• Okumak Ve Tüketmek-1

    Hangi kitabı, neden, nasıl, ne sürede okumalıyız soruları, her birimizin zaman zaman zihninde gezinen sorulardır. Çoğumuz tam anlamıyla aç kurtlarız. Hem o kadar açız ki, elimizden gelse, sürahiden süt döker gibi, kafatasımızı açıp içine kitapları aktaracağız. Ama bu mümkün olmadığı için, biz de bari gözümüzü doyuralım diye belki altından kalkamayacağımız kadar karışık listeler yapıyoruz. Bunda bir sıkıntı yok ama bize fayda sağlamayacak bir şey var ki, rotasız bir şekilde kitap almak.

    Benim için bu çılgın kitap alma olayı, birkaç sene önce, Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap Listesi ile karşılaşmam, bunu yaklaşık iki ay boyunca taramam, ilgimi çekenleri listeme dahil etmem ve indirime gireni görür görmez satın almam ile zirveye vardı. İnsan acemi olunca, bazı noktalarda kendisi gibi aç gözlü kitap kurtları ile de arkadaş olunca aldıkça alıyor. O zamanlarda da iyi çeviri konusunu önemserdim ama iyi zannettiklerim varmış meğer, bilememişim. Aldığım bazı kitaplar için bu yüzden pişman olmakla birlikte bunların sayısı çok abartılı olmadığı için içim ferah.

    Size bugün kendi dünyamdan, keşfettiklerimden süzmeye çalışıp bu yazıyı yazmaya karar verdim. Aslında bu yazı aylardır zihnimde, taslak halinde de defalarca yazıldı. Fakat durdu bir köşede. Bir kez daha, bu sefer bitirebilme ümidiyle yazmaya koyuldum.

    Hepimizin bilmesi gereken bir şey var, bazı kitaplar okunmadan bazı kitaplar okunmamalı. Aslında okunacaklardan ziyade okunması için (bence) "zihnin hazır olması gereken kitaplar"ı yazmak daha doğru geliyor. Çünkü ille okuyun denecek hem yerli hem yabancı edebiyata ait o kadar çok güzel eser var ki, bu nokta ancak sizin kendi karar ve zevkinize göre şekillenmeli. Okumak için hazır olunması gereken eserlerden benim verebileceğim örneklerden biri; Ulysses. Bazı okurlara bakıyorum, o kadar istikametsiz, o kadar rastgele okuyorlar ki. Karışmak olur diye elbette bir şey söylemiyorum. Çünkü herkes, istediğini alır okur. Ama kuzum, n'apıyorsunuz? :) Bir sakin olun. O zihin buna hazır mı? Ben de bazı birkaç kitap için apalamadan koşmaya kalkmıştım zamanında ama hemen fark ettim bu durumu ve dedim bu, böyle olmaz. Proust misal, Eco'nun bazı kitapları. İsmet Özel'in Of Not Being A Jew'u. Saatleri Ayarlama Enstitüsü misal. Bunlar öyle hadi elime alayım, çayımı içerek okuyayım diyebileceğiniz kadar kolay değil. Abartmak gibi olmasın ama 30 yaşından sonra bu kitaplara yaklaşmak, anlamak ve faydalanmak açısından daha önemli. 30 dememin sebebini de anlamayacak insanlar illa ki olabileceği için bunu da açıklamalıyım. 30 yaşında bir aydınlanma gelmeyecek herhalde. :) O vakte kadar Dostoyevski, Yaşar Kemal, Charles Dickens, Sabahattin Ali, Halikarnas Balıkçısı, George Orwell, Mihail Bulgakov vb. gibi birçok anlayabileceğimiz yazarı okumak daha mümkün olduğu için söylüyorum. Çünkü bunlardan bir şeyler okuduğumuzda zaten anlamanın zevkine varmış olacağız. Anlamak en güzel mertebedir. BİZLER, ANLAŞILMAYI BEKLEYEN VE HER FIRSATTA ANLAŞILMAMAKTAN ŞİKAYET EDEN O KUTLU VARLIKLAR, İLK ÖNCE ANLAMAYI DENEMELİ, ÖĞRENMELİYİZ. Ama adam iyi bir inceleme okudu diye paldır küldür ''Gideyim de Musil okuyam geleyim.'' derse, tebrikler ve başarılar dilerim. :) Ha istisnalar var elbette. Bazı insanların vakit açısından daha fazla imkanı vardır. Bir insanın 2 senede okuduğunu, o kişi 1 senede okur ve bu durum karakterine, aldığı eğitime ve yetiştiği ortama bağlı olarak değişkenlik gösterebilir. Herkesin zihin dünyası hem kendine hem okuduklarına bağlı olarak değişken bir olgunlukta olabilir.

