• 222 syf.
    ·Puan vermedi
    "Spoiler içerir! "
    bu kitapta genellikle köy ve kent arasındaki farklılıkları ve çatışmları konu alııyor bu da bir insanı düşüncelerini değişletiyor
    yazarın bu bakış açısı insanın düşüncelerini etkiliyor
    bazı bölümlerde insana duygular katıyor
    öncelikle kitao bir ölümle başlıyor ve ölümle bitiyor
    bu ölümle başlma olayı eşkiyaların bi köyü basarak o köyde bir evde bulunan 2 insanı öldürmeleri üzerine orada bulunan çocuğun hikayesini ve yaşamamını konu alıyor bu da insanı hüzenlendiriyor ve hüzün duygusunu ortaya çıkarıyor
    bu çocuk o olaydan sonra oraya gelen erdemit kaymakamının
    duruma acımasıyla ve yusufu sevmesiyle başlıyor
    daha sonra yusuf u evlatlık alıyor ve erdemit e dönmek üzere yola koyuluyor burdada yeni bir umutla başlıyor kitap tekrardan ve büyüyünceye kadar bu hikaye sürüyor
    yusuf tabi bu esnalarda zorluklat yaşıyor bazen kızıyor üzülüyor alışamıyor yeni şehire köyünü özlüyor
    daha sonra yusuf un büyümesiyle dertler artıyor yusuf un başına çeşitli olaylar açılıyor tabi yusuf u evlat edinen kaymakamın da bi ailesi var karısı ve bi kızı var
    bu kız maceraya sonradan katılıyor v ebu esnalarda bir çok olay oluyor örneğin şakir bu kızla evlenmek istiyor şakir kötü bi çocuk bu da ister istemez etkiliyor hikayenin yönünü
    değişik işler yapıyor
    kitabın sonuna doğru olaylar sarpa sarıyor
    kızın babası ölüyor kız yusufla evleniyor bundan öncekerde ise kızı seven bi oğlan var o da yusuf un arkadaşı o da ölüyor
    kitabın sonlarına doğru ise kaymakamda ölüyor kız annesinin etkisi ile kötü yollara düşüyor ve bu esnalarda yanlışlıkla vuruluyor ve yusufla kaçarken ölüyorlar bu da sonunda yine okuyucunun duygulanmasına sebep oluyor
    olaylar tamamen mutlulukla değilde daha gerçekçi ve sıradan şeylerle bitiyor ama buna lakin insanı derinden etkileyen bi kitap bezı bölümlerinde insanın heycanlandırsada yine mutsuz sondan kaçılamıyor yine olanlar oluyor ve kitap bitiyor
    kitabın sonu ölümle bitiyor
  • 304 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Biz Türkler! Belki bu başlık da olabilirdi. Yahut Cumhuriyet Söylemleri. Ya da Siz Nasıl İsterseniz. Güzel bir soru cevap çalışması altında aslında olanlar, olacaklar ve olması gerekenler. Geçmiş, Günümüz ve Gelecek üçgeninde fırtınaya tutulmuş yelkenli gibi gidip geliyoruz. Dışarısı kapalı ama içimiz, ufkumuz açık. Öylece gidiyoruz. Gidelim.
    --- 1. Bölüm ---
    Gene öyle konulara değiniyoruz ki, insan hepsini öğrenmek, anlatmak, açıklamak, üstüne yorum yapmak ve benzeri isteklere kapılıyor. Türk Kimdir, sorusuyla başlayıp; Son İmparator Abdülhamid’e uzanan bir girişle başlıyoruz kitabımıza.
    İttihatçılara değiniyoruz. Öncesinden gelen manifestoları muazzam kendileri kayıp Jön Türklere değiniyoruz. Ardından İttihat ve Terakki’nin kendilerine ve amaçlarına; ideolojilerinin haklılığı ama başarısızlıkları ve yaşananlara çok güzel değiniyorduk. Hakkını yemeyelim, Küçükkaya’da soruları oldukça güzel sormuş. Resmen kitabın yönünü belirlemiş ve harika bir yazı çıkartmışlar ortaya.
    Hemen akabinde Milli Mücadele Yılları konu ediliyor. Burada Abdülhamid neslinden çıkan insanların (Mustafa Kemal Paşa, Enver Paşa, Fevzi Paşa ve Karabekir Paşa) ufkuna ve zekalarına değiniliyor.
    Bu bölümün son konusu da 23 Nisan 1920’de açılan ilk meclisimiz ve Cumhuriyetimizin kuruluşunu konu ediniyor. Bunu da şu cümleyle özetliyor zaten kendisi. “Tarih safha safha ilerler, cumhuriyet nihai safhadır.” Çok güzel sorularla da bu bölümü bitirmiş bulunduk.
    --- 2. Bölüm ---
    Bu bölüm tamamen Mustafa Kemal’e ayrılmıştır. Arkadaşlarının arasından neden sıyrıldığı ve karakterinin, yaşantısının farkı; askeri dehası, hanedanla ilişkileri, doğduğu yer ve büyüdüğü koşullar anlatılıyor.
    Cumhuriyetin, Osmanlı’yı unutturduğu saçmalığını savunan tarihçilere de kapak hatta ‘Logar Kapağı’ mahiyetinde bir cevapla bunu da özetledik. Kendi tarihimizde asırlar sonra hanedan ismi yerine Avrupanın Türkler dediği millet kendi adını yani Türkiye’yi kurmuştur diyerek. Zaten benim de şahsi fikrim İslamiyet ne kadar yüce ise; Arapçılık ve Arapçılığı sevmek de bir Türk için o kadar alçaklık, hainlik ve basiretsizliktir. Bunu çarpıtmaya da lüzum yok, Arapların durumu ortada. Hacca ya da Umreye gidenler bu durumu daha da iyi bilirler. Haydi bende açıklayayım. Arabistan’nın geçmişte put diye mezarları yıktırması ve sıra peygamberimizinkine gelince Atatürk’ün ihbar mektubu ve halen bu mektubun saklanması; bunun yanında yakın dönemde Arapların yaptığı ikinci kötülük de peygamberin kabrine yeni doğan çocukların koyulması olayını kaldırması. Bu yüzden İslamiyet ne kadar yüce ise Arapçılık da o kadar ALÇAKTIR!
    Monarşiden Cumhuriyet rejimine geçilmesi, Osmanlı Devletinin değil Hanedanın el değiştirmesidir. Toplum aynı toplum, yaşayanlar aynı insanlar, millet aynı millettir. Şunu ele alalım. Şuan ki hükümet gidip yeni bir hükümet geldiğinde devlet yıkılmış mı oluyor? Hayır, içinde yaşan toplum aynı toplum. Eğer Osmanlı Hanedanı yıkılıp yerine Cumhuriyet geldiğinde o toprakta yaşayanlar Fransız, İngiliz olsa yerlerine Türkler gelseydi o zaman bir değişimden söz etmek mümkündü ama Tarih kendisine sıkıcı gelen bir toplum bu tarzda biraz derinlere inmeye başladıkça konuyu bilmediğinden inkar da edecektir. Biz bu tarz şeylere alışmış ve umursamayan bir toplum olmayı başarmışızdır.
    Hemen akabinde Atatürk’ün özel hayatına duyulan ilgiden ve yanlış anlaşılıp saptırmalardan söz ediliyor. Doğru noktalara doğru vurgular yani. Atatürk’ün cephede bile kitap okuduğundan bahsediliyor. Bu konu üzerinde oldukça iyi duruluyor. Günümüzde de askerlerin sivil halka nazaran daha fazla okuduğu göze çarpıyor. Okumaktan daha güzel bir şey olamaz ki zaten Okumak ve Askerlik anlamında dün gece de Sadikkocak24 adlı Instagram hesabımda güzel olduğunu düşündüğüm bir paylaşım yapmıştım.
    Bu konuda ele alınan bir diğer unsur da Atatürk-Din ve İlahiyat fakülteleri. Şimdi bu konu çok ciddi ve benim Rıza Nur ve Nihal Atsız başta olmak üzere okuduğum makalelerden yola çıkarak (Türk tarihini en iyi aydınlatan ve bugün bildiğimiz tarihi borçlu olduğumuz insan Nihal Atsız; onun hocası da Rıza Nur’dur) da yorumlarımı katacağım. Atatürk çok da dini bütün bir insan değildi ve bundan yararlanan –başta cemaatler ki birinin ne olduğu çok geç de olsa anlaşıldı- kişiler onu hemen kötüleme fırsatını kaçırmıyorlar.
    Dinsiz (!) bir insanın çarşaflı kadınla bir arada olması ne kadar mantıklı olur artık onu da size bırakarak başlıyorum. Dini bütün olmamakla dinsiz olmak arasındaki fark nedir? Din yani İslamiyet, bizlere kelimeyi şahadet getirmeyi, namaz kılmayı, oruç tutmayı, zekat vermeyi ve hacca gitmeyi emrediyor. Bende dahilim, kaçımız namazlarımızı vaktinde eda ediyoruz? Mesela ben uzun zamandır Cuma namazı dışında 5 vaktin 5ini de tam kıldığımı, en son ne zaman kıldığımı hatırlamıyorum. Demek ki dini bütün insan değilim ama bu Müslüman olmadığımı göstermez. Yahut kaçınız oruç tutuyor? Hele yaz ayındayız diye ben o sıcakta çalışıyorken –Simit Sarayı kusura bakmasın, en çok ora kalabalıktı sahilde- Simit Sarayında güzelce yiyip içenlerin kimliğinde dini İslam yazıyor. Şimdi biz kimiz de onlara ne hakla dinsiz diyerek sanki en iyi Müslüman biziz gibi kendimizi yücelteceğiz? Bu gibi düşünceler yalnızca karalama amaçlı yazılardır ve okumayan, bilmeyen hatta yalnızca LAFTA ATATÜRKÇÜ olduğunu söyleyen insanları inandırabilecek ucuz numaralardır. Okuyan, araştıran ve farklı kaynakları MUTLAKA kullanan insanlar bu tarz numaraları yutmaz. Yutmayacaktır.
