• 576 syf.
    ·10/10
    Burada gömülüdür.  https://i.resimyukle.xyz/7cfPay.jpg işte tam burada. Şair Ahmed Arif 'in oğlu Filinta Arif'in yaptığı bu mezarda. Akdeniz'in oğlu gemisine binip sonsuz bir diyara yelken açmış ve keşke mezardan çıkartıp ona bir sürü şiir yazdırtabilsem diyen bir ben bırakmıştır geride.

    Sevgili Ahmet Erhan 'daşım Mete Özgür 'ün bir zamanlar kalbini çok feci kırdım. Bu sebeple hediye aldığı bu kitabı 4 ay elinde tuttuğu, kutupta yaz gibi bu kitaba hasret bıraktığı ve sonunda ağlayıp sızlamalarıma dayanamayıp tek cildini gönderdiği için kendisine teşekkürlerimi ve özürlerimi bir arada sunuyorum. İkinci cildi erken göndermesi için şimdiden ağlamaya, ayrıca yazması 6 hafta süren incelemeye başlıyorum.

    Bugüne kadar okumuş olduğum yaklaşık 400 şiir kitabından 1970 1980 kuşağı şairlerinin daha acı dolu, daha çaresiz şiirler yazdığını söyleyebilirim. Çünkü toplumumuz ideolojik nedenler yüzünden en çok o dönemde acı çekti, hüsrana uğradı, işkence gördü, 650000 kişi hapse girdi. Sadece kaydı belli olan 464 kişi işkenceden öldü. 50 kişi idam edildi.

    O kanlı kavganın etkileri yaşayanlar üzerinde hala derinden hissedilir. O dönemde şiddet ve korkuya dayalı izlenen politika ve bastırma Ahmet Erhanın söylediği gibi resmen ülkemizin göğünü kararttı. İdealist gençler, adalet yokluğu nedeniyle öfkelenip isyan edince geri dönemeyecek şekilde kayboldular hayattan. Bu sebeple bu ağır yükün o dönemin şairlerini daha çok etkilemesi olağan bir durum.

    Ahmet Erhan bu acılı kuşak şairlerinin önemli bir temsilcisidir. Onun şiirleri genel olarak acı, umutsuzluk barındırır ve sürekli ölümü düşündürür. Tüm kitaplarındaki genel tema; ölüm, acı, yalnızlık ve hiçliktir. Ülkenin acılı durumu her kitabında yer yer kendini göstermiştir.
    Arasıra mutlu olduğunu belirtse de sadece birkaç dize ile sınırlı kalan bir duygu olmuştur Ahmet Erhan için mutluluk. 

    Bireysel ilişki biçimlerinde sıklıkla baba, ayrı olduğu için sürekli acı çektiği bir sevgili ve sevgiliyle ortak kullandığı bir anne karakteri kullanmıştır şiirlerinde ve bu durum oldukça dikkat çekici dizelere sahiptir.

    "Bir sevgilinin yüzü sızar gecenin karanlık duvarından
    Benim ol ve beni bir gecede yeniden doğur derim ona
    Mezarım ve beşiğim olsun rahmin
    Bir gecede sevgilim
    Sabahında yine anam ol." 

    Genelde duygusal olarak her dara düştüğünde anne karışımı sevgiliyi kullanmış. Çoğunlukla doğduğuna pişman olmuş bu durumu şu dizelerle dile getirmiştir.

    "Rahmini çarşafla örttüm
    Beni bir daha doğurmayasın diye"

    Her daim kötü berbat bir adam olduğunu vurgulamasının yanında bazen iyi bir insan olduğunu, annesini sevdiğini de belirtmiştir ancak asıl isyanını, öfkesini ve aynı zamanda sevgisini en çok babasına göstermiştir. Alkoliklik bayrağını babasından devralmış, baba yokluğu ve alkolü şiirlerinde öyle yaratıcı, öyle dokundurucu bir biçimde işlemiş ki onun o dizelerini okurken kendinizi alkolik bir yetim olarak hissetmemeniz mümkün değil.

    Diğer belirgin konusu ise ölüm ve ölümle eşit dengede tuttuğu doğum. Aynı anda hem ölmek hemde defalarca doğmak istiyordu. 

    "Önüme çıkan her kadına beni doğur diyorum."

    Devamlı ölmek ve yeniden, yeniden doğmak isteğini Ahmet Erhan'ın yaşadığı hayatı sevmemesine, yeniden dünyaya gelip farklı bir hayat sürme isteğine bağlayabiliriz.

    İlk kitabındaki şiirlerinde daha çok
    öldürülme semptomları yaşarken ilerleyen kitaplarında yerini intihar sonucu ölümlere bırakmıştır şiirlerine. Çünkü sevdiği şairlerin çoğunun intihar etmesi kendisini derinden etkilemiştir. Paveseyi öldüren ilaçları kendisi içmek istemiş ve Attila Jozsef'i ezen trene binerek Attila Jozsef'i ezmeyerek onu kurtarmak istemiştir. Ölümlerine sebep olarak alkolü seçse de her türlü intihar seklini şiddetle düşündüğü dizelere sıklıkla rastlanır.

