli olur.

    73- Kalplerinizin esrarına ancak kalpleri sırlarla dolu

    olanlar yol bulabilir.

    74- Düşüncelerinizde daima bildiğinizi, kelimelerde de bileceksiniz. Rüyalarınızın çıplak bedenine parmaklarınızla dokunabileceksiniz. Ve böyle de olması gerekir.

    75- Özel ve ayrımcı olmayalım. Unutmayalım ki, şairin aklı da, akrebin kuyruğu da gururla aynı yeryüzünden yükselir.

    76- Ruhun üstün hali, aklın isyan ettiğine bile boyun eğmektir. Ve aklın en alçak hali, ruhun boyun eğdiğine karşı isyan etmektir.

    77- Kendini av gibi gösteren avcıya ne diyeyim?

    78- Bugüne kadar yalnızca, ‘Sen kimsin?’ diye sorana ne cevap vereceğimi bilemedim.

    79- Bana diyorlar ki:’Kendini tanırsan, insanların hepsini tanırsın.’ Ben de onlara diyorum ki:’Ancak bütün insanları tanıyınca kendimi tanıyabilirim.’

    80- Kendini tanıdığın ölçüde başkalarını yargılayabilirsin. De bana hangimiz günahkâr, hangimiz masum?

    81- Ben bir yolcu ve aynı zamanda bir denizciyim. Her sabah yeni bir tepe keşfederim ruhumda.

    82- Hiçbir zaman ikinci benliğimle tam olarak uyuşamadım. Bana öyle geliyor ki varlık probleminin sırrı, ikimizin arasında bir yerde.

    83- Ruhlar sevinçlerinin ışığında yükselirken benim ruhum ihtişamla kederin karanlığında yükselir. Ben senim: Gece! Ve sabahım geldiğinde benim devrim de bitecektir.

    84- Bedenim ruhuma âşık olup da evlendikleri gün, ikinci kez doğdum.

    85- Ruh ile tenin savaşı, yalnızca ruhu sakin, ama teni asi olanların düşüncelerindedir.

    86- Durmadan yürüyorum bu kıyılarda,

    Kum ve köpüğün arasında yürüyorum,

    Bir gün ayak izlerimi silecek met,

    Ve rüzgâr köpüğü götürecek elbet,

    Ama denizle kıyı ebediyen kalacak arkamda.

    87- Misafirler olmasaydı, evlerimiz mezara dönerdi…

    88- Ne yöne gidersen git, çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

    89- “Meşgulüm” demek, hayata saygısızlıktır biraz da. Zaman sarhoş oluverir, önce-simdi-sonra el ele tutuşur dans eder, sonsuzluğun ezgisiyle…

    90- yaşadın mı

    ağız dolusu yaşayacaksın,

    sevdin mi de

    yüreğin dolusu!

    güneş gibi bakacak gözlerin

    yakınca hasreti

    sevdiğinin…

    91- Sadece açığa çıkan ışığı görebiliyorsan,

    Sadece söylenen sesi duyabiliyorsan, …

    Ne görebiliyorsun,

    Ne duyabiliyorsun!

    92- Dünya kuruldu kurulalı bilinir: Aşk, derinliğinin farkına, ancak ayrılık saati gelip çattığında varır.

    93- Aşk;

    Duyguların okyanusundan bir hıçkırık,

    Düşüncelerin cennetinden bir damla yaş,

    Bir gülümseyiş, ruhun kırlarından…

    94- Ağzında ekmek varsa şarkı söyleyemezsin, elinde altın varsa dua edemezsin…

    95- Yalnızca bir kez konuştu Sfenks: ‘Bir kum tanesi çöldür, çöl de bir kum tanesi.’ Bunu söyledi ve tekrar sustu. Bir daha da hiç konuşmadı. Sfenks’i işittim, ama anlamadım.

    96- Gülmeyi ve acımasız biri olmayı aynı anda başaramazsın.

    97- Yüzsüzlükle elde edilen başarıdansa, edebiyle başarısızlık daha iyidir.

    98- Bir şeyi elde etmek istiyorsan, onu kendin için isteme.

    99- Susmayı gevezeden, hoşgörüyü fanatikten, edebi edepsizden öğrendim. Bütün bunlardan garibi, bu öğretmenlere hâlâ teşekkür etmemiş olmamdır.

    100- Neden bazı insanlar sizin denizinizde yaşayıp dereleriyle övünüyorlar?