    Bu başlığımızın son konusu da Kemalizm ve belki de en önemli konulardan ve gündemden düşmeyen başlıklardan birisi. Peki yalnızca ismen mi yoksa gerçek manada da Kemalizm var mı? Bunu bir Din gibi yaşayan yardakçılar mı yoksa İleri Gitme olarak algılayan ve eğitime önem veren toplum yapısı mı daha ön planda? İşte bu sorunun cevabını alacağız burada. Kemalizme “Burası laik devlet bizler de Atatürkün yolundayız” (ben kibar yazdım ama bildiğin çemkiriyorlar bunu derken) diyenler gibi mi bakacağız yoksa –ve daha önemlisi- fenni üretim, sanayi, okuma seferberliği, tıp, gündem, tarihi ve coğrafyayı anlama ve yönlendirme yani bir medeniyet savaşı gözüyle mi bakacaksınız? Hangisi daha akla yatkın?
    Ayrıca şunu da belirtmekte fayda var. İlber Hoca biraz daha sessiz kalmış bu konuda. Paraların üstünden Atatürk resmini, DP rejimi değil; Sadık (!) ve biricik (!) dostu, Atadan tokay yiyen ve milli şef adını zorla kabul ettiren İsmet İnönü kaldırmıştır. Bu İnönü adını çok sevenlerin Atatürkçü olduğunu belirtmesi saçmalığı da çok can sıkan konulardan birisidir. Gerçi ‘Eşim’ dediği insandan bile ihaneti yaşayan Atanın en yakınlarından darbe yemesi de şaşılacak şey değil ama o adamın da yaşadıklarını düşününce insan ‘Koskoca adam bunu hak etmedi!’ diyor.
    --- 3. Bölüm ---
    Bu bölümde ise İsmet İnönü ele alınıyor. Doğrusu ve Yanlışı ile. Ben açık konuşmak gerekirse kendisini hiç sevmem ama onu sevmemek demek onu her şeyiyle kötülemek demek değil. İyi tarafı da –varsa- belirtilir ki Tarih söz konusu olduğunda kendi tarihimizi objektif bir şekilde yansıtmak boynumuzun ve karakterimizin borcudur.
    İnönü Cumhuriyetçi bir komutandır ama askeriyede ne kadar iyiyse sivilde o kadar kötüdür ve o dönem CHP profilin halka üsten bakan ukala bir görünüm arz etmesi de İnönü ve ekibine halkın düşman olması ve Atatürk’ün birkaç yıl içerisinde tekrar arzulanmasına neden olmuştur. Aslında siz ne düşünürsünüz bilmem ama Sol cephede çalıp çırpmayan –bakın sevmediğimi söylediğim halde bunu yazıyorum- insan haklarına karşı durmayan iki isim vardır. Bunlarda İsmet İnönü ve Ecevittir. Ancak bunlar da diğerlerinin çalıp çırpmasına ‘Fazla’ göz yumdukları için halk bu durumu onlara mal etmiş ve kendilerine düşmanlık beslemiştir.
    Tabi bizim sevmeme nedenimiz şudur. Elinizden ekmeğiniz alınıyor, aç kalıyorsunuz, sizlere karne veriliyor. Ona göre ekmek vs alıyorsunuz. Bu karne olayı ve sonrasında yokluk çok uzun zaman devam etmiştir. Levent Kırca’nın son programı hariç önceki programlarında bunu sıkça dile getirmesi bile durumu ve geçmişi fazlasıyla özetler niteliktedir. Elinizden alınan ekmeğiniz yani daha doğrusu buğdayınız toplanıyor ama sevk yok, toplandığı depolarda çürütülüyor. Kimse hesap vermiyor ve bu iş devam ediyor. Halk aç ve buğdayı olup da 1 avuç dahi saklayan mahkemeye veriliyor. Bunlar da halkın İnönü düşmanlığını fazlasıyla tetikliyor ve yapılan tüm yanlışlar ona yükleniyor. Çünkü yönetim kademesi sağlam değil ve devletin başı olduğundan bu durumun sorumlusu da kendisi yapılıyor. Varlık Vergisi diye bir şey geliyor ülkeye, sizce bu o dönemin koşullarında yaşayan bir millet için ne demek? Eh daha fazla söze de gerek kalmadı o halde.
    Peki bu Adnan Menderes sevgisi nereden geliyor? Muazzam bir adam mıydı? Hayır. Asla değildi. Peki neden seviliyor? İnsanlardan vergi diye alınıp çöpe giden, insanları ekmeksiz bırakan biri değildi. Milletin üstünden Yol Vergisi denilen vergi kaldırılıyor ve köylüler akın akın onu karşılamaya koşuyor. Aslında bunu sonraki bölüme koyacaktım ama buraya da koysam olur. Biz insanlar her zaman bizi önemseyen kişileri yüceltiriz. Bakın mesela Karabekir Paşaya, kaç kişi ona hain yahut Atatürk düşmanı diyebiliyor? Diyemez çünkü ne yaparsa yapsın Atanın sözünden çıkmamış, canı pahasına onu korumuş ve yeni Türklerin başa geçmesinde en büyük yardımı o yapmıştır. Kendine haksızlık yapılan Ethem ile arasındaki en büyük fark da budur zaten. Düşmana sığınmamış ve ölümden korkmamıştır. İşte böyle ince farklar çok büyük sonuçları da beraberinde getirebiliyor.
    Bu konuda son sözü de şöyle vurgulayalım. Devlet tarihinde Atatürk öneminde birisi henüz gelememiştir. Ülkeyi son yönetenler de dahil iyi yönetim ve yöneticiler mevcuttur ancak kimse onun üzerinde olamaz. En azından böyle bir durum tekrar yaşanana kadar ve kimse bu zamanları tekrar yaşamak istemez. İnönü düşmanlığı belki fevridir, geçebilir ancak kalıntıları olacaktır. Ünlü 19 Mayıs nutkunda Türkçüleri mahkum etmesi maalesef unutulamaz. Diğer yandan Atatürk’e hakaret eden Sabahattin Ali denilen karakter yoksununun (bir ara hataya düşüp birkaç eserini bilmeden okumuşluğum var inkar etmiyorum) hemen ardından ona yaltaklanıcı bir şiir yazması ve affedilmesi de unutulmamalıdır. Atatürk dahil hepimiz biliriz ki bu ülkeyi yüceltecek olan Kemalizm; ilimle, bilimle, fenle ön plana çıkar. Yaltaklanmalar ve çıkar ilişkileri sadece günü kurtarır ama geleceği de kurtarmak istiyorsak tarihimizi okumalı, kopmamalı ve ona göre hareket etmeliyiz. Zor zamanlarda başarılı olan insanların hareketlerinden yola çıkarak böyle kolay ve rahat zamanda Atatürkçü geçindiğini iddia edenlere cevaben onun eserlerini okuması (Arıburnu Raporu, Hatıra Defteri, Söylev ve Demeçleri, Geometri, Muharebe Eğitimi, Cumalı Ordugahı, Karlsbad Hatıraları ve NUTUK) ve kendini geliştirmesini itham etmek gerekir.
    Özellikle Atatürk’ün eserleri olarak çoğunu ben de dahil BİLMEDİĞİMİZİ söylemek ve bunları da detaylı incelemelerle –sizin de desteğinizle- geliştirerek yakın zamanda okumayı planlıyor ve bu bölüme de veda ediyorum.
    --- 4. Bölüm ---
    Adnan Menderes ve Demokrat Parti yönetiminde gelişen olaylar –ki bir alıntı paylaştım çok iyi anlaşılması açısından- ele alınıyor. Nasıl bir yönetimden nasıl bir yönetime geçildiği. Bir insan özgür değilse ne yaşadığının önemi yoktur ve sadece özgürlüğünü düşünür. Hapisteki bir insana milyonları vaat etseniz de ister mi? Yoksa sadece dışarda mı olmak ister? Hatırlayın Nazım Hikmet, Türkiyeye geri giriş istediğinde gelen kadına (annesi mi kız kardeşi mi anımsayamadım o yüzden kadın dedim kusura bakmayın) Nazım Hikmet kendi gelecek denildi ve Nazım Hikmet dünyadan ayrılmıştı. Varın siz anlayın o dönem halkının feraha kavuşması için yalnızca üstündeki o vergilerin kaldırılmasının bile ne öneme geldiği, nasıl bir özgürlük getirdiğini.