    " İplerimiz uçuşuyor havada
    Takacak yerimiz yok boynumuzdan baska."

    Kitaplarını tek tek incelemiş olsam da yine ufak detaylar yazmak istiyorum.

    İlk kitabı Alacakaranlıktaki Ülke diğer kitapları gibi yoğun olarak hüzün içerir. Dönemin toplumsal sorunları ve ülkenin içinde bulunduğu karmaşık yapı, sağ - sol ilişkileri ön plandadır. Ülkenin genel durumunu gayet başarılı bir biçimde yansıtarak başladığı toplumsal şiir yolculuğunda giderek daha bireysel acılara yönelmiş olsa bile her kitabında ülkenin yaşanmış acılarını şiirleri vasıtasıyla okuyucuya her zaman ulaştırmıştır.  Sokaklarda ve evlerde yaşanan bir takım siyasi içerikli olaylar kitaplarında giderek başka bir biçime dönmüştür şiirlerinde. 

    Yaşamın Ufuk Çizgisi kitabında kişisel duygu yoğunluklarını resmettiği şiirlerinde, bilinç dışı çatışmalarını ve insan ilişkilerinde yaşadığı sorunları biraz daha ön plana çıkartmıştır. 

    Bir sonraki kitabı Sevda Şiirleri - Zeytin Ağacı nda sevda kalemiyle yazdığı şiirlerinde aşkın ve ayrılığın insanı nasıl yaraladığını öğretmiştir okuyucularına.

    Ateşi Çalmayı Deneyenler İçin İçin kitabında ülkenin alacakaranlıktaki günlerinde yaşadıklarını tekrar anımsamış ve yine aşk acısının verdiği ezikliğini sonuna kadar hissettirmiştir. 

    Ölüm Nedeni: Bilinmiyor ile artık sıfırı tükettiğini ve gün gün ölüme koştuğunu görmemiz mümkün. 

    Deniz, Unutma Adını! kitabı ise dolaylı olarak aşkı bir kenara bırakıp daha çok babası, oğlu ve kendi çocukluğunu anlatan şiirlere ev sahipliği yapmıştır. 

    Genel analizlerimi burada noktalayıp kişisel analizime, kendi iç dünyama geçiyorum.

    Ahmet Erhan’ın ölüm rengine bürünmüş bir portresi vardı ve ben hep dolaşmaya başlamıştım onunla kendi kıyılarımda. Neden bilmem onu bu kadar sevdim. Şiirlerini çok içten yazdığı için mi beni çok etkilediği için mi? Sanırım onun kitabını 4 ay hasretle beklememdi en etkili neden.
    Şiirlerindeki bu bitme, yok olma ve ölüm isteği de yabana atılamaz bir cekicilikti aslında. Bir şekilde yaşam felsefem olan olan bir isim oldu artık. Onunla doğmadım evet hatta tanımıyordum ama roller değişti. Yeni bir dil öğrenmiş gibiyim. Çok yeni aslında geçmişimiz. Kendisiyle Ocak ayında tanıştım. İki kitabı geldi elime. İlk hediye şiir kitaplarım olduğu için hayatıma bir sıfır önde girmişlerdi. Kendimi bildim bileli kendime bolca şiir kitabı aldığım için kimse bana şiir kitabı almayı gerek görmemişti. Ahmet Erhan bu yüzden belki de benim için çok özel.

    Daha önce ismini pek duymadığım, aşina olmadığım bir isimdi Ahmet Erhan. İsmini bilmediğim binlerce kaliteli şiir sahibi şairler hala vardır. Hepsine selam olsun. Umarım bir gün yollarımız kesişir.

    Alacakaranlıktaki ülke isimli kitabından göz gezdirmek amacıyla rastgele bir sayfa açtım. 81. sayfa düştü önüme. Şiiri ortasından okumaya başladım. Uzun bir şiirdi, uzun bir şiirin son dizeleriydi.

    "Sabahtı. 
    Ki sabah yeniden başlamanın öteki adıdır çoğu yerde
    O, bunu da tersinden anladı
    Kibriti çaldı, 
    Yazdığı bütün şiirlere.

    Sonra ağlarmışcasına kendi ölümüne
    uzun uzun ağladı..."

    O dizeler beni vurmuştu. Sadece o sayfayı 10 belki 20 kere peşpeşe okuduğumu hatırlıyorum. Şiirleri gece okumayı severim daha anlamlı gelirler bana. Daha çok hissederim, daha çok duygulanır, şiirin tadını daha çok alırım. Ama bu uzun şiir aklımı başımdan aldığı için gece olmasını bekleyemedim.

    Uzun bir şiirin son dizeleri beni büyülemişti sanki. O gün bu gün o kitabı başucumdan hiç ayırmadım. Ne zaman azıcık mutlu olduğumu hissetsem kitabı açıp depresife bağladım kendimi. Zaten epeyce vardı Ahmet Erhan şiirleriyle iyice gün yüzüne çıkmıştı melankolikliğim.