    Şiirlerle ilgili de söylenecek çok şey var. Ayrı bir yazı yazmayı da düşündüm ama hazır elime kalemi almışken, bununla da ilgili yazayım dedim. Şiir dünyası da anlam çeşidi bakımından kendi içinde bir merdivene sahip. Bu yazıda merdivenin sonundan geriye doğru birkaç örnek vereceğim. Kendi adıma okuyup, en zor kategoriye koyduğum yegane isim Sezai Karakoç'tur. Anlaşılır ve gerçekten anlayabilirseniz, öyle dolu mısraları var ki, bunları yazmanın nasıl mümkün olduğuna insan hayret ediyor. Ama anlaması o kadar zor satırları var ki, onu bence ulaşılması gereken bir hedef gibi benimsemeli. Mona Rosa'nın şairi, bu şiiri çok derin bulduğumdan dolayı benim için apayrı kıymetlidir ve hep öyle kalacaktır. Sezai Karakoç, divan edebiyatından önceki merdivenin en son basamağıdır. Divan edebiyatına ait, anlam bakımından hayli zor olan şiirler, şiir merdivenimizin elbette en son basamaklarında oturmaktalar. Bu arada bahsettiğim merdiven değer bakımından değil, anlamak bakımından kolaydan zora giden bir yükselişi ifade ediyor. Yalın anlamda da doğru düzgün şiir yazmak, sanıldığı kadar kolay değil. Bunu bir tür sanat çeşidi olarak düşünebiliriz. Sezai Karakoç'tan önce Cahit Zarifoğlu gelir. Aşırı zordur, lakin ona nazaran bir tık daha anlaşılır yazar. Cahit Bey'den önce de İsmet Özel gelir. Bu şairleri, yüzde yüz anlayan yiğit arkadaşlarla tanışmak benim için bir şereftir. Elbette bunlarla koca edebiyatı sınırlamak gibi bir düşüncede değilim. Bunlar birkaç örnekti. Düşündüklerime ve beğenilerime kıymet verip, bana özelden birçok konuyla ilgili öneri vermem isteyen, birçok okur arkadaşımız oldu. Okuduklarım doğrultusunda, bir şeyler söylemeye çalışıyorum. Burada benden çok daha fazla okuyan nice insan var. Benim varsa bir farkım, bu da okuduklarım üzerinde düşünme sürem ile ilgili. Hep söylüyorum, çünkü bu sitede de her yerde olduğu gibi derin nefesler aldıracak çok şahsiyeti kıymetli insanlar var, açık nokta bırakmayacak şekilde, bu yazıyı yazayım ki başım ağrımasın. Ben bu yazıyı okuduklarım neticesinde kaleme alıyorum. Bunca okuma arasında konuşmaya hakkım olduğunu düşündüğüm yegane konu aslen şiirdir. Çünkü buraya okudum diye işaretlemesem de incelediğim, hayli uzun vakit geçirdiğim birçok şair oldu. 3-5 şiir kitabı okuyup da sağa sola öneri vermek, benim için çok yanlış bir hareket. Konuşuyorsak, bunun bir arkası olmalı. Dostoyevski hakkında en çok, onu en fazla okuyan ve özümseyenler konuşabilmeli misal. Oğuz Atay ile ilgili onu en çok anlayanlar konuşmalı. Sevmeyenler elbette olur, görüş de bildirir ama kendisine hitap etmediğini ifade etmekle, birkaç kitap okuyup kelle almak başka bir konu.

