• 151 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Bernhard'ın her eserinde oranları değişken olarak bir saldırı vardır. Bazı eserlerinde bu saldırı öykünün, tiyatro metninin ya da romanın içine karışmıştır, onlarla bir bütün haline gelmiştir. Bazı eserlerinde ise açıkça, salt saldırı vardır; bir harmanlanma yoktur, her şey açıkca ortadadır. Saldırı kelimesi aslında eleştiri kelimesine nazaran daha sert, ağır bir kelime. Belki saldırı yerine, eleştiri kelimesi de kullanılabilir. Ama zannımca eleştiri kelimesi Bernhard'ı tam olarak karşılayamıyor; eksik kalıyor. Ancak ve ancak en ağırından bir saldırı olarak nitelendirilebilir Bernhard'ın yaptığı. Eleştiri kelimesinin karşılayamayacağı ölçüde ağır bir saldırıyı Bernhard bir yaşam biçimi haline getirmiştir. Öyle ki, hayatının son yıllarında eserlerinin, kendi ülkesi olan Avusturya'da basılmaması ve yayınlanmaması için çeşitli girişimlerde dahi bulunmuştur.

    Eski Ustalar, Bernhard'ın diğer eserlerine göre daha yoğun ve açık bir şekilde saldırı yaptığı bir eseri olarak nitelendirilebilir. Üstte de bahsettiğim üzere bu eserinde yazılan şey ile harmanlanan bir saldırıya değil, aksine apaçık dümdüz bir saldırıya şahit oluyoruz. Ama bu apaçıklık, yoğunluk açısından bir eksiklik hissettirmiyor kesinlikle. Yazılan şey ile harmanlanlanmış olanın diğerinden daha da derin olması beklenir ama söz konusu Bernhard ise alışılmış olan şeylerin tümünü bir kenara bırakmamız gerekiyor. Kendisinin söyledikleri öyle çarpıcı gerçekler ki, saldırı eserin alt planında kalmıyor, aksine; apaçık, en öne konulmuş bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bu açıdan, Bernhard'ın bu eserini incelemeye başlamadan önce aklıma bir benzetme geliyor aniden. Eski Ustalar tıpkı muhalefet olunan bir iktidarın ana binasının karşısında protesto yapmak gibidir. Eserin tamamı sanki bu yöndedir; o apaçıklık ve çarpıcı etki sanki bunu hissettiriyor.

    Kısaca bahsetmek gerekirse, eserin pek fazla bir konu bütünlüğü yok. Yani ana planda kitapta yaşanan olaylar değil, dile getirilen şeyler var. Bu açıdan düşündüğümüzde olay örgüsüne, dile getirilen şeylerin dışında bir bütün olarak bakamayız. Eserin asıl bütünlüğünü sağlayan şey dile getirilen saldırılardan ibarettir. Eser, dostu saydığı Reger ile buluşmaya giden anlatıcımızın, onunla buluştuğu ana kadar olan zamandan, birbirleri ile buluşup uzunca bir şekilde konuşmalarına dek olan kesitten ibaret. Ama bu kesitte bile dile getirilen şeylerin yoğunluğu nedeniyle öylesine geniş ki, Reger'in hayatının çok ufak bir kesiti dahi okura olağanüstü ayrıntılı ve büyük geliyorsa, Reger gibi biri olarak hayatta var olabilmek mümkün müdür, diye sormaktan kendinizi alamıyorsunuz. Reger ile buluşmadan önce, dostunu uzaktan gözlemleyen anlatıcımızın aklından bu gözlem sırasında geçenler dahi o denli geniş ki kitabı okurken durup durup şaşırdım açıkcası, bu denli derine inebilen bir insan delirmeden nasıl hayatta kalabilir diye çokca sordum kendime. Düşünsenize, her baktığı şeyden onlarca yüzlerce anlam çıkaran bir insan. Bir arkadaşına bakıyor, onunla yaptıkları bir konuşmanın herhangi bir noktası geliyor aklına ve bu noktadan yola çıkarak birçok felsefi soruşturma yapıyor. Bu soruşturmanın kendisi de o arkadaşını ilk gördüğü anda yapılıyor. Ve sonra değişik konularla bu konuşma hakkında bağlantılar buluyor ve bu bağlantılarda kendini kaybediyor. Hayatının tümü felsefi soruşturmaların ardından kaybolmak uğruna giden biri gibi geçiyor. İşte Bernhard'ın karakterlerini her okuduğumda böyle hissediyorum. Hayatta derinsellik bağlamında kaybolmuş ya da kaybolmasına ramak kalmış insanların bir çeşit tasvir edilişi.

    Bernhard'ın kendi ülkesi olan Avusturya'ya olan düşmanlığından daha önce söz etmiştik. Belki de en çok bu eserinde Avusturya'ya ve Avusturya insanına bir saldırı açıkca seçiliyor. Dahi ve Avusturya sözcüklerinin hiçbir koşulda bir arada bulunamayacağını dile getirecek kadar açık bir saldırı ile başlıyor eserimiz. Ülkede söz sahibi olabilmek ve ciddiye alınabilmek için orta karar (!) olunması gerektiğini ve bunun mantıksızlığını bolca dile getiriyor. Çünkü bir ülkedeki aykırı ya da farklı düşünceli insanlar, normal insan topluluklarından zıt renkler gibi hemen belli olurlar. Bir ülkenin yöneticileri şayet ülkeyi yönetenler ise ve bu yönetme ülkede söz sahibi olmakla olunuyorsa, söz sahibi olabilme şansı daima haklarında emin olunan kişilere verilir. Aykırı kişilere söz hakkı verilmez, çünkü kendi egemenliklerinin devamını isteyen yöneticiler daha en baştan orta karar olmayanları görmezden gelmekten, gözlerine batarlarsa da onları cezalandırmaktan hiç çekinmezler. Bu da aslında bir anlamda modern devlet kavramının devamlılığını getiren bir numaralı aldatıcı etkendir. Toplumun tamamı orta karar olmaya sevk edilir. Orta karar olunabilirlik sağlayan çeşitli eylemler önceden belirlenir. Ve insanlar bu önceden belirlenmiş olan eylemleri gerçekleştirerek herkesleşmeye başlar. Bu orta hallilik sıfatı çağımızda birçok eylem ile nitelendirilebilir aslında. Ev-araba, diploma-meslek ya da imza-yetki gibi. Ama bu orta hallilik kavramının dengesini tehdit edenler (Mesela Reger gibi) her zaman belirli kişiler tarafından yok edilmeye uğraşılır. Gerek dünyanın zamanında çokca şahit olduğu gibi fiziksel yok etme ile, gerekse de insanların algısını şaşırtarak zihinsel yok etme ile.