    Geceydi aldım başımı avuçlarıma ve serdim kucağıma kitaptaki tüm şiirleri. Uzun bir şiirin son dizelerinden hala bir türlü kopamadım. Uzun uzun okudum, yazdım, çizdim, dinledim. Bir dua gibi hergün tekrar ettim. Ölüme en uzak bildiğim kendimi, gün gün öldürmek istedim. Çünkü yaralıydım o cırcır böceği gibi. Düşlerimdeki nehirleri denize kavuşturmak istedim. Şiir gitgide tüketiyordu. Bu şiiri burada bitiremezsin dedim kızdım öfkelendim ama ne çare o ölmüştü ve ölümü uzun bir gülümseyişe dönüşmüştü. Yaşlarla dopdolu gözlerimiz kurumadan gece yarıları söylenen ninni başlamıştı. Bu şiir bana Ayna grubunun bir şarkısını hatırlatmıştı. Artık her şey bitti, nasıl inandırayım demişti şarkı sözleri. Bir yalnızlık duygusu sızarken şairin yüreğinden bu şiir de bitmişti.

    İnsanlar işlerine giderken ben acıya giderim diyerek bir kalemin kendi kendini yazdığı bir başka şiire daha aşık oldum. Üstünü örttüğüm acılarımın tekrar bilincine varmaya başladım. Her akşam kent kararırken yüreğimde kararmaya başlamıştı bu kitapla beraber. 

    Sonra, sonrası mı? Kitap bitmişti ve beni bir hüzün kaplamıştı. Büyüsüne öyle bir kapılmıştım ki kitabı sonundan okumaya başladığımı sonradan fark ettim ve normal insanların yaptığı gibi ilk sayfaya geçtim ve o kitabı sabaha kadar okuyup okuyup başa sardım.

    Kitaba adını veren şiir Alacakaranlıktaki ülke şiiriydi. Ülkenin alacakaranlık halini yaşamasam da okuduğum kitaplar sayesinde haberdardım geçmişte ülkemin çektiği acılardan. Kara bir kefen gibi gerilirmiş akşamlar bu yoksul ülkenin üstüne. Çocuklar hep sorarmış. "Niye bu silah sesleri niye bu ölümler baba?" Ölüme gider gibi ayrılırmış insanlar evden. Kitaplar bile toplatılırmıs. Sokağa çıkma yasağı zaten hep varmış bu özgür olmayan yaralı ülkede. Ülkemin üstündeki bu alacakaranlık, bu korku biterse şiirler yazarım o zaman demiş şair. Bak o alacakaranlık o korkular bitti işte şiirlerini yazabilirsin desem ne fayda. Çünkü yağmur dinmiş sabah olmuş bitirmişti şarkısını cırcır böceği.

    Gözlerim kuruyuncaya dek ağlamak istedim. Her şey, üstüme örttüğüm gökyüzünden oluk oluk bir yağmurun boşalmasıyla başlamıştı ve olmuştu ne olduysa. Acı yüreğimden beynime sızmaya başlamıştı sayfalar ilerledikçe. Bugün de ölmemişti annesi, bugün de yüreğini kalkan etmişti kendine. Bir yüzü ayrılığa bir yüzü hayata dönük olsa da yaşıyordu ama yaşamak ona fayda vermiyordu. O yine her gün oturup ölümü düşünüyordu. Bir darağacında veya yolda yürürken. Hayatın en güzel anı olan yirmi yaşında o oturup ölümü düşünüyordu. Çünkü arkadaşları, yoldaşları genç yaşta ölüyordu (öldürüyordu.) Tabutlarına güller iliştirmek için güller almak istiyordu. Ama hep karakış yaşayan bir adamın mevsimlerinde gül olmuyordu. Çünkü kayıpları vardı ve o oturup şiir yazıyordu. Tabutu başındaki arkadaşlarına.

    "Gülmek için çok geç 
    Ağlamak içinse erken
    Kalakalmışım bir boşlukta
    Dostlar ölüp giderken."

    Erdal Eren gelmişti aklıma. Hani 17 yaşında idam edilen küçük çocuk. Ve ülkenin alacakaranlıktaki günlerinde başta Deniz Gezmiş olmak üzere Yusuf Aslan, Necdet Adalı ve öldürülen diğer gençler. Yanılmıyorsam ilk kurban Taylan Özgür’dü ve devamı gelmişti. Erdal ise on yedi yaşında öldürülmüştü. Hani Teomanın 17 şarkısını yazdığı Erdal. Gerçi on sekizinde öldürülse de değişen bir şey olmayacaktı. Az daha büyük olmanın kime ne faydası vardı. 

    İşte bu siyasi iç hesaplaşma yüzünden tedirginlik yaşıyordu. Her ne kadar ölmek istiyorum dese de, çoğunlukla ölümden çok korksa da o aslında bir çocuk olup yeniden, yeniden doğmak istiyordu ve binlerce şiir yazabilmek. Ama hep ölüyordu arkadaşları ve sıranın kendisine geleceği günü bekleyip acı çekmeye devam ediyordu. Bu kadar acı çekmiş olmasına bir yandan sevindim aslında. Sevindim evet çünkü o acı çekmese, usul usul gözyaşları birikmese böyle yürek yakan şiirler yazamazdı belki de.