    <<Binlerce düşünce arasında, hangisini nereye kondurursam daha akıcı ve düzenli bir yazı olur diye düşünsem de, bu benim için biraz zor oluyor. Ben şu yazıyı, aylardır düşünüyorum. Lakin, okudukça söylemek istediklerim de çoğalıyor. Umarım, bu okuyanlar için faydalı olur.>>

    En büyük önerilerimden biri de not alarak okumanız. Bu demde Hakan S.'yi anmamak ayıp olur, çünkü ben, bunu ondan öğrendim ve okumak bambaşka bir keyfe ve anlama büründü. Bakın, hepimiz daha fazla şey okumak istiyoruz evet. Vakit az, eser çok. Lakin, neden okumak istiyoruz? Bunun sonucunda ne olacağını düşünerek okumak istiyoruz? Bu soruları, lütfen ciddi ciddi düşünün, geçiştirmeyin. Daha itibarlı olmak için mi? Okumakla gelişmek arasındaki o köprüye inandığınız için mi? Okumak, havalı olduğu için mi? Şu frene bir basın ve bir bakın: KİTAPLARI OKUYOR MUSUNUZ YOKSA TÜKETİYOR MUSUNUZ?

    Kübra bu. Kübralığını yapmasa olmaz. Birçoğunuz kitapları tüketiyorsunuz ve ben bunu üzülerek izliyorum. Evet, bana ne. Haklısınız da. Ama ben birilerinin, ''gıcığına gidicek'' diye, söyleyeceklerinden geri duracak biri değilim. Bunu zaten benim diğer yazdıklarımı okuyanlar bilir. Bir şiir kitabını alıp, 1 saatte okudum, güzeldi, tavsiye ederim, diyenleri görünce... İnanın sol yanım kanıyor desem yeridir. 1 saatte ne okudun, ne anladın, ne yaptınnnnnn. Herhangi bir kitabı da öyle, alıyorlar haralahuralagakgukcumburlop yutuyorlar. Faydası olmaz demiyorum, asla. Olur ama bu fayda; üzerinde düşündükçe, sabırla vakit geçirdikçe, kendinize izin verdikçe azami seviyeye gelecektir. Not almak, sizin o kitabın konaklayıp hoşçakal dediği bir zihni değil, izini bırakacağı bir zihni taşımanızı sağlayacaktır. Hangimiz dâhiyiz? Kaçımız diyebiliriz, ''Hafızam beni yanıltmaz.'' Kendinizi gözden geçirin, çok değil 2 sene önce okuduğunuz kitaplardan neler hatırlıyorsunuz, neler iz bırakmış, o kitaplar hakkında kaç cümle kurabilirsiniz? Elbette okuduklarımızdan o an fayda göreceğiz diye bir şey yok. Okudukça, kendimizi tanımayı, neleri isteyeceğimizi, kendimizi daha iyi ifade etmeyi öğreniyoruz. Ama bunun azami seviyeye çıkması, kitapları tüketmeden, bitirmek, profilinizdeki kitap sayısını çoğaltmak yerine, okuduklarınızı sözünüze ve kalbinize tıpkı bir hamura unu yedirmek gibi yedirmekle mümkün.

    Şiir konusuna tekrar dönelim. Bence rastgele şiir kitabı almak en büyük hata. Bu konuda, özellikle dikkatinizi çeken birileri varsa onlara danışın. Bence bunun için üşenmeyin, dikkatinizi çeken bütün şairlerin incelemelerini, haklarında yazılan blog yazılarını okuyun. Alıntılara göz gezdirin. Yalın anlamda mı, kapalı anlamda mı yazıyor, hangi konuları tercih ediyor, dünya görüşü ve hayat hikayesi nedir öğrenin. Bu, şairleri anlamak ve beğenmek açısından çok ama çok önemli. (Benim gibi zaman geçtikçe, beğenmemek ve sadece neymiş diye de okumalar yapabilirsiniz. :>)

    Koşma tarzında yazılmış şiirlere bakın misal. Şiir incelemelerini okuyun. Yeni başlayanlar, hemen anlamıyorum diye kestirip atmayın. Divan edebiyatında, sadece sanatın kutsallığını ve gelebileceği en üst noktaları görebilmek adına örneklere ve açıklamalarına bakın. O zaman kelimeler öğrenmeye, anlam kapıları açıldıkça, sanatın kutsal yolunda yürümek için istek ve haz duymaya başlayacaksınız. Şairlerin en ünlü şiirlerini okuyun internetten. Sonra biraz beğeninizin şekillenmeye başladığını göreceksiniz. Şiir, edebiyatta en sevdiğim ve mutlu olduğum alan olduğu için söylemek istediğim çok şey var lakin noktalamak zorundayım.