    Bir insanın henüz ifade edilmemiş düşüncelerle ölüme gitmesi, ölümün kendisinden daha dehşet verici bir durumdur Reger'a göre. Bir insanın varlığı bedensel olmasından çok zihinsel olması ile önemli ve kalıcı durumdadır. Ölümüm trajik olmasının sebebi de ancak bu yüzdendir. İnsan zihni her daim düşünce üretebilme yetisine sahiptir. Parlak bir zihne sahip olan bir insan, hayatı boyunca düşüncelerini kağıda aktarmış olsa dahi, ölüm anında bile zihninin düşünce ürettiğini kabul edersek, bu düşünceleri ifade edememiş olmasıdır trajik olan şey, ölüm değil. Bir habersiz kalınmadır ölüm. Parlak zihinli bir insanın ardında bıraktığı düşünceleri birçok insan tarafından okunacak ve yorumlanacak bile olsa, o parlak zihinli insanın düşüncelerinin kaynağı, salt ona ait olan hali en nihayetinde sonlu bir haldedir. O kişinin düşünceleri yorumlanmış olsa bile ortaya çıkan yeni düşünce yorumlayan kişinin ve ana fikrin sahibinin düşüncesinin harmanlanmış halidir. Bu açıdan en trajik ölüm de zihni üretgen bir insanın genç yaşta yaşama veda etmesidir.

    Hayatımızda kimi durumlar bize 'birdenbirelik' kavramını defalarca kez hatırlatır. İnsan ölümleri buna neden olan en büyük etmendir. Biz insanlar ne kadar parlak bir zihne sahip olursak olalım temelinde duygusal varlıklarız. Bizim var oluşumuzdaki yanlışlık, şudur: Sevdiğimiz ya da değer verdiğimiz insanları sonsuzluğa yerleştiririz. Bu en büyük yanlıştır. Bir insanı çok severiz, o kadar çok severiz ki onun bir gün öleceği gerçeğini kafamızdan çıkarır, sonrasında da bu düşünceyi kafamızdan çıkardığımızı bile unutur hale geliriz. Ama ölüm, bizi her seferinde kendimize getirir, o kabullenilmiş olan yalanı 'birdenbirelik' ile her defasında yüzümüze çarpar. Çok zamansız öldü deriz ölen kişiye. Halbuki bize göre o an ölen kişi için ölmenin doğru zamanı bile yoktur ki zamansız olabilsin. Bu zamansızlığı yaratan bizim, birbirmizi sonsuzluğa yerleştiren hatalı düşünme biçimimizdir Reger'a göre. Belki de duyguların kendisi dahi birer beyinsel hatadır, kim bilir?

    Reger'i en çok sinirlendiren şeylerden biri de kültürlü gibi görünmeye çalışan kültürsüz insanlardır. Günümüzde bizler en kültürel şeyleri bile bunu başkasına göstermek, sergilemek için yapıyoruz. Mona Lisa tablosuna gerçekten sanatsal kaygı için değil, başkalarına Mona Lisa tablosunu gördüğümüzü anlatmak için bakıyoruz. Çünkü çağımızda insanlar bir şekilde birbirlerinin, yine birbirleri hakkındaki yorumlarına o denli önem verir hale gelmişlerdir ki kendi benliklerinden dahi göz kırpmadan vazgeçebilecek hale gelmişlerdir. Ya da bir müzeye "ben buradaydım" demek için gider hale gelmişiz yalnızca, belki bunu derken yanına bir konum ya da bir fotoğraf iliştiririz. Konudan uzaklaştık. Ayrıca sanat tarihçilerine de bolca saldırı yapılıyor. Müzeye giden ziyaretçileri, sanat eseri ile baş başa bırakmamakta inat etmiş gevezeler olarak tanımlanıyor sanat tarihçileri ve müze gezisi rehberleri. Bir tablo hakkında izleyiciye bir makine gibi sürekli olarak bilgi vermek, izleyicinin sanat eserine bakışını sınırlandırır. Önemli olan, izleyici için mesela bir tablonun o andaki salt halidir. O anda hiçbir somut bilgi önemli değildir. Önemli olan tek şey belki de tablo üzerinde resmedilmiş olan hafif bir tebessümdür. Bu sanatsal haz, tablonun hangi yılda hangi ayda yapıldığı gibi somut, nesnel bilgilerden yüzlerce kat daha önemlidir. Bir izleyici kendisi, en baştan içinde duyacağı haz ile tablo hakkında kendi isteği ile bilgi edinip, belki de sadece o tabloyu incelemelidir. Bir insanın sanatsal bakış açısına dışarıdan hiçbir sanat 'uzmanı' müdahale etmeye kalkışmamalıdır. Tıpkı nasıl şiir yazılır, şu nasıl yapılır, bu nasıl başarılır tarzı kitapların insan algısını kısıtlaması gibi bu sözde belirlenmiş olan uzmanlar da ziyaretçilerin algısını kısıtlamaktan başka bir işe yaramazlar. Bu bağlamda müzede her şeye bakmaya çalışmak da anlamsızdır. En uygunu belki de günlerce yalnızca tek bir eseri incelemektir. Gerçekten sanatsal bir haz duyan insan bunu yapar Reger'a göre. Çünkü bu haz onu en derine inmeye zorlar.

    Reger'in ne denli derinsel düşünen bir insan olduğundan başta bahsetmiştik. Kendisi okuma eyleminde olması gereken titizliğe de dikkat çekiyor. Kendisi bir eseri sindire sindire okuduğunu, okumuş olduğu herhangi bir eserin bir sayfasının dahi felsefi bir çalışma çıkarabileceğinden bahsediyor. Fazlasıyla derinsel bir düşünme sistemine sahip bir insanın yaşamındaki her detay bu gibi derinlikleri gerektirecektir. Bu yüzden Reger hiçbir esere (herhangi bir tablo ya da bir roman) tamamlanmış olarak bakmaz. Tamamlanmış olanın kayda değer ve heyecan verici olmadığından söz eder. Bu bağlamda tamamın parçalara ayrılmış halini görmektir asıl heyecan verici olan, bir şeyi tamamlamak değil tamamlamaya çalışmaktır. Bütün ve tamamlanmış olanın var olmadığını her anladığımızda yaşamı sürdürme şansımız vardır yine Reger'a göre. Bir eser, eserin sahibi tarafından tamamlanmış olarak görülebilir. Ama esere bakan başka bir göz de bu eseri tamamlanmış olarak görmek zorunda değildir. Bir eser bize devamlı bir düşünce akışı sağlıyor ise tamamlanmış değildir, tamamlanması, eserin kendi bizim düşünce dünyamıza büyük bir katkı sağladığı için bizim düşünce dünyamız sona erdiği zaman (belki de öldüğümüz zaman) ancak mümkün olabilir. Bu açıdan şahit olduğumuz hiçbir esere asla tamamlanmış diyemeyiz. En kısa süre gördüğümüz, dinlediğimiz ya da okuduğumuz bir eser bile az da olsa bize katkı sağlıyorsa, bu katkılardan meydana gelmiş ve ilerlemekte olan zihnimiz durmadıkça gördüğümüz, dinlediğimiz ya da okuduğumuz hiçbir eser de tamamlanmış halde olamaz. Bu yüzden de dünyadaki tüm eserler, onlara şahit olan diğer insanların ölümünde tamamlanacaktır. Asıl heyecan veren şey de bu tamamlanmamışlık halidir aslında.

