• “Sevro.” Öne eğildim. “Gözlerin...”
    Sevro yaklaştı. “Beğendin mi?” O buruşuk, keskin hatlı yüzündeki
    gözleri artık kirli Altın sarısı değil, Mars toprağı kadar kızıldı.
    Daha iyi görebilmem için gözkapaklarmı kaldırdı. Lens değillerdi.
    Ve sağdaki gözü de artık biyonik değildi.
    “Lanet olsun. Kendini mi Oydurdun?”
    “Hem de ustasına. Sevdin mi?”
    “Muhteşem olmuşlar. Tam senlik olmuş.”
    Yumruklarını birleştirdi. “Bunu söylediğine sevindim. Çünkü
    sana aitler.”
    Kanım çekildi. “Ne?”
    “Seninkiler.”
    “Benim neyim?”
    “Gözlerin!”
    “Gözlerim...”
    “Kısmen Dostane Dev seni kurtarırken kafa üstü falan mı
    düştün? İsyan’a destek olarak Tinos’a malzeme getirmek için
    Mickey’nin Yorkton’daki yerini yağmaladığımızda ki ürkütücü
    bir yer olduğunu söylemeliyim, bir dondurucuda senin gözlerini
    buldum. Senin onları kullanmayacağını düşündüm, dolayısıyla...”
    Mahcup bir tavırla omuz silkti. “Ben de bana takmasını istedim.
    Bilirsin. Bizi daha da yakınlaştırması için. Senden bir yadigâr. O
    kadar da tuhaf değil, değil mi?”
    “Ona tuhaf olduğunu söyledim,” dedi Ragnar. Kızlardan biri
    onun bacağına tırmanıyordu.
    “Gözlerini geri istiyor musun?” diye sordu Sevro, aniden endişelenerek.
    “Geri verebilirim.”
    “Hayır!” dedim. “Sadece ne kadar deli olduğunu unutmuşum.”
    “Ah.” Gülerek omzuma bir şaplak indirdi. “İyi. Ben de ciddi
    bir şey olduğunu sandım. Yani onları kullanmaya devam edebilir
    miyim?”
    “Mal bulanındır,” dedim, omuz silkerek.
    Pierce Brown
    Sayfa 84 - harikasınız dfkgdlkgLKJKLJ geri verebilirim diyo bide
  • "Bir defa söylemiştim, şimdi ikinci kez söylüyorum: Bu hayatta öldürülemeyecek iki şey varsa, biri cevizlerimin altındaki mantarlar, diğeri de lanet olasıca Marslı Azrail'dir. Ha Ha!"
    ...
    Geri çekildim. "Sevro. Berbat... kokuyorsun."
    "Beş gündür yıkanmadım," diyerek ve kasıklarını tutarak böbürlendi. "Burada bir Sevro çorbası var, evlat."
    Pierce Brown
    Sayfa 83 - ldkfjdlkgk piç
  • "Azrail!" Bana çarparak sandalyemi yana çevirdi ve beni neredeyse sandalyeden kaldırdığında dişlerim takırdadı. Kucağıma atlamış heyecanlı bir köpek gibi yarı cıyaklıyor, yarı gülüyordu.
    "Yaşadığını biliyordum. Lanet olsun, biliyordum. Peri sürtükler beni kandıramaz." Geri çekildi ve çarpık bir sırıtışla yine bana baktı. "Seni lanet olası piç."
    Pierce Brown
    Sayfa 83 - ya Sevro dflkglg sen gelmesen gülecek bir şey olmuyor dkglşdk minnoş
  • Olur da bir sabah uyanamazsam en son düşünmüş olduğum insan sen olacaksın çiçeğimm🍃🌼
  • KALDIRIMLAR I
    Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
    Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
    Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
    Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.
    Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
    Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
    İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;
    Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.
    İçimde damla damla bir korku birikiyor;
    Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...
    Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;
    Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.
    Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
    Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
    Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
    Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.
    Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
    Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
    Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
    Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!
    Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;
    İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
    Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
    Yolumun zafer tâkı, gölgeden taş kemerler.
    Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
    Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
    Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
    Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.
    Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
    Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
    Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
    Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi...
    N. Fazıl Kısakürek
  • 90'lı yıllar. Ortaokula gidiyorum o dönem, sanırım şimdi 7. Sınıf diyorlar. Neyse efendim, bulunduğum ilin merkez kütüphanesine üyeyim, kart gibi bişey çıkarttırmıştım, onunla ödünç kitap alıyorum okuyorum. Bir gün eve taahhütlü falan bir posta geldi benim adıma. Zarftan çıkan belgeye göre: Aylar öncesinden okuyup iade ettiğim İnce Memed isimli eseri iade etmediğim, hakkımda yasal işlem yapılacağı ve belli bir miktar ceza ödemem gerektiği yazıyor. Tabi şaşırıyorum, canım da sıkılıyor bu duruma. Öbür gün otobüse atlayıp soluğu kütüphanenin idaresinde alıyorum. Göbekli ve mütemadiyyen çay höpürdeten adam -sanırım memur diyorlar kendisine- kitabı iade ettiğim konusunda şüphe ediyor. Ne yapmak lazım diyorum, kitabın kütüphane no'sunu bir kağıda yazıyor, bir de teslim defteri gibi bişey çıkarıyor; kitabı külliye gibi kütüphanede bulmam gerektiğini buyuruyor!

    Tabi o zaman çocuğum, bir şey diyemiyorum. Çayını höpürdeten adamın değme keyfini de kaçırmamak adına kütüphanede kitabı arıyorum. Bulamıyorum. Sonra teslim defterlerine bakmaya başlıyorum. Bu arada çay höpürteden adam da benimle ilgilenmiyor, habire çaylıyorlar arkadaşı, ben de onun işini yapıyorum... Neyse efendim, teslim defterlerinde kitabı iade ettiğim ve imza attığım kısmı şak diye buluyorum. İade ettiğim tarihin akabinde de kitabı başka bir kurban, pardon okur! almış görünüyor. Seviniyorum tabi. Kitabı iade ettiğimi, hırsız olmadığımı ispatlamış bulunuyorum. Defteri çay höpürdeten varlığa gösteriyorum. Hööö diyor :) Yanlışlık olmuşmuş. Neyse bu, yazı yazıyor falan. Tamam git! Diyor.
    Ben ise bir işimin daha olduğunu söylüyorum. Bir de kütüphane kartımı iptal ettireceğim! Ona da tamam diyor. Bir kaç işlem, sonra eve doğru yol alıyorum.

    Yaklaşık bir yıl kitap bulmakta zorluk yaşıyorum. Şimdiki gibi kitaplara ulaşım kolay değil. Kitapçı az, kitap daha da az. Malesef fiyatlar da el yakıyor, param zaten yok. Mecburen o dönem ailemden ve çevremdenden üniversite de sözel bölüm okuyanların, -o yaşıma göre ağır kaçan- kitaplarını alıp okuyorum. Freud falan, Arkeoloji, paleontropoloji bilmem ne :)

    Sonra güzel şeyler oluyor. Komşumuz olan bir hanımefendi, oğlunu yanına, bizim apartmana getirtiyor. Oğlu da üniversite de kütüphane müdürü :) Bak sen.

    Binaya taşınır taşınmaz, hemen Müdür Beyle dialoğa giriyorum. Her fırsatta gülümsemeler, afacanlıklar...
    Sonuç olarak; bize misafir oldukları bir gün, Müdürden ansızın gelen kitap okuyor musun sorusuna destan gibi cevap vermemin katkısı, şiddetli yalakalıklarım ve adamın da iyi birisi olması neticesinde; beklenen ve özlenen soru geliyor:
    "Bizim kütüphaneyi kullanmak ister misin?"
    Nikah masasında yeni evlenen çılgın damadın heyecanıyla: Evett! Demiyorum tabi.
    "Hı hı olur, iyi olur" diyoruz çocuk mahçupluğuyla. Zaten üniversitenin havuzunu da kullanıyodum, o da ayrı bir hikaye konusudur :)

    Neyse efendim, kütüphaneyi kullanmaya başlıyorum... Üniversite otobüsleriyle gidip geliyorum her gün. O zamanlar Tıp Fakültesine ait koca bir kat vardı -şimdi tüm kütüphane Tıp Bölümüne ait sanırım- oraya bile çıkıyorum. Uzun bir süre kütüphaneden ödünç kitap alamadım. Bu hak üniversite öğrencilerine hastı. Olsundu, kitaplarla haşır neşir olmak, kütüphane içerinde de olsa okumak güzeldi. Her gün sabah evden çıkar, çocuk halimle akşam geç saatlerde eve dönerdim. O zamanlar sokaklar çocuklar için tehlikeli değildi. İnsanlar birbirlerine güvenirdi...

    Bu kütüphane maceram da ben üniversite kazanana kadar devam etmiştir. Bugün artık her türlü kaynak internet sayesinde elimizin altında olsa da, eskisi gibi kitap bulmak zor olmasa da, o tozlu rafların arasında, kağıt kokusu içinde yaşadığım çocukluk günlerim, bugünkünden çok daha güzel gelir...

    Bu da böyle bir anımdır :)
    Zahmet edip okuyan herkese teşekkür ederim.
  • "Sevgili dost,
    Geçen sabah senin üzüntülü olduğunu söylediler. Dokunsalar ağlayacakmışsın. Dokunmamışlar. Yine de ağlamışsın; dostun gözünden akan bir damla yaşın yeryüzündeki bütün gölleri tuz gölü yaptığını bilmez gibi. Gül ki acılaşmasın göller. Göl ki, orada demirli kayığımız." ~ Ali Ural