• (Önerilerinizi yorumlarda belirtirseniz sevinirim)

    Marcel Proust- Kayıp Zamanın İzinde
    Wolfgang von Goethe- Faust
    Dante Alighieri- İlahi Komedya
    Thomas Mann- Büyülü Dağ
    Samuel Beckett- Godot'yu Beklerken
    James Joyce- Ulysses
    Jorhe Luis Borges- Ölüm ve Pusula
    Franz Kafka- Şato
    L. Ferdinand Celine - Gecenin Sonuna Yolculuk
    Fernando Pessoa- Huzursuzluğun Kitabı
    Iris Murdoch- Kesik Bir Baş
    Albert Camus- Sisifos Söyleni
    Albert Camus- Düşüş
    Albert Camus- Mutlu Ölüm
    Jhon Milton- Kayıp Cennet
    Nikolay Gogol- Ölü Canlar
    Virginia Woolf- Mrs. Dollaway
    Milan Kundera- Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
    Umberto Eco- Foucault Sarkacı
    Thomas Edgar Allan Poe- Çalınan Mektup
    Voltaire- Candide Ya da İyimserlik
    Jean Paul Sartre- Duvar
    Jean Paul Sartre- Bulantı
    Frank Herbert- Dune
    Francis Bacon- Yeni Atlantis
    Joseph Heller- Madde 22
    Thomas More- Ütopya
    Aldous Huxley- Algı Kapıları
    Haruki Murakami- Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu
    Ahmet Hamdi Tanpınar- Satleri Ayarlama Enstitüsü
    Reşat Nuri Güntekin -Çalıkuşu
    Selvi Boylum Al Yazmalım, Cengiz Aytmatıov
    Gün Olur Asra Bedel, Cengiz Aytmatov
    Beyaz Gemi, Cengiz Aytmatov
    Gülsarı, Cengiz Aytmatov
    Musanın Gecekondusu, Hasan İzzettin Dinamo
    Sefiller 1-2, Victor Hugo
    Notre Dame’ın Kamburu, Victor Hugo
    Babalar Ve Oğullar, Turgenyev
    Yüzbaşının Kızı, Puşkin
    Wilhelm Tell, Friedrich Schiller
    Cimri, Moliere
    Madam Bovary, Gustave Flaubert
    Oblomov, İvan Aleksandroviç Gonçarov
    Rome ve Juliet, William Shakaspeare
    Hacı Murat, Tolstoy
    Kırmızı ve Siyah, Stendhal
    Karamazov Kardeşler, Dostoyevski
    İki Şehrin Hikayesi, Charles Dickens
    Yedi Asılmışlarını Hikayesi, Leonid Andreyev
    Faust, Goethe
    Hayvan Çiftliği, George Orwell
    1984, George Orwell
    Gençliğim Eyvah, Tarık Buğra
    Zorba, Nicos Kazancakis
    Durgun Don 1-2-3-4 Şolohov
    Don Kişot, Cervantes
    Suyu Arayan Adam, Şevket Süreyya Aydemir
    Toprak Uyanırsa, Şevket Süreyya Aydemir
    Goriot Baba, Balzac
    Üç Silahşör, Alexandre Dumas
    Pollyanna, Eleanor H. Porter
    Martı Jonathan Livingston
    Yüzyıllık Yanlızlık, Gabriel Garcia Marguez
    Üç Büyük Usta, Zweig
    Satranç, Zweig
    Bir Zanaatla Beklenmedik Karşılaşma, Zweig
    Lionda Düğün, Zweig
    Yakıcı Sır, Zweig
    Amok Koşucusu, Zweig
    Clarissa, Zweig
    Gömülü Şamdan, Zweig
    Hayatın Mucizeleri, Zweig
    Mürebbiye, Zweig
    Mecburiyet, Zweig
    Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat, Zweig
    İnsanlığın Yıldızının Yükseldiği Anlar, Zweig
    Martin Eden, Jack London
    Ateş Yakmak, Jack London
    Kızıl Veba, Jack London
    Bir Kuzey Macerası, Jack London
    Vahşetin Çağrısı, Jack London
    Deniz Kurdu, Jack London
    Babaya Mektup, Franz Kafka
    Genç Bir Doktorun Anıları, Mihail Bulgakov
    Serenad, Zülfü Livaneli
    Açlık, Knut Hamsun
    Nar Ağacı, Nazar Bekiroğlu
    Üç Anadolu Efsanesi, Yaşar Kemal
    Müslüman Komünistler, Emel Akal
    PSİKOLOJİ (SIRASIYLA)
    janet frame - sudaki yüzler
    irvin d. yalom - divan
    timothy findley - ölümsüzlük ve pilgrim
    tezer özlü - çocukluğun soğuk geceleri
    slyvia plath - sırça fanus
    irvin d. yalom - nietzsche ağladığında

    DAN BROWN

    Dijital Kale (1998)

    Melekler ve Şeytanlar (2000) - Robert Langdon Serisi 1

    İhanet Noktası (2001)

    Da Vinci Şifresi (2003) - Robert Langdon Serisi 2

    Kayıp Sembol (2009) - Robert Langdon Serisi 3

    Cehennem (2013) - Robert Langdon Serisi 4

    Başlangıç (2017) - Robert Langdon Serisi 5





    YAŞAR KEMAL KÜLLİYATI



    Ağacın Çürüğü

    Ağıtlar

    Ağrıdağı Efsanesi

    Al Gözüm Seyreyle Salih

    Allah’ın Askerleri

    Ayışığı Kuyumcuları

    Baldaki Tuz

    Binboğalar Efsanesi

    Nuhun Gemisi / Bu Diyar Baştanbaşa 1

    Yanan Ormanlarda Elli Gün / Bu Diyar Baştanbaşa 2

    Peri Bacaları / Bu Diyar Baştanbaşa 3

    Bir Bulut Kaynıyor / Bu Diyar Baştanbaşa 4

    Çakırcalı Efe

    Demirciler Çarşısı Cinayeti / Akçasazın Ağaları 1

    Yusufçuk Yusuf / Akçasazın Ağaları 2

    Deniz Küstü

    Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana / Bir Ada Hikayesi 1

    Karıncanın Su İçtiği / Bir Ada Hikayesi 2

    Tanyeri Horozları / Bir Ada Hikayesi 3

    Çıplak Deniz Çıplak Ada / Bir Ada Hikayesi 4

    Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca

    Gökyüzü Mavi Kaldı

    Hüyükteki Nar Ağacı

    Yağmurcuk Kuşu / Kimsecik 1

    Kale Kapısı / Kimsecik 2

    Kanın Sesi / Kimsecik 3

    Binbir Çiçekli Bahçe

    Ortadirek / Dağın Öte Yüzü 1

    Yer Demir Gök Bakır / Dağın Öte Yüzü 2

    Ölmez Otu / Dağın Öte Yüzü 3

    Sarı Defterdekiler - Folklor Derlemeleri

    Sarı Sıcak

    Tek Kanatlı Bir Kuş

    Teneke

    Ustadır Arı

    Üç Anadolu Efsanesi - Köroğlu, Karacaoğlan, Alageyik

    Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor - Alain Bosquet ile Görüşmeler

    Yılanı Öldürseler

    Zulmün Artsın



    MEHMED UZUN KÜLLİYATI



    Destpêka Edebiyata Kurdî (Kürt Edebiyatına Giriş), İnceleme (1992)

    Hêz û Bedewiya Pênûsê (Kalemin Gücü ve Görkemi), Denemeler (1993)

    Mirina Egîdekî (Bir Yiğidin Destanı), Destan-Ağıt (1993)

    Världen i Sverige (Tüm Dünya İsveç'te), Edebiyat Antolojisi, M. Grive ile birlikte (1995)

    Antolojiya Edebiyata Kurdî (Kürt Edebiyat Antolojisi), Antoloji, iki cilt

    Nar Çiçekleri, Deneme (1996)

    Ziman û Roman (Dil ve Roman), Söyleşiler (1997)

    Dengbêjlerim, Deneme (1998)

    Zincirlenmiş Zamanlar Zincirlenmiş Sözcükler, Deneme (2002)

    Ruhun Gökkuşağı, Anlatı (2005)

    Küllerinden Doğan Dil ve Roman, Söyleşiler (2005)

    Bir Romanın Hatıra Defteri, Günlük (2007)



    SOSYALİST KİTAPLAR


    💎Kapital Manga
    💎Sophienin Dünyası (extra)
    💎Felsefeye Giriş Ahmet Arslan
    💎Felsefenin Başlangıç İlkeleri
    💎Sosyalizmin Alfabesi
    💎K.Marx ve F. Engels Hayat ve Eserlerine Giriş
    💎İlkel Köleci ve Feodal Toplum
    💎Marksist Öğreti
    💎Bildiğimiz Dünyanın Sonu
    💎Sosyalist Cep Kitapları (Sırasıyla:
    1)Marksizm Nedir
    2)Marksizme Sıradışı Bir Giriş
    3)Marksizm Üzerine Dört Ders
    4)Marksist İktisat El kitabı
    5)Karl Marx ve Marksizm Üzerine
    6)Sosyalist Dünya Görüşü ve Marksizm
    7)Diyalektik Materyalizme Giriş
    8)Tarihin Yapıları
    9)Felsefe El Kitabı
    10)Felsefe İncelemeleri
    11)Köktendiricilik Nedir
    12)Komünist Manifesto
    💎Sosyalizmin ve Sosyal Mücadelelerin Genel Tarihi
    💎Kadın ve Sosyalizm (Sabiha Sertel)
    💎Marksist Dünya Tarihi
    💎Diyalektiğin Dansı
    💎Yabancılaşma ( Bertel Ollman )
    💎Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm
    💎Stalin Anarşizm mi Sosyalizm mi
    💎Söylence ve Gerçeklik
    💎Jt. Murphy Stalin
    💎Vi Lenin Marksizmin Üç Kaynağı
    💎Vi. Lenin Devlet ve Devrim
    💎Demokrasi Nefreti
    💎Dünyayı Değiştirmek İsteyenler Ulusu Nasıl Tasavvur Ettiler
    💎Ahlâki Açıklık
    -Romanlar-
    💥Emmanuel Kazakaviç Mavi Defter
    💥Seni Halk Adına Ölüme Mahkum Ediyorum
    💥Üç Kuruşluk Roman
    💥Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca
    💥Bitmeyen Kavga
    💥Ateşi Çalmak
    💥Golovlev Ailesi
    💥Fırtına Çocukları
    💥Güven
    💥Çimento
    💥Lenin'in Fedaisi Kamo
    💥Yarın Bizimdir Yoldaşlar
    💥Prens
    💥Tom Amcanın Kulübesi
    💥Duygusal Eğitim
    💥Başkaldıran İnsan
    💥Yine Kazanacağız Yine Kaçacağız
    💥Bitmeyen Sürgün
    💥1 Mayıs Mahallesi
    💥Bir Devrimcinin Yaşamı
    💥Kayıp Bir Devrimin Hikayesi