    Öğretmenler de bu saldırılardan nasibini almış. Öğretmenlerin yapmış oldukları bazı saçma şeylerin, öğrencilerdeki çoğu şeyi öldürdüğü dile getiriliyor. Zorunlu bir müze gezisi, öğrencide bir müze aşkı yaratmaz. Bu öylesine riskli bir durumdur ki, herhangi bir öğrencide hayatı boyunca müzeye gitmeme gibi durumları bile doğurabilir. Bu gibi faaliyetler öğrencilerdeki henüz yeni yeni inşa edilen sanat ilgisini yerle bir eder. Öğrencilerin zihinleri Bernhard'a göre devletin çöpüyle doldurulur, sorgulayıcı şeyler de asla öğretilmez. Çünkü artık doğal bir insan yoktur, devlet çocukları vardır. Anne babaların çocuğu değildir yeni doğan çocuklar, devletin çocukları haline gelmiştir onlar, anne babasının eline tutuşturulan kimlik denilen bir kağıt parçası ile. Devlet onların beynine ne doldurmaya karar vermişse buna mahkum edilirler öğretmenler tarafından. Mesela yönetmelik adı altında öğretmenler tarafından çeşitli mahkumiyetler verilir öğrencilere, öğrenciler de baştan bunu kabul ederler. Zaten başka çareleri de yoktur. Eğer ortada doğal biri kalmışsa da derhal tespit edilir ve devlet insanına dönüştürülmeye çalışılır. Şayet bu da olmazsa en son çare olarak devlet bu doğal insanı bir artık gibi dışlamaya başlar. Bu bağlamda aklıma hemen yıllar öncesinde okulumdaki dayatmalar geliyor. "Ya resim seçeceksiniz ya da müzik" dayatması; eğer müziği seçerseniz flüt ve korodan başka bir şey yok, resimi seçerseniz de öğretmenin göstermiş olduğu şeylerden başka bir şey çizme şansınız yok. Bu açıdan baktığımda bendeki sanat kavramının çocukluğumda birçok kez kısıtlandığını ancak şu anda açıkca fark edebiliyorum. Sanat dayatmalar ya da sınırlandırılmalar içersinde varlığını sürdüremez. Geriye kalan şey de zaten sanat da değildir aslında.

    Reger'a göre politikacılar katillerdir. Devlet topluma yalan söyler, bu da toplumdaki insanları da zamanla yalan söylemeye iter. Kötü şeyler yaşanmış bir ülke böylelikle olmamışlıklar ülkesine dönüştürülür. Doğru kavramı çağımızda mantıksal anlamından farklı işlemektedir, Reger'in de desteklediği üzere. Doğru kavramı artık elde edilen verilere göre değil, çoğunluğa göre kesinlik kazanmaktadır. Devlet kendine özgü bir doğru ve gerçeklik kavramı yaratmıştır. Bunun yanı sıra bize danışılmadan bizi temsil edilmek üzere seçilmiş insanlar, yine bizden habersiz bizim adımıza karar alırlar. Bu açıdan da politikacıları katil olarak görür Reger; düşünce ve özgür irade katilleri. Hükümetlerin iğrenç tutumlarından ve bizlerin bunları baygınlık içersinde izlemek zorunda oluşumuzdan da söz eder. Buna göre toplum, faciaları çaresizlik içersinde izlemek zorundadır. Facia olduktan bir süre sonra yaşananlar unutulur ve tüm önlemler alınır. Bu açıdan devletin unutulmaması gereken şeyleri unutturduğunu, en alakasız şeyleri de sürekli hatırlattığını öne sürer. Burada dikkat edilmesi gereken şey, devlet ile toplum kavramları arasında gerçeklik ve doğruluk olgularının değişken olmasıdır. Doğru ve gerçeklik kavramlarının evrensel olmasıdır önemli olan. Mesela bir facia, devlete göre yaşanmamış gibi ya da bir kaza olarak sayılırken, o faciadan etkilenmiş insanlara bir felaket olarak görünür. Bernhard'ın bu kavramların ayrıştırılamayacağını savunması ona göre bu kavramları evrenselleştirir. Bu yüzden de insanlığın tamamını devasa bir devlet olarak görüp kabul eder.

    "İnsanlık devasa bir devlettir, ondan, eğer doğruyu söyleyecek olursak, her uyandığımızda midemiz bulanır. Her insan gibi ben de uyandığımda midemi bulandıran bir devlette yaşıyorum. Bizdeki öğretmenler insanlara devleti öğretirler ve devletin tüm korkunçluğunu ve ürkütücülüğünü ve devletin tüm yalancılığını, bir tek tüm bu korkunçluğun ve ürkütücülüğün ve yalancılığın devletin kendisi olduğunu öğretmezler."

    Eski ustalar hakkında önemli noktalara sıkça dikkat çekiliyor eserde. Eski ustalar olarak nitelendirilen bir grup insanı eleştirilemez, kötü yorum yapılamaz olarak görüyoruz. Bu kesinlikle yanlış bir durumdur. Bir insanı sırf tanınmış ismi yüzünden eleştiremez hale geliyorsak gidişatımız gerçekten kötü demektir. Bu bağlamda örnek olarak şu soruyu sormak çok daha yerinde olacaktır. Dostoyevski'yi gerçekten okuyup beğendiğimiz için mi eleştiremez hale geliyoruz (ki bu bile çok yanlış) yoksa ismi çok bilindik olduğu için mi? Çok ünlü, herkes tarafından sevilen, yok satan bir yazar hakkında olumsuz eleştiri yapma cesaretimiz yok. Çünkü başkalarının fikrine, başlarının beğenisine göre hareket etmek çok daha kolayımıza geliyor. Şu şu, bilmem hangi kitabı okuyup beğenmiş, o halde bu eser güzeldir diyoruz. Bu bu yazarı etrafımdaki herkes seviyor o zaman ben de okumalıyım derken bile aslında o yazarı okumak için değil, o yazarı beğenmek için okuyoruz. Çünkü çevremize aykırı bir hareket yapmak en korktuğumuz şey olmuş artık modern çağda.

    Eserde çeşitli kutlamalardaki anlamsız yönler de incelenmiş durumda. Reger'in kendisi bile "ben kutlamalar nefret edicisiyim" diyor. İnsanların günümüzde kutlama yapacak birçok şey bulmaları kendisini çok şaşırtıyor. Bazı günler icat ediyor insanlık ve bu günlerin arasına bazı değerleri ve duyguları yerleştirmeye çalışıyor. Ama belirlenmiş günlerin içine sığdırmaya çalıştıkları kavramlar sınırlanamayacak kadar büyük. Bu günlerden bir tanesini, çok olmadı bir hafta önce geride bıraktık bile. Sevgi kavramını çeşitli somut nesnelere yüklemeye çalışmak bana her zaman mantıksız gelmiştir. Duygu dediğimiz şey nesnelere yüklenemez. Çeşitli işlenmiş maden parçalarını birbirmiz için satın alırken gerçekten sevgimizi bunlara mı yüklediğimizi sanıyoruz? Ya da bunun bir temsilileştirme olduğunu? Belki de bu sadece sevgimiz uğruna ne kadar para harcayabildiğimizi kanıtlamak içindir? Bu açıdan sevgi, para harcayabilme yetisine mi bağlıdır? Bak, senin için ne kadar pahalı bir maden parçası satın aldım işte sevgim için bu kadar para harcayabiliyorum, temel düşüncesi sevginin değerinin ancak harcanabilecek olan para ile ölçüldüğünü gösterir. Bu bir yanılgıdır.