    Eğer bizlere okullarda daha nitelikli eğitim verseler ve rotalar çizselerdi, bizler bugün bu rotasız okumalar içinde bocalamazdık. Kendimizi tanımamız bile o kadar zaman alıyor ki, sonra geçmişe bakıp ah ediyoruz, şu kitabı neden daha önce okumadık diyor ve üzülüyoruz. Ortaokul için çok tavsiye verebilecek konumda değilim. Umarım karşılarına onların dilinden anlayacak kaliteli nice öğretmen çıkar ve yardımcı olur. Sadece fantastik eserler, onlar için daha keyifli ve okumaya teşvik edici olabilir. Şu bir gerçek ki ileriki yaşlarda da bu türde eserler okumak zevk verse de, hayal gücünün en yüksek seviyede olduğu çağlarda okumak, paha biçilemez olsa gerek. Bu yüzden Harry Potter'larla ortaokulda karşılaşmama rağmen, okumamış olmanın üzüntüsünü yaşıyorum. Çünkü o zaman okusaydım, lisede ve şimdi bir kez daha okurdum. Lisede de fantastik eserlere, bilimkurgu türündeki eserlere ve polisiye eserlere yer vermek, okuma alışkanlığımızı beslemesi ve keyif vermesi açısından çok kıymetli. Sherlock Holmes'lar için falan en iyi dönem lise bence. (Ben hâlâ keyifle okuyorum ama çok baba eserlerle karşılaştıktan sonra bazı arkadaşlar bu serinin hakkını yiyiyor. Bence çok kaliteli ve keyifli bir dizi kitaptır.) Aynı zamanda yerli edebiyatımızdan da bu dönemde faydalanmalıyız. Bunlar için öğretmenlerimize danışmalıyız. Onlar bize uygun eserler açısından daha iyi yönlendirmelerde bulunurlar. Benimkiler gibi ille sorunca söyleyen öğretmenleriniz vardır, o yüzden gidin sorun arkadaşlar. Rus klasikleri ile tanışmak için doğru bir dönem mi bilmiyorum. Çünkü çeviri ve eksik metin talihsizliği direkt bu konudan uzaklaşmanıza sebep olabilir. Bu da birçok kıymetli eserden mahrum kalmak demek. Ben lisedeyken Stephen King okurdum. İlerde bu heyecana sahip olmayacağım için, şimdi bu ilgimi sonuna kadar değerlendireyim derdim. İyi ki de okumuşum, iyi ki de ilk gençliğimi okumaya teşvik edecek kitaplarla geçirmişim. Bir Stephen King okumayalı epey zaman oldu. İlerde okumak istediğim 10 kitabı falan var hâlâ. Ama nasip olur mu bilmiyorum. Çünkü 2015'ten beri artık beni heyecanlandıran tür şiir. Goncalar güle döneli beri, mutluyum.

    Okumak istemediğiniz, İngilizcesi reading slump olan bir dönem var. Ben buna ''okuyasıgelmeme'' diyorum. :) Elinize kitap almak istemezsiniz. Aldığınızda devam edemezsiniz. Ama içinizde de okumadığınız için bir pişmanlık vardır. Okumayın. Bırakın okumayın. Niye zorluyorsunuz kendinizi? Bu dönemde, belki de sadece düşünmemeye ihtiyacınız vardır. Yok illa bir şey okuyayım derseniz, dergi okuyun. Bir yazı en fazla 3 sayfadır, mutlaka resim de vardır geniş geniş. Şöyle yavaştan yavaştan okursunuz, böylece vicdanınız da rahatsız olmaz. Yeterince zaman geçtikten sonra okumak isteyeceksiniz merak etmeyin. Sadece okumaya bir mecburiyet olarak bakmayın.

    Toparlayacak olursam, şiir için lise yıllarınızda Sabahattin Ali, Özdemir Asaf, Yavuz Bülent Bakiler, Erdem Bayazıt, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Selçuk İlkan anlamak için daha kolay şairlerdir. Çok da güzel şiirleri vardır. Öncesinde de söylediğim gibi divan edebiyatında açıklamalı mısralara bakın. İskender Pala'nın şiir kitaplarından faydalanabilirsiniz.

    İlerisi için artık şiirden anlıyorum ben dediğinizde ise Metin Altıok, Ahmet Telli, İbrahim Tenekeci, Furkan Çalışkan, Muzaffer Serkan Aydın, Birhan Keskin, Didem Madak, Ah Muhsin Ünlü, Onur Bayrak ve daha niceleri, okumanız ve anlamanız için sizi bekliyor olacaklar.

