• 272 syf.
    Merhabalar :)

    Sanırım sırayı karıştırdım... Açıkcası okurken sırayı karıştırdığınızı fark etmezsiniz. Çünkü her kitapta farklı bir cinayet açıklanıyor. Sherlock Holmes da yeni bir cinayet olayını çözdüğü zaman eski cinayete dair tüm hatıralarını siliyor. Adam muhteşem. Her kitapta biraz daha hayran kalıyorum ona. Hele yeni bir ipucu bulduğunda attığı çığlık, kahkaha, ellerini birbirine çırpması... Çocukça tavırları çok hoşuma gidiyor.

    Bu kitap da soluksuz okuduklarım sırasına girdi. Dostumuz Dr. Watson'un detektifcilik maharetlerini Sherlock olmadan sergilediği bir kitap. Sherlock yok diye sıkıcı olduğunu mu sanıyorsunuz?
    O zaman yanılıyorsunuz. Olayların gidişatı heyecan verici. Ayrıca Sherlock her zamankı Sherlock işte. Mutlaka oradadır ;)

    Konusuna kısaca değinecek olursak, Baskerville soyuna lanetli bir köpek musallat olmuş durumda. Sir Charles'in ölümünden sonra kahramalarımız Sir Henry'i korumak ve bu saçma hikayenin gerçek sorumlusunu bulmak için harakete geçiyor. Olaylar ilginç ve gizemli bir şekilde devam ediyor yine. Ama Dünyanın Güneş'in etrafında döndüğünü bile bilmeyen dahimiz ve arkadaşı Dr. Watson olayların ardındaki sırrı çözmeyi ve 'laneti' kaldırmayı başarıyor.

    Heyecanla okudum, çok sevdim, kesinlikle tavsiye ediyorum.

    Keyifli okumalar :)
  • Ben İsmet Özel, şair, kırk yaşında.
    Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar
    ben yaşarken koptu tufan
    ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kainat
    her şeyi gördüm içim rahat
    gök yarıldı, çamura can verildi
    linç edilmem için artık bütün deliller elde
    kazandım nefretini fahişelerin
    lanet ediyor bana bakireler de.
    Sözlerim var köprüleri geçirmez
    kimseyi ateşten korumaz kelimelerim
    kılıçsızım, saygım kalmadı buğday saplarına
    uçtum ama uçuşum
    radarlarla izlendi
    gayret ettim ve sövdüm
    bu da geçti polis kayıtlarına.

    Haytanın biriyim ben, bunu bilsin insanlar
    ruhumun peşindedir zaptiyeler ve maliye
    kara ruhlu der bana görevini aksatmayan kim varsa
    laboratuvarda çalışanlara sorarsanız
    ruhum sahte
    evi Nepal'de kalmış
    Slovakyalı salyangozdur ruhum
    sınıfları doğrudan geçip
    gerçekleri gören gençlerin gözünde.Acaba kim bilen doğrusunu? Hatta ben
    kıyı bucak kaçıran ben ruhumu
    sanki ne anlıyorum?

    Ola ki
    şeytana satacak kadar bile bende ondan yok.
    Telaş içinde kendime bir devlet sırrı beğeniyorum
    çünkü bu, ruhum olmasa da saklanacak bir şeydir
    devlet sırrıyla birlikte insanın
    sinematografik bir hayatı olabilir
    o kibar çevrelerden gizli batakhanelere
    yolculuklar, lokantalar, kır gezmeleri
    ve sonunda estetik bir
    idam belki!
    Evet, evet ruhu olmak
    bütün bunları sağlayamaz insana.

    Doğruysa bu yargı
    bu sonuç
    bu çıkarsama
    neden peki her şeyi bulandırıyor
    ertelenen bir konferans
    geç kalkan bir otobüs?
    Milli şefin treni niçin beyaz?
    Ruslar neden yürüyorlar Berlin'e?
    Ne saçma! Ne budalaca!
    Dört İncil'den Yuhanna'yı
    tercih edişim niye?

    Ben oysa
    herkes gibi
    herkesin ortasında
    burada, bu istasyonda, bu siyah
    paltolu casusun eşliğinde
    en okunaklı çehremle bekliyorum
    oyundan çıkmıyorum
    korkuyorum sıram geçer
    biletim yanar diye
    önümde bir yığın açalya
    bir sürü çarkıfelek
    gergin çenekli cesetleriyle
    önümde binlerce çiçek
    korkuyorum sıra sende
    sen de başla ve bitir diyecek.
    Yo, hayır
    yapamaz bunu, yapmasın bana dünya
    söyleyin
    aynada iskeletini
    görmeye kadar varan kaç
    kaç kişi var şunun şurasında?

    Gelin
    bir pazarlık yapalım sizinle ey insanlar!
    Bana kötü
    bana terkettiğiniz düşünceleri verin
    o vazgeçtiğiniz günler, eski yanlışlarınız
    ah, ne aptalmışım dediğiniz zamanlar
    onları verin, yakınmalarınızı
    artık gülmeye değer bulmadığınız şakalar
    ben aştım onları dediğiniz ne varsa
    bunda üzülecek ne var dediğiniz neyse onlar
    boşa çıkmış çabalar, bozuk niyetleriniz
    içinizde kırık dökük, yoksul, yabansı
    verin bana
    verin taammüden işlediğiniz suçları da.
    Bedelinde biliyorum size çek
    yazmam yakışık almaz
    bunca kaybolmuş talan
    parayla ölçülür mü ya?

    Bakın ben, bir çok tuhaf
    marifetimin yanısıra
    ilginç ödeme yolları bulabilen biriyim
    üstüme yoktur ödeme hususunda
    sözün gelişi
    üyesi olduğunuz dernek toplantısında
    bir söyleve ne dersiniz?
    Bir söylev: Büyük İnsanlık İdeali hakkında!
    Yahut adınıza bir çekiliş düzenleyebilirim
    kazanana vertigolar, nostaljiler
    karasevdalar çıkar.

    Yapılsın adil pazarlık
    yapılsın yapılacaksa
    işte koydum işlemeyi düşündüğüm suçları
    sizin geçmiş hatalarınız karşısına.
    Ne yapsam
    döl saçan her rüzgarın
    vebası bende kalacak
    varsın bende biriksin
    durgun suyun sayhası
    yumuşatmayı bilen ateş
    öğüt sahibi toprak
    nasıl olsa geri verecek
    benim kılıcımı.
    İsmet Özel
    Sayfa 231 - Tiyo Yayınları
  • 250 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10·
    Kitabın konusu zaten birçok incelemede ele alınmış. Ben inceleme yapmaktan ziyade, kendi düşüncelerimi belirtmek istiyorum.

    Kitabı çok sevdim. Eserin kendi (Utopia kısmı) zaten paha biçilemez; kitaptaki diğer kısımlar da çok özenle hazırlanmış, bu kısımlar sayesinde ilginç bilgiler edinmiş oldum.