    Yukarıdaki paragrafta 'maden parçası' derken aslında bir yandan da Reger'in hayatsal manada kullandığı bir yöntemi de uyguluyordum. Her şeyi dayanılır kılmak için uygulamak zorunda olduğumuz bir karikatürleştirme kavramından bahseder Reger. Her şeyi korkunç bir ciddilikte ele almak insanın sonunu getirir. İşte bu yüzden ironi sanatı vardır belki de. Gerçekten ciddi olan bir duruma tamamen bilimsel soğuklukta bakarsak bu bizim için ölümcül olacaktır. Çoğu şeyi olduğu halini karikatürleştirerek incelersek daha ayrıntılı inceleme şansını da elde etmiş oluruz. Çünkü bu da aslında başka bir perspektiften bakma yöntemidir. Biz bir durumu salt doğal hali ile fark edip, onu çekilebilir kılmak için ciddiyetini kendimizce azaltırız. Gerek benim yaptığım gibi bilmem kaç ayar pırlantalara 'maden parçaları' diyerek, gerekse de Reger'in yaptığı gibi kültürlü gibi görünen kültürsüzleri operada ne oynanırsa oynansın elleri patlayana dek alkışlayan (alkışlamak gerektiği için) otomatlar olarak tanımlayarak.

    Bizler aslında çok beğendiğimiz şeylerden birbirmize bahsederken bile birbirimizi kısıtlar duruma geliriz. Çok beğendiğimiz bir oyunu en yakın arkadaşımıza olağanüstü bir heyecanla anlatırız. O kadar çok beğeniriz ki o izlediğimiz oyunu, anlattığımız kişinin oyunu beğenmeyeceği, hatta oyundan nefret edebileceğini düşüncesi aklımızın ucunda bile yer etmez. Bahsettiğimiz oyundan aynı bizim gibi onun da büyülenmesini bekleriz, onu kendimiz sanarak. Aslında buradan yola çıkarak duygu yoğunluğunun yol açtığı mantıksal açıdan eksiklikler de rahatlıkla gözlemlenebilir. Bunu, Reger hayranlığın insan aklını budalalaştırması olarak da tanımlar. Ona göre gerçek akıl hiçbir zaman hayranlık duymaz, hayranlık gereksizdir. Gerçek akıl bilgi edinir, saygı duyar ve dikkat eder. Hayranlık insanı gerçeklikten ve mantıksal düşünmeden uzaklaştırır. Bu yönden, eski ustalara duyulan hayranlığın onları ilahlaştırdığını iddia ediyor Reger. Herkes eski ustalara hayranlıkla bakarken o hepsinden, isimleri ne olursa olsun nefret ediyor ama her şeye rağmen onu hayatta tutan da bu oluyor. Bu nefret. Bir eserin derinine inmek onu olağanlaştırır. Bir eserin her şeyini inceleyip ortaya koyduğumuzda o eser bizim için bir noktada sömürülmüş bir nesne olarak görünmeye başlar. Çünkü her şeyini yalayıp yutmuşuzdur. Ve olağanüstü bir eseri artık bizim için olağan hale getirmişizdir; başka bir deyişle beklentilerimizi her seferinde daha da yukarıya çekeriz böylelikle, bu yüzden de her şahit olduğumuz eserden daha da az etkilenmeye başlarız. Bu yüzden de mahvederiz kendimizi. Bu tıpkı cahilliğin asıl mutluluk olduğunun söylenmesi gibi aslında. Ama bir yandan da başka bir çaremiz de yoktur. Bu açıdan düşündüğümde kendime şunu da sordum eserin son sayfalarında:

    Gerçek ustalık her eserin ve sanatçının en derinine inerek onlardan nefret etmeye mi dayanıyor?

    Ya da nefret de sadece başka bir karikatürleştirme mi?
  • Hasetçi, hased ettiği kimseye karşı, kin, hâinlik, intikam, hîle, ayıplama ve kötüleme gibi aşağılık hisler içinde çırpınır durur. Fânî ömrünü hülyâlar ve kuruntular içinde ziyân eder. Etrâfına zehir saçar. Hazret-i Mevlânâ, insanın iç âlemindeki bu iğrenç ve helâk edici vasfı, müşahhas bir misâl ile şöyle hikâye eder.

    Bir padişah, iki köle satın almıştı. Onların hâlet-i rûhiyelerini anlayabilmek için ilk önce birinci köle ile sohbete başladı. Padişahın sorularına, köle, öyle cevaplar veriyordu ki başkaları bu cevapları ancak uzun uzun düşündükten sonra verebilirdi. Padişah bu hizmetkârı anlayışlı, zeki ve tatlı dilli görünce memnûn oldu. Diğer köleyi de yanına çağırdı.

    İkinci köle, padişahın huzuruna geldi. Kölenin rahatsızlıktan ağzı kokuyordu ve dişleri de bakımsızlıktan kapkara idi. Padişah, bu kölenin zâhirî durumundan pek hoşlanmadıysa da yine de onun hakkında bilmediği hâl ve vasıfları öğrenmek ve onun sırlarına vâkıf olmak için kendisiyle sohbete başladı:

    “–Bu kılıkla, bu rahatsız ağızla uzakta dur, fakat pek de uzağa git­me. Önce ağzının derdine bir şifâ bulalım; sen sevimli bir kişisin, biz de hünerli bir hekîmiz. Seni hor görmek ve göz­den düşürmek bize yakışmaz. Şöyle otur, bir iki hikâye söyle de aklının derecesini anlayayım.” dedi.

    Padişah, daha önce konuştuğu ilk köleye dönerek:

    “–Hadi! Sen de hamama git, bir güzelce yıkan.” dedi.

    Arkadaşı gittikten sonra, konuşturmak istediği ikinci köleye hitâben, onu denemek için:

    “–Senden önce sohbet ettiğim arkadaşın, senin hakkında kötü şeyler söyledi. Görüyorum ki, sen onun söylediği gibi değilsin. O hasetçi, neredeyse bizi sen­den soğutuyordu. Arkadaşın senin hakkında «O hırsızdır, doğru adam değildir, kötülerle düşer kalkar, iffetsizdir.» dedi. Sen onun hakkında ne dersin?”

    İkinci köle bu sözler üzerine padişaha:

    “–İyi düşünen, doğru söyleyen o arkadaşa, eğri diyemem. Bilakis onun söz­leri sebebiyle, kendimde böyle kusurların olabileceğini düşünüp hâlimi ıslâha çalışırım. Padişahım! Belki de o, bende bir çok ayıplar görmüştür ki, ben o ayıpların farkında bile değilim.” diye cevap verdi.