    ***Not: Çok okumaktan ziyade, okuduğunu anlamaktır iş.>
    https://www.youtube.com/watch?v=Sj85pMwfL1o

    ***Not-2: Okuma ve Tüketmek-2 #40566689

    Sevgiyle ve anlamla kalın...
  • “Nihat’la yanındaki çocuklardan birçoğu da yakalanmış… Prof. Hikmet’i de çağırmışlar, fakat herif bir kolayını bulup yakasını sıyırmış… Hiç değilse tevkif edilmedi. Nüfuzlu ahbapları var, herhalde onlar müdahale ettiler!” (Ali, Ağustos 2017: 233) “Nihat ve etrafına topladığı delikanlılar, gençlik, bilgisizlik, gayesizlik yüzünden ve biraz da külah kapmak arzusuyla, birtakım mecmualar, broşürler neşretmeye, memleket ve millet sevgisini inhisar altına alıp etrafa küfür ve iftira yağdırmaya başlamışlardı… Bu neşriyat son günlerde sistemli bir hal aldı. Bu, herkes gibi benim de gözüme çarptı. Münakaşalarını eskiden kahvelerde, vapurlarda, yollarda bağıra bağıra yapan, fikirlerini alenen söylemeyi ve icabında yumrukla müdafaayı bir kabadayılık addeden bu kahramanlar, birdenbire nedense esrarengiz bir hüviyet aldılar… Kahvede ikisi üçü bir araya gelince baş başa verip fısıltı halinde konuşuyorlar, bir münakaşada fikirlerine kuvvetli bir hücum yapılsa, hasımlarına cevap vermeyerek: ‘Zamanı gelsin, biz sana dünyanın kaç bucak olduğunu gösteririz!’ demek isteyen emin bir gülümseme ile iktifa ediyorlar ve nihayet, şimdiye kadar mahiyetleri tamamen anlaşılamayan birtakım maceraperest ve esrarlı heriflerle düşüp kalkıyorlardı. Bunlardan biri, ara sıra Nihat’ın yanında gördüğümüz o tatar suratlı herif de mevkuflar arasında… Neyse, fazla tafsilat vermeye hacet yok, bu coşkun gençler, bir kısmı bilerek, bir kısmı bilmeyerek, mükemmel bir ağın içine düşmüşler… Kendi fikirlerimizi söylüyoruz ve yazıyoruz sanırken yabancı ve barbarca kanaatlerin tercümanı, zavallı birer oyuncağı olmuşlar. Kendilerine telkin edilen yalancı ve sinsi dünya görüşünü müdafaa edeceğiz derken kendilerinin, milletlerinin ve insanlığın kuyusunu kazdıklarını bilmemişler… Ve nihayet başka bir devlet hesabına hizmet denilebilecek kadar ileri giden işlere girmişler… Ele geçen vesikalara nazaran, memlekette kendilerine muhalif bildikleri insanların listeleri yapılıp perde arkasında kalan esrarlı ellere verilmiş… Birçok insanlar düşünüşlerinin istikametine, kanlarına, yedinci cetlerinin nesebine veya doğduğu yere göre tasnif ve defterlere kaydedilmiş…” (Ali, Ağustos 2017: 239-240).

    Yukarıdaki satırlar bir romandan alınmıştır. Romanda Nihat ismiyle geçen kahraman Nihâl Atsız’dır. “Tatar suratlı herif” olarak geçen kişi de Zeki Velidi Togan’dır. Tevkif edilmeyen Prof. Hikmet ise ünlü tarihçilerden Mükrimin Halil Yinanç.

    Romanı okumuş olanlar belki hatırlayabilirler. Ünlü yazar Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan romanıdır bu. Sabahattin Ali’nin romanında Nihâl Atsız, Zeki Velidi, Mükrimin Halil, Peyami Safa, Necip Fazıl gibi yazar ve şairler son derece kötü, ahlaksız ve sefih kişiler olarak yer alır. Tabii farklı isimlerle. Mesela Peyami Safa, romanda İsmet Şerif, Necip Fazıl da Emin Kâmil’dir.

