• Sade miti konusunda bazı çekincelerimi ifade edeceğim. Sade’ın yapıtına -az çok haklı olarak- hayranlık duyuluyor. Beğeni meselesi. Bazıları, kitaplarının kendini o kadar çok yinelediğini düşünüyor ki, sonunda sıkılıyorlar. Kabul edelim. Yine de Sade’ın yalnızca kışkırtıcı yazıları yüzünden hapsedilmediği bir gerçek. Fiilen sakatlayıcı cinsel pratiklerde bulunma suçu işlemiş: İşkence ettiği kadınların bedenlerinde açtığı yarıklara erimiş balmumu akıtırmış. Kişisel fikrimiz ne olursa olsun, burada sadizmin alanında duruyoruz.
    André Green
    Sayfa 89 - Metis Yayınları, 1. Baskı, Çeviri: Nesrin Demiryontan
  • 360 syf.
    ·4 günde·7/10
    Basımı ancak 1900 lü yılları bulan ve basıldıktan sonra edebiyata “sadizm” kelimesini kazandıran, “Sodom’un 120 günü” kitabının yazarı Marki de Sade’nin karanlık dehlizlerine, sefahat dolu yaşamına iniyoruz. Yalnız biraz farkla, eserde Sade’nin kendinden çok ; yıllar boyunca hiç dillendirilmemiş eşi, Markiz de Sade’nin yaşantısı işleniyor.
    Bu açıdan yapıt, kocasının ilk gençlik yıllarından itibaren ölçüsüz şiddet ve zevk arasında kurduğu denklem, sefil davranışlar ve sefahat düşkünlüğünün Markiz’in ruhunda açtığı derin yaraları okuyucuya göstermede başarısız sayılmaz. Sade’nin ahlaksız yaşantısı ve sadistik eğlenceleri okuyucuya +18 bir havadan biraz uzak, mümkün olduğunca yumuşatılarak anlatılıyor.

    Yeniçağ Fransasının “öteki” yüzünü tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren eserde, olayların gelişiminin Fransız ihtilaliyle çakışması o dönemde halkın hislerini, coşkusunu dar bir alanda da olsa okuyucuya aktarmış. Sade’nin Fransız ihtilalinin başlangıç yeri olan Bastille hapishanesinde kaldığı dönemde yazdığı Sodom’un 120 gününün 12 metrelik bir kağıda yazılması ve Fransız ihtilalinin en ateşli günlerinde bir isyancının eline düşerek üç kuşak boyunca ,ta ki 1900 lere kadar başarıyla saklanması gibi bilgiler hoşa gidebilecek detaylar arasında.

    **Yazarın aksine Markiz’de güçlü bir kadından çok hayatında bir şeye körü körüne bağlanmak isteyen “fazla iyilik” hali buldum. Yüzyıllardır geleneklerin kadınlar üzerinde direttiği ahlaki genel kuralların erkekler için sayılmaması durumu burada da kendini gösteriyor. Kitap “sonsuz bağışlanma var mıdır?” “Bir kadının sevgi,bağışlama ve anlayışında sınır nedir?” Gibi soruları içinde barındırıyorken , Markiz de Sade gibi birinin bile vefakarlık sınırlarını çizebilmesiyle son buluyor. Belki de her kadının, bu denli ezilmeden, en başta çizmesi gereken bir sınır... Ne var ki günümüzde de binlerce kadın ,gerek fiziksel, gerek ruhsal yönden “sade” olan erkek cinsleriyle muhattap olmuyor mu ?
  • Divan edebiyatında roman yok. Niçin olsun? Batı’nın ilk romanlarından biri “Topal şeytan”. Kahraman, evlerin damını açar, bizi yatak odalarına sokar. Roman başlangıcından itibaren bir ifşâdır. Osmanlı’nın ne yaraları vardır, ne yaralarını teşhir etmek hastalığı. Hikayeleri ya bir cengâveri ebedîleştirir, ya “hisse alınacak bir kıssa”dır.
    Roman’ın burjuvaziyle doğduğunu söylerler. Burjuvazi Avrupa’nın imtiyazı, daha doğrusu yüz karası. Bir kelimeyle roman, başka bir dünyanın, başka bir ruh ikliminin, başka bir toplumun eseri. Daha zavallı bir dünya, daha dişi bir manevi iklim, daha geveze bir toplum.
    Başka bir tabirle, bu edebi nevi bir buhranın, bir uyuşmazlığın, reelle ideal arasındaki bir nispetsizliğin çocuğu. İçtimâî bir sıhhatsizlik, hiç değilse bir tedirginlik alâmeti. Sınıf kavgalarıyla sahneye çıkışı bundan. İnanan bir toplumda, pürüzleri yok etmiş bir toplumda, hayalî çözüm yolları aramaya ihtiyaç duymayan bir toplumda romanın ne işi var? Osmanlı, Osmanlı kaldıkça Batı romanı’nı anlayamazdı. Önce uzun bir temessül, daha doğrusu tesemmüm merhalesinden geçecek, iktisadi ve içtimai müesseseleriyle değişecekti.
    Medeniyet can çekişiyor. Gök bomboş, hayat abes; roman bu kalpsiz dünyanın insanını bütünüyle sahneye koymak iddiasında. Bütünü, yani çarpık insiyakları, hayvanca iştihaları, çılgın arzuları veya arzusuzlukları ile. Aşk da -Tanrı gibi- öldüğüne göre, cinsiyet tek değer. Bezirgan hayasızlığın üstüne bir sal attı: cinsi bunalım. Sade, kütüphanelerin şeref misafiri, sadizm abesin ikiz kardeşi.
  • 80 syf.
    ·2 günde·5/10
    Çok farklı. Arkasında çok ciddi bir bilgi birikimi, okuma ve araştırma var. Ifadeleri çok güçlü. Okuduğum sosyoloji kitaplarını hatırlattı. Her bir cümle çok düşünülerek yazılmış ve bilimsel bir inceleme içeriyor.