    BİLİMSEL KİTAPLAR


    Başlangıçta hidrojen vardı
    Hiç yoktan bir evren
    Bir solukta evren ve dünya tarihi
    Kara delikler ve bebek evrenler
    Büyük sorulara kısa yanıtlar
    Aydınlanma felsefesi
    Aydınlanma
    Stephen Hawking - Zamanın Resimli Kısa Tarihi
    Abraham maslow - insan olmanın psikolojisi
    Marc J. Seifer - Nikola Tesla Bir Dahinin Biyografisi
    Alfa yayınları - Büyük Fikirleri Kolayca Anlayın Sosyoloji
    Alfa yayınları büyük fikirleri kolayca anlayın tarih
    David Eagleman - İncognito Beynin gizli hayatı
    Marcus Chown - biraz kuantumdan zarar gelmez
    Richard Dawkins - Gen Bencildir
    Büyük Tasarım
    Ceviz Kabuğundaki Evren
    Geleceğin Fiziği
    Olanaksızın Fizigi
    Yaşam Nedir
  • Bir Ansiklopedinin Büyük YanlışlarıTürkiye`de mânâsı bir türlü anlaşılamayan iki kelime “Türkçülük” ile “Turancılık”tır. İnsanlara bir düşünceyi, bir kavramı anlatmak çok güçtür. Beyinlere yanlış olarak kazılan bir şeyi düzeltmek için başlıca çare ciddî yayınlar olabilir.
    Türkçü olarak Türkçülük ile Turancılık kelimelerinin ne mânâya geldiğini birkaç defa açıkladığımız hâlde görülüyor ki maksadımızı anlatamamışız. “Türkçülük”, Türk ülküsü, yani Türklerin her alanda her milletten üstün olması düşüncesi; “Turancılık” ise Türkçülüğün siyasî amacı, yani yer yüzündeki bütün Türklerin, geçmişte olduğu gibi, tek devlet hâlinde birleşmesidir.
    Tarih, ülkü ve millî irâde gücü hakkında hiçbir bilgisi olmayanlar buna “hayal” diye itiraz ediyorlar, fakat bir milleti birleştirmek ülküsüne hayal dedikleri halde bütün milletleri Moskova çevresinde birleştirmeyi gerçekleşebilir diye görüyorlardı.
    Büyük bir enerji kaynağı olan yüz milyonluk Türk milletinin birleşmesinde imkânsızlık görenler, iki bin yıllık tutsaklıktan sonra Yahudilerin kurduğu İsrail devletini görmemezlikten geliyorlardı. Daha kötüsü Turancılığı, Türkiye için macera, tehlike gibi görerek Turancıları Türkiye`nin mahvına sebep olacak insanlar diye tarif ediyorlardı.
    Turancılık, bağımsız Türklerin devleti olan Türkiye sınırları dışındaki Türkleri kurtarmak demek olduğuna göre önce Hatay`ın kurtarılması, sonra Kıbrıs`ın yarısına el atılması Turancılık değil de nedir? Kıbrıs`taki 100.000 Türk için savaşan Türkiye, şartlar hazır olduğu zaman neden milyonlarca öteki Türkler için çarpışmasın?
    Türkçülük ve Turancılık için gazete ve dergilerde yanlış ve kasıtlı yazılar çıkabilir. Nitekim çıkmıştır, çıkmaktadır. Siyasî parti mensupları tarafından da aleyhte, tahriflerle dolu sözler söylenebilir. Bunun en tipik örneği o zamanki Türkiye devlet başkanı İsmet İnönü tarafından 19 Mayıs 1944`te Ankara Stadyumunda söylenen mahut nutuktur.
    Fakat ilmî eserlerde ve ilmî çerçeve içinde kalması gereken ansiklopedilerde yalana, yanlışa, tahrife yer olamaz. Ansiklopedi asırlara hitap etmek gayesiyle çıkar. Çıkaranların fikriyatı ne olursa olsun, anlattığı konularda tarafsız kalmaya mecburdur. Bu onlar için ahlâkî bir görevdir.
    Bizi bu satırları yazmaya sevkeden sebep “1923-1973 Türkiye Ansiklopedisi” adıyla fasiküller hâlinde çıkan bir ansiklopedinin “Turancılık ve Türkçülük” maddesindeki büyük yanlışlardır. Türkçülük çok eski bir fikir akımı olup incelenmesi uzun çalışmalara bağlı olduğu halde bu ansiklopedide aceleyle ve dikkatsizce yazılan satırlarla anlaşılmaz bir hale getirilmiş, bu arada şahıslarımızı töhmet altında bırakacak sözler söylenmiştir. Aceleyle yazılmış olması, şüphesiz bu ansiklopedinin ticarî maksatla hazırlandığını gösterir. Fakat nâşirlerin kazanç arzusu başkaları hakkında yanlış, hele düşürücü bilgi sıralamak hakkını onlara asla vermez.
    Şimdi Türkiye”de pek çok ansiklopedi çıktığı ve bir ikisi dışında sathî ve değersiz olduğu için ben bunları alıp okumuyorum. Bahsettiğim ansiklopedinin Turancılık ve Türkçülük maddesini ihtivâ eden fasikülünü genç bir ülküdaş getirdiği için görebildim. 1360-11364”üncü sayfalardaki Turancılık ve Türkçülük maddesi çok yanlış yazılmıştır. Ansiklopediye bir madde yazan kimse veya kimseler her şeyden önce bahsettikleri kişinin veya kişilerin adlarını doğru yazmaya mecburdur. Halbuki bu maddede dört kişinin adı yanlış yazılmıştır. Benim adım “Nihal Atsız” olmayıp “Nihâl Atsız” olduğu gibi “Necdet Sançar”ın doğrusu “Nejdet Sançar”, “Heybetullah”ın doğrusu “Hibetullah”, “Faiz Hisarcıklı”nın doğrusu da “Fazıl Hisarcıklı”dır. Benim vaktiyle çıkardığım derginin adı “Atsız dergi” değil, “Atsız Mecmua”dır. Bu ufak gözüken yanlışlar ciddiyetsizliğin örneği ve acelenin neticesidir. Hiçbir suretle mâzur görülemez.
    Maddeyi yazan veya yazanların “Turan”ı bir şehir sandıkları da görülüyor: 1361”inci sayfanın orta sütunundaki şu cümleye bakın: “Her şeyden önce Millî Mücadelenin daha başlarında Misak-ı Millînin kabul edilmesiyle kutsal belde Turan`a bağlanan umutlar bir yana bırakılmış oluyordu.
    Arapça olan “belde” kelimesi Türkçe”de yalnız “şehir” anlamına geldiği için Turan`ı böyle tavsif etmek de hem acelenin, hem de bilgisizliğin eseridir. Fakat acele mazeret değildir. Turan, Türklerin yaşadığı bütün topraklardır. Hatta bugün bir tek Türk”ün barınmadığı Kırım gibi tarihî Türk yurtları da Turan”ın içindedir. Bu sebeple maddeyi yazan veya yazanların “Osmanlı ülkesinin turan olmadığı” hakkındaki sözleri de (1361”inci sayfa, sol sütun) doğru değildir. Osmanlı İmparatorluğu”nda Türklerin yaşadığı bütün bölgeler Turan”ın parçaları olduğu gibi bugünkü Türkiye de bütünüyle Turan”ın bir bölümüdür.
    Ansiklopedinin bu yanlışları, ciddî bir eser için ayıp olmakla beraber bizim için mühim olan, Türkçülerin tahrikçi olarak anlatılması ve mahkeme huzurunda Turancılığı milliyetçilik diye diye izaha kalkışarak “milliyetçi” kelimesini kendilerine siper etmekle suçlandırılmasıdır. Türkçülük şüphesiz milliyetçiliktir ama özel mânâsı olan, her şeyin üstünde bütün Türk milletini düşünen, bunun dışındaki kavramlara ehemmiyet vermeyen bir milliyetçiliktir. Bugün Türk milletini Anadolu”da yaşayan Sünnî Müslümanlardan ibaret sayıp kendilerine “Anadolucu” diyen ir grup dahi milliyetçilik iddiasında bulunuyor. Gerçekte Türklükle Anadoluculuk bağdaşmayan, hatta birbirine düşman iki fikirdir. Bu sebeple Türkçülerin milliyetçilik kelimesi arkasına saklanmaları söz konusu olamaz. Gerçi 1944-1945 olaylarında ilk önce Türkçüleri mahkûm eden Bir Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesinde bazı Türkçüler, Türkçülüğün milliyetçilikten başka bir şey olmadığını savunmuşlarsa da bu, Turancılığın ne olduğunu bir türlü anlamayan mahkeme heyetine ve bile bile Türkçülük düşmanlığı yapan savcı ve müteveffa Kâzım Alöç”e Türkçülük gerçeğini anlatmak içindi. Yoksa birçok Türkçü, bu arada bu satırların yazarı, mahkeme karşısında Türkçülüğü de, Turancılığı da, ırkçılığı da benimsediğini söylemekten çekinmiş değildir.
    Türkçüleri tahrikçilikle suçlamak gibi büyük bir ithâmı yapanlar bunu ispat edecek yazı veya başka belgeleri de göstermeye, müfterî olmaktan kurtulmak için mecburdurlar.
    Tahrikâtın mânâsı insanları kanundışı davranışlara kışkırtmaktır. Tahrikât denilen şey Türkçülerin çıkardığı dergilerdeki yazılarsa bunlar fikri yaymak için yapılan propagandalardır. Namuslu fikirlerin propagandası kanun ve ahlâk bakımından suç değildir. O halde bu tahrikât sözü yıllardır komünistlerin ve bir iki kere de İsmet İnönü”nün Türkçülere yönelttiği, aksi ispat edilmiş bir gevelemeden başka nedir?
    Bir diğer konu da Turancılık ve Türkçülük maddesini yazan veya yazanların “Türkler” hakkındaki şaşılacak bilgisizlikleridir. Şu satırlara bakınız:
    “Asıl amaç Türkiye`yi Almanya safında savaşa sokmak olmakla birlikte bu amaca ulaştıracak yöntemlerden biri olarak Almanya”daki esir Türkleri de bünyesinde toplamak üzere Türkiye ve Pakistan”daki Türkleri bir araya getirecek bir federasyon fikri el altından yayılıyor, Almanya ise böyle bir fikrin gerçekleşmesine inanmasa bile savaşa girmemekte direnen Türk hükümetinin karşısında böyle bir baskı grupunun çıkmasından yarar umuyordu. Bu defa olayın liderliğini Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan gibi kimseler yapıyor, bunların yakın çevresinde de yer alıyordu.”
    Türkiye ve Pakistan”daki Türkleri bir araya getirmek… Böyle bir hezeyanı çocuklar bile yapmaz. Ancak Ansiklopediyi çıkaranlar galiba Pakistanlıları da Türk sayıyorlar. Türkiye`yi Almanya safında savaşa sokacak baskı grubu tek parti diktatörlüğü çağındaki üç beş öğretmen ve öğrenci mi idi? Türkçüler, meselâ yanı başlarındaki eski Türk vilâyetleri Irak”ta yaşayan birkaç yüz bin Türk dururken uzaktaki Pakistan`a mı gideceklerdi? Daha mühimi o zaman “Pakistan” diye bir devlet var mıydı? Varsa bile orada belki birkaç mülteciden başka Türk yaşıyor muydu? Bu saçmalar ancak Yahudi Dönmesi Komünist Sabiha Zekeriya Sertel”in hatıratına yakışan şeylerdir. Kazanç hırsıyla acele olarak çıkarılan ansiklopedilerde bu türlü yanlışlar kaçınılmazdır. İslâm ve Türk Ansiklopedileri yıllardır bitirilememişken kısa bir sürede bir ansiklopediyi tamamlamak yanlışları önceden göze almakla mümkün olur. Burada nâşirlere sorulacak bir soru var: Turancılık ve Turancılar hakkında kaynak bulamadılarsa yaşayan Turancılara başvurarak sağlam bilgiler elde edemezler miydi?
    Nâşirlerin bu türlü ansiklopediler ve ansiklopedik eserler yayınlamakla uğraştıklarını Hayat Tarih Mecmuası`nın Ocak 1974 tarihli sayısında Yılmaz Öztuna`nın “Dünya Tarihi Faciası” adlı yazısından öğrendim. Yılmaz Öztuna 12 ciltlik Türkiye Tarihi`nin müellifidir ve bu eser bugün mevcut Türkiye Tarihlerinin en iyisidir. Öztuna, nâşirlerin Dünya Tarihi adlı ansiklopedik eserlerinde, kendi kitabından isim zikretmeden pek çok aktarmalar yapıldığından haklı olarak şikâyet etmektedir. Hiç kimse kendi eserinin yağmalanmasından hoşlanmaz. Bilhassa bir müellifin tarihî buluşlarını alırken kaynak zikretmek yazarlık sanatının görgü kaidelerindendir. Demek ki nâşirler yakıştırırken bir yandan da Öztuna”da olanı aktarmış ve ad vermemiş durumuna düşüyorlar. Kaynak zikretselerdi ne olurdu? Eserlerinin veya kendilerinin değeri mi azalırdı? Bilâkis kamu vicdanında sevimli hâle gelirler, doğru iş yapmış olurlardı.
    Sırası gelmişken burada bir noktayı da aydınlatmak istiyorum: Türklerin kırk ülkede kırk devlet değil, Orta Asya ve onun devamı olan Doğu Avrupa”daki geniş bölgede bir, Önasya”da da diğer bir devlet olarak başlyıca iki devlet kurmuş olduğunu, şimdiye kadar devlet diye bilinen isimlerin hanedan adı olduğunu ilk defa ben yazmışımdır. Bu, Edebiyat Fakültesi öğrencisi iken Türk tarihini kavramaktaki güçlükleri görmekten doğan bir istekle yaptığım sıkıcı çalışmaların sonucudur. 1935”te yayınladığım “Türk Tarihi Üzerine Toplamalar” adlı eserimin önsözünde bu fikri savunduğum gibi, 1941 Ağustosunda çıkan “Çınaraltı” dergisinin ilk sayısındaki ” Türk Tarihine Bakışımız Nasıl Olmalıdır” başlıklı yazıda da aynı fikri daha sistemli ve düzgün bir şekilde kaleme almışımdır. Bu son yazı Afşın Yayınları”nın 8`incisi olarak 1966`da çıkan “Türk Tarihinde Meseleler” adlı kitabımda da vardır.
    Türkiye Ansiklopedisinde Turancılık maddesinin yanlışları bu kadar da değildir. Edebiyat Fakültesi asistanlığından Malatya ortaokuluna sürülüşüm Atsız Mecmua”daki yazlarım yüzünden değil, Birinci Tarih Kurultayında kendisine birkaç arkadaşla birlikte telgraf çektiğim Reşit Galip benden öc almıştır.
    Bir diğer yanlış da Halide Edib”in Turancı sayılmasıdır. “Yeni Turan” adlı bir roman yazmakla insan Turancı olmaz. Halide Edib daha sonraki yıllarda Türkçülük aleyhine dönmüş, İstanbul Üniversitesindeki profesörlüğü sırasında bunu bazı hareketleriyle göstermiştir. Gençliğinde modaya uyarak yazdığı “Yeni Turan” onu turancı yapıyorsa, o halde gençliğinde Millî Savaş heyecanına kapılarak “Yaralı Hayalet” manzumesini yazan Nâzım Hikmet`i de vatan şairi saymak gerekir. Oysa Nâzım Hikmet, bir numaralı vatan hainidir.
    Nihal ATSIZ, Ötüken Dergisi, 11 Şubat 1975, Sayı: 4
  • Yaz sonu Ankara'ya nasıl döndüğümüzü pek anımsamıyorum ama babamın gazete çıkarmak üzere İstanbul'da kalacağını ve ben ilkokulu bitirince de annemle birlikte İstanbul'a taşınacağımızı biliyorum. Açıkçası babamın bakanlık emrine alınmasının üstelik bir de İstanbul'da gazete çıkaracak olmasının önemini kavramış değilim henüz. Ancak, Marko Paşa macerasını babamın anneme yazdığı mektuplarla adım adım izleyebiliyorum bugün."13 Kasım 1946 Sevgili Aliye, İstanbul'a selametle geldim Mürettiphanenin yoluna konmasına uğraşıyorum. İşler fena gitmiyor. Marko Paşayı belki on güne kadar çıkarabileceğiz..."
    26 Kasım 1946 Sevgili Aliye, Mektubunu da, kartını da aldım. Çok meşgul olduğum için biraz geç cevap veriyorum. Gazeteyi herhalde aldın. Arkadaşlar ne diyorlar? Bu iş beni bir hayli yordu. Hele dün, yani gazetenin çıktığı Pazartesi sabahı çok alçakça bir oyunla karşılaştık. Gazeteyi İstanbul'a ve Ankara'ya tevzi işini üzerlerine alan bayiler, son dakikada sabotaj yaptılar. Biz bu gazeteyi dağıtmayız! dediler. Bunun üzerine Aziz Nesin ile ben gazeteleri toplatıp kendimiz tevzi ettik. Bununla beraber Marko Paşa bir gün içinde satıldı. Herkes tarafından aranıyor, fakat mevcudu kalmadı. Zaten 6000 nüsha basmıştık. İkinci nüshayı daha fazla basmayı düşünüyoruz.... Ben Aralık ayının ortalarına doğru Ankara'ya döneceğim. Şimdilik işleri tek başına Aziz Nesin in üzerine bırakmama imkan yok. Henüz siyasi bakımdan da, mizah seviyesi bakımından da kontrole muhtaç. Hiç olmazsa dört nüshayı ben çıkaracağım."
    Marko Paşa'nın basın tarihimizde eşi benzeri olmadığı söylenir hep. Aziz Nesin'in babama yazdığı tarihsiz bir mektuptan anladığımıza göre gazetenin sekizinci sayısı 34 bin basmış. Yani sekiz sayıda 6 binden 34 bin'e yükselen inanılmaz bir tiraj. Muhalif bir mizah gazetesinin ulaştığı bu tiraja ek olarak gazetenin halk tarafından kapışılması iktidardakileri telaşa düşürmüştü doğal olarak. Zaten beklenen tepki de gelmekte gecikmedi. Şerif Hulusi'nin babama yazdığı 21 M art 1947 tarihli mektuptan işlerin nasıl sarpa sardığını anlıyoruz: "İki gözüm Sabahattin Ali... sana üzülecek bir haber vereyim. İstanbul Emniyet Müdürlüğü dün sabah Marko Paşa İdarehanesinde ve Stad matbaasında araştırmalar yapmış. Mevzuu da Azizin yazmış olduğu "Nereye gidiyoruz?" broşürü imiş... Dün sabah iki polis Aziz'i aldı götürdü. Bu mektubu saat 16'da yazıyorum. Yedi saat olduğu halde, hâlâ Aziz gelmedi... Stad matbaasını tekrar açmışlarsa da, Sacit'ten broşürleri ve Marko Paşayı basmamak hususunda teminat istemişler... Haluk (Yetiş), (mim) Uykusuz,Mücap (Ofluoğlu) ve ben gözlerinden öperiz..."
    Haluk Yetiş babama sonuna kadar sadık kalmış çok yürekli bir idare müdürüydü. Aziz Nesin içeriye alınınca Şerif Hulusi ile birlikte Marko Paşa'yı tüm engellere karşın çıkarma savaşına girmişlerdi.Haluk Yetiş, 24 M art 1947 tarihli mektubunda diyor ki:"Sabahattin bey.... Azizden henüz haber alamadık. Maamafih, bugün veya yarın bırakılma ihtimali var. Öğrendiğime göre, maksatları Marko Paşanın neşrini sekteye uğratmakmış. Her ne ise şimdi ben, bu hafta için Marko Paşayı çıkarmaya gayret edeceğim. Ümit yüzde doksan, makine ile dizmek şimdilik imkansız. El dizgisi ile hiç olmazsa 25-30 bin olsun basacağım.."1 Nisan 1947 tarihli mektupta ise, durumun vahametini korumakta olduğu anlaşılıyor:".... bütün uğraşmalara rağmen henüz Marko Paşa'yı çıkarmak mümkün olmadı. Bazı yem birtakım usulleri denemekle meşgulüz. Bugün klişe usulünü deneyeceğiz. Eğer muvaffak olursak yazı dizme meselesinden kurtulmuş olacağız. O da olmazsa belki de mimeografla basacağız... Bir mahkeme davetiyesi geldi. Ben o sırada idarede olmadığım için ne mahiyette olduğunu anlayamadım. Galiba Ealıh Rıfkı davasına ait.... Haluk Yetiş.."
    Sonunda gazete klişe ile 43 bin adet basılır. Ne var ki bu arada Aziz Nesin'in yazdığı bir yazıdan dolayı gazetenin sahibi olan babam mahkûm olmak üzeredir. 25/06/1947 tarihinde cezası kesinleşir ve Üsküdar Paşakapısı cezaevine yollanır. Haziran 1947 tarihli mektubunda olanları sakin sakin anlatır babam:
    "... Sevgili Aliye, ben dün İstanbul cezaevinden Üsküdar cezaevine nakledildim. 10 Eylül'de çıkacağım... Zekeriya (Sertel) benimle alakadar oldu ve yatak, yorgan, her şey gönderdi. Şimdi onlar Polonez köyüne gittiler, bir iki haftaya kadar dönecekler. Bana dedi ki, 'Aliye hanımla Filiz gelsinler, onlara bizim evde bir oda vereyim. Sen çıkıncaya kadar otursunlar!' Size Yıldız'ın yahut Sevim in odasını verecek. Çok rahat edersiniz... her şey düzelir, hele Filiz hiç üzülmesin.... Sevgili, bir tane Filiz’im... tabii sınıfını pek iyi derece ile geçtin. Miisamereniz nasıl oldu? Radyoya gidiyor musun? Yakında sizi İstanbul'da bekliyorum. Moda'ya gelince sık sık bana da gelirsiniz. Binlerce defa gözlerinden, yanaklarından öperim."
    1947 ile 1948 yılları arasında babamın anneme hapishaneden veya saklanırken yazdığı mektuplarda, başındaki büyük dertlerin ipuçlarını ancak satır aralarında okuyabiliyor insan. Mektuplarda umutsuzluk veya isyan duyguları hiç belli değil. 0 her zamanki gibi annemin ve benim hayatımı uzaktan da olsa sevgi ile düzenlemekle meşgul. 5 Haziran 1947 tarihli mektubunda uzun uzun direktifler veriyor anneme ve diyor ki:"Sevgili Aliyeciğim... Birkaç gün evvel sana elli lira yollatmıştım. İki gün evvel de iki yüz lira daha gönderttim. Bunlarla ev kirasını, elektrik parasını ver, ikinci yataklı ile gel... Bana sık sık Mehmet Alı Aybar da uğruyor. Sen buraya gelince Filiz'le beraber birkaç gün de onlarda kalırsın, Aliye teyzem (Aybar'ın annesi) pek memnun olur. Mehmet Ali'nin karısı da çok kibar bir kadın. Beraber denize filan gidersiniz. Yakında seni de, sevgili ruhum Filiz'i de İstanbul'da görmeyi ümide diyorum. Zekeriya beyler sizi hapishaneye getirirler, yolu öğrenirsiniz."
    Moda'ya, Zekeriya ve Sabiha Sertel'in evine geldik sonunda. Moda burnundaki bu iki katlı ev benim için Hollywood filmlerindeki modern evler kadar göz kamaştırıcıydı. Her zamanki gibi hayal gücüm son hızla çalışmaya başlamış ve Serteller'in evi, bu eve gelen gidenler, komşular ve Modalılar etrafında binbir türlü fantazi yaratmaya başlamıştım bile. Aslında Serteller'in durumu da pek parlak değildi o günlerde. Tan matbaası parçalanmış, polis suçluları cezalandıracağına Sabiha hanımla Zekeriya beyi suçlu ve tahrikçi (tıpkı yıllar sonra Sivas olaylarında Aziz Nesin’in başına geldiği gibi... tarih besbelli tekerrür ediyor) ilan etmiş, haklarında davalar açılmıştı. Evdeki hava ilginçti. Benimle ve annemle Zekeriya bey ilgileniyor, Sabiha hanım daha mesafeli duruyordu. Kafası sürekli siyaset meseleleri ile doluydu Sabiha hanımın. Eve gelenlerle fikir tartışm aları yapan da oydu. Zekeriya bey ise çok şakacı, sevgi dolu, muzip ve candan bir insandı. Amerikan usulü kahvaltı ve greyfurt denilen meyve ile ilk kez Serteller'in evinde karşılaşmıştım. Greyfurt ortadan ikiye bölünüyor, keskin bir bıçakla dilimlerin arası kesiliyor, üzerine toz şeker serpiliyor ve dilimler tatlı kaşığı ile çıkarılıp afiyetle yeniyordu. Zekeriya beyin beni alıştırdığı ikinci antika gıda türü de domates suyu ile süt karışımıydı. Her sabah Zekeriya beyi kırmamak için bu acaip karışımı içmeyi kabulleniyordum.Babamı ziyarete Paşakapısı cezaevine nasıl gittik hiç ama hiç anımsamıyorum. Cezaevi avlusunda üçümüzün birlikte göründüğü iki poz fotoğrafa ne zaman baksam içim feci burkulur. Babamın saçları bembeyaz olmuş, besbelli epey kilo vermiş ki o benim tombul babamın beyaz keten elbisesi üzerinden dökülüyor sanki. Sabiha Sertel ve Zekeriya Sertel'in anılarını okuyunca neden o günleri anımsamak istemediğimi daha iyi anlıyorum şimdi. Cezaevi müdürünün odasında karşılıyormuş bizi babam, sonra da beni kucağına alıp öpüyor, kokluyor ve ağlıyormuş. Benim çocukluğumun tek kahramanının, dünyadaki tek hayran olduğum adamın ağlaması, tutsak bir kuş gibi demir parmaklıklar arkasında hapsedilmesi, saçlarının bembeyaz olması, zayıflaması kimbilir beni nasıl etkiliyordu ki artık iyiden iyiye hayal dünyamda yaşamaya başlamıştım o yaz.Herhalde beni ve annemi oyalamak için olsa gerek Zekeriya beyler yine Polonez köye gitmeye karar verdiler. Vâlâ Nurettin'le Müzehher teyze, Kemal Salih Sel, karısı, kızı ve oğlu, Zekeriya beyler, annemle ben ve Zekeriya beylerin emektarı İclal hep beraber Beykoz'dan bir sırık arabasına bindik ve tozlu yollarda bana saatlerce sürdü gibi gelen bir yolculuktan sonra masal kitaplarımda resimlerini gördüğüm Avrupa köylerine benzer bir köye geldik. Madam VVanda'nın iki katlı evinde kalıyorduk. Büyükler kırda bayırda uzun yürüyüşler yapıyor, benim hiç anlamadığım ve fena halde sıkıldığım siyasi konuşmalarına devam ediyorlardı. Beni öğle uykusuna yolluyorlar, akşam yemeğinden sonra da erkenden yatırıyorlardı. Bütün bu haksızlıklar! karşısında ama herhalde asıl babamın başına gelenler dolayısıyla içime gömdüğüm kızgınlıkla garip davranışlarda bulunan bir çocuk olmuştum. Kemal Salih Sel'in kızı Suna'yı kıskanıyor, oğlu Haluk'a aşık oluyor, içimde kaynayan bu duyguları huysuzluklarla ve şimdiki analizlerime göre çeşitli davranış bozukluklarıyla dışa vuruyordum. Büyüklerin beni anlayacak halleri yoktu, onların dertleri kendilerine yeterdi, bir de Sabahattin'in şımarık kızı ile uğraşmak canlarını sıkıyor olacak ki benim terbiyemle İclal'in ilgilenmesine karar verdiler sonunda, bir keresinde de odamdan çıkmama cezası bile aldım. Kendi kendime bile itira f edemediğim kötü duyguları bastırabilmek için Polonez köyde ilk kez karşılaştığım yepyeni ve hiç de tanıdık olmayan Polonya kültürü üzerine kafamda binbir çeşit senaryolar, öyküler, olaylar yaratıyor ve bu hayallerle oyalanıyordum.Moda'ya döndüğümüzde, evin bitişiğindeki Moda Palas otelinde Polonez köylü genç delikanlıların garson olarak çalıştıklarını öğrendiğimde kafamda geliştirmekte olduğum Polonya hayalleri iyiden iyiye dallanıp budaklanmış hatta gizli gizli öyküler yazmaya bile başlamıştım. O yaz, Zekeriya beyle Moda Kulübünün raftından denize girmek ve eve dönünce bezik oynamak, ya da sabahları erkenden uzun doğa yürüyüşlerine çıkmak gibi çok hoşlandığım şeyler de yaptım Moda'da.Okul açılmadan Ankara'ya döndük, öyle sanıyorum babam daha çıkmamıştı hapishaneden. Marko Paşa kapatılmış, yerine önce Malum Paşa, o da kapıtılınca Merhum Paşa çıkmıştı. Hiç yılmıyorlardı ama başları da beladan kurtulmuyordu.Babam direnmeye devam ediyor ve anneme 3 Kasım 1947 tarihinde yazdığı mektupta:"Çok sevgili Aliye, bugün Pazartesi. Henüz mahkemelerden bir haber yok. Gazetenin para işleriyle uğraşıyorum. Vaziyeti düzeltebilirsem on beş güne kadar "Ali Baba"yı çıkaracağım. Şimdilik Mehmet Aliler'deyim. Dün Pazar günü hiç sokağa çıkmadım. Vâlâ ile Müzehher geldiler. Sana çok selamları var. Nevin Akkaya da selam söyledi. Hep Filiz den bahsedildi, nasıl, sıhhati yerinde mi? Yemek yiyor mu?" diyordu.10 Kasım tarihli mektubunda ise:"... bu hafta Merhum Paşa çıkmadı, çıkmayacak... iki haftaya kadar Ali Baba'yı çıkaracağım. Çünkü paşalar karıştıkça satış düştü, ziyan etmeye başladık. Çok sıkıntılı vaziyetteyim. Yarın sana 100 lira göndereceğim. İdare et. Zaten sen, ben söylemeden de idare edersin ya, çünkü benim idareli, sevgili karıcığımsın. Bu fena günlerde yalnız seni ve Filiz'i düşünerek kuvvet buluyorum.... ben bazen Mehmet Alı Aybarlar da, bazen Mehmet Ali Cimcozlar da kalıyorum..." diyor.
    Bu arada "Adaleti tahkir" davasında sorgu hakimi evrakı Ağır Ceza Mahkemesine vermiş ve babamın hakkında tevkif kararı çıkmış. Babam da nasıl olsa ilk celsede beraat edeceğine emin olduğundan boşu boşuna hapis yatmamak için izini kaybettirip İzmir civarına seyahate çıkmış. Nerelere seyahat ettiği anlaşılmasın diye bize mektup yazmayacakmış. "Merak etmeyin, acı patlıcanı kırağı çalmaz" diyor ama artık tehditler, sabotajlar ve gırtlağa kadar girilen borç yüzünden gazete çıkamıyor, aranıyor, yakalanmamak için izini kaybettirmeye çalışıyor, eşin dostun yardımına muhtaç ve dört bir taraftan kıstırılmış durumda. Mektuplarında moral çöküntüsünü gizleyemiyor artık.
    24 Ocak 1948 tarihli mektubunda ilk kez umudunu yitirmek üzere olan bir insanın çaresizlik içindeki çırpınışlarına tanık oluyoruz:"... hayatımda hiç bugünlerdeki kadar sıkılmamış ve imkansızlıklar içinde çırpınmamışım.... sizi düşünmekten deli olacağım. Filiz yaşında yahut ona yakın bir çocuk görünce elimde olmadan gözlerim yaşarıyor..."
    Para sıkıntısı son haddine varmışken Amerika'dan gazete için getirttiği ve gümrük resmini veremedikleri baskı makinasını Ocak 1948'in sonuna doğru Rüştü Diktürk'e devren satmış ve borçlarını ödemişti.
    27 Ocak 1948 tarihli mektupta makinenin satışını müjdeliyor babam anneme:"... bugün makine parasından bir miktar alabilmek mümkün oldu, acele borçları ödedikten sonra derhal size 900 lira gönderdim.... Sevgili Filiz, senin Doğan Kardeş abonesini 6 ay daha yenilettim. Başka bir isteğin varsa bana yaz. Sem on milyon kere öperim."
    Ancak babamın durumu ciddiyetini korumakta. Kapana kısılmıştır artık. Gazeteyi çıkarması mümkün değil, hakkında kesinleşmiş ya da kesinleşecek mahkumiyet kararları var. Kısaca, işsiz, özgürlüğü her an elinden alınacak gibi, eli ayağı bağlanmak üzere. Son çare yurt dışına gitmek. Ancak pasaport alması olanaksız. O halde tek bir çıkar yol kalıyor, o da kaçmak. Arkadaşı Adalet Cimcoz ve eşi avukat Mehmet Ali Cimcoz'un babamın kaçma planlarından haberleri olmasa bile ona kaçma yolunu kolaylaştıracak planda yardım ettikleri kesin. Modalı Melek Celal Sofu adında zengin ve sanatsever bir hanım arkadaşlarının kamyonunu çalıştıracak babam. Melek hanımın başına bir iş gelmesin diye kamyonun kaydı Adalet Cimcoz'un üzerine yapılıyor ve babam nakliyeciliğe başlıyor.1948'in Şubat ayında babam kamyonla Ankara'ya geldi. Önce tanıyamadım onu. Sırtında içi kürklü meşin ceket, başında yine içi kürklü kulaklıklı meşin papak, ayağında çizmeler, tam bir seyyah kılığı yani. Babam bu yeni rolünden epey keyif alıyora benziyor. Birlikte Hergele meydanında bir yerlere gidiyoruz, Urfa'ya gidecek mallarla ilgili binleriyle görüşüyor, karlara bata çıka eve dönüyoruz. Babamla birlikteyim diye uçuyorum. Yeni bir maceranın eşiğindeyiz sanıyorum ve çok mutluyum. Babam, meşin ceketini ve kalpağını bana giydirip fotoğraflarımı çekiyor. Urfa tarafına mal götürmek üzere yola çıkıyor. Onu bir daha hiç görmeyeceğimi nerden bilebilirim? İstanbul'dan yazdığı son mektubun tarihi 13 Mart 1948."Çok sevgili karıcığım, bin bela ile bir haftada İstanbul'a gelebildim. Kızılcahamam ile Düzce arasında, yanı Bolu dağı ile Gerede havalisinde çok perişan olduk. Kara saplanıp gece dağ başlarında kaldık, şoför mahallinde uyuduk, az daha donuyorduk. Üstelik İzmit dağını da kar sarmış, hurdan geçerken makas yani yay kırdık. Demirci çingeneler bulupüstün körü bir tamirle yola devam edebildik neyse, havalar düzelip yollar açılıncayakadar İstanbul'da kalıp çalışacağız. Bakalım iş çıkacak mı, kazanabilecek miyiz. Yarın Kadıköy tarafına geçip bütün gün ev arayacağım.... Sen mektubu Adaletlere yaz..."
    Bütün gün ev arayacağım diyor. Acaba yurt dışına kaçmayı planlamıyor mu? Yoksa annem şüphelenmesin, merak etmesin diye mi bizi İstanbul'a taşınma masallarıyla avutuyor. Cimcoz'lara yazdığı 28 Mart 1948 tarihli mektuba Bu mektubu aldığınız zaman ben bir müddet için ortadan yok olmuş olacağım" diye başladığına göre kamyonculuk bahane. Güneydoğu sınırını denediği ama buradan kaçamadığı düşünülebilir. Şimdi de Batı sınırını deneyecek. Babam son yolculuğuna çıkmadan önce bize gönderdiği son mektubun içine son çektiği fotoğrafları da koymuş. Hepsinin arkasına da bir şeyler yazmış."Osmaniye çamurunda bir kamyonun halı ve hızım şoför Salım efendi.. , Urfa da, kaledeki sütunların dibinde büyük patron ve meşhur seyyah Sabahattin Ali bey..", "Fırat kenarındaki Birecik'te Volga mahkumları..."Bu fotoğrafta Fırat üzerinde karşıdan karşıya araç taşıyan kayıkları kıyıdan çeken insanlar görünüyor; benim kalpaklı resmimin arkasına da "alaca karanlıkta Kafkasyalı bir prenses.." diye not düşmüş; son fotoğrafta oldukça havaleli deri yüküyle makas kırmış kamyon görünüyor, babam arkasına "İzmit civarında Denizli köyünde makası kırık garip De Soto" diye yazmış
  • 317 syf.
    ·17 günde
    + Dışa bağımlı mıyız?
    - Yok canım! Ne bağımlılığı? Onlar bize bağımlı. Bizimkisi dudak tiryakiliği.
    Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir.
                          /Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk


    Çocuklarınızı Padişahçı değil Milliyetçi yetiştiriniz.   
                                 /Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk

    Bu millet bağımsızlıktan yoksun yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır.
                         /Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk

    Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız vazifenin temelidir.
                     /Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk

    “Ben, yaşayabilmek için mutlaka müstakil bir mil­letin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli istiklâl bence hayat mesele­sidir.”
                 /Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk

    Mustafa Kemal Paşa’nın Türkiye konusunda üzerinde en çok durduğu şey, onun bağımsızlığıdır (istiklâli). Türk gençliğine hitabesinde ‘Muhafaza ve müdafaa’ mecburiyetinden söz ettiği iki şeyden birisi (ve birincisi) Türk ‘istiklâli’dir. 1919 Mayısı’nda, ne diyor: “Türk’ün haysiyet ve izzetinefis ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun evladır. Binaenaleyh, ya istiklâl ya ölüm!”

    #80571992

    "Yaşamak isteyen milletimizin isteği tek kelimede özetlenebilir ve gayet meşrudur: Bağımsızlık. Avrupa’nın yöneticilerden ve sermayedar­lardan ayrı olan asıl milletleri, bizim hayatımızı bile çok görmüyorlar. Eğer bugün Fransız milleti ile, İtalyan milleti ile, hatta İngiliz milleti ile düşmanlık halinde bulunuyorsak, bu milletlerin seslerini işittirememelerinden ve kendi yöneticilerinin istila ve sermaye emelleri için bizi yok etmelerine ses çıkaramamalarındandır.”(Başbuğ Mustafa Kemal)

    ●●●

    Bu kitap çok değerli yazarlarımız;

    Attila İlhan
    Uğur Mumcu
    Doğan Avcıoğlu
    Niyazi Berkeş
    Şevket Süreya Aydemir
    Niyazi Besan
    Mehmet Ali Aybar
    Yakup Kadri Karaosmanoğlu
    taraflarından hazırlanmış çok önemli bir kaynak arşividir.
    Her şeyden evvel haber verelim ki, bu küçük eser, bir polemik kitabı değildir. Muharririn siyasî hayatında bir dönüm noktasını da işaret etmiyor.
    Kitap konu olarak ilk emperyalizm ve dışa bağımlılık konularını ele alıyor.
    Yüce Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk 'ün kendi kaleminden ve ağzından sözlerle de örneklendiriliyor bu durum.
    #80045009
    #80045247
    #80046562
    #80057872
    #80244228
    Her bakımdan dışa bağımlılık Türk milleti için tehlikelidir ve tartışma kabul etmez.

    " Öteden beri bile bazı şeyleri vermiş gibi, bizim bazı haklarımızı tanımış gibi vaziyet alırlar, hakikatte iktisatta elimizi kolu­muzu bağlarlardı. Bu esarete katlanan mevki sahibi kimseler memnun­du. Çünkü görünüşte büyük bir bağımsızlık sağlamışlardı. Fakat hakikati halde milleti manen miskinlik çukuruna atmışlardır. Bunlar iktisadi mahkumiyeti anlamayan bedbaht hayvanlardı. Fakat artık bugün mil­letimiz hayat noktasının nerede olduğunu pek güzel anlamıştır..." (Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk)

    Gerek kültürel yozlaşma gerek ekonomik doktrinlerle dışarıya olan yönelim Türk milletinin tanksız, tüfeksiz yok olması demektir.
    Bu durumu kitapta emeği geçen Uğur Mumcu 'nun şu videosuyla tasdikleyebiliriz.
    https://youtu.be/154MEZz0nn8

    Vatan parsellenemez!
    Bölünemez!
    Belli bir sınıfın manda ve himayesine verilemez!
    Canım Abim
    Tayfun Turan 'ın
    #65298966 incelemesinde kendi yorumunca başlıkta belirttiği gibi:

    "Bizim yaramızı Amerikan sargısı tutamaz..."

    Gerçekten de çok güzel bir ifade kullanmış Tayfun abim.

    Bir yanda; halk, açlık ve sefalet içinde savaşın eşiğine yaklaşırken kendini deve kuşu misali saraya kapatmış olan "Hasta Adam"

    Öte yanda; Batmakta olan devlet, parçalanmakta olan millet ve İtalya,Fransa, Yunanistan ve İngiltere'ye parsellenmiş VATAN!

    Aziz Türk Milletini bu rezil hallere sokarak , Amerikan Mandalığına doğru sürükleyen ;bu vaziyeti Türk Milletine yakıştıran alçakça tutum artık bir Milli Mücadeleyi tetikleyecektir ve bunun için de öyle yiğit bir öncü gereklidir ki bu öncü; #82071532

    Muhteşem zeka ve üstün savaş kabiliyetiyle Yüce Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk 'ten başka kimse değildir.

    Hani der ya Hüseyin Nihal Atsız ;

    "Saraylarda süremem, dağlarda sürdüğümü;
    Bin Cihana değişmem, şu öksüz Türklüğümü."

    İşte bu Türlük  ateşinin ilk kıvılcımları uyanmaya başlamıştır;
    19 Mayıs 1919•Bir milletin kaderinin dönüm noktası...

    Bizi uçurumun eşiğinden üstün teşkilat yeteneğiyle dile kolay bir kısa zamanda çekip çıkartmış ,büyük işler başararak toplumu refah seviyesine ulaştırmış ve Cumhuriyet'i ilan ederek devrimlerle taçlandırılmış;
    Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk 'e bugün de hâlâ hakaretler ,çirkin yergiler ve iftiralar atılmakta. Bu acı durum günümüzde de bizi çok yaraladığı gibi o dönemde de bu aydın insanların beyninde soru işaretleri oluşturmaya başlamış ve bu eseri,bu çalışmayı bizlere hazırlamışlardır.
    #80382999
    Atatürkçülük çok saptırılan bir düşünce olmuştur. Özellikle Başbuğ'un aramızdan ebediyete intikal etmesi (10.11.1938)ve İnönü'nün başa geçmesiyle, ilkelerinin yoğun tahribata uğradığı ve üstüne basa basa Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün:
    "Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir."
     Sözünün aksine bir politika sergilenmiştir. #80595192

    *Mustafa Kemal, ülkemizi çağ­daş uygarlık düzeyine çıkaracağız dediği sırada, iç içe iki şeyi amaçlar; birincisi çağdaş ekonomik altyapıya sahip olmak, İkincisi bu altyapının içerdiği topluma ulaşmak! *(kitaptan alıntı)

    Yani bu alıntıda da şunu anlıyoruz İlimde ve bilimde Batıyı takip et. Fakat özünü kendi milli benliğini unutma.
    Batıya yaklaştığımızı zannettiğimizde asıl maneviyatımız olan
    Doğudan uzaklaşıyoruz. *(Başbuğ Mustafa Kemal)

    Bu vatan şalvarla,kasketle kurtarıldı...
    Toplumun gerçeklerini hiçe sayan hiçbir uygarlık, uygarlık değildir.

    Malesef ki Başbuğ 'un vefatından sonra İnönü ve Bayar dönemi rezalet bir şekilde Milliyetçi Yeniliklerin sonunu yıldırım hızında hazırlamıştır.(Menderes olayları var bi de tabi.. Bu kitapta da sıkça bahsi geçiyor .. ben hiç girmeyim bile Menderesle ve 27 Mayis Darbesiyle  ilgili bu kitap dışında Temel Görüşler 'i de öneririm)

    Atatürk 'ü Batıcı göstermişlerdir. Yahu Altı ilkesinden birinin milliyetçilik olmasını hadi yok say.
    Batıcı demek : Batının çıkarlarını ulusunun çıkarlarından daha çok düşünen demektir.

    Eğer Başbuğ 'un derdi Batı olsaydı. Neden 19 Mayıs 1919'da Samsun'a gitti. Zaten az daha bekleseydik onun bunun kucağında bi devlet olma arefesindeydik. Sultan Vahdettin sağ olsun(!)
    Atatürk ulusunu ,köy halkını çok seven bir liderdi.
    *Cumhuriyeti biz böyle kazandık * Şu resimdeki gibi.
    https://images.app.goo.gl/FS7RNP4NrWnGrWa86

    Köylü milletin efendisidir* Gazi Mustafa Kemal Atatürk

    Kuvayı-Milliye neymiş aç oku sonra gel burda bi tarafın yiyorsa Atama iftira at.
    Bırak halkı devletin bile silah kullanma yetkisi yokken benim yiğit Anadolu halkım ellerinde tencere kazan sokağa çıktı.

    ●●●


    Türkiye Cumhuriyeti Milliyetçi aydınlar tarafından kurulmuştur.
    Cumhuriyet Halk Fırkası Vatanperver bir partidir. Fakat ne yazık ki İsmet Inönü'nün sebep olduğu tahribat yüzünden 27 Mayıs 'a ve Milliyetçi Hareket Partisine ihtiyaç duyulmuştur. Atatürk’ün devrimlerini geçekleştirme amacı olarak kurduğu parti, halkın değil, eşrafın partisi haline gelmiştir.
    Mehmet Rıfat Börekçi gibi din adamları, Hamdullah Suphi gibi Eğitim Bakanlarıyla kurulan Türkçü sistemimiz ne idüğü belirsiz "sosyalizm ve kemalizm" gibi kavramların eline teslim edilmiştir.

    Sayın Türkçü yazar Caner Kara"nın da dediği gibi
    #73251397

    Bu kitapta tüm bu olayları inceleyebileceksiniz. Aynı zamanda
    Başbuğ 'a atılmış itiraflara teker teker cevap bulabileceksiniz:
    -Atatürk din adamlarını mı astırdı?
    -Atatürk Bolşeviklerle ittifak mı kurdu?
    -Atatürk Batı yandaşı mıydı?
    -Atatürk 'ün devrimleri sosyalist mi yoksa milliyetçi ve demokratik devrimler midir?
    -Atatürk panislamist midir?
    -Sünni-şii çatışması neden olmuştur?
    -Atatürk Kürt düşmanı mıdır?
    -Atatürk Sivas Alevilerini mi öldürttü?
    -Atatürk hangi ekonomik doktrinden yanaydı?

    Başbuğ vefat ettikten sonra ;Atatürkçülük adı altında yapılan iğrençlikler Atatürk'ün ve esas Atatürkçülüğün çarpıtılmasına sebep olmuştur.


    Eserdeki esas amaç Atatürkçülük fikrini en doğrusuyla genç nesillere ve aydınlatılmamış halka aktarmaktır. Kitapta da denildiği gibi

    "Atatürkçülük bir fikirden öte bizim tarihimiz."



    “Osmanlı Devleti gerçekte ve uygulamada bağımsızlıktan yoksun duruma düşürülmüştü. Bir devlet ki, kendi uyruklarına koyduğu vergiyi yurdunda yaşayıp kazanan yabancılara uygulayamaz; gümrük işlerini, vergilerini ülke ve milletin isteklerine ve çıkarlarına göre düzenlemesi yasaktır. Bir devlet ki, sınırları içinde suç işleyen yabancıları yargılaya­maz. cezalandıramaz. Böyle bir devlete elbette bağımsız denemez"(Başbuğ Mustafa Kemal)

    **Cengizhan da der ya üç kere iflas edenin cezası idamdır. (İdam teşbih amaçlı)
    Atatürk bunun ikincisine bile izin vermemiştir.
    Bakın kitapta geçen  şu olay en güzel tescili

    ...Fakat Franklin Bouillon ile anlaşmak bu kez de kolay olmayacaktır. Fransız Temsilcisinin kapitülasyonların kalkabileceğine aklı yatmamaktadır. Fethi Okyar’la birlikte görüşmeleri yürüten o günlerdeki Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Tengirşenk, anılarında şöyle yazar

    “Çok uğraştık. Hayli çetin ve sert evreler de geçirdik. Örneğin, biz azınlıkların hakları sorununda Milli Misak’taki formülümüzden ayrılmıyorduk, ayrılamazdık. Bir gün Franklin Bouillon çok kızdı. Bana:- Siz kapitülasyonları kaldıracağınızı mı aklınızdan geçiriyorsunuz? dedi.

    Ben de:- Milli Mücadele arazi için yapılmıyor. Osmanlı topraklarının dörtte üçünü oralardaki halkın iradesine bıraktık. Biz ancak bağımsızlık için mücadele ediyoruz. Zaman zaman sert meclis dediğiniz Büyük Millet Meclisi kapitülasyonların kalktığının devletlerce kabulünü görmedikçe kılıcını kınına koyamaz, cevabını verdim.

    Fethi Okyar 'tuzağa Düşüyor*

    Bunun üzerine görüşmeyi kestik. Ben gittim, üç gün hastayım diye evden çıkmadım. Üçüncü gün Bakanlar Kurulu toplandı. “Paşa seni istiyor” diye haber geldi, gittim. O zamanki Meclis binasının başkanlık odasında arkadaşlar toplanmışlardı. Mustafa Kemal Paşa, Başkanlık makamında idi. Görüşmeyi açtı:

    - Fethi Bey, bir formül kabul ettirmiş. Okusun da dinleyelim, dedi.Fethi Bey formülü okudu. Azınlıklara her hususta çoğunluğun hak­larına eşit haklar sağlanıyordu. Fethi Bey:

    - Herkes kanun gözünde eşit ve aynı haklara sahip değil mi? diye açıklamalar yaptı.Hemen arkasından Reis Paşa, formülü oya koydu. Arkadaşların hepsi kabul ettiler. En sonra:

    - Sen ne diyorsun Dışişleri Bakanı? diye benim oyumu sordular. Ben:

    - Arkadaşlar oybirliği ile formülü kabul ettiler. Bu karari yürütecek ve uygulayacak bir başka Dışişleri Bakanı bulunmasını rica ediyorum, dedim.Reis Paşa - Neden siz bu formülü beğenmiyorsunuz?

    Ben - Evet Paşam, beğenmiyorum.

    Reis Paşa - Neden?

    ...hukuk eşitliği, medeni hukuktadır. Bu yönden söyledikleri tamamen doğrudur. Fakat uğraştığımız bireylerin hukuku değil, cemaatin hukukudur, yani siyasal hukuktur. Örneğin çoğunluğa mensup bireyler­le azınlıktan olan bireylerin karşılıklı oturdukları yerlerde azınlığın, yani azlık topluluğun bir oran çerçevesinde olsun polis ve jandarması, şehir, kasaba ve köy yönetimlerinde kendini temsil ettirmek hakkı ola­cak mıdır?

    Reis Paşa - Hayır... Bu, söz konusu değildir.


    Ben - İşte bu nedenle arkadaşlarımdan ayrılıyor, formülü kabul etmiyorum.

    Reis Paşa - Öyle ise. Dışişleri Bakanı ile arkadaşları arasında bir sorunda anlaşmazlık var. Bunun çözülmesi, şimdiki kanunumuza göre, Meclis’e aittir. Görüşme son bulmuştur.Hepimiz ayağa kalktık. Odadan çıkıp M eclis’e gidiyorduk. Mustafa Kemal Paşa, beni yanına çağırdı. Yavaşçacık:- Fethi Bey’i delegelikten çekin. Bundan sonra siz yalnız konuşur­sunuz, dedi..

    Buradan da anlaşılıyor ki Atatürk silah arkadaşlarının görüşünü alan bir insandı, dediğim dedik bir DESPOT değildi...Bir de Lozan 'a kusur bulma var tabi!!
    Lozan neymiş emperyalistlerin ekmeğine yağ sürmüş.
    Bak bakalım nasıl yağ sürmek?
    Başta Atatürk ve Amerikan mandasına girme görüşünü bırakarak  onun çizgisine girmiş İsmet Paşa olmak üzere tam bağımsızlıktan yana Milliciler, bütün güçlükleri göğüsleyerek bu umutları boşa çıkartırlar. Milli özel sanayi kurma çabalarının verimsizliğini kısa sürede görerek, “Planlı Devletçilik"e yönelirler. İlk Beş Yıllık Kalkınma Platformu  güç dönemde hayli başarıyla uygularlar. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türk plancıları, ekonomik bağımsızlığın temeli olan ağır sanayii kur­maya yönelmiş yeni ve geniş kapsamlı plan hazırlıklarına koyulurlar. Toprak Reformu ve Köy Enstitülerinde, halk desteğini sağlamaya çalışırlar.

    Bu yukarıdaki kitaptan alıntı ve Cumhuriyetten sonraki tüm gelişmeler..
    Tabi biz bu köy enstitülerini kominist yetişiyor iddiasıyla kapattık ama(!)
    Esas Türkçü yazarların çıktığı köy adamlarının yetiştiği yerlerdi...

    Savcılara ve hakimlere söylenecek bir şey yok. “Kanun bu, uyguluy­oruz,” diyebilirler. Gerçekten, 141. ve 142. maddeler, komünizmle mücadele bahanesiyle, en masum sosyal tenkitleri ağır şekilde ceza­landıracak niteliktedir.


    Bugün çetin davaların altında, aciz içinde bocalayanlar, hiç değilse yarını güçleştirmeye kalkışmasınlar. Fakat ne gam. Asıl haklı olanlar belki de sancısız doğum olmaz diyenlerdir.

    Her şeyi geçtim sağlam olan ne var Lozan'dan başka?
    Ya da her sorun bitti tek Lozan mı kaldı uğraşacağınız?
    Daha iyisini kim yaptı?
    Lozana Hezimettir iddiasını atan kişi kendi tarihini bilmiyor demektir...

    Herkesin oybirliğiyle kabul ettiği üzere, Atatürk, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmış bağımsız bir Türkiye kurma yolunda çaba göster­miştir. Cumhuriyet'in kuruluşundan 42 yıl sonra dahi, bu amaca ulaş­maktan baş döndürücü bir uzaklıkta bulunduğumuza göre, laf ebeliğini bırakıp, çağdaş uygarlık düzeyine hangi yoldan hızla erişebileceğimizi araştırmamız gerekir. Günümüzde, en geri ülkeler arasında sayılan Türkiyemiz’de, başka türlü bir Atatürkçülük düşünülemez.

    Atatürkçüler, halkçılık yolunun Londra Asfaltı gibi dümdüz olmadığını hatırlayarak, hiçbir imkanı reddetmeden bu duman perdesi­ni kaldırma uğrunda enerjilerini teksif etmelidirler. Halkın uyanış ve bilinçlenmesi, bu duman perdesi yırtılmadıkça, çok ve pek çok zaman isteyecektir.

    Atatürkçülüğün özünde, tam bağımsızlık vardır. Atatürk’ün deyimiyle tam bağımsızlık, “piyasada, mâliyede, ekonomide, adalette, askerlikte, kültürde ve bu gibi konularda tam bağımsızlık ve özgürlük demektir.” Ve Atatürk şöyle devam etmekte­dir: “Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulus ve ülkenin gerçek anlamıyla, bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir. Sosyalistler, gerçek anlamıyla böyle bir bağımsızlığın peşinde koşmaktadırlar.

    Büyük liderin ilkelerine bağlılıkları, gardrop değiştirmekten öteye gitmeyen ve Atatürkçü olmadıkları yavaş yavaş anlaşılmaya başlayan smokinli gericilerin dışında, bütün Atatürkçüler, bugünkü durumdan kurtulmak için, toprak reformu, ciddi bir planlama ve halktan yana bir devletçilik gibi köklü değişikliklerin zorunluluğu konusunda bir­leşmektedirler

    Kemalizm devrimciliği arkadaki gemileri yakmaktır; ileriye yönelme azmini şid­detlendirmek, artık geriye dönmek yok, demektir, yığınları ilerleme ateşi ile tutuşturmak demektir.

    Bu esasa dayanarak yaptığımız devrimler Türk devrimi değil ancak Türk evrimi oluyor. Milli ,geleneksel duyguların hiçe sayıldığı sırf Batı esaslı ve harsa bağlı kalınmayan bir medeniyet ithali olmuş oluyor.

    Atatürk'ün kendisi, ideolojilere karşı dikkate değer bir ilgisizlik göstermiştir. Daha doğrusu ideolojilere karşı deneyci bir davranış takın­mıştır. Fakat onun temsil ettiği büyük tarihsel ve toplumsal olaya geleneksel batı ideolojilerinden birini sokmaya çalışanlar başarılı ola­mamışlar, ona taşımadığı eğilimler yakıştırmışlardır.

    Ha bir de bu dine bağlı olma -olmama mevzusu var.
    Yahu bağımsızlığına kavuşan ülkeleri geri ne yıktı bi bak.
    Hindistan Pakistan da kavuştu bağımsızlığına.
    Ama neden çabucak daha beter hâle geldi.
    Hala eski geleneklerine bağlı kaldığı için.

    O yüzden Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk biz de o ülkelere benzemeyelim diye laikliği getirdi.

    Bi de şu şapka takmadı diye asılan iskilipli atıf efendiyi gel de ben sana başka yerde anlatayım.

    Hani şu badeci akıllarınız sarhoş ruhunuz pek müsait değil belki anlamaya ama Atatürk olmasaydı dinin de olmazdı.

    Değişen birşey yok
    Bu Sultan Vahdettin zamanında milliyetçilik yapmayın mandaydı seçin naraları atanlar.
    Bugün tv programlarında sözde din hocasının biri çıkar Türkçülük haramdır naraları atıyor...

    O zamanlardaki Iskilipli Atıflar
    Kadir Mısıroğlu oluyor günümüzde
    İhsan Şenocaklar
    Nureddin Yıldızlar
    Muskacılar
    Badeciler oluyor vs. vs.

    Değişmeyen tek şey beyin yapınız.

    O bugün çıkıp da Atatürk 'ün adını mercimek kadar aklınla lekelemeye çalıştığın cami (Ayasofya cami oldu) kimin sayesinde bu topraklarda sapasağlam duruyor...

    Maaşını alırken Türk parasıyla alıyorsun bi kere Paşamın resmi var.
    Kusura bakma ama senin Atam'a hakaret etme rahatlığını bile Atam sağladı.
    Bi de dini âlet ettiniz!!  Yazık yani..
    Ben senin yerinde olsam iki rekat namaz kılarım. Rahmet okuyup gönderirim.
    Ama nerdee sende o beyin!!

    AH ATAM AH! KIRDILAR OKLARINI

    SENİ ÇOK ARIYORUZ...

    Ah Atam ah!
    Bir de altı ilkene sahip çıkamama durumumuz yok mu..
    Kahrediyor insanı..

    Milliyetçilik -> Irkçılığa !!!!!!
    Laiklik ->Batıcılığa
    Devletçilik -> Kapitalizme

    Ünlem koyduğum yere şu alıntıyı yeterli görüyorum
    #80434793

    [İngilizlerin oyununa gelip Kürdistan emelinde olan Kürt de vardı..
    Bizim yanımızda savaşan Kürt de..
    Bize hainlik eden hatta Atatürk'ün kurduğu meclise kadar girecek
    Türk de vardı..
    Kendini mandalığa teslim eden Orbay da Muhtar da Türktü
    Hatta bi çok Türk Anadoluda zararlı cemiyet kurma peşindeydi..
    Hatta Sultan Vahdettin de TÜRK  Kanuni ve TÜRK Fatihin torunu ...
    Ama yanımızda savaşan Anadolu Türkleri de var..
    Halime Kaptanlar,Şerife Bacılar...
    Sen hiç Çanakkale şehitlerinin gömülürken Türk Kürt diye ayrıldığını gördün mü?
    Ya da Seyit Onbaşı hangi milletten diye sorguluyor musun?
    Çerkes Hasan'ıyla meşhur bir Tarihimiz var...]

    Hâlâ ne kemiğinin (!) peşine düştük?


    Sosyalistlere ve sosyalizme içinde Marx'ın adı geçiyor diye karşı çıkanlar Atatürk 'ün oklarına sığınarak başka işler yapılmasına hiç karşı çıkmayıp sessiz sessiz izlediler. Uğur Mumcu 'nun da bahsettiği Milliyetçilik Anonim Şirketleri (Ülkü Ocakları)
    adı altında tefecilik, adam kayırma, devletin başına kendinden olmayanı geçirmeme ,yolsuzluk, gaspla oy toplamak, sözde SAĞCI  (köylünün işçinin hakkını emeğini SAĞICI) bir hava yaratarak solu antimilliyetçi göstermek, ulusal solcuları kominist göstermek gibi vb. Durumlar BAŞBUĞ 'UN ADINI KİRLETMEDİ AMA NE KİRLETTİ?

    DOĞRULARI YAZAN KOMÜNISTLER(ULUSAL SOLCULARA O DÖNEM YERLEŞTİRME İSİMLER TAKIYORLARDI BU DA ONLARDAN BİRİ)

    DEVLETÇİLİK VE MİLLİYETÇÎLIK
    OLDU SANA MİLLİ KAPİTALİZM
    HALK AÇ SUSUZ
    MİLLETİN EFENDİSİ OLAN KÖYLÜ AÇ SUSUZ
    SEN HÂLÂ KANDIR İNSANLARI...

    Sosyal bilimlerde yeni bir çığır açan ve insanların her türlü tutsak­lıktan kurtarılarak en geniş özgürlüğe kavuşturulmasını isteyen Marks'ı savunmak haddimiz değildir. Ama emperyalizmin hizmetindeki teorisyenler, temelinde Marks yatıyor diye, sosyalizmin Atatürkçülüğe aykırı olduğunu ilan etmektedirler! Bu noktada sosyal­istlerin ne istediklerini hatırlatmakta fayda vardır.Sosyalistler, her şeyden önce, Atatürk’ün sağladığı, fakat sağcı poli tikacılann hovardaca sattıkları haklarımızı yeniden kazanma yolunda mücadele vermektedirler.
    #81221814
    Bu ülke emperyalizmden çektiği kadar;
    Amerikan dolarını görünce Başbuğ 'u unutan ülkücülerden
    Laikliği batıcılık sanan ,kravat giymeyle modern olduğunu sanan solculardan(!)
    Bi de ortalığı karıştıran dincilerden çekti bu ülke...

    Zaten Atatürkçülük dışında eğer bir fikir ve bu fikrin öncüsü bizi kurtaracak olsaydı o kadar çok jönTÜRKten ve fikir akımından biri elimizden tutardı.
    Ne Namık Kemal,Ne Ziya Gökalp ,Ne Turancılık, Ne Ümmetçilik...
    #81206293
    Tek başarılı olan Atatürk Milliyetçiliği olmuştur.


    Ve bu milliyetçiliğin özeti :

    Türk Milliyetine ve Türk Vatanına yararlı olan herkesi korumaktır.
    Irka bakılmadan.  Soya bakılmadan. Elbette ki kendi tarihini ,ırkını, nereden geldiğini unutmadan fakat bunu günlük işlerinde ve karar alırken bir kenara koyarak.

    Ülkemize Nobel ödülü kazandırmış Aziz Sancar 'ın kürt asıllı olduğunu unutmayın!

    Bunun haricinde askerine ,polisine taş atıp da kolları rahat gezeni BARINDIRMAYACAKSIN. Fikir özgürlüğü adı altında -bir bayrak adı altında toplanmaya inanmıyorum diyen koministi - BARINDIRMAYACAKSIN.
    #82384322


    Nereye baksak senin izin var...

    -Gece geç yatıp okula uykulu geldiğimiz zaman başımızı koyduğumuz sırada,

    -Kendi isteğimiz ve rızamız doğrultusunda aldığımız kararlarda,

    -Devrimlerde,

    -Özgürce dolaştığımız kaldırımlarda,

    -Sokak ve Cadde adlarında,

    -Türk Parasında,

    -Limanlarımızda, denizlerimizde,

    -İZMİR'DE,

    -CONKBAYIRI VE ANAFARTALAR 'DA,

    -ERZURUM'DA ,

    -SAKARYA'DA,

    -TRABLUSGARB 'DA,

    -MUSUL'DA KERKÜK 'DE,

    -SURİYE CEPHESİNDE,

    -ŞARKTA VE GARBDA,

    -YÜKSELEN EZAN SESLERİNDE,

    -SOFYA'DA

    -MANASTIR'DA

    -SELANİK'TE

    -ÇANKAYA'DA

    KISACASI BAKTIĞIMIZ HER YERDE ...
    ATTIĞIMIZ HER ADIMDA..
    VATANIN HER YERİNDE İMZAN VAR...

    Üstün kişisel özelliklerine değinsek bir de ..

    Foks, Alp ve Alber isimli köpeklerini
    Sakarya isimli atını
    Ve tüm hayvanlara olan sevgini...

    Ülkü Adatepe, Sabiha Gökçen ,Afet İnan,Rukiye Ergin ve daha birçok manevi kız evladına verdiğin önemi ve onların eğitiminde katkıda bulunmanla Pilot ve egitimciler çıkardığını,
    Ve önemle kız çocuklarımızın okutulması gerektiğini belirttiğini,

    Ağacı kesmemek için evin altına raylar döşetip koca meskeni yerinden oynatırken doğaya verdiğin önemi,

    Sofya'da katıldığın baloda giydiğin yeniçeri kıyafetleriyle
    Hem geleneksel,
    Latife Hanımla ,Müzeyyen Senar'la ve manevi kızlarınla dans ederken hem de nasıl modern olduğunu,

    "Efendiler! Dünyada her şey için; uygarlık için, hayat için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir; fendir. İlim ve fennin dışında rehber aramak dikkatsizliktir, bilgisizliktir, yanlışlıktır."

    "En büyük savaş cahilliğe karşı yapılan savaştır"

    "Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder."

    ".Türkiye’yi böyle yanlış yollarda dağılma ve yok olma uçurumuna sürükleyenlerin elinden kurtarmak gerekir. Bunun için bulunmuş bir gerçek vardır, ona uyacağız. O gerçek şudur: Türkiye’nin düşünen kafalarını büsbütün yeni bir inançla donatmak... Bütün millete sağlam bir maneviyat vermek..."

    Diyerek ilime ve eğitime verdiğin önemi,

    "Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürüklenmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın."

    "Dünyada her şey kadının eseridir. Kadınlarımız eğer milletin gerçek anası olmak istiyorlarsa, erkeklerimizden çok daha aydın ve faziletli olmaya çalışmalıdırlar." Diyerek kadına verdiğin önemi ,

    Efendiler… Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz; hattâ cumhurbaşkanı olabilirsiniz; fakat, sanatçı olamazsınız..!
    Diyerek sanata verdiğin önemi,

    Yüzmeyi,güreşi, ciriti  çok sevmenle ve "Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur." Diyerek spora ve sağlığa  verdiğin önemi,

    Ve aynı zamanda "Ben sporcunun zeki,çevik ve aynı zamanda ahlâklısını severim" derkenki tutumunu,

    .... hangisini anlatsak az kalır..


    ...
    Senin gibisi yüz yılda bir gelir dediler
    Yüz yıl geçti hani neredesin Atam...

    Sensiz yüreğimiz karanlık bir dehliz
    Türkler özünü unuttu ;Hepsi ya yürüyen bir Arap ya İngiliz...
    ...


    Çağımızda hiçbir isim Atatürk'ün adı kadar büyük saygı yaratmamıştır. -Observer,İngiltere




    ●SEN Kİ TÜM TÜRK MİLLETİNİN KADERİNİ UÇURUMUN EŞİĞİNDEN ÇEK ÇIKAR.

    ●SEN Kİ OSMANLI (AMA HANGİ OSMANLI)DEVLETİNİN BAŞINDAKİ ADAM ULUSUNU DÜŞÜNMEK BİR YANA KENDİSİNİ BİLE DIŞARIYA(!) PEŞKEF ÇEKERKEN ,TÜM KÖYLÜNÜN SORUMLULUĞUNU ÜSTLENEREK BU YOLA BAŞ KOY.

    ●SEN Kİ 16 MAYIS GÜNÜ İZMİR'DEN ÇIKARDIĞIN O AZİZ O ŞANLI VAPURU DURDURMAK İSTEYEN KAÇ KURŞUN, KAÇ TOP VE SABOTE EDİLEN ONCA PLANA RAĞMEN KARARLILIKLA YILMA!

    ●SEN Kİ PADİŞAHIN EMİRLERİNE DEĞİL MİLLETİN KADERİNE, HALKIN ACI ÇIĞLIKLARINA KULAK VERDİN DİYE AĞIR İFTİRALARA UĞRA, CEZAYA ÇARPTRIL.

    ●SEN Kİ YİNE DE BUNA DA ALDIRIŞ ETMEDEN YÜRÜ FAKAT BU SEFER DE WASHINGTONİST= WASHİNGTON VE ÇETELERI MANASINI VERECEK ŞEKİLDE SENİ ÇETE BAŞI OLARAK GÖSTERMEK İÇİN SENİ VE SENİ DESTEKLEYENLERE "KEMALİST"
    DAMGASINI YAPIŞTIRANLARIN ZİLLETİNE KATLANMAK MECBURİYETİNDE KAL!

    ●SEN Kİ BU YOLA BAŞTA KAZIM KARABEKİR PAŞA OLMAK ÜZERE  TÜM TÜRK MİLLİYETÇİLERİYLE BERABER YA İSTİKLÂL YA ÖLÜM DİYEREK BAŞ KOY. YETMESİN HÜKÜMET (DAMAT FERİT DENYOSU) KÜRDÜSTAN EMELİ İÇİNDE OLAN BEDİRHAN KAMURAN ZIMBIRTILARINI DESTEKLESİN, SAİT MOLLA DENEN(İNGİLİZ KUKLASI) ADAMLARI KORUSUN. YETMESİN BİR DE SAHTE FETVALARLA ADIN DİN DÜŞMANI ÇIKSIN.

    ●SEN Kİ CONKBAYIRINDA GÖĞSÜNDEN VURUL, SANA ONCA SUİKASTLAR HAZIRLANSIN...
    ●MECLİSE KADAR CASUSLAR GİRSİN...
    ●VE TÜM BUNLARA RAĞMEN YILLARDIR HOR GÖRÜL, ELEŞTİREL TUTUM(NEYİ BEĞENEMEDİLERSE) ADI ALTINDA HAKARETLERE UĞRA, YOK SAYIL...

    -EE MUSTAFA KEMAL OLMAK KOLAY DEĞİL!!-

    Neyse ne yaparlarsa yapsınlar değişmeyecek ikililer vardır;

    Karpuz-Peynir

    Çekirdek-cola

    Künefe-dondurma

    Kuru fasulye- pilav

    GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK - TÜRKİYE CUMHURİYETİ

    Ve senin sadece Ülkü, Sabiha,Sığırtmaç Mustafaların yok..
    Bizler de senin evlatlarınız ve bizler sağ olduğumuz müddetçe ne seni unuttururuz, ne unutturmalarına müsade ederiz..

                                                 ~ Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür,nesiller...
                                 
                                        ꧁ SON ꧂
  • Vatanın cayır cayır yandığı 1 Eylül 1921 günü Vahdettin, beşinci eşi Nimet Nevzat Hanım'la evlenmiştir. Anadolu'da oluk gibi kan akarken İstanbul'da görkemli bir düğün yapacak kadar millî bilinçten yoksun olan Vahdettin bu esnada 60, Nimet Nevzat Hanım ise 18 yaşındadır. Vahdettin'in ilk evliliğinden olan kızları Ulviye Sultan 29, Sabiha Sultan 27 yaşındadırlar.