• "George sana saçma sapan şeyler söyleyebilir bunun hiç ama hiç önemi yoktur. Önemli olan konuşmaktır. Biriyle birlikte olmak. Önemli olan budur işte."
  • Neyin kaça patlayacağından bana ne? Bu dünyaya yaşamaya geldim, hesap yapmaya değil. Orospu çocuklarının yapmanı istedikleri de bu zaten -yaşaman! Bütün hayatını hesap yaparak geçirmeni istiyorlar. Onlara mantıklı geliyor böylesi. Akıllıca. Zekice. Geminin kaptanı ben olsaydım işler o kadar düzgün yürümeyebilirdi, fakat daha neşeli olurdu, Tanrı aşkına! Saçma sapan şeyler için altına sıçmak zorunda kalmazdın. Belki makadam yollar, aerodinamik arabalar, hoparlörler ve milyonlarca küçük aygıt olmazdı, belki pencerelerde cam bile olmazdı, belki yerlerde uyumak zorunda kalırdın, belki Fransız mutfağı, İtalyan mutfağı ve Çin mutfağı olmazdı, belki insanlar sabırları tükendiğinde birbirlerini öldürürlerdi ve belki kimse onları durdurmazdı çünkü hapishaneler, yargıçlar, polisler ve kesinlikle milletvekilleri ile parlamento olmazdı çünkü itaat edilecek ya da çiğnenecek yasalar bulunmazdı ve belki bir yerden bir yere gitmek aylar ya da yıllar alırdı, ama vizeye, pasaporta ya da kimliğe ihtiyacın olmazdı çünkü hiçbir yere kayıtlı olmazdın, bir numara taşımazdın ve adını her hafta değiştirmek istesen öyle yapardın çünkü sahip olduğun her şey zaten yanında taşıyabildiklerinden ibaret olurdu. Hem her şey bedavayken neden bir şeye sahip olmak isteyesin ki?
  • Ali Lidar, cümleleri sosyal medyada fazlasıyla yer alan fakat hak ettiği ilgiyi çokça göremeyen bir yazar. Tesirsiz Parçalar ise okurken bünyesine alan, sade ve günlük dilde, gündelik hayatın içinde sürekli gördüğümüz ve önemsemediğimiz hikayelerden oluşuyor.

    Ali Lidar, bir çok cümlesiyle sevilen beğenilen bir yazar fakat kitapta eksik bir şeyler vardı hala tam olarak açıklayamadığım. Lidar’ın söylediği şekliyle; “Nasıl anlatılır bu? Yazınca olmuyor işte, söyleyince de eksik. Ne kadar da uzağında söylemek hissetmenin.”

    Kitabı okumaya sevk edense hemen hemen hepimizin bildiği;

    “adın üç kere geçti
    saçma sapan bir filmde yalnız olsam
    çok ağlardım ama annem bakıyordu
    otoban dolusu gürültüyü sıkıştırıp beynime
    anne dedim, hadi çay koy da içelim…”

    mısraları oldu. Hayatında aşka ve ayrılığa yolu düşmüş herkesin okuduğu an beyninden vurulmuşa çeviren bu satırlar Ali Lidar’la tanışma vesilesi oldu bana. Geri kalanı bildiğini Tesirsiz Parçalar işte.
  • Saçma sapan isteklerimiz yerine getirilmiş olsa bundan zarar görecek olan yine biziz. Şöyle deneme olsun diye, içimizden birine daha çok özgürlük verin, ellerindeki bağı çözüp yaşama alanını genişletin, üstündeki vesayeti kaldırın; bakın, o zaman yeniden vesayet altına girmek için önce kendisi can atacaktır.
    Dostoyevski
    Sayfa 172 - İletişim
  • bu yazıyı okuduğunuz için özür dilerim normalde bu siteyi güzel şeyler paylaşmak için kullanıyorum fakat az önce keşfet bölümünde rastgeldiğim saçma sapan bir soru üzerine bunu yazmak istedim burası Twitter Blogger ya da herhangi bir blog uygulaması değil kitap alıntılarının şiirlerin güzel film repliklerinin şarkıların dostluğun paylaşıldığı çok güzel bir mecra lütfen burayı da kirletmeyin, güzel şeyler paylaşalım, sevgiyle kalın 🌼
  • “Bir çocuk bir sentle çok şey alabilir.”

    William Saroyan, Bitlis’ten Amerika’ya göç etmiş Ermeni bir ailenin, orada doğan ilk ferdi olarak 31 Ağustos 1908’de Kaliforniya Eyaleti'nin Fresno kasabasında dünyaya geldi. Özlemini çektiği memleket hasretini, çok sonraları giderebilmiş -tabi giderebilmiş mi, orası biraz meçhul-. Neden diye soracak olursanız, tek bir fotoğraf karesiyle hayata olan bakışımı, bir nevi tuhaf da olsa, farklı bir pencere kattı, katmaya yetti diyebilirim. Bir tabela ne kadar anlam taşır ki, bizim gözlerimizde... Saroyan'ın, Bitlis şehir tabelasının önündeki fotoğraflarına bakmanızı isterim. Dillenemeyecek birçok şeyi-duyguyu anlatacaktır bu bizlere:
    https://goo.gl/images/KahNFW
    https://goo.gl/images/nUUDwj
    Bu da rüyasında gördüğü çeşme:
    https://goo.gl/images/9wMvH3


    Saroyan hayatı boyunca altmışı aşkın kitap –öykü, oyun ve roman– yazdı. Düzyazıda kendine özgü bir tarz yarattı. Akıcı, karşısındaki ile konuşur gibi, yaşama sevinci ve coşku dolu bu edebi tarz; kendi adıyla “Saroyanesque” olarak anılır oldu. Bir öyküsünde kendi yazdıklarını nasıl yazdığına, genç yazarların nasıl ve ne şartlar altında olursa olsun, yazabileceğine dair, çok güzel ve ümitvari söylemleri vardı.

    Kendisinin de söylediği gibi, öykülerinde tek bir şeyi anlatır Saroyan; insanı.
    "İnsanları insanlık dışına çıkaran, izleyen diğer
    insanları insanlıklarından utandıran olaylara bakarken, sorunu, bozukluğu, çıldırmışlığı ve benzeri tüm olumsuzlukları şu ya da bu halkın değil, tüm insanlığın mayasında gören bir yazar." olarak ele alır. Hatta kazandığı ödüllerden biri olan 'Pulitzer ödülünü', ticaretin sanata yön vermeyeceğini söyleyerek geri çevirir. Maddiyata hiç önem vermemiş bir geçmişe sahiptir.

    Küçük yaşta babasını kaybettikten sonra 4 yılını yetimhanede geçirir. Yetimhane... Dokuz harf dört hece... Bir cami avlusunda ya da bir baba sorumsuzluğu vb... nedenler ile başlayan; anne çaresizliği, anne kokusu hasretleriyle, gerçekleşmeyecek dileklerle, dile gelmez acılarla, kayan yıldızlar eşliğinde geçen; geceleri ile meşhur yetimhaneler...
    Şimdi bunları yazarken, bir kez daha şu hisse kapıldım; babasını yitirmiş bir çocuğu, babasını yitirmiş bir çocuk olmayana dek, hiçbir zaman tam anlamıyla anlayamacağız. Acısını hissedemeyecek, neler düşünüp, neler yaşadığına, sadece dillendirdiği kadarını bilip, iç alemine asla tam anlamıyla vakıf olamayacağız. Henüz 3 yaşındayken kaybetmiş olduğu babasının yokluğunu tasvir ederken, içim hayli burkulmuştu. Her ne kadar rahatsız edici olsa da, bazı şeyleri düşünmekten alıkoyamadım kendimi...
    Yoksulluk içinde geçen çocukluğunda; eğitim sistemiyle yıldızı bir türlü barışamaz ve onbeş yaşında eğitimine son verir. Kendi kendini geliştirmeye koyulur.
    Geldiği konumlar ona değil, o geldiği konumlara sahip olur. Ve gerçek galibiyeti elde eder; insan olur.!

    Bu kitabı, tanıdığı Süryaniler ve geldikleri coğrafyayı anlatan bölümlerden oluşuyor. 19 öyküsünün bir arada toplandığı bir kitap.
    Bir arka kapak yazısı var ki mükemmel:

    "Onu bunu namussuz diye diğerlerinden soyutlamak hakça değil. Ermeni nasıl acı çekerse Türk de acı çeker. Saçma işte, ama bunu bilemezdim o zaman. Bilemezdim şu Türk dediğimiz insanın zorlandığı yola sapan, kendi halinde, dünya tatlısı bir biçare olduğunu. Ondan nefret etmenin, aynı hamurdan çıkma Ermeni'den nefret etmeye eşdeğer olduğunu. Ninem de bilmezdi, hâlâ da bilmiyor. Artık bunun bilincindeyim ben, ama kaç para eder?"

    Berber ve Süryani olan 'Theodore Badal'dan bahsettiği öyküsünün, ayrı bir havası vardı. Bir çok kez dönüp tekrar okunası gelen bir öyküydü. Saroyan'ın berber Badal'a yönelttiği 'Ermeni misin?' sorusuna, sükunetini muhafaza edip cevap almak yerine, Saroyan şöyle devam eder;
    "Ben Ermeniyim. Bunu daha evvel de söylemiştim. İnsanlar bana bakarlar ve merak etmeye başlarlar, ben de çıkar onlara söylerim. "Ben Ermeniyim," derim. Bu anlamsız bir söz, ama söylememi bekliyorlar, ben de söylüyorum. Ermeni olmanın nasıl bir şey olduğuna dair bir fikrim yok, ya da İngiliz veya Japon veya başka bir şey. Sadece yaşamanın ne olduğuna dair küçük bir fikrim var." Tabi Badal'ın, Süryani'yim demesi; ve çekilen acıların muazzam tasvirleri dökülür dudaklarından. Çok fazla alıntısını yapmak istemiyorum. Çok güzel ve beni en etkileyen öykülerin başında gelir; Theodore Badal'dan bahsettikleri. İki halkın da yeni coğrafyalarında, yeni kültürlerini nasıl biçimlendirdikleri, ne zorluklar çektiklerini, bizlere hissetirebilmeyi çok iyi başarıyor.

    Esas itibariyle, öykülerinin çok güzel bir tadı var. Hatırında bırakıyor insanın. Dili oldukça sade ve okuyan herkesin anlayabileceği bir doğallıkla sunmuş. Herkesin okuması gerektiği kanaatindeyim. Gerek toplumsal mesaj ve ilişkileri baz almış olduğu öyküleri için. Gerekse bu topraklardan göçmüş -göçmek zorunda kalmış- büyük bir yazardan, buralara ve dünyaya olan bakışının farkındalığı için. Bir makaleden okuduğum, Saroyan'ın, "Yaşayanlar ve Ölüler" kitabının bir kıssası, çok hoşuma gitmişti. Saroyan'dan onu da okuyacağımı belirterek, incelemeye onunla son vereyim;
    "Anneannem, ‘Kürtçe kalbin dilidir’ derdi. Türkçe ise müziktir; bir şarap deresi gibi akar, yumuşak, tatlı ve parlak. Bizim dilimizse acının dilidir. Ölümü tattık hep; dilimizde nefretin ve acının yükü var."
  • Adın üç kere geçti saçma sapan bir filmde
    Yalnız olsam ağlardım
    Ama annem bakıyordu
    Otoban dolusu gürültüyü sıkıştırıp beynime
    Anne dedim,hadi çay koyda içelim.

    Ali Lidar