    Peki Adnan Menderes’in hatası ve büyük kaybı ne oldu? Ardından gelen darbe ve asılması neyi kanıtladı bizlere? Bunlara da değinip noktalayalım derim ben. Önce insanları rahatlattı sonra insanların görmesini sağladı ve muhafazakar bir toplumu temelinden sarsacak yanlış bir hareketle işe girişti. Saraçhanede bulunan belediye sarayı inşası ile tarihi kalıntıları yok etmekle başlayan bu kötü yönetim, İstanbul’da trafik sıkıntısı halledilecek denilerek 5 tane Sinan Mescidi yıkılmasıyla devam etti. Bu kadar muhafazakar bir toplumda mescit yıkmak senin de yıkılışın olur be adam! Yaptıkların unutulur gider. Bu trafik sorunu öyle şey ki bak adam metro yaptı, Marmaray yaptı, metrobüs koydu. Ne yapacağını şaşırdı dolu dolu ferah klimalı otobüslerde yolculuk ediyoruz ama bu trafik bitmiyor. İddia ediyorum. 1 gün sadece 1 Pazar günü tüm hususi araçlar yasaklanıp yalnızca otobüs ve minibüs, ticari taksi ve dolmuş gibi araçlar kullanılsa Göztepe Köprü Çıkışı, Kartal, Ümraniye ve Kadıköy iskele çıkışında gene trafik olur. İnanmayan ve yönetimde olan biri bunu görüp uygulasa haklı olduğumu görecektir. Bizim trafik sorunumuz 17 milyonluk şehirde artık asla çözülemeyecek bir sorun. Hele bunun için kültürel eserlere zarar verilmesi daha büyük bir sorun ama bizzat bildiğim bir olaydır; Marmaray yapılacağı zaman Yenikapı’da yapılan araştırmalar öyle büyüktü ki oradaki kazıntılarda önce Arkeoloji mi nedir onun baş adamları getirip eser var mı diye inceletildi ve yer altı şehri buldular. Varın İstanbul’u siz anlayın. Biz çok zengin ama zengin olduğu kadar o zenginliğini bilemeyen bir şehiriz. Umarız ki bunun altından da kalkabiliriz.
    --- 5. Bölüm ---
    Bu bölümde 1960-1980 arası ülkemizin içinde bulunduğu durumu görüyoruz. Üniversite hocalarından başlayarak Adalet ve Doğru Yol Partilerinin durum değerlendirmesiyle devam ediyoruz. 1963 yılında ortaya çıkan Demirel’in neden çok sevildiği ve en büyük yanılgısı olarak Tansu Çiller’i ortaya çıkardığı üzerinde varılan görüş birliğini böyle bir tarihçiden okumak da çok mühimdi benim açımdan.
    Solun yetiştirdiği en büyük adamlardan Ecevit üzerine de konuşuluyor burada ve İlber Hoca ile fikir birliğimiz devam ediyor. Asla çalıp çırpmaz ve döneminde saygısızlık değil hitabet sanatını insanlara öğreten bir fikir adamıdır. Ancak insanları tanıyamaz ve kimin dostu kimin düşmanı olduğunu bilememesi ve kibar karakteri onun çöküşünü hızlandırmıştır. Günümüzde insanları tanıma ve hitabet sanatının Erdoğan’da olduğu ve öncesinde de Demirel’de fazladan da nüktedan biçimde bulunduğu burada belirtilen hususlar.
    Milliyetçilerin Türkeş aracılığıyla meclise girmeleri (11 kişi) ve başarısız olmaları konu ediniyor. Milliyetçiliğin köylü ve kentli milliyetçilik olarak iki kısımda incelenmesi de yine bir başlık altında toplanıyordu.
    --- 6. Bölüm ---
    Bu bölümde Özal Türkiye’sinden Erdoğan Türkiye’sine geçişi ele alıyoruz. Neler yapıldı, neler hedeflendi, nasıl bir strateji benimsendi bunları görüyoruz.
    Burada geçmişte dönemde yapılanlar ve yapılması gerekenler yanında Erdoğan üzerinde daha fazla duruluyor. Dediğimiz gibi mevzu sevip sevmemek değil kişisel başarısı. Yaptıkları ve planlarıyla ön plana çıkan ve kendi cephesinde yani Sağ Cephe dediğimiz kısımda kendisinden başka ön plana çıkacak ve ileriyi hedefleyecek bir insan olmadığından ön plana çıkması halen yönetimde bulunması üzerine bir değerlendirme yapılıyor. Çünkü üst üste 16 yıldır iktidarda hatta 1994 yılından beri yönetimde bulunan bir insandan üstünkörü söz etmek pek manasız olacaktır. Belediye Başkanlığı, Başbakan, Cumhurbaşkanlığı ve Başkanlık olarak sürekli yönetimde bulunması onun ne kadar karalanmaya çalışılsa da iyi bir idareci olduğunu gözler önüne seriyor. Burada ön plana çıkan kişisel düşünceler değil; akıl ve idaredir.
    Siyasi değişim alanında Erdoğan üzerinden ne kadar akılcı bir yönetim uygulandığı görülüyor. Biliyorum siyaset bizleri sıkan ve çok da sevmediğimiz bir konu ancak özellikle Sağlık ve Eğitim alanında gelen yenilikler ne kadar milleti rahatlasa da ardından Eğitim alanında gerek YÖK gerek MEB yaptığı ıslahatlarla (!) geleceğini düşünen çocukların geçeceği yolları baltalamayı hedef edinmiş gibi duruyor. Bunun da önünü alamıyoruz ve –burası bana ait- çocuklarımızın bir çoğu girdiği sınavlarda başarısız olduğunda kendini Gerizekalı ve İşe Yaramaz diye tanımlayarak umutsuzluğa kapılıyor. Bu durumu bende 2012-2013 dönemimde acı bir şekilde yaşadım. Bizi bu durumdan kurtaracak ilerleme bellidir. Eğitim ve Yabancı Dil. Siz bir alanda kendinizi geliştireceğinize inanıyorsanız kendinizi eğitmeli, bolca okuma ve yabancı dil geliştirerek şansınızı başka bir ülkede deneyebilirsiniz. Ya da İslami düşünceye göre “Allah bir kapı kapatır, bin kapı açar” felsefik düşüncesinin ardından gidebilirsiniz. Ancak dediğim gibi eğitim sistemi öğrencileri her zaman çekinik ve içe kapanık hale getirdikçe bu atılımların gerçekleştirilmesi şart. Değiştirilmesi gereken toplum değil o toplumu nitelendirenlerdir. Bu böyledir ve böyle olmak zorundadır. Yapacağız da. Çekinmek ve Seyretmek biz gençlere göre değil; bizim amacımız el ele vererek toplumumuzu üste çıkarmaktır.
    Bu bölümde son olarak Dış Politika konusuna değiniliyor. Komşularımıza körü körüne bağlanmak değil ama aynı bölgede yaşayıp ortak düşmana sahip olduğumuz için ortak hareket etmemiz gerekiyor. Ortadoğu sorunu ele alınıyor. Bu sorun bizlerin yani Ortadoğu insanının sorunudur, bu coğrafyada yaşayanlar bizleriz çünkü. Şimdi bunu da biraz açalım. Bir devlet düşünün. Ortadoğu’da anlaşamayan 5 ülkenin arasına giriyor, hepsine ayrı ayrı gidip aralarını açıyor sonra da hepsinden faydalanıyor. Onları birbirine düşürüp ekonomisini tüketiyor ve çatışma sonucunda da gelip iç işlerine karışma imkanı buluyor. Hem de bunu yapmak için 2 şehir ya da 2 ülke değil; 2 kıta birden değiştiriyor. Ne hakla? Sen kimsin, diye sormazlar mı adama. Sormuyorlar işte. Çünkü birlik ve beraberlik yok. Yoksa kimse bayılmıyordu İran, Suriye, Gürcistan, Irak, Bulgaristan gibi ülkelere ama zorundayız. Akıllı strateji oldukça önemlidir ve bu konuya da ilgi duyuyorsanız Ahmet Davutoğlu – Stratejik Derinlik kitabının faydasını fazlasıyla görürsünüz.
    Ortadoğu’nun ilk Dünya Savaşına kadar dünyanın en sakin bölgesi olması, okurken İlber Ortaylı’yı bile fazlasıyla şaşırtan bir durummuş. Hele günümüze bakınca bizler de bu durumu daha net anlıyoruz. (s. 257)
    --- 7. Bölüm ---
    Son bölümde ise dünyanın en büyük 16. ekonomisi olan ülkemizin ne kadar büyüyebileceği daha doğrusu neden daha fazla büyümesinin imkansız olduğunu açıklayarak başlıyoruz. Bizde etnik sorunlar halen adından SORUN olarak bahsediliyor. Bir İtalya ve İspanya da Sicilya ve Katalan bölgesinin aştıkları sorunu bizim aşamamamızın nasıl bir sorun olduğunu ele alıyoruz.
    Hemen akabinde nasıl bir yönetim sistemi olacağı ve başkanlık siteminin getirileriyle ilgili (o dönemde yalnızca bir fikirdi - 2012) neler olabilir sorularına yanıt arıyoruz.
    Son bölümün son konusu nasıl bir Cumhuriyet? Yani 2023 yılından neler bekliyoruz, 100 yılını tamamlayacak ülkenin ne gibi bir gelişim ve kalkınma politikası var bunun sohbetini yapıyoruz desek yeridir.
    Böylelikle harika bir eseri geride bıraktık ama parmaklarım da koptu tabi. Biraz dinlendikten sonra başka bir kitapla devam edeceğiz. Kendinize iyi bakın dostlarım. Allah’a emanet olun..
  • 112 syf.
    ·1 günde·2/10
    Bugün de linç yemeden gidersek olmaz değil mi :D