    Romanın sonunda Nihat ve arkadaşları ile “tatar suratlı herif” tevkif edilir. Romana göre bunlar, “memleket ve millet sevgisini inhisar altına alıp etrafa küfür ve iftira yağdıran” kimseler, yani milliyetçilerdir. Nihat ve etrafındaki gençler, “birtakım maceraperest ve esrarlı heriflerle düşüp kalkmakta”dırlar; bu heriflerin biri de “tatar suratlı herif”tir. Aslında bu gençler aldanmış ve “mükemmel bir ağın içine düşmüşler… yabancı ve barbarca kanaatlerin tercümanı, zavallı birer oyuncağı olmuşlar”dır. “Başka bir devlet hesabına hizmet denilebilecek kadar ileri giden işlere girmişler”dir. Muhaliflerini de düşüncelerine “kanlarına, yedinci cetlerinin nesebine veya doğduğu yere göre” listeleyip “perde arkasında kalan esrarlı ellere” vermişlerdir.

    Okuyucuların pek çoğunun aklına 1944 hadiselerinin geldiğinden eminim. 3 Mayıs gösterileri üzerine 09 Mayıs 1944’te ve bu tarihi izleyen günlerde Nihâl Atsız, Zeki Velidi Togan ve birçok Türkçü tutuklanır. 18 Mayıs’ta Anadolu Ajansı tarafından yayımlanan hükümet bildirisine göre tutuklananların suçları şunlardır:

    1.Anayasada tespit edilen esaslara aykırı olarak ırkçılık ve Turancılık gayeleri gütmek, 2. Bu yolda faaliyetler yürütmek, tertibat almak ve anlaşmalar imzalamak, 3. Anayasayla belirlenmiş rejime ve vatandaşların “hakiki milliyetçilik hisleri”ne aykırı umdeler, 4. Bu umdelere varmak için gizli cemiyet kurmak, faaliyet programları hazırlamak, teşkilatlar kurmak, propaganda organları çıkarmak, aralarındaki haberleşmeler için şifreler ve parolalar kullanmak, 5. Gençlerin temiz milliyetçilik ve vatanseverlik duygularını istismar ederek genç nesil arasında kendilerine taraftar toplamak, 6. Bu suretle hedeflerine ulaşmak için devamlı ve sistemli bir faaliyet sarf etmek ve memlekete zararlı ideolojilerini tahakkuk ettirmek yolunda çalışmak[1] (Cumhuriyet gazetesi, 19 Mayıs 1944. Akgöz 2016: 69’dan).

    Tutuklamalar ve sorgulamalar bittikten sonra, 07 Eylül 1944’te Irkçılık – Turancılık Davası başlar. Savcı Kâzım Alöç tarafından okunan Son Tahkikat Kararı’ndaki suçlamalar da 18 Mayıs’ta yayımlanan hükümet bildirisiyle aynıdır. Ancak son tahkikat kararında bir de “dış unsurlar”dan bahsedilir. Bu gizli cemiyetleri kendi maksatları için kullanmak isteyen “yabancı teşekküller de hareketsiz kalmamış ve bu suretle içten beliren fesat ve hıyanet hareketlerinde dış unsurların tesir ve müdahalesi de” görünmüş imiş (Tanin gazetesi, 08 Eylül 1944, Akgöz 2016: 73-74’ten).

    Hükümet bildirisinin 1. maddesindeki ırkçılık gayesi gütmek, romanda insanları “kanlarına, yedinci cetlerinin nesebine veya doğduğu yere göre tasnif ve defterlere kaydetmek”tir.

    Hükümet bildirisinin 3. maddesindeki “anayasayla belirlenmiş rejime ve vatandaşların ‘hakiki milliyetçilik hisleri’ne aykırı umdeler”, romanda “memleket ve millet sevgisini inhisar altına almak”tır.

    Bildirinin 4. maddesindeki cemiyet ve teşkilatlar kurmak, son tahkikat kararındaki “gizli cemiyetler”, romanda “esrarengiz bir hüviyet almak, baş başa verip fısıltı halinde konuşmak, birtakım maceraperest ve esrarlı heriflerle düşüp kalkmak”tır.

    Yine 4. maddedeki “propaganda organları çıkarmak”, romanda “birtakım mecmualar, broşürler neşretmek”tir.

    Hükümet bildirisinin 5. maddesindeki “genç nesil arasında kendilerine taraftar toplamak”, romanda “Nihat ve etrafına topladığı delikanlılar”dır.

