• Çıplak sırtı serin örtüye değerken ve Montoya’nın sıcaklığı yanından ayrılırken Amelia ürperdi. Bakışlarını aşağı doğru tuttuğunda, odanın incecik bir şeridini ve şöminedeki ateşin parılltısını görebiliyordu. Ama görmek istemediği için gözlerini sım sıkı kapadı.
    Hayalinde, Montoya’yı oldukça egzotik bir adam olarak canlandırıyordu. Güçlü, yakışıklı ve oldukça haşin. Onun yükünü hafifletme ve biraz rahatlatma arzusu, kışkırtıcı bir dürtüydü. Onun güldüğünü duymak, çok nadiren gördüğü gamzelerini öpmek istiyordu.
    Aniden bütün görkemiyle Colin’in görüntüsü zihninde belirdi ve Amelia şaşkınlıkla kaskatı kesildi.
    “Ne oldu?’ diye sordu Montoya, mırıldanarak. Sesin kesilmesi Amelia’ya Montoya’nın soyunmaya ara verdiğini gösteriyordu. Amelia keskin bir şekilde nefes alarak düşüncelerim o ana odakladı. Belki de o anda ilk aşkını sevgiyle hatırlaması normaldi çünkü onunla da benzer bir yakınlık yaşamıştı. Bunu büyütecek kadar deneyimli değildi.
    “Sensiz üşüyorum,” diye yalan söyledi Amelia, kollarını Montoya’ya uzatarak.
    “Biraz sonra ıslak ve sıcak olacaksın,” dedi Montoya, yatakta sevgilisine katılırken.
    Amelia onun sıcaklığını yanında hissetti ve ardından dudaklarını omzuna nazikçe yapıştığını algıladı. Montoya’nın eli en küçük kıvrımlarını ve düzlüklerini izleyerek onu baştan aşağı okşadı. “Rüya gördüğümden korkuyorum,” dedi Montoya, kısık sesle. “Gözlerimi açtığımda seni göremezsem diye gözlerimi kırpmaya bile korkuyorum.”
    Amelia’nın eli göbek deliğinin hemen altındaki düzlüğe gelip kaldı. “Buramda çırpındığını hissediyorum,” diye itiraf etti. Montoya onun elini tutarak nazikçe sıktı. “Birazdan orada olacağım, içinde.” Parmak uçlarım genç kızın teninde dolaştırdı-ve bacaklarının arasındaki tüylere dokundu.
    Amelia gıdıklanarak güldü. Montoya dudaklarım onunkilere bastırdığında, Amelia onun da gülümsediğini fark etti. “Seni seviyorum,” dedi Montoya, dudaklarına yumulmadan önce. Amela’nın kalbi duracak gibi oldu ve sevgilisinin parmaklarının derinleşen keşiflerine tepki vermesini geciktirdi. Nasırlı bir parmak ucu Amelia’nın kadınlığını araladı ve güdüsel olarak bacakları birbirine yapıştı.
    Amelia hafifçe inleyerek başım çevirdi ve o fısıldanan kelimelere tepkisi sersemletici bir güçle kendini hissettirdi. O kelimeleri bir sevgilinin dudaklarından tekrar duyabileceğini hiç sanmıyordu. Gözleri yaşlarla doldu.
    “Bacaklarını aç,” dedi Montoya, genç kızın boynunu öperken. “Sana zevk vermeme izin ver.”
    Hem duyularına hem de kalbine yönelen saldın onu iliklerine kadar sarsarken, Amelia titremeye başladı. “Reynaldo...” “Hayır.” Montoya genç kadının üzerine yükselerek onu tutkuyla öptü. “Bana onun dışında istediğin şekilde seslenebilirsin. Sevgilim, canım...” “...aşkım ...”
    “Evet...” Montoya’nın dili Amelia’nın ağzına derinlemesine dalarak dilini okşadı ve boğuk bir şekilde inlemesine neden oldu. “Aç,” dedi Montoya, hırsla. ‘İzin ver seni göreyim... sana dokunayım...” Böylesine tutkuyla konuşurken sevgilisini reddedemeyen Amelia bacaklarını açtı ve Montoya ilgisi için yalvaran hassas noktayı okşarken genç kız belini yukarı kaldırdı.
    “Ah!”
    Montoya yakıcı bir beceriyle onu okşamaya devam ederken öpücükleri de daha gösterişli hale geldi. Nasırlı parmakları dilinin darbeleriyle aynı ritmi izleyerek genç kızın iyice ıslanmış olan hassas noktasına dokunuyordu.
    Zevkten sarhoş olmuş halde ama vücudunda giderek yükselen gerginliğe karşı koymaya çakşırken, Amelia kıvranarak sevgisine sımsıkı sarıldı. Aynı anda Montoya'nın ön kol kasları gerilerek birbirlerine ne kadar yakın olduklarım Amelia’nın daha iyi hissetmesini sağladı.
    Sonra bir parmağı aşağı kayarak kadılığının açıklığında dolaştı.
    “Çok kayganlaşmıssın,” diye fısıldadı Montoya. heyecanla. ‘Parmağımı nasıl iştahla emiyorsun.” Bunu kanıtlamak için parmağını çok hafifçe içeri itti. Bu nazik saldırıyla bütün vücudu kasılan Amelia hafif bir çığlık attı.
    ‘Yüce Tanrım, çok dar ve sıcaksın,” dedi Montoya. “İçine girdiğimde beni öldüreceksin.”
    Amelia ona nasıl zevk verebileceğini merak ederek Montoya’nın erkekliğine uzandı. Çok kalın ve sertti. Daha önce hiç dokunulmamış vücudu, tek bir parmağın baskısıyla bile yanıyordu.
    Montoya erkekliğini kavrayan zarif eli hissedince homurdandı. O da kayganlaşmıştı; arzu ve ihtiyaçla.
    “Gelmeye hazırsın,” dedi Montoya. “Kilitorisinin ne kadar sertleştiğini hissediyor musun?’ Başparmağıyla şişmiş noktaya hafifçe bastırarak bir daire çizdi. Parmağı yavaşça hareket ederken buna cevap olarak Amelia’nın vücudu kasıldı. Montoya’nın parmağı biraz daha hızlı bir şekilde ve giderek daha derine girip çıkarken Amelia inledi. Montoya’nm klitorise uyguladığı ustaca operasyon, genç kızın bütün vücudunu ter içinde bırakmıştı ve göğüsleri sızlıyordu. Boğazından umutsuzca iniltiler dökülürken, Montoya’ya daha sıkı sarılarak onu daha yakına çekmeye çalıştı.
    “Bana neye ihtiyacın olduğunu söyle,” diye fısıldadı Montoya, dudaklarım sevgilisinin kulağına yaklaştırarak. “Sana nasıl zevk vermemi istediğini söyle.”
    “Göğüslerim...”
    “Çok güzeller. Emilmek istiyorlar.”
    “Evet!” Amelia cüretkâr bir davetle göğüslerini yukarı itti.
    “Söyle, aşkım.” Montoya’nın parmağı daha derine girdi ve kızlık zanna dokundu. “Ne istediğini söyle.”
    “İstediğim...”
    “Evet?” Montoya genç kızın içini ovalamaya devam etti.
    “Ağzını göğüslerimde istiyorum.”
    “Hımm... memnuniyetle,” diye mırıldandı Montoya.
    Montoya isteneni yaparken Amelia sertçe inledi ve vücuduna yayılan yakıcı alevi hissetti. Dudakların her çekişinde, içindeki parmağın her hareketinde, başparmağını her daire çizişinde bütün vücudu geriliyordu. Zirveye ulaştığında nefesi kesildi. Vücudu kaskatı oldu ve kalbi kaburgalarına çarparken kanının akışı kulaklarında yankılandı.
    Ve tam orgazmın doruk noktasında, parmağı iyice genç kızın içindeyken, Montoya aralarındaki engeli yıktı. O duyu fırtınası arasında bekâretin kayboluşu neredeyse hissedilmedi bile ve Amelia’nın gözünün ucundan süzülen yaşın nedeni acı değil, dayanılmaz ölçüde hissettiği zevkti.
    Bilinci geri dönerken, Amelia onun tatlı sözlerini ve övgülerini duydu. İlk düşüncesi, kendisine böylesine tutku duyan ve böylesine bir arzu yaratan adamla paylaştığı cinsel deneyim için ne kadar minnettar olduğuydu. Bir görev duygusu olabilecek şey, mutluluğa dönüşmüştü.
    Amelia’nın içinde yüz farklı duygu öne çıkmaya çalışıyor, hepsi kelimelerle ifadesini bulmaya çabalıyordu. Ama boğazı düğümlenmiş, sesi çıkmıyordu. Bunun yerine, Amelia kollarını sevgilisine sararak başını göğüslerine bastırdı.
    Colin, Amelia’nın kalp atışlarının yavaşlayışını dinlerken onu hiç bu kadar sevmemiş olduğunu düşündü. Tutku anında tam bir tanrıça, bir şehvet yaratığıydı ve şimdi kızarmış olan güzel vücudu terden parıldıyordu. Vahşi ve ateşli; tıpkı olmayı hep istediği gibi. Seks için yaratılmış. Onunla.
    Onu başka hiçbir erkek çözemezdi. Onun gidişinden sonra hiçbir şey hissetmediğini söylemişti. Yanındayken yaşadığını hissediyordu. Sıcak, yumuşak, ıslak ve istekli. Dokunulma arzusuyla yanıp tutuşuyordu.
    "Bu..." derken Amelia nefes nefeseydi , “ ...harikaydı.” Colin yüzünü sevgilisinin göğsüne sürterek gülerken kalbi mutlulukla doluydu. O da çok uzun zaman uyuduktan sonra tekrar uyandığını hissediyordu. Amelia onun peşinden gitmiş, Montoya’nın kendisini özgürleştirme arzusuna ihtiyaç duymuştu. “Sakalların batıyor,” diye sızlandı Amelia, sevgilisinin başını çekiştirerek.
    Amelia’nın üzerinde böyle açık bir cinsel işaret bırakmanın düşüncesi, erkekliğinin isyanla zonklamasına neden oldu. Ancak yıllar boyunca hayal ettiği şey kendi zevki ve tatmini değildi. İstediği, ihtiyaç duyduğu, Amelia’ınnkiydi. Gece bitmeden onu zevkle kendisine bağlayacak, arzuyla köleleştirecek, ona cinsel ilişkinin birçok yönünü öğretecekti. Ödülü Amelia’nın aşkı olacaktı ama şehvet de çok önemliydi “Başka yerlerine de batsınlar mı?” diye sordu Colin, başını kaldırırken. Amelia diliyle alt dudağım ıslattı. Colin görevi devralarak dilinin tam ucuyla tatlı kıvrımı yaladı. Bu bir işaretti. Amelia’nın nefesinin kesilişine bakılırsa, Colin’in niyetini anlamıştı. “Dalga geçiyorsun.” “Asla.
    tadına bakmak istiyorum , Amelia. Hem dışarıdan hem de içeriden.” Genç kızın beyninin çalıştığını neredeyse duyabiliyordu. Düşünüyordu.
    “Benim seni o şekilde tattığımı daha kolay hayal edebiliyorum,” dedi Amelia, yavaşça, “tersini yapabildiğim den daha kolay.” Bu düşünceyle Colin’in kolları titredi ve Amelia’nın üzerine yıkılmamak için yana yuvarlandı.
    “Bunu istiyorsun,” dedi Amelia, onun tepkisini fark ederek. “Bir kadının ağzı kadınlığından çok farklı hissettirir mi?’ “Meraklı olman hoşuma gitti. Umarım hep böyle olursun.” “Bir gün ben de sana bir şey öğretmek istiyorum.” “Baştan çıkarıcısın. Beni zaten büyüledin bile. Daha fazla aşağılaman gerekiyor mu?’ Amelia’nın eli sevgilisinin karnından aşağı süzüldü ve dikleşip sertleşmiş olan erkekliğinin etrafında döndü. Amelia doğrulup oturarak yüzünü ona dönerken Colin sertçe nefesini üfledi. Uzanarak genç kızın omzunu yakaladı ve onu hareketsizleştirdi. Amelia görememesine rağmen yüzünü ona döndü. Boştaki eli göz bağına uzandı.
    “Henüz değil” dedi Colin.
    “Artık hazırım .”
    “Ben değilim.”
    Amelia itiraz edecek gibi oldu ama sonra fikrini değiştirdi.
    Bunun yerine Colin’in erkekliğini nazikçe yukarı aşağı doğru
    okşadı. Colin dişlerini sıktı ve örtüyü yumruklarının arasına
    aldı.
    “Bana yaptığın şeyi,” diye mırıldandı Amelia. “ben de sana yapmak istiyorum .”
    “Erkeklerin kadınlardan daha kolay orgazma ulaştığım
    biliyorsundur.”
    “Ama his aynı, değil mi?’
    Colin gülümsedi. “Öyle olduğunu sanıyorum.”
    Amelia oturdu ve bacaklarının altına aldı. İki eliyle okşamaya ve sıkmaya başladı. Zevk erkekliğinden başlıyor, omurgasına ulaşıyor ve kalbini yakıyordu. Amelia’nın dokunuşunda saygı ve huşu vardı. Bir tırnağın ucu bir damara sürtündü ve Colin kısık, acılı bir sesle homurdandı.
    “Bana neden hoşlandığını söyle,” dedi Amelia, nefes nefese. “Sana en iyi nasıl zevk verebileceğimi anlat.”
    “Zaten veriyorsun.” Colin genç kızın zarif sırtını okşadı.
    “O halde nasıl daha fazla zevk verebileceğimi söyle.”
    “Bunu yaparsan ellerinde tükenip giderim .”
    ‘Ya ağzım?” Amelia başını soru anlamında yana yatırdı. “Bu gece değil,” dedi Colin, boğuk bir sesle. Beli yukarı doğru kalktı ve hemen kendini zorlayarak indirdi. Amelia onun ne yaptığını anlayana kadar elleriyle yokladı. “Bunu neden yaptın?” Serin parmakları Colin’in testislerine dokunarak nazikçe ovaladı ve hafifçe çekiştirdi. Bu işi kendisi yaparken olduğunun aksine, Amelia ’nın girişimleri aksi etki yapıyordu. Colin, testisleri vücudunun içine toplanmaya çalışıyormuş gibi hissetti. Genç kızın elini itti. “Lanet olsun, bunu yapma!”
    “Ama inanılmazdı,” dedi Amelia, Colin’i delirtecek kadar
    hayranlık dolu bir sesle.
    Zevkten mantığını kaybetme noktasına gelen Colin genç kadının üzerine çıkarak bacaklarının arasına yerleşti. Hareketiyle göz bağı kaydı ama hemen yakalayıp düzeltti.
    “Çok güzel.” Amelia’nın küçük elleri Colin’in geniş omuzlarında
    dolaştı. “Çok büyük ve sertsin ... her yerin .” Colin onun sesindeki endişeyi duyunca hafifletmek istedi.
    “Sana zevk vereceğim,” diye söz verdi. Ağırlığını bir koluyla destekleyip diğer elini aşağı u zattı ve Amelia’nın kadınlığının hassas yerini okşadı. Amelia inledi ve kalçalarım baskıya doğru itti. “Az Önce hissettiklerin , içine girdiğim de hissettiklerinin yanında hiç kalacak .”
    Amelia ’a kollarını Colin’in boynuna dolanarak onu kendine çekti. “Bunu istiyorum . Bunu seninle istiyorum .” “Evet.” Colin sevgilisinin kulak memesini yalayarak ürpermesini sağladı. “Sen şehvetli bir kadınsın . Hareket edişinde, bana bakışında , vücudunun şeklinde bunu görebiliyorum .”
    “Fazla zayıfım ,” dedi Amelia, kısık sesle. “Mükemmelsin . Bazı kadınlar bütün erkeklere uyacak şekilde yaratılmıştır. Sen sadece benim için yaratılmışsın . Kanım hızlı, tutkum güçlüdür; bu yüzden dayanıklı yaratılmışsın .
    Bacakların ve kolların zarif ama ince. Kıvrımların geniş ama
    sınırlayıcı değil .”
    Colin bir parmağını sevgilisinin içine iterek canının ne kadar yandığını kontrol etti. Amelia’nın zevk dolu iniltisi, Colin’in ihtiyacı olan tek şeydi. İyice sertleşmiş olan erkekliğini kavrayarak iri başını Amelia ’nın vücudunun minik girişin doğrulttu. Ucundan zevk suyu damlıyordu ve erkekliği girişi nemlendirmeye hazırdı. Buna gerek de yoktu. Amelia çok ıslak ve sıcaktı. Belinin çok küçük bir hareketiyle başım içeri soktu. “Ah , Tanrım ...!” diye inledi Amelia, ağzı hızlı nefeslerle açılıp kapanırken Colin’in bütün vücudu erkekliğinin sarılışıyla kasıldı. Amelia’nın vücudunun sıcaklığı erkekliğinden tırmanıp bütün tenine yayılıyordu .
    Amelia’nın elleri Colin’in kalçalarına yapıştı ve beli Colin’i neredeyse insanlıktan çıkaran hafif bir yuvarlama hareketine
    başladı.
    “Lanet olsun.'” dedi Colin, testislerindeki acı verici baskıyı azaltmak için bir parça meninin kaçtığını hissederek kaskatı
    kesilirken. “Daha derine,” diye yalvardı Amelia ve Colin o kadar mutlu oldu ki çılgınca bir öpücükle sevgilisinin dudaklarına yumuldu. Amelia’nın dudakları erkeğinin dilinin etrafına kapandı ve erkekliğini kıskandıran bir güçle emmeye başladı. Colin ağırlığını kullanarak genç kadım yatağa çiviledi ve yüzünü iki elinin araşma alırken iki santim daha içeri kaydı.
    “Amelia...” diye homurdandı ve terden kayganlaşmış yanağım
    genç kadınınkine yasladı. “Seninle hak ettiğin şekilde
    bir başlangıç yapmamı imkânsızlaştırıyorsun.”
    ‘İçim yanıyor,” diye bağırdı Amelia, ona sımsıkı sarılırken.
    “Ve sen daha oraya ulaşmadın bile.”
    “Çok dar ve deneyimsizsin; bense çok kaim ve sertim. Acele edersem şimdi canın yanar ve ağrısı sonra da devam eder.”
    “Çok irisin...”
    “Hayır, her şeyin canı cehenneme!” Colin sert davranmak istemiyordu ama Amelia’nın aç kadınlığı erkekliğinin başını öylesine çekiştiriyordu ki ilkel dürtüler kontrolü ele alıp beyefendiliği geride bırakmak için haykırıyordu. “O halde izleyeyim. Eğer görürsem belki daha az korkarım. Bu anı görmezsem fazla yoğun olacak. Her sesi, her dokunuşu
    daha da şiddetli algılıyorum.”
    Colin kaskatı kesildi. Şimdi zamanı değildi ama bu gecenin hiçbir kısmının Amelia’yı huzursuz etmesine izin veremezdi. Cennetteydi. Onun da aynı şekilde hissetmesinden başka bir
    şey istemiyordu. “Beni şimdi görürsen olabileceklerden korkuyorum. Beni geri çevirirsen dayanabileceğimi sanmıyorum.”
    Amelia’nın alt dudağı titredi. “Maskelerinden biri yanında mı?”
    “Geri çekilmemi mi istiyorsun?” Colin sevgilisine şaşkınlıktan
    açılmış gözlerle baktı. “Delirdin mi? İçindeyim!’
    “Tamamen değil,” diye itiraz etti Amelia. “Olmam istediğim
    gibi değil.” Sesinde Colin’in asla direnemediği o yalvaran
    ton belirmişti.
    Gurur ve mizahla karışık bir duyguyla bu kadının kendisini öldüreceğini anladı. Yatak odasında asla pasif olmayacaktı; hiçbir şeyde pasif olmadığı gibi. Colin onun cinsel açıdan tamamen uyanacağı günden yarı yatıya korkuyordu. Onun kadınsı işvesinin saldırısına nasıl karşı koyacaktı? Daha sonuna kadar girmemişti bile ve şimdiden ölüyormuş gibi hissediyordu.
    “Beni heyecanlandırıyor,” diye fısıldadı Amelia, nefes nefese konuşarak. “Seni maskeli görmek.” Parmakları yukarı uzanarak Colin’in dudaklarını okşadı. “Çok seksi bir ağzın var. Hep onu hayal ettim. Tenimde dolaşmasını ve ateşli sözler fısıldamasını istedim.”
    Colin arzuyla titreyerek Amelia’nın sırılsıklam kadınlığının içine huzursuzca yüklendi. Genç kadın, onun erkekliğinin etrafında eridiğini hissediyordu. Göğüs uçlan iyice sertleşmiş bir halde Colin’in göğsüne dayanıyor, karnı karnımın altında titriyordu.
    “Seni izlemek bana zevk verecek. Bunu benden esirgeme.”
    Genç kadının elleri Colin’in kalçalarını kavrayarak çekiştirdi
    ve onu biraz daha derine çekti.
    Colin derine indikçe kadınlığı daha da darlaşıyor, bakirelik dokuları vücudunun Colin’in erkekliğine uyum sağlamasını
    engelliyordu.
    ‘Lütfen...” diye yalvardı Amelia, kalp sızlatan bir tavırla. “Hayatımın en önemli anında beni karanlıkta bırakma.” Colin bir küfür savurarak onun içinden çıkarken vücudu ihtiyaçla titriyordu. Yataktan kalkıp titreyen bacaklarla valizinin durduğu gardıroba yürüdü. Elini valizin içine sokarak, Amelia’yla paylaştığı özel anlarını bir anısı olarak yanından ayırmadığı maskeyi çıkardı.
    Elindeki parlak beyaz nesneye bakarken içinde bir kırgınlık oluştu, çünkü maskenin amacı Colin’i sevdiği kadından ayrı tutmaktı.
    Maskeyi alırken bu aldatmacanın nereye varacağım bilmeyi nasıl isterdi! Amelia’yı bir kez görmek - susuzluktan ölen bir adam için bir damla su gibi - elde etmeyi umduğu tek şeydi. “Acele et,” dedi Amelia, gırtlaktan gelen boğuk bir sesle. Başka kadınların, üzerinde ustalaşmak için çabaladığı kadınsı cilveler onun doğasında vardı.
    Colin maskeyi yüzüne kaldırdı ve siyah saten kurdeleyi bağladı; sonra atkuyruğunu tutan kurdeleyi de bağladı. Başını çevirip Amelia’ya baktı ve buradan, bu odaya girdiğinden farklı bir adam olarak çıkacağım anladı.
    Amelia üst üste konmuş yastıklara yaslanarak, bağdaş kurup kollarını göğsünde kavuşturmuş ve göz bağını çıkarmıştı. Bakışlarında şehvet, özlem ve Colin’in nefesini kesecek kadar büyük bir hayranlık vardı.
    Colin, topuklarının üzerinde dönerek doğruca Amelia’ya yönelirken, iyice sertleşmiş erkekliğini ve gergin kaslarını genç kadının gözlerinin önüne serdi. Amelia'nın zorlukla yutkunduğunu görünce ne kadar ürkütücü görünüyor olabileceğim tahmin etti. Amelia uzun boylu bir kadındı ama Colin daha da uzundu. Vücudu onunkinin iki katı genişliğindeydi ve hem soyunun hem de sürekli fiziksel hareketliliğin sertliğine sahipti. Üstelik iyice kızışmıştı. Kalın damarları hızla akan kanla
    zonkluyordu ve acısını hafifletmek için erkekliğini sıkıca kavramak zorunda kaldı.
    “Beni böyle görmek seni tahrik mi ediyor,” diye sordu, “yoksa korkutuyor mu?”
    Amelia dudaklarını yaladı. “Hiç korkmuyorum,” diye fısıldadı. “Gergin ve belki biraz endişeliyim ama senden korkmuyorum.” “Güçlü bir kadınsın,” dedi Colin, hızlı adımlarla sevgilisine yaklaşırken.
    Fazla beklemeden yatakta dizlerinin üzerinde durdu ve göğüs ucunu ağzına alabilmek için genç kadının kolunu çekerek üzerine uzandı. Sertleşmiş olan ucu sertçe ve ritmik bir şekilde emerek Amelia’yı inletti.
    Genç kadının elleri Colin’in başının arkasına yapıştı ve onu göğsüne bastırdı. “İçime gir,” diye fısıldadı. “Bu kararsızlık ve eksiklik duygusundan nefret ediyorum.”
    Colin diz çökerek Amelia’nın bacaklarını iki omzuna aldı ve uyluğunu iyice açarak kadınlığına baktı. Yastıkların desteği ve yarı oturur pozisyonuyla, Amelia da rahatça görebiliyordu. Minik pembe yarığının büyüklüğünü Colin’in erkekliğinin uzunluğu ve kalınlığıyla kıyaslayamadan Colin aletinin kaim başım iterek içine girdi.
    Amelia inleyerek ve tırnaklarım sevgilisinin bacaklarına gömdü. Colin onu kalçalarından kavrayarak ve nazikçe giderek daha derine doğru sallayarak içinde gidip gelmeye başladı.
    Bakışları da birleştikleri yerle Amelia’nın güzel yüzü arasında
    gidip geliyordu.
    Sırtı Amelia’yı hızla küçülen ateşin ışığından gizlerken Colin renkleri göremiyordu ama güzel kadının alnında biriken ter damlalarını ve gözlerinde biriken yaşları görebiliyordu.
    “Canını yakıyor muyum?” diye sordu Colin. Parmakları kalçalarını sımsıkı kavramışken, Amelia onun sorusuna kadınlığının içinde yayılan ritmik kasılmalarla cevap verdi. O kadar- dar ve sıcaktı ki Colin sımsıkı kapanmış bir yumruğu düzüyormuş gibi hissediyordu.
    “Hayır...” Amelia’nın titrek sesi uzaktan geliyormuş gibiydi. Colin sevgilisinin bir elini kendi teninden ayırarak iyice şişmiş olan kadınlığının üzerine koydu. “Okşa kendini,” dedi. Amelia hiç utanmadan itaat etti ve uzun, ince parmakları çok küçük bir tereddütle kaygan tenin üzerinde daireler çizmeye başladı.
    Güzel kadınlığı Colin’in tahmin ettiği gibi cevap verdi ve onu daha güçlü kavradı. Belinin her hareketinde biraz daha derine giriyor, büyük bir zevkle inliyor, şehvet ve hanımeli kokularını içine çekerek hızlı şekilde nefes alıp veriyordu. Amelia öylesine bir açlık gösterisiyle kıvranmaya ve kesik kesik inlemeye başlamıştı ki Colin daha soma yanda patlamadan nasıl sonuna kadar girdiğini merak edecekti. Sonunda, son bir umutsuz atılışla, en derine ulaşmayı başardı ve hayalarına kadar içine girmiş olmanın hissiyle neredeyse gözyaşlarına boğulacaktı.
    Montoya’nın sıcak, ağır erkekliği nihayet dibe ulaştığında Amelia bir çığlık attı. Ovalanmak için sızlanan içindeki o nokta belirgin bir şekilde rahatladı ve sonra tekrar büzüldü. Montoya hareketsiz kaldığında, Amelia kalçalarım çevirerek ve erkekliğinin dibine kendini tekrar tekrar çarparak devam etti. Montoya’nın gırtlağından yayılan hırıltı insani olmaktan çok hayvaniydi ve Amelia’ınn sesin şehvetine kapılan vücudu buna cevap olarak sarsıldı.
    Montoya güçlü elleriyle onu hareketsizleştirirken gözleri maskenin arkasından yakıcı pırıltılarla bakıyordu. Güzel ağzı iyice gerilmişti.
    “Neden kıpırdamı yorsun?” diye bağırdı Amelia.
    “Çünkü patlamak üzereyim ve bunu sensiz yapmak istemiyorum.”
    “Ben hazırım!” Amelia’nın sesi boğuktu. Rahmi neredeyse
    acı verecek kadar büzülüp kasılıyordu.
    Montoya hiç çaba harcamadan onu kavrayarak dizlerinin üzerinde doğruldu ve erkekliğini daha da derine soktu. Amelia onun geniş omuzlarına sımsıkı sarılırken, boğazının tuzlu, sakallarla sertleşmiş genişliğine yapışıp emmeye başladı. Montoya pozisyonlarını tekrar tekrar ayarlarken oda etraflarında dönüyor, her hareketi Amelia’yı sonunda onu ısırma noktasına getirecek kadar iyice derine kaydırıyordu. Montoya bir küfür savurarak onu kendisinden uzaklaştırdı.
    “Bin,” dedi sertçe.
    Yatağının kenarına oturdu ve erkekliğini iyice içine gömerek Amelia’nın bacaklarını iki yana açtı. Çok derindi. Ellerini yatağa dayayarak gövdesini destekledi ve erkekliğim istediği gibi kullanılması için Amelia’ya sundu. Görüntüsü inanılmaz ölçüde erotikti; karnı gergin kaslarla örülüydü ve tüylü göğsü terden ıslanmıştı.
    Ve maske. Maske Amelia’yı delirten karanlık ve baştan çıkarıcı bir gizem ekliyordu.
    “Ben...”
    “Şimdi!” diye bağırdı Montoya. onu sıçratarak. Onun meydan okumasına cevap olarak, Amelia’nın omuzları geri gitti ve çenesi kalktı. Bunun Montoya için kendisinin daha önce aklına gelmeyen nedenlerden dolayı zor olabileceğini düşündü. Birçok kadınla birlikte olmuş bir erkeğin uzmanlığıyla seviştiği düşünülürse, muhtemelen yüzündeki kusur yeni bir şey olmalıydı. Belki de yaralandığından beri onunla yatmak isteyen ilk kadın kendisiydi. Bu düşünce zaten önemli olan olaya daha da değer kattı.
    Amelia o anda onu bütün benliğiyle, hiçbir kadının sevemeyeceği şekilde sevmeye karar verdi. İçinde hissettiği o kargaşaya ulaşıp, tutkusuyla yatıştıracak, onu çeken şeyin aslında sadece kalbi olduğunu bütün vücuduyla gösterecekti. Dengesini sağlamak için ellerini sevgilisinin omuzlarına koyarak dizlerinin üzerinde havalandı ve kadınlığını Montoya'nın aleti boyunca kaldırdı. Tekrar indirdiğinde, aletinin geniş başının içinde titreyen o noktaya değdiğini hissedince şiddetle sarsıldı.
    “İşte bu,” dedi Montoya, karanlık bir fısıltıyla ve onu kaim siyah kirpiklerinin arasından izleyerek. “Sana ne kadar iyi uyduğumu görüyor musun? Ben de sana zevk vermek için yaratılmışım.”
    Amelia alt dudağım ısırarak hareketi tekrarladı ve yavaşça ilerledi. Başparmağı Montoya’nın omzundaki bir yara izine süründü; yara o kadar eskiydi ki o zamandan beri gümüşi bir renk almıştı. Hareketlerine devam ederken yarayı okşadı ve tırtıklı kenarlarla sarılmış yuvarlak şeklini hissetti. Zihninin derinliklerinde bu yara onu rahatsız ediyor, düşüncelerini kışkırtıyordu...
    O anda Montoya konuşunca ve diğer her şey genç kadının
    zihninden silindi.
    “Tatlı Amelia. Artık benimsin.”
    Amelia yükselerek kollarını onun gövdesine sardı ve başım eğerek sevgilisinin dudaklarına yapıştı; bir yandan kalkıp inmeye devam ediyordu ve şişmiş göğüs uçlan erkeğinin göğsündeki sert tüylere sürtündükçe inliyordu. O da aynı şekilde Montoya’ya sahip oluyordu. Montoya bir elini Amelia’nın buklelerine daldırarak onu kendine yakın tuttu ve dudaklarını birbirinden ayırmadan mırıldanarak genç kadım teşvik etti. Kalçaları nefes kesici darbelerle altında daireler çiziyor, aklım başından alıyordu. Kalbini çalıyordu.
    Amelia güven kazanınca daha hızlı hareket etmeye başladı. Nefesleri giderek ağırlaştı ve göğüslerinin arasından ter damlaları süzüldü.
    “Sana her gün böyle sahip olmak istiyorum.” Montoya’nın sözleri ağır ve zevkle doluydu. “İçinde olmadığımda kendim boş hissetmem istiyorum. Aç. Bana susamış.” Amelia öyle olacağım biliyordu. Şehvetten gözü dönmüştü ve bunu daha önce birçok kez yapmış gibi kalın, sert erkekliğinin üzerinde zıplıyordu. Sanki ne yaptığım biliyormuş gibi.
    Montoya’nın dişleri boynunu hafifçe ısırınca bir çığlık attı ve içindeki her şey kasıldı; bunu hisseden Montoya bir küfür savurdu.
    Colin Amelia’yı deliliğe sürüklüyordu; iri bedeni arkaya yatmış, maskenin arkasında gözleri yarı yarıya kapanmış, dudakları kendi dudaklarından ıslanmış halde. Bir pagan seks tanrısına benziyordu. Egzotik bir güzellik. Sonsuz bir kontrol.
    Sırtüstü yatıp tek amacı orgazm olan bir sürtükten zevk almaktan memnun. Amelia dudaklarını Montoya’nın yanağına yapıştırarak fisıldadı. “Düz beni.” Bu açık saçık sözlerin ağzından bu kadar kolay dökülmesine kendisi de şaşırmıştı.
    Buna cevap olarak Montoya’nın vücudu şiddetli bir şekilde sarsıldı.
    “Boşalt beni,” diye inledi Amelia, hareketlerine devam ederken. “Bunu istiyorum... Seni istiyorum. Vahşice. Derin. Bana...”
    Amelia ne olduğunu anlayamadan Montoya dönmüş ve onu yatağa mıhlamıştı. Ayaklarını yere koymuş, yumruklarını yatağa dayamış halde içinde sertçe gidip geliyor, her vuruşunda Amelia’nın boğazından bir zevk çığlığı yayılıyordu. Genç kadının tepesinde dikilmiş halde maskenin arkasından onu izliyor, göğsü kalkıp iniyor, karnı kasılıp gevşiyor, kalçaları kasıldığı her seferinde Amelia’nın beli de onun hamlesine karşılık vermek için havalanıyordu. Vücudu tam anlamıyla bir cinsel güç timsaliydi. Bir kadım bağımlılık yaratacak şekilde düzmek için yaratılmıştı. Amelia’nın rahminde yükselen gerilim arttı ve başının oradan oraya savrulmasına neden olan bir zevk yarattı. Sonra ani bir duygu seliyle boşaldı, zevk vücuduna yayıldı, ciğerlerini ele geçirdi ve Montoya’nın erkekliğine tapan hızlı dalgalar halinde kasıldı.
    Montoya’nın boğazından yayılan hırıltı Amelia’nın gözlerini yaşlarla doldurdu ve dudaklarından bir isim döküldü. Montoya tam hareketinin ortasında kaskatı kaldı ve Amelia onun altında zevkten çıldırırken inleyerek itiraz etti.
    Montoya hareketlerinin gücünü ve hızını artırarak devam ederken giderek içinde kabardı ve sıkılmış dişlerinin arasından hırıltılar döküldü. En derin noktasına kadar Amelia’nın içine girerken vücudu sarsıldı ve genç kadının içine sıcak, yoğun bir sıvı yayıldı. Bu vahşice, ilkel ve çok güzeldi. Montoya sevgilisinin sırtının altına soktuğu kollarıyla kendini destekleyerek ona sarılırken birbirine karışmış olan terleri tenlerini birbirine yapıştırdı.
    “Seni seviyorum,” diye fısıldadı Montoya, diliyle Amelia’nın gözyaşlarını yalarken. “Seni seviyorum.” Amelia maskeyi tutan kurdelelere uzandı.
  • Kitabın son sayfasını gıdım gıdım okuyorum, bitmesin diye. Ben sevdiğim kitapların sonuna hep böyle davranıyorum. Sen ne kadar güzel, ne kadar büyülü, anlattığın kadar insanı o yerin altındaki esrarlı, kimsenin bilmediği karanlık dehlizlerden yürütüp böyle müthiş bir hikayenin içinde hissettirdin kitap!

    Mine Söğüt’ü çok seviyorum. Deli Kadın Hikayeleri ile başlayan tanışmam, Beş Sevim Apartmanı - Rüya Tabirli Cinperi Yalanları ile pekişti, Kırmızı Zaman’la bağlılığım sorgulanamaz hale ulaştı. Yazarın okuyucuyu okuduğu yerden alıp, fantastik öğelerin hayatla gerçekleştiği zamanlara, mekanlara, olay ve kişilere götürüp, masalsı tandansına eşlik ettirmesinden çok hoşlandım / hoşlanıyorum. Okudukça o kahramanlardan biriymişim gibi geliyor bana da. O kadar işliyor, içselleştiriyor.

    Kitapta kimler var derseniz ilk başta dikkatinizi çekmeyecek aman bunların hikayesini okusam ne olacak ki bile diyebilirsiniz. Zira cellatlar, kimsesizler mezarlıkları, toplumun dışında yaşayan berduşlar, sır dolu suskunlar, sefil yaşam enstantaneleri, değersiz çingeneler, deliler, katiller, kurbanlar. Kulağa pek iştah kabartıcı gelmedi değil mi? Ama inanın bu öğelerden öyle güzel bir kurgu, aklınızdan çıkmayacak bir hikaye olmuş ki. Zaman Dayı, Halat Niyazi, küçük kız Hüsran, babasının cesedini arayan Botan, Cellat Leon, çingene Ziba kitabın unutulmaz karakterleri.

    Tabii en çok rastladığımız renk Kırmızı. Zaman Dayı’nın kimsenin nereden geldiğini bilmediği kırmızı sandalı, yakaladığı kırmızı balıklar, Halat Niyazi’nin kanlı gözyaşları, Hüsran’ın camı çizik küçük kırmızı feneri, gizli kırmızı kitabı, olayların geçtiği kırmızı zamanlar, Cellatların aldıkları canların kırmızısı… Yazarın özellikle kırmızı rengini seçmesi, bana sanki okuyucu hayalinde olayı canlandırırken diğer renkleri daha geri plana kolayca atabilmesini kolaylaştırmak için yaptığını düşündürdü. Bu kişisel bir görüş tabii.

    Çok akıcı ve ilgi çeken bir üslup kullanmış her zaman ki gibi sevgili Mine Söğüt. Bir de şöyle bir güzellik yapmış. Sol sayfada hikayeyi anlatırken, hikayenin teması olan kelimeyi sözlük anlamı ve daha başka hangi anlamlarda kullanıldığını bilgi olarak eklemiş. Bu da çok hoşuma giden bir ayrıntıydı.

    “Sıradan insanların yaşamları bile şaşırtıcı öykülerle doludur” sözü de benim en çok sevdiğim alıntılardan biri oldu ki, burada anlatılan yaşamların tam anlamıyla meşalesiydi.

    Yazarla tanışmak isteyenlere mutlaka öneriyorum. Farklı dünyaların masalsı gerçekleriyle karşılaşmanız dileğiyle.
  • Fellini, rüyaların siyah-beyaz görüldüğüne dair genel geçer görüşe rağmen, tam da renkler en önemli ipuçlarının göstereni işlevi gördüğü için, siyah-beyaz rüyaların
    mümkün olmadığında ısrar eder: "Kişinin siyah-beyaz rüya gö­rebildiğini söylemek saçmadır. Renk rüyaların dilinin ayrılmaz bir parçasıdır. Rüyalarda renkler fikirleri, kavramları aktarır. Her renk bir mesaj taşır.
  • “Hakikatin dili, bütün renkleri içine alan, bütün renklerin içinden çıktığı, bütün insanlık hallerinin ve duruşlarının üstüne çekilmiş bir kubbe gibidir. Hakikatın dili aşkınlığın dilidir. Zamanla, zeminle ve fani insanla mukayyet her dil, hakikatın dilinden bir şubedir ve fakat hakikatin bizatihi kendisi değildir.”
  • SAMATYALI "KÖR KİTAPÇI" DEVRİM TARIM'IN ÖYKÜSÜ

    Kör bir kitapçı.
    Eskişehir’in ücra bir köyünde başlayan hayat, onu İstanbul’da Samatya’nın ortasındaki küçük kitapçıya kadar getirmiş.
    Kapısının önünde 5 dilde “kitapçı” yazıyor.
    Ermenice, Kürtçe, Rumca, İngilizce, Türkçe.
    İçinde gözleriyle hiç okumadığı ama ruhuyla ezberlediği 1500 kitap var.
    Hepsi kendi kitapları, hepsi eski...

    Nasıl geldi buraya?
    Neden bunca kitabı şehir şehir yanında taşıdı?
    Neden seviyordu onları?
    Kör olmak nasıl bir duyguydu?
    Görmemek mi daha zordu yoksa kendini beğenmiş insanların dünyasında onlar gibi olmamak mı?
    Hikayesini duyduğumdan beri kafamda ona sorular soruyor, cevaplarını tahmin etmeye çalışıyordum.
    Sonunda yanına gittim.

    Ufak bir kapı gıcırtısıyla içeri girdim.
    “Ben Işıl.”
    Bana bakmadığını biliyordum ama beni gördüğü hissine kapıldım.
    Yanındaki tabureye oturdum.
    Ruhu kilitli gibiydi.
    Açmak için arkeolog gibi çalışmam gerekecekti.

    “Acele etme” dedi.
    “Sorularını cevaplayacağım ama sakın saatine bakma.”
    Onun yanında aceleye yer yoktu.
    Bir süre sessiz kaldık; rahatsız edici değil, yumuşak bir sessizlik...
    Birbirimize alışıyorduk.
    Bilgisayarının sesli direktiflerini dinleyerek bir müzik açtı.
    İranlı kemancı Farid Farjad, Pari Kojaee’yi çalmaya başladı.

    Yavaş yavaş anlattı.
    6 çocuklu, taşralı bir ailenin tekne kazıntısıydı.
    Sırtını duvara dayar gibi güvenle dayanabileceği bir aile değildi onunki.
    Mesela görmediği için bahçede düşüp durduğu çukuru kapatmak yıllarca kimsenin aklına gelmemişti.
    Başında saçlarıyla kapattığı yara izlerine dokunarak; “İşte ailem” dedi.

    5 yaşına kadar kör olduğunu bilmiyordu çünkü kimse ona söylememişti.
    Görmek, kapalı gözlerinin ardındaki “transparan” boşluktan ve güneş ışınlarının verdiği acıdan ibaretti.
    Diğer çocukların gördüğünü bilmediği için, “Neden hep ben düşüyorum?” diye düşünüyordu.
    “Neden onlar yapabiliyor da ben yapamıyorum?”

    Sonra 5 yaşında, arkadaşları onu yakantop oyununa almadıkları zaman nedenini öğrendi.
    Çocuk acımasızlığı, çocuk kırılganlığını deldi.
    “Neden beni de almıyorsunuz?”
    “Körsün sen!”


    - Ne hissettiğinizi hatırlıyor musunuz?

    Hatırladığım ilk duygu bu… Öfke ve kederle karışık tedirginlik ama büyük bir kavrayıştı hissettiğim.

    - Ailenize kızmadınız mı “benden neden sakladınız?” diye?

    Hayır. Bizimki öyle kızabileceğiniz bir aile değildi. Feodal, taşralı… Kadın, erkekten çok çalışır tarlada. Özel değilsindir, kendine ait bir odan yoktur, bir arada yatarsın. Her şey iç içedir. Kör olsan bile fazladan bir ilgi bekleyemezsin.

    KÖYDEKİ DEVRİM

    -Anlattığınız aileden Devrim isminde bir çocuğun çıkması şaşırtıcı değil mi?

    Dayım… Dayım 68 kuşağından, solcu, aydın bir öğretmendi. Babamları, “Ecevit” diyerek ikna etmiş. Köylü milleti sever Ecevit’i… Nüfusta yanlış yazmasınlar diye ismimle, doğum tarihimi de betona kazımış. Ailede doğum tarihi bilinen tek kişi benim. 30 Mayıs… Köylüler dayımı dışlardı, içki içerdi çünkü. Bense dayımdan çok şey öğrendim, okula gitmem için de o ön ayak oldu.

    - Kitaplarla ilgilenmeye de onun sayesinde mi başladınız?

    Hayır, bu muamma. Kendi kendine oldu. Anlama isteği, merak ve kavrama kabiliyeti mayamda var herhalde. Daha 4 yaşındayken sağdan solda dağıtılan, eve gelen dini kitapları ablam ve abim bana okusun diye onlara yalvarırdım. Bizim evde kimse kitap okumazdı.

    - Hiçbiri mi?

    Standart bir köylü ailesinde insanlar birbirine benzer. Farklı biri çok nadir çıkabilir.
    Babam için kitap boşa verilmiş para, boşa harcanan zaman demekti. Bense kitap sayfalarında ne yazdığını hep çok merak ettim. Daha kabartma yazıyı öğrenmeden kartondan harfler kestirir, dokunarak neye benzediklerini anlamaya çalışırdım. Aile ile olan ilişkim travmatikti ama küçükken ayrıldım yanlarından.

    - Nereye?

    6 yaşında ilkokulu okumak için Ankara’ya körler okuluna yatılı gittim. Ortaokulu da orada, yatılı okudum. Fakat evden daha iyi miydi? diye sorarsan, hayır. Oradaki şiddet ve anlayışsızlık da ayrı bir travmaydı. Ben muzır, disiplinsiz ama zeki bir çocuktum, o yüzden bana daha toleranslı davranırlardı.

    KÖR OLMAK NASIL BİR DUYGU?

    - Kör olmak nasıl bir duygu? Siyah mı?

    Benim için siyah ya da karanlık yok; renkler sizin için. Transparan, şeffaf bir şey var. Sonradan kör olanlar için de böyledir. Görsel hafıza sürekli tekrar ister; yenilenmediği zaman unutulur. Bazen zorluyorum dokunduklarımı hayal etmeye, renkleri düşünmeye çalışıyorum ama ortaya çok flu bir şeyler çıkıyor. Sizin gördüğünüzle aynısı değildir.

    - Rüya görüyor musunuz?

    Elbette.

    - Nasıl?

    Görüntüler yok ama ses ve his var. Sabah uyandığımda rüyanın bilgisi geliyor.

    - Yani "kaza yaptım ve hastanede doktora aşık oldum" gibi mi?

    O kadar fantastik değil ama evet hahaha.

    - Türk filmlerindeki gibi bir gün gözleriniz görmeye başlasa, neyi görmek isterdiniz?

    Gökyüzünü. Aralıksız 24 saatini izlemek isterdim gökyüzünün…Tüm o renklerin değişimini görmek isterdim. Ve sonra her şeyi… Bakışları… Hoşlandığın birine nasıl baktığını, kızdığında gözünde çaktığı söylenen o şimşeği görmek isterdim. Dünyayı sizin gördüğünüz kadar doğal görünceye kadar, yani her görüntü sıradanlaşıncaya kadar her şeyi görmek ne kadar heyecan verici olurdu.

    - Peki buradaki hangi kitabı gözlerinizle okumak isterdiniz?

    Çok, çok eski bir kitabı… İçine eski zamanlarının tortusu sinmiş, yaşanmışlığı taşıyan, belki el yazısıyla yazılmış bir kitabı. Diğerlerini okuyorum zaten. Sayfalarını scan ettirip, bilgisayarın mekanik sesiyle de olsa biliyorum. İçindekileri biliyorum…

    KARANLIK CEHALET, AYDINLIK BİLGELİK Mİ?

    - Geceyi mi yoksa gündüzü mü seviyorsunuz? Fark var mı sizin için?

    Geceyi severim. Küçükken, göz sinirlerim henüz tamamen ölmemişken ışığa karşı bir hassasiyetim vardı. Gündüz bile perdeleri çekili olan odada kalırdım çünkü ışık gözlerimi çok ağrıtırdı. Hala güneş bana o eski ağrıları hatırlatır.
    Karanlığın cehalet, aydınlığın bilgelikle özdeşleştirilmesi aslında ne kadar da saçma…

    Böyle düşünmenize sevindim. Bu metaforların kaynakları nerden geliyor? Tamamen görmek üzerine bir dil kurulmuş, bunlar binlerce yıllık hegemonik ön kabuller… Homeros kördü ama karanlıkta mıydı? Anlattığı mitler bilgelikle dolu değil mi?

    GÖREN ÇOCUKLARLA AYNI SINIFTA TEK BAŞINA

    - Hiç gören çocuklarla aynı okula gittiniz mi?

    Lisede… Çünkü körler okulunun ortaokuldan sonrası yoktu. Parasız yatılı sınavını kazandım ve gören çocuklarla aynı sınıfta tek başımaydım. Onlar benimle konuşamadı, ben onlarla… Sanırım birbirimize nasıl yaklaşacağımızı bulmayı beceremedik. Bir kere bile “Bizimle teneffüse bahçeye gelsene” demediler, ben de “Gelebilir miyim?” diyemedim. Rehber öğretmenler de iletişim kurmamız için pek yardımcı olmadı. Sonra bana gıcık olmaya ve beni gıcık etmeye başladılar.

    - Neden?

    Çünkü insanlar, özellikle o yaşlarda, onların size acımasına izin vermezseniz size sinir oluyorlar! Çok tuhaf ama böyle. Ben pek çoğundan daha donanımlı, bilgiliydim. Bilgime duydukları bir hayranlık vardı ama bana acımalarına izin vermediğim ve mağdur gibi davranmadığım için gaddarlaştılar.

    “KİTAPLARI ALFABETİK SIRAYLA OKURDUM”

    - Nasıl başa çıktınız?

    Sanırım içimdeki ve merak ve anlama kabiliyeti sayesinde. Körler okulunda başladığım okuma serüveni lisede devam etti. Kütüphaneye giderdim, günde 1 cilt kitap okurdum. Bir kılavuz rehber olmadığı için de kütüphanedeki kitapları katolog sırasıyla, alfabetik okurdum. Ve radyo…

    - Müzik mi yani?

    Hayır. Özel radyolar kurulmaya başlamıştı. Hafta sonları radyo programı yapmaya başladım. İki programım vardı: Birisi hayatta başarılı olmuş engelli insanları anlatıyordu. Diğeri de bir rock müzik programıydı.

    SONUÇ: ODTÜ

    - Peki geceleri yurtta kalırken aynı dışlanma devam ediyor muydu?

    Evet, lise 2’ye geçtiğimde artık dayanamadım. “Üniversite sınavlarına hazırlanacağım” dedim ve aileme gecekondu tarzında bir ev tutturdum. Bir dershanenin sınavlarını tam bursla kazandım ve sınavlara hazırlandım.

    - Sonuç?

    ODTÜ, Uluslararası İlişkiler.

    - Tebrik ederim! Aileniz sizinle gurur duydu mu?

    Hayır, bununla gurur duymaları için ODTÜ’nün ne anlama geldiğini bilmeleri gerekirdi. Fakat bir üniversiteye girmiş olmama sevindiler.

    “HAYALİM DİPLOMAT OLMAKTI”

    - Hayaliniz neydi?

    Diplomat olmak! Dünyanın farklı ülkelerini gezmek, kültürlerini tanımak istiyordum ve diplomat olabileceğime inanıyordum. Çocukça değil mi? Sonra sistemin bazı gerçeklerini anladım ve diplomat olamayacağımı kabul ettim. ODTÜ, 8 yıl sürdü.
    Lisedeki gaddarlardan sonra iyi gelmiştir size eminim…

    Güzeldi, çok güzeldi. Çok arkadaşım oldu orada, nitelikli insanlardı. Okulun sağladığı politik kültürün ve sanatsal ortamın tüm olanaklarından yararlandım. Paneller, konserler, gösterimler hepsine katılırdım.

    İLK AŞK!

    - Sevgiliniz oldu mu hiç?

    İlk sevgilimle ODTÜ’de tanıştık. Görmeyenlere kitap okuyan gönüllü okuyuculardandı. İzmirli’ydi, Psikoloji okuyordu.

    - Neden ayrıldınız?

    Dört ay sürdü. Ben çok depresiftim, varoluşsal bunalımdaydım. “Birlikte intihar etmeliyiz!” dediğim için ayrılmış olabilir mi? Hahahaha.

    VE İSTANBUL…

    - İyi bir neden! 8 yılın sonunda ne oldu?

    Bir iş dolayısıyla İstanbul’a geldim. İş, bahanesi oldu biraz, gelmek istiyordum. 2006’da… Vay vay 8 yıl olmuş. Samatya’ya taşındım.

    - Ya bu kitapçı?

    Evin içine sığmıyordu kitaplar. Ucuz bir yer bulayım, kitaplarım orada sabit kalsın, ufak tefek satış da olur belki diye düşündüm. Burayı kurunca çok hoşuma gitti. Elime para geçtikçe içeriyi düzenledim ve 1 yıldır Samatya sahafıyım.

    - Seviyor musunuz Samatya’yı?

    Çok. Burası Türklerin, Ermenilerin, Rumların, Kürtlerin, Romanların, Gürcülerin yaşadığı çok renkli bir yer, hem de denize yakın. Ben farklılıkları zenginlik olarak görüyorum. Hepimiz farklı olabiliriz ama önemli olan eşit olmamız… Samatya, bilinçli bir tercihti. Dedim ki, “Ben bu işi yapacaksam çok dilli olmalı, çok dilli kitapçılık yapmalıyım.”

    BİR GELEN TEKRAR GELİYOR

    - Gün içinde kaç müşteri geliyor?

    Bazen hiç. Ayın 15-20 günü siftah yapmadığım oluyor. Buranın kitapçı olduğu zor fark ediliyor dışarıdan zaten… O yüzden bilenler geliyor ama bir gelen bir daha geliyor. Görmeyenler, benden fiziki bir kitap aldıklarında, onun taranmış halini de hediye ediyorum. Eski kabartma kitaplar bana geliyor; ben de onları o kitabı merak eden başka birine gönderiyorum.

    - Bundan sonrası için ne düşünüyorsunuz?

    5 yıllık kalkınma planım yok ama kısa vadeli bir planım var. Para bulur bulmaz üzerinde Türkiye’de konuşulan tüm dillerde “anadilinde oku” yazan 10 bin ayraç bastırmak istiyorum. Ondan sonra ise… Sıkılana kadar devam! Belki ileride kitaplarımı da alıp bir sahil kasabasına yerleşirim. Kim bilir!
  • Sevgili Dost.
    Seçimler yaklaşıyor. Flamalarını dalgalandırarak, renklerini sağa sola rastgele sürerek yaklaşıyor. Dikkatinizi çekmek için sesini yükseltiyor, parende atıyor, hatta şarkı türkü söylüyor. Kokular sürünüyor, vaadlerde bulunuyor, hatta "seni seviyorum" diyor. İyi bir seçim yapacağımızdan kuşkusu yok ama yine de ölçmemiz için yardımcı oluyor; kendi metresini veriyor. Onu sevimli bulmalıyız; afişlerde ısrarla gülümsüyor...Tabi biz de onu karşılıksız bırakmıyor, gülümsüyoruz. İşte duvarlara asılması gereken bu gülümsemeler.

    Sevgili Dost,
    Tezgahtar elbisenin bana yakıştığını söylüyor, inanıyorum. Pazarcı "biberler tatlı" diyor, inanıyorum. Çingene "yüreğin kabarmış" diyor, inanıyorum. Piyangocu "size de çıkabilir" diyor, inanıyorum. Ama, inanmıyorum ona.Yalancı çobanı kurtlar yedi, yalancı, fecri güneş.O gülümsüyor hala, dayanıp sandığına.

    Sevgili Dost,
    Sen de seçtin bilirim; özenle seçtin.
    Giysilerinde; renkleri, modeli, dikişi, kumaşı. Ayakkabılarında; sağlamlığı, biçimi, yumuşaklığı. Seyahatlerinde; hızlı ve güvenli firmayı. Okulunu, eşini, arkadaşını... Sen de seçtin. Ölçülerin vardı, bilgilerin vardı, kaygıların vardı seçerken. Elmanın sert ve sulu olduğunu dokunarak, peynirin yağlı olduğunu tadarak, balığın taze olduğunu koklayarak anladın. Peki şimdi! Ne yapacaksın? Nasıl ayırdedeceksin, sağlamı çürükten, güzeli çirkinden, doğruyu yanlıştan, dostu hainden? Ne birlikte yemek yedin, ne alışveriş ettin, ne borç para aldılar senden, ne beraber yolculuk ettin. Nasıl tanıyacaksın?

    Sevgili Dost,
    Aklı, bir avize gibi sallandırıp tepesinde, şu soruları sorsan kendisine:Sözünü tutuyor mu, yalan konuşuyor mu, koruyor mu emaneti? Haramdan korkuyor mu, yüzü kızarıyor mu, reddeder mi ihaneti?

    "Oyun başlamış, herkes rol almış, yollar ayrılmış.
    SEÇ AL! SEÇ AL!

    Gündüz geceyle, iyi kötüyle komşu; o,bu, ya da şu.
    SEÇ AL! SEÇ AL!

    Durmadan yanıp sönüyor trafik lambaları, özgür iraden var.
    SEÇ AL! SEÇ AL!

    Sevgi ve nefret, zulüm adâlet, erdem ve günah.
    SEÇ AL! SEÇ AL!

    Bir kum saatidir hayat, gittikçe ıssızlaşır, geride bir rüyâ kalır.
    SEÇ AL! SEÇ AL!

    Hayat yanlışlıklarla, aldanışlarla dolu, soru sor, cevap ara.
    SEÇ AL! SEÇ AL!

    Davranışlarımız bizim kim olduğumuzu söyler; soru sor, cevap ara.
    SEÇ AL! SEÇ AL!

    Mektubun altına atılan imzâ. soru sor, cevap ara.
    SEÇ AL!SEÇ AL!

    Almak değil, seçmektir hüner.
    SEÇ AL! SEÇ AL!

    Sevgili Dost,
    Seni seçtiğime pişman değilim. Sen de pişman olmayacağın seçimler yap.

    Sevgili Dost,
    SEÇ AL!

    Sevgili Dost,
    Bir körün parmak uçları kadar hassasına az rastlanır 'kalbin!...'

    Sevgili Dost,
    Birbirimizi tanımak için neyi bekliyoruz?
    Birbirimizi anlamak için neyi bekliyoruz?
    Birbirimize anlatmak için neyi bekliyoruz?
    Bak ne diyor Rousseau: ”Dostumuzu tanıyabilmek için büyük hadiseleri bekleyeceğiz; o zaman da iş işten geçmiş olacak; çünkü onu tanımak zaten bu hadiseler için lâzımdı.”

    "Sevgili Dost,
    Sen lâzımsın bana ve önemlisin hadiselerden. Çünkü büyük bir olaydır dostluk.
    Çok büyük..."
  • “Ben Gönen’de doğdum.
    Yirmi yıldır görmediğim bu kasaba, düşümde artık bir serap gibiydi.
    Birçok yeri unutulan, eski, uzak bir rüya gibi oldu.
    O zaman genç bir yüzbaşı olan babamla her zaman önünden
    geçtiğimiz Çarşı Camii’ni, karşısındaki küçük, harap şadırvanı,
    içinde binlerce kereste tomruğu yüzen nehirciği, bazen yıkanmaya
    gittiğimiz sıcak sulu hamamın derin havuzunu şimdi hatırlamaya çalışıyorum.
    Ama beyaz bir unutuş dumanı önüme yığılır. Renkleri siler, şekilleri kaybeder…

    Pek uzun gurbetlerden sonra vatanına dönen bir adam, doğduğu yerin
    ufkunu koyu bir sis altında bulup da, sevdiği şeyleri uzaktan bir an önce
    göremediği için nasıl hüzünlenirse, ben de tıpkı böyle meraka, sabırsızlığa
    benzer bir acı duyarım. O, her akşam sürülerle mandaların, ineklerin
    geçtiği tozlu, taşsız yollar, yosunlu, siyah kiremitli çatılar, yıkılacakmış gibi
    duran büyük duvarlar, küçük, ahşap köprüler, uçsuz bucaksız tarlalar,
    alçak çitler hep bu duman içinde erir…
    Yalnız evimizle okulu gözümün önüne getirebilirim. Büyük bir bahçe…
    Ortasında köşk biçiminde yapılmış bembeyaz bir ev…
    Sağ köşesinde her zaman oturduğumuz beyaz perdeli oda…
    Sabahları annem beni bir bebek gibi pencerenin kenarına oturtur,
    dersimi tekrarlatır, sütümü içirirdi. Bu pencereden görünen avlunun
    öbür yanındaki büyük toprak rengi yapının camsız,
    kapaksız tek bir penceresi vardı. Bu siyah delik beni çok korkuturdu.
    Yemeklerimizi pişiren, çamaşırlarımızı yıkayan, tahtalarımızı silen,
    babamın atına yem veren, av köpeklerine bakan hizmetçimiz
    Abil Ana’nın her gece anlattığı korkunç, bitmez hikayelerdeki ayıyı,
    bu karanlık pencerede görür gibi olurdum.”