    Sadizm kavramına adını veren Sade'ın yaşam biçiminin, neden böyle bir adam olduğunun analizi aslında kitap. Bir hayat hikayesi değil. Bir anlayışın, düşünce biçiminin, inancın analizi. Benim tarzım değil ama ilginizi çeken bir konu ise Sade'ın hayatının analizi için okunabilecek kaynakların başında gelir.
  • Marquis de Sade Hakkında

    Donatien Alphonse François le Marquis de Sade
    Fransız aristokrat ve felsefe yazarı. Erotik edebiyat'ın önemli yazarlarındandır,
    genellikle sert pornografik yazılar yazardı.

    Yaklaşık 29 yılını hapishanede, 13 yılını akıl hastanesinde geçirmiştir ve en önemli eseri Sodom'un 120 Günü'nü hapishanede yazmıştır. Bir diğer önemli eseri de Justine'dir. Sadizm'in kökeninin onun yazdıklarına dayandığı bilinir.

    Yazılarında ahlakı, yasayı, dini öğeleri dikkate almadan aşırı özgürlüğü (hatta ahlaksızlığı) ve en iyinin zevk olduğunu savunuyordu. Sade, 32 yıl farklı hapishanelerde ve akıl hastanesinde hapsedildi; onbir yıl Paris'te (on yılı Bastille'de geçti), bir ay Conciergerie'de, iki yıl kalede, bir yıl Madelonnettes'de, üç yıl Bicêtre'de, bir yıl Sainte-Pélagie'de ve 13 yıl Charenton akıl hastanesinde. Yazılarının çoğunu tutuklu olduğu dönemde yazdı. "Sadizm" kavramı adından türetilmiştir.

    Sade kitaplarında kişilerarası ilişkilerde insanın insansal yanı bir kez yitirildiğinde, neler olabileceğinin bilgisini verir. Kişilerarası ilişkilerde insanın sahip olduğu onur bir yana bırakıldığında, ortaya çıkan yeni ilke kendi yararını koruma sonuna kadar götürülecek olursa; zorunlu olarak "sadizm"e varılır. Yani insandaki insansal olan tek şey doğaysa, doğrudan doğa nedenselliği insan türünün yapıp etmelerini belirliyorsa, insan olmak cani olmayı da beraberinde doğal olarak taşır. Eserlerinde ahlaksal eylemin belirleyicisi olarak etik değerler değil de, içgüdüler ya da "koşullu buyruklar" eylemin "ilkesi" yapılırsa neler olacağını anlatır.
  • 237 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Bir nesneye, bir sanat eserine; bir heykele veya bir tabloya duyulan nevrotik aşkın eyleme geçirilme telaşesi, edebiyatta zaman zaman karşılaşılan bir mevzudur, ülkemiz edebiyatında ünlü bir örneği de vardır bu konunun. 'Kürklü Venüs'deki roman karakterimiz Severin'in eylemini sıradışı kılan ise karakterin aşkının kendisinin acı çekmesi ve aşağılanması ile doğru orantıda olmasıdır. Yazar Leopold Von Sacher-Masoch'un da dünya ve edebi fikirleri, her daim acı çekmenin yüklediği sözümona hazlar içeriğiyle seyir etmiştir. ''Mazoşizm'' kavramı da yazarın soyismiyle özdeşleştirilerek oluşmuştur. Aynen ''sadizm'' kavramının düşünür olduğu varsayılan yazar, 'Marquis De Sade'ın soyisminden türediği gibi. Bu iki yazarda da ''şiddet'' erotik bir objedir. İki yazar veya iki kavram birbirinin karşıtı olsa da tamamlayıcısıdır aynı zamanda.