    Acının, gözyaşının bilincine vararak özgürce yaşamak istiyordu. Çünkü seviyordu bu hayatı. Ölümünün bir faydası olacaksa eğer kendini kuşağında yaşayan acılı çocuklar için kendini kurban etmeye bile hazırdı. Çözemediği çok şeyler olsa da hayatında, hayatı ve ülkesini çok seven devrimci bir yoldaştı ve çağdaş bir kaybeden. Ölümün köşe başını tuttuğu birgün yüreği de susmuştu ve Akdeniz'e giden bir gemiye binip çekip gitmişti.

    "Nereden başlasam bilmem ki
    Her şeyi anlatmak gelir içimden" 

    Yaşamın ufuk çizgisi benim okuduğum 3. Ahmet Erhan kitabıydı. Her şeyi anlatmak ve sonra çekip gitmek isteyen bir Ahmet Erhan vardı. Günde 5 vakit duasız namazlara duran. Yaşamın ufuk çizgisindeki o yağmurlar üzerime üzerime yağıyordu. Dünyanın bütün kıyılarına vurmak için denizi seçen bu adamı sevmiştim. Tek fark benim Karadeniz onun Akdeniz demesiydi. 

    Yeniden doğuşla yeniden doğmuştuk. Ölümün yüzdelere vurulduğu çağlardan gelen şair yüreğini toprağın en verimli katmanlarına düşürmüştü. Acısını gözyaşını bitirmek istemişti sabahın alacakaranlığına açılan bir kapıdan girerken. Yeryüzünün bütün istasyonlarına bilet soruyordu. Gitmek istiyordu ancak akşamlar geç sabahlar erkendi. Kalsa o kent alnına yeni çizgiler ekliyordu. Çünkü mutluluk cephe gerilerinde beklerken acıları birbiriyle çarpışıyordu. Sevdiği tüm şairler gibi Attila Jozsef bile intihar etmişti. Yıllar boyu dolaşıp aynı yere dönmüştü, bir kıyı kahvesine. Sevdiği herkesi çağırmak istemişti adresi mutluluk, ülkesi Akdeniz, ayın geceleri daha büyük olduğu o yere.

    Yaşama sevincini tatmak isterdi. Dünyanın bütün güzel kadınlarını sevdiği zaman veya bütün kentleri gezip bütün denizlere girdiği zaman. Ve dünyada tek bir acı çeken insan kalmadığını öğrendiği zaman ölmek isterdi. Güneşin altında bir mutluluk görünce onun da şiirini yazmak isterdi turuncu sokağın şairi. Ama mutluluğu hiç göremedi. Mutluluk belki de yalnızca yaşamaktı kim bilebilirdi.

    Mutluluğunu çocuklukta bile çok aradı. Sandık çakıp acıktığı, annesinin göğsünde yorgunluğunu kuruladığı o yıllarda. Limon sandığına saklanıp başını alıp gidebilseydi bulurdu belki . Ama silinmişti düşleri, durulmayan dünyada yaşadığı ömründen. 

    Cırcır böceği sesleri duyulurdu uzaklardan her yeni şiir yazdığında. Lirik yağmurlarında ıslanırken doludizgin bir şekilde dünyayı düşünmek ve gülümseyerek bakmak istiyordu ölüme . Sözcük sözcük yazıp bitirdiği her şiirinde gitmek, kurtulmak istiyordu geride bir şey bırakmadan. Bu dünya ona fazla geliyordu artık Çünkü cırcır böcekleri de ölüyordu sonunda ve sorular kalıyordu ardında.

    Ölüm şiirlerinden sonra sevda şiirlerine geçiyorduk. Sevdalı şiirler, ölümüne sevdalar. Deniz kızına duyulan bir aşk vardı ve bu şiirleri onun için başlatmıştı.
    Seninle başlattım bu şiiri

    O aşkı o duyguyu o kadar güzel yansıtıyordu ki o kitap bitene kadar deniz kızı ben oldum. Okudum benim için yazdığı şiirleri. Yaşamı benim için seçmiş, ölümdeki sonsuzluğa benimle ermişti sanki. Kalkıp yollarda yürürdüm çiçekler benimle yürürdü. Gülüşümün ardından güneşler doğardı. Yani öylesine canlanan hissettiren şiirler vardı. Yazıya dökülmemiş masalların ve saza vurulmamış türkülerin tamamlanmasını beklemeden bırakıp gitmişti ve bu şiirler kalmıştı bana. 