    Son Tahkikat Kararı’ndaki “yabancı teşekküller” ile “dış unsurların tesir ve müdahalesi” ise romanda “yabancı ve barbarca kanaatlerin tercümanı, zavallı birer oyuncağı olmak, başka bir devlet hesabına hizmet denilebilecek kadar ileri giden işlere girmek”tir.

    Karşılaştırmaları sadece resmî hükümet bildirisi ve son tahkikat kararına göre yaptım. Bir de iddianame var. İddianameyle yapılacak bir karşılaştırmada çok daha fazla benzerlikler bulunacağı muhakkaktır.

    Fakat bunlardan da önemli olan isimlerdir. Millî Şef Dönemi adlı eserinde Mahmut Goloğlu şöyle diyor:

    “Sabahattin Ali – Nihâl Atsız Davası bitmişti ama bu dava nedeniyle gelişen olayları, anayasal devlet düzenine karşı suç niteliğinde kabul eden makamlar Irkçılık-Turancılık amacı ile Gizli Cemiyet Kurmak ve Hükümeti Devirmek anlamında niteleyen ilgili ve yetkili makamlar, bu suçla ilgili sandıkları kimseleri yakalayıp yargılama kararına vardı. Milliyetçi yayıma karşı alınacak tedbirler hakkında, Hasan Ali Yücel’in başkanlığındaki bir kurulca düzenlenmiş olan rapor da İçişleri Bakanlığından İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığına gönderildi. Bu raporda adları yazılı olan Irkçı-Turancılar 47 kişi idiler.” (Goloğlu 1974: s. 249)

    Mahmut Goloğlu 47 kişilik listeyi de verir. Birinci sıradaki kişi Zeki Velidi Togan, beşinci sıradaki kişi Nihâl Atsız’dır. On dokuzuncu sırada Mükrimin Halil Yinanç, yirmi birinci sırada ise Peyami Safa yer alır.

    Tıpkı romanda olduğu gibi Togan ve Atsız tutuklanmış, fakat Mükrimin Halil (romanda Prof. Hikmet) serbest kalmıştır. Goloğlu’nun kitabındaki listede 21. sırada yer alan Peyami Safa da (romanda muharrir İsmet Şerif) tutuklanmamıştır; İsmet Şerif, Beyazıt kahvelerinden birinde tavla oynayan arkadaşlarıyla birlikte oturmaktadır (Ali, Ağustos 2017: 245).

    Buraya kadar şaşılacak bir şey yok. Neticede bir romancı 1944 olaylarını, bu olaylarda listelenen ve tutuklanan kişileri romanına almış ve kendi bakış açısıyla işlemiştir. Fakat…

    Fakat bu romanın yayımlanma tarihi 1939’dur. Yanlış anlamadınız, 1939. Evet, İçimizdeki Şeytan, önce Ulus gazetesinde, 03.04.1939 – 29.06.1939 tarihleri arasında tefrika edilmiş, 1940 Şubat’ında da Remzi Kitabevi tarafından kitap hâlinde basılmıştır. Yukarıda alıntıladığım kısımlar, sonraki baskılarda ilave edilmiş değildir; ilk baskıdan itibaren vardır.

    Sizi bilmem ama aziz okuyucular, ben bu benzerliği fark edince hayretler içinde kaldım. Bunu nasıl açıklamalıydım? Sabahattin Ali’nin bir kehaneti olarak mı? Bu kadar ayrıntılı bir kehanet olabilir miydi? Haydi diyelim ki milliyetçiliği inhisar altına almak, insanları düşüncelerine, kanlarına, soylarına göre sınıflandırıp listelemek gibi suçlamalar, 1939’da da milliyetçilik karşıtı bir yazarın yapabileceği suçlamalardı. Fakat bunların bir örgüt kurmakla, başka bir devlet hesabına çalışmakla suçlanacaklarını ve bu sebeple tutuklanacaklarını da mı öngördü Sabahattin Ali? Üstelik Atsız ve Togan’ın tutuklanacağını, fakat Mükrimin Halil ile Peyami Safa’nın serbest kalacağını da mı öngördü?

    Peki bu bir kehanet değilse nedir?

    Irkçılık – Turancılık Davası’nın tutuklu yargılanan 23 sanığından biri olan Fethi Tevetoğlu, Yeni Orkun dergisinde yayımlanan Bin Dokuz Yüz Kırk Dörtlüler başlıklı tefrikasının 14’üncüsünde şöyle yazar:

    “Irkçılık – Turancılık diye açılacak dâvânın iddiânâmesinin bizzat Falih Rıfkı Atay’ın kaleminden çıkdığını; Çankaya’da Millî Şef İnönü’nün sofrasında bu iddianâmenin son şeklini aldığı toplantıda Falih Rıfkı Atay, Hasan Âli Yücel, Vâli Nevzad Tandoğan, Sabahaddin Ali, Şevket Süreyya Aydemir, Askerî Hâkim Albay Osman Cevdet Erkut ve Askerî Hâkim Yüzbaşı Kâzım Alöç’ün hazır bulunduklarını 1963’de bizzat Kütahya Senatörü Emekli Hâkim General Cevdet Erkut, arkadaşlarım Kocaeli Senatörü Amiral Rıfat Özdeş ile Kayseri Senatörü Hüsnü Dikeçligil’in yanında, şahsen bana açıklamışdı.” (Tevetoğlu, Orkun 1989/19: 15).

    Yukarıdaki açıklamayı yapan Kütahya Senatörü Emekli Hâkim General Cevdet Erkut, 1 Numaralı Sıkı Yönetim Mahkemesi’nde görülen 1944 Irkçılık – Turancılık Davası’nın duruşma hâkimi idi. O zamanki rütbesi albaydı.

    Açıklamaya göre iddianame Falih Rıfkı Atay’ın kaleminden çıkmış. Son şeklini ise Çankaya’da, İnönü’nün sofrasında almış. Sofrada bulunanlar şunlarmış: Falih Rıfkı Atay, Hasan Âli Yücel, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, Sabahattin Ali, Şevket Süreyya Aydemir, Irkçılık – Turancılık Davası’nın duruşma hâkimi Albay Cevdet Erkut ve davanın savcısı Yüzbaşı Kâzım Alöç.

    İçimizdeki Şeytan romanının yazarı Sabahattin Ali orada. Romanı, başyazarı bulunduğu Ulus’ta tefrika ettiren Falih Rıfkı orada. Sabahattin Ali’nin hâmisi Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel orada. Davanın hâkimi ve savcısı orada.

    Acaba diyorum, Falih Rıfkı, iddianameyi hazırlarken, gazetesinde tefrika edilen Sabahattin Ali’nin romanına mı baktı? Yoksa Sabahattin Ali, “ben bunları beş yıl önce yazmıştım” diyerek Falih Rıfkı’ya bir hatırlatmada mı bulundu?

    Yoksa… 1939’da tefrika edilen İçimizdeki Şeytan romanıyla mı olaylar kurgulanmaya başlandı? Yoksa bir yerlerden Sabahattin Ali’ye bazı telkinlerde mi bulunulmuştu? “Romanlarınızda, hikâyelerinizde faşistleri ahlaksız, çıkarcı, yabancılarla iş birliği yapan insanlar olarak gösterin. Hatta gizli örgüt kurup yabancı devletlerle iş birliği yapan bu ahlaksız faşistleri romanlarınızda tutuklattırın” gibi telkinler mi söz konusuydu? Bu yolla bazı kimselere, bazı yetkililere bugünlerde moda olan bir tabirle “subliminal mesajlar” mı verilmişti? Yoksa meseleye sadece bir edebiyat olayı olarak mı bakmalıdır?

    Hasılı kelam ben bu garip işi kesin olarak çözebilmiş değilim. Beni hayrete düşüren bu tuhaf benzerliği herkes bilsin istedim. Belki benim aklıma gelmeyen başka ihtimaller de söz konusudur. Kim bilir?



    KAYNAKLAR

    Akgöz, Serkan (Mart 2016), Basında Atsız, İstanbul, Bozkurt Yayınları.

    Ali, Sabahattin (Ağustos 2017), İçimizdeki Şeytan, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları.

    Goloğlu, Mahmut (1974), Millî Şef Dönemi (1939 – 1945), Ankara, Goloğlu Yayınları.

    Tevetoğlu, Fethi (1989/19: 15), “Bindokuzyüzkırkdörtlüler / 14”, Yeni Orkun, Ekim-Kasım 1989 / 19, İstanbul.

    AHMET BİCAN ERCİLASUN