• 168 syf.
    ·Puan vermedi
    Belki de her şeyin gittikçe pratikleştiği ve mutluluğa ulaşmanın ise bununla birlikte zorlaştığı günümüz dünyasında en okunması gereken kitaplardan biridir Siddhartha. Bize mutluluğun, içsel huzurun ulaşılması kolay bir hedef olmadığını; zengin, duygusal açıdan tatmin olmuş ve göreceli olarak şöhreti yakalamış Siddhartha'nın içinde bulunduğu huzursuzlukla (Bununla alakalı Jim Carrey'nin 2016 Altın Küre ödül töreni konuşması güzeldir) anlatmaya çalışan Hermann Hesse, 1877'de Almanya'da İsviçreli bir ailenin çocuğu olarak doğmuştur. 1962'de İsviçre'de ölen yazar, 1946 Nobel Ödülü'nün sahibidir. Özellikle en ünlü eserlerinden ikisi olan Siddhartha ve Bozkırkurdu'nda tanrısal bir üslup kullanmış fakat her karakterin içine tek tek nüfuz etmiş ve bizi karakterlerin zihinde mi yoksa nesnel olarak mı var olduğu konusunda tereddütte bırakmıştır.(Biz kendi aramızdaki kitap tartışmasında hangisi olduğuna karar veremedik.)

    Siddhartha, okunması kolay bir kitap değil. Öncesinde Budizm'le ilgili küçük bir araştırma ve karakterlerin isminin Sanskritçe'deki anlamlarını öğrenmek, kitabı daha iyi kavramak açısından faydalı olacaktır. Bunları yapmayan ben, kitabın ilk 15 sayfasını 3 kez okumak zorunda kaldım.

    Her sayfası üzerinde konuşulabilecek bu güzel kitaba kısaca değinecek olursak:
    Siddhartha, konuşması, bakışı, yürüyüşü ve hayata baktığı nokta olarak diğer herkesten ayrılan bir karakter, "Böylece herkes seviyordu Siddhartha'yı. Onu görmek herkese haz veriyor, herkesin gönlünü şenlendiriyordu." Ancak o, hazdan ve neşeden uzak yaşıyor. Her gün tanrılara sungular sunuyor ancak ne bu, ne de aile ve arkadaşlarının sevgisi onun susuzluğunu gidermeye yetmiyor. Hayatın amacını, mutluluğun kaynağını öğrenme isteği gün geçtikçe içinde büyür ve bir gün dostu Govinda'ya: "Yarın sabah erkenden, dostum, Siddhartha samanalara katılmak üzere yola çıkacak. O da bir samana olacak." der ve ertesi sabah, babasını bütün gece elinden gelen en az şekilde inciterek ve annesine veda ederek yola çıkar.

    Önce samanalığı yaşar arkadaşı Govinda ile. Orucu, beklemeyi, düşünmeyi öğrenir ama bunlar ona yetmez. Zamanla kendini bir çemberin etrafında dönüp sürekli aynı yerde seyreden biri olarak görmeye başlar. Dostu Govinda'ya göre ise bu bir spiraldir ve sürekli yukarı doğru hareket etmektedirler. Bu şekilde yıllar geçirdikten sonra yeni biri çıkar ortaya, Buddha olduğunu iddia eden biri, Gotama. Onun peşine düşüp ondan etkilenirler ve Govinda, Gotama'ya katılmaya karar verir. Siddhartha ise gerçek bilgeliğe ancak kendi öğrenerek ulaşabileceğine inanmaktadır ve arkadaşına katılmayı reddederek farklı bir hayata doğru yola çıkar. Siddhartha artık yalnızdır. Bu yalnızlık hissi onun kalbinde bir üşümeye dönüşür, irkilir.

    İlerler ve yeni bir yaşam bulur kendine "çocuk insanlar"la birlikte. Küçük gördüğü o çocuk insanlarla birlikte yıllar geçirdikçe; "Dünya onu avucunun içine almış, zevk, şehvet, miskinlik ve nihayet kötü huyların her zaman en aptalcası olduğunu düşünüp hepsinden çok küçümsediği ve alay ettiği aç gözlülük onu ele geçirmişti. Ayrıca mal, mülk ve servet hırsı da yakasına yapışmış, bir oyun, bir süs olmaktan çıkıp bir zincire, bir yüke dönüşmüştü. Siddhartha bu hepsinden kötü bağımlılığı, tuhaf ve hileli bir yoldan, zar oyunlarıyla edinmişti."

    Gittikte nefret ettiği bu yaşam tarzının son gününde bahçesindeki bir mango ağacının altında, ailesini ve dostlarını; onlardan niçin ayrıldığını hatırlar ve o anda içinde bir şeylerin öldüğünü hisseder. Tüm bu hayatı geride bırakarak tekrar yeni bir hayata yelken açar.

    Kendinden nefret etmektedir Siddhartha; bıkkınlık, perişanlık ve ölümle dolup taşmaktadır. O an öldürülmeyi umar ama olmaz. Birkaç gün içinde kendini toparlamaya başlar, hatta komikleşir bile: "Hayır, bir zamanki Siddhartha'nın bilgin biri olduğu kuruntusuna asla kapılmayacağım artık! Artık kendi kendime duyduğum nefret ve hınca son vermekle, o saçma ve kof yaşama sırt çevirmekle iyi ettim, beğendim bu yaptığımı, gurur duymalıyım bundan! Bravo sana Siddhartha, budalalıkla geçirdiğin bunca yıldan sonra yine parlak bir düşünce geldi aklına, iyi iş başardın, yüreğindeki kuşun şakıdığını işitip peşinden gittin. Böylece övgüler dizdi kendine Siddhartha. Kendi kendinden memnunluk duydu, ..."

    Sonunda yıllar önce onu bu şatafatlı hayata taşıyan kayıkçıyla kesişir yolu. Bu kayıkçıdan Siddhartha'nın öğreneceği çok şey vardır. Belki en önemlisiyse herkesin unuttuğu "dinleyebilmek"tir. Kayıkçımız -Vasudeva- ise: "... can kulağıyla Siddhartha'yı dinledi. Onun bütün anlattıklarını, soyu sopuna, çocukluğuna, öğrenmelerine, arayışlarına, sevinçlerine ve sıkıntılarına ilişkin bütün sözlerini kendi içine aktardı. Dinlemesini onun kadar iyi bilen çok az kişi çıkardı. Hiçbir şey söylemese bile, konuşan kişi, ağzından çıkan sözlere Vasudeva'nın nasıl suskun, açık yürekli, bekleyerek ruhunun kapılarını açtığını, konuşulan sözlerden nasıl hiçbirini kaçırmadığını, hiç sabırsızlık göstermediğini, ne övgü, ne yergiye başvurduğunu, yalnızca dinlediğini hissederdi hemen. Siddhartha böyle bir dinleyiciye açılmanın, böyle bir dinleyicinin yüreğine kendi yaşamını, kendi arayışlarını ve çilelerini gömmenin nasıl bir mutluluk olduğunu seziyordu."

    Böyle bilgin bir ruhun yanında Siddhartha, "siddhartha" olur; aradığını başarır Sanskrit dilindeki anlamı gibi.
    Mustafa MISIRLI

    Siddhartha Hermann Hesse
  • "Şu lanet kıravatı da bir gün düzgün bağlasam işlerim rast gidecek ama ne mümkün? Boyun bağı işte adı üstünde 'BOYUN BAĞI!!' işime de pek uygun doğrusu. Neye kızıyorsam!? bu 'BOYUN BAĞINI' takmak, ucunuda birilerinin eline tutturup, önüme konan binlerce dosyayı yalamak ve üç kuruş kazanabilmek için onlarca sene okudum, pıııığ!!!" Sabah rutini haline getirdiği ayna hesaplaşmasını bitirip, mırlaya mırlaya dosya çantasını eline aldı, birkaç kötü söz savurduktan sonra, çok sevdiği her gün aşkla gidip, bitiş saatindeyse derin hüzünlere kapıldığı işine gitmek için evinden ayrıldı. Dışarıda her yer her yerdeydi. Çöp kovaları işini pek iyi yapmıyor olacak ki, çöp poşetleri dün geceki domates ve salatalığın düğününde fazla kaçırmış sağa sola kusuvermişler. Asfalt yol yeni yapılmış olmasına karşın çok yıpranmış görünüyordu. Fakat Kara Kedi ikide birde yol yaptığından bahsedip duruyordu bulduğu her mikrofona. Derin bir mır çekerek yoluna devam etti. Yanyana duran ve yolun bir yanını gideceği durağa kadar kaplayan reklam panoları yılların getirdiği yorgunlukla ayakta durmakta güçlük çekiyorlardı, çoğunun beli bükülmüş asfaltı süpürüyordu. Ortalarda bir yerede reklam kağıtlarından biri zorda olsa diğerlerinden daha yeni olduğunu hissetiriyordu. Tam orda kısımda kırmızı daire içine alınmış bir söz dikkatini çekti, havadaki sisten iyi okuyamasada biraz daha yaklaşınca 'BİR PRİMAT SAHİPLENMEK İSTEMEZ MİSİNİZ? SATIN ALMA SAHİPLEN!!!' Yazıyor olduğunu gördü. Kırmızı rujlu, kafasında hasır şapkayla, kucağında bir primatı tutan dişiyi gördü. Resimde herhangi bir aşırılık olmamasına rağmen içinde farklı hisler uyandıysa da "Mart'a daha çok var hem daha kendi aç midemizi doyurmadık birde primat mı besleyecez" diyerek gözlerini panodan ayırıp duraktaki yerinde, yine işini aşkla yapan ve hiçbir zaman gecikmeyen Kedikent Belediye Otobüsünü beklemeye koyuldu. Her zamanki alışkanlıkla gözlüğünü çıkarıp camını kuyruğuna sildi. Tekrar taktığındaysa evden çıktığından beri gözünün önünü bile göremeyecek derecede olan sis birden yok oluverdi. Yanındaki dişilerin yine başka dişileri çekiştirmelerini dinlemeye dalmıştıki birden birinin kolundaki saate takıldı gözü. Durağa geldiğinden beri o kadar dakikanın geçmiş olduğuna inanamadı kendi kol saatinden ayırırken gözlerini, otobüsün gelmesi gereken saatten yirmi bir dakika geç geldiğini fark etti koşarak kendine hemen oturacak bir yer bulmaya çalıştı ama nafile. Az evvel durakta hiç durmadan konuşanların son iki boş koltuğa oturduğunu gördü. Dişilerin konuşmak ve toplu taşımada yer bulmak konusunda uzman olduğunu düşündü.


    Yarım saatlik bir yolculuktan sonra sonunda iş yerine varmıştı. Etrafta tuhaf çürümüş bir şey kokuyordu. Her taraf kedinin içini karartan garip bir grimsilikteydi. Koskocaman geniş merdivenlerden yukarı çıkarken, bin on iki metre yükseklikteki camları tek tek silmek için hazırlanan kedileri gördü. "Ciğer parası işte n'aparsın" diye iç geçirdi. Nihayet merdivenlerin sonuna geldi. Dönen kapıdan içeri girdi. Her zaman hissettiği o huzurlu duyguyla yine bir kaç kötü söz savurdu. Asansöre yetişmek için koştu, patisini araya sıkıştırmadan içeriye atladı. Üç yüz on bir kat çıkmak için düğmeye bastı. Her çıkılan katta bir derece daha artan sıcaklık, kalabalık ve nefes darlığı eşliğinde çalışma masasına varması on üç dakika yirmi sekiz saniye sürdü. Çantasını bir kenara bırakıp bilgisayar ekranını sağ gözünü kırparak açtı. Hep gördüğü fakat her seferinde tiksintiyle birlikte duyduğu memnuniyet duygusunu hissettiren "Dokuz canının ne istediği değil, müşteri memnuniyeti önemlidir! Sözüne göz ucuyla baktıktan sonra önüne koyulan yığınla dosyayı tek tek okuyup onayladı.

    Vakit eve koşa koşa gitmesini gerektiren o çekilmez ayrılık saatine gelmişti. Kıravatını gevşetip derin bir oh çekerek çantasını koyduğu yerden aldı. Yorgun gözlerle etrafını süzerek asansöre doğru ilerledi. "Ne yapıyoruz biz? Kim için, ne için bu kadar çalışıyoruz? Bir dilim ekmekle de doyarken neden lüks yaşamlar için hatta başkalarının lüks hayatı için çalışmak zorundayız? Neden su içerek susuzluğumuzu gidermek yerine kola içiyoruz? Tuhaf çok tuhaf biz kediler ne ara bu hale geldik? Herkesin kendi cüzi ihtiyacını karşılayabilecek doğal kaynaklar mevcutken hem yaşadığımız dünyayı hemde sınırlı olan ömrümüzü saçma işlerle tüketmek niye?" Beyninde dolaşan gereksiz saçma sorulara cevap aradığı sürede aşağıya inmişti bile. Geniş merdivenlerden yoğun kalabalık eşliğinde inerken durup etrafına bakındı "bunların hepsi özel olduğunu düşünüyor. Hoş, öyle olmasa kafalarına sıkmamaları için hiçbir sebep olmazdı. Oysa biraz daha derine bakınca görüyorsun; parlak renkli ambalajlara sararken gerçekliklerini, özlerinde ne olduklarını gizleyebileceklerini umuyorlar" diye söyledi. Hiç durmadan konuşan beyninin esiri olmuş bir halde yaklaşık bir saat kadar sonra artık evindeydi. Işıkları açmak huyu değildi. Hemen yatağına uzandı. Bir kaç dakika sonra derin bir uykuya daldı. Bir süre sonra bütün evden mırlama sesleri yankılanıyordu... Ve yine sabah, yine boyun bağına bir küfür, yine buharlaşan gözlük camlarıyla ciğer parasının yolunu tuttu...
  • Merhaba Arkadaşlar,
    Aşağıda paylaştığım hikâye, 100 ülkede 100 türkü çığırmak amacıyla kendisini yollara vuran/arayan bir gezginin hikâyesidir. Takip etmek isteyenler için hikâye sonunda arkadaşın youtube ve instangram adresleri vardır.
    Sabırla hikâyeyi bitirmenizi öneririm.

    İLKESİZ VE TUTARSIZ OLMAK AHLÂKÎ MİDİR?

    Kuşluk vakti güneşi gökyüzü mü, deniz mi olduğu açık seçilemeyen, beyaza çalan bir mavilikte yüzüyor; gittikçe yoğunlaşan sıcak bir buğunun içinden, etrafa boğuk bir ışık saçıyordu. Ara ara arabayı sarsan kasisler dışında, kimi zaman rengini bile yitiren bu cansız mavilik, kesintisiz, dipsiz bir uzay boşluğu hissini veriyordu.

    Putri, beş saatlik yol boyunca ağzını bile açmamıştı. Güzel veya çirkin olduğuna karar veremediğim yüzü, karakteristik ifadelerle yüklüydü. Kapakları etli kapkara gözlerinin yankısı, öylesine güçlüydü ki bakışlarını üzerime diktiğinde, zihnime vuruyordu. Açık kahve teninin üzerinde belli belirsiz seçilebilen ipeksi tüyleri, yüzüne doğal bir çekicilik katıyordu. Alınmamış kaşları, gelişi güzel başını örttüğü siyah başörtüsü ve vücudunu örtmenin dışında misyon yüklemediği uyumsuz kıyafetleriyle, adeta kendisinde görülmeye değer, akıl ve mantık ilkelerinin çöktüğü bir iç dünyaya insanları davet etmek istiyordu.
    "Üzerinde bulunduğumuz köprü, Güney Asya'nın en uzun köprüsü." dedi.
    Konuşmuş olmak için bu bilgiyi verdiği her halinden belliydi. Gözlerini yoldan ayırıp bana baktı:
    "Yirmi dört km uzunluğunda." diye devam etti.
    Uzun bir sessizlikten sonra kurduğu cümlenin, üzerimde bıraktığı etkiyi ölçmek için yüzümü inceliyordu. Onun bu çabası, içimi çocukça bir sevinçle doldurdu:
    "Bence biraz daha yavaş gitmeliyiz." dedim.
    "Manzara öylesine sıra dışı ki, hemen bitmesin."
    Putri, ayağını gazdan çekti; fakat artık bir yararı yoktu. Lüks araba, çoktan mesafenin çoğunu yutmuş, etrafı saran buğuyu, adanın hemen kıyısından itibaren yükselen binalar, delik deşik etmeye başlamıştı.
    "İnsan elinden çıkmış yapıların kirletmediği bir dünyaya bakmak, güzeldi." dedim.
    Putri kahkaha attı:
    İnsan yapımı bir köprünün üzerinde giden, insan yapımı bir arabanın içindeydin." dedi.
    "O sendin, ben değildim." dedim.
    "Çok saçma." diye omuz silkti.

    Son bir aydır Putri'nin evinde kalıyordum. Penang diye bir eyaletin olduğunu ondan öğrenmiştim. Georgetown'ı ziyaret etmemi şiddetle öneriyordu. Kedah eyaletinde, onun katılması gereken bir haftalık seminerin tarihi netleşince, bugün şafakla birlikte yola çıkmış, beni de aynı istikamette bulunan Penang'a bırakmak için yanına almıştı.

    Köprüyü geçmiş, Penang'a varmıştık.
    "Kalacak yer ayarladın mı?" diye sordu.
    "Evet." dedim.
    "Seni oraya kadar bırakayım." dedi.
    Kalacağım yerin konumunu ona gönderdim. Telefonundan açıp baktı:
    "Adanın ta diğer ucunda!"
    "Oraya yol yok." dedi.
    "Milli parkın arkasında kaldığı için, tekne kiralaman gerekiyor veya yürüyeceksin."
    "Yürürüm" dedim.
    Putri, beni milli parkın girişinde bırakıp yoluna devam etti.

    Kimi zaman dar patikalardan geçmek zorunda olduğum ormanın içinde, bir buçuk saat kadar yürüdükten sonra, evinde konaklayacağım adamın bana gönderdiği konuma ve fotoğraflar üzerinde işaret ettiği bölgeye vardım. Duvarları bambu ağacından, çatısı ise tung ağacı yapraklarından örülmüş evin içinden elektrikli süpürge sesi geliyordu. Girişi bulmak için evin etrafını dolandım. Zili çaldım, duyulmadı. Geri çekilip etrafa bakındım. Etrafta başka yapılaşma yoktu. Elektrikli süpürgenin sesi kesilir kesilmez tekrar zili çaldım. Otuzlu yaşlarda, tepeden saçları dökük, Hint asıllı, göbekli bir adam kapıyı açtı. Sıkılgan bir tavır eşliğinde beni içeri buyur edip, buzlu su ikram etti. Evin içi, dış görüntüsünün aksine modern mobilyalar ve lüks elektronik cihazlarla donatılmıştı. Salondaki beyaz deri koltuğa oturdum. Adam ayakta dikiliyor, ben konuşmadıkça, benimle iletişim kurma ihtiyacı duymuyor, sorduğum soruları, bakışlarını benden kaçırarak cevaplıyordu. Eve gelen misafire, mesafeli bir tavır takınan hizmetçi veya temizlikçi izlenimini uyandırıyordu. Ayrıca, kapı açılmadan önce, elektirikli süpürge sesinin gelmesi, evin özgün mimarisi ve zengin işi döşemesiyle adamın giyiminin uyumsuzluğu, bu izlenimi güçlendiriyordu. Bunun üzerine:
    "Flavio evde mi?" diye sordum.
    "Flavio benim." dedi.
    Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Durumu kurtarmaya çalışarak:
    "Telefonda sesin farklı gelmişti sanki." diyebildim.
    Karşımdakinin yüzünde soğuk bir gülümseme belirdi.

    Gece, odaya geçip yatağa uzandım. Çok geçmeden, Flavio odaya girdi ve soyunmaya başladı. Onun, üstünü değiştirdikten sonra karşıdaki odaya geçeceğini düşünüyordum. Geldi ve yanıma uzandı. Kenara çekildim. Bir an yanlışlıkla onun odasına girdiğimi sandım. Telaşla:
    "Kusura bakma." dedim.
    "Sanırım odaları karıştırdım. Karşıdaki odaya mı geçmem gerekiyordu?"
    "Hayır." dedi.
    "İkimiz de burada yatacağız. Diğer odadaki yatağı kirletmek istemiyorum." diye sakin bir üslupla devam etti.
    "O halde ben yerde yatmak istiyorum." dedim.
    Flavio'nun birden suratı düştü:
    "Merak etme, sana dokunacak değilim." diye çıkıştı.
    Matımı yere sererken:
    "Onu ima etmedim." dedim.
    Tekrar tekrar özür dileyip, yerde yatarsam daha rahat edeceğimi söyledim.
    Flavio, hiçbir şey demeden, sadece ışığı kapatmakla yetindi...

    Küçük çantamı yastık yapıp sağıma yattım. Odanın içi zifiri karanlıktı. Ormanın odaya dolan tekdüze uğultusunu, ara ara Flavio'nun düzensiz nefes alışverişleri bölüyordu. Flavio'nun bu son davranışı beni tedirgin etmiş, onun diğer hallerine şüpheyle bakmaya sevk etmişti. Altı aydır burada yaşadığını söylüyordu; fakat yerleşim yerinden bu denli uzak bir evin mutfağında, ne kap kacak vardı ne de daha önce yemek pişirildiğine dair bir emare görülüyordu. Yine, mimar olduğunu ve bu evin projesini kendisinin çizdiğini söylüyordu; fakat hayranlık uyandıran böyle özgün bir mimariyi tasarlayacak bir birikime sahip olduğu kanaati, onunla geçirdiğim bir günün sonunda, nedense bende hasıl olmamıştı.

    Yorgun olmama rağmen uyuyamıyor, Flavio ile yüz yüze gelmekten kaçındığım için, uzun süredir sırtım dönük yattığım sağ tarafımı, boydan boya bir ağrı sarmıştı; fakat fiziksel yetersizliklerin yarattığı hoşnutsuzluğun bir eşiği vardı. O eşiği aşmak için bünyeden hâli, zatı ile kaim bir bilincin varlığına önce güven duymak, sonra da meditasyon yapıyormuşçasına bir rahip sabrıyla beklemek gerekiyordu. Nitekim bir süre sonra, artık ne uyuşan gövdemin ağırlığını ne de zeminin sertliğini hissediyordum. Zaman, buharlaşıp dağılmış; kopuk ve ayrı olduğum varlık bütününün kendisi olmuştum. Yayılan, sınırsız bir genişleme ve büyüme halinde olan egoist bir tanrı edasıyla, derin bir nefes aldım. Nefesimi geri verirken, gün boyu bastırmaya çalıştığım vedalaşma hüznü, denize karşı yükselen bir yalı yar gibi içimde yükseliverdi. Neden? Neden, yol boyunca benle çok az konuşmuş, vedalaşırken ne sarılmış ne de tokalaşmak için elini uzatmıştı? Yalnızca:
    "Güvenli yolcuklar." demişti, yapmacık bir duygusallıkla.
    Neden?

    Gerçi o, öngörülebilir davranışlar sergilemekten uzak bir karektere sahipti. Beni evine davet ettiği ilk geceyi hatırlıyorum: Sabah ezanıyla birlikte yaşanan hareketliliğe uyandığımda, duşunu almış, yatağın ayak ucunun karşısındaki duvarda bulunan antika bir piyanoya paralel serili seccadede ağır ağır namaz kılıyordu. Benim uykum kaçmış, yatakta yarı oturur pozisyonda onu izliyordum. Sağa selam verdi. Abajurun loş ışığıyla buluşan açık kahve teni, tunç rengini aldı. Sonra, usulca sola selam verdi. O pozisyonda, omuzlarına kadar inen siyah başörtüsüyle bir karaltı halinde bir süre hareketsiz kaldı. Göz kapaklarıma ağırlık çökmüş, tekrar uyuklamaya başlamıştım.
    "Gitmeni istiyorum."
    Putri'nin sesi, yüzüme dökülmüş soğuk bir su etkisi yarattı. Yataktan gayriihtiyari fırladım. Kızgınlıktan değil; fakat benden evini terk etmemi isteyen bir yabancı karşısındaki alınganlığımdan, ürkekliğimden. Alelacele üstümü giyindim. Fermuarı yarı açık çantamdan sarkmış bir kaç çamaşırı, çantanın içine sokuşturup, saygılı bir telaşla çantalarımı yüklendim. Putri'ye arkamı dönüp evden çıktım. Alkol ve uyuşturucu sarhoşluğuyla, insanlar beni evlerinden kovmuşlardı; fakat namaz sarhoşluğuyla ilk kez bir yerden kovuluyordum.

    Gün boyu sokaklarda dolaşıp durdum. Akşam, Putri'nin bir mesajı telefonuma düştü:
    "İstersen, geri gelebilirsin."
    "Bir saat içinde orada olurum." diye mesajı cevapladım.

    Yine bir keresinde:
    "Onlara yanaş ve yakından bak, baştan ayağa samimiyetsizlik koktuklarını göreceksin." demişti.
    "Kimler?" diye sormuştum.
    "İlkeli olmaya çalışanlar."
    Belki de haklıydı; kaos üzerine kurulu bir evrende, ilkeli ve tutarlı olmaya çalışmak, beyhude bir çaba olmalıydı. Yorum yapmadan onu dinliyordum.
    "Çıkarları etrafında fırıldak gibi dönen zavallı ruhlardan bahsetmiyorum." diye devam etmişti.
    "Din öğretisi ilkeler ve kurallar üzerine kuruludur, ayrıca kendi içinde tutarlı olmak zorundadır. Sen de dindar göründüğüne göre..."
    Putri, sözümü kesip:
    "Nasıl göründüğüm üzerinden düşüncelerimi kategorize edemezsin." diye bana çıkıştı.
    Putri'nin içinde yaşadığı kültürle uyumlu, namazında niyazında biri olmasına rağmen, aykırı düşüncelere sımsıkı sarılması, onu benim gözümde ilginç bir kişilik kılıyordu. Vahiy, hala modern düşüncede bile, ahlakı besleyen temel kaynaklardan birisi olarak kabul görüyorsa; neden evrenin işleyiş ilkeleri ve kuralları da ahlakın bir kaynağı olarak kabul edilmesindi? Putri'nin, kendi ilkesizliğini ve tutarsızlığını evrendeki kaosa dayandırması, anlaşılabilir bir yaklaşımdı.

    Sabah saat dokuza doğru, Flavio'nun sesiyle uyandım. Kahvaltıyı Georgetown'da yapmayı, sonra da bana etrafı gezdirmeyi öneriyordu. Dün geceki olaydan sonra, bugün ayrılmayı planlıyordum; fakat öncesinde, evinde üç gün kalacağımı söylediğim için, sebep göstermeden hemen ayrılmak, uygun olmayacaktı. Kararımı, günün ilerleyen saatlerine erteledim. Georgetown'a, Flavio'nun arkasında motosikletle giderken, Putri'den bir mesaj aldım. Seminerin ilk iki gününde yoklamanın alınmayacağını yazıyordu.
    "O halde buraya gel, sana ihtiyacım var."
    Mesajı gönderir göndermez pişman oldum. Yüzüm kızardı. Bu ruh halinin etkisiyle, tuhaf sesler çıkarıp söylenmeye başladım. Flavio, bu durumu fırsata çevirmekten geri durmadı. Bana dokunmak için, ona yeni bir fırsat doğmuştu. Motoru kenara çekti. Ellerimi okşayıcı dokunuşlarla tutmaya çalışıyor, sahte bir merakla, "İyi misin?" diye sorup duruyordu. Niyetini bu denli gülünç bir kılıfla örtmeye çalışması, içimde acıma ve kızgınlık duygularının kabarmasına neden oldu. Aman Tanrım! İnsan tanımında skala, ne korkunç genişlikteydi! Bir yandan skalanın en tepesinde Putri, diğer yandan skalanın en altındaki Flavio... Araya, kim bilir, kaç çeşit canlı türü sığdırılabilirdi!

    Georgetown'a varıp küçük bir restuarantta kahvaltıya oturduğumuzda, Putri mesajımı cevapladı:
    "Öğle ezanından sonra yola çıkacağım."
    Putri, günlük hayatta sık kullanılan kavramların, insanın zihin dünyasını şekillendirmekte çok etkili olduğunu söylerdi. Bu yüzden, saat kavramı yerine, namaz vakitleri ile konuşmaya özel bir duyarlılık gösterirdi. "Ezandan sonra" ile "namazdan sonra" arasında fark vardı. İlki, ilgili vaktin hemen sonrasını; ikincisi ise, iki vakit arası harhangi bir zaman dilimini ifade ediyordu.

    Putri, "Vardım." diye mesaj attığında, ikindi sonrasıydı. Flavio ile hâlâ Georgetown'daydık. Putri'nin beni beklediği konuma gitmek için ondan ayrıldığımda:
    "Hava kararmadan evde olmaya çalış, yoksa tekne bulamayabilirsin." diye arkamdan seslendi. Çantam ve sazım Flavio'nun evindeydi. Ona ayrılacağımı henüz söyleyememiştim. Önce Putri'ye olup bitenleri anlatmanın daha doğru olacağını düşünüyordum. Çünkü Flavio'nun gün içinde de devam eden şüpheli ve dengesiz tavırlarını, evden erken ayrılma kararım karşısında göstereceği tepkiye, daha farklı bir biçimde yansıtmasından çekiniyordum...

    Putri'ye olup bitenleri anlattığımda, ilk tepkisi, elleriyle yüzünü kapatıp kahkaha atmak oldu. Sonra, durumun ciddiyetini anlayınca:
    "Merak etme, daha fazla orada kalmak zorunda olmayacaksın." dedi.
    Putri, Georgetown'da iki gecelik bir otel odası tutmuştu.
    "Gel hava kararmadan gidip o adamın evinden eşyalarını alalım." dedi.
    Flavio'ya, beni misafir ettiği için teşekkür mesajı atıp, sakıncası yoksa bu akşam ayrılmak istediğimi yazdım. Neden ayrılmak istediğimi sordu.
    "Arkadaşımla karşılaştım, onun yanında kalacağım." dedim.
    "Madem öyle, başta onun yanında kalacaktın. Evimi bir otel gibi kullandığın için, sanırım senden bir bedel talep etmem gerekecek."
    Mesajı Putri'ye gösterdim.
    "Numarasını ver." dedi. "Onunla ben konuşacağım."
    Flavio'yu aradı. Malayca bir, iki dakika kadar konuştuktan sonra telefonu kapattı:
    "Bu adam hiç normal değil." dedi.
    Hava kararmaya başlamıştı. Putri, Flavio'yla ne konuştuğunu, anlatmıyordu. Israrım karşısında:
    "Acele etmemiz lazım! Sonra anlatırım." dedi. Arabaya atladık. Milli parkın sınırına vardığımızda:
    "Eve girmeden önce beni arayıp telefonun hoparlörünü aç." dedi.
    Şalvarımın fermuarsız ön cebini işaret ederek:
    "Telefonu buraya, baş aşağı koy. Ne olup bittiğini dinlemek istiyorum."
    "Tamam." dedim.
    Ben kayıkla ormanlık alanı geçecektim. Putri ise, milli parkın girişinde beni bekleyecekti. Kayığa bindim. Arkamdan bağırdı:
    "Sakın telefonunu açmadan eve girme."
    "Tamam."
    Kıyıya çıktığımda, kayıkçıya hemen döneceğimi söyleyip, eve yöneldim. Eve yaklaştığımda, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sim kartın aramalara kapalı, internet paketinin ise aramaları desteklemediğini nasıl hesaba katmamıştım. Putri'ye mesaj attım; fakat mesaj iletilemiyordu. Şebeke yoktu. Bu aksiliğe, tuhaf bir şekilde sevindim. Artık içerde bir şeyler başıma gelecekse, bu benim aptallığım yüzünden olmayacaktı; zira en korktuğum ölüm şekliydi basit ve aptalca hatalara kurban gitmek. Yaşama dipsiz bir arzu ve onur kırıcı bir çabayla tutunurken, aptalca bir hata yüzünden ölmek... Aman Allahım! Yer yüzünde bundan daha zelil bir ölüm şekli var mıdı?

    Hâlâ Putri'yi aramak için bir şansım vardı. Evdeki Wi-Fi'a bağlanmak için kapıya iyice yanaştım. Dün Flavio, şifreyi girerek Wi-Fi'a bağlanmıştı. Telefonum şimdi de otomatik olarak bağlanması gerekiyordu, fakat bağlanamıyordu.
    "Bütün aksilikler aynı anda mı gelir?" diye yakındığımız durumlar, hayatın çok önemli bir sırrına işaret ediyor olmalıydı: Tekamül halinde olan bir yaratıcıya. Çünkü evrimini tamamlamış, öte yandan da dinlerin iddia ettiği gibi, gizemini korumakta ısrarlı bir yaratıcı; amatör bir senaristin bile, seyircideki gerçeklik algısına gölge düşürmemek için bir araya getirmekten kaçındığı tesadüfleri, bu denli amatörce bir yöntemle bir araya getirmemesi gerekirdi.

    Kaygı düzeyim iyice yükselmişti. Acaba Flavio, kafasında benimle ilgili kurduğu plan dâhilinde mi şifreyi değiştirmişti? Tedirginliğim, korkaklığım midemi bulandırıyor. "Aşağılık bir ruhun var." diye söyleniyorum. İntihar düşüncesini, cebinde ülke ülke dolaştıran bir adam, tehlike bile sayılmayacak, sadece bir belirsizlikten ibaret olan bir olay karşısında, bu denli alçalmamalıydı.

    Cesaretimi toplayıp zili çaldım.
    "Kapı açık."
    Ses arka odaların birinden geliyordu. İçeri girdim. Flavio, odanın dört bir yanına, çantamdan çıkarıp saçtığı eşyalarımın arasında ayakta bekliyordu. Telaşlı gözlerle sazımı aradım. Köşede, kılıfından çıkarılmış bir şekilde yüzüstü yatıyordu. Kendimden beklemediğim bir çeviklikle köşeye atıldım. Sazımda bir sorun yok gibiydi. Onu kılıfına koydum ve hiçbir şey demeden, sessizlik içinde diğer eşyalarıma yönelip onları çantama yerleştirmeye başladım. Flavio, odanın ortasında dikilmeye devam ediyordu:
    "Eşyaların için üzgünüm. Çantanda uyuşturucu olup olmadığından emin olmam gerekiyordu." dedi.
    Yüzüne takındığı sahte üzüntünün altında, hıncını bu yolla almış olmanın memnuniyeti açıkça görülebiliyordu. Tepki vermedim. Çantalarımı yüklenirken, saati kontrol ettim. Eve girmeden önce, dışarda farkında olmadan ne kadar çok oyalandığımı şaşkınlıkla fark ettim. Putri, uzun süredir haber bekliyor olmalıydı. Koşar adımlarla dış kapıya yöneldim. Flavio'nun bütün tahriklerine rağmen, tek bir kelime etmeden kapıdan çıktım. Bu durum onu daha da sinirlendirmişti:
    "F..k yourself!" diye arkamdan bağırdı.
    Bahçe kapısından ona doğru dönüp sessizliğimi bozdum:
    "Senin için bunu yapacağım; ama üzülerek belirtmeliyim ki bütün zevk bana ait olacak."

    Kayıkla sahilden ayrıldım. Az ilerleyince, telefonun şebekesi geri geldi. Putri'den onlarca mesaj ve farklı numaralardan birçok cevapsız arama telefonun ekranına hücum etti. Kıyıya çıktığımda, bir polis arabasının içinde iki polis memuru bekliyordu. Putri, uzun süre benden haber alamayınca polisi aramış; fakat evin adresini bilmedikleri için Putri'nin onlara verdiği Flavio'nun telefon bilgilerini merkeze göndermişler, oradan cevap bekliyorlardı.

    Polis arabasını karakola kadar takip ettik. Putri, olayı tüm detaylarıyla polislere anlatıp şikayetinden vazgeçti. Orada, bizlere bir form doldurttular. Formu imzalayıp karakoldan ayrıldık.

    İki gün boyunca, Putri ile birlikte Ernest Zachaveric'in renkli sokak sanatı karikatürlerinin damgasını vurduğu şehirde sarhoş gibi dolaştık. Pervazdaki kahveye ulaşmaya çalışan bir duvar karikatürün önünden geçerken, resmedilen çocuğu işaret ederek:
    "Şu kahveyi görüyor musun?" diye sordu Putri.
    "İşte o kahve, insanın emelidir. O fincanı pervazdan çekip alırsan, çocuk büyümeyecektir." dedi.
    "Ama bardağa ulaşmasına da asla izin vermeyeceksin." diye ekledi.
    Birçok kişinin, önünde fotoğraf çekinerek, eşe dosta burada olduğunu kanıtlama aracı gördüğü her bir sanat eseriyle iligili Putri'nin bir düşünceye ve yoruma sahip olması, ona olan hayranlığımı arttırmıştı. Anı yaşamak ve mekânın ruhunu hissetmek yerine, telefonlarının kamerasını gözlük niyetine kullanan turist kalabalığının arasında, bir masal kahramanı kadar saf ve yapmacıksızdı.

    Son gece, ertesi gün için bana otobüs bileti satın aldık. Putri sabah erkenden, seminerin devam ettiği Kedah eyaletine gitmek için ayrılacaktı. Ben ise akşam saatlerinde, ülkenin güneyindeki Malacca şehrine hareket edecek, oradan da ülkeden ayrılacaktım. Sabah saat dokuza doğru uyandığımda, komidinin üzerinde Putri'nin bıraktığı bir not vardı:
    "Yaşlı bir mutlulukla doğduğunu söylemiştin, hatırlıyor musun?"
    Notun devamını okuyamadan boğazım düğümlendi.
    "Bir gün o mutluluğu tamamen yitirirsen, benimkini seninle paylaşmaya hazırım."

    Otelin dışına attım kendimi. Cannon Caddesi boyunca yürüyorum. İşte sağlı sollu, Putri'nin her birisi hakkında dolu dolu sözler ettiği duvar karikatürleri. Sırtımdaki çantalara aldırmadan adımlarımı sıklaştırdım. Ermeni Caddesine sapıyorum. "Bisikletteki Küçük Çocuklar" adlı karikatüre gözüm ilişiyor. Hayır, daha fazla bakmayacağım. Sokaklar neden bomboş? Tepemdeki güneş, neden bu kadar kızgın? Bu şehir öylesine yalnız, öylesine ıssız ki, işte birkaç insan ve gölgesi... Ne arıyorlar burada? Kimse uğramasın bir daha bu şehre. Ne ruhum var, ne bedenim. Acı ve hüzünden başka bir şey değilim.

    Akşam üzeri şehirden ayrılmak için, otobüs garına doğru yürürken, insana meydan okuyan bir yağmura ve bu yağmuru daha yere düşmeden havada bir sele dönüştüren korkunç bir rüzgâra yakalandım. Bir şehir, bir insanla bu denli empati kurabilir miydi? Sırılsıklamdım. Yağmur durdu. Ay geldi, üzerime ışıdı.

    Otobüs hareket ettiğinde, içimdeki dünya kelimelere tutunamayacak kadar soyut ve silikti. O dünyada, hücrelerim adedince insan taşımama rağmen, aşağılık bir benliğin kekremsi tadını bir türlü damağımdan söküp atamıyordum. Arkamda bıraktığım şehirlerin kargaşasında, tek tek yitirdiğim uzuvlarımın acısını duyuyorum. Doyuma ulaşmaya çalıştıkça git gide yoksunlaşıyorsam, bu yaşama arzusu da neyin nesiydi?

    https://www.youtube.com/user/ozkemm/about
    https://www.instagram.com/loudingirra/?hl=tr
  • O zamanlar dünya gerçekten de bir öküzün boynuzlarında durmaktaymış ve Karanfil Kız'ın bu aşırı gelişmiş iribaşa söyleyecek bir çift sözü varmış. Ama dur bak, en iyisi baştan başlayayım. Şimdi bu Karanfil Kız babasını fazla görememekten şikâyetçiymiş. Çünkü adamcağız haftanın her günü, hatta bazen haftasonları bile geç saatlere kadar çalışır, eve yorgun argın dönermiş. Bir akşam adam gelip de kızına, "Haydi seninle sinemaya gidelim. Baba kız, sadece ikimiz," deyince sevinçten havalara uçmuş Karanfil Kız. Ne ki, işte adam eve geç vakit gelebiliyor ya, ancak gece matinesine gidebilmişler.
    Sinema salonu da pek karanlıkmış, daha film başlamadan bir uyku basmış Karanfil Kız'ı. Usulca babasının kucağına tırmanmış, kafasını da boynuna gömmüş. Oh pek sıcak, pek rahatmış babasının kucağı da, bu şekilde filmi nasıl seyredecek? "Mesele değil," demiş babası. "Arka tarafta, yüksekte parlak bir ışık var, görüyor musun? İşte o ışık, makinistin odasındaki projeksiyon makinesinden geliyor. Perdeye vuran görüntü ilk önce o odanın camına yansır. Ha biraz küçüktür ama istersen, keyfini bozmadan filmi oradan da takip edebilirsin. "Karanfil Kız gözlerini dikkatle o ışığa dikmiş, bir süre sonra bir bakmış, aa hakikaten de o küçücük camda rengarenk, sihirli görüntüler uçuşuyor. Ancak hâlâ küçük bir sorun varmış. Film yabancı bir dildeymiş. Karanfil Kız bütün çocuklar gibi kedilerin, köpeklerin, aslanların, kaplanların, fillerin, öküzlerin ve hatta çiçek ve ağaçların dilini konuşabiliyor ancak filmde konuşulan bu dili
    bilmiyormuş. "O da mesele değil," demiş o gün her zamankinden daha pratik zekâlı görünen babası. "Sen filmi izle, konuşulanları ben sana çeviririm. "Sonra kızına iyice sarılmış ve başlamış anlatmaya: "Bütün çocuklar büyür; biri hariç..." Olmayan Ülke'de yaşayan ve büyümeyi reddeden bir haytayı konu alıyormuş film. Bu çocuk bir gün kaybettiği gölgesinin peşinde koşarken yaşıtı bir kızla tanışmış, sonrasında da birlikte maceradan maceraya koşmaya başlamışlar. Korsanlar, denizkızları, Kızılderililer, bir peri ve kocaman bir timsah... On numara bir hikâyeymiş yani. Ama işte neticede Karanfil Kız dediğin el kadar çocuk; vakit geçtikçe göz kapakları ağırlaşmaya başlamış. Bir noktada artık dayanamamış ve kendini, dağılan görüntülerin arasında beliren ve giderek büyüyen sarı ışığın kollarına bırakmış. Karanfil Kız huzur dolu uykusundan
    uyandığında başucunda annesini, kardeşini, dayısını, teyzesini, amcasını, halasını, anneannesini, babaannesini, haminnesini, sütannesini ve sivri zekâlı kuzenini görmüş. Babası hariç herkesi... "Babam nerede?" diye sorduğunda, ona adamın ortadan kaybolduğunu söylemişler. Olacak iş mi, koskoca adam buharlaşıp uçmuş mu yani? Ne ki hiç kimsenin adamın akıbetinden haberi yok gibiymiş. Çok üzülmüş, ağlamış küçük kız. Babasının niye öyle birdenbire kaybolup gittiğini anlayamıyormuş. Ama ümidini de kaybetmemiş. Her an, bir yerlerden çıkacak, kendisini kucaklayıverecek diye bekliyormuş. Kendince küçük oyunlar bile geliştirmiş bu konuda. Mesela istop mu oynanıyor, topu vargücüyle havaya fırlatırken, "Baba," diye bağırıyor, yere indiğinde bir mucize eseri topu babasının ellerinde göreceğini kuruyormuş. Ya da saklambaç oynarken, herkesi tek tek bulup sobeledikten sonra bıkıp usanmadan en
    olmadık kıyılar köşeleri aramaya devam ediyor, arkadaşları bu durumdan sıkılıp eve dönünce de, "Ortaya çık babaaa, kurtsun!" diye bağırıyormuş. Ama babasından ne bir ses geliyormuş ne bir nefes. Söylemiş miydim, bu Karanfil Kız'ın sivri zekâlı bir kuzeni varmış? Bu oğlan kızın durumuna çok üzülmekteymiş çünkü içten içe ona âşıkmış. Bir gün dayanamayıp Karanfil Kız'a, "Ben," demiş, "babana ne olduğunu biliyorum." Gözleri büyümüş Karanfil Kız'ın. Yapışmış yakasına kuzeninin, "Söyle," demiş, "nerde babam?" - "Babanı öküz yuttu," diye cevap vermiş oğlan. Karanfil Kız şüpheyle bakmış ona. "Hangi öküz?" - "Hangisi olacak? Tabii ki, boynuzlarında dünyayı taşıyan," demiş sivri zekâlı kuzen. "Ayrıca onu nasıl bulabileceğini de biliyorum," diye eklemiş sonra da. Böylece kızı elinden tutup bir ormana götürmüş. Kocaman ağaçlar ve yabani
    otlarla çevrili patikalarda yürümüş yürümüşler ve nihayet küçük bir derenin başına varmışlar "Otur şuraya," demiş oğlan. "Öküz burada mı?" diye sormuş Karanfil Kız çimenlerin üstüne çökerek. Oğlan yerden bir şey kopartıp yanına gelmiş, elindekini kıza uzatmış. "Burada." - "Bu bir mantar," demiş Karanfil Kız. "Öküz değil." - "Öküz mantarın içinde," diye cevaplamış oğlan. "Bu hayatımda duyduğum en saçma şey," demiş kız küçümseyici bir tavırla. "Ne yani," diye çıkışmış kuzen, "öküzün dünyayı taşıdığına inanıyorsun da bir mantarın içinde olduğuna mı inanmıyorsun? Amma da aptalmışsın!" Oğlanlar sevdikleri kızlara böyle şeyler söyler ki, gerçek duyguları anlaşılmasın. Her neyse, onun bu sözleri Karanfil Kız'ı ne kadar etkilemiş bilinmez ama başka çaresi olmadığından mantarı alıp dişlemiş ve başlamış beklemeye. Ağaç dallarının rüzgârda sağa sola
    sallanışına, kuşların uçuşuna, derenin akışına bakmış uzun uzun. Derken ağaçlardan birinin haddinden fazla düz olduğunu, bir kuşun havada tuhaf bir kavis çizdiğini ve derenin az öncekinin tersi yönünde aktığını fark etmiş. Ayağa kalkıp suyun yeni akış yönünde, derenin kenarında ilerlemeye başlamış. Bir ara arkasını dönünce, kuzeninin gülümseyerek kendisine el salladığını görmüş, o da ona aynı şekilde karşılık verip yoluna devam etmiş. Dere bir noktada, küçük bir şelaleye dönüşüp tepe aşağı dökülmekteymiş. Karanfil Kız büyük bir dikkatle suyun büküldüğü noktaya yaklaşmış ve derin bir nefes alıp kafasını aşağı uzatmış. Öküzü işte o anda görmüş. Koca boynuzlarının üzerine yerleştirdiği yerküreyle arasında sadece birkaç metrelik mesafe varmış. Dilini çıkartmış, güç bela boynuzlarından sızan şelale suyunu içmeye çalışmaktaymış. "Hey sen,
    bana bak çabuk!" diye bağırmış Karanfil Kız. Sevimsiz bir homurtuyla karşılık vermiş ona öküz. "Sen de kimsin? Bu ne yaygara!" - "Demek dünyayı tutan öküz sensin," demiş kız. "Teknik olarak o da beni tutuyor tabii," diye cevaplamış öküz. "Çok enteresan," demiş küçük kız. "Ama niyetim felsefe tartışmak değil. Buraya babama ne olduğunu öğrenmeye geldim." Öküz kıçına konan sinekleri kovmak için kuyruğunu sallamakla yetinmiş. "Duydun mu beni sen!" diye çıkışmış kız. "Duydum da," demiş öküz. "Seninle ilgilenmeden önce bana küçük bir iyilik yapman gerekiyor." - "Neymiş o?" - "Çok fena susadım," demiş öküz. "Şu dünyayı birkaç dakikalığına tutarsan ben de şu şelalenin suyundan kana kana içebilirim." - "Nasıl olacak ki o iş?" diye sormuş Karanfil Kız. "Koca dünyayı ben nasıl taşıyacağım?" Öküz bu soruyu bekliyor gibiymiş zaten. "Amuda kalkmayı biliyorsun, değil mi ?" "Çocuk oyuncağı," diyerek ellerinin üstünde havaya dikilmiş Karanfil Kız.
    "Ama akıllım, 'teknik olarak' ben dünyayı değil dünya beni taşıyor şu anda. Çünkü yerçekimi kanunu diye bir şey var..." "Sen orasını merak etme," demiş öküz saklayamadığı bir heyecanla. "Sana biraz alışsın hele. Şimdi anlat bakalım hikâyeni." Böylece Karanfil Kız amuda kalkmış bir halde, babasıyla sinemaya gittiği gece olanları anlatmış öküze. Hikâyesini bitirdikten sonra, "Ee," demiş. "Şimdi söyle bakalım, ne oldu babama?" Derin bir soluk almış öküz. "Şu kıçıma konan sinekleri görüyor musun?" - "Ne alakası var şimdi ya!" demiş sinirle Karanfil Kız. "O sinekler beni çok kaşındırır," diye devam etmiş öküz. "Bazen kuyruğumu sallamak yetmez, ellerim de yok ki şöyle hatır hatır kaşınayım, ister istemez olduğum yerde kıpraşırım. Böyle durumlarda dünyada sarsıntılar meydana gelir..." - "Lütfen bir an önce ne söyleyeceksen söyler misin?" diye araya
    girmiş Karanfil Kız. "Böyle durmak giderek zorlaşıyor. Hem sen su içmeyecek miydin?" - "Dünyayı hemen bırakmak istemiyorum," demiş öküz. "Sana biraz alışsın hele. "Karanfil Kız kaşlarını çatmış. "Aklından şüphem var öküz, ama bitir bakalım hikâyeni." - "Evet," demiş öküz. "Dediğim gibi ben kıpırdayınca yeryüzünde bazı değişiklikler olur. Toprak çatlar, kayalar devrilir ve bazen de insanların yaptığı binalar çöker." "Deprem dediğimiz olay; biliyorum," diye girmiş araya Karanfil Kız sabırsızca. Başıyla onaylamış öküz. "Bu çöken binaların altında kalan insanlar için durum hiç de iyi olmaz. Ölenler ölür, yaralananlar bazen günlerce yardım gelmesini beklerler, Böyle durumlarda büyükler, çocukları korkudan dehşete düşmesin diye ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Göçük altında kalmış bir baba örneğin, kızından bulundukları karanlık odanın bir sinema salonu olduğunu hayal etmesini ister. Onlarca metre uzaklıktaki
    ufacık bir çatlaktan sızan ışığın aslında bir projeksiyon makinesinden geldiğini, şimdi dikkatle o ışığa bakıp, anlatacağı hikâyeyi bir film gibi gözünün önünde canlandırmasını söyler. Küçük kız arada düşleriyle karışan bu filmi izlerken dışarıdakiler yavaş yavaş da olsa onlara yaklaşmaktadır; böylece çatlaktan sızan o ışık giderek genişler ve parlaklaşır. Nihayet biri uzanıp kızı, babasının kaskatı kollarından çekip alır. Hafıza acı anıları siler, geriye hiç büyümeyen bir çocuğun hikâyesi kalır." Karanfil Kız ve öküz bir süre hiç konuşmadan durmuşlar, Nihayet öküz, "Hazır mısın?" diye sormuş. Kız evet anlamında başını sallayınca çevik bir hareketle kendini şelalenin buz gibi sularının altına atmış. Susuzluğunu giderdikten sonra yeniden kıza dönmüş. "Pekâlâ," demiş. "Sanırım ikimiz de istediğimizi aldık. Dilersen dünyayı tekrar boynuzlarımın üstüne bırakabilirsin."
    Karanfil Kız yanaklarından yaşlar süzülürken gülümsemiş. "Sen gerçekten çok kurnaz bir hayvansın," demiş. "Biliyorsun ki, artık bunu yapamam." İşte o günden beri öküz çayırlarda hoplar zıplar ve inekleri kovalarken dünya da küçük bir kızın omuzları üzerinde dönermiş.
    Alper Canıgüz
    Sayfa 286 - April Yayıncılık
  • Kimi şeylerin öğrenilmesi gereğini geç anlıyoruz. Bunu bana çoktan
    öğretmiş olmalıydılar. Herkes kendi deneyleriyle baş başa. Deneylerin
    aktarılmasına mümkün, diyorlar. Bize öğrettikleri tek şey bu, o da yanlış.
    Bakın gene ölüm ilanları. Cenazeye adam toplamak için mi yapıyorlar acaba
    bunu? Belki de ölünün sahipleri olarak kendilerine acındırmak için. “Çelenk
    gönderilmemesi rica olunur.” Acaba ölünün ricası mı? Tabii vasiyet demek
    daha doğru olurdu. Ölünün vasiyeti. Demek ki öldükten sonra olacak şeyler
    ilgilendiriyor insanı. Tuhaf bir şey. Çok tuhaf. Aslında ölünün, ölü olmadan
    ilgilendiği şeyler bunlar. Fakat o, ölü olduktan sonra da ilgileneceğini
    sanıyor. Belki de ilgileniyordur. İlgileneceğinden emin olduğu için vasiyet
    yapıyordur. Yoksa, inanmasa saçma olurdu. Vasiyet.. tuhaf bir kelime..
    vasiyet.. vasiyet.. tekrarlandıkça ne kadar tuhaflaşıyor. İnsan belki de, bir
    bakıma, hiç ölmemiş olmak istiyor. Sağ kalanlar, ölenin ölmüş olduğunu
    biliyorlar, ama ya ölü? O ölmüş olduğunu biliyor mu? Onun ölmüş olduğunu
    bildiğinden emin olmadıkları için, sağ kalanlar, ölünün tasarrufundan
    kurtulamıyorlar. Çünkü ya o sahiden ölü değilse? Dehşet bir duygu bu,
    insanda. Yani ölü olanın iradesi sürüp gidiyor aramızda. Demek ki insan ölü
    olduktan sonra da yaşıyor. Hortlak olarak değil. İrade olarak. Yaşamak kan
    dolaşımından ve nefes almaktan ibaret bir şey değilse..
  • 214 syf.
    ·4 günde
    CENTURIA Yüz Küçük Irmak Roman

    Değerlendirme:
    Birer sayfalık yüz "roman" nın yer aldığı evren, daha başka kitaplarda, içinde onun eğretilmeler şabbatının zincirlerinden boşandığı evrenle aynıdır. İtalo Calvino'nun önsözünden (syf 12-13)
    Centuria "olağanüstü bir kitap" imgesini sonuna kadar işlemiş sayfa derinliklerine. Kitapta bir ortak nokta var tüm küçük romanlar arasında, o da hepsinin merkezinde onları var eden şeyin; bir "insan psikolojisini"nin varlığıdır. Bu psikoloji çok ilgiç demekle dememek arasında kaldığımız "karakterler koleksiyonu"yla dışa vurur kendini...

    Yazar ironi yüklü ama sade bir anlatımla okuyucuyu kendi dünyasına alıp "kendi dünyası"nı sorgulamasını sağlıyor. "Yüz Küçük Irmak Roman" da anlatılanları beğenmekle beraber, teker teker yüz küçük romandan etkiledim ve okudukça tekrar tekrar okumak istedim. Anlatılanlar üzerinde düşünmeyi sağlar nitelikte okuyunca çoğu kez "Çevremizde gerçekten bu tür insanlar var ya da ben de aynen böyleyim" diye söyleten Yüz Küçük Irmak Roman'ı çok sevdim. Aşağıda da birazcık "hayat arayışımla" uygun olduğunu düşündüğüm birkaç küçük romana yer verdim, işte onlar:

    Birinci: Mektubu yazan kişi sarhoşluğunun ortaya çıkmasının etkisiyle yalnızca yazmakta vazgeçebilirdi. Ancak, yazmaktan vazgeçse o zaman sarhoşluğun ayırıcı özelliği olan akıl dışı nitelemenin akla uygun bir yorumunu verirdi; demek ki, o, yazarlık tahtından ancak kendini ayık ve sarhoşkenki halinin canlandırması taklitçisi olarak kabul ettiği ölçüde vazgeçebilecektir.
    Ama çok tuhaftır ki sarhoşluğunun farkına vardığı andan itibaren bundan vazgeçmeyi istemez. Sözcüklerin öfkesine rağmen yazmak ister. Yazar ilk olarak burada "kendi yazma" serüveninin psikolojik altyapısını açıklamaya başlamış.

    Üçüncü: Titiz adam ertesi güne üç randevu vermiştir. Birinci randevu sevdiği kadına, ikincisi sevebileceği bir kadına, üçüncüsü de hayatını ve belki de aklını borçlu olduğu bir dostuna. Bu romanda çok çarpıcı açıklamalar yer almaktadır.; gerçekte bu insanlar onun yaşamında önem taşımazdı eğer diğerlerinin de yeri olmasaydı. Karşılıklı olarak birbirleri için gerekli olan bu üç kişi aynı zamanda karşılıklı olarak birbirleyle bağdaşamaz. İki kadın da dosta sempati duymazlar çinkü ikisi de adamın hayatını ve aklını kurtarmamıştır. Onların davranışları dostun müdahalesini gerektirir. Adam bunlara aslında randevu vererek onlarsız yaşamasının olanaksız olacağını anlatmak ister. Adam o randevuya gitmez. Çünkü bu üç bağdaşamaz ve birbirlerine gerekli olan üç kişinin girişi dar olan adamı yok edecektir. Burada kimsenin kimse için gerekli olmadığı eğer kendi içlerinde bir tutarsızlıkları varsa ki bu kişiiler zaten "bağdaşmayan" kişiler olarak anlatılmış o zaman bu kimselerin dördüncü kişi için yapıcı olmaktan çok yıkıcı bir özellik göstereceklerdir.

    Onuncu: İstasyona tren beklemek için gelen adamlar bekleme sırasında ölürler. Çok sakin bir ölümdür bu. Bunlardan bazılar peşlerinden sevdiklerini onurlu biçimde nasıl ölünebileceğini öğrensinler diye getirir. Gerçekte şöyle genel bir kanı vardır: Eğer buraya gelmemiş olsalardı çok önce ölmüş olacaklardı. Bazıları da hiç doğmamış olurdu. Bu istasyona üç tren farklı yerden gelip farklı yerlere giderler. Bazıları hiç durmazlar... Tren hızlanır, gözden kaybolduğundaysa, tümü de siyah elbiseli olan ölüleri kaldırmaya gelirler.
    Burada anlatılan roman ilgimi çektiği için yer vermek istedim. Hiç durmayan o "öbürleri" kimdir? Ölülerin tümü neden siyah elbiselidir?..

    On üçüncü: Burada Din Şehidi üzerinden bir ironi yapılmakta. Adam elinde kesik başıyla karşıdan karşıya geçerken bir Din Şehini olduğunu bildiğini fark eder. Tam da başka bir mesleğe başlayacakken kesik başı ellerinin arasından kayıverir. Çocukluğunda kurallarına uygun olarak yetiştirildiği bir dinin üstünlüğü yaşayan adama bakın ne oldu. Tek bir Tanrı'ya İNANMAK belki de yeterli olmamıştı kim bilir.

    On sekizinci: Bir killer'in meslek bilinci ele alınmıştır. killer çok önceden katil(Killer) olmak istemiş ve büyüdüğünde yaşadığı, gördüğü hiçbir şey onun kararını değiştirmemiştir. Killer'in az ama özel şeylere ihtiyacı vardır bunlar: bir silaha, kusursuz bir hedefe, kendisine görev veren birine ve de öldürülecek birine ihtiyacı vardır. Ayrıca ona bu görevi verecek olanın kini, çıkarı ve bir de çok parası olmalıdır. İşte bunlar sağlandığında da eğer bu durum karmaşık ve olasılıktan uzak görünürse gerçekleşmez. Burada "kaderciliğe" işeret edilmiştir. Çok düşünür varsayımlar elde eder. Bir insanı paradan başka bir şey için öldürmek boş, gereksiz bir teşhirciliktir diye düşünür. Önünde tek bir çözüm kalmaktadır: kendini hedef olarak alacaktır. Eğer hata yaparsa, kurtulacak ama killer olma niteliğini kaybedecektir; eğer isabet ettirirse bu kez kendisi ölmüş olacaktır. Uzun süre karasız kalır. Ama biz, onun mesleki bilincinin sonunda ağır basacağını biliyoruz.

    Otuz dokuzcu: Habercinin acelesi vardır, elindeki zarfı subaya vermek zorundadır... Komutan zarfı yırtar, katlı mektubu açar ve okur. "Ne demek bu?" diye sorar. "Savaş bitti, komutanım," dite doğrular haberci. "Üç dakika önce bitti" der. Komutan öfkelenir...... Demek savaş bitmiş ha diye düşünür komutan. Doğal ölüme dönüyoruz...Savaş her yerde bitmiştir,..Şu şarkı söyleyen adamlara kim bilir kaç kez nişan almışlardı öldürmek amacıyla?... Çünkü savaş şiddete dayalı ölümü yasal sayar. Peki ya şimdi? Komutanın yüzü gözyaşlarıyla kaplanmıştı. Gerçek değildir bu: Derhal, savaşın bitemeyeceğini insanların kafasına sokmak gerekir kesin olarak. Ağır ağır, güçlükle silahını kaldırır ve orada şarkı söyleyen, gülen, kucaklaşan adamlara, barışa kavuşmuş düşmanlara nişan alır. Bu küçük romanda "savaş" ın ne demek olduğu az ve öz bir şekilde anlatılmıştır. Bir oyun misali başlatılır ve bitirilir cellatlar tarafından.

    Kırk dördüncü: Yıllardır bodrumda yaşayan bir adam, bulunduğu yerdeki "din savaşı" sırasında kendi ülkesine dönecek durumda değildi; çünkü orada da "bilim savaşı" sürmekteydi. İşin ilginç tarafı adam itiraf etmese de özellikle "din savaşı"nın olduğu yerde kalmak ister. Çünkü burada kendisinin yabancı olduğu bir savaş sürmektedir. Bu savaşın içinde bir oyuncu değil, bir haber vericidir.
    Burada bu adam üzerinden "din savaşı"na yabancı olup ama bir "bilim savaşı" içinde oöan bir nevi günümüz insanınn bir kısmına işaret etmekter de diyebiliriz. Ama bu her zaman devam etmiştir. Toplumlarda hep bir "savaş" sadece "önündeki isim" değişerek devam etmiştir ne yazık ki.

    Elli birinci: Bir apartmanın üçüncü katında oturan kişi "yok-kişidir". Burada apartman boş değil içinde oturan oturan kişinin var olmadığı söylenmek istenmiştir. Daha önce o dairede "aşık" bir adam varmış. Çevredekiler tarafından kusurlu- can sıkıcı bir adam olarak görülmektedir bu adam... İnsanlar yok-kişi hakkında varsayımlarda bulunmaya başlarlar. Biri yeni adamla aşık adam arasında bir ilişki var mıdır? der. Biri de derki; var olmayan kişinin aşık adamdan başkası olmadığı söyler...
    Zamanla ideal kiracı olan bu yeni adam orada oturan sakin ve saygın kişilerin huzurunu kaçırmaya başlar. Aslında bu huzur kaçırma işi koca bir "kıskanmadır". Sonrasında da hiçliğin laubali kaçamaklı yetkinliğini çekilmez bulacaklardır. Burada insanlara hiçbir zararı olmamasına rapmen insanlar tarafından hep "saldırıya" maruz kalan sürüden olmayan insanlara toplumun hangi gözle baktığın aişaret edilmiştir. En çok da "kalabalıklar içinde yalnız kalanlara, tutunamayanlara" ve toplumun bu tür insanlara olan tutumuna bir göndermedir bu küçük roman.

    Elli üçüncü: Bazı kimselerin "insanların var olmadıklarına inandıkları" ve bu tür kimseler insanların var olduklarına inan insanların alt sınıftan olduğunu düşünür. Onlara göre eski ve saçma, boş bir inançtır bu. Çocuklar da insanların var olduğuna inanmaktadırlar. Bu durum kahramanları insanlar olan bir masallar bütününün doğmasına yol açar. Bu masallarda insanlar gülünç ama yine de kendi tarzlarında korkunç şeyler yapar. İnsanların bu geleneği çevresinde doğmuş olan en canlı ve tuhaf sanayi; maske ve kukla sanayisidir. Maskeler ve kuklalar yalnız çocuklar için değil, süsleme aracı ve insanların var olduğuna inanmayan kimselerin bile evlerinde bulunur. İnsanlar kuklalar yaparken müthiş bir hayal gücüne başvurur. En çok "hasta" insanları canlandıran kuklalar beğenilmektedir. Her ne kadar "hayal dünyası hastalıklarını" hayal etmek güçse de. Kimileri insanların ölümsüz olduğunu sanır: bu maskelere saygı gösterirler; onların kusurlu ya da saygısız olduklarına karar verirlerse o zaman acıyarak, dindarca yakarlar onları. Burada aslında biraz ahiret inancına gönderme olmuş insanların kötü olduklarına karar verdikleri anda "dindarca" onları yakmaları bir nevi dünyada olsaydı yapacakları şeyin benzerini yaparlar o tür kimselere. Bunu da "din" için yaptıklarını söylerler.

    Elli beşinci: "Halüsinasyon" olarak tanımlanan bir adamın güçtendüşmüş üç kişiye halüsinasyon etmekte. Bunlardan biri dul bir adam, fersefi içebakışa yönelimli, ara sıra şu ya da bu dini benimseme girişimlerinde bulunan biridir. Onunla seçkin sözcükler; dünya, iyilik, kötülük ve Tanrı üstüne konuşur. İkinci kişi Gerçek'e ve Aşk'a özlem duyan melankolik bir kadındır. Halüsinasyonun görevi kadının yalnız bu iki şeye layık olmakla kalmadığına, kozmos karşısında alacaklı olduğuna ikna etmektir. Bu kadın Tanrı'dan asla söz etmez çünkü son derece dünyaya bağlı biridir. Üçüncü kişi en zor olanıdır. Sinirli ve önsezilere eğilimi olan biridir bu adam. Adam dramatik mizaçtadır. Sonun yaklaştığını sezinlediğinden beri, kendini tanımak istemekte; kendine dönme arayışı içinde olur. Ve bunu ancak kendisiyle son derece kabaca, sevgisizce konuşarak, ölüm ve kendini anlamaktan oluşan çifte kurtuluşa doğru kendini izleyerek başarabileceğini düşünür. Bu adama hakaret etmek halüsinasyona çok ağır gelir. Halüsinasyon, onu alaya alıp kaba davradığında içinin derinliklerinde sessiz sessiz onun ölümüne gözyaşı dökmektedir.

    Altmış üçüncü: Tanrıtanımaz olan ünlü bir çan yapımcısına bir gün iki adam gelerek Son Yargı'da kullanacakları bir çan yapmasını isterler. İstenilen bayuttaki çamı usta daha önce hiç yapmamıştı ve daha önce kullanmadığı metallerin alaşımından bir çam yapmasını isterler... Usta, Son Yargı asla olmayacak der iki adama, ama ne olursa olsun kendisinin çanı istenilen biçimde ve zamanında yapacağını söyler... Ki öyle de olur. Çan artık hazırdır. İki adam çana hayranlıkla, aynı zamanda derin bir melankoliyle bakar. İki adamdan otoriter olanı ustaya dönerek utanarak ve alçak bir sesle şöyle der: "Siz haklıydınız, üstadım; Son Yargı asla olmayacak, ne bugün, ne de yarın. Korkunç bir yanlışlık oldu." Usta da iki adama iyi niyetli ve melankolik havayla bakarak: "Çok geç, Beyler,"dedi, ve eliyle ipi çekti...Ve sonra olması gereken oldu, gökler yarılıverdi.

    Yetmiş yedinci: Bir sokakta Katil, Hırsız, Aşık ve Kraliçe oturmaktadır. Katil en sevdiği mesleği yapıyor olmasaydı eğer iyi niyetli ve dost biri olabilirdi. Hiç kimseyi öldürmemiştir ama gğnleri tümüyle cinayet projeleri yapmakla geçmekte...Evi silahla doludur ama hiçbirini kullanmayı bilmez. Katillik mesleği ona, başka türlü ulaşamayavçcağı birtakım deneyimler sağlar.
    Yaşamını sürdürmek için Hırsız'ın cömertliğine güvenir; Hırsız bir şey çalmamıştır, ama Katil'in kendisinden istediği bütün siparişleri sağlamaya hazırdır. Hırsız yalan söylemeyi bilirama yalan söylemez... Hiç kimse onun Hırsız olma mutlulupunu çalamayacaktır. Aşık sever; ama seveceği kadın yoktur. İçini çeker, şiirler yazar ve bunları kulağı titme karşı hassas olna Hırsız'a okur. Mutsuzdur ve buna sevinir. Akşamlar bazen üçüde bir masanın etrafıbda toplanır Kraliçe'den söz eder. Tümi de, hiç kimsenin görmediği Kraliöe'ye karşı büyük saygı göstermektedir. Onun görünmezliğini büyük bir soyluluk belirtisi olarak görürler. Bazen Kraliçe'nin ölmüş olabileceğinden kuşkuya düşerler, bu "daha da soylu" bir durumdur, ya da hiç var olamamış olduğunu düşünürler, ki bu da "kusursuz bir soyluluk"olacaktır. Sonrasında üçü kendini yararsız hisseder ve susar.
    Burada aslında "kafamızda soylu"olarak imgelediğim insanların aslında gerçete böyle olmadığı "ulaşılmaz olmanın" soyluluk demek olmadığı, ki burda aslında Katil, Hırsız ve Aşık Kraliçe'den sadece yaptıkları işi sevmeleri açısından bile bakılırsa daha soylulardır.

    Seksen sekizinci: Yarı yarıya terk edilmiş, veba ve tarih tarafından kırılıp geçirilmiş olan kentte sürekli konut değiştiren birkaç kişi yaşamaktadır.
    Kentin uğursuz tarihi bu insanların soyut ve düşündürücü davranışlara yönelmelerini ister. Herkes kendi mizacına, arayışına uygun bir konut arar.
    Artık yaşamayan bir kralın aşçısı olmuş bir adam beş katlı bir sarayda yaşamayı sever; tarihle ilgilendiği zaman birinci katta, Tanrı'nın inayeti üstüne düşündüğü zaman ikinci katta, kendi rüyalarını ve geçmişini yeniden oluşturup yorumlar üçüncü katta, metafizikle dördüncü katta, çilecilikle debeşinci katta ilgilenir.
    Bir adam da küçük odaları olan berbat konut ve kulubeler arasında; içlerine yeni yeni bölmeler yaparak bunların boyutlarını daha da küçültür; adam fısıltılara, iç çekmelere meraklı biridir, bunları dar alanlarda daha iyi duyar. İç çekmeler üstüne büyük bir yapıt için notlar alır; iç çekmelerin durmadığından emin olmak için, özenle bir mutsuzluğu besler....
    Burada aslında insanın biliçaltına attığı çok şeyin olduğunu yeri ve zamanı geldiğinde bunları teker teker yaşayacağı anlatılmak istenmiştir. Herkesin oturduğu yer edindiği mekanlar tüm nitelikleriyle orada yaşayan kimsenin hayat arayışı ve mizacı hakkında ipucu vermektedir.
  • Batı Avrupa'da roman, onyedinci ve onsekizinci yüzyıllarda gelişmiştir. Bu yüzyıllar, akıl çağıydı; bütün yaşamı ussal açıklamalara ve sınıflandırmalara dayandırmaya çalışan bir çağdı. Overbury'nin ve La Bruyeré'in, insan doğasının deliliklerini, kötü ya da erdemli "tipler" dizisi şeklinde düzenleme yetenekleri nedeniyle ölümsüzleştirdikleri çağdı. İngiliz romanının yapıcıları, sanatlarını bu okulda öğrendiler. Sterne bile (bugünkü sevilişini bir bakıma, gelenekten biraz uzakta durmasına borçludur), tuhaflığı bir tipe indirgemiştir. İngiliz romancılarının en incelikli yazarlarından Jane Austen bile, romanlarını, baş kişilerinin temsil etmesi gereken ahlâki niteliklerle isimlendirmeyi doğal bulmuştu. Aynı gelenek Fransa'da geçerli olmuştur. Balzac, 'Eugenie Grandet'yi yazdığı zaman, "Moliere bir cimri yarattı, oysa ben hırsın kendini çizdim" diye övünmüştür. Bu söz doğru değildir. Balzac eleştirmen değildi ve biz bugün Grandet'ye, Harpagon'a göre daha az bir hırs tipi olduğu ve daha çok bir insan olduğu için değer veriyoruz. Fakat önemli olan, romancının ülküsünün bir tipin mükemmelleştirilmesi olduğu yolundaki inancı Balzac'ın duraksamadan kabul etmesidir. Bu gelenek Rusya'da diğer yerlerdeki denli güçlüydü. Gerçekte ilk Rus romanı olan Gogol'ün 'Ölü Canlar'ı bir tipler romanıdır. Goncharov, 'Oblomov'da Rus edebiyatının en ünlü tipini yaratmıştır. Aynı yazarın 1874'de Dostoyevski'ye yazdığı, tip - romanının üzerine kurulduğu ilkeleri bildirdiği mektup bugüne kalmıştır:

    'Bir tipin (diye yazıyor Goncharov), olguların ve bireysel özelliklerin uzun ve sık tekrarıyla, birikişiyle ortaya çıktığını siz benden iyi bilirsiniz - benzerlikler bir dönem içinde çoğaltılır ve sonunda, bir kalıptaymış gibi katılaşır bunlar; seyirci artık onlara aşina olur. Bence, yaratıcı sanat (örneğin sizin gibi nesnel bir sanatçının yaratıcı sanatı demek istiyorum) yalnızca yaşam böylece katılaştıktan sonra ortaya çıkabilir; doğmakta olan yeni hayatla ilgilenmez bu sanat.'

    Goncharov'un yanılgısına gülmek kolaydır. Dostoyevski'nin, mektupta o denli güzel anlatılan yöntemin temsilcisi değil de, tam tersine, en güçlü, en usta düşmanı olduğunu ve Dostoyevski'nin en karakteristik yaratım yönteminin "benzerliklerin çoğaltılması" değil, tersine, "benzersizliklerin çoğaltılması" denebilecek bir yöntem olduğunu anlayamamıştır. Fakat, gelenekçi romancıların bileşik formülünün Dostoyevski tarafından terkedilişinin yavaş yavaş olduğunu unutmamalıyız. Hiçbir büyük romancı sanatının tekniğiyle onun kadar az ilgilenmemiştir ve Dostoyevski'nin, yaşantısı boyunca, geleneksel yöntemden ne denli uzaklaştığını farketmiş olması imkânsızdır. İlk eserlerinde kişileri genellikle "tip"e uyarlar. 'Yeraltından Notlar'ın kahramanı çözümleyici yöntemin ilk saf ürünüdür ve ta 'Ecinniler'e kadar, "tip" belirgin olarak kalmıştır. Dostoyevski'nin "tip" yaratmayı terkedişi ya da yalnızca önemli olmayan kişilere uygulayışı ancak 'Delikanlı'da ve 'Karamazov Kardeşler'dedir.

    Modern anlatının vazgeçilmez yöntemi olan, insan kişiliğinin öğelerine ayrıştırılması, Dostoyevski'nin roman tekniğine yaptığı en önemli katkıdır. Kendisinden önceki çağın dar rasyonelliğine tepki gösteren romantik okul, daha ilkel ya da kendilerinin söyleyeceği şekliyle, daha doğal bir şeye dönmüştü ve Dostoyevski bu romantiklerin çocuğu ya da torunuydu. Fakat kişilerini ele alışı bakımından romantiklere pek az şey borçluydu. Onun kişilerini görebilmek için, rasyonalizmin düzenli yıkıcılığı gelmeden ve insan doğası bir uygunluk ve tutarlılık yüzeyi altına saklanmadan önceki günlere, Rönesans'a ya da Elizabeth çağı İngiltere'sine dönmeliyiz. Lytton Strachey'in 'Elizabeth ve Essex' adlı kitabındaki çarpıcı bir bölüm, hiçbir aykırılığa düşmeden, Dostoyevski'nin karakterlerine uygulanabilir:

    'Hiç kuşkusuz insanlar, tutarsız olmadıkça insanlıktan çıkacaklardır, fakat Elizabeth çağı sanatçılarının tutarsızlıkları, insanlara izin verilen sınırı aşmaktadır. Onların öğeleri birinden diğerine çılgınca uçmaktadır; biz bunları yakalıyoruz, tek bir birleşim haline getirmek için bütün gücümüzle uğraşıyoruz, fakat olmuyor. Onların ustalıklarının ve zayıflıklarının inceliklerinin ve kabalıklarının, dindarlıklarının ve şehvetlerinin uygun bir hesabını vermek imkânı var mı?'

    Ve işte bunun için, Dostoyevski'ye paraleller arayan bir İngiliz her zaman Shakespeare'e dönmektedir; Shakespeare'den sonra hiçbir İngiliz yazarı, karakterlerini, o büyük Rus kadar, Shakespeare'ninkiler gibi, öyle derin ve öyle çelişkili bir şekilde yaratamamıştır. Çıplak, tamamlanmamış insan doğası, Elizabeth çağından sonra, İngiliz edebiyatından ve belki de İngiliz yaşamından çekilmiştir. Biz kendimizi, artık doğamızın bir parçası olan ve artık istesek bile kaçamayacağımız bir gelenekler yığınıyla sarmalamış, düzenlemiş, sınırlandırmışız. Ve ancak Rusya denli örgütsüz, ussal inançlarla engellenmemiş bir ülkededir ki, ondokuzuncu yüzyıl, uygarlığını evrimindeki daha ilkel bir dönemin çıplaklığından, hareketliliğinden bir şeyler kapmayı umabilirdi.

    Öyleyse Dostoyevski'nin dünyası, bizim yaşadığımızdan daha ilkel, asıl unsurlara daha yakın bir yerdir. Bu, romantiklerin oldukça yapma olan alanı değildir, Fransız klasik çağının ya da İngiliz klasiklerinin temiz, düzenli bahçesi hiç değildir. Daha çok, ortaçağların ve Rönesans'ın ülkesindeymiş gibi görünmektedir. İnsanın ne kontrol edebildiği ne de anlayabildiği karanlık güçler ormanındaki küçük bir açıklıktır. Bu bilinmeyenin ormanına Dostoyevski, delici ama yarı korkmuş bir şekilde bakmaktadır. Romanlarının bir lugatı yapılsa, onun en sevdiği sıfatların "tuhaf", "fantastik" ve "sorunsal" olduğu görülecektir. Romanlarına hâkim olan karanlık kader havası, felsefesinin ana düşüncesi olan insanın özgürlüğü ve sorumluluğu öğretisiyle çatışmaktadır. "Böyle olmak zorundaydı" sözü kişilerinin ağzından sık sık duyulan bir sözdür. İlk öykülerinin bazılarında bulunan büyüsel öğe, daha sonra yerini, sık sık kullanılan rastlantılara ve önceden sezmelere bırakmıştır. Bunlar da, bulanık ve anlaşılmaz bir dünya karşısındaki insan zayıflığını aynı şekilde ortaya koymaktaydı. 'Budala'da, Nastasya Filipovna, Rogozhin'in kendini öldüreceğini önceden bilmekle kalmamakta, cesedini bezle örtüp çevresine böcek zehiri şişeleri koyacağını da bilmektedir. Zosima Baba, Dmitri Karamazov'u gördüğü zaman, "gelecekte çekeceği acılar" için önünde yerlere kadar eğilir ve bunun, bir ermişin ileriyi görüşü olarak yorumlanmasını önlemek için (ki bazı eleştirmenler böyle yorumlamıştır), nihilist gazeteci Rakitin'in de aynı önceden görüşte bulunduğunu hatırlatmak gerek. Dostoyevski'nin böyle önceden görüşlere inanıp inanmadığını araştırmak, Shakespeare'in hayaletlere, cadılara inanıp inanmadığını sormak kadar yersizdir. Kendi görüşleri ne olursa olsun, yaşadığı çağın havası, çağdaşlarının, görünmeyen dünyayla ilgili bu gelip geçici görünüşleri sadece bir deyiş hilesi ya da eskimiş batıl inançların yapma geleneği olarak görmesine yetecek kadar ussallaşmıştı.

    Bu bilinmeyenin ormanına, düşlerimiz bir parça ışık tutmaktadır. Düşlerin önemi, ilk kez onsekizinci asırda Mesmer adında, yarı şarlatan, yarı bilim adamı olan tuhaf bir kişi tarafından incelenmiş gibi görünmektedir. 1816'da Schubert adındaki Prusyalı bir profesör, 'Düşlerin Simgeselliği' adlı bir kitap yayınladı; bu kitap 'yarım asır' kadar ününü korudu ve okundu. Schubert, düşlerin aslını bilançaltı yoluyla ararken, Freud'un sonraki buluşlarının bir kısmını önceden gördü, fakat onun için temeldeki gerçek "cinsellik" değil, "din" ya da "ilahiyat"tı. Bu öğreti Schubert'ten Hoffmann'a, ondan da Dostoyevski'ye geçti. 'Suç ve Ceza'da Svidrigailov'un sözünü ettiği görüş (bedeninin zayıflığının ruhsal faaliyeti artırdığı için, hasta insanların hayal gördüğü görüşü) bütünüyle Schubert'ten ya da Hoffmann'dan alınmıştır. "Düş" ya da "sayıklama" -uyumakla uyanık olmak arasında bir durumda olmak- Netoçka Neznova'dan İvan Karamazov'a kadar Dostoyevski'nin önemli karakterlerinin birçoğunda görünen bir şeydir ve çoğu kez, tuhaf sezişlerin, önceden bilişlerin kaynağıdır. Dostoyevski'ye göre düş dünyamız, günlük hayatın dış görünüşünün arkasında yatan, akıldışı, anlaşılmaz dünyanın bir parçasıdır.

    Karanlık ve bilinmeyen güçlerin bu derin ve sürekli düşünülüşü, Dostoyevski'yi, içinde hareket ettiğimiz küçük, görülebilir dünyadaki yaşantıyla ilgili ayrıntılara bütünüyle kayıtsız hale getirmektedir. Onun, maddi çevrenin gözlemlenmesine ve nesnel olarak kâğıda geçirilmesine en ufak bir ilgisi yoktur. Gözlemle değil, imgelemle ve içgözlemle çalışır. Doğanın onun sayfalarında hiç yeri olmadığını daha önce söylemiştik. Bazen, kişilerin fıziki görünüşlerini ve hatta giysilerini anlatmaya kalkar ne de olsa roman geleneğidir bu. Fakat anlattığı şeyler kısa sürede unutulur, çünkü bunlar yazarı da, okuyucuyu da ilgilendirmemektedir. Bu açıdan Dostoyevski, ilk ve en önemli olarak, görünen dünyanın sanatçısı olan Tolstoy'un karşıtıdır. 'Savaş ve Barış' ve 'Anna Karenina'yı okuyan hiç kimse, Prens Marya'nın ince tüylü dudağını ya da Karenin'in kulaklarını unutamaz; oysa yaşlı Karamazov'un şehvetinin simgesi olan gırtlak çıkıntısı dışında, Dostoyevski'nin kişilerinin hiçbirinin fiziki bir özelliği okuyucunun kafasında yer etmez. Edebiyatta, onunkiler kadar göz önüne getirilmesi, canlı yaratıklar olarak düşünülmesi güç olan karakterler yoktur. Bu karakterlerin yaratıcısının ilgilendiği şey, vücutları değildir, ruhları ve insanla arkadaki bilinmeyen karanlık gerçek arasındaki ilişkidir.

    Dostoyevski'nin, gerek görünüşteki dünyanın, gerek insan doğasının dünyasının akıldışı olduğu yolundaki inancı, evreni bir yerden kontrol eden makûl ya da hiç değilse ahlâki bir güce olan inancıyla dengelenmiştir. Bu son inanç, gerek gerçekte, gerek mantıki olarak ilkinin devamıdır. Tanrı'nın gerekli olduğu yolundaki inancı, insanlığın akıldışı olduğu inancından çıkarmıştır. O, dini inancıyla eski dünyaya, psikolojik görüşüyle yeni dünyaya aittir. Ve ölümünden sonra geçen elli yıla bakıp, onun etkisinin niteliğini ve derecesini saptamaya kalkıştığımızda, bildirisinin sonraki kuşaklar tarafından tepesi kesilmiş bir şekilde benimsenişinin sorumluluğunu Dostoyevski'de bulmamak doğru olur. İnsan konusundaki görüşünün, Tanrı hakkındaki görüşünden ayrılmış şekliyle, insanlığı şimdi saplandığı gibi, ahlâki anarşi, verimsizlik ve kötümserlik cehennemine sürükleyeceğini ilk önce kendisi kabul ederdi. Fakat bir dereceye kadar tarihi sorumluluk kalacaktır yine. Dostoyevski, insanları uçurumun kenarına sürükleyen ve başaşağı düşmelerini önlemek için de, yarı çürümüş eski tahtadan yapılma, sallanıp duran bir parmaklığa güvenen biri durumundadır.

    Dostoyevski'nin etkisi ölümünden sonra yirmi, otuz yıl Batı Avrupa'da duyulmadı. Bu arada çok şeyler olmuştu. Estetik okulu en yüksek noktasına varmış ve sanat için sanat Avrupa'nın her yerinde edebi kurtuluş için gerekli bir şey olarak gösterilmişti. Rusya'da, Dostoyevski'nin güçsüz Victorian Ortodoksluğu, hünerli izleyicileri tarafından, ahlâki anarşinin ve kutsal güzelliğin keşfine dönüştürülmüştü. Dostoyevski, Batı Avrupa'ya bir sonraki yorumcuların sayesinde ulaştı, bu okulun en parlak, belki de en derin eseri olan Merzhkovski'nin 'Tolstoy ve Dostoyevski' adlı kitabı, hiç değilse İngilizceye, Dostoyevski'nin birçok romanından önce çevrildi. O sırada Batı Avrupa'da, estetik, günün en ileri düşüncesine göre ahlâkın anahtarı olarak görünüyordu. Dostoyevski'nin daha yazdığı sıralarda modası geçmiş olan dini düşünceleri artık yalnızca bir müzeye yakışırdı; fakat akıldışı psikolojisi heyecanla benimsendi ve geçen yirmi yılda, İngiltere'de, Fransa'da ve Almanya'da ortaya çıkan hemen hemen bütün önemli yazarları etkiledi. Dostoyevski'nin (sadece en önemli isimlerin sözünü edersek) Proust ve Joyce gibi yazarlarla olan ilişkisine değinirken, bu yazarların genellikle sanat için sanat görüşüne bağlı olduğunu ve Dostoyevski'nin bu görüşten her şeyden fazla nefret ettiğini ve kaçındığını hatırlamak gerekir. Hatta Gide ve Middleton Mury gibi, kendilerini Dostoyevski'yi incelemeye verenler, etkisini açıkça kabul edenler bile, ustalarının eğilimlerine pek yaklaşamazlar ve onu ahlâki anarşizmin Rusya'daki temsilcilerinin gözüyle görürler. 'Les Faux Monnayeurs' gibi 'Delikanlı'dan esinlenilmiş ve onun yüzeysel öykünmeleriyle dolu bir roman, Dostoyevski'ye, bayağı ve yanlış fikir veren bir taklit olarak görülürdü. Gide tarafından ortaya atılan ve insan kişiliğinin iyi ve kötü yanlarıyla birarada geliştirilmesi gerektiği görüşü, 'Delikanlı'da ortaya konan "öteki" düşüncesiyle bariz benzerlikler taşımaktadır; fakat bu görüş, ona eklediği dini öğretiden yoksun olarak konduğunda, Dostoyevski'ye anlamsız ve küfür gibi gelecektir.

    Dostoyevski'nin psikolojisinin şimdiki benimsenişi, onun eserlerinin sanat açısından değerlendirilişine yardımcı olmamakta, tersine engel olmaktadır. Bizi, sanatla ilgisi olmayan şeyler üzerinde yoğun olarak düşünmeye itmekte ve sık sık, sanatsal algılayışımızı çarpıtmaktadır. Eğer psikolog olarak Dostoyevski'yi, yaratıcı sanatçı olarak Dostoyevski'den daha önemli görürsek, 'Delikanlı'ya, 'Budala'dan ya da 'Karamazov Kardeşler'den daha fazla değer vermek gibi saçma bir durumla karşı karşıya kalırız. Bir yazarın ölümünün ellinci yıldönümü çoğunlukla o yazarı şöhretinin en düşük noktasında bulur. Dostoyevski'nin durumu da buna uymaktadır; çünkü son birkaç yılda, gerek Rusya'da, gerek Batı Avrupa'da, etkisinin artık tükendiğini söylemek moda oldu. Etkisinin en güçlü olduğu sırada bile, eseri bir yanıyla takdir edilmişti; tartıyı doğrultmak ve görüşün bozulmuş yanını düzeltmek zaman ister. Bundan yüzyıl sonra, Dostoyevski'nin psikolojisinin, bize dini görüşlerinin şimdi göründüğü gibi, tarihi bir merak konusu olarak göründüğü zaman, eserlerinin gerçek boyutları ortaya çıkacaktır ve yirminci yüzyılın başlarındaki anlaşmazlıklardan kurtulmuş olan gelecek kuşaklar, bir kez daha Dostoyevski'nin eserlerini sanatsal bir bütün olarak görebileceklerdir.
    Edward Hallett Carr
    Sayfa 303 - Yirmiikinci Bölüm, SONSÖZ