    Kitaba puan verirken çok kararsız kaldım ama sonunda verdim, neyse incelemeye geçelim hadi...

    1 ay önce falan kitap sitelerinde geziyorum. Sonra karşıma bir kitap çıktı. Gölgeler...
    Ön siparişteymiş bir de yazarı da Zülfü Livaneli.

    Kitabın kapağını gördüm aşık oldum resmen!
    Sırasıyla verdiğim tepkiler bunlar :D
    "Oha nasıl güzel!"
    "Ya Cemal Süreya mı ooooooo?"
    "Atatürk en önde duruyor ya çoooook güzel!"
    "Sabahattin Ali niye bulanık?"

    Tabi eskiden de Livaneli okurdum ve kitaplarını gözüm kapalı alırım o derece...
    Hemen almak istedim ama fiyatları sorun bakayım bi!

    Ciltli 40, karton kapak 29!
    Doğan Kitap HELAL OLSUN SANA!

    Neyse işte yine bir şekilde aldık kitabı, okudum ama nasıl anlatayım...

    Kitap Livaneli'nin Konstantiniyye Oteli adlı kitabının bir parçasıymış aslında. Tabi sonra Livaneli'nin de dediği gibi "kitapçık" yapılın okurlara kazık fiyatlardan satılmaya başlanmış :)

    Kitabın konusu belli. Yazarlar, şairler toplanıyor işte ama nasıl dandik. Atatürk bir yerde geçiyor sadece. Sabahattin Ali desen hiç konuşmuyor sanki!

    Veeee 10 sayfalık olayı koca koca puntolarla 100 sayfa yapmışlar Hellalllllllllll!

    İyi tek bir tarafı var: Resimler güzeldi. Hele Cemal Süreya ile Halide Edip Adıvar'ın dans ettiği çok güzeldi.

    Livaneli'nden böyle bir kitap beklemezdim! Şairlere, yazarlara ve atalarıma saygım sonsuz. O yüzden 2 puan verirken biraz utandım ama...

    Yayınevinin yaptığı resmen sinir bozdu. Kitap para tuzağı bana kalırsa.