    Padişah köleye:

    “–O senin kusurlarını anlattığı gibi, şimdi sen de onun kusur­larını anlat.” deyince, köle, padişaha şunları söyledi:

    “–Padişahım! O benim gerçekten hoş bir arkadaşım olmakla beraber kusurlarını söylememe benim gönül dünyam mânîdir. Onun için, ancak ben şunları söyleyebilirim ki; Onun kusûru, bence kusur değil, fazîlettir. O, sevgi, vefâ ve insanlık numûnesidir. Onun hâli; doğruluktur, zekâdır, dostluktur. Onun bir sıfatı da; cömertliktir, düşkünlere yardımda bulunuştur. O öyle cömerttir ki, gerekirse canını bile verir. Kader arkadaşımın bir vasfı da, kendini beğenen bir kişi olmamasıdır. O herkesle iyidir, fakat kendi nefsine karşı kötüdür.”

    Padişah, bu cevap karşısında köleye:

    “–Arkadaşını methetmede pek ileri gitme, onu överken de kendini övmeye kalkışma. Çünkü, ben onu imtihana çekerim de, sonra sen utanırsın.” dedi.

    Köle bunun üzerine:

    “–Hayır! Onu övmekte ileri gitmedim. O dostumun bütün huyları, söylediklerimden kat kat daha fazladır. Kader arkadaşımın vasıfları hakkında, bildiklerimi söyledim. Fakat, ey kerem sâhibi padişahım! Söylediklerime sen inanmıyorsun, ben ne yapa­yım? İç dünyam, benim böyle söylememi îcâb ettiriyor.” dedi.

    Öbür köle hamamdan dönünce, padişah onu huzûruna çağırttı. Ona:

    “–Sıhhatler olsun; eksilmeyen nîmetlere erişesin. Fakat, arkadaşının söylediği kötü huylar sende olmasaydı ne güzel olurdu? O zaman güzel yüzünü gören sevinir, neşelenirdi. Seni görmek, bütün dünya mülküne değerdi.” dedi.

    Köle dedi ki:

    “–Padişahım! O densizin benim hakkımda anlattıklarından birazcığını lütfen söyle!..”

    Padişah:

    “–O, önce senin ikiyüzlülüğünü anlattı. Senin görünüşte devâ, hakîkatte belâ olduğundan bahsetti.”

    Arkadaşının kendi hakkındaki kötü sözlerini padişahtan dinleyen kölenin, öfke denizi kabardı, ağzı köpürdü, yüzü kızardı. Köle arkadaşını çekiştirme dalgası sınırı aştı. Dedi ki:

    “–O önceden bana dost idi, fakat ağzı bozuktu. Kıtlıkta kalmış köpek gibi, pek çok zaman pislik yerdi.”

    Arkadaşını çekiştirmek için, köle böyle çan çan ötmeye ve iç âlemindeki çirkinlikleri saklayamayıp ortaya dökmeye başladı. Bunun üzerine padişah; “Artık ye­tişir!” diyerek, elini onun ağzına götürdü ve ona hitâben şöyle dedi:

    “–Bu imtihan sayesinde, ikinizin arasındaki farkı görmüş oldum. Onun, sadece maddî bir rahatsızlıktan dolayı ağzı kokuyor. Fakat senin ise rûhun kokmuş! Ey rûhu kokmuş kişi, sen uzakta dur. Arkadaşın sana âmir olacak, sen de onun emrinde bulunacaksın. Ondan edeb, insanlık ve konuşmayı öğren! Onun fazîletinden ibret al. Hasedi terk et. Sen bu hased ile, beline taş bağlanmış bir zavallı kişisin; bu taşla ne yüzebilir ne de yürüyebilirsin.”

    Görüldüğü üzere davranışlar, kişinin iç dünyasını ve şahsiyetini yansıtan bir ayna hükmündedir. Bir menfaat avcılığı veya hased sebebiyle kişinin sürüklendiği menfî davranışlar, bir kalb grafiği gibi onun gönül âlemini sergiler.

    MEVLÂNÂ BU KISSADA NE ANLATMAK İSTİYOR?

    Mevlânâ Hazretleri, bu kıssadan lâyıkıyla hisse alabilmemizi arzulayarak şu nasihatlerde bulunur:

    “İnsanın asıl hüviyeti, dilinin altında gizlidir. Şu dil, insanın iç âleminin sergisidir.

    Bir rüzgâr perdeyi kaldırınca, evin içerisi görünür. Yâni, tanımadığımız bir kimse, durum îcâbı bir iki söz söyleyince, rûhunu örtmüş olan perde açılır da, onun iç yüzü, gönül âlemi âşikar olur ve onun nasıl bir şahsiyet ve karakter sâhibi olduğu sergilenir. O gönül âlemi inci ile mi, yoksa buğdayla mı dolu? Orası, gönle ferahlık bahşeden bir gülistan mı yoksa sadece bir enkaz mezbeleliği mi? Orası bir mücevher hazînesi mi yoksa yılan ve akrep yuvası mı, meydana çıkar.”

    “Ey bu dünyaya râm olan, iç dünyasını ziyân eden gâfil! Bilmiyor musun ki, ölüm gününde bu duyguların hiç birisini düşünemezsin. O anda hasetlikten vazgeçsen bile bir işe yaramaz. Mezarda bu gözlere toprak dolar. Ancak sen, temiz bir rûha sahip isen, gönlün sana yoldaş olur. Onun için kendine bir bak! Mezarını aydınlatacak rûhanî bir nûrun, feyiz taşan bir gönül gözün var mı? Sen, sana emanet edilen cevheri, yâni o ölümsüz rûhun cevherini elde etmeye çalış. Onun için fazîlet sahibi olmaya gayret edip ihtiras ve hasedden uzakta dur. Yine çokça hayır-hasenâtta ve amel-i sâlihlerde bulun ki o güzelliklerle Hakk’ın huzuruna varasın.”

    “Şunu iyi bil ki; gösterişli, güzel, iyi bir yüz, kötü huyla bir araya gelirse bir değer ifâde etmez. Yâni kötü bir iç dünya, yapmacık hareketlerle saklanamaz. O sîret, o sûretin bir maske olduğunu ortaya koyar.

    Bir kimsenin sûretine değil sîretine, yâni gönül âlemine nazar et. Zîrâ, bir kimseyi zirveleştiren, ancak onun güzel huyu ve yüksek ahlâkıdır.

    Bilmiş ol ki, bu görülen maddî şekil, yâni beden yapısı, fânîlik deryasında kaybolacak, güzelliği yok olup gidecektir. Fakat, mânâ âlemi ebedî kalır; ölümsüzdür. O, rûhunu terbiye etmiş fazîletli kişinin fânî cesedi, toprak olduktan sonra da, o güzel hayatının hatıraları ile gönüllerde hayâtiyeti devam eder. Onlar mâzî de olmazlar.”