    Psikiyatrinin usta ismi Sigmund Freud'a göre Mazoşizm, homoerotik unsurlar barındırıyormuş. Freud, mazoşizmin doğrudan ölüm dürtüsüyle ilişkili olduğunu söylüyor dahası Freud sevme-sevilme arzusunun mazoiştin beyninde cezalandırılma isteği ile yer değiştirdiğini savunuyor ve bütün bunlar kişide çocuklukta yaşanılan gizli veya aleni travmalardan kaynaklanıyormuş...

    Neyse ney, mazoşizm sapkın bir durum olsa da ben bu romanın bir başyapıt olduğunu iddia edeceğim. Ayrıntı Yayınları'nın çevirmeni Semih Uçar'ın tabirine göre Leopold Von Sacher-Masoch, yanlış anlaşılmış, bir kenara itilmiş ve en kötüsü de unutulmuş yazarlar mezarlığının sakinleri arasındadır. Bence haklı ve dediğim gibi bence bu roman bir başyapıt ve tamamıyla bir sanat eseridir. Kuvvetle tavsiye olunur...
  • Marquis de Sade’dan karısına: “Evet, itiraf ediyorum, şehvet düşkünüyüm ben”

    Adıyla ve yazdıklarıyla sadizm kavramına esin kaynağı olan Marquis de Sade, neredeyse eserleri kadar renkli bir hayat sürmüştür. Lacoste’deki kalesinde fahişelerle, kadın ve erkek hizmetkârlarla, hatta baldızıyla birlikte şehvet tutkusunu tatmin etmeye çalışmış, fiziksel taciz suçlamalarıyla karşı karşıya kalmıştır.

    Kısa süreli tutuklamalardan sonra İtalya’ya kaçan de Sade, 1777 yılında, çoktan vefat etmiş annesinin ölüm döşeğinde olduğu yalanıyla kandırılarak Paris’e getirilir ve kayınvaldesinin de yardımıyla tutuklanır. 74 yıllık yaşamının yaklaşık 32 yılını çeşitli hapishaneler ve akıl hastanelerinde geçiren de Sade, işte bu mahkûmiyeti sırasında karısında aşağıdaki etkileyici mektubu yazar. Yayıncıların ve çevirmenlerin düzenli olarak müstehcen ve toplumun ahlakını bozan eserler yayımlamaktan yargılandığı bir ülkede aslında herkesin okuması gereken bir mektup bu.



    20 Şubat 1781

    […] Yalnızca saf ve katıksız bir şehvet düşkünlüğünden suçlu sayılırım, doğalarından gelen o mizaç ve tutkunun düzeyine bağlı olarak, tüm erkekler tarafından farklı oranlarda hayata geçirilen şehvet düşkünlüğünden. Herkesin hataları vardır, karşılaştırma yapmayalım: Cellatlarım da benden farksızdır belki.