    Utopia gibi bir ülkede yaşamak isterdim. Yazarın fikirlerinin çoğu çok hoşuma gitti. Sadece birkaç yönü birazcık farklı olsa, orası tam hayalimdeki ülke olurdu :)

    Tabii ki dünyadaki tüm ülkelerin Utopia gibi olması mümkün değil; öyle olmasına gerek de yok zaten, öyle olmasını isteyecek insan sayısı da çok azdır muhtemelen. Sadece, mala mülke, statüye, kaba kuvvete, boş uğraşlara, boş inançlara düşkün olmayan; bunlar yerine bilime, kendini ve başkalarını sürekli geliştirmeye, üretmeye, öğrenmeye, paylaşmaya istekli olan insanlardan oluşan bir topluluğa uygun bir toplum düzenine sahip Utopia. Fakat bu, nüfusun gereksiz derecede patlamış olduğu bu çağda gerçekleştirilmesi çok zor bir düzen zaten.

    Kısacası bana göre bu, ideal bir toplum düzeni olurdu; birçok kişiye göre öyle olmamasını da normal karşılıyorum. Örneğin ben öyle bir ülkede çok mutlu ve üretken olurdum, ama hayatımdaki en değerli kişilerden bazıları orada mutlu olmazlardı. Çünkü onlar için kıyafetlerin işlevinden ziyade görünüşü önemlidir, hatta harika kombinasyonlar yapacak kadar yetenekliler moda konusunda. Yeri geldiğinde pahalı aksesuarlar, takılar kullanmayı severler. Bazı sevdiklerimse boş zamanlarında kitap okumak, yeni şeyler öğrenmek yerine zeka gerektirmeyen oyunlar oynayarak veya ona benzer şeylerle vakit geçirmeyi tercih ederler. Vs. Bütün bunlar zevk meselesi, hiçbiri yanlış ya da zararlı değil. Tek söylemek istediğim, onlar Utopia gibi bir ülkeyi sıkıcı bulurlardı. Onlarsız bir hayat düşünemediğim için, ben de öyle bir topluluğun yanına taşınmaktansa burada kalmayı tercih ederim :)

    Yani hangi toplum düzeninin daha iyi olduğu konusunda yüzyıllardır tartışmalar yapılıyor olmasını saçma buluyorum, çünkü herkes aynı şekilde yaşamak istemek zorunda değil. Bence en güzeli, aynı şekilde düşünen, benzer bir hayat tarzı isteyen kişilerin bir araya gelip kendilerine uygun devletler kurabilmeleri olurdu ve bu farklı devlet türlerinin savaşmadan, birbirlerine karışmadan varlıklarını sürdürebilmeleri...
  • 610 syf.
    ·8 günde·Beğendi·9/10
    On bir bin yıllık insan tarihini adım adım anlatan, anlatılan herşeyi bilimsel ve arkeolojik kanıtlarla açıklayan şahane bir kaynak kitap.

    Bu tarz kitapları çok seviyorum, çünkü benzer her kitap aslında bir diğerini bilimsel olarak destekliyor ve okuyanın yaşamla ilgili bildiği gerçekleri pekiştirmesini sağlıyor. Hal böyle olunca bizlere öğretilen pek çok şeyin aslında ne kadar saçma, içi boş ve uydurma bilgiler olduğunu görerek gerçekleri bilim ışığında bulmanın keyfini yaşıyorsunuz.

    İnsanlık tarihinin çağdaş dünyaya evrimi, 11.000 yıl önce avcı/toplayıcı olan toplulukların çiftçiliğe yönelerek yerleşik hayata geçmesiyle başlıyor. Bugün tükettiğimiz pek çok sebze, meyve ve hayvani gıda o dönem doğada bulunan yabani türlerinden, insanoğlunun müdahalesiyle evriliyorlar. Saphiens kitabını okuyanlar, buğdayın evrimsel değişimi anlatılırken; buğdayın insan tarafından evcilleştirilmediğinden, aksine çiftçilik yapmak zorunda oldukları için yerleşik hayata geçen insanın buğday tarafından evcilleştirildiğinden bahsedildiğini hatırlayacaklardır. Benzer teori; ki bence kanıtlandığı için bir kanun olarak da kabul görebilir, bu kitapta da yer alıyor, hem de sadece buğday değil bezelye, nohut, zeytin, bademi de kapsayarak.

    Tarihsel süreçte yerleşik hayata geçen toplumların nüfus artışları, avcı/toplayıcı topluluklara oranla daha iyi beslenme ve barınma imkanlarına paralel olarak doğurganlık, ve doğan bebeklerin hayatta kalma oranlarının yüksek olması nedeniyle daha hızlı olmuş, bu da bu toplumların geliştirici, üretici, tasarlayıcı insanların ortaya çıkmasını yani dolaylı yoldan teknolojik gelişmelerin önünü açmıştır.

    Yerleşik düzene geçen toplumlar tavuk, hindi, koyun, keçi gibi küçük hayvanları evcilleştirerek protein açısından zengin besin kaynakları elde ettikleri gibi büyük çiftlik hayvanlarını da evcilleştirerek et ve sütlerinden, saban çekmek için güçlerinden, daha verimli hasat için gübrelerinden faydalandıkları gibi yük taşımadan ve ordularında savaş silahı olarak (atlar dönemin koşullarında çağımızın tanklarına eşdeğerdir.) da yararlanmışlardır.

    Yiyecek üretiminin yüksek olduğu yerleşik toplumlar, yiyecek depolamayı öğrenerek zor koşullarda dahi hayatta kalmayı ve çoğalmayı başardılar, böylelikle büyük, kalabalık, yerleşik ve katmanlı toplumlar haline geldiler. Bu sayede avcı/toplayıcı toplumlara oranla çok daha yüksek bir medeniyet kurmayı başaran yerleşik toplumlar teknolojik olarak da hızlı bir ilerlemeye girdiler. Bu ilerlemenin başında okyanusların aşılmasına imkan sağlayan gemiler, çelik ve barut geldi. Atları evcilleştirerek uzun mesafeleri kısa sürelerde ve zorlanmadan kateden topluluklar için keşif saldırılarıyla diğer toplulukları ele geçirmek hiç de zor olmadı.

    Benim açımdan yeni ve ilginç bir bilgi olarak; avcı/toplayıcı toplumların bir çoğunun yerleşik hayata geçen toplumlardan geçen çiçek, kabakulak, grip, tifüs gibi bulaşıcı hastalıklarla nüfuslarının neredeyse tamamını kaybetmeleri oldu. Evcilleştirdikleri yabani hayvanlardan kaptıkları virüslere karşı bağışıklık sistemleri gelişen toplumların mikroplar sayesinde diğer toplumları ortadan kaldırması gerçekten çok ilginç bir bilgiydi.

    Kitap oldukça kalın ama okuması o kadar zor olmayan, dolu dolu, pek çok yeni şey öğreneceğiniz çok kapsamlı bir bilimsel çalışma. Evrim’in hala sorgulandığı şu dönemde özellikle körü körüne evrimi reddedenlerin mutlaka okuması gerektiğine inanıyorum.

    Keyifli okumalar diliyorum..
  • 608 syf.
    ·23 günde·10/10
    Merhaba arkadaşlar, bugün sizlerle uzunca bir aradan sonra tekrar bir kitap incelemesi paylaşacağım. Kitabımız yine bir Vedat Türkali kitabı: Yeşilçam Dedikleri Türkiye.

    Şöyle bir baktığım zaman sitede bu kitaba yeterince önem verilmediğini gördüm. Okuyan çok az. Üstelik inceleme yazanlardan bazıları da kitabın diğer kitapların gölgesinde kaldığını, o kadar iyi olmadığını vs. yazmış. Bunu neye istinaden yazmışlar, bilmiyorum. Okunma oranının az olması bir kitabı değersiz mi yapar? Şüphesiz kitabın kalitesini okuma sayısına göre belirleyen zihniyete kitabı okuduktan sonra kızmamak mümkün değil.

    Denebilir ki bu kitap çok okunmamasına rağmen Türkali'nin en iyi romanlarından birisidir. Belki de en iyisidir, bilemeyeceğim. Türk edebiyatının da ayrıca en özgün, en kaliteli toplumcu eseridir. Şu ana kadar okuduğum diğer kitaplarından çok daha kapsamlı. İsminden anlaşılacağı üzere yalnızca film çevirmek, senaryo vs. üzerine yazılmış değil asla. Türkali bu romanda pek çok şeye değinmiş. Gelin bunları tek tek irdeleyelim(Spoilerin dibine vuracağız, haberiniz olsun).

    Yeşilçam Dedikleri Türkiye, adından da anlaşılabileceği üzere Türkiye'de her sektörde yaşanan kapitalist sömürüyü, bu sömürünün bireyin yaşantısına olan etkisini adeta bir ''Yeşilçam edasıyla'' konu alan bir roman. Yeşilçam edası derken olayların sanki bir film şeridindeymiş gibi ilerlediğini, film çeken insanların da bir film içinde gibi konumlanmasını kastediyorum. Bunun filmi çekilmeye kalkışılsa heralde en aşağı 10 saat sürerdi. Bu roman bizi Türkiye'nin 70'li yıllarına götürüyor. O yıllar elbette herkesin birbirini vurduğu, kaos içindeki Türkiye'nin kapitalist sömürüyle pençeleştiği yıllar. O yılları gözümüzde canlandırırken Refik Tunadan'ın ailesine ışık tutuyoruz. Parçalanmış bir aile, herkes kendine farklı bir hayat yolu çizmiş...

    Refik'in en büyük hayali günün birinde ünlü bir yönetmen olmak. Bunun için çeşitli film şirketleriyle görüşüyor, kurduğu ekiple film çekmeye hazırlanıyorlar. Ablası Seniye avukat. Babası Zühtü ise çok ilginç bir karakterimiz. Annesi Mefharet ile ayrıldıktan sonra İstanbul'a gelmiş, çocuklarını kendisi ve evin hanımı Makbuş büyütmüş. Çok tecrübeli bir eczacı. Yalnız bu aile biraz muhafazakar. Zühtü Bey Almanya'da iken oradaki Hitler rejiminden etkilenmiş, Türkiye'ye döndüğünde onun fikirlerini sahiplenerek dönmüş. Doğal ki çocuklarını da öyle yetiştirmiş, Refik de aynı babasına benzer. Onun için film çekerken ekiple çok sıkıntılar yaşıyor; o dönemde senaryoda sansür korkusu hakimken bir de senaryo yazarı Gündüz'ün solculuğuyla uğraşacak. Oyuncu Şahin Doğu ise zaten ünlü olma peşinde bir silah meraklısı(burada Şahin'in Yılmaz Güney'e benzetildiği yönünde şeyler okudum). İyi oyuncu ama hep ünlü olma peşinde ilkelerinden vazgeçen bir adam. Üstüne bir de Türkiye'nin içinde bulunduğu bu koşulları eklerseniz tam seyirlik.

    Kitabın devamında Refik'le babası Zühtü'nün çeşitli yollardan Türkiye'deki sömürünün acı tarafıyla karşılaştıkça fikirlerinin değişmeye başladığını görüyoruz. Refik'in senaryo konusunda Gündüz'le anlaşmazlığı üstüne Zühtü'nün de eczanesine kalfa olarak aldığı Fuat'ın solculuğu eklenince aile dört taraftan solcularca kuşatılıyor. Alt kat komşularından Pervin de Seniye'nin arkadaşı. Gündüz-Fuat-Pervin üçlüsü her daim işçilerin yanında, solcu dernek ve partilerde çalışmalarda yer alıyorlar. Fuat'ın nişanlısı Emine de aynı şekilde. Kurgu ilerledikçe Gündüz'le Refik'in senaryoda uzlaşmaya başlamasını, Fuat'ın da Zühtü Bey'e eczacı derneklerinin toplantılarına götürerek ilaç sektöründeki sömürüyü dinletmesini görüyoruz. O dernekte de çok değişik tipler var. Orada da bir ilaç şirketinin patronu olan Doktor Ramiz'in tek başına ilaç tekelleriyle mücadele etmesini ve nihayet onların karşısında ayakta duramayarak çöküşünü görüyoruz. Bu da Türkiye'nin acı gerçeği oluyor. Tekelleşme her yerde. Patronsan acımadan sömüreceksin, başka yolu yok. Yoksa böyle iflas edersin.

    Kitapta Zühtü ve Refik'in devamlı iç dünyalarıyla karşılaşıyoruz. Bunlar aile olmasına rağmen sürekli muhafazakar çekirdek aile tipine aykırı davranışlarda bulunuyorlar, kendileriyle çelişiyorlar. Yani Türkali diyor ki bakın o muhafazakar aile tipinin altında neler neler var. Burada bir aile kurumu eleştirisiyle karşımıza geliyor. Bunların karşısına Fuat'la Emine ilişkisini çıkarıyor Türkali. Onlar nişanlılar ama asla evlenmeyi düşünmüyorlar. Buna rağmen ilişkileri çok sağlıklı, bazı çelişkiler olsa da karşılarındaki aile gibi ne bir kıskançlık, ne bir sevgisizlik yaşıyorlar. Bu tarafta ise evliliğin ve ailenin bireyi nasıl tahakküm altına aldığını görüyoruz. Bize solcu Gündüz'ün de iç dünyası veriliyor. İnsanlardaki bu iç sesin davranışlardaki tesirini ya da aykırılığını Türkali bize yansıtarak psikolojik tahlil imkanı da sunuyor. Gündüz her insan gibi içinden farklı sesler, farklı telkinler gelse de duruşunu bozmayan çok dirayetli bir solcu. Cezaevi yıllarından tanıdığı işçi arkadaşı Salih var. Onun üzerinden işçilerle sürekli dayanışma halinde. Tıpkı film çekme meselesi ortaya çıktıktan sonra sevgili oldukları, Refik'lerin alt kat komşusu olan Pervin gibi. Onların ilişkisi de çok sağlıklı oluyor. Gerçi Gündüz birkaç kere onu aldatsa bile sadakatini ve bağlılığını daha sonra elden bırakmıyor. Her insan bir noktada hata yapabilir sonuçta. Refik'ler gibi devamlı ve riyakar biçimde değil ya.

    Romanın bir kilit noktası var ki buradan da söz edelim. Gündüz, Refik'i ilaç sektöründeki sömürüyü anlatan bir film çekmeye ikna ediyor. Sonuçta şu ana kadar çektikleri 2 tane cinayet filminden bir tanesi başarılı olmuş, diğeri beş para etmemişse de toplumsal sorunlara değinmek ihtiyacı duyuyorlar. Burada sanatın toplumsal işlevine yapılan vurguya dikkat çekelim. Türkali sanatın toplumsal işlevli olduğu zaman egemen sınıfı nasıl rahatsız ettiğini anlatıyor burada. Fuat sayesinde ilaç tekellerinin yaptıklarını dinleyen ve onlara diş bileyen Zühtü Bey de seviniyor bu işe. Ancak film esnasında çok garip talihsizlikler yaşanıyor. Fuat, Emine, Refik, Gündüz ortaklığında başlanan film işi, ilk darbesini Fuat'ın Zühtü Bey'in eczanesindeyken bombalı saldırıya uğramasıyla alıyor. O kadar sevecen olan, Zühtü'nün inatlarıyla ustalıkla baş eden Fuat'ın hastanede yoğun bakıma alınması film işini sekteye uğratıyor. Daha sonra Gündüz hakkında bir dergide yazdığı şiir nedeniyle çıkarılan tutuklama kararı üzerine Avrupaya kaçmak zorunda kalması da ikinci darbe. Sonra üçüncü darbe ilaç fabrikasındaki işçi sendikasının filme destek olacağı yerde burun kıvırması. Tüm bunlar üst üste gelince film işi yatıyor...

    Gelelim bu olayların önemine. Aşk ve cinayet konulu filmleri büyük şirketlerin desteğiyle çevirmiş olan Refik, kendi çevresiyle bir toplumsal içerikli film yapmaya çalışınca başarısız oluyor. Aynı Doktor Ramiz'in başarısızlığa uğraması gibi. Aynı zamanda solcu görünen sendikanın iş ciddiye binince destek olmaması da küçük-burjuva solculuğunu anlatıyor. Zaten bu kitap o kendi içine dönük, toplumsal içeriği olmayan solun da büyük eleştirisini yapıyor. Zaten Pervin'in Kadın Dayanışma Derneği de Gündüz'ün şu sözleriyle eleştiriliyor, alay konusu oluyor:
    ''-Bakın, dedi Gündüz. Sizin derneğin ilk kuruluş günlerinde bir eski arkadaşa anlatıp duruyorlardı, bu derneğin erkeklerin baskısına karşı kadınlar için ne denli önemli bir görev yüklendiğini, filan. Tatlı bir oğlandır arkadaş. Dinledi. Döndü bana, 'Efendim, anlaşıldı' dedi. 'Bunlar karı koca kavgasını ülke çapında örgütleyecekler...' ''(s.111) Böylece biz 80 sonrasında yaygınlaşan bu tür derneklerin eleştirisini de görüyoruz kitapta. Sosyalist olmayan solun çaresizliği ise zaten kitabın her yerinde. Sömürü ise film sektöründe de, ilaç sektöründe de hız kesmeden devam ediyor.

    Zühtü ve Refik'in zamanla solcu olduğundan bahsetmiştik. Evet, onlar böyle bir ortamda solcu oluyorlar. İtildikleri koşulda başka üçüncü bir yolun olmadığını anlıyorlar. Zühtü Bey'in kitabın son kısmında yer alan Doğu Avrupa ülkelerine seyahati de önemli. Dinlenmek için Fuat'ın zoruyla gittiği bu ülkelerde Zühtü Bey, ne kadar yanıldığını anlıyor. Onlara Türkiye'de sosyalist ülkelerin sefalet içinde yaşadığı anlatılagelmişti hep. Oysa gittiği yerlerde, gördüğü tanıştığı kişilerde halkın ne kadar mutlu olduğunu görüyor. Evlenmeden önceki sevgilisi olan Rum Lena ise Yunanistan'da. Onu çok özlüyor. Bu sebepten en son oraya da uğruyor. Bir bakıyor ki Lena'nın çoluğu çocuğu olmuş, genç bir Yunan komünistiyle evlenmiş! Onların söyledikleri de epey canını sıkıyor, Hitler'e karşı bağımsızlık mücadelesi vermişler filan. Zühtü Bey en sonunda kendisini yıllarca adadığı fikirlerin ne kadar saçma olduğunu anlayıveriyor ve üzüntüden ağlar halde Türkiye'ye dönüyor. Zühtü Beyin başına gelenler komünistlere bile nasip olmadı :)

    Nihayet kitabı özetledim. Gerçi pek özet gibi olmadı ama idare edin işte. Sıra geldi diline ve anlatımına. Türkali ilk kitaplarına göre daha fazla bireyin iç dünyasına yer veriyor bunda. Fazlasıyla iç monolog var. Bazen öyle ki artık canımı sıktı ve kapatmak istedim. Ancak bir yandan da psikolojik şemasını çıkarttığı için daha iyi. Çok fazla devrik cümle var. İmgelem müthiş zaten. Dedim ya bir film şeridi gibi anlatım. Bazen noktalama işaretlerinin alışılmışın dışında(özellikle üç noktanın sık sık) kullanılması da iyi olmuş. Düşünme sürecinin devam ettiğini belirtiyor iç monologlarda.
    Hulasa gayet derin bir roman, özgün bir roman. En iyi romanı sayılabilecek derecede. Onun için olayları bir türlü özetleyemedim, kusura bakmayın özetlenecek bir tarafı yoktu çünkü ;) Ben en çok kurguyu beğendim. Çok fazla şeye değinme fırsatı bulmuş. İlaç sömürüsü, film sömürüsü, kapitalizmde aile, sol içi çatışmalar, bireyin iç dünyası... Yani asla bu sitede söylenenlere katılmıyorum. Herkese şiddetle tavsiye ediyorum. Yalnız başlangıç için ağır gelebilir. İyi okumalar.
  • 336 syf.
    ·9 günde·Puan vermedi
    Kimdir Bu Mitat Karaman?
    Mitat karakterinin analizi
    Mitat oldukça silik, faydasız, ezik, işe yaramadığını hisseden, kaybeden biri. İsminin ve soyadının “h” si yok. Küçük yaşta yetim kalmış. Özgüvenden yoksun ruh halini 3.ağız anlatıcı yoluyla zaten romanın başında anlıyoruz. Sayfa 73’te, Mitat’ı evdeki gereksiz eşyalara benzetiyor anlatıcı:
    “Bir kere kullanıp gömleğini yakınca bir daha kullanmadığı, kenara koyduğu renkli düğmeleriyle devre dışı kalmış bir robot gibi olan ütü. Mitat oydu işte. Faydasız, işlevsiz ama orada. Duvara yaslanmış ütü masası da onun kadar işlevsizdi. Mitat evin içinde nereye baksa kendi soydaşlarını, gereksiz şeyleri görmeye devam etti. Herhangi bir ampülü yakmayan duvardaki düğme. Kapı koluna takılmış lastik tampon. Kablosuz internet kullandığından beri ihtiyaç duymadığı internet kablosu. Akıllı telefon kullandığından beri açmadığı laptopu. Kullanmadığı dijital televizyon platformuna ait tv kumandası. Okunmayan kitaplar. Tükenmiş tükenmez kalemler. Yanmayan ince uzun mutfak çakmağı. Bir teki kayıp olan çekmeceye attığı tek çorap. Mitat o tek çoraptı.
    106.sayfa: Mitat’ın ortaokul 3.sınıfta Biyoloji öğretmeninin sorduğu “insan vücudunda bir organ olsanız hangisi olurdunuz?” sorusuna verdiği cevap apandis. Hoca neden apandis diye sorunca Mitat: “ Vücutta hiçbir işlevi yoktur.” Yanıtını veriyor. Devamında diğer organların görevlerini sıralayıp sıra apandise gelince “orada durmak dışında hiçbir şey istemiyor. İstese de bir işe yaramıyor zaten. Bence süper bir şey.” tespitinde bulunuyor. Böylece Mitat’ın neden “başarısının sınanacağı hiçbir ortama girmek istememesini” anlamış oluyoruz.
    Olaya dayalı her türde karakterin yolculuğu anlatılır. Silik ve özgüvenden yoksun olan Mitat, Yıldız Hanım’ın vefatından sonra Yıldız’ın eşi Kadim Bey’in zorlamasıyla apartman yöneticisi oluyor. Kendisinin hep uzak durduğunu bildiğimiz batıl inançlara inanmaya başlıyor. Alt komşusu Ceylan’ın anlatıığı astrolojik bilgileri saçma bulan, en alt kattaki Eylem ve Büşra’nın anlattığı cin hikayelerine burun kıvıran Mitat, bir yöneticinin her şeyi düşünmesi gerekir düşüncesiyle onlara hak veriyor. Hatta polise verdiği ifadede Yıldız Hanım’ı cin çarptığını belirtiyor.
    Mekan
    Mekan tasvirlerinde zamanın eşyalar üzerindeki etkisi, benzetmeler, sıkça isim kullanma, sahnelere dram etkisi katma, cansız nesnelere duygu verme gibi mekan ögesini güçlendiren daha görünür olmasını sağlayan unsurlara yer verilmiş.
    Diyalog
    Diyaloglar küçük eylemlerle desteklenmiş. Örneğin sayfa 86: “ Mitat soldan sağa dönerek ‘Ben otuz beşimi geçtim, yolun ikinci yarısındayız.’ cümlesinin hecelerini kuşlara yem atar gibi serpti.” Diyaloglar küçük eylemlerle desteklendiği için sanki o mekanda oturanlardan biri de biziz ve olan biten gözümüzün önünde canlanıyor gibi. Böylece okur, oldukça gerçekçi mekan-diyalog ikilisiyle büyüleniyor.
    Ayrıca diyaloglar bilgi veriyor, karakteri açığa çıkarıyor, hikayeyi ileriye taşıyor. 95.sayfada Kadim Bey ile Başar Bey arasında daha önce apartman toplantısında kamera için tartışma yaşandığını öğreniyoruz. Yine romanın sonunda Kadim Bey’in apartmana kamera sisteminin kurulmaması için Başar Bey’le niçin tartıştığını anlıyoruz. Çünkü Kadim Bey ileyeceği cinayete odaklanmış. Kamera çok büyük bir engel. Romanın mantıksal kurgusu için müthiş bir detay bu. 95.sayfada geçen kamera diyaloğu romanın sonlarına bağlanıyor planlı bir şekilde.
    Kısmetim Sensin
    Yazar Doğu Yücel; güncel, toplumsal, magazinsel hayatları eserine ustaca işlemiş. 15 Temmuz darbe girişimi ve o dönemki tartışma programlarını, siyasetçilerin demeçlerini, insanların ruh hallerini hemen hemen her bölümde diyaloglarla ya da anlatıcının ağzıyla aktarmış. “Kısmetim Sensin” evlenme programı da nasibini almış bu ustalıktan. Mürüvvet- ölen Yıldız Hanım’ın kızı- bu programda meşhur olmuş. İsminin mürüvvet olması da ilginç bir detay. Cenazeden üç gün sonra televizyon kanalı Mürüvvet için görkemli bir düğün tertip ediyor. Cenazedeki teyzeler bunu ballandıra ballandıra anlatıyor. Romanın sonlarına doğru Kadim Bey, Mitat’a bir itirafta bulunuyor: “Aile” adlı gizli bir tarikattan bahsediyor. Tezgahlarla, planlanmış tesadüflerle insanları evlendirmeye çalışan gizli bir örgüt. Suikastler planlayan, hayat sigortalarından kendi payını almak için çiftlerden birini kaza süsüyle öldürten kirli bir örgüt. Romanın son sayfasında Hera, sevgilisi Mitat’a hamile olduğunu söyleyince Mitat bu örgütü hatırlıyor ve roman bu finalle sona eriyor.
    Çatışma
    Romanın çeşitli yerlerinde toplumsal sınıflara açık ve örtük bir şekilde değinilmiş: “ Belki de ait olduğu dünya beyaz Türklerin cirit attığı çağdaş dünya değil, çocukluğuna dair kokunun bile muhafaza edildiği burasıydı.(Muhafazakar aile kastediliyor.)” Bu gönderme metnin alt yapısında akılda kalan bir çatışma yaratmış.
    Taziye evinde Fatiha okunurken Mitat’ın kollarının iç tarafındaki Zeus ve Medusa dövmeleri görünüyor ve oradaki muhafazakar insanların sinirleri bozuluyor. Bu detay seküler(laik)- muhafazakar çatışmaya dikkat çekiyor.
    Zaman
    Mitat’ın hikayesi 15 Temmuz 2016 darbe girişimin olduğu geceyle başlıyor. Bu, romandaki geçmiş zaman. Romandaki olayların gerçekleştiği zaman ise Darbe girişiminden sonraki aylar olarak anlatılmış.
    Anlatıcı ve Bakış Açısı
    Anlatıcı 3.ağız ile İlahi anlatıcının bakış açısını kullanmış. Mitat ve diğer kişilerin duygularını, geçmişlerini, hislerini bilen bir anlatıcı var.
  • Bu Öykü Kitap Kıyımına dikkat çekmek için "Şubat Ayı Hikaye Etkinliği" Kapsamında Yazılmıştır. -> #40159569

    PDF Okumak İçin: https://yadi.sk/i/SgXMmimw_jkfAw

    *

    Yıl: 2059, Yer: Amerika, New York

    Arabanın içinde bir anda irkildi. Taksi bir çukura girmiş, Russell’ın bedeni o an sarsılmıştı. Daldığı düşünceden uyanmadan önce, kitapları düşünüyordu. Yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen, kitaplara yapılan kıyımı hiçbir zaman anlayamamıştı. Sonucuna bakarak, nedenini anlayamazdı. Bir şeyin olmuş olduğu gerçeğini bırakıp, geriye gidemez, nasılına ya da nedenine bakamazdın çünkü. Olan olmuştur, zamanı eğip, bükemezsin, yaşanmış olanı değiştiremez, her zaman içinde kaybolursun. En başa dönüp, sonucu unutmalı ve gerçek nedenleri sonuçtan bağımsız düşünmeliydi. İki saat sonra Massachusetts Üniversitesi’nde kitapların kökeni ile ilgili konuşma yapacaktı. Bu kaçıncı konuşmasıydı bilmiyordu, ama yeterli değildi, hiçbir zaman da yeterli gelmeyecekti. Araştırması hep bir yerde tıkanıyordu.

    Hava bir anda kararmaya başladı, gök gürüldüyor, dev şimşek dalgaları havada saniyelerce kalıyor, ağzını açık bırakıyordu. Trafik tamamen sıkıştı, New York’un pis havası şimdi daha da kötü bir hal alıyor, yol kenarında ki ızgaralardan buharlar çıkıyordu. Russell ileriye doğru baktığında neyin yaklaştığını çok iyi anlamıştı. Sonunda burada da gerçekleşiyordu. Kara delik yavaş yavaş açılmaya başladı, sonunda dev bir boyuta ulaştı. Yaklaşık olarak ikiz kuleler yüksekliğinde, Yankee Stadyumu genişliğindeydi. Sağ üst tarafta titreşimli dijital saat görünümün de bir şey vardı, rakamlar sürekli ileri doğru hareket ederek değişiyordu. Onun üzerinde altmış saniyeden geriye sayım yapan başka bir dijital gösterge vardı. Aslında dijital mi, yoksa göz yanılsaması mı belli değildi. Kara delik önüne gelen her şeyi yutuyor, yavaş yavaş Russell’ın bulunduğu taksiye doğru ilerliyordu.

    Göstergede son on saniye belirdi ve taksi tam kara deliğin önündeydi. Russel nefesini tutmuş, başına neyin geleceğini bilmeden donakalmıştı. Kapı çarpması sesi ile kendine geldi, taksi şoförü arabayı terk etmiş, Russell tek başına kalmıştı.

    Son üç saniye, iki, bir ve Russell’ın bulunduğu taksi kara deliğe girmişti. Zaman durmuş, deliğin içindeki bütün insanlar kendinden geçmiş, hareketsiz bir halde duruyordu.
    https://ibb.co/XXSTgP4

    Russel birden gözünü açtı, ilk önce sessiz sessizlik, sonra aniden “sonic” bir patlama silsilesi yaşandı. İlk sesten sonra ardı ardına üç patlama sesi duyuldu. Son ses kulağı sağır edici seviyedeydi, Russell çığlık atarken, ellerini kulağına götürüp sesi kesmeye çalıştı. https://www.youtube.com/watch?v=dumrIo4lwo8 Ses aniden kesildi ve Russell boşlukta savrulmaya başladı. Gözleri yavaş yavaş kapandı, zaman ve mekandan ayrıldı. Tekrar gözünü açtığında, bir sokak arasında yere uzanmış bir vaziyetteydi. İlk önce ayağa kalkmaya çalıştı, sendeledi, tekrar denedi, sonunda duvara tutundu ve ayağa kalktı. Birden sokak boyu koşturan çocukları gördü, ellerinde kitaplar, on beş, yirmi çocuk koşturuyor, üzerlerinde kahverengi okul üniformasına benzer üniformalar, kafalarında üçgen biçimli şapkalar, kahverengi şort, ayaklarında yarım bot ve uzun çorap. Kollarında kırmızı siyah bir bant vardı ama onu tam görememişti.

    “Çocuklar” dedi, kendi kendine, nasılda kitaplarla sımsıkı bağlanmış. Bu tabloyu görmeyeli çok uzun bir zaman olmuştu. Peşlerinden gitmek için hareketlendi ama üç adım sonra durakladı. Nerede olduğunu anlamadığını anladı. Derin bir nefes aldı, “sonunda gerçekleşti, üstelik ben oradayken” dedi. Ne şans ama!

    Uzmanlar bu olaya “Zaman Dönencesi” adını vermişti. Ortak görüşe bakılırsa “Tarih Karmaşası” yaşanıyordu. Her yıl, bilinmeyen bir ay ve tarihte ortaya çıkıyordu kara delik. Dönencenin içine girmiş insanlar, deliğe girdiği anda, sağ köşede dönen numaraların belirlediği tarihe gidiyor, yirmi dört saat orada kalıyordu. Tam bu esnada, dünya kehribarla kaplanıyor ve yaşam duruyordu. Yirmi dört saat tam olarak yirmi dört saat mi onu tam bilmiyorlardı. Çünkü her şey duruyordu. Sadece kara delikte yolculuk yapanlar zaman ve mekandan muaf kalıyordu. Bunun mantıklı bir açıklamasını bulamamıştı bilim adamları.

    Russell kendine gelip yürümeye başladı. Yerde bir kağıt parçası buldu, gazeteden kopmuştu besbelli. Dikkatlice tarih kısmına baktı, 9 Mayıs 1933 yazıyordu. Hangi yıla ve döneme geldiğini anlamıştı. Bu tarih bir yerlerden tanıdık geliyordu ama tam çıkaramamıştı. Çocukların gittiği yöne doğru gitmeye karar verdi, bir meydana çıktı sokak. Herkesin elinde bir kitap vardı, şaşılacak şeydi. İnsanlar bir çember oluşturmuş, marş söylüyorlardı. Kalabalığın çoğunu çocuklar oluşturuyordu. Kalabalığın arasından bir alev gördü Russell. Tam aleve doğru giderken teker teker insanların bir şey söylediğini, daha sonra ellerindeki kitapları attığını gördü. İnanamadı, ne oluyordu hala kavrayamamıştı.

    Birinci Kişi: “Sınıf mücadeleleri ve materyalizme karşı, milli toplum ve ideal bir hayat için! Marx ve Kautsky'nin yazmalarını alevlere bırakıyorum.” dedi ve kitabı alevlere attı.

    İkinci Kişi: “Ruhu kemiren hareketli yaşama aşırı değer biçilmesine karşı, asalet ve insan ruhu için! Sigmund Freud'un yazmalarını ateşe veriyorum.” dedi ve kitabı alevlere attı.

    Üçüncü Kişi: “Alman dilinin barbarca denatürasyonuna karşı, halkımızın kıymetlisinin, dilimizin korunması için! Alfred Kerr'in yazmalarını alevlere fırlatıyorum.” dedi ve kitabı alevlere attı.

    https://ibb.co/mSmg1Zc

    Sarışın bir çocuk çılgınca bağırdı;

    "YAK GİTSİN!
    ALEVLERE AT GİTSİN!
    YANSINLAR CEHENNEMDE!
    KÜL OLSUNLAR KOR ATEŞTE!"

    HEIL HITLER, HEIL HITLER, HEIL HITLER!
    https://ibb.co/qBthL3P

    Topluluk galeyana geldi. Her bir ağızdan sesler çıkmaya başladı: “Kafirler, ahlaksızlar, devlet düşmanları, haninler…” Russell gördüklerine inanamıyor, kulakları söylenenleri işitmek istemiyordu.

    Küçük bir çocuk gazete satıyordu, elinden hızlıca gazeteyi aldı ve “bu bugünün gazetesi mi?” dedi. Sarışın çocuk “evet” dedi. 10 Mayıs 1933 yazıyordu. Tarihi şimdi hatırladı. Nazilerin tüm ülkede başlattıkları kitap yakma eylemlerinin tarihiydi. Şu an bütün ülkede benzer görüntüler olmalıydı. Bedeni sarsıldı Russell’ın ama kendini hızlıca topladı. Hemen ayrıldı oradan, hızlı adımlarla meydanı geçti, sonra yavaşladı ve soluklanmak için durdu. Yoldan ardı ardına askeri kamyonlar geçmeye başladı, arkalarından askerler uygun adım yürüyordu. Yüreği yerinden oynadı Russell’ın. Sürekli fotoğraflardan gördüğü siyah üniformalı Nazi askerleri, uygun adım ayaklarını yere sertçe vurarak yürüyordu. “SS” yazısını ve “Kuru Kafa” armasını gördüğünde, daha da gerildi. Ürkütücü bir görüntüydü, neyse ki Russell Amerikalı olmasına karşın, anne tarafından Almandı. Sarı saçlar, beyaz ten, mavi gözler, tam da Himmler’in hayalini kurduğu üstün Alman Irkını yansıtıyordu. Almanca konuşabiliyor ve okuyabiliyordu. Annesi öğretmişti ama çok pratik yapmamışlardı. Dili kaba buluyordu ve geçmişle yüzleşmek istemiyordu.

    Kalabalığın olduğu yere doğru yöneldi ve kalbi sıkıştı. Nazi Almanyasının askerleri ile burun burunaydı. Adolf Hitler ve Heinrich Himmler, meydanda ki askerleri selamlıyorlardı. Yere çarpan her ayağın çıkardığı ses, Russell’ın kalbinin sıkışmasına neden oluyordu.
    https://www.youtube.com/watch?v=mfFQf_7U3Ow

    Gözlerini kapadı, inançlı biri olmamasına rağmen “Tanrım” dedi, -çünkü insanlar başları sıkışınca Tanrı’ya sığınırdı- “Tanrım” dedi, bu korkunun doğmasına nasıl izin verdin, bu kötülüğün yaşanmasına nasıl göz yumdun, bu karanlığa nasıl ışık yaktın, nasıl oldu da yerle bir etmek yerine, topla tüfekle savaşmalarını sağladın. Varlığını hiç hissetmedim, insanlığı bu zamanlarda mı terk ettin? Yoksa çok uzun yıllar önce mi terk etmiştin?

    Kafasını öne eğdi ve yürümeye devam etti. Çocuklar ellerinde ki kitaplarla koşturuyordu, nereye gittiklerini bu sefer biliyordu. Yakmaya gidiyorlardı, tarih kıyıma başlamıştı. Geçmişin yaşanmışlıkları, devam ediyordu. Nasıl sorusunu soramıyordu, zamanda yaptığı yolculuk, düşüncesinin çok ötesine geçmişti. Kötülükle birleşmiş insanlığa karşı, iyilik kazanamazdı. Başka bir kötülüğün galip gelmesi gerekiyor diye düşündü.

    Kafasını sola çevirdiğinde, bir kalabalık gördü. Yine kitap yakıyorlar sanırım dedi, yakınlaştı. İnsanlar bir salona giriyordu, Russell onları takip etti. Salonun ortasında yaklaşık iki yüz sandalye vardı. Herkes sıra ile oturmaya başladı. Salonun dolduğunu gören görevli takdime hazırlandı, baylar ve bayanlar, Sigmund Freud! Russell şaşkındı, bunu beklemiyordu, aslında beklediği hiçbir şey yoktu, geçmiş zaten yaşanmıştı, müdahale edebilmesinin bir yolu yoktu. Şu an sadece seyirci olarak orada bulunuyordu. Sigmund Freud konuşmaya başladı.

    Kant: "Deli, uyanıkken rüya gören kişidir."
    Krauss: "Delilik, duyularımız uyanıkken gördüğümüz rüyadır."
    Schopenhauer: "Rüya kısa bir delilik, delilik ise uzun bir rüyadır." dedi. Russell içinden ben nasıl bir deliliğin içindeyim peki dedi içinden, burası geçmiş tarihin yaşanmış bir sahnesi. Bunca acının içinde insan nasıl mutlu olabildi, nasıl yaşayabildi, bu katliamların içinde nasıl var oldu?

    “Son derece ilginç bir dönemde yaşıyoruz, ilerlemeyle barbarlığın el ele verdiğini görmek bizi şaşırtıyor. Sovyet Rusya’da, boyunduruk altında tutulan yüz milyonlarca insanın yaşam koşullarını düzeltmek için yola koyuldular, insanları din “afyonundan” uzaklaştırma konusunda ellerini çabuk tutup, onlara makul bir cinsel özgürlük tanıma konusunda bilgece davrandılar; ama aynı zamanda da halkı en acımasız zorlamaya tabi tutup her türlü düşünce özgürlüğünü ellerinden aldılar. Benzeri bir kaba kuvvetle İtalyan halkı düzen ve görev duygusu için eğitiliyor. Alman halkı bağlamında, ilerici fikirler olmaksızın da neredeyse tarih öncesi bir barbarlığa yönelişin mümkün olduğunu görmek, bizi can sıkıcı tedirginlikten kurtarmıştır. Şöyle veya böyle, günümüzde durum öyle bir hal aldı ki muhafazakar demokrasiler, kültürel gelişmenin bekçileri oldu; ve tuhaftır, bugüne kadar düşünce özgürlüğüne ve gerçeğin keşfedilmesine karşı acımasızca savaşan Kilise, bugünkü Katolik Kilise kurumu, uygarlığı tehdit eden bu tehlikenin yayılmasına karşı güçlü bir savunma oluşturdu!”

    Russell dikkatlice dinliyordu, izninizle dedi kısık bir sesle, sonra boğazını temizledi, ayağa kalktı, “Bay Freud “ dedi, yarım saattir sizi dinliyorum ve saygım sonsuz. Bağışlayın ama bir sorum olacak, söylediğiniz şeyleri, anlayabildiğimiz kadarı ile anlıyoruz, anladığımız şeyleri de anlayabildiğimizi sandığımız şekilde anladığımızı düşünüyoruz, “Freud dikkat kesildi” , dışarıda yaşanan kitap yakma barbarlığı hakkında bir şey söylemeyecek misiniz? Nasıl olurda buna göz yumuyorsunuz, aklım buna bir yanıt bulamıyor, söyleyin Bay Freud, analiziniz ve düşünceniz nedir? Geleceğe söyleyeceğiniz bir şeyler yok mu bu konuda?

    Freud, başını eğdi, Bay….? Russel, Bay Freud, adım Russell. Teşekkürler Bay Russell, sorunuza yanıt vermek isterim. “Dinliyorum” dedi, Russell, -dikkat kesilmişti.-

    “Orta Çağ’da olsa beni yakarlardı. Bugün kitaplarımı yakmakla yetiniyorlar.” dedi Freud. Benim kardeşlerim toplama kamplarında öldü, Bay Russell. Şimdi bana daha da dikkatle kulak verin;

    5 ARALIK 1930
    Adolf Hitler’in başyardımcılarından biri olan Joseph Goebbels ve Fırtına Birlikleri (SA), Berlin’deki Erich Maria Remarque’ın aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan "Batı Cephesi’nde Yeni Bir Şey Yok" adlı filmin galasını dağıttı. Nazi protestocular filmin gösterimini durdurmak için sis bombaları ve aksırık tozu attı. Filmin kesilmesine karşı çıkan seyirciler dövüldü. Roman, Naziler arasında hiçbir zaman sevilmemişti, çünkü savaşın zalim ve saçma yanını tasvir etmesini "Almanların özüne ait bulmuyorlardı". Sonuç olarak film yasaklandı. Remarque 1931’de İsviçre’ye göç etti ve Naziler iktidara geldikten sonra 1938’de Remarque’ın Alman vatandaşlığını feshetti.

    13 MART 1933
    Adolf Hitler'in en güvendiği yandaşlarından biri olan Joseph Goebbels, Halkı Bilgilendirme ve Propaganda Reich Bakanlığı’nın başına getirildi. Bu kurum, tüm medyadaki yazıların ve yayınların (gazete, radyo programları ve filmler) yanı sıra, genel eğlence ve kültür programlarını (tiyatro, sanat ve müzik) da kontrol ediyordu. Goebbels, Nazi ırkçılığını ve fikirlerini medyaya sokuyordu.

    10 MAYIS 1933
    Kırk bin kişi Berlin’in Opera Meydanı’nda Alman propaganda bakanı Joseph Goebbels’in konuşmasını dinlemek için toplandı. Goebbels, Yahudiler, liberaller, solcular, pasifistler, yabancılar ve diğerleri tarafından yazılan her şeyi "Almanların özüne ait olmadıkları" için kınadı. Nazi öğrenciler kitapları yakmaya başladı. Tüm Almanya’daki kütüphaneler "sansürlenen" kitaplardan arındırıldı. Goebbels "Alman ruhunun temizlenmesi" hareketini ilan etti.

    “ALMAN RUHUNUN TEMİZLENMESİ” Bay Russell, Ruhun temizlenmesi! Bu Palavranın tutmuş olduğuna şaşırmıyorum.

    “Vicdansızlık bu” dedi Russell

    "Vicdan dediğimiz şey, içimizde alevlenen belli bir arzunun dış dünya tarafından reddedildiğinin iç dünyamız tarafından algılanmasıdır." dedi Freud. Devam etti;

    “İnsanların çoğu özgürlüğü gerçekten istemezler; özgürlük sorumluluk gerektirir ve insanların çoğu da bundan korkar.” “Bir insanın moral yönünü, yani ruhsal yönden etkilemeye çalışmak, pratikte daha çok başvurulması gereken ve işin özüne daha uygun düşen bir tutum olmaz mı!” Bay Russell? Hayat kolay değil!" “Bir tabuyu çiğneyen insan da tabu olur, çünkü başkalarını ayartıp, kendisi gibi davranmaya yöneltebilecek duruma gelmiştir.”

    Bay Russell, bir insanı unutabilirsin, bir insanın sana neler yaptığını da unutabilirsin, ama o insanın sana ne hissettirdiğini asla unutamazsın...”

    Tüm insanlık bundan çok uzak olmayan bir gelecekte Nazileri unutabilir, neler yaptıklarını da unutabilirler, ama insanlığa neler hissettirdiklerini asla unutturamazlar! Yakılan kitaplar, yakılan insanlar, toplama kamplarında duş alacağını sanıp gaz odalarında öldürülen insanlar, toplu mezarlar, canı sıkıldığı için alınlarından vurulan insanlar… Bütün bu yaşanan gerçeklerin tüm insanlığa neler hissettirdiğini asla unutturamayacaklar. Bugünler geçecek, hissettirdikleri kalacak. Yaksınlar yakabildikleri kadar, kendi cehennemlerinde yanıp kül olacaklar!

    Belki de Bay Russell, “Sefaletimizin büyük bir bölümünden kültür/uygarlık dediğimiz şey sorumludur; uygarlıktan vazgeçip ilkel koşullara geri dönersek çok daha mutlu oluruz.”

    İlkellik yaşadığımız şu dünyadan çok ta uzak değil. Dışarıda yaşanan şeyler, modern bir şey mi çağrıştırıyor size? Size tavsiyem Bay Freud, akıl verirken, karşınızdakinin sizden daha az akıllı olmadığını düşünün. Vereceğiniz tavsiyeler, olmuş olan ya da olacak olanlarla bağlantılı olsa da, bir salonda saatlerce konuşmanın faydasızlığı eylemsiz bir uğraştır. Size göre belki de düşünmek bile bir eylemdir, doğru olabilir ama nasıl bir eylemdir? Konuşmanın yararları meydanlarda görülür, yoksa burjuva zaten burjuvadır. Pahalı elbiselerle sizleri dinler ve katıldıklarını belirtirler. Anlamadıkları onca şeye rağmen, katılırlar. Anlamadıkları şeylerin bir önemi yoktur, önemli olan bulundukları ortamın verdiği haz ve farklı bir şey yapıyor olmanın tutkusudur. Gerçi size sorarsak, konu cinselliğe bağlanır. O yüzden sormak istemiyorum. Verdiğiniz cevaplar için teşekkür ederim, “gelecekten bakıldığında daha farklı göründüğünüzü söyleyebilirim” dedi Russell. Freud, bir anda anlamadı, daha sonra da anlamadı, anlam veremedi söylenen şeye.

    Russell salondan ayrılırken, arkasını döndü ve Bay Freud dedi, “Hızla değişen koşullara uyum sağlamaya gönülsüz tembel zihinler için tutuculuk hep benimsenmiş bir bahane olmuştur.” bunu hatırladınız mı? Düşündü Freud, hayır ama çok anlamlı dedi. Evet, “bunu siz söylediniz,” dedi Russell ve hızlıca oradan ayrıldı. Freud’la olan bu diyaloğuna hem inanamıyor hem de yaşanan şeyin gerçek mi hayal mi olduğunu anlayamıyordu. Ve sokaklarda kitaplar yakılmaya, tarih talan edilmeye, yazarlar hapse atılmaya devam ediyordu…

    Ve bunun adı TEMİZLİKTİ!

    (Anlatıcının Notu: Kara delik (Zaman Döngüsü), geçmiş ve geleceğin anlık değişen birleşimi olduğundan, olmuş ya da olacak olanın da soruya cevap verilmesinin olanağını doğuruyordu. 1933’te yaşanmamış olan bir olayın, daha sonra yaşanmış olduğu zaten bilindiğinden, Freud’un verdiği cevaplarda yer, mekan ve zaman aramamak gerekir.)

    Russell gördüğü kıyım karşısında titremeye başlamıştı, insanlar kamyonlarla meydanlara kitap taşıyorlardı. Bulunduğu yıldan geriye bakıp, geçmişi anlamaya çalışıyordu ama geçmişin göbeğine geldiğinde bunun anlaşılabilir bir şey olmadığını anlamıştı. Bu zihinlerde meydana gelen bir şey olmalı, bir parmak işareti tüm bu kıyıma olanak sağlıyorsa, tarihin bilinmeyen yüzünde gerçekleşen kıyımları ortaya çıkarmanın bir yolunun olmadığı da aşikardı.

    Zaman daralıyordu, kendi geleceğinde ki dünyada kehribar yavaş yavaş eriyor, kara delik zaman yolculuğunu tersine çevirmek için tekrar gün yüzüne çıkıyordu. Geldiği sokağa geri döndü, nerede olduğu pek fark etmezdi, geçmişe ait değildi, öyle olması gerektiği için olan bu yolculuk, öyle olması gerektiği için olmuştu. Mantıksal bir karara varmak düşüncesi, aklının ucundan bile geçmedi. Tek bir kelimeyle tanımladı tüm bu olanları.

    VAHŞET!!!

    Kara delik açıldı ve her şey tersine döndü, kehribar eridi, zaman bir yıl boyunca kendi akışında ilerleyecekti.

    “Arabanın içinde bir anda irkildi. Taksi bir çukura girmiş, Russell’ın bedeni o an sarsılmıştı. Daldığı düşünceden uyanmadan önce, kitapları düşünüyordu. Yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen, kitaplara yapılan kıyımı hiçbir zaman anlayamamıştı…”

    Nereden aklına geldiğini anlayamadığı sözcükler, birden çıkıverdi ağzından;

    "YAK GİTSİN!
    ALEVLERE AT GİTSİN!
    YANSINLAR CEHENNEMDE!
    KÜL OLSUNLAR KOR ATEŞTE!"

    HEIL HITLER, HEIL HITLER, HEIL HITLER!

    -Bitti-