    Sevda onunla can bulmuştu adeta. Ne güzel sevmişti öyle ne kadar gerçekçi. Yıllar sonra ayak izlerini bulmak için onun dolaştığı yollara yağmurlar yağmasını istememişti. Çünkü o sevdaydı. Çünkü o şiirdi bir gül şiirdi. Adına gül demişti. Dağılgan yüreğini şiirin içine gömmüştü. O yürek, o gülşiir’de gömülüydü sanki. Dünyanın ölümünü gösteriyordu bize yeryüzünden silinmiş ırkların sonuncusuydu ve bu yüzden oturup kağıtların aklığına çöken aşkın şiirini yazıyordu. Gece yarısını çoktan geçmişti zaman ve bu şiir bitmezse ellerinin yok olmasını istemişti. 

    Acısını gözyaşlarını ödünç almıştım. 
    Artık anlıyorum neden dünya içinde konuşurken onun suskun olduğunu. Ben de susmuştum onunla beraber bana her aşktan böyle bir şiir kalmamıştı. Bu şiirlerin adandığı kadın ne güzel bir kadındı. Ona bakamayan gözlerin yok sayıldığı, bir türkü söyleyince dünyaya mutlulukların yürüdüğü ve yüzü gitgide suya dönüşen o kadın. 

    Şair olmak hakikaten zarardı her ömre. Dünyanın sustuğu yerlerde şair oturup şiirler yazmalıydı. Dünya ona küsmüş olsa bile yazmalıydı.

    Devam edecek.....
  • SAMATYALI "KÖR KİTAPÇI" DEVRİM TARIM'IN ÖYKÜSÜ

    Kör bir kitapçı.
    Eskişehir’in ücra bir köyünde başlayan hayat, onu İstanbul’da Samatya’nın ortasındaki küçük kitapçıya kadar getirmiş.
    Kapısının önünde 5 dilde “kitapçı” yazıyor.
    Ermenice, Kürtçe, Rumca, İngilizce, Türkçe.
    İçinde gözleriyle hiç okumadığı ama ruhuyla ezberlediği 1500 kitap var.
    Hepsi kendi kitapları, hepsi eski...

    Nasıl geldi buraya?
    Neden bunca kitabı şehir şehir yanında taşıdı?
    Neden seviyordu onları?
    Kör olmak nasıl bir duyguydu?
    Görmemek mi daha zordu yoksa kendini beğenmiş insanların dünyasında onlar gibi olmamak mı?
    Hikayesini duyduğumdan beri kafamda ona sorular soruyor, cevaplarını tahmin etmeye çalışıyordum.
    Sonunda yanına gittim.

    Ufak bir kapı gıcırtısıyla içeri girdim.
    “Ben Işıl.”
    Bana bakmadığını biliyordum ama beni gördüğü hissine kapıldım.
    Yanındaki tabureye oturdum.
    Ruhu kilitli gibiydi.
    Açmak için arkeolog gibi çalışmam gerekecekti.

    “Acele etme” dedi.
    “Sorularını cevaplayacağım ama sakın saatine bakma.”
    Onun yanında aceleye yer yoktu.
    Bir süre sessiz kaldık; rahatsız edici değil, yumuşak bir sessizlik...
    Birbirimize alışıyorduk.
    Bilgisayarının sesli direktiflerini dinleyerek bir müzik açtı.
    İranlı kemancı Farid Farjad, Pari Kojaee’yi çalmaya başladı.

    Yavaş yavaş anlattı.
    6 çocuklu, taşralı bir ailenin tekne kazıntısıydı.
    Sırtını duvara dayar gibi güvenle dayanabileceği bir aile değildi onunki.
    Mesela görmediği için bahçede düşüp durduğu çukuru kapatmak yıllarca kimsenin aklına gelmemişti.
    Başında saçlarıyla kapattığı yara izlerine dokunarak; “İşte ailem” dedi.

    5 yaşına kadar kör olduğunu bilmiyordu çünkü kimse ona söylememişti.
    Görmek, kapalı gözlerinin ardındaki “transparan” boşluktan ve güneş ışınlarının verdiği acıdan ibaretti.
    Diğer çocukların gördüğünü bilmediği için, “Neden hep ben düşüyorum?” diye düşünüyordu.
    “Neden onlar yapabiliyor da ben yapamıyorum?”

    Sonra 5 yaşında, arkadaşları onu yakantop oyununa almadıkları zaman nedenini öğrendi.
    Çocuk acımasızlığı, çocuk kırılganlığını deldi.
    “Neden beni de almıyorsunuz?”
    “Körsün sen!”


    - Ne hissettiğinizi hatırlıyor musunuz?

    Hatırladığım ilk duygu bu… Öfke ve kederle karışık tedirginlik ama büyük bir kavrayıştı hissettiğim.

    - Ailenize kızmadınız mı “benden neden sakladınız?” diye?

    Hayır. Bizimki öyle kızabileceğiniz bir aile değildi. Feodal, taşralı… Kadın, erkekten çok çalışır tarlada. Özel değilsindir, kendine ait bir odan yoktur, bir arada yatarsın. Her şey iç içedir. Kör olsan bile fazladan bir ilgi bekleyemezsin.

    KÖYDEKİ DEVRİM

    -Anlattığınız aileden Devrim isminde bir çocuğun çıkması şaşırtıcı değil mi?

