• MASAL VE RÜYA

    Şiir söylenir, masal dinlenir diyorsunuz ama bunlar eski günlerin lafları. Hatta şarkı için de "okumak" tabir edilirdi ya, bu diskuru muhafaza ederek bir nevi "hava" estirmek isteyenler hâlâ kullanıyor.
    "Okumak"ın "davet" manası da var; Anadolu'da düğüne davet için "okuntu" gönderilir bilirsiniz.
    Çocukluğumuzda bizi masallarla uyuttular. Sonra, gün geldi bizatihi masalın saçma-sapan bir şey olduğu, başta çocuklar olmak üzere kimselerin "masallarla uyutulmaması" gerektiği üzerine vurgu yapılmaya başlandı. Bir şarkıcı böyle bir şarkı okudu, epeyce meşhur oldu.
    Masallara düşman oldular, folklor ölmüştü, şifalı bitkiler "kocakarı ilacı" diye alay konusu edildi.
    Sözün özü eski dünya, eski günler pılını pırtısını toplayıp hayatımızdan çekip gitti. Geriye dönüp bakmak, günahtı sanki, sanki biri gayriihtiyarî geriye dönüp baksa taş kesilecek donacaktı. Bu da oldu, İsmet'in dediği gibi "kayıtlara geçti". Neredeyse geriye dönüp bakanlara "gerici", sürekli ileriye bakanlara "ilerici" diyeceğim ya, çok safdil bir niteleme olacak bu. Siyâsî söyleme yuvarlanan bu ifâdeleri burada bırakalım.
    Masallara dönelim, kocakarı ilaçlarına, leyleklere, kırlangıç fırtınasına, nazar boncuğuna, tavşan ayağına, mart dokuzuna, su değirmenine, yediveren gülüne, yahut şu Çin atasözüne:
    "Ay büyümez ise küçülür..."
    Masallara dönelim ki çiçekler koksun, su şırıldasın, bülbül ötsün. Yahu sadece şu "bülbül" için göze alalım bunu, lütfen... Bu parmak kadar kuşun asırları doldurup gelen bir sesi vardı, binlerce sayfaya yayılmış maceraları vardı. Gül ile olan sergüzeşti kaç kalbin kanamasını dile getirmişti.
    Şu yaşadığımız günlerde hiç bülbül göreniniz var mı? Bülbülün sesini duyanınız var mı? Dudaklar müstehzî kıvrılarak gülümsüyor, görüyorum, "Bırak ulan şimdi şu bülbül tantanasını, şurda sayısal loto dolduruyoruz" diyorlar. Sayısal loto ile hızlı trenin, Kissinger ile Uzay Yolu'nun, petrol fırtınası ile internetin ne farkı var...
    Asıl fark şurda: Eski dünya dediğimiz şey bir çam kozalağıdır, yeni sağılmış süt kokusudur, çimen yeşili ve yün kuşaktır. Bu nedir? Bu hayattır. Masal ile, rüya ile, duâ ile irtibatı olan şeydir.
    Keloğlan padişahın kızını alır. Şaşılacak bir şey yoktur bunda, sevimli bir taraf vardır. Henüz ozon delinmemiştir, borsada yükselen kâğıtların ne mânaya geldiği bilinemez.
    Masal çocuğun kulağına hayatın hikmetini fısıldar. Bunun bilimsel bilgi ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bu bülbül sesi, su şırıltısı, bulut gülümsemesi, kuzu melemesi gibi bir şeydir. Uğur böceğinin parmak uçlarında gezinip gezinip aniden uçmasıdır. Hayat dediğimiz şey ise zaten kuzukulağı, patlangaç mısır ve reçel kavanozundan oluşmuştur; tadılır, anlaşılır.
    Masal hayatı uykuya taşır. Çocukların gözleri pembe-beyaz anne(ya da baba) yüzlerine baka baka kapanır. Hayatın uykudaki boyutunda rüyâlar başlar. Uykudan önce, uykudan sonra diye birşey kalmaz. Zaman yekpare bir çayırlık gibi uzanıp gider. Çayırda genç taylar, tazılar, ceylanlar, ibibikler, derecikler ve çocuklar bi koşu tutturur. Böyle rüyalar gören çocuk uyandığında pencereye gider. Dışarda rengarenk bir yağmur, bulutlar ağaçlarla sarmaş-dolaş...
    Masallara boşverdiğimiz günden bu yana rüyâ göremez olduk. İp koptu, zaman uçtu, hayat köşe-bucak biryerlere saklandı. Uykularımız kâbuslarla donatıldı. Aydınlık bir yüz gördüğümüzde ilk aklımıza gelen cümle "Sırıtma lan" oluyor.
  • Her gün yaptığımız ama farkında olmadığımız binlerce şey var, peki bunların ne kadarı başarımızı doğrudan etkiliyor. Mason Currey, bir dergi yazısı hazırlarken kendi ritüelini oluşturuyor ve buradan yola çıkarak başarılı ve ünlü insanların günlük olarak yaptıkları ve onları başarıya götüren alışkanlıkları derlemeye başlıyor. Benjamin Franklin'den Kafka'ya Tolstoy'dan Louis Armstrong'a kadar büyük sanatçı ve tanınmış kişilerin belki size saçma gelecek günlük ritüellerini bu eserde bulmak mümkün.