    “Ey insan, hasedinden dolayı başkalarına isnâd ettiğin huylar, aslında senin kendi kötü huyunun aksetmesidir. O sensin, kendi aynanda gördüklerini karşısındakine izâfe ediyor, sen kendini anlatıyor ve yaralıyorsun; lânet ipliğini, kendine, kendin dokuyorsun.”
  • %23 (113/504)
    ·Puan vermedi
    Bu kitabı okuduktan sonra eğer olaki yemeğe oturursanız hatta su bile içerseniz 40 sefer düşünebilirsiniz. Kitap o kadar çok bilgi içeriyor ki bir süre sonra Soner Yalçın’ın bu kadar bilgiye sahip olup hayatta olması beni derin şüphelere düşürdü. Neyse bunu geçelim.

    Kitap Cesur Yeni Dünya’dan sonra okuduğum bir kitap oldu güzel tesadüf. Burda bitmiyor, CYD’de de anlatılan dünyanın neredeyse bir adım gerisinde olduğumuzu bir güzel anlatıyor kitap. Şu an Türkiye’de 10 kişiden birisinin antidepresan kullanmasının,çeşitli bir sürü psikolojik problem yaşamasının, fıtık, diyabet, üstüne hastalığın sebebinin tam olarak bilinmediği hastalıklar vardır(fibromiyalji, ibs vb. depresyonda sayılabilir) bunları neden yaşadığımızı şu şekilde anlatmış; “İnsan yediği şeydir” sözüyle. Organik besleniyorum diye havasından geçilmeyen insanların bile aslında yıllar önce genetikleri değiştirilmiş tohumların büyümesinden meydana gelen besinleri yediğini, hatta bu organik sertifikasını almak için de yine paşa paşa gidip ABD’de den sertifika alınması gerektiğini bilmeyenlerin kendini avutma şekli.

    Yani iki ucu ateşli değnek. Hazır gıdadan kaçsan organik pazarının içine zaten ettiler. Her sene biliyorsunuz birkaç besin TV’de aynı anda internette ünlü oluyor. Yararları keşfediliyor. Bütün diyetisyenler, prof. denilenler reklam yapmaya başlıyor. Halbusemki onlar içindeki bütün faydalı hammaddeleri alındıktan sonra bize posası yedirilen çöpler. Son zamanlarda örneğin; zerdeçal, chia, ejder meyvesi vb vb. bir sürü şey sayılabilir. Bunları bize sattıktan sonra organik tohumları da kendi ambarlarında saklıyorlar ve nüfusun bu %1’i dediğimiz kesim bunlara erişebiliyor sadece.

    Biz de her hastalandığımız da hastanelere koşalım böyle işte. Sistemin yetiştirdiği doktorların eline düşüyorsun, etrafınıza bir bakın kaç tane eczane deposu gibi yaşayan insan var. Doktorlar da ilaç sektörlerinin onlara verdiği eğitim kadar doktor. Hiç biri size alternatif bir çözüm sunamaz çünkü onlar sadece ilaçları ve vücuttaki etkilerini öğrenmiştir. Sizin bu ilaçları kullandıktan sonra iyileşebileceğinizin garantisini kimse veremez. Üstelik önemli hastalıklar için olanlar için değil bunlar sadece en basit soğuk algınlığı, vitamin-mineral takviyeleri bile içerdiği katkı maddeleri ve yol açabileceği yan etkileriyle sizi fazlasıyla hasta etmeye zaten yeterli. Sokakta kaç kişiye sorsanız kronik depresyon, yorgunluk, uygunsuzluk vb hastalığa muzdariptir.

    İlaçların reklamı yapılamaz bilirsiniz. Onu bile nasıl reklam yapacağını bilen adamlarla mı aşık atıyorsunuz. Aklıma gelen bir kaç yapım; Take Your Pills(Netflix[Ritalin]), Mr. Robot(Lustral, Adderall) vb. aklıma gelmeyen ve izlemediğim bir sürü yapım var. Özellikle Take Your Pills’de Adderall’in ne denli yan etkileri, bağımlılık yarattığını, uzun süreli kullanımda vereceği zararı, kokain benzeri bir madde olduğunu savunur fakat kullanan gençlerle röportajları araya sıkıştırdığında hepsi ilaca ne kadar şükran etse, onsuz yaşayamayacağından, hapı aldıktan sonra beyin güçlerinin(biri resim yapmay başlıyor hatta) arttığından bahsediyor. ekşi sözlük’te de bol bol reklamı var. Zaten ilaç reklamı böyle yapılır ben kullandım şöyle oldum dediğin an karşısındakinin beynine kazınmıştır zaten o. Ee bu ilaçların geliştirilme-araştırılma sürecinde bunlara fon veren şirketler, daha sonra onayı veren şirketler de malumunuz hepiniz biliyorsunuz. Bu reklamlarının yapılmasını sağlayan da yine aynı insanlar. Son zamanlarda Türkiye’de duydum ben ilk kez ama biliyorsunuz; “hasta garantili hastane projesi” var. Şu cümleyi okuyan zaten “noluyor lan o neymiş öyle” demesi lazım. Kıssadan hisse; ürün biziz, ürün insan. Önce sizi hasta ederler sonra size ilaç verirler, sonra bu ilaçları yan etkisi baş gösterir, döngüde başa dönersiniz.

    Bazen düşünüyorum belki de bu kadar salak olmamızın tek sebebi cidden beslenme şeklimizdir. Biz de övünelim Türk mutfağımızla. Hangimiz yılda 20-30 çeşit yemekten fazla yemek yiyebiliyoruz. Bunları yaparken hangi yağları, suyu, katkı maddelerini kullanıyoruz?
    Anneler-babalar çocuklarını marketten aldıkları abur cuburlarla zehirlerken nasıl da mutlular ama?

    Aslında tarihteki en büyük cehalet çağı şuan yaşanıyor ve farkında olmadan akıp gidiyoruz hiçliğe.
  • Bircogunuz Albert Einstein ile dersine girdigi hocasi arasinda gecen sohbeti/munazarayi bilir ama ben yine de hatirlatayim.

    Üniversite profesörü, öğrencilerine su soruyu sorar;

    - “Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?..”

    Bir öğrenci ayağa kalkar ve cevaplar.

    - “Evet, her şeyi Tanrı yarattı!..”

    Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine “Evet efendim” diye cevaplar...

    Profesör devam eder.

    - “Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise kötülüğü yaratan da Tanrı’dır... Çalışmalarımızda uyguladığımız kesinleştirme prensibine göre de kötülüğü yaratan olduğuna göre, Tanrı kötüdür...”

    Çocuk, profesörün bu mantık yürütmesi karşısında şaşırır ve yerine oturur...

    Profesör, Tanrı’nın insanların içinde yarattığı bir efsane olduğunu aklı sıra kanıtlamış olmaktan mutludur...

    ***

    Bunun üzerine başka bir öğrenci ayağa kalkar ve profesöre şu soruyu sorar:

    - “Soğuk var mıdır sayın Profesör?..”

    Profesör şaşırır:

    - “Nasıl bir soru bu böyle?.. Tabii ki var” diye cevaplar...