    Dayım… Dayım 68 kuşağından, solcu, aydın bir öğretmendi. Babamları, “Ecevit” diyerek ikna etmiş. Köylü milleti sever Ecevit’i… Nüfusta yanlış yazmasınlar diye ismimle, doğum tarihimi de betona kazımış. Ailede doğum tarihi bilinen tek kişi benim. 30 Mayıs… Köylüler dayımı dışlardı, içki içerdi çünkü. Bense dayımdan çok şey öğrendim, okula gitmem için de o ön ayak oldu.

    - Kitaplarla ilgilenmeye de onun sayesinde mi başladınız?

    Hayır, bu muamma. Kendi kendine oldu. Anlama isteği, merak ve kavrama kabiliyeti mayamda var herhalde. Daha 4 yaşındayken sağdan solda dağıtılan, eve gelen dini kitapları ablam ve abim bana okusun diye onlara yalvarırdım. Bizim evde kimse kitap okumazdı.

    - Hiçbiri mi?

    Standart bir köylü ailesinde insanlar birbirine benzer. Farklı biri çok nadir çıkabilir.
    Babam için kitap boşa verilmiş para, boşa harcanan zaman demekti. Bense kitap sayfalarında ne yazdığını hep çok merak ettim. Daha kabartma yazıyı öğrenmeden kartondan harfler kestirir, dokunarak neye benzediklerini anlamaya çalışırdım. Aile ile olan ilişkim travmatikti ama küçükken ayrıldım yanlarından.

    - Nereye?

    6 yaşında ilkokulu okumak için Ankara’ya körler okuluna yatılı gittim. Ortaokulu da orada, yatılı okudum. Fakat evden daha iyi miydi? diye sorarsan, hayır. Oradaki şiddet ve anlayışsızlık da ayrı bir travmaydı. Ben muzır, disiplinsiz ama zeki bir çocuktum, o yüzden bana daha toleranslı davranırlardı.

    KÖR OLMAK NASIL BİR DUYGU?

    - Kör olmak nasıl bir duygu? Siyah mı?

    Benim için siyah ya da karanlık yok; renkler sizin için. Transparan, şeffaf bir şey var. Sonradan kör olanlar için de böyledir. Görsel hafıza sürekli tekrar ister; yenilenmediği zaman unutulur. Bazen zorluyorum dokunduklarımı hayal etmeye, renkleri düşünmeye çalışıyorum ama ortaya çok flu bir şeyler çıkıyor. Sizin gördüğünüzle aynısı değildir.

    - Rüya görüyor musunuz?

    Elbette.

    - Nasıl?

    Görüntüler yok ama ses ve his var. Sabah uyandığımda rüyanın bilgisi geliyor.

    - Yani "kaza yaptım ve hastanede doktora aşık oldum" gibi mi?

    O kadar fantastik değil ama evet hahaha.

    - Türk filmlerindeki gibi bir gün gözleriniz görmeye başlasa, neyi görmek isterdiniz?

    Gökyüzünü. Aralıksız 24 saatini izlemek isterdim gökyüzünün…Tüm o renklerin değişimini görmek isterdim. Ve sonra her şeyi… Bakışları… Hoşlandığın birine nasıl baktığını, kızdığında gözünde çaktığı söylenen o şimşeği görmek isterdim. Dünyayı sizin gördüğünüz kadar doğal görünceye kadar, yani her görüntü sıradanlaşıncaya kadar her şeyi görmek ne kadar heyecan verici olurdu.

    - Peki buradaki hangi kitabı gözlerinizle okumak isterdiniz?

    Çok, çok eski bir kitabı… İçine eski zamanlarının tortusu sinmiş, yaşanmışlığı taşıyan, belki el yazısıyla yazılmış bir kitabı. Diğerlerini okuyorum zaten. Sayfalarını scan ettirip, bilgisayarın mekanik sesiyle de olsa biliyorum. İçindekileri biliyorum…

    KARANLIK CEHALET, AYDINLIK BİLGELİK Mİ?

    - Geceyi mi yoksa gündüzü mü seviyorsunuz? Fark var mı sizin için?

    Geceyi severim. Küçükken, göz sinirlerim henüz tamamen ölmemişken ışığa karşı bir hassasiyetim vardı. Gündüz bile perdeleri çekili olan odada kalırdım çünkü ışık gözlerimi çok ağrıtırdı. Hala güneş bana o eski ağrıları hatırlatır.
    Karanlığın cehalet, aydınlığın bilgelikle özdeşleştirilmesi aslında ne kadar da saçma…

    Böyle düşünmenize sevindim. Bu metaforların kaynakları nerden geliyor? Tamamen görmek üzerine bir dil kurulmuş, bunlar binlerce yıllık hegemonik ön kabuller… Homeros kördü ama karanlıkta mıydı? Anlattığı mitler bilgelikle dolu değil mi?

    GÖREN ÇOCUKLARLA AYNI SINIFTA TEK BAŞINA

    - Hiç gören çocuklarla aynı okula gittiniz mi?

