• Sadakat ve vefa bu dünyada kalmadı artık, fakat sağduyu da mı ortadan kayboldu? Ne yani, sadece kibir ve nefret mi bulacağız?
    Andrzej Sapkowski
    Sayfa 302 - Pegasus yayınları, Geralt'ın Sözleri, not: çeviriyi ben yaptım Türkçe baskıda sözler farklı çevirmen neden böyle yapmış anlamadım
  • İnsanları casusluğa iten nedenler, insan doğasının kendisi kadar karmaşık ve çeşitlidir. Ajan yapılmak üzere tespit edilmiş yabancı görevliler ve subaylar arasındaki öngörülemez bireysel farklılıklar ve kültürel çeşitlilik yüzünden, bir hedefin casusluk eylemleri yürütmedeki egemen itkisini tespit , operasyonel psikologların başat işlevine dönüşmüştür. İtkilere dair gruplandırmalardan biri, "MICE modeli" adıyla bilinir. Para (Money), ideoloji (İdeology), baskı (Coercion) ve ego (Ego) kelimelerinin baş harflerinden oluşan MICE sıklıkla adam almanın temeline dönüşen kültürlerarası özellikleri betimler.
    Para , özellikle kültürü başarıya , konuma maddi servete büyük toplumsal önem veren ülkelerin vatandaşları için çekicidir.
    İdeoloji, kaçıp kurtulamadıkları ya da karşı çıkamadıkları politik veya ekonomik sisteme nefret besleyen bireylerde etkili bir teşvik silahıdır.
    Baskı , sadece belli şartlar altında bazı kişiliklerde etkili olabilecek bir negatif iticidir.
    Ego genellikle yeteneklerinin , becerilerinin ve önlemlerinin işverenlerince ödüllendirilmediğine veya meslektaşları arasında takdir görmediğine inanan kişilerde casusluk eylemlerine girişi teşvik eder.
    CIA psikologları casusluğa meyilin üç ônemli belirtisinin genellikle evlilik dışı ilişkiler veya amire duyulan hoşnutsuzlukla ortaya çıkan sadakat bölünmeleri, aşırı kendine hayranlık, kibir ve küstahlıkta görülen narsisim ve ebeveyn ilişkilerinde isyankârlık olduğunu saptamıştır.
    CIA psikologları çoğu ajan için işe alınmaya açıklık ve eyleme meyilin, otuz beş ila kırk beş yaşları arasında çoğu kültürde görülen kişisel yaşam değerlendirme ve orta yaş krizi dönemlerinde ortaya çıktığını saptamıştır.
  • “Allâh yarattığı her şeyi en güzel şekilde yaratmış ve insanı yaratmaya da çamurdan başlamıştır.” (es-Secde, 7)

    Çamur safhasında su devreye girmektedir. Su, öncelikle temizleyicidir ve temizliği temsil eder. Bu açıdan da su insandaki iffeti, namusu ve maddî-mânevî temizlik duygularını temsil etmektedir.

    “…Şüphesiz Biz onları (Âdem ve neslini) yapışkan bir çamurdan yarattık.” (es-Sâffât, 11)

    Yapışmak, kopmamak insanın sadâkat duygusunu ve bağlılığını gösterir. İnsanın inat etmesi ve müdafaa ettiği fikirlerinde ısrar etmesi de bu safhanın bir neticesidir.

    “And olsun Biz insanı, (havada) kurumuş bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.” (el-Hicr, 26)

    Âyette zikredilen “salsâl: havada kurumuş çamur” safhasında “hava” unsuru devreye girmektedir. Hava, insanın çamuruna hareketliliği getirmiştir. İnsan tabiatındaki istikrarsızlık, döneklik, ahde vefâsızlık ve yıkıcılık vasıfları bu safhanın bir neticesidir.

    “Hani, Rabbin meleklere demişti ki: «Ben (havada) kurumuş bir çamurdan, şekillenmiş balçıktan bir insan yaratacağım.»” (el-Hicr, 28)

    “Hame-i mesnûn: şekillenmiş balçık” safhası insanın şekil alma, terbiye ve tezkiye edilebilme husûsiyetine işâret etmektedir. Onun bu vasfının iyiye de kötüye de kullanılma imkânı vardır. Mühim olan ona, doğru bir istikâmet verebilmektir.

    “Allâh insanı, ateşte pişmiş çamura benzeyen bir balçıktan yarattı.” (er-Rahmân, 14)

    Bu safhada ateş unsuru devreye girmektedir. İnsanın kibir, gurur, kıskançlık, Allâh’ın emirlerine karşı gelme ve aldatıcı olma vasıfları ateşten neş’et etmektedir.

    Mü’minûn Sûresi’nin 12-14. âyetleri Hazret-i Âdem’den sonra onun sulbünden gelecek her bir insanın yaratılış mâcerâsını şöylece hülâsa etmektedir:

    “And olsun biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir karargâhta (ana rahminde) bir nutfe hâline getirdik. Sonra o nutfeyi, bir aleka (yapışkan ve döllenmiş yumurta) yaptık. Peşinden, o alekayı bir mudğa[1] (bir çiğnem et) hâline getirdik; peşinden bu bir çiğnem eti, kemiklere (iskelete) çevir­dik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla (insan olarak) meydana getirdik. İşte yaratanların en güzeli[2] olan Allâh pek yücedir.” (el-Mü’minûn, 12-14)


    Alıntı
    SC 4,3
  • Babam derdi ki yavrum! Küçüğü küçümseme;
    Küçücük bir darbeden, kalp kırılır mı deme.
    Orman nasıl yanarsa, bir kibriti çakmakla;
    Hayırlar da kül olur, bil ki başa kakmakla…

    Babam derdi ki yavrum! Kibir şeytana hastır,
    Şeytanla dost olanın, âkibeti iflâstır.
    Dünya hırsı doyurmaz, yedikçe aç kalırsın;
    Kibirde yükselirsen, kabirde alçalırsın…

    Babam derdi ki yavrum! Dostun postuna kanma,
    Allah’tan başkasına, güvenip de yaslanma.
    Var gününde sevilir, el üstünde olursun;
    Dar gününde kendini, yapayalnız bulursun…

    Babam derdi ki yavrum! Öfke kanla beslenir;
    Şeytan âdemoğluna, “öldür! ” diye seslenir.
    Vehimler, vesveseler, öfkeye katran döker,
    Şeytan ancak, eûzu besmeleyle diz çöker…

    Babam derdi ki yavrum! Kimseye sır yükleme,
    Hiç kimseden sınırsız, bir sadâkat bekleme.
    İnsan pervane gibi, rüzgâr bulunca döner,
    Gündüz fener kesilir, gece olunca söner…

    Babam derdi ki yavrum! Şükredip duruyorum.
    Açgözlü insanlara, hep şunu soruyorum:
    Bir avuç kara toprak, üç metre kefen için,
    Cehenneme bu kadar, ısrarla talep niçin? ..

    Babam derdi ki yavrum! İnsanoğlu savrulur,
    Kalpler ancak Allah’ı, anmakla huzur bulur.
    Makam, mevki, para, pul, insan olmaya yetmez,
    İnsanda irfan yoksa, ceset beş para etmez…

    Babam derdi ki yavrum! Borç insana tasmadır,
    Kölelik fermanına, hem de mühür basmadır.
    Fâizin güler yüzlü maskesine aldanma;
    O şeytan sarmalına, düşen kurtulur sanma…

    Babam derdi ki yavrum! İnsanoğlu nankördür,
    Herkeste kusur görür, kendi nefsine kördür.
    O kaskatı kalbini, tarife taşlar yetmez;
    Allah affeder amma, insanoğlu affetmez (!) …

    Babam derdi ki yavrum! Diplomalı câhiller;
    Kur’ân’a kin üreten, bir zümreye dahiller.
    Hiçbiri kurtulamaz, girdiği dar kafesten;
    Ve hiçbiri utanmaz, tükettiği nefesten…

    Babam derdi ki yavrum! Ölüm herkese yakın;
    Onunla arkadaş ol, kaçmaya kalkma sakın.
    Ölümle barışırsan, ömürle barışırsın;
    Yoksa her türlü şerde, şeytanla yarışırsın…

    Babam derdi ki yavrum! Rabb’inedir dönüşün;
    Huzuruna çıkacak, yüzün var mı? Bir düşün.
    Sırattan geçmek için, iki kanat gerekli;
    Biri Kur’ân.. Biri de, düşünmektir sürekli…

    Babam derdi ki yavrum! Dedikodu zillettir;
    Dilden dile bulaşan, kronik bir illettir.
    Kur’ân; uzaklaş diyor, gıybetin vahşetinden;
    Çünkü insan tiksinir, ölmüş kardeş etinden…

    Babam derdi ki yavrum! Dîne hurâfe katma;
    Türbede mum yakıp da, şirki din diye satma.
    Yanlarında dururken, Kur’ân gibi bir liman;
    Gör ki; şirk denizinde, boğuluyor müslüman…

    Babam derdi ki yavrum! Şerde hayır arama;
    Unutma ki şeytanlar, bal dökerler harama.
    İnsan nefsi zayıftır, aç gözlüdür.. Bilesin.
    Sabrı silah eyle ki; ona gâlip gelesin…

    Babam derdi ki yavrum! Bu yol hayat yoludur,
    Tehlikeli virajlar, kavşaklarla doludur.
    Dikkat et.. Kur’ân’daki kırmızı ışıklara,
    Kazâ yaparsan eğer, suçu kendinde ara…

    Babam derdi ki yavrum! Rabb’imiz lütufkârdır,
    Her zorluğun sonunda, mutlak kolaylık vardır.
    Ümitsizlik; şeytanın kurduğu bir tuzaktır,
    Allah’a yaklaşanlar, tuzaklardan uzaktır…

    Babam derdi ki yavrum! Kendini helâk etme;
    Câhillerden yüz çevir, boşa nefes tüketme.
    Çünkü canlı cesetler, ne görür, ne duyarlar;
    Onlar, “çağdaş” putların, buyruğuna uyarlar…

    Babam derdi ki yavrum! Kadere küsme sakın;
    Bil ki; seni Yaratan, sana senden de yakın.
    Ne gaflet, ne cehâlet, ne sefâlet kaderdir;
    Allah ancak sabreden, kullarla beraberdir…

    Babam derdi ki yavrum! Pişmanlık kurtuluştur;
    Vicdanla yüzleşerek, yeniden varoluştur.
    Pişmanlık; yanmak değil, yanınca sönmemektir,
    Hakk yolundan bir daha, geriye dönmemektir…

    Babam derdi ki yavrum! Sık gidersen dostuna;
    Birgün eşik dibinde, yer bulursun postuna.
    Kendini bilmeyenin, bil ki dinmez gözyaşı;
    Çünkü sonunda çatlar, dostun da sabırtaşı…

    Babam derdi ki yavrum! Özgürlük zihindedir;
    Aklı selim beyinler, zindanda da zindedir.
    Nice köleler var ki; iffetin kalesidir,
    Nice sultanlar var ki; nefsinin kölesidir…

    Babam derdi ki yavrum! “Çağdaşlık” dedikleri;
    Çürümüş bir ahlâkın, erozyon delikleri.
    Moda sık sık değişen, bir hevâ dürtüsüdür;
    Oysa hiç değişmeyen, iffetin örtüsüdür…

    Babam derdi ki yavrum! Bilmeceler kolaydır;
    Lâkin insanı çözmek, inanılmaz olaydır.
    Kimi durur sınırda, kimi yıkar bendini,
    Kimi pişer ateşte, kimi yakar kendini…

    Babam derdi ki yavrum! Herşey açık bu dinde;
    Şeytana dikkat diyor, yüzdoksan âyetinde.
    Ne yazık ki; insanlar, bu çığlığı duymuyor;
    Hayvanları ürküten, vahşetine doymuyor…

    Babam derdi ki yavrum! İnsanoğlu aldanır;
    Servetini gördükçe, kendini Kârun sanır.
    Secde eder, tapınır, kotrasına jipine;
    Bilmez ki; nice Kârun, girdi yerin dibine…

    Babam derdi ki yavrum! Kürsülere boş çıkma;
    Seni dinlemek için, koşup geleni sıkma.
    Mikrofon buldum diye, uzatırsan sözünü;
    Dinleyen önce esner, sonra yumar gözünü…

    Babam derdi ki yavrum! Hayvanları yermeyin,
    Onlar sözden anlamaz, ahlâk dersi vermeyin.
    Edep, hayâ, haysiyet, ancak insanı bağlar,
    Bu durum hayvanlara, özgürce (!) yaşam sağlar…

    Babam derdi ki yavrum! Secde şuur demektir;
    Şuur yoksa, ameller, beyhude bir emektir.
    Nefsanî fırtınalar, îmânı söndürmesin,
    Sen gafleti öldür ki, o seni öldürmesin…

    Babam derdi ki yavrum! Zehirde bal arama;
    Nefsin istese bile, dönüp bakma harama.
    Zinâ câziptir.. Çeker yaklaşanı bir anda;
    Ona yaklaşmak bile, yasaklanmış Kur’ân’da…

    Babam derdi ki yavrum! Fitne katilden beter;
    Bir fitne; yüzbinlerce, insan katline yeter.
    Fitneler; toplumları önce kinle yoğurur;
    Sonra da akıl dışı, katliamlar doğurur…

    Babam derdi ki yavrum! Bütün dertler bir yana,
    Kur’ân da, ümitsizlik haramdır müslümana.
    Her çilenin bir ecri, gecenin fecri vardır;
    İnsanın selâmeti, ancak sabrı kadardır. Seherin güzelliği hayatımızın her anını nurlandırsın.
  • 4 tane öyküden oluşan
    ( İnsan ne ile yaşar? - Üç soru - Efendi ile Uşak - Yangın kıvılcımken söndürülmeli ) güzel bir kitap. Ben bu kitabı roman sanıyordum aslında başlamadan önce, meğersem öykü kitabıymış. Okuduğum birçok öykü kitabı gibi yine akıcı ve kısa olaylar arasında dolu dolu güzel mesajlar veren bir kitap. Beğendim kitabı lakin bir cümlesi var ki çok çok beğendim :

    " İnsan annesiz babasız yaşar; fakat Allahsız yaşayamaz. "

    Öyküler genel olarak sevgi, iyilik, paranın insanda oluşturduğu kibir, alçakgönüllülük, inanç, irade, sadakat gibi konularla alakalı. Güzel, hoş bir kitap. Herkese tavsiye eder keyifli okumalar dilerim...)
  • I.veda neziri

    sözün harfi bağışlamadığı yerden geldim
    sabır telkin eden ayaklarımı unutup
    taşın ve suyun uzağına geldim
    oysa erkenmiş daha
    ceplerimi sökerek ayrıldığım kendimden
    ne kadar uzak düşsem
    çeşmeler yine susacakmış yüzüme
    geç oldu ama bunu da bildim: 
    yarıldı aklımın serinliği
    herkes bir nehrin dalgınlığıyla baktı bana
    ben ey paslı sözlerin sahibi
    onca zaman sonra
    herkesin yalanın saçlarını okşadığı yere geldim

    herkesin veda hevesiyle toprağa imrendiği yerde
    iki gece beş kış uyudum rüyama
    kara atlar kışı geldiğinde
    artık kalbime gerek yok, diyordum
    olsa da faydasız
    beni kadırgamdaki üveyiklere mahcup kılacak
    hangi kelime geçit
    dokunduğum ipeklerden yükselen zerre
    bana neyi fısıldar, diyordum
    ama bir gün bir harf parmaklarıma dar geldi
    kirpiklerimin işaret ettiği vadiye baktım
    bir gün ceketimle bir kapıya yığılıp durdum: 
    adımın geçtiği yerde bana kim üşüyebilir, dedim
    her taşa tuttuğum alnımı kim unutturabilir bana

    daha çok dökülmeden varıp sormalıydım çünkü
    ellerim titrerken çıraklığım nerde bitti
    sebepsiz ıslanırken yoksul eskilerim
    kayaları yalıyan köpeklere eşlik ettimse niye
    kendimi soldurmakla ünlendim sonunda
    sandım ki su bana sırrını bağışlayacak
    taşa rastlayan bir çivi nasıl susarsa
    öyle eğileceğim her kuşkuya
    sandım ki söğüt ağaçlarına ağlayan 
    ürkek süvarileri susturabilir
    ellerine bakarak büyüyenleri sevip
    okuduğum veda yüzleri unutabilirim
    çıraklığım nerde biter bilmeden
    yedi cüretle geçtim kapılardan
    yine de kaplan kini bırakmadı beni

    hududa kulak veren boynuma 
    ne söylediysem faydasız
    kırmızı karlar yağarken affedecektim 
    herkesi ve nezirimi
    bu başkasının kini olmalı, dedim
    bu gergef eski
    vahdeti bozdum, daha çok mahvolmak için
    çelikten aynalar tuttum çöle
    haram sularda dağladım marifetimi
    ne yapsam, ne yapsam
    yine de hep, ah
    düşmanımın teni çekti beni

    en sonunda
    başkasının kanatlarıyla vurdum kıyıya
    yaralı atlarım, kırbamdan dökülen kan
    gelip almaya gücümün yetmediği iştah
    havaya atılan taşla vardım kapılara 
    çok eskiden yeterdi bana
    duvara dayanmış tüfeklerle aldığım soluk
    sanıyordum ki
    rüzgâr her sözü süpürmeden anlayacaktım: 
    herkes ölüm kınaları sürünüp beni unutacak
    ah ve ay’la görünecek görünmeyen
    etimde sınanan bir veda ki
    içimden o kelâm-ı kadîm akacak: 
    beni herkes en son gördüğüyle hatırlayacak

    çünkü temaşakârların yalanıyla indim
    çocukluğumun yılan sarnıcına
    dilim ve rüyam geride kaldı
    uzak düştüm yas çadırlarının kahrına
    kırk inziva bakarken gözlerim
    dedim: kara yazlar biriktireceğim yazgıma
    gün gelecek göç edeceğim sarnıç ve şerrimden
    ellerinden dövme güller düşürüp
    güneşe sırt dönenler
    kısmet ve Allah’ı burada değildi
    diyesilerdi bana

    II. veda tavafı

    puhu kuşlarıyla uyanıp
    endam aynasında gördüğüme kıyam etsem
    o isli tandırın etrafında ne kadar dönsem de
    bir kuyu başında herkes kadardım işte
    herkes kadar sevdim hatamı
    söz olsun ki kustum öğrendiğim kelimeleri
    ve eğildim uzağımdaki seyrime
    kuyuya düşen kara çocuğa bakarken
    son kez bakarken bende kararan bana
    solarken solan her insan kadar 
    sordum suya karışan arzuma: 
    bir kötülük vaadidir insan
    ey gizli çürüyen sima
    yol dönsem şimdi kime

    uzak kervanlara terk edilmiş atlar gibi bakmasaydım
    başkasının gözleriyle sevmeyecektim kendimi
    bir tenha bulaydım kara kışlağımda
    eğilip yalıyacaktım sağramı
    ah, sırtımda rüya ve rüzgâr
    ölüm suları dökünüp
    yeniden sırdaş olacaktım cesedimle
    ey zamanı kısa denilen heveskâr suret
    kadınların hatırladıkça içlendikleri
    o çok çocuklu çıkrık sesi
    belki bu kadar incitmeyecekti beni
    yalnızlığın herkese düğme olduğunu bilmesem
    daha ikiydi tavafım, belki gitmesem..

    bir geyiğin gözlerinde kıştı uyandığımda
    oysa öğrenmiştim dişlerimi sıkmadan
    göklere yakın uyumayı.
    fakat dizlerim geyikler kadar koşarken tuzağına
    hep bir fukara öfkesi belli etti beni
    yokluk vadisinde ziyan seferiler
    dönüp son kez baktılar bana
    dediler: zamana küs
    öldürdüğün yılanları gömmek için gelme 
    ağunu kirpiklerinin hürmetine sakla
    çünkü kış kanat germez toprağın imâsına
    nasılsa herkes ömrünü yer
    dön sen
    kalbin acısını ayakların sızısı alır
    dönsen de

    daha uzağa gidebilirdim ayaklarım olmasa
    yükümü mola taşlarında indirmez
    geceden geceye katrana bulamazdım göğsümü
    parmaklarım her beladan hevesini alır
    anlardım: geçer zaman
    insan kötülüğüyle nam alır
    ve ricat eder yılan derisine
    bir elin bir ele selamıyla
    velev ki geçer zaman
    hâşâ, demedim, ama
    kalpte zina gibi geçti söz içimden: 
    daha gül sen, daha gül
    insan duman hevesindedir dünyada

    yarasaların kanat sesleriyle
    atımın masum boynundan inip
    iki harf arasında şüpheyle kıvranan
    toprağa ve adıma baktım
    bir yaprak gibi ağdım boşluğa
    ağzımdaki sağanağı dindirdim
    ve fakat rüyâ terzisi razı gelmedi
    kendimin kal’asında kirli durmama: 
    avuçta sıkılmış bir taş gibi durma, dedi bana
    çünkü sorar her taş, sormalı: 
    neden benim kadar katlanmadın bana

    kaç zaman sonra
    eksik tavafıma bakıp
    uzak gözüyle ağlayan bir kadına söz düştüm: 
    kıvranan ömrün uzun olsun, dedi bana
    o yokluk burcunda git ve gel
    Allah bir tenha bulur belki sana
    belki bana gel..

    III. veda hutbesi

    ey sabahına uzak düşüp meydanda sıra bekleyen
    çok yer dolandım sonunda yanına düştüm
    sokaklara vardırmadım gözlerimi ama gördüm: 
    şehirde herkes tebdil, erkekler yalan
    orada herkes tacir arzusunda
    şimdiden sonra her söz tehir gelir onlara
    orada zifiri kadınlar zamanla kendilerine kararır
    denizi bilmeyen çocuklar suyu söyletir: 
    şehirde herkes teşhir, kadınlar yalan
    andolsun ki neden sustuğu şüphe
    bir seda kadını sevdim orada
    uzadı saçları, görmedim
    her harfi sağdım
    alkışlar aldım şehirden çıkarken
    erkekler ayan da, her kadının kalbi sır
    neden, bilmedim

    bildiğim, o haram duvardan neden geçtiğim
    neyim varsa geride bıraktım çünkü
    oysa gözlerim ki biri kibir biriktirir
    biri içlenirdi ötekinin mahsenine
    meğer denizi buluncaya kadarmış nehrin telaşı
    hasılı bir bardakta iki suymuş kıymet ve kıyam
    anladığımda gelip durduğum duvar
    kollarına aldı beni ve git, dedi: 
    daha uzağa ve doğu’ya
    saçlarını arkaya yaslayacak kadar
    öğren yokluğun yılan dilini
    doğu’da her şey bir vedayla sezilir
    ey sözün sedefi
    seni göndermez
    anlam ve âmâ nerde
    kulağına fısıldardım ammâ
    sen de bir riyânın çocuğusun sonunda

    iki taşın sesinden çıkan alazla
    her sabah yediğim toprağı unutup
    soğuk taşlar biriktirdim sabahla gelenlere
    ama her seferinde yatır uykusuyla 
    döndüm herkese ve ezberime: 
    şüphesiz, o eski ağunun çocuğusun sen
    denilen tekrarı duydum her seferinde
    karaağaç, karaağaç
    sen de duydun mu, dedim
    duydum, dedi
    ama ben sözümü yutar taşımı çoğaltırım
    her sırrını meydan eden o şüphe beytine: 
    ey geceden geceye katran isteyen
    yoksulun oldum her seherde

    göğsüme doldurduğum kemikler yetmez olunca
    altın ufağı ayaklarıyla yolu tozutan kadınlar
    hüsran renginde baktı bana
    yüzümdeki peçeden umar yok, dedim onlara
    kendine şehvet dedirten dünyadan payım yok
    bir kırbacın iç çekişinden beklediğim sadakat
    incimi nerde düşürdüğümü hatırlatmıyor bana
    kusur benimdir, başa dönen tespihle affedin beni
    boynum eğilirken çıkardığım ses
    nöbet durduğum uykular, sonunda: 
    bu kimin haramıdır, diyecek bana

    son gece, bir kadının çadırında
    eğildim kar kuyularının ateşine
    mübarek akşamdır diye yaktığım kandil
    kıstığım kadın, sırrım ol, dedi
    korkarım gizli bir bıçak imtihan ediyor beni
    çünkü ay batarken hendekler kazacaklar sana
    ve sen söyleneceksin: 
    sırtındaki ben, gözündeki kıymık 
    neden görünüyor şimdi bana
    ve belki yeni bir mezhep için
    ferman edeceksin feryat edenlere: 
    aşk bir yutkunmadan başka nedir
    aşk bir yutkunmadan başka nedir
    yeniden ırayacak yolların
    sanırsın yeniden çöl ve bedir

    kör akşamların hışırtısını duyduğumda
    artık hakkım yoktu
    kimsenin otağında söz dökmeye
    hile ve hevestim herkesin huzurunda
    sim yeşili sularla örttüklerinde beni
    uzak, mor bir örtüydü doğu’nun rüzgârında
    duydum: herkes başkasının ateşiydi sonunda
    böylece uzadıkça uzadı ardımda tüten akşam
    geceye ellerini açanların sancısı sararken beni
    ey hâlâ yollardan bir göz uman
    ey kör, dedim 
    her nefes kafestir artık
    her nefes kafes
    beni senden soracaklar, şahit ol! 
    inandım: biriktirdiğim nal sesleri ezel
    inandım: her şey ben gittikten sonra güzel

    • Kemal Varol, 'Katran'
  • Karanlık günler yaşıyoruz ve Vefakârların sayısı böylesine az olduğu için İnsanlar adına hiçbir UMUT kalmadı.
    J. R. R. Tolkien
    Sayfa 564 - İthaki