    Bu kitap hayatını bir düzene sokmak veya bir konuda başarı elde etmek isteyenler için yol gösterici olabileceği gibi, aslında başarının tesadüf olmadığını da bize fısıldıyor.
  • Sınav çok güzeldiii...
    Çalışmadığıma değmiş falan. Ama hiçbir şey öğrenemedim. Sabah slaytları okudum 1 kez sadece. Son 1 saatte çalıştım efet.😂😂😂
    Soraa 3 e vakit kalmadı. Hoca da en son slayttan bolca sormuştu ölmesin.
    Imaaeski bilgilerim sağolsuun. Hepsini bülee maptım. Soraa 2 3 tanesini salladım. Son klasik soruyu salladım tabi. Böle yorum yaptım kendimce. Ama bence herkesin kendine gmre yorumu düşüncesi vardır o yüzden sınavda saçma buluyorum yorum sorularını. Tabi saklama yöntemleri yorum değil. Ama gene çok dolsun fiye yazdım vee kapyım puanlarıı. Efet sis de öle yapın yanlış olda da 2 puan 2 ppuantır yani. Öle yani. Ama cidden çok basitti. Neden buraya anlatma gerği duydum ınu dem sise. Bemçe hiç çalışmayın. Vala bak. Kaç günfür o kadar zor şeylere matuz kladım ki. Siz siz olun aşık olmayın. Aşk beşa bela. Dutmadan biri aklınızda ruhunuxda kalbinizden çıkmor. Sınavda bile düşündüm. Baxen bedenimde bile hisediyorum. Yatağımda bile bir kez sarhoşane aradım yeminlen onu. Hissetim hatta. Çok garip. Ama o kafar zor ki ona dokunamamak. Hasretini çekmek. Çoook zor yeminlen. Ve beni sapıklıklara maruz bırajçkması susuarak. Yüzük takmaaması. Üni de olsun sosyal medyada eskilerden olsun. Bir ton sapıklığa matuz kaldım 10 larca. Sis sis olun aşık olmayın!!
  • Ben bu kitaptan baştan sona hiç hoşlanmadım. İyi olan tek bir bölümü yoktu ve karakterler saçma ötesiydi. Ne konusu vardı nede belirli bir yere varabildi. Baş karakter olan Molly evlatlık edinilmiş ve annesi bir yazar. Çocukluğundan beri bir arada büyüdüğü bir erkek arkadaşı var ama erkek arkadaşının abisiyle yakınlaştıktan ve annesi bu olanların hepsinden çok satan bir roman yazıp her şey açığa çıktıktan sonra yaşadıkları yerden kaçıp lise sonu kabul edildiği bir yatılı okulda bitiriyor. Tatil için annesinin yanına geri dönüyor ve 99 gün sonra üniversiteye gideceği günün gelmesini iple çekiyor. Dönüşü beraberinde nefret dolu yazılar ve yumurtalar da getiriyor ve Molly 99 günü saymaya başlıyor.
    Bir insan bu kadar şıp sevdi ve dengesiz olabilir mi? bildiğiniz aşk-ı memnu, kuzey güney tarzında ama ondan da saçmaydı. Bütün 99 gün bir abisiyle bir kardeşiyle buluşup buluşup durdu. Gündüz kardeşiyle (Patrick) gölde koşmalar, ormanda yakınlaşmalar gölde yüzmeler. Akşam da sanki hiç kardeşiyle gezmemiş gibi abisiyle (Gabe) arabada buluşup gezmeler. Bir ara eve düşen yıldırım diye bir dizi vardı. Orada muazzez vardı işte bu kız aynı muazzez. Donelly ailesinde yakınlaşmadığı erkek bırakmadı. Ailenin genç erkeklerinin musallatı. İşin bir diğer saçma tarafı Patrick'in ikizi Julian ve Molly eskiden çok yakın arkadaşlarmış. Bütün aileyi karıştırıp kaçmış anlayacağınız. O 99 günün bitmesini o kadar istemesine rağmen iki kardeşle de gayet güzel gezdi yani. Tekrar söylüyorum HİÇ BEĞENMEDİM.
  • Chalotte'un ailesinin üstündeki laneti kırmak için notlarının A olması, üniversiteyi kazanmak, erkeklerden, partilerden ve balodan uzak durmak gibi planları vardı. Yarı zamanlı çalıştığı çiçekçiye gelen Tate'e kadar bileğine çizdiği üçgeninin ona bütün planlarını hatırlattığını sanıyordu. Tate ile birlikte tüm kuralları alt üst oldu. Resmen bitmek bilmedi. Charlotte 18 yaşına kadar erkeklerden hiç bahsetmezken birini görür görmez bütün kurallarını, duvarlarını yıkması bana saçma geldi. Karakterler resmen 12 yaşında gibiydiler. İnsanın kararları böyle çelişemez yada birden böyle saçma bir hal alamaz. Bir de Charlotte sürekli kendi evini, mahallesini falan küçümsüyordu buna çok sinir oldum. Kendini küçümsemesi çok aptalcaydı sonuçta karşında ki bir rock yıldızı. Tate'e gelirsek öyle gizemli havaları falan vardı ama sebebini öğrenince romanı alıp camdan aşağı atasım geldi. Klişenin dışında bir şey bu. Kriz. Sinir. Gıcık. Sonlarına yakın dedim Charlotte akıllandı ama hiç sanmıyorum. Kısacası çerezlik merezlik değil, pek büyük beklentilerle başlamayın sonra iki saniyede değişen ruh hali görünce benim gibi sinir sistemlerinizde geçici bir iptal yaşarsınız.
  • Kuşkusuz bedenin yaratılışı büsbütün saçma, ruhla birleştirilmesi büsbütün boş bir iş olamazdı. Dolayısıyla bedenini kollayıp gözetmek, onun durumunu iyileştirmek zorundaydı. Bu da ancak diğer hayvanların davranışlarının bir benzerini sergilemekle mümkün olabilirdi.

    Bunun için şu üç amaça yönelik eylemlerde bulunması gerekiyordu,

    1. Nâtık (düşünme-konuşma özelliğine sahip) olmayan hayvanlara benzerliğin gerektirdiği eylemler
    2. Gök cisimlerine benzerliğin gerektirdiği eylemler.
    3. Vâcibü'l-vücûd olan varlığa benzerliğin gerektirdiği eylemler.


    Nâtık olmayan hayvanlara benzerliğin gerektirdiği eylemler bulunması zorunludur. Çünkü karanlık bir bedene sahiptir. Çeşitli vazifeleri olan organları ve değişik kuvvetleri olan bedenin muhtelif gereksinimleri vardır.

    Gök cisimlerine benzerliğin gerektirdiği eylemler de zorunludur, Çünkü kalbini mesken edinen hayvânî bir rûha sahiptir. Kalb ise bedenin ve tüm bedenî kuvvetlerin kaynağı, ilkesi (mebdei)dir,

    Vâcibü'l-vücûd olan varlığa benzerliğin gerektirdiği eylemler ise ‘O, Odur’ prensibi gereğince zorunludur. Çünkü kendi gerçekliği, Vâcibü'l-vücûd'u idrâk eden zâttan oluşmaktadır. 180

    180 Sokratik filozof gibi radikal tektanrıcı için de, insanın kimliği onun en zor sorumluluklarının kaynağıdır. Gelenekler birleştirildiğinde zorluklar katlanır: İnsan, kendini aynı anda Tanrı gücüne sahip bir yıldız ve görevi Tanrı ile sınırlı varlık arasındaki sonsuz uçurumu bir şekilde kapatmak olan en mükemmel yaratık olarak bilmelidir. Ne Platonik ne deİbrani gelenek (tabii ki hybrid değil), bunun nasıl yapılacağı konusunda insana pek bir şey söylememişlerdir. İbranî tipi geleneksel bir din ibâdetle Tanrı'ya yaklaşırken, Aristo geleneğin mensup tektanrıcı filozoflar, kendi tabiatlarını Tanrı'nınki ile özdeşleştirme eğilimindedir (bkz. s. 90 ve not 158; yine bkz. Gazzâlî, Miskat, tr. Gairdner, s. 111). Bunlar geleneklerinin entelektüalist fikirlerine uygun olarak, Tanrı'ya bilgi vasıtasıyla benzenilebileceğini düşünmüşlerdir: Deum colit gui novit.
    İbn Tufeyl
    insan yayınları