    “Sen hiç soğukta üşümedin mi?..”

    Bunun üzerine çocuk şöyle söyler:

    “Hayır profesör, aslında soğuk yoktur... Fizik yasalarına göre gerçek hayatta biz ‘sıcaklığın yokluğu’na ‘soğuk’ adını veririz... Aslında soğuk diye bir şey yoktur... O sadece sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için ürettiğimiz bir kelimedir” der ve devam eder.

    - “Karanlık var mıdır profesör?..”

    Profesör cevap verir:

    - “Tabii ki vardır... Sen hiç karanlıkta kalmadın mı?..”

    Çocuk bir kez daha atılır:

    - “Korkarım gene yanılıyorsunuz Sayın Profesör... Çünkü esasında karanlık diye bir şey de yoktur... Gerçek yaşamda karanlık; ‘ışığın yokluğu’na verilen addır...

    Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız...

    Gerçekte, biz Newton’un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz....

    Fakat karanlığı ölçemeyiz...

    Bir basit ışık karanlık bir mekânı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar...

    Çünkü gerçekte karanlık yoktur, ışıksızlık vardır...

    Mesela siz uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz?..

    Işığın miktarını ölçerek!..

    Bu doğrudur değil mi?..

    Öyleyse karanlık denilen şey, insanlar tarafından ışığın olmadığını anlatmak amacıyla kullanılan kelimedir...”

    ***

    Profesör afallamıştır ve çocuk son darbeyi vurur:

    - “O zaman size son bir soru daha sormak isterim Sayın Profesör... Şeytan var mıdır?..”

    Profesör bu kez pek emin olamamakla birlikte yine de cevaplar..

    - “Vardır... Açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde görürüz...

    O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır...

    Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey değildir...”

    Çocuk “hayır anlamında” başını sallar profesöre...

    - “Şeytan yoktur efendim... Yani kendi başına yoktur...

    Şeytan basit olarak Tanrı’nın yokluğudur...

    O aynen karanlık ve soğukta olduğu gibi insanın Tanrı’nın yokluğunu tarif etmek için yarattığı bir kelimedir...

    Kötülük ve Şeytan, insanın Tanrı’yı ve sevgisini yüreğinde hissetmediği zaman yaptıklarına verilen addır...

    O, aynen sıcaklığın olmadığı yere adını verdiğimiz ‘soğuk’, ya da ışığın olmadığı yere adını verdiğimiz ‘karanlık’ gibidir...

    Şeytan ve kötülük, Tanrı’nın içimizde olmadığı anda yaptıklarımıza verdiğimiz addır..
  • 304 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    Pınar Kür'den ilk kez bir roman okudum. Bunu da arkadaş önerdi. Postmodern tarz içinde yazılmış olduğunu da özellikle belirtti. O tarz hakkında biraz da bilgi verdi ve ayrıca internetten de yardım alarak yanlışa düşmemeye çalıştım.
     
    Pınar Kür'ün Sonuncu Sonbahar adlı kitabı ise çok değişik geldi. O klasik anlatıyı tamamen dışlayan, savuran, reddeden anlayış. İşlenen bir cinayet ve oradan hareketle cinayeti çözme süreci ve bu süreç de olaya dahil olanların davranışları. Cinayetten çok anlatıcının hayatına odaklanıp, iç dünyasında yaşadığı gelgitler okuyucuya gösterilir.
     
    Eğer postmodern anlatı ve postmodern roman üzerine biraz bilginiz yoksa okumaya başladıktan belli bir süre sonra sizi sarmayabilir. Çünkü, polisiye romanda anlatı, sebep-sonuç-mekan-kişi üzerinden giderken; gerilim, aksiyon, heyecan arka arkaya gelir. Suçlu kaçar ve polis (Burada okuyucu) kovalar.
    Konuyu ayakta tutan da odur. Burada ise kurgu kendi içinde hareket ediyor ve gerilim, aksiyon, heyecan yerine, olaylar durağan, sıradan, normalmiş gibi akar. Cinayet arka planda. Anlatıcı ön planda.
     
    Postmodern unsurlar üzerinden değerlendirildiğinde-bu işin uzmanı değilim ama- bence başarılı bir çalışma denilebilir. Ama genel okuyucu -ben de genel okuyucu içindeyim- için çok tercih edilecek bir tarz olmayabilir (yanılabilirim).
    (Roman okuduğumda, gerçek olaylardan esinlenilerek yazılmış kitapları daha çok tercih ederim.)
     
    Cinayet, yazarın kendi kafasında oluşturduğu dünya ile anlatılır. Geçmiş ve şimdi hareket halindeyken ona takılan vagonlar içinde iç içe geçmiş hayatların parçaları da bulunur. Kişilerin iç sesleri daha yoğundur (burada anlatıcı). Kitapta yazarın oluşturduğu iç ses bazen parantez içinde gözükürken bazen de anlatılan metin içinde düz bir şekilde verilir. Cinayetin çözülmesi için gerekli maddi unsurlar çok önemli değil. Onlar arka plan da silik olarak verilir.
     
    Roman içinde roman var. Bir cinayet romanı yazmaya karar veren yazarımız, ünlü türkücünün öldürülmesi üzerine yazmaya başlar. Yazar Emin, cinayet soruşturmasında komiser Haydar'a yardım ederken, bilinen olgular haricinde kendi kafasında oluşturduğu bazı düşünceleri de kendi romanına ekler. O zaman şu soru sorulabiliyor? Yazarımız Emin, komisere yardımcı olup cinayeti çözmek mi istiyor yoksa yazacağı kitap için malzeme mi topluyor?
     
     
    Yazarımız evli ve karısı (Akın) da kendisi gibi bir yazar. Bir cinayet iki yazar var. Yazarımız, düşüncelerini bize sürekli aktarırken karısı ise eve misafir olarak gelen gizemli yabancıyla günlerini değerlendirir.
     
    Yazarımız hem sesli hem de sessiz düşünür. Soru sorar ve kendince cevap verir. Kendi oluşturduğu yapı içinde herşey doğrudur. İç ses gün gelir dış olaylara yani maddi delillere dayanmadığı halde sezgi olarak önplana çıkar.
     
    Yazar, düşlerinde oluşturduğu hayatı gerçek hayata taşımak ister ve ikilem içinde kalır. Cinayeti çözmeden önce kendi kafasında oluşturduğu o umarsız sorular için cevap arar. Bazen o cevabı iç dünyasından çıkarıp dış dünyaya montajlar.
     
     
    Kitabı okudukça (yani okuyucu) cinayetin çözümlenmesini mi okuyoruz yoksa yazarın (Emin) yazdığı cinayet romanı mı okuyoruz, bu düşündürüyor.
     
    Roman içinde romana bakarken daha sonra başka bir roman taslağı karşımıza çıkar. Klasik anlatı sevenlerin -belki de- garipseyeceği bir tarz olabilir. Anlatı bir cinayetle başlarken, farklı, ayrıcalıklı bir düşünme ile başka bir yere doğru gider. Bu gidişat Emin'in istediği gibi mi yoksa komiserin istediği gibi mi olacak bunu da zaman gösteriyor.
     