    Alıp okunacak türden bi' kitap değildir.

    Zengin olanlar falan alıp okusun :D
    Okumak isteyen herkese iyi okumalar dilerim :)
  • 268 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    İncelemenin başındayken yazayım uzun bir inceleme olacak, modern toplumun bu evresinde değerli vakitlerinizi böyle incelemelerle harcamak yerine doğrudan kitabı alıp okumanızı tavsiye ederim ve muhtemelen, hatta kesin olarak bu incelemeden daha faydalı olacaktır. Yine de kimin neyi okuyacağı hürriyetine karışmak üzerimize vazife değildir.. İyi okumalar.

    Nerden başlayayım, ne yazayım bu kadar güzel bir romanı yazan bir kişiden sonra ne diyeyim o romanla ilgili bilmiyorum..

    Emin olduğum tek şey şu sanırım Sabahattin Ali’nin en iyi romanını, Türk Edebiyatı’nın da olmazsa olmaz romanlarından birini okudum. Şimdi bu satırları acaba okusam mı, nasıl kitaptır merak ediyorum diye okuyan varsa şu an aniden bu boş cümleleri bırakıp bir an önce okumaya başlasın. Ve ancak okuduktan sonra ne demek istediğimi anlayabilirsiniz. Buradan sonrasını okumayanlar devam etmesin ki kitapla ilgili her şeyi okurken öğrenip okurken hissetsinler.

    Normalde kitapları okuduktan bir süre sonra onlarla ilgili incelemeler yazarım ki, duygularımın esiri olup iyi veya kötü eleştirilerimi yansıtmayayım ki nispeten her zaman genel geçer bir yoruma ulaşayım. Ama bu sefer öyle yapmak istemiyorum, kitaptan o kadar etkilendim ki yaşadığım dünyadan uzaklaşıp o dünyaya geçmek istedim. Bundan ne kadar korksam da oradaki karakterlere bürünmek istedim. Tabi eğer bu kadar etkilenmemin sebebi baş karakterin yani Ömer’in kişisel özellikleriyle, karakteriyle, düşündükleri ve yaptıklarıyla aramdaki ilginin had safhalarda olması değilse..

    Birkaç cümle önce söylediğim gibi nerden başlayayım bilmiyorum, kitabı birçok açıdan değerlendirebilirsiniz; Karakterleri tek tek ele alıp inceleyebilirsiniz, karakterlerin yaşantılarını inceleyebilirsiniz, anlatılan içtimai ortamı inceleyebilirsiniz, Türkiye’nin 1940’lardaki ekonomik kültürel iklimine bakabilirsiniz, psikolojik ve nihayet edebi okumalar yapabilirsiniz. Ama benim bunları belirlemek kadar bunlardan herhangi birisini layıkıyla yapabilecek bir kapasitem olmadığı gerçeği de yine bu satırları yazarken aklımdan çıkmıyor. Bu düşüncelerle sadece küçük bir bakış açısıyla kendi anladıklarımı hayata dair çıkarımlarımı buraya yazacağım.

    Roman, Ömer’in arkadaşı Nihat’la kafa açıcı konuşmasıyla başlıyor gibi görünse de aslında Ömer’in vapurda Macide’ye ilk görüşte aşk dediğimiz mefhumla vurulmasıyla başlıyor. Nitekim bir çoğumuzun başına gelen ve halen gelmekte olan bunun gibi dünyayı daha yaşanabilir yer haline getiren böyle bir olayı kendimde yaşamaktan mutluluk duyuyorum. Ama romandaki ilginçlikler bu noktadan sonra başlıyor. Ömer hepimizin değil de büyük çoğunluğumuzun yaptığı gibi çok güzel insanmış, aşık oldum galiba ama yapacak bir şey de yok deyip arkasını dönüp giden birini anlatmıyor. Konuşma niyetiyle adımını attığı an hayatın ona “Sen elinden geleni yaptın, sıra bende” deyip güzel bir tesadüfler silsilesi sunmasını anlatıyor.

    …Bir sürü olaydan sonra Macide ve Ömer 2 günlük tanışıklıktan sonra bir şekilde birbirlerine muhtaç bir halde beraber yaşamaya başlıyorlar. Bu arada Macide 19, Ömer 25 li yaşlardalar. Bu iki insanın hikayesini anlatıyor işte kitap. Kitabı tekrar burada özetleyip bu yazıyı daha fazla sıkıcı hale getirmeden karakterler hakkındaki eleştirilerime geçmek istiyorum.

    Sevgili başkahramanımız Ömer ile başlamak istiyorum. Başlangıçta tanıdıkça daha çok sevdiğim, sevdikçe kendimden daha çok merhaleler bulduğum bu genç delikanlı insana ara ara tebrikler ara ara lanetler yağdırdım. Kitabın sonunda yaptıklarıyla bir nebze de olsa içime su serpti ama yine de bu ona olan kızgınlığımın çok küçük bir parçasını bile geçirmiş değil. İçerisinde bulunduğu mutluluğu kendi elleriyle alıp yok eden bir insana sinir olunmadan nasıl anlatılır bilmiyorum onun hakkındaki düşünceleriniz. Hayatın sana verdiği lütfu, senin de değerini bildiğin bir çiçeği nasıl böyle soldurabilirdin bilmiyorum. Ama Macide ne yaptıysa sonuna kadar haklıydı. Ve kusura bakma ama o hapishaneden çıkmadan ilmeği boğazıma geçirir çeker giderdim bu dünyadan. Yazacağım söyleyeceğim çok şeyler var ama bunların bir monolog olmasından ziyade diyalogla ortaya çıkmasını daha hoş buluyorum diyelim.

    Macide.. Uğruna yaşamlar alınacak, yaşamlar verilecek Macide.. Dünyada tek bir iyiliğin kaldığının en somut göstergesi Macide.. Senin gibi biriyle tanışmak isterdim.. Çok üzüldüm yaşadıklarına, hala da üzülüyorum ve üzerimdeki şu an ki tesirini göz önüne alırsam hayatımın sonuna kadar geçmeyecek ama bana çok güzel şeyler öğrettin, bunlar için teşekkür ediyorum.

    Düşündüm ki yazmakla bitiremeyeceğim söyleyeceklerimi o yüzden biraz daha kısa kesip romandan Hayat adına çıkardığım en önemli birkaç dersi yazıp bitiriyorum.
    BU KİTAPLA BİRKEZ DAHA AKLIMA KAZINAN VE HİÇBİR ZAMAN UNUTMAMAM GEREKEN ŞEYLER:

    1) Sevgisiz ve mümkünse aşksız bir ilişkiye başlama ama sevginin de tek başına bir ilişkiyi devam ettirmek için yeterli olduğunu sanma. Ve bir ilişkiyi sadece aşk ve sevgi üzerine kurma.
    2) İlişkilerinde parayı ve ekonomik sıkıntıları önemseme. Ta ki gerçekten de para sıkıntısı çekiyorsan büyük bir ilişkiye başlama. En kötü durumda bile hayatını devam ettiremeyeceğin bir yola girip kendi üzüntünün yanına bir başkasının hüznünü ekleme.
    3) Kadınların her zaman çalışmasından yana ol ve mümkün olduğunca çalışan bir kadınla evlenmeye bak, bak ki evlendiğin kadın başta olmak üzere hiçbir kadın, dünyada kendisini en yakın göreceği eşine yani kocasına bile muhtaç olmadan yaşayabileceğini bilsin, kimseye muhtaç olmadan kendi kararlarını kendi versin. Değil namerde, merde bile muhtaç olmasın.
    4) Eşine yaralarını göstermekten korkma, ona güçlü görünmeye çalışma ne olursa olsun ona anlat ve ondan hiçbir şeyi saklama.*
    5) Arkadaşlarını iyi seç ve kaç yıllık arkadaşın olursa olsun, eğer evlendiysen veya evlenmeden önce eşinin arkadaşların hakkındaki düşüncelerini önemse.
    6) Eşini sadece sevme, onu sadece öpmeyi koklamayı düşünme. Onu herkesten ve her şeyden çok merak etmeyi aklına kazı. Her zaman aklına ilk gelmesi gerekenin onun olduğunu unutma.
    7) Tanıştıktan veya evlendikten bir süre sonra yaşadıklarınızı, sevginizin nasıl başladığını nelerle mutlu olduğunuzu unutma. Geçen zamanın önce seni sonra sizi sıradanlaştırmasına, herkesleştirmesine izin verme ve özellikle bu kuralı her koşulda hatırla.
    8) Eşinle gideceğin ortamları iyi seç.
    9) Başarılı olamadığında, yenildiğinde, kaybettiğinde, yıkıldığında suçu başkalarına veya başka bir takım şeylere atmadan sorumluluğun sadece sana ait olduğunu bil.
    10) Ve son olarak, hiçbir zaman eşini kendinden iğrendirme ve ondan iğrenecek duruma gelme eğer kendini böyle bir durumda bulduysan da, 2 satırlık gururunla çekip gitmesini bil.
  • 164 syf.
    ·24 günde·Beğendi·7/10
    Bu bir inceleme değildir, yeterince inceleme yazılmış olan bu kitaba dair söyleyeceklerim şöyledir.
    Baş kahraman Raif efendi üniversite yıllarından yakinen tanıdığım bir hocam olduğunu romanın sonlarına doğru anladım.
    M. D Bizim Matematik hocamızdı 1. sınıfta dersimize girmiş 1 sene boyunca ders anlatmış ama ne gülmüş , ne güldürmüş , ne hal hatır sormuş ne selam almış ne de selam vermiş bir hocamızdı...
    Hakkında bir çok şey konuşuluyordu kimileri psikolojisi bozuk , kimisi ailevi problemleri var kimisi severek bu işi yapmıyor gibi bir çok şeyden bahsediyor fakat doğrusunu kimse bilmiyordu .
    1. sınıf bitip 2. sınıfa geçtiğimizde dersimize girmiyordu artık, fakat merakla izliyordum bir adam hiç mi tebessüm etmezdi.
    Her 1 . sınıf öğrencisi hakkında binbir şey anlatır olmuştu...
    Lafı fazla uzatmayayım .
    Son sınıfa geldiğimde bir gün sabah namazında hocamızı gördüm. çok şaşırdım.
    Yanına gitmeye cesaret edemedim. Normalde kimsenin arasına girmeyen hoca sabah namazında vardı. En ön saftaydı belli ki çok erken gelmiş.
    Dedim kendi kendime ne olursa olsun konuşmak istiyorum.
    Uygun vakti kollayıp görüşmek için elimden geleni yaptım ve öğrendim ki her sabah namaza gelirmiş.
    Pazar günü güzel bir gün olduğunu düşünerek bende pazar günü camiye gittim.
    Cami çıkışı yanına giderek.
    Hocam öğrenciniz Mahmut dedim .
    Buyur evladım deyince cesaret geldi.
    Vaktiniz varsa çay içebilir miyiz dedim.
    Olur dedi , içimdeki heyecanı anlatamam sizlere.
    Sabahçı kahvesine oturduk çay ve simit söyledik .
    Direk nasılsınız diye konuya girdim.
    İyiyim sen nasılsın diye cevap verince iyice cesaret geldi.
    15 Dk kadar muhabbet edince .2 . çayda direk merak ettiğim soruyu sordum.
    Hocam neden okulda hiç gülmezsiniz , selam vermez almazsınız dedim.
    Samimiyetime inanmış olacak ki başından yıllar önce gecen olayı anlattı.
    Eşi ile doktora tezinden dolayı kavga ediyorlar .
    Hocamız sinirlenip tez bitene kadar annenin yanına git diye eşine bağrınca
    O gün eşi çocuğu ile beraber ailesinin yanına giderken otobüs kazası geçirip vefat ediyorlar.
    Hoca eşini kırmasından kaynaklı doktorasını yarıda bırakıp kendini suçlu hissederek adeta hayata küstüğünü söyleyince nasıl üzüldüğümü anlatamam.
    HAYAT İŞTE HİÇ BİR ŞEY ERTELEMEYE GELMİYOR.
  • 223 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Çektiği acılar ve sürgünüyle bile insanları güldürmeye çalışan “Aziz” adam.

    Kitabın önsözünde geçen bir kısımla başlamak isterim incelemeye;
    “Üzerinde yaşayanların hepsinin güldükleri, gülüştükleri bir dünyaya içimde sonsuz bir özlem var. Yaşamımı kendi gücümce böyle bir işe harcamaktan sevinç duyuyorum.”

    İşte böyle bir düşünceyle hayatını bağdaştırmış bu güzel gönüllü insan. Çektiği acılara rağmen bir şeylerden ve umudundan vazgeçmemiş. Uğruna inandığı şeyler için savaş vermiş. O zaman biraz kendinden bahsetmemek olmaz. Asıl adı Mehmet Nusret’tir. İstanbul’da doğmuş. Eğitiminden sonra bir süre askeriyede görev yapmış. Bir çok dergide ve mecmuada yazılarıyla yer almış, çoğu kez yazdıklarından dolayı cezalar almış ve tutuklanmış. Kimsesiz çocukları okutmak amacıyla Nesin Vakfı’nı kurmuş ve kitaplarının tüm gelirlerini buraya bağlamıştır. Ayrıca Sivas’ta Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında şeriatçılar tarafından çıkarılan bir yangından sağ kurtuluyor Nesin. Ama 37 can kaybı ile sonlanıyor bu katliam. Bildiğiniz gibi Sivas Katliamı ya da Madımak Olayı. Çeşme’de kalp krizi geçirerek vefat etmiş. Öldükten sonra bile insanlara faydası dokunsun diye kadavrasını tıp fakültesi öğrencilerinin araştırmalarında kullanmasını vasiyet etmiş. Peki neden sürgüne gönderilmiş dersiniz? İşte bu anı olarak ele aldığı eserinde sürgün günlerini anlatıyor.

    Sabahattin Ali ile birlikte Markopaşa adlı dergiyi çıkarmaktadırlar. Tek parti (CHP) iktidarı dönemidir ve hükümet düşüncelerinden, yazdıklarından dolayı dergiyi ve Aziz Nesin’i susturmak istemektedir. Yayının bir çok yazısı Nesin’e ait ama kendi adıyla paylaşmıyorlar. Polis ve iktidar çok sonradan öğreniyor ona ait olduğunu. O dönemlerde Truman doktrini kapsamında ülkemize yapılan Amerikan yardımı(!) tamamen başka emeller taşımaktadır Nesin’in gözünde. Amaç modern emperyalizm etkisi altına almak istemeleri ülkemizi. Sömürmek için atılan ve başka şekilde gösterilen adımlar. Aziz Nesin’de bu durumu eleştirmek için açık şekilde düşüncelerini belirterek“Nereye Gidiyoruz?” adlı bir broşür yayınlamak ister. Ama daha broşürün basımı tamamlanmadan tutuklanıyor ve ağır cezalara çarptırılıyor. Yargıcın tüm çabalarına rağmen broşür okumuş olan 2 kişi bulunamamasından dolayı sürgün cezası ile kurtulmuştur bu durumdan. Tabii buna kurtulmak denir ise! 4 ay 10 günlüğüne Bursa’ya sürgün ediliyor.

    O yıllarında o kadar acı çekiyor ve zorluk yaşıyor ki; iş battaniyesini, kitaplarını, altın kaplama dişini vb şeyleri satmaya kadar geliyor. Onun için gururla satabileceği tek şey emeği, yazma yeteneği, bilgisi iken bu durumlara düşmek çok üzüyor. Bırakın kendisine bakmayı bir de üzerinden geçinen bir takım insanları yükleniyor omzuna. Eşi bile terk ediyor onu, çocuklarını göremiyor bu zamanlarda. Ama sanırım topluma, refaha, insanlara olan tutkusundan dolayı en çok acı çektiren şey yalnız kalması oluyor. Tanıdığı tanımadığı herkesin ondan kaçması, potansiyel bir tehlike olarak görmeleri yaralıyor onu. İki kelime edecek kimseyi bulamıyor ve yine çoğu kez kendini kitaplara adıyor. Tek dostu Haluk Yetiş. Ona mektup yazıyor sık sık ve uzaktan da olsa bazı işlerini onun aracılığı ile hallediyor.

    Bu kadar zorluğa rağmen umudu hala diri bir adam. Hürriyet ve toplumun refahı uğruna kendi sonunu getirecek laflarını hiç esirgemiyor. Sırf iktidarda kalmak için ülkeyi satabilecek olan bir takım şahıslara kendi çelişkilerini göstermek istiyor. Siyaset denen çöplüğün ülkemizdeki durumu sanırım pek değişmeyecek, her gelen birilerini susturmak isteyecek. Kendi fikirlerini empoze etmeye çalışacak ve bir takım şeyleri kullanarak kendisini iyi göstermeye çalışacaklar. Duygular hep sömürüldü ve devam da ediyor. Herkes ayrı bir düdük öttürüyor. Sorsan ülkede özgürlük, hürriyet, bolluk, mutluluk var. Ne söylesek az belki bu mevzular için ama biz de üç beş kelam edelim en azından.

    Bu azimli ve vefakar insanı az da olsa unutmamış olanlar var. Belki okurken yüreğimize oturan taşları, gözlerimize dolan yaşları bir nebze dindirir. Bursa unutmamış Aziz’ini. 100. Yaşında “Yılın Yazarı” seçmiş. Ayrıca yaşarken bir çok ulusal ve uluslararası ödüller almış Nesin. Nasıl düşünürseniz düşünün, okunmalı bu kitap. Zıt düşüncelere de sahip olsanız. O kadar çok şey öğrendim ki. Ve “Nereye Gidiyoruz?” adlı broşür içeriğini çok beğendim, herkesçe okunmalı. Sorgulanmalı. Sözümü sonsözde geçen bir cümle ve de beni çok etkileyen birkaç alıntı ile bitirmek istiyorum. Çok uzattıysam ve vaktinizi aldıysam affedin, yazmadan edemedim.
    “Düşünmek, sevmek, gülmek… İşte hepsi bu… İnsan için gerisi yalan dolan(Sonsözde)
    “Benim soyadım devletçe, devletin resmi politikasını güdenlerce ve bütün korkaklarca sakıncalı göründüğünden, kendi soyadıma kendim sansür koyardım.”
    “Hürriyet bizim memleketimizde bir gazete ismidir, bir de Anka kuşudur. Konuşmak korku… Yazmak korku… Çok şükür ki düşünmek korku değil! İyi veya fena her kafa bir şey düşünür, düşündüğünü söyler.”
  • 268 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    ---Çanakkale'ye Yürüyüş---

    Atsız, ne de güzel anlatıyordu Çanakkale'yi, "Bir tarafta her türlü vesaitle pusatlanmış soğuk kanlı İngilizler, çevik Avusturalyalılar, sporcu Yeni Zelantlılar, korkunç Senegalliler, vahşi Hintliler, insanla maymun arasında dehşetli bir mahlûk olan Maûrîler, Martinikliler diğer tarafta da sessiz ve gösterişsiz Türkler vardı." derken. Atsız Ata'nın bence buradaki en büyük rahatsızlıklarından birisi, İngilizler ve bize karşı cephede savaşan tüm dünya insanlarının mezarlarını titizlikle ettikleri ziyarete karşılık bizimkilerin sadece 'Ah Çanakkale' benzeri tabirler kullanarak bu ziyaretlerin yapılmasını isteyip kimsenin oraları ziyaret etmemesi diyebiliriz. Buna daha kolay ve şu devirden örnek verirsek, insanların 'Buluşalım' fikri ve karşılığında 'Tamam' denmesi ve o buluşmaların uzun yıllar aradan sonra gerçekleşmesi veya yapılan bu 'Buluşma' planının lafta kalması diyebiliriz. Peki ya şu 'Kızıl Elma' türküsüne ne demeli ?
    Asya Boz Kurt dolacak,
    Rus’un benzi solacak,
    Olukça kan akarak
    İlk yurt bizim olacak
    ***
    Kurarak kuraltayı
    Alacağız Altay’ı.
    Japon, Çin, Rus demeden
    Çekeceğiz bir yayı.
    ***
    Asya Boz Kurt dolacak,
    Çin’in yüzü solacak,
    Dört yan kana boyanıp
    Öz yurt bizim olacak.

    Bunun gibi niceleri var. Bunlar bile insanın kan akışını hızlandıran şeyler. O günleri, saf kan Türk olduğumuz, bozulmadığımız zamanları arıyor insan. Ve haklıda..
    Devamında ise Çanakkale Yürüyüşünde, gezdikleri yerleri anlatıyor. Özellikle Anafartalar gezisinde çok güzel, insanı hem gülümseten hem hüzünlendiren hikayeler vardı. Tabi dönüş yolculuğunda söylenen şiirden de bahsetmezsem rahat edemem. Buyurunuz ;
    Asırlar bize yaştır,
    Kemal ülküye baştır,
    Bize yol göster Kemal,
    Anayurda ulaştır.
    Kendisi bir yerde de tarihimizi Lozan sonrasından başlatmak isteyen, Osmanlının Arap falan olduğunu zanneden bilgi yobazlarına değinir. Haklıdır da. Kendi dediği gibi de Lozan sadece Şanlı Türk Tarihinde düşen bir 'Yaprak' olup, öncesinde Türk olduğumuz gibi sonrasında da ve her zaman da Türk olmaya devam edecek ve bundan gurur duyacağız.

    ---Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi---
    Burada anladığım kadarıyla biraz CHP eleştirisi yapıyor kanımca. Tabi buna takılmadım. Öğretmenler arası bir tartışma var ve bir dergi çıkartacaklar. Sanırsam ismi Orhun oluyordu. He bu arada kendisi de 'Türkçe Öğretmeni' olarak atanmış, onu da ekleyelim de öğretmenlerle ne işi var demeyelim. CHP eleştirisi yargısına nereden kapıldın diye düşünürseniz de 1962 seçimlerinde CHP başa gelir de Faşist Atsız ve Arkadaşlarını yargılarsa gibi bir tabir kullanmıştı, oradan sonra emin oldum bende buna tabi. Ardından Atsız'ın iş başvurusuna Askeriye de öğretmenlik ya da benzeri çıkmış ve burada polis de yaka paça yemekten kaldırıp onu getirmişti. Tabi sonradan olayı öğrenince hatırladığımla yazdığım şeylerin arasından bunu unutmam; "Halk Partisinin polisi önce ateş ediyor, sonra nişan alıyor. Taktik meselesi" diyordu. Ya o muhteşem söz ; "Ne de olsa Türküz, yalana dolana aklımız ermiyor" deyişi, bunlar benliğimiz için önemli veriler aslında.
    Aslında benim şahsi fikrim, Atsız'ın, Atatürk sonrası İnönü CHP'sinde işlerin Atatürk ile ilgisinin uzaktan yakından alakası kalmadığını, halkın partiden uzaklaştığını söylemeye çalışmasıdır. Mesela ben bunu gayet anlayışla karşılıyorum çünkü merak edip biraz baktığım zaman -doğru yazdığımdan emin değilim burayı- 'Koalisyon' hükümetleri hariç Atatürk sonrası CHP'nin İnönü başarısızlığının ardından hiçbir seçimde başa gelemediğini gördüm. Yanlışım varsa düzeltin. Bu da aslında CHP'nin nasıl da şerefli bir adamın arkasına sığınarak hiç de şeref kelimesinin anlamlarına sığmayacak davranışlar içerisinde bugünlere geldiğini gösteriyor. Bunları rahatlıkla söyleyebiliyorum, ne de olsa Atsız Ata'nın öğrencileriyiz. Ağzımızda "Vatan,Devlet ve Millet" kelimeleri varken, bunların hangisi kimi rahatsız eder değil mi ? (Niğde Ülkü Ocakları Başkanımızın konuşması geldi aklıma)
    Şimdi size bir sır vereyim diye başlayan bi cümle vardı. Halk Partisi çağının sırlarından, yani bu sırrı bir ben biliyorum bir de bütün dünya dediği. Gerçekten bambaşka bir adam. Dalkavuklar Gecesi sonrası bu kitabı da çok güzel geldi bana.
    Sabahattin Ali'den bahseder. Hasan Âli ile karıştırıldığını, milli şef ile beraber birtakım kimselerin Atsız gibi milliyetçi bir insana düşman olduklarını anlatır. Düşünsenize Milli Şef (!) ama Milliyetçi ve şuan Türkçülerden dediğimiz birisine düşman. Eh ne kadar Milli olduğu ortada. Atsız'ın da dediği gibi CHP başta olsaydı onun o zaman ki korkusu şuan da benim korkum olurdu ancak o zaman ki Demokrasi dediği özgür irade şükürler olsun şimdide var.
    Atsız'ın "Dünya binbir türlü süt emmiş insanlarla doludur. Ayrıca her insan az veya çok inek sütü de içmiştir. Demek ki her insanın bir anası, bir de inek süt anası var. Tabii her ineğin bir öküz kardeşi olur. Şu halde her insanın da bir öküz dayısı var demektir. İnsanların niçin zeka ve insanlık dışında hareket ettikleri anlaşılıyor değil mi? Her insan bir öküzün yeğenidir. Oğlan dayıya, kız halaya çeker derler. Herhalde bazı insanlar, süt dayılarına fazla çekiyorlar. Bundan da cihanın huzursuzluğu doğuyor." sözü oldukça açıklayıcıdır.
    Burada özellikle CHP tarihini bilmeyen bilginlerin (!) İsmet İnönü ile Atamızın kavgasını ve İnönü'nün başkanlıktan atılma mevzusunu bilmemesini de doğal karşılıyorum. Zaten bizi kendinden soğutan ilk örneği ve kendisini sevmeyişimizin nedenlerinden biri de Ata ile olan kavgasıdır.
    Kitap bir yerden sonra tamamen İsmet Paşa'ya geliyor zaten. Anılar, anlatılanlar, Paşanın bizim en büyük düşmanlarımızdan Ruslara olan dostluk çabaları gibi. Ancak burada bence İsmet Paşa düşmanlığından ziyade İsmet Paşa'nın yanlışları ve yanındaki dalkavukları görmemesi eleştirisi yapılıyor. Atsız'ın da sert hem de aşırı sert mizacı olduğunu düşünürsek bu pireyi deve yapmak oluyor. Çünkü Milli Şef'in kardeşlerine Milli Biraderler ya da Milli Kamburlar demek kim olursa olsun, bir devletin başına hakaret etmek sadece şeref eksikliğidir kanımca. Üstelik çocuklarına da Şefzade lafzını yakıştırmak oldukça yanlıştır ve Atsız da bunları söylemiştir. Yani yapılmaması gerektiğini. Tam da bu kadar İsmet Paşa yeter, adamı tamamen kötü göstermeye gerek yokken Ata da bunu hissetmiş ki, konuyu kapatmış ve kendini anlatmaya geçmiş. Kendisini, kendi ağzından dinlemek, onu tanımak için oldukça iyi olacaktır zaten.
    Ne güzel ya. Kendini anlatan ya da bir tarihi anlatacakken ta atalarından başlayanları örnek vererek başlamak ve bunu yapmadan -ki iyi ki yapmamış- direkt konuya giren Atsız, maceralarını da anlatıyor ve bunlar oldukça gülümsetiyor insanı. Tabi burada beni meraklandıran ve hüzünlendiren sebep var. Atsız, Apandist şüphesiyle sürekli doktorlara gözüküyor. Kendi öğrenciyken durumun farkında ama koskaca doktorlar bunun farkında değil ve beni üzen tarafı bu büyük (!) doktorlardan birisi de Atamızı da vefatından önce muayene eden Abrevaya. Bağlantıyı kurduğunuzu düşünüyorum.
    Burada anılarını anlatırken mesela Köprülüzade Fuat vardır ki bir lafı çok mühimdir. "Meb'usların siyasetle uğraşması yasaktır" diye. Çok hoşuma gitmişti.
    Ardından CHP'nin Türkçü ve Komünistlere karşı 1944 öncesi tutumundan yeni bir başlık altında söz edilmiştir. Bu bölüme girerken insanın ot gibi aynı zamanı yaşamak istemiyorlarsa ileriyi düşünmek zorunda olduklarından bahsediyordu. Bir milletin savaş sonrası bile devrinin en güçlü devleti İngiltere'ye 1-2 sene içinde kafa tutabilecekken nasıl olup da maneviyatının azaltıldığını, nasıl savaşçı ruhunun sömürüldüğünü maddeler halinde anlatıyor ki bu maddeler oldukça önemli aslında. Benim burada önemli gördüğüm noktalardan birisi de CHP'nin 6 okundan birisi Milliyetçilik olduğu halde kendisi Türkçülüğü sevmez, Türk Ocaklarını da kapatırdı. Böyle bir durumda benim merakım bu ülkenin ve Atatürk'ün kurduğu bir parti, nasıl olur da 'Milliyetçilik' çizgisinden şaşabilir ? Anlam veremiyorum. Sanırım biraz korku biraz da menfaat bunda etkili olmuştur sonuçta CHP, Yaşasın Millet Varolsun Vatan yerine 'Yaşasın Milli Şef' diyeni önemli yerlere getirip Türk Çocuğunu, Vatan Sevdalısını kendinden soğutuyordu.
    Finali ise tamamen kendisine yaraşır şekilde ve biraz da İsmet Paşa'nın bu sefer dalkavuklarına değil, onlar nedeniyle körelmiş olan kendisine söylemiştir. "İsmet İnönü’nün büyük suçu, Türkçülüğü düşman bilerek bu romantizmi yıkmağa calışması olmuştur. Halbuki Türkçülük, o zamana kadar İsmet Paşaya düşman değildi. Hatta aile babasıdır diye onu biraz tutuyordu bile. Fakat o, bunu anlayamadı. Tarihin asla bağışlamıyacağı bir suç isleyerek Türkçülüğü yıkmağa çalıştı. Türkçüler takım takım hapislere girdiler ama Türkçülük yıkılmadı. Yıkılan kendisi oldu."