    Lisede… Çünkü körler okulunun ortaokuldan sonrası yoktu. Parasız yatılı sınavını kazandım ve gören çocuklarla aynı sınıfta tek başımaydım. Onlar benimle konuşamadı, ben onlarla… Sanırım birbirimize nasıl yaklaşacağımızı bulmayı beceremedik. Bir kere bile “Bizimle teneffüse bahçeye gelsene” demediler, ben de “Gelebilir miyim?” diyemedim. Rehber öğretmenler de iletişim kurmamız için pek yardımcı olmadı. Sonra bana gıcık olmaya ve beni gıcık etmeye başladılar.

    - Neden?

    Çünkü insanlar, özellikle o yaşlarda, onların size acımasına izin vermezseniz size sinir oluyorlar! Çok tuhaf ama böyle. Ben pek çoğundan daha donanımlı, bilgiliydim. Bilgime duydukları bir hayranlık vardı ama bana acımalarına izin vermediğim ve mağdur gibi davranmadığım için gaddarlaştılar.

    “KİTAPLARI ALFABETİK SIRAYLA OKURDUM”

    - Nasıl başa çıktınız?

    Sanırım içimdeki ve merak ve anlama kabiliyeti sayesinde. Körler okulunda başladığım okuma serüveni lisede devam etti. Kütüphaneye giderdim, günde 1 cilt kitap okurdum. Bir kılavuz rehber olmadığı için de kütüphanedeki kitapları katolog sırasıyla, alfabetik okurdum. Ve radyo…

    - Müzik mi yani?

    Hayır. Özel radyolar kurulmaya başlamıştı. Hafta sonları radyo programı yapmaya başladım. İki programım vardı: Birisi hayatta başarılı olmuş engelli insanları anlatıyordu. Diğeri de bir rock müzik programıydı.

    SONUÇ: ODTÜ

    - Peki geceleri yurtta kalırken aynı dışlanma devam ediyor muydu?

    Evet, lise 2’ye geçtiğimde artık dayanamadım. “Üniversite sınavlarına hazırlanacağım” dedim ve aileme gecekondu tarzında bir ev tutturdum. Bir dershanenin sınavlarını tam bursla kazandım ve sınavlara hazırlandım.

    - Sonuç?

    ODTÜ, Uluslararası İlişkiler.

    - Tebrik ederim! Aileniz sizinle gurur duydu mu?

    Hayır, bununla gurur duymaları için ODTÜ’nün ne anlama geldiğini bilmeleri gerekirdi. Fakat bir üniversiteye girmiş olmama sevindiler.

    “HAYALİM DİPLOMAT OLMAKTI”

    - Hayaliniz neydi?

    Diplomat olmak! Dünyanın farklı ülkelerini gezmek, kültürlerini tanımak istiyordum ve diplomat olabileceğime inanıyordum. Çocukça değil mi? Sonra sistemin bazı gerçeklerini anladım ve diplomat olamayacağımı kabul ettim. ODTÜ, 8 yıl sürdü.
    Lisedeki gaddarlardan sonra iyi gelmiştir size eminim…

    Güzeldi, çok güzeldi. Çok arkadaşım oldu orada, nitelikli insanlardı. Okulun sağladığı politik kültürün ve sanatsal ortamın tüm olanaklarından yararlandım. Paneller, konserler, gösterimler hepsine katılırdım.

    İLK AŞK!

    - Sevgiliniz oldu mu hiç?

    İlk sevgilimle ODTÜ’de tanıştık. Görmeyenlere kitap okuyan gönüllü okuyuculardandı. İzmirli’ydi, Psikoloji okuyordu.

    - Neden ayrıldınız?

    Dört ay sürdü. Ben çok depresiftim, varoluşsal bunalımdaydım. “Birlikte intihar etmeliyiz!” dediğim için ayrılmış olabilir mi? Hahahaha.

    VE İSTANBUL…

    - İyi bir neden! 8 yılın sonunda ne oldu?

    Bir iş dolayısıyla İstanbul’a geldim. İş, bahanesi oldu biraz, gelmek istiyordum. 2006’da… Vay vay 8 yıl olmuş. Samatya’ya taşındım.

    - Ya bu kitapçı?

    Evin içine sığmıyordu kitaplar. Ucuz bir yer bulayım, kitaplarım orada sabit kalsın, ufak tefek satış da olur belki diye düşündüm. Burayı kurunca çok hoşuma gitti. Elime para geçtikçe içeriyi düzenledim ve 1 yıldır Samatya sahafıyım.

    - Seviyor musunuz Samatya’yı?

    Çok. Burası Türklerin, Ermenilerin, Rumların, Kürtlerin, Romanların, Gürcülerin yaşadığı çok renkli bir yer, hem de denize yakın. Ben farklılıkları zenginlik olarak görüyorum. Hepimiz farklı olabiliriz ama önemli olan eşit olmamız… Samatya, bilinçli bir tercihti. Dedim ki, “Ben bu işi yapacaksam çok dilli olmalı, çok dilli kitapçılık yapmalıyım.”

    BİR GELEN TEKRAR GELİYOR

    - Gün içinde kaç müşteri geliyor?