    Evet, itiraf ediyorum, şehvet düşkünüyüm ben. Bu konuda kurgulanabilecek ne varsa kurguladım zihnimde ama uygulamaya dökmedim şüphesiz hayal ettiklerimin tamamını ve asla da dökmeyeceğim. Şehvet düşkünüyüm ama suçlu ya da katil değilim. Savunmamı kendimi temize çıkarma yönünde yapmaya zorlanıyorum. Oysa beni böylesine haksızca mahkûm edenler, kendi rezilliklerini dengelemeyi bile beceremiyorlar. Oysa benim rezilliklerim kadar da iyiliğim vardır. Şehvet düşkünüyüm ama mahallenizde yaşayan üç aile, beş yıl boyunca benim sadakalarım sayesinde hayatta kaldı, çok büyük bir yoksulluktan kurtardım onları. Şehvet düşkünüyüm ama hem albayı hem de alayındaki arkadaşları tarafından ölüme terk edilmiş bir savaş kaçağını kurtaran da ben oldum. Şehvet düşküyüm ama Evry’de, tüm ailenizin gözleri önünde, hayatımı tehlikeye atmak pahasına, kendimi altına atmayı göze alarak kurtardım atların çektiği o yük arabasının tekerleri altında ezilmekten bir çocuğu. Şehvet düşkünüyüm ama karımın sağlığını hiçbir zaman tehlikeye sokmadım. Çocukların kaderini olumsuz etkileyecek şehvet oyunlarıyla asla ilgim olmadı: Mirasımdan mahrum kalmalarına ya da en azından bir kısmını kaybetmelerine neden olacak biçimde kumar oynadım mı herhangi bir zaman? Başka harcamalarla mahvolmalarına neden oldum mu? Kontrolüm altında olduğu sürece, servetimi kötü yönettim mi? Başka bir deyişle, bugün yüreğimin dolu olduğu söylenen karanlıkları ele veren bir şey yaptım mı gençliğimde? Sevmem gereken her şeyi sevmedim mi? Kıymetli olan her şeye itina etmedim mi? Babamı sevmedim mi? (Maalesef ardından her gün ağlıyorum hâlâ.) Anneme kötü mü davrandım? Son nefesini vereceği sırada, ona olan bağlılığımın son kanıtlarını sergileyecekken, sizin anneniz değil miydi beni dört yıldan beri çürüdüğüm bu korkunç hapishaneye kapattıran? Dolayısıyla, incelesinler beni en küçük yaşımdan itibaren. Yanınızda iki kişi var benim hayatıma şahit olmuş: Amblet ve Madam de Saint-Germain. Sonra gençliğime göz atmak isteyenler, tamamını gözlerinin önünde geçirdiğim Marki de Poyanne’a başvurabilir. Evlendiğim yaşa kadar uzananlar, yaptığımı varsaydıkları vahşiliklere ve bana mal edilen suçları ifşa ederken sözünü ettikleri bazı kötü eylemlerime asla kanıt olmadığını görecek, danıştıkları kişilerden öğreneceklerdir. Oysa olmalıydı; sizin de bildiğiniz gibi, suçta kademe kademe ilerlenir. Bu kadar masum bir çocukluk ve gençlikten tasavvur edilebilecek en korkunç zulümlere nasıl geçmiş olabilirim birdenbire? Hayır, buna inanmıyorsunuz aslında. Bugün beni bu kadar zalimce baskı altında tutan sizler, siz de inanmıyorsunuz buna: İntikam ruhunuzu baştan çıkardı, körlemesine teslim oldunuz bu duyguya ama yüreğiniz benim yüreğimi tanıyor, sizden daha iyi yargılıyor ve aslında masum olduğunu gayet iyi biliyor. Bir gün buna ikna olduğunuzu görmekten mutluluk duyacağım ama itirafınız yaşadığım ıstırapları telafi etmeyecek ve daha az acı çekmiş olmayacağım… Neyse, aklanmak istiyorum ve beni buradan çıkardıkları zaman aklanmış olacağım. Katil olsaydım, buradan çıkmam da pek mümkün olmazdı ama değilim – ve eğer değilsem, fazla ceza çekmişim demektir ve bunun nedenini sorma hakkım da olacak.

    Oldukça uzun bir mektup oldu değil mi? Fakat kendime borçluydum bunu; acı dolu dört yılın yarattığı sıkışma duygusuyla söz vermiştim kendime. İçimdeki acı tükendi. İşte böyle. Veda mektubuna benzedi bu mektup; öyle ki sizi bir kez daha kollarıma alma tesellisine kavuşamadan ansızın geliverirse ölüm, son nefesimi verirken, bu mektupta dile getirdiğim duygularımı, size olan saygısını mezara kadar beraberinde götüren kıskanç bir ruhun son sözleri olarak göndermiş olacağım. Sıradışılığımı affedin. Özellikle peşinden koşulmuş ya da ruhi bir şey değildir: Yalnızca mizaç ve hakikat görmelisiniz içinde. Mektubun elinize geçmesi için başlangıçtaki birkaç ismi siliyorum ve size ulaştırılmasını ısrarla rica ediyorum. Bana ayrıntılı bir cevap vermenizi beklemiyorum ama bu “büyük mektubumu” alıp almadığınızı bildirin yeter. Bu adı vereceğim bu mektuba; evet, bu adı vereceğim. İçindeki duyguları size aktarmak istediğimde, siz de okuyacaksınız bunu… Beni işitiyor musunuz, sevgili dostum? Bunu okuyacak ve sizi mezara kadar sevecek bu adamın kanıyla imzalamak istediğini göreceksiniz.

    DE SADE
    […]

    Fransızcadan çeviren: Birsel Uzma