    Birinci tekil anlatımla hikaye başlar. Yazar rıhtımda oturup, aklından geçenleri anlatmaya başlar. Önce kendi hayatını anlatır ve oradan cinayete bağlanır kitap. Anlatıcının ağzından yapılacakları öğreniyoruz. O bizi yönlendiriyor.
     
    Anlatıcı kendini, etrafını, karısını anlatarak panoramik bir fotoğraf çeker. Kendisinin ve karısının (ikinci karısı) da matematikçi olduğunu ve ayrıca karısının da iyi bir yazar olduğunu buradan öğreniriz.
     
    Anlatıcı hayata dair şeylerden kısaca bahsediyor. Karısının yazdığı romana atıfta bulunuyor. Yaptığı katkıları anlatır ve yazar olarak karısını da eleştirir. Yazar bir erkeğin, yazar bir kadın ile ilgili edebi çalışmaları hakkındaki düşüncelerini de okuyoruz.
     
    Kitap uzun bir ön bilgilendirme içerir. Konuya hemen girilmez, olay hemen anlatılmaz. Sadece ileri de anlatılacak olayların nereden başladığını bildirir.
     
    Roman içinde roman okuyoruz. Biz romanı okurken içerde oluşturulan bir romanın da yapım sürecine (sonra başka bir roman daha ortaya çıkar) eşlik ederek hem yazarın 'acaba bu kısım oldu mu?' gibi sorularına muhatap olurken hem de bu doğrultuda okuyucunun da zihin jimnastiği yapması sağlanır. Kendi kendine sorular sorar. Esasında kafasında düşündüğü o soruları, çıkmazın aydınlatılması için hem de biz okuyucuların olaya dahil olup yazarla beraber düşünmemiz amacıyla sorar. Yazar tek başına düşünürken okuyucu da tek başına okurken, kendisine bir çeşit empati kurulmasını ister. Salt onun bize aktardıkları yanında bizim de okurken düşündüklerimiz çözüme ulaşmaya kılavuzluk yapar.
     
    Cinayetin aydınlatılması için yapılan işler (mekan, kişi, delil) anlatılır. Zanlının evine girildiğinde evin içi, masasının üstündekiler ayrıntılı bir şekilde anlatılır. O var, bu var, şu var diye. Ama masanın üzerindeki sigaraya gelince sigara diye geçmez. Samsun sigarası da demez. Özgün adıyla yazar: SAMSUN. Ama daha sonraki sayfada ise ilaçları anlatırken bir ilacı söyleniş şekliyle de yazar.
     
    Emin kentsoylu bir yazardır ve kendi çevresinden alıntılar yapar ve şaşalı bir şekilde yaşanan hayatı anlatır. Bekar evinde karşılaştığı manzara ve devamında elde ettiği bir kanıt onu 'Türk halkının lümpen zevkinin…" gerçeğiyle karşı karşıya getirir. Önce toplumu lümpenleşmekle eleştirir sonra 'görmezden gelmeyi yeğlediğini…" diyerek eleştirdiği toplum üzerinden kendilerini ayrıcalıklı yere koymayı sürdürür.
     
    İncelemeyi kitabın içinde geçen şu bilgiyle bitiriyorum: "Gerek katiller, gerekse yazarlar için başarı, inceden inceye örülmüş, belli belirsiz bir algılama ağı olmalı. Okur (ya da çözümcü) zorlanmalı, sonuca varmak için uğraşmalı ki, olay ödüle dönüşsün".
     
    Ezcümle: Beğendim, tavsiye ederim.
     
    Not: Keşke Fransızca kelimelerin Türkçeleri de yazılabilseydi.
  • ”Sizin şehir mızıkacılarınızın masalına göre davranamayacağım; bir şey anlatmak istemiyorum; şarkı söylemek istemiyorum; vaaz etmek istemiyorum; ama şurası doğru: masalların zamanı geçti, şehir ve devlet masallarının ve tüm o bilimsel masalların; felsefi olanlar da dahil; artık hayaletler âlemi yok, evrenin masallık bir yanı kalmadı; en güzel masal olan Avrupa ölü; işte hakikat ve gerçeklik. Gerçeklik de hakikat gibi masal değildir ve hakikat asla masal olmamıştır.

    Daha elli yıl öncesinde Avrupa baştan aşağı masal, bütün dünya bir masal dünyasıydı. Günümüzde o masal dünyasında yaşayan çok kişi var ama onlar ölü bir dünyada yaşıyorlar, söz konusu olan da ölüler zaten. Ölü olmayan, yaşamaktadır ve masallarda yaşamaz; o masal değildir.

    Ben kendim de masal değilim, masal dünyasından da gelmiyorum; uzun bir savaşta yaşamak zorunda kaldım ve yüz binlercesinin öldüğünü ve onların üzerine basıp geçen başkalarını da gördüm; hakikatte her şey değişti; eski bir dünyadan yenisi, eski bir doğadan yeni bir doğa oluşurken her şeyin başkaldırdığı ve her şeyin değiştiği, binlerce yıllık bir masalın tek gerçeklik ve tek hakikat halini aldığı elli yılda, soğuğun ne kadar arttığını hissediyorum.

    Masalsız yaşamak daha zor, bu yüzden yirminci yüzyılda yaşamak da bu kadar zor; zaten artık sadece varolmayı sürdürüyoruz; yaşamıyoruz, artık kimse yaşamıyor; ama yirminci yüzyılda varol- mak güzel; kendini ileri götürmek; ileri nereye? Biliyorum ki ben masallardan çıkmadım, masallara da girmeyeceğim, bu bile bir ilerlemedir ve bu öncesi ile bugün arasındaki bir farktır.

    Bütün tarihin en korkunç mıntıkasında bulunuyoruz. Korkmuşuz, hem de yeni insanların böylesine devasa bir malzemesi olarak - yeni doğa anlayışının ve doğayı yenilemenin; topyekûn hepimiz son yarım yüzyılda tek bir satıcıdan başka bir şey olmadık; işte bugünkü bu sancı biziz; bu sancı artık bizim haletiruhiyemizdir.

    Yepyeni sistemlerimiz var, yepyeni bir dünya görüşümüz ve dünya dolaylarına dair gerçekten de en harika ve yepyeni bir görüşümüz var ve yepyeni bir ahlakımız var ve yepyeni bilimlerimiz ve sanatlarımız var. Başımız dönüyor, üşüyoruz. İnsan olduğumuza göre dengemizi kaybedeceğimizi sandık ama dengemizi kaybetmedik; soğuktan donmak zorunda kalmamak için de her şeyi yaptık.

    Her şey değişti çünkü biz değiştirdik, dış coğrafya da iç coğrafya kadar değişti.

    Artık yüksek taleplerde bulunuyoruz ama yüksek taleplerde yeterince bulunamayız; hiçbir devir bizimki kadar yüksek taleplerde bulunmamıştır; varolmayı megalomanca sürdürüyoruz; ama düşüp gitmemizin, soğuktan donmamızın imkânı olmadığını bildiