• Bir kez daha anladım ki, dönüp dolaşıp kendimi bulduğum yer O’nun yanı. Dönüp dolaşıp. Öyleyse kimeydi bu kaçmalar? Neyeydi? Kaçmalar mı dedim. Ne kaçması, kaçamıyorsun ki... Kaçmaya çalışıyorsun, ağır geliyor, dünya, insanlar ağır geliyor, ama anlamıyorsun ki, dünyanın sana ağırlığınca ağırlanacaksın öteki âlemde. Keder duygusu çok tanıdık oldu artık. Sevinç gibi, neşe gibi... Hem Yaradan, ben kırık kalblerle beraberim, buyurmamış mıydı? Öyleyse niye imtihanlara bunca isyan? Hem mümin dediğin hüzünlü olmalı her daim değil mi... Söylesenize Allah aşkına bu dünyanın gülecek nesi var?

    Sabahattin Ali şöyle diyor Kuyucaklı Yusuf’da, “Sıra bizim Muhammed’e gelince:”Saadet, hayatı olduğu gibi kabul etmektir, demiş. (Efendimiz’den sav bahsediyor burada) Ne doğru söz! Hayatı olduğu gibi kabul etmeli ve ona ne bir şey ilave etmeli, ne de ondan bir şey eksiltmeli. Bazı şeyler vardır, canımızı sıkar; “Bu neden böyle? Böyle şeyleri dünyadan kaldırmalı!” deriz. Bazı şeyler de mevcut değildir. İçimizden, bunların olmasını ister, hatta bu uğurda çalışırız. İkisi de saçma ve faydasızdır. İnsan dediğin mahluk hiçbir şeyi değiştiremez. Bunun için, gönlünün rahat olmasını istersen, gördüğün fenalıkların bile bir hikmeti olduğunu düşün ve yer yüzünde olmayan iyilikleri oraya getirmek sevdasına kapılma...
    Sonra en mühimi: Kendini halinden şikâyet etmeye alıştırma! Ömrünün sonuna kadar dövünsen bu hayatın cefası tükenmez; kendine etmiş olursun.”

    Sabahattin Ali’den bir parça bu satırlar. Ne doğru! Ne cefa tükenecek, ne gam, ne keder... Olduğu gibi kabul edeceksin, insanları, eşyaları... Eklemeye kalkarsan taşar, eksiltmeye kalkarsan onlar değil, sen azalırsın, içten içe. İyisi mi, olduğu gibi yaşamalı. Bırakmalı kendi haline, zamana, ana... Eksilmeden veya taşmadan yaşayabilmek mi... Yaşanır mı, bilemem... Belki de bu dengeyi sağlayabilmektir imtihan... Tahammül edebilmektir, sabırdır, yeri gelir sükûttur da. Belki de yalnızca sabırdır imtihan... Bilemeyeceğim... Tek bildiğim; hüzünlü kalplerin yalnız olmadığıdır.

    Ağlatırlar, güldürürler
    Çeşmim yaşın sildirirler
    Bunlar adam öldürürler...
    https://youtu.be/WMRo5eXToyk
  • 86 syf.
    ·30 günde·Beğendi·8/10
    Mutlu olmanın kitaplardan öğrenilebileceği bir yanılgı mıdır?

    Mutlu olmak kitaplardan öğrenilebilir mi?

    Hem mutluluk nedir?

    Görünür bir şey mi ?

    Var mı?

    Yok mu?

    Nerede ?

    Kimde?

    Sende.

    Bende.

    Bana kalırsa mutluluk öncelikle insanın kendini tanımasıyladır, kendini nelerin mutlu ettiğini keşfetmesiyledir. Bu keşif aslında bir yolculuk gibidir, yaşam yolculuğunda bunları bulur farkına varırız. Ancak bu yalnız keşfetmekle de bitmiyor. Çünkü insan bir çevre belki de bir çerçeve içinde yaşıyor ve bunun içerisinde de bazen sıkışıyor. İstediklerini elde etmesi, istediği gibi yapması her ne yapmak istiyorsa, zorlaşabiliyor. Ancak bu zorluklardan bahsetmek istemiyorum. Böylelikle onları reddediyorum. Asıl olarak bizim neden kendimize mutluluğu layık göremediğimizi sormak istiyorum. Çünkü mutluluk yalnızca kişinin kendi içindedir.

    Bu kitabı gerçekten keyifsiz olduğum bir anda bir arkadaşımdan aldım. "Hiç mutlu değilim bu kitabı okuyabilir miyim?" dedim. Sonrasında o anda bir sayfa açtım. 38. sayfa. "Yakınlık ve Uzaklık" başlıklı. Bu iki sayfalık deneme beni çok etkiledi ve ben bundan sonra kitabın tamamını okumaya karar verdim. Bu kitap niteliği itibarıyla o kadar değerli ve özgün ki. Günlük hayatta karşılaşılan olaylardan yola çıkıyor ve hepimizin deneyimlerine yeni bir bakış açısı kazandırmayı amaçlıyor.

    İncelememi yazmaya ilkin şöyle başlamıştım. "Mesut olma sanatı, insan olma hastalığı." Çünkü yazar insan özelliklerini tek tek ele alıyor; mesut olmak vazifesi, zaferler öfke, sinirlilik, hayali hastalıklar, küçük sebepler, huysuzluk, kader, evlilik, karamsarlık, teselli... Bunların hepsi insan için ama bizler bunları olumlu şekilleri ile var edemiyoruz, onları orantılı bir şekilde yaşayamıyoruz.

    Yazar iki farklı şey söylüyor, bu çelişkisini kitap bittikten sonra farkettim. Kendisi hem saadetin beklenmeyen anda geldiğini hem de saadete niyet etmek, onu amaçlamak gerektiğini söylüyor. Bana kalırsa bu ikisinin aynı anda var olması mümkün değil ben bu iki fikirden beklememeyi mantıklı buluyorum. Beklenen genelde gecikir veyahut hiç gelmez. Charles Dickens: " Mutluluk bir armağandır ve işin sırrı onu beklemekte değil geldiğinde memnun olmaktadır." diyor. Mutlu olmak bir sonuç değil süreçtir.

    Mutluluk insanın hep uzakta sandığı ve uzakta aradığıdır.

    Hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum, diyor yazar ve sonra bunu şu cümlelerle temellendiriyor.

    Aslında kimse, onu yaşarken hayatının en mutlu anını yaşadığını bilemez. Bazı insanlar kimi coşkulu anlarında hayatlarının o altın anını şimdi yaşadıklarını içtenlikle ve sık sık düşünebilir ya da söyleyebilirler belki, ama gene de ruhlarının bir yanıyla bu andan da güzelini, daha da mutlu olanını ileride yaşayacaklarına inanırlar. Çünkü özellikle gençliğinde hiç kimse bundan daha kötü olacağını düşünerek hayatını sürdüremeyeceği gibi, insan eğer hayatının en mutlu anını yaşadığını hayal edebilecek kadar mutluysa geleceğin de güzel olacağını düşünecek kadar iyimser olur.

    Sabahattin Ali ise, mutluluğun farkına varanlardan ve onu tüketmekten korkanlardan. O " Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim." diyor Kürk Mantolu Madonna'sında. Ben Sabahattin Ali'nin kendi hayatında hep buna çabaladığını düşünüyorum. Hep bir mutluluğu biriktirme arzusu yarına da bırakma isteği.

    Mutlu olmak üzerine yazılanlar saymakla bitmeyecektir. Belki de mutlu olmayı kendimize dert ettiğimizden ve bunu hayata şart koştuğumuzdan.

    Bana kalırsa insan yalnız kendisi ile ve kendisi için, kendisine değer vererek yaşarsa, yaşadığı anı kavrarsa, ben şu an buradayım ve şu an en güzel an olabilir derse belki mutluluğa yaklaşabilir ve daha kolay ulaşma şansı artar.

    Bence mutluluk somut bir varlığa büründürülmeye çalışılmadığında var olacaktır.

    Mutluluk somut değildir ama mutluluk veren şeyler somut olabilir. Taze kavrulmuş leblebi kokusu, yeni alınmış bir kitabın ilk sayfasının dokusu, birinin seni anladığını onun gözlerinde okuduğun an, doğduğun şehre döndüğünde alınan ilk nefes, bir çocuğa gülümsediğin, yıllar sonra eski bir dosta rastladığın, anneni kucakladığın, bir leylak kokladığın, çimlerde oturduğun, kuş sesleri duyduğun, bileğinde nabzını hissettiğin, sağlıkla gözlerini açtığın ve bunları bu yeni günde yine yapabileceğini bildiğin her an mutluyum de. Mutluluğu öyle basitleştir ki anlatılamayacak kadar yayılsın her yana. Sese, nefese, gülüşe, öpüşe...

    Konuşmak kolaydır, teori üretmek kolay. Hikayeler uydurabilir herkes ama hikayesini hayatına uyarlamak herkesin harcı olmayabiliyor. Hikayeye dönüştürülecek hayatın ipleri gene bizim elimizde ve kimse mutluluğa geç kalmaz.

    Mutlu olmak vazifesi başlığı vardı kitapta. Bence bu bir vazife, bir zorunluluk olarak bakılabilecek bir şey değil varlığına şükür edilebilecek bir şey. Küçük dertleri veya olumsuzlukları büyüterek çoğaltmamalı. Mesut olmak aslında biraz da kendi kendimize dert tohumları ekmemekten doğar. Mutluluğu aramak belki ama mutsuzluktan kaçmak kesinlikle önemli.

    "Mutlu olmayı ileride görüyorsanız ona şu an sahipsinizdir çünkü ummak mutlu olmak demektir." diyor Alain ve yine "Uyku tutmayacağından korkan adamı kolay kolay uyku tutmaz. " derken de bence mutluluğun beklenecek bir şey olmadığı vurgulanıyor olabilir. Mutluluğun bu kadar üzerine düşmemeli, kaybetme korkusu beraberinde kaybetmeyi getirir.

    Son bir alıntı ile bitirmek istiyorum incelememi. Victor Hugo: "Yaşam en yüce mutluluğu sevildiğine ikna olmuş kişiye sunar; kendisi olduğu için sevilmiş - hatta diyebiliriz ki, kendisine rağmen sevilmiş kişiye.

    Her birimizin en yüce mutluluğa ulaşması dileğiyle.

    İyi okumalar!
  • Formula 1 tabiriyle "Blokaj" problemi var insanlarda. Yani 320 km hızla sağa sola saydırırken hızı 70 km'ye düşürmekte zorlanıyorlar; sonra bir bakmışsın motor yanmış, alevler tüm arabaya sıçramış. Köpük yetmiyor söndürmek için. Hortumla su tazyiklemek gerekiyor. Anlatabildim mi bilmiyorum ¿

    Kimisi "İstanbul senin ananı s..." diyor, kimisi "İstanbuulll! Bebeğiiimmm yine gelicem, bekle beni, öptüm!" diyor. Kimisi karşısındakine yolda görse yüzüne karşı edemeyeceği  küfürleri burada pervasızca eder, kimisi anasına küfür edilince gülerek karşılar, kimisinin annesi kutsalıdır, kesinlikle edilen küfürü kaldıramaz(ki bence doğru olan budur)... Örnekler çoğaltılabilir. Herkesin mizacı aynı değil söylemeye çalıştığım.

    İyi ki Müslüman değilmişim... İyi ki Aziz Nesinciyim... S... olup gitsin özgürlüğe karşı çıkanlar... v.b cümleler kuran Öğretmen!

    Yanlış milletin içinde olduğunuzu düşünmeniz insanları hiç rahatsız etmemiş gibi üzerine bu tavrınızı "Türkçe yurdum olmasa" çoktan başka topraklara gitmek isterdim gibi kelime oyunlarıyla doldurmaya çalıştınız önce. Sonra iletinizi tekrar paylaşınca tepki gösterenler yavaş yavaş gelmeye, yorumlar yapmaya başladılar. Dikkatimi çeken şey, siz normalde kitaplarla ilgili, edebiyatla ilgili şeyler paylaştığınızda hatırı sayılır beğeni alırdınız ve fakat bu paylaşımınızla ne kadar uğraşırsanız uğraşın yanınıza çekmeye çalıştığınız kişiler olmasına rağmen büyük bir tepki gördünüz. Sizde farketmişsinizdir. Bu size bir şey anlatmıyor mu? Nerede hata yaptım diye kendinizi sorgulamıyor musunuz?

    Bizlerin değil ve fakat  "Avrupalılar" ın isminize verdiği anlama yaraşır şekilde bir tavır takındınız dün gece. Şöyle ki, sana kendi üslubuna benzer (burada küfürü kastetmiyorum) bir üslupla cevap verildiğinde dahi eleştiri hazmedemeyen bir mideye sahip olacaksın, karşı tarafın anasını nasıl altına aldığın ile ilgili  "edebi!" küfürler edeceksin (öğretmen olduğun için herhalde), insanların kutsal olarak addettikleri değerlerine tabiri caizse kayaları fırlatacaksın, sonra s.. olup gitsin özgürlüğe karşı çıkanlar diyeceksin! Breh breh breh... Üzülerek söylüyorum ki, size isminizle dahi hitap etmekten soğuttunuz beni.

    Kutsal olarak addedilen dedim dikkatinizi çekerim... Her koyun kendi bacağından asılır, demişler. Kimin neye taptığı beni ilgilendirmez; kimisi Allahu Teala'ya tapar, kimisi paraya tapar, kimisi Aziz Nesin'e tapar, kimisi arabaya tapar, kimisi kaşar peynirine tapar, kimisi bir çift göğüse tapar vesaire... Ayrıca görünen o ki özgürlük tanımları insandan insana değişir.

    Eğer sadece Türk dilini "Vatan" olarak görüyorsanız, bu topraklarda sizi tutan başka değerler yok ise dünya haritası üzerinde herhangi bir yer seçip orada zaten dilediğiniz gibi pek ala yaşayabilirsiniz. Lakin bir şeyler sormak isterim: Savunduğunuz ideoloji, hayat görüşü ya da ne derseniz deyin şu isimlerin vatan hakkındaki düşünceleri size ne gibi şeyler anlatıyor: Mesela Deniz Gezmiş'in vatana bakış açısı size ne düşündürüyor? Namık Kemal'in, Mehmet Akif Ersoy' un satırları sizin bünyede nasıl bir etki yapıyor? Mustafa Kemal Atatürk, bir öğretmen olarak hiçbir şey öğretmedi mi size? İkinci olarak, Yaşar Kemal, Sabahattin Ali, Ahmet Hamdi Tanpınar veya bir öğretmen olarak Aziz Nesin'in oğlu Hüseyin Ali Nesin'in üslupları hiç mi bir şey çağrıştırmadı?

    Ben Müslüman bir Türküm. Bu topraklarda insanların analarına, bayrağa ve inançlarına olan hassasiyetleri birer kaygan zemindir. Ateist olup da inancıma hoş gözle bakanlar olduğu gibi, bu vatan hakkında sizin dile getirdiğiniz düşünceleri aklından dahi geçirmekten utanan ateistler de var. Çocuğum yok. Siz nerede öğretmenlik yapıyorsunuz\ ya da yapıyor musunuz bilmem. Eğer çocuğum öğretmenlik yaptığınız okulda okuyor olsaydı, dün gece ağzınızdan çıkan sakil sakil ifadelerden, insanlara cevap veriş şeklinizden(defol gitler, küfürler) sonra pire için yorganı yakar, çocuğumu sizden uzaklaştırmak için okuldan alırdım.

    #43760281

    Son olarak, insanlar sizi takipten çıkınca kimin ne olduğu ortaya çıktı gibi bir yorum daha atmışsınız. Yakışmadı öğretmen! Yakışmadı...Ne diyeyim ki daha.
  • Sabahattin Ali şöyle diyor:

    "Bana ne kadar kötülük yapılırsa yapılsın kimseye saygısızca gitmedim. Aram bozuk olsa bile birinin bana ihtiyacı olsa hiç düşünmeden giderim ama görüyorum ki saygının sevginin hatta şefkatin bile iyileştiremeyeceği insanlar var."
  • 223 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "Bizim kalemimizin yönünü, hayatımız çizmiştir ; ondan böyle acı, keskin, buruk, gözyaşlı ; hatta gülmecemiz bile..." Aziz Nesin'in Anıları(S.239)

    Sürgünün anıları, birkaç aydır kah Ulucami yakınından geçerken(bkz.Hafız Aziz anısı) göz kırpıyor, kah gecenin bir saatinde dar sokaklarda sessizce yürürken " Hülasa bu koskoca Bursa şehrinde Aziz yapayalnızdır." sözü zihnimde şimşekler yıldırımlar olup çakıyor, kah Aziz Nesin'in o battaniyeyi satamadan geri döndüğü gündeki buz gibi soğuk, ta o zamandan şu havaların ısındığı Nisan günlerine gelerek ciğerlerime işleyip bana yine yazmayı hatırlatıyor. Öyleyse vakit gelmiştir.
    Bu incelemeyi Aziz Babayı en az benim kadar seven yüce işsiz Tuco Herrera'ya ithaf ediyorum. Rakın ve 'perensipli' leblebin, mezen bol olsun mirim.

    Mizahın en çok beslendiği meseleler çarpıklıklar, trajediler, ciddiye alınmamışlıklardır. Şimdilerde televizyonda izlediğimiz salt güldürü içeren absürd hareketlerin hiçbirinin 'mizah' ile yakından uzaktan alakasının olmaması da bu derin kaynaklardan beslenmiyor oluşundandır.(Çghb istisna tutulabilir).
    Mizah büyük kitlelere ulaşmanın en iyi yollarından biridir, ama bu kitleye ulaşıldığında onlara olan gönül borcu vardır her zaman, yalnız büyük yazarlar/komedyenlerin derinden hissettiği. Yıllardır uyuyanları davulla zurnayla uyandırır mizah, siyasi kokuşmuşlukların, yalanın, iki yüzlülüğün yakasını asırlardır bırakmaz. Ve şüpheniz olmasın bu ülkede mizah hakettiği yeri kesinlikle Aziz Nesin ile bulmuştur. Sabahattin Ali ile çıkardığı Markopaşa başta olmak üzere onca mecmua neden kapatılmıştır? Kitleler tatlı tatlı uyutulmalı ki yönetmek pek kolay olsun. Uyandıranlara da gözdağı vermeli ki mizahın dili fazla uzamasın.
    'Gerçek' mizahın bizi olduğu kadar koyun güdücüleri de rahatsız eden, kendimizi sorgulamaya iten, görmek istemediklerimizi gözümüze sokan bir doğası var. Hele ki kara mizah, baştacıdır.

    Mehmet Nusret Nesin. Ya da bilindik adıyla Aziz Nesin, ben ona BABA hitabını uygun görüyorum. Bunu neden diyorum? Bizim kültürümüzde BABA bütün güçlüklere karşın hep dimdik durabilendir, atadır, teselli verendir. Acılara gülüp geçebilmesi, yeri geldiğinde olmayacak parayla bilmekaçkişilik ailesini açıkta bırakmaması beklenir.
    Müjdat Gezen son röportajlarının birinde "Dilimi kesseler işaret dili öğrenir yine eleştirimi yapar, söyleyeceğimi söylerim" demiştir, işte benim gözümde bu ülkede doğmuş en büyük aydın sıfatını hak eden Aziz Nesin bunu sonuna dek yapmaya cesaret eden boyu küçük, yüreği dağlar kadar büyük TEK adamdır.
    Tarih boyunca kralların/padişahların sarayında kimsenin söyleyemediği şeyleri soytarılar söylemiştir. Aziz Nesin bir soytarı değildi elbette; taşa tutulması da, asıl soytarının kendisi değil de ülkenin başındakiler olduğundandır.

    Gençken insanın kanı kaynıyor, dünyayı değiştirebileceğine, kararlılıkla yürüdüğünde bütün dünyanın ona yardım edeceğine inanıyor. Ama hayat engeller, patikalar, köprüden önceki son çıkışlarla dolu. Sonra bir göz açıp kapayıncaya kadar yaş 30 ve artık iş güç-aile derken bir gün aklına geliyor; Yahu ben ülkeyi değiştirecektim? Ondan külliyen umudu kesiyor tabi, sorumluluklarla çoktan zincirlenmiş olduğu yere. Sonra kendimi değiştireyim diyor en azından, onu da yapamıyor. Kökleşmiş artık alışkanlıklar. Farklı arayışlara giriyor bir süre sonra, hayatın insana sunamadıklarını sunan edebiyatın dergahına, sanatın yakıcı rüzgarına, belki de bir rakı masasına koyuyor yaşanmışlıklarını, şöyle bir içsorgu yapıyor. İşte bu kitapta bol bol içsorgu var. Yaşanmışlık kokan, hani 'o anlattığından çok daha fazlasını anlatan', seçme anılarla dolu kitaplardan biri bu. Anı türünde Mina Urgan'dan daha dinazor olduğunu söyleyebileceğim tek isim. Her sayfasında trajedi, her cümlesinde ipince işlenmiş Aziz Nesin mizahı var. Var da var ey okur!

    Bu ülke asırlardır dolandırıcıların ülkesi. Bu sesini çıkaramadığı meselelere o kadar canı sıkılıyor ki milletin, senelerdir birbirimizi yiyoruz. Birkaç tane namuslu adam kaldıysa onlar da ekmek parası için maskara olmak zorunda kalıyor eninde sonunda. Bu kitapta Aziz Nesin'in herkesin gülerek yaşadığı, "kimsenin umutlarından sürgün edilmediği bir dünya" özleminin izlerini de okuyacaksınız.

    Umutsuzluğa, karamsarlığa zihnimde yer açmak istemiyorum. Sonra Aziz Nesin başta olmak üzere bilumum değerli insanın diri diri yakılmaya çalışıldığı Sivas-madımak olayları zihnime üşüşüyor, Aselsanda öldürülen dahi mühendisleri düşünüyorum. Sırf global ölçekte düşündü, yanlışı parmakla gösterdi diye parmaklıklar ardına tıkılan gazeteciler, on yılda nasıl yandaş medyanın tüm haber kaynaklarını ele geçirdiği? gibi meseleler geliyor aklıma, biraz buhrana kapılıyorum.
    Umutla ahmaklık arasında ince bir çizgi var dostlar. Şöyle bir bakıyorum, çocuklarımız çok güzel. Hepsi pırıl pırıl zeki, yetenekli çocuklar. Peki ne oluyor da bunlar bir elden çıkmışçasına yavaş yavaş kişiliksizleştiriliyor, yok ediliyor?
    Aziz Nesin iyimser bir rakamla bu ülkenin yüzde altmışı aptaldır demişti o zamanın medyasında sansasyon yaratan bir tabirle. Bir ülke nasıl yok ediliyor? Sormak istediğim asıl soruyu anladınız sanırım: GÜZEL ÜLKEMİN İNSANI NASIL AHMAKLAŞTIRILIYOR?
    Kendi ülkemde de bilim yapılmasını isterdim, dünyayı değiştiren edebiyat şaheserleri bu ülkenin yaşanmışlığına doysun isterdim. Zamanında Türkiye'den af buyurun 'bir halt olmayacağını' anlayınca Amerikaya yerleşen Aziz Sancar'ın aldığı Nobel'in bizim için hiç anlamı yok, istediğimiz kadar sonradan sahip çıkma taklidi yapalım. Aynı şekilde yurtdışına bilim yapmaya giden sayısı yüzleri binleri belki on binleri aşan değerli insanlar neden kaçıyor/kaçmak zorunda bırakılıyor ülkemden?
    Böyle düşününce öldürülen mühendisler, önü kesilen gazeteciler, papaz eriğini imam eriğine çeviren ödüllere boğulan projeler anlam kazanıyor.
    Bu ülke hiçbir zaman demokrasi ülkesi olmadı ne yazık, şuanki siyasi figüranları da az çok biliyoruz, burada söylemeyeceğim, Silivri nisanda da epiy soğuk diyorlar.
    Bir zamanlar Aziz Baba sobayı yaktırmak için derme çatma otele verecek bir lirası olmadığından sokaklarda Bursanın soğuğunu iliklerine dek hissetmişti. Kitabı okurken siz de üşüyeceksiniz,ben düşündükçe bir titreme geliyor, ılık bahar gününde İÇİM üşüyor. Birkaç gün kör aç gezdikten sonra mecburiyetten iki altın dişini söktürüp onla geçinmeye çalışan bir adamdan bahsediyoruz burada! Var mı ötesi? YOK!

    Peki Aziz Nesin neden hapis ve de sürgüne gönderilmiştir? Değinmeden olmaz. Bir alıntı yapayım;
    "Yıl 1948... CHP iktidardadır.
    Sabahattin Ali ve Aziz Nesin, Markopaşa adlı bir siyasi mizah dergisi çıkarmaktadırlar.
    Aziz Nesin, Amerikan emperyalizmine karşı ‘Nereye Gidiyoruz’ adlı bir broşür hazırlar. Broşürün hazırlandığı öğrenilir; polis matbaayı basar; 11 bin broşüre el konulur.Aziz Nesin gözaltına alınır.
    Oysa broşürün sadece ön yüzü basılabilmiş arka yüzü daha tamamlanamamıştır bile.
    Aziz Nesin’i bizzat emniyet müdürü Ahmet Demir sorgular. Kara mizah olan sorgu şöyle gelişir:
    ‘’-Niçin yazdın bu broşürü?
    -Cumhuriyet gazetesinde “AMERİKA'NIN HUDUTLARI TÜRKİYE’DEN GEÇER” diye büyük bir haber başlığı vardı birinci sayfasında. Bu başlık ve haber bir Türk yazarı olarak milli haysiyetime dokundu. Onun için yazdım.
    -Peki, tartışalım bunu seninle, açıkla düşünceni.
    -Nasıl tartışabiliriz, eşit şartlar altında değiliz ki… beni sanık olarak buraya getirmişler. Karşımda tanımadığım birçok insan. Kalın duvarlı emniyet müdürlüğünde, tabancalı insanlar arasındayım…
    - Yani Rus köpeği mi olalım?
    -Önce köpek olmayalım. Köpek olduktan sonra ha Amerikan köpeği ha Rus köpeği… hangisi iyi beslerse onun köpeği olunur.
    -Götürün bunu!’’
    Aziz Nesin’i götürürler. 24 yıl ceza istenir! 10 ay hapse ve Bursa’ya sürgüne çevrilir ceza. İşte bu kitapta geçmek bilmeyen 4 ay 10 günlük bu sürgünü okuruz. Sırf Amerikan "yardımını" (Amerika BİN söğüşlemeyeceği yere BİR basar mı hiç, tarihte görülmüş mü ey dostlar?) eleştirdiği için mahkum edilir. Eskiden hapis cezasına ilaveten bir de sürgün cezası var imiş. Bilhassa siyasi meselelerden hüküm giyenlerde. Ha unutmadan söyleyelim, peki Sabahattin Ali'ye ne oldu? Bilenleriniz vardır. Kendisi ölümün kol gezdiğini görünce Bulgaristan sınırından kaçmaya çalıştı. Ona rehberlik ettiğini sandığı 'üstlerden emir almış' bir milliyetçi tarafından kafasına sopayla vura, vura, vura öldürüldü. Muhtemelen yine kitap okuyordur o sırada. Ne hazin son. Kitaptaki ilk komiserin memura dediği gibi: "İyi ki fazla okumamışım, yoksa benim de başım belaya girerdi..." ???

    Rusların Gogol'a sahip çıktığı kadar biz Aziz Nesin'e sahip çıksaydık şimdi dünya yerinden oynardı. Gogol'la kıyaslarım elbet. Hiciv mi? En taşlısından. Bürokratik sistem eleştirisi mi? En gaddarından. Mizah mı? En trajikomik en yüksek dozlusundan.
    Bir sürgünün anıları Aziz Nesin külliyatındaki en eşsiz kitaptır zannımca. Hani diğerleri daha az mükemmel olduğundan değil. Başka hangi kitap bir insanı hem ağlatır hem güldürür, hem çarpar hem süpürür? Muadili yoktur gözümde. Hafız Aziz anısını hepiniz bilirsiniz, Kerim Sadi'yi kitabı okuyanlar bilir, ama 4 ay 10 güne kaç yaşanmışlık sığar, işte onu yalnız tahmin edebiliriz.

    İncelemeyi çok yormadan, onun şiiriyle son vermeli.
    "ölüme değil,
    sonsuzluğa gidiyorum
    orada dinleneceğim gönlümce
    yaşarken hiç mi hiç dinlenemediğim
    kalemim yine elimde
    kağıtlarım da önümde
    son uykusunda düşecek başım
    sağlığımda hiç eğmediğim"

    Sen ki yaşadığın müddet hiçbir tirana boyun eğmedin, dinlenmeyi en çok da sen hakettin yüreği büyük adam! Sana borcumu biraz da olsa ödemenin rahatlığıyla, huzur içinde yat.