    101- Bazı insanları görmemek için gözlerimi kapattığımda, onlara göz kırptığımı sanıyorlar.

    102- Hükümetler için, deliler yerine akıllılar için akıl hastaneleri yapmak daha ekonomik olmaz mıydı?

    103- Telaşla yemek yiyor, salına salına yürüyorsunuz. Öyleyse neden ayaklarınızla yiyip, avuçlarınız arasında yürümüyorsunuz?

    104- Gitmeye hazırsam, sabırsızlığım, çekili yelkenleriyle rüzgârı bekliyor demektir.

    105- Benim ayrılışım, Âdem’in Cennet’ten kovuluşu gibiydi, ama tüm dünyayı bir Cennet Bahçesi yapmak için kalbimin Havva’sı yanımda yoktu.

    106- Hatırlamak, umut yolunda tökezleten bir taştır.

    107- Bir tür kavuşmadır hatırlayış, unutuş ise bir tür özgürlük.

    108- Zaten bilgi sözcüğü, sözcüksüz bilginin gölgesinden başka nedir ki?

    109- Cezirde bir dize yazdım kumun üzerine. Ve ona tüm kalbimi verdim. Ve ruhumun tamamını. Medde döndüm, yazdıklarımı okumak için. Ve sahile vurmuş cahilliğime rastladım.

    110- İnsanın öğretmeninin doğa, kitabının insanlık ve okulunun yaşam olduğu bir gün gelecek mi?

    111- Senin aklın rakamlarla yaşamaktan vazgeçmedikçe ve benim kalbim sis içinde yaşamayı sürdürdükçe, hiçbir zaman anlaşamayacaklar.

    112- İnsanlar salgın hastalıktan korku ve dehşet içinde, ama İskender ve Napolyon gibi yok edicilerden hayranlıkla söz eder.

    113- Felsefenin işi iki nokta arasındaki en kısa yolu bulmaktır.

    114- Zihnimiz bir süngerdir, yüreğimizse bir nehir. Çoğumuzun akmak yerine, sünger gibi emmeyi seçmesi ne garip!

    115- İnsan bir fikirle sarhoş olunca, bu fikir hakkındaki en çürük ifadeyi bile leziz bir şarap kabul eder.

    116- Anlatarak tutsak ettiğim her düşünceyi, işlerimle özgür kılmalıyım.

    117- Her gün gelişmeyen sevgi, her geçen gün ölmektedir.

    118- Sevgi titreyen bir mutluluktur.

    119- Aşktan haberdar olduğumda sözler cılız bir hıçkırığa dönüştü, yüreğimdeki şarkı derin bir sessizliğe gömüldü.

    120- Aşkı konuşmak için dudaklarımı kutsanmış ateşle temizledim, ama hiçbir sözcük bulamadım.

    121- Aşk ve şüphe bir arada bulunmaz.

    122- Aşk, âşık ile mâşuk arasında bir maskedir.

    123- Kadının küçük yanlışlarını bağışlamayan erkek, onun büyük erdemlerinden faydalanamaz.

    124- Bir kadının yüzüne baktım ve henüz doğurmadığı çocukları gördüm. Bir kadın yüzüme baktı, daha o doğmadan ölmüş atalarımı gördü.

    125- Evlilik, ya ölümdür ya da yaşam; arası yoktur bunun.



    126- İki kadın konuştuğunda hiçbir şey söylemezler. Bir kadın konuştuğunda bütün bir hayatı açıklar.

    127- Annenin derin uykusunda uzun zamandır bir düştün. Ve uyanınca seni doğurdu.

    128- Anne kalbinin sessizliğinde saklı duran şarkılar, çocuğunun dudaklarında yankılanır.

    129- Bebeklerimize çoğunlukla kendimiz uyuyabilelim diye ninniler söylemişizdir.

    130- Ve arkadaşlığın hoşluğunda, kahkahalar, paylaşılan hazlar olsun. Çünkü küçük şeylerin şebneminde, yürek sabahını bulur ve tazelenir.

    131- Misafirler olmasaydı, evlerimiz mezara dönerdi.

    132- Konuğumu eşikte durdurup dedim ki, ‘Lütfen ayağını içeri girerken silme, dışarı çıkarken silersin.’

    133- Hayat, kalbini övecek bir şarkıcı bulamadığında, aklından söz edecek bir filozof doğurur.

    134- Kullandığımız dili yedi kelimeye düşürünceye dek, birbirimizi anlamayacağız. Kalbimin mühürleri parçalamadan nasıl açılacak?

    135- Gerçekte biz kendi kendimizle konuşuruz; ama ara sıra diğerleri de bizi işitebilsin diye sesimizi yükseltiriz.

    136- Sözlerimizin hepsi aklımızdaki ziyafetten dökülen kırıntılardan başka bir şey değildir.

    137- Bana susmayı ver, gecenin hücumlarına meydan okuyayım.

    138- Bana kulak ver ki, sana ses verebileyim.

    139- Yaşamın özüne ulaştığında, her şeyde güzellik bulursun, hatta güzelliği görmezden gelen gözlerde bile.

    140- Hayatın kalbine ulaştığında, kendini ne günahkârlardan üstün ne de peygamberlerden aşağı görürsün.

    141- Yaşam bizim sessizliğimizde şarkı söyler ve uykularımızda rüya görür.

    142- Hayır, boşuna yaşamadık biz! Kemiklerimizden kuleler yapmadılar mı?

    143- Ölüm de, tıpkı yaşam gibi, yaşlıya yeni doğandan daha yakın değildir.

    144- Toprağın neresini kazarsan kaz, bir define bulacaksın. Ancak bir çiftçinin inancıyla kazmalısın.

    145- Kaplumbağalar yollar hakkında tavşanlardan çok daha fazla şey anlatabilirler.

    146- ‘En doğru yol: en dikensiz yoldur.’ Diyenler seni aldatıyorlar. Onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambasının altında arayan şaşkınlardır.

    147- Eğer sırrını rüzgâra açarsan, sırrını ağaçlara söyledi diye rüzgârı suçlayamazsın.

    148- Senin işlediğin suçun yarı sorumluluğunu üstlenen kişi, gerçek bir dindardır.

    149- Birlikte güldüğün birini unutabilirsin ama birlikte ağladığını asla!

    150- Adaletin yarısı merhamettir.

    152- Yanlışlarımızı doğrularımızdan daha büyük bir coşkuyla savunmamız ne gariptir!

    153- Kendimi senin bildiklerinle doldurmuş olsaydım, bilmediklerimi hangi odama yerleştirirdim.

    154- Yürüyenlerle birlikte yürümeyi yeğlerim, durup yürüyenlerin geçişini seyretmeyi değil.

    155- Asıl gerçek, içimizde sessiz; kulaktan dolma bilgilerse, gevezedir.

    156- Sonsuzluğu istiyorum. Çünkü yazılmamış şiirlerim ve çizilmemiş resimlerimle buluşacağım orada.

    157- Şiir, biraz sözcükten; çoğu sevinç, acı ve hayretten oluşan bir şeydir.

    158- Şiir, ruhun sırrıdır; neden bunu sözlerle açığa çıkarasınız ki?

    159- Şairin, kalbindeki şiirlerin annesini bulmaya çalışması boşunadır.

    160- Âlimle şair arasında yeşil bir çayır vardır. Âlim onu aşarsa bilge olur, şair aşarsa peygamber olur.

    161- Sözler zamansızdır. Onları zamansızlıklarını bilerek söylemeli ya da yazmalısın.

    162- Kalemlerini yüreklerimizin kanına batırırlar, sonra da ilham iddiasında bulunurlar.

    163- Ağaç hayat hikâyesini yazabilseydi, onun öyküsü, herhangi bir kavmin tarihinden farklı olmazdı.



    164- Ey Müzik,

    İçimizin derinliklerinde

    yüreklerimizi ve

    Canlarımızı gizleriz

    Sensin öğreten bize

    Kulaklarımızla görmeyi

    Ve yüreklerimizle işitmeyi.

    165- Karnı aç olana şarkı söylersen, seni midesiyle dinler.

    166- Büyük şarkıcı, sessizliğimizin şarkılarını söyleyendir.

    167- Ah Tanrım, bana merhamet et ve kırık kanatlarımı iyileştir.

    168- Göğsümün bir yanında İsa, diğer yanında ise Muhammed oturur.

    169- Cennet orada, şu kapının ardında, hemen yandaki odada; ama ben anahtarı kaybettim. Belki de sadece koyduğum yeri unuttum.

    170- Rüyasında mağduriyetiyle savaşan, uyanıkken kusurlu olana boyun eğen ulusa yazık.

    171- Devlet adamı bir tilki, düşünürü bir hokkabaz ve sanatı yamama ve taklit olan o ulusa ne yazık.

    172- Para sahte sevginin kaynağı, sahte ışığın ve talihin menbaı; zehirli suyun kuyusu, eski çağın çaresizliği!

    173- Artık bir bahçıvan olamayacak olan bankerin hali ne üzücüdür?

    174- Gözlerindeki nefreti dudaklarındaki aptal gülümsemeyle kapatmaya çalışan kşmse ne ahmaktır!

    175- Yüreğin bir volkansa eğer, avuçlarında çiçekler açmasını nasıl umabilirsin?

    176- Bazı insanların erdemi, bize zenginliğe önem vermememizi öğretmenleridir.

    177- Elbiseni, ona kirli ellerini silene ver. Belki o gereksinim duyabilir o elbiseye; ama senin artık ihtiyacınız olmaz.
  • UYUYAMIYOR MUSUNUZ?
    Yatağınıza girdiniz. Tanıdığınız eşyalar arasında kendi kokunuz ve anılarınızla dolu çarşaflar, battaniyeler arasına yerleştiniz, başınız yastığınızın tanıdık yumuşaklığını buldu, yana döndünüz, bacaklarınızı karnınıza çekerken boynunuzu öne eğdiniz, yastığın serin yüzü yanağınızı serinletti: Birazdan, birazdan uyuyacak, karanlığın içinde hepsini, hepsini unutacaksınız.
    Hepsini unutacaksınız: Sizden üstün olanların acımasız gücünü, söylenmiş o düşüncesizce sözleri, budalalıkları, yetiştiremediğiniz işleri, anlayışsızlığı, ihaneti, haksızlığı, aldırışsızlığı, sizi suçlayanları ve suçlayacak olanları, parasızlığınızı, hızla geçen zamanı, hiç geçmeyen zamanı, kavuşamadıklarınızı, yalnızlığınızı, utancınızı, yenilgilerinizi, zavallılığınızı, acıklı halinizi, felaketleri, felaketlerin hepsini, hepsini birazdan unutacaksınız. Unutacağınız için memnunsunuz. Bekliyorsunuz.
    ..
    Beklerken tanıdık sesler duyuyorsunuz; mahalleden geçen bir otomobilin bildik parke taşlarının ve yol kenarındaki su birikintilerinin üzerinden geçişini, yakınlarda bir yerde kapanan bir sokak kapısını, eski buzdolabının motorunu, çok uzakta havlayan köpekleri, taa deniz kıyısından gelen sis düdüğünü, muhallebicinin ansızın kapanan kepengini. Uyku ve rüya çağrışımlarıyla, mutlu unutuşun yeni dünyasına açılan anılarla dolu bu sesler, her şeyin yolunda gittiğini, birazdan onları da çevrenizdeki eşyalar ve sevgili yatağınızla unutup başka bir aleme gideceğinizi size hatırlatıyor. Hazırsınız.
    Hazırsınız;sanki vücudunuzdan, sevgili bacaklarınız ve kalçalarınızdan, hatta daha yakındaki kollarınız ve ellerinizden de uzaklaştınız. Hazırsınız ve hazır olduğunuz için o kadar memnunsunuz ki, gövdenizin bu yakın uzantılarının bile artık yardımına gerek duymuyor, gözleriniz kapanırken yakında onları unutacağınızı biliyorsunuz.

    Ama uyuyamıyorsunuz da.
    Bu gerçeği itiraf etmek için çok erken değil mi daha? Huzurla uyuduğunuz zamanlarda düşündüğünüz şeyleri aklınıza getirin: Hayır, bugün ne yaptığınızı ve yarın ne yapacağınızı değil, içinden geçerek sizi uykunun unutuşuna kavuşturan o tatlı anları düşünün: İşte herkes sizin dönüşünüzü beklerken en sonunda geri geliyorsunuz ve çok seviniyorlar; hayır gelmiyorsunuz geri, çantanızda en sevdiğiniz şeyler, karlı telgraf direkleri arasından giden bir trendesiniz; aklınıza gelen o güzel sözleri, zeki cevapları verince hepsi hatalarını anlıyor, susuyor ve size gizli de olsa bir hayranlık duyuyorlar;sevdiğiniz güzel gövdeye sarılıyorsunuz, o gövde de size; unutamadığınız bahçeye dönüp dallardan olgun kirazlar topluyorsunuz; yaz geliyor, kış geliyor, bahar geliyor; sabah geliyor, mavi bir sabah, güzel bir sabah, güneşli bir sabah, yolunda, mutlu bir sabah...Ama Hayır uyuyamıyorsunuz.
    O zaman benim gibi yapın: Kolunuzu bacağınızı onları hiç huzursuz etmeden usulca kıpırdatarak yatağınızda hafifçe dönün, başınız yastığın öteki ucunu bulsun, yanağınız yastığın serin bir köşesini. Sonra, yedi yüzyıl önce Bizans'tan Moğol Hakanı Hülagü'ye gelin olarak yollanan Prensis Mariya Palaeologina'yı düşünün Sizin yaşadığınız bu şehirden, Konstantinopolis'ten de İran'a Hülagü'yle evlenmeye yollanmış, daha oraya varmadan Hülagü ölünce, yerine tahta geçen oğlu Abaka ile evlenmiş, İran'daki Moğol sarayında on beş yıl yaşamış, kocası öldürülünce sizin de üstünüzde huzurla uyumak istediğiniz bu tepelere geri dönmüştü. Prenses Mariya'yı içinizde iyice hissedene kadar onun yola çıkışındaki hüznünü düşünün, geri dönüşündeki, dönüşte yaptırıp içine kapandığı Haliç kıyısındaki kilisede geçen günlerini düşünün.

    Bunlar da uyutmazsa beni, sevgili okurlarım, ben ıssız bir gece yarısı, ıssız bir istasyonun peronunda aşağı yukarı yürüyerek bir türlü gelmeyen bir treni bekleyen tedirgin adamı düşünürüm; adamın nereye gideceğine karar verdiğimde ben o adam olmuşumdur.

    Dünyanın içinde açılan ikinci dünyayı düşler, her şeyin ikinci anlamı bana ağır ağır açılırken bu yeni dünyada yeni anlamlar arasında nasıl sarhoş olacağımı kurarım. Hafızasını kaybeden adamın mutlu şaşkınlığını düşünürüm. Hiç tanımadığım bir hayalet şehre bırakıldığımı düşünürüm; bir zamanlar milyonlarca yaşadığı mahalleler, caddeler, camiler, köprüler, gemiler, her şey, her şey bomboştur ve ben hayaletimsi boş alanlarda yürüdükçe gözyaşlarıyla kendi geçmişimi ve kendi şehrimi hatırlıyor, ağır ağır kendi mahalleme, kendi evime, içinde uyumaya çalıştığım yatağıma doğru yürüyorumdur. Rosette taşı üzerindeki hiyeroglifi çözmek için gece yatağından kalkıp, uykuda gezenlerin dalgınlığıyla kendi belleğimin karanlık dehlizlerinde dolaşan, çıkmaz sokaklara girip tükenmiş anılarla karşılaşan Francois Champollion olduğumu düşünürüm. İçki yasağını denetlemek için bir gece sarayında kıyafet değiştiren IV.Murat olduğumu düşünür, kılık değiştirmiş muhafızlarımla birlikteyken kimsenin bana zarar veremeyeceğinin gizli güveniyle camilerde, hala açık tek tük dükkanlarda, gizli geçitlerdeki miskin hanelerde pinekleyen kullarımın hayatını sevgiyle seyretmeye koyulurum.

    Hala uyuyamamışsam sevgili okurlarım, anılarının izini sürerek kaybettiği sevgilisinin suretini arayan mutsuz aşık olur, şehrin her kapısını açar, afyon içilen her odada, hikaye anlatılan her mecliste, şarkı söyleyenler, evde kendi geçmişimin ve sevgilimin izlerini ararım. Bu uzun yolculuklarım sırasında hafızam ve hayal gücüm ve oradan oraya sürüklenen benim hayallerim yorgun düşüp pes etmemişse hala, en sonunda, uykuyla uyanıklılık arasında o mutlu belirsizlik anlarının birinde önüme çıkan ilk tanıdık mekana, uzak bir dostun evine ya da yakın bir akrabanın boş kalmış konağına girer, belleğimin unutulmuş köşelerini yoklar gibi kapıları aça aça bulduğum odaların sonuncusuna girer, mumu söndürür yatağa yatıp, uzak, yabancı ve tuhaf nesneler arasında uyurum.
  • Selim pusat... Sözlerlerle kelimelerle nasıl anlatacağımı bilemiyorum okurken bir sonraki bölümde ne olacak heyecanın yaşıyorum romanda ki gerçek olan hayatın bir anda rüya oluşuna ve dakikalar sonra gözümü sokak lambası da bekleyen selim pusat gibi açıyorum Atam ATSIZ dan çok güzel bir otobiyografik roman...