    Bazen hiç. Ayın 15-20 günü siftah yapmadığım oluyor. Buranın kitapçı olduğu zor fark ediliyor dışarıdan zaten… O yüzden bilenler geliyor ama bir gelen bir daha geliyor. Görmeyenler, benden fiziki bir kitap aldıklarında, onun taranmış halini de hediye ediyorum. Eski kabartma kitaplar bana geliyor; ben de onları o kitabı merak eden başka birine gönderiyorum.

    - Bundan sonrası için ne düşünüyorsunuz?

    5 yıllık kalkınma planım yok ama kısa vadeli bir planım var. Para bulur bulmaz üzerinde Türkiye’de konuşulan tüm dillerde “anadilinde oku” yazan 10 bin ayraç bastırmak istiyorum. Ondan sonra ise… Sıkılana kadar devam! Belki ileride kitaplarımı da alıp bir sahil kasabasına yerleşirim. Kim bilir!
  • 90 syf.
    ·2 günde·10/10
    Carlos gibi kitap düşkünleri görmedim hiç,
    böyle insanlar tanımadım. Kitap okuyanların farklı kuralları, takıntıları ya da ilkeleri de olabiliyor. Hiç kitabını paylaşmayanlar var, kimseye kitap ödünç vermeyenler. Ya da ikinci el okumayanlar da var benim bildiğim. Kitap biriktirmeden edemeyenler de var, bunu ben de yaşadım, ama bir buçuk sene süren tasfiye sürecinden sonra ve ara ara incelemelerde anlattığım gibi, artık kütüphanem son derece doğal, az sayıda kitaptan oluşan güzel bir kitaplığa dönüştü. Sayısı artacak gibi olunca ya okula götürüyorum ya da siteden arkadaşlara yolluyorum . Vazgeçemediğim kitaplar da var ama, şeker portakalı en sevdiğim ve yakınen bildiğim tek kitap olsa da, muhakkak birilerine verdiğim için okuduğum 34 sene içerisinde defalarca yeniden aldım kitabı . Vazgeçemediğim kitaplarım arasında Örümcek Kadının Öpücüğü, Faruk Duman kitapları var. Bana hediye edilen kitapları da veremem, onlar da özeller. Yazın Temmuz ayının ortası evden beş yüzden fazla kitabı Kadıköyden gelen güleryüzlü bir sahafa teslim ettim. Çok klişe gelebilir, ama evden gittiklerinde gözlerim doldu. Bu sene bizim evden gidenlerin sayısı çok oldu, hayatımın en kötü baharı ve yazıydı, yaz mevsimini zaten sevmiyorum, ölenler, gidenler....Allahtan yeni kediler her sabah , hatta sabahın köründe apartman kapısında patileri cama dayalı, bekliyorlar. Neyse... Kitaplar gitti ve kütüphanem kütüphaneye benzedi. Şimdi bilimkurgularla, fantastik romanlarla doluyor, ama abartmamaya da çalışıyorum. Buna en çok annem sevindi. Kitap okumayı sevmemin esas sebeplerinden birisinin onları biriktirmek değil bende bir hatıraya dönüşmeleri olduğunu da anladım bu arada. Vazgeçemediğim kitaplar, bende aslında bir hatıraya dönüşmüş eserler, onları da biraz bu yüzden seviyorum demek ki. Bu kitaplarla beraber yaşıyorum, bu kitapları onları kendimdeki hatıralarına dönüştürerek hatırlıyorum. Gabriel bu yüzden Joyce'un değil benim hatırladığım Gabriel benim için. Gusev hâlâ okyanusun dibine doğru gidiyorsa öyle sessiz sessiz, bu biraz da benim onu öyle hatırlamamdan... ah sevgili Gusev.

    Hayatımda birisi olsaydı daha mı az okurdum acaba? Ben de Carlos gibi mi yapardım, ne de olsa bluma'ya gelen ve içinden taş parçası düşen kitap Carlos'un herşeyi olan o kağıt evden gelmiyor mu? Gerçek bir temas belki de bütün kitaplara değiyor... ya da öyle sanıyoruz. Boşluğu bir başka şey doldurur muhakkak.

    Bu cafede yağmuru beklerken yanımdaki iki kitaba bakıyorum bir yandan. Neden okumadan duramıyorum? Her gün elimde bir kitap olmasının sebebi ne olabilir? O kadar mı kötü herşey? Sakin sakin geçti hayat. Bak, bahçede güzel ağaçlar, yıkılıp giden eski mahallen, selâm dahi vermeyen ya da bunu umursamayan yeni komşular ve her yerde en güzel sevgili kediler... İnsan sesi eksik buralarda. O halde biz yalnızlar, biz kitaplarla avunanlar, biz edebiyata sığınan ve kendini kağıttan evlere kapatanlar, ömür geçiyor, daha ne kadar böyle devam edeceğiz ? Daha ne kadar kendi kendimize söyleyecek ve dinleyeceğiz? İşte o zamana dek edebiyatla, kitaplarla başbaşayız.