• İnsan dimağında yer etmiş bahar kokusu vardır.
    Başka rayihalar, misk ü amberler, tütsüler güzel ve hoş kokular bahar kukusunun yerini dolduramaz. Bir de bahar coşkusu yer etmiştir gönlümüzde. Ümitlerle, sevinçlerle tabiatın yeniden doğuşu, dirilişi, uyanışı pırıl pırıl bir dünya müjdeler ruhumuza. Bahar, yeni bir hayatın penceresini açar ufuklarımıza. Her şey kıpır kıpar canlanmanın mutluluğunu tadar, hazzını yaşar.

    Her şey başka güzellikle arzı endam eder baharda. Güneş ışıltılarıyla yağmur damlacıkları hayat verir, burcu kokulu toprağa. Göklerin mavilerini gökkuşağı sarar sarmalar. Filizlerinin boy attığı ağaçlar gelinliklerini giyer, renklerin yeryüzünü süslediği, çiçek mevsiminin adıdır bahar. Canlı, sevinçli, şevk ve heyecan dolu ışıl ışıl bir aşk ve istiğrak dünyası baharda açar kapılarını.

    “Bizim melmekette bahar gelmiştir.” Diye doğu şivesiyle baharı tarif eden Iğdırlı Şevket Amca’nın hasretle yad ettiği sözlerden çıktı yukardaki satırlar. Özlediği memleketinin bahar güzellikleri, belli ki hayallerini, hülyalarını, rüyalarını, umutlarını süslüyordu. Salondan odaya geçtik. Çaylarımızı yudumlarken çocukluktan itibaren ileri yaşa kadar Iğdır’ın köyünde tabiatla, hayvanlarıyla geçirdiği ömründe yer alan platonik bir dünyaya beraber uzandık.

    “Gün biter, sürü yatar ve sararan bir ayla, Çoban hicranlarını basar bağrına yayla.” Şiirde olduğu gibi uzun uzun anlattı. Sonra, özgürce yaylalarında dolaştığı Şarki Anadolu’nun dağlarından, bağlarından kopup gelmiş, dört duvar arasında yaralı bir ceylan gibi hissetmiş olacak ki yaylaların ve bereketli toprakların insanlara bahşettiği gönül zenginliklerinden yoksullara, yolculara sunduğu ikramlara geçti…

    Bir noktaya dalarak biraz durakladı. Rahmetli vefat edince yer, zaman ve şartların değiştiğini anlattıktan sonra bu dünyada her şey boş ve yalanmış! Dedi. Bu sözlerinden en ücra bir yerdeki o güzelim köyüne gitmek, görmek arzusunun Kafdağı’ndan aşmak kadar imkânsızlığına inanmıştı. Yemyeşil yaylaları, gür ormanları, çiçekli yaylalarıyla memleket özlemi rüyalarını süsleyen bir ukte ve ütopya olarak içinde duracağını ifade ile hayatın gerçeklerine döndü.

    Kendisini toparladı ve “Gerçi burası da iyidir. Huzurevi olmasaydı ne yapardım!” Dedi. Arkasından ekledi: “Buralarda da bahar güzeldir. Karşı dağların zümrüt yamaçları, bağlar, bahçeler her taraf çiçeklerle dolar yakında. Güzel yurdumuzun her köşesi cennet vatandır.” diye sözü bağladı.

    Şevket Amca’ya bu köşede yer almış “O ağacın hikayesi” başlıklı yazıyı okumuştum. Sükunetle başını eğip dikkatle dinledi. Orada geçen: “Böyle bir atmosferde başlamıştı, o ağacın hikayesi. O yaşlı ağaç beni çok etkilemişti. Yaşlı bir insanın halet-i ruhiyesini tasvir ediyor gibi gelmişti bana... “Beyaz saçları, sakalı, sigara isiyle bir kısmı sararmış bıyıklarının ve çatık kaşların örttüğü yüzün geride kalan yanaklarında, alnında ve kalın göz halkalarındaki çok derin çizgilerle şekillenmiş bir yaşlı yüzündeki umutsuz, durgun ve derin bakışları; zayıf, ince, damarları meydana çıkmış elindeki güçsüz, titrek parmaklarının işaretleri…”

    “Demek Müdür Bey, yaşlı ağaçlar insanlara benzermiş ha… o zaman bizler de ağaçlara benzeriz. Önümüzdeki hafta 18 Mart Yaşlı Haftası. Akın akın okul çocuklar bizi ziyarete gelirler. Onlar bizim çiçeklerimiz değil mi?” Yorum yapmadan yüzüne öylesine baktım… Sözlerine devam etti: “Geçici olan her şey boştur… Bizim solmayan çiçeklerimiz, meyvelerimiz yaptığımız iyilikler, ibadetler ve hasenatlardır… Hu sinemden sonra ahirette faydası olmayan her şey boştur…”

    O gün, yaşlı dünyamızın her sene sunduğu ter-ü taze bahar kokusunu dimağımızda hissederken; saf bir Anadolu insanının gönül dünyasına işlemiş bahar güzelliklerini hatırlarken O’nun hislerini, duygularını, özlemlerini beraber yaşamıştık.
  • 219 syf.
    “Sadece çocukken güler insan, diğerleri palavra. Çünkü insan büyüdükçe komikliklere değil, acılara gülmeyi öğrenir aslında.”
    Bob Marley

    "Mutluluk için ne az şey gerekir! Bir tulum nağmesi. Müziksiz bir yaşam, yanılgı olurdu."
    Putların Alacakaranlığı - Friedrich Nietzsche

    "Bob"ları severim; Bob Ross gibi, Bob Dylan gibi, Bob Marley gibi.. Aileden biri gibi yani.
    Ne demişidim," Her Bob Zion'a çıkar!"

    Sahi bir düşünün, müziksiz bir dünya? Hele de Reggae’siz bir dünya nasıl bir yerdi acaba? O kadar eskiyi bilemem ama şimdi size Reggae’nin doğuşunu ve benim için anlamından bahsedeceğim, elbette ki bu kitap bağlamında.

    Şimdi şu şarkıyı açıp Reggae dünyasına yumuşak bir giriş yapalım. Değişim için çal etkinliğinin Bob Marley ayağı:

    https://youtu.be/4xjPODksI08

    Önce Rasta ile ilgili anahtar kelimeleri verelim:

    RASTA,RASTAMAN: Rastafari dinini kabul etmiş, o dine inanmış kişilere verilen ad.

    RASTAFARİ: Eski Etiyopya İmparatoru Haile Selassie’yi Siyah Mesih olarak niteleyen ve onu tanrının yeryüzündeki yansıması olarak gören dini ve felsefi hareket. Bu isim Heile Selassie’nin gerçek adı olan “Ras Tafari” den alınmıştır.

    BABYLON : Rastafari dininde, bu dünyayı belirten sözcük. “Bu dünya” ile anlatılmak istenen acılar, sıkıntılar, pislik ve kötülüğün birleşimi olan bir yaşama biçimidir.Rasta’lara göre Babylon, beyazlara özgüdür ve “Babylon sistemi” nin koruyucuları da onlardır. (bugünün para babalarını sayabiliriz). Babylon geriletici, gelişmeyi köstekleyici ve insanı ota çevren bir yaşam biçimidir.( günümüz yaşam şartları için kullanabiliriz)

    DREADLOCK: Saçların hiç kesilmeden uzatılarak, omuzlardan aşağıya bırakılmasıdır. “Dreadlock” ta toka, örgü, saç bağı gibi şeyler kullanılmaz. Zamanla birbirine dolanır ve bildiğimiz rasta örgüsü şeklini alır. Yıkanmazlar, yıkanırsa da doğal sabunla ve çok az sıklıkla yıkanması gerekir. Bu saçlar bilinci simgeler ve Rasta’yı uyanık tutar.

    GANJA: Marijuana’ya rastafaryan anlayışta verilen ad.

    HERB: Bkz. “Ganja”

    HYPOCRITE: İngilizce anlamı “ikiyüzlü” olan bu kelime ile sömürgeci ve baskıcı beyaz yönetimler ve onların temsilcileri işmar edilir. Kimi zaman yardakçılar olarak da kullanılır. Bob Marley çok sefer kullanmıştır şarkılarında.

    JAH: Rastafari dininde tanrıya verilen ad. Yehova sözcüğünden elde edilmiştir.

    MENTO: Reggae’nin en eski atası olarak bilinen, Jameika’daki ilkel folk müzik türü.

    NANTY: Kabiliyetli, becerikli kimse.

    SISTREN: Kız kardeş, dost, arkadaş, broooğğğ

    DREDREN: Erkek kardeş, yoldaş, broooğğğ

    TAM: Genelde yünden yağılan, dreadlock ların üzerine takılan sarı, kırmızı, yeşil renklerde olan şapkalar.

    ZION: Matrix filminden de hatırlarsınız, insanlığın son kalesidir. Rastafari’de, söz verilen topraklar anlamına gelir. Soyut bir kavramdır. Babylon’un zıttıdır. Ulaşılacak yer, mutluluk ülkesidir.

    Bize (Rastalara) yıllarca esrarkeş, müptezel, hippi, serseri, saçı sakalı karışık vs gibi ithamlarda bulunup, Reggae sound ritmiyle atan narin yüreğimizi üzdüler. Bob Marley için de çok şey söylediler. Peki ben nasıl tanıştım onunla? Şöyle:

    Bir yaz günü, sene 2005. Dayımın oğlundan karışık mp3 cd si doldurmuşum. Babama güç bela, borç harç aldırdığım cd çalara takmışım o cd’yi ve ılık Haziran rüzgarı saçımı, yeni tellenen sakalımı ve tüm tüylerimi okşarken, köylülerden aldığım tütünden ince bir dal sarmışım. Mavi duman havaya yükselirken ilk defa o sesi duydum. “ no woman no cry…” O an tüm dünyayı ve sahilleri dolaştım, okyanuslarda kanat açtım. Çok sonraları kim olduğunu öğreneceğim kişiyi o zaman çok sevmiştim. Kadın yok ağlamak yok, sandığım sözleri, ilerde abim düzeltti: “Hayır kadınım, ağlamak yok” idi onun anlamı. İşte o yaşımda artık bir rasta idim.

    Üniversiteye gelince de Jameika’lı bir çocukla baya muhabbet ettik. Esrar tekkelerinde takıldık bir süre, tekke kendi evimizdi ama mahalle ve dünya kiralıktı, üstelik en adi kiralık bir katil BABYLON ve onun çarklıları, çarkları.

    Geçenlerde Beyazıt’ın oralarda geçerken sahaflar varmış, bilmiyorum oraları, gittik. Dolaşırken yerde 5 tl lik kitaplar arasında gördüm bu kitabı. Okumam lazımdı çünkü.

    Kitaba gelelim:

    “Ve gülümse, Jamaica’dasın
    Gel, gülsün yüzün Jamaica’da
    Hepimiz birlikte, Jamaica’da
    Şimdi gelin Jamaica’ya
    Duygulu kent, duygulu insanlar
    Görüyorum eğleniyorsunuz
    Reggae ritmiyle dansederken
    Ey güneş adası, gülümse
    Halkımıza yardım edeceğiz…”

    6 Şubat 1945 günü St. Ann’ın az uzağında bir dağ evinde, Robert Nesta Marley yaşamla tanıştı. Yemyeşil bir dağ eteği ve yöresi. Bu köye “zamanın yavaş geçtiği yer” de denirdi. Onun doğduğu ev müze halindedir.
    Beyaz bir baba ve siyahi bir annenin birlikteliğinden doğmuştur ve “ben ne siyahların tarafındayım ne de beyazların” demiş. Gelgelelim babası aileyi terketmiş. Babasız büyüdüğü için tüm eş dost konu komşu ona sahip çıkmış. Büyükbabası en büyük yardımcısıydı. Onun müzikle tanışmasına vesile olmuş pek çok konuda dünya görüşünü etkilemiştir.

    Zamanla okuldan okula şehirden şehire geçim derdi ile savrulan aile Trenchtown’a yerleşir. Nesta burada demirci çıraklığı yapar ama aklı hep müziktedir. Yaşadığı yerde hırsızlık, cinayet, yoksulluk almış başını gitmiştir. O bunlardan hep geri durmuştur ve genelde ailesi ile vakit geçirmiştir. Bu dönemlerde Jimmy Cliff ile tanışmıştır ve müzik dünyasına adım atmıştır.

    Jimmy Cliff’i bunun ile hatırlarsınız belki;
    https://youtu.be/xzGV9Bl6CGg

    İlk plağını doldurur ama tutulmaz. Yılmadan devam eder ve “The Wailing Wailers” grubunu kurarlar arkadaşları ile. Daha sonra yeni bir soluk gelir müzik piyasasına. Bu dönemdeki siyasi çalkantılar gençleri varolma savaşına sürüklüyordu. Bir kuşak düzene karşı durmaya başlıyordu. Dayatılan hayata isyan ediyor, müziklerinde artık “rude boy” denen kültür baş gösteriyordu. Ve Wailiers bu akımın öncülerinden oldu.

    Daha sonra “Rastafari” olgusu ile tanıştılar. Bu öğreti ve felsefe onları, yani asileri devrimci yaptı.

    Gruptan ayrılan üyeler oldu zamanla. Ekonomik sorunlar baş gösterdi. Zorluklar dalga dalga geldi. İleride eşi olacak kadın Rita’yı alıp Amerikaya taşınan annesinin yanına gittiler. Geçim derdinden dolayı pek çok işe girip çıktı. Demirciliği sayesinde Chrysler fabrikasında iş buldu. Ama Sam Amca’nın çukuru onu boğuyordu ve Jamaica’ya döndü. Eski dostlar bir araya geldiler ve patlattılar bombayı:

    https://youtu.be/87HqYVb_mvA
    https://youtu.be/eZ3eA5gxiLs

    Ama hükümet baskısı devam ediyordu ve bir grup üyesi esrar içmekten dolayı tutuklanmıştı. Tüm bunlardan bunalan Bob bir süre çiftçilik yaptı. Yediği kazıkların sonrasında kötü insanlara şunu söyledi “ onlar hakkında kötü şeyler söylemek istemiyorum ama söyleyecek iyi şeylerim de yok.” Çünkü onun besteleri çalınıp kullanılmaya başlanmıştı.

    “Gerçek şu ki, herkes seni incitecek. Yapman gereken tek şey, acı çekmeye değer birini bulmak.”
    Bob Marley

    Hepimizin bildiği şarkısı ise “no woman no cry” dır kuşkusuz. Bu parça Trenchtown’da geçen günlerini anlatır onun.

    “Bu büyük gelecekte
    Geçmişini unutamazsın,
    Sil gözlerini diyorum sana
    Hayır kadın ağlama”

    Artık Reggae dünyayı sarmıştır. Daha sonraki dönemlerde bazı şarkıları Jamaica’da yasaklanmış, sansüre takılmıştır. “Sakıncalı düşünceleri” müziğine yansımıştır çünkü. Gördükleri ve yaşadıklarını artık tutamaz içinde.

    Yasaklı şarkılara bir kaç örnek:
    https://youtu.be/4XHEPoMNP0I
    https://youtu.be/BR0fQ6wJb6A
    https://youtu.be/5Qe23LVs2O4

    Amacı: insanları birleştirmekti. Tüm insanları. Tek silahı gitarıydı. Bu uğurda düzenlenen “Smile Jamaica” konseri düzenlendi. Konser bedavaydı ve tüm halka teşekkür mahiyetindeydi. Ama bir şekilde konser engellenmek istendi ve Bob Marley’in evi kurşunlandı konserden evvel.
    Tüm ısrar ve baskılara rağmen Bob vazgeçmedi ve sahne aldı. Saldırı engel olması amacındaydı ama halkın sevgi selini ve coşkusunu artırmaya yaramıştı.
    Artık bu zayıf saçları dreadlock olan çikolata renkli adam dünyayı sallıyordu.

    https://youtu.be/za01QWLXisQ

    RASTAFARİ

    Marcus Mosiah Garvey, siyahların özgürlüğünü ve kurtuluşunu savunan efsanevi 20. yüzyıl peygamberi olarak kabul edilir. Öğretisi ve yaşamı Bob Marley’i derinden sarsmıştır.

    Özgürlük, bağımsızlık gibi kelimelerin anlamını çok zaman evvel unutmuş, köleliğin verdiği yıkımı yaşayan siyah insanlar dünyası için Garvey ve felsefesi yepyeni bir ses, bir umut oldu. Bu öğreti tüm siyahların birleşmesi ilkesine dayanıyordu.

    Garvey aynı zamanda ödüncü yaklaşımlara ve bu yaklaşımların temsilciliğini üstlenen siyahi liderlere de savaş açtı. Bu liderler yaptıkları konuşmalarda, siyahların beklenen güzel günlerin bu dünyada değil, “Cennet”te gerçekleşeceğini söyleyerek,bu insanları sömürmeye hizmet veriyorlardı. “Cennete itirazımız yok” dedi Garvey, “ama şu anda dünyada yaşıyoruz. Ve çok ayrıdır. İlgimizi bu dünyaya yoğunlaştırıp özgür ve bağımsız uluslar yaratmalıyız.”

    En büyük düşü ise siyahları ait olduğu yere yani Afrika’ya taşımaktı. Bu uğurda taşıma şirketi kurdu ve siyahilere hizmet verdi. Daha sonra ABD tarafından cezalara çarptırıldı ve taşıma izni iptal edildi.

    Artık siyahlar arasında bir peygamber olarak görülüyordu. Afrika’da bir kralın tahta çıkacağını ve kurtuluşun yakın olduğunu dile getirmişti ve yıllar sonra Etiyopya’da bir kral tahta çıktı: Ras Tafari. Beklenen kral oydu. Yeni din bunun ardın doğmuş oldu böylece. Siyahların umudu olan bir din: Rastafari!

    Rastafari mensupları sade giyinir. Tam adı verilen 3 renkli şapkaları onları belli eder. Kırmızı: dökülen kanı, sarı: sahip olunan zenginliği, yeşil: yeryüzünün verimliliğini temsil eder.

    Neyse efendim. Bob Marley Rastafari ile tanıştıktan sonra müziği ve felsefesi farklı bir boyuta ulaşır. Küçücük, dar bir görüş alanına bağlanıp kalan bireyin, dünyayı ve insanlığı göremediğini, kuru, anlamsız bir yaşam sürdüğünü düşünüyordu Marley. Batı dünyası ve Batı kültürünün yaptığı buydu ona göre: insanları küçük dünyalarına, küçük yaşamlarına hapsetmek. Batılılar yani beyazlar. Artık müziği bu insanlığı ayağa kaldırmaya yöneliktir.

    https://youtu.be/oyFmNPoDbDU

    Babylon’un baskılarına tepki vardır artık:

    “Nasıl hala oturabiliyorsun orada
    Ne zaman çevreme baksam
    Acı çeken insanlar görüyorum
    her yerde…”

    Bu kadar şan şöhret neticede para demekti. Ama önce şunu bir izleyiniz dostlar:
    https://youtu.be/VjLSIauDEX0

    "mülk seni zengin yapar mı? Para hayatı satın alamaz. Benim zenginliğim hayatım, sonsuza dek."

    Bob kazancının büyük bir çoğunluğunu yardım kuruluşlarına bağışlıyordu. Kötü durumda olan Jamaica’lılara ayda yaptığı bağış 200bin doları geçiyordu. Afrikadaki okul, kilise, hastane gibi yerlere de yardım ediyordu.
    Şarkıları içinde belki de en anlamlısı “Redemption Song” olsa gerek:

    “Kurtarın kendinizi zihinsel kölelikten
    Kendimizden başkası özgür kılamaz aklımızı”

    “Eşlik etmeyecek misin
    Bu özgürlük şarkılarına ?
    Çünkü tek sahip olduğum, kurtuluş şarkıları,
    Kurtuluş şarkıları”

    https://youtu.be/QrY9eHkXTa4

    Kitabın içinde çok hoş bir röportaj da var. Umarım okuyanlar için keyifli olur.

    Bir gün Bob yere yığılır ve yapılan araştırmalar sonucu kanser olduğu ve çoğu yerini sardığı ortaya çıkar. Memleketinden uzakta olan Dost Bob, tüm umutlar tükenince evine dönmek üzere yola çıkar ama çok fenalaşan Kral, acil hastaneye yatırılır. Tüm bekleyişin ardından 1981 yılının 11 mayıs sabahı Reggae kralı Bob Nesta Marley hayata veda eder. 36 yaşında ve ününün zirvesinde iken aramızdan ayrılır.

    Bu en ünlü Rasta, Babylon’daki cefasını tamamlamış ve Zion’a gitmiştir.

    Peygamber olan Bob artık zion’daki tahtındadır ve oturmuş en kallavi cigaralardan içiyordur. :)

    Onun ardından dünya bu müziği daha iyi tanıdı ve sevdi. Teşekkürler Jah, teşekkürler Bob, teşekkürler Ras Tafari…

    Mezarında hala “GANJA” yetiştiği söylenir. Bir gün orayı ziyaret edebilirsem bunun teyidini yaparım sevgili dostlar.

    Onun ardından şu sözler havada süzülür:

    “Ne zaman işitir gibi olsam
    bir kırbacın şakırtısını
    Buz gibi akar kanım,
    Anımsarım, esir gemisinde
    Ruhumu nasıl yaraladıklarını…”


    Esen kalın dostlar, Jah sizinle olsun. RASTAFAY!!!

    Bonus şarkılar, keyifli okumalar, sağlıcakla dinlemeler :)

    https://youtu.be/KLL3DKZAzig
    https://youtu.be/Li41j14n4aY
    https://youtu.be/ysUcCHngH-I
    https://youtu.be/_fF4x-LljWo
    https://youtu.be/j2G_FA7weGk
    https://youtu.be/pZ7RjaFIP80

    Karadenizden Reggae :)
    https://youtu.be/gUXIDTbrMJo
    https://youtu.be/_SaF9RTqqQI
    https://youtu.be/GDIaH5NzT7U
    https://youtu.be/O8L5_6FaU_0
  • Aklında biriken terleri sildim. Önüne düşen dalgalı saçları tekrardan geriye ittim.  yüzünü daha yakından inceledim esmer teninin üzerinde yer alan  büzülmüş dudakları,  uzun kirpikleri, ve seyrek duran sakalları... Bu kusursuz bedenin Azrail'leri  kimdi peki?
  • Çok güzeldi Perihan, kocaman kahverengi gözleri, uzun örgülü saçları vardı. İncecikti, uzun boyluydu. Babasından sonra yokluktan, kederden daha da zayıflamıştı ama çok güzeldi yine de. Okuldayken de birbirimize bakardık uzaktan. Çekine çekine, utana utana bakışırdık. Ürkektik, hemen kaçırırdık gözlerimizi.
  • Tanıdığımız her bir kişi kendine özgü bir özelliğiyle kalır ya aklımızda; saçları gözleri veya ağızlarıyla, bazen sesleri hatta duruşlarıyla nakşolur ya hafızamıza insanlar...
  • 656 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Kitaba değinmeden önce kısa bir bilgilendirme yapmak istiyorum. Aslında Suç Ve Ceza dışında Dostoyevski'ye ait başka eser okumak hiç içimden gelmemişti. Ama daha sonra birkaç incelemeye denk gelince ve özetleri gözden geçirince böylesi bir dehaya haksızlık olur düşüncesiyle Karamozov Kardeşler'i istedim. Ama gelin görün ki şimdi Budala incelemesi yapmaktayım. Olaylar olaylar...

    Dostoyevski'nin en çok sevdiğim tarafı cesur ve açık olmasıdır. Açıktan kasıt şudur: Dönemin sadece güzelliğini, iyiliklerini veya insanların birbirlerine olan şaşalı, süslemeli davranışlarını ön plana çıkarmıyor; en azından o tür yazarlardan olmadığını gösteriyor. Bu yüzden her eseri bir ders, bir tokat niteliğindedir. Dönemin sosyoekonomi ve sosyoboyutunu olduğu gibi, perspektif bakış açısıyla sunuyor. Bu çok iyi bir gözlemci ve aşırı araştırmacı olduğunu gösterir. Üstelik yaşantısından ve çevresinden edinmiş olduğunu izlenimleri de aktarmaktan çekinmiyor ve bunu pohpohlayarak dile getirmiyor.

    Dostoyevski'nin bu tarafı bana Rus Edebiyatında Anton Çehov'u hatırlatıyor. Roman ve klasikler konusunda nasıl Dostoyevski ön plana çıkıyorsa, Hikaye ve öykü dalında da Çehov aynı yeri almaktadır benim için.

    Kitap 4 kısımdan oluşmaktadır. İlk iki kısım giriş diye başlar ve sonra 3. kısım ile gelişir ve sonuç olarak 4. kısımda biter...

    Birinci kısım: Prens Mişkin İsviçre'den Rusya'ya gelişi(hastalığından dolayı gidip dönmesi)ni anlatmaktadır. Ülkesine tekrar geldiğinde beş parasızdır, berdüşt gibi dolaşmaktadır. Bu hadise sonucu isminin ve soyunun verdiği itibar ile yeni arkadaşlıklar, yeni maceralara tanık olacaktır.

    İkinci kısım: Prens Mişkin'in ortama adapte olmasıyla 'aşık' olmasını anlatmaktadır. Bu sayede bir kaçış başlar ve beraberindeki birçok arkadaşını, dostunu, dostlukları geride bırakır ve kendisine karşı cephe almasına sebep olur.

    Üçüncü kısım: Prens Mişkin'in Alaya'ya tutulmasını(birazdan aşağıda değineceğim) ve gerçek aşkı bulmasını bu olay üzerinden hadiselerin gerçekleşmesini anlatır.

    Dörtüncü kısım: Yukarıda belirttiğim üç kısımlık olayın sonucudur. Eh, bunu da verirsem okumanıza gerek kalmaz. :)

    Kitap karakterleri ve analizleri(benim dikkat ettiğim karakterler)

    Prens Muşkin: Ana karakterimizdir. Genç, soylu, kendi halinde, arkadaş canlısı, biraz saf ve çok düşünceli biridir. Kitapta felsefik konuşmaları ve gözlemleri ile ön plana çıkıyor.

    General: Prens Muşkin'in Rusya'ya geldikten sonra tanıştığı ve ahbaplığını kurduğu bir karakterdir. Prens Muşkin'e çok fazla yardımcı olmuş, evine götürüp yatacak yer ayarlamıştır. Kişisel özellikleri ise şair ruhlu, sert, disiplinli, güçlü, sakin gibi özelliklere sahiptir.

    Rogojin: Yazacak bir şey bulamadım. :S

    Ferdişçenko: Soğukkanlı, cıvık, işgüzar, utanma nedir bilmez bir karakter. Her Rus klasiğinde olmazsa olmaz tiplerden.

    Nastasya Filipovna: Zengin, alımlı, göz kamaştırıcı, ilgi odağı bir karakter.

    Afonasiy İvanoviç: Heybetli, uzun boylu, boğazına düşkün, yaşlı, saçları ağarmış bir ihtiyar.

    Lizaveta Prokofyevna: General'in karısı sıfatındadır ve üç kız çocuğu vardır. Yaşına rağmen çocuksu hal ve hareketleri olsa da son derece haşin ve sert bir yapısı vardır. Kısacası iyi ve kötü yanlarıyla bir çocuk.

    Aglaya: Üç kız kardeşin en neşelisi, sevimlisi, kendi halinde(bu yönüyle Prens ile benziyorlar) ve en güzeli diyebileceğimiz bir karakterdir.

    Alexandra: Üç kız kardeşten biridir. Yüzü pek gülmez, kederli, hüzünlü, daima düşünceli ve ağır bir yapısı vardır.

    Adelaida: Üç kız kardeşten sonuncusudur. Son derece iyi huylu, yüzü huzurlu ki kitapta Prens Muşkin onun için:'' İnsan siziz yüzünüze bakarken iyi kalpli bir kız kardeş yüzü görüyor'' demişti.

    İpolit: Benim en dikkat çektiğim karakter. Çok genç olmasına rağmen kitapta çok fazla sorumluluk yüklenmiş ve korkusuz, duygularını saklamayan verem hastası bir genç. Kitap içinde kendi ağzından çok iyi ve düşündürücü söylemleri vardı.

    Kitap içinde bir diyalogda dikkatimi çeken bir şey olmuştu.
    ''Rus edebiyatı Puşkin ve Gogol'da oluşuyor benim için''(s-495) gibi bir değinme olmuştu. Dostoyevski'nin bu betimlemesini kendine göre yakın olarak gördüğü ve bu yüzden değindiğini düşünüyorum. Diğer kitaplarında değindimi bilmiyorum ama bu dikkat çekiciydi.

    Yayınevi ile ilgilide şunu demeliyim ki, daha önce Antik Yayınları'na ait bir çeviri okumadım. Yazılar arası sıkışmalar çok sıksa da, noktalama işaretleri ve yazım kuralları kusursuza yakındı.

    Bir son konum ise 'Nastasya' ve Budala ile Suç Ve Ceza karşılaştırması. (Kısaca değinmeliyim)

    Gonçarov'un Oblomov, Dostoyevski'nin de Suç Ve Ceza, Budala kitabında da Nastasya iki defa hizmetçi rolünde görülüyor. Sadece Dostoyevski'nin okumuş olduğum bu iki eserinde Nastasya geçmekte. Ben buna dikkat çektim ve diğer eserlerini de okuyunca dikkatli olacağım. Nastasya... acaba bu isim neden... Neden hizmetçi ve kötü karakter...

    Budala'yı Suç Ve Ceza'dan ayıran özelliği ana karakter Muşkin'dir. Suç Ve Ceza'da asi, nefret duygusu ön planda, soyutlanmış, içe dönük duygusal, değişen ruh hali gibi belitileri olan Raskolnikov'un tam tersi bir karakter olmasıdır. Yani farklılık sadece karakter analizi ile sınırlı; öte yandan pek bir fark yok. Bu yüzden iki eseri de okumak karşılaştırma ve analiz bakımından ideal diyebilirim.

    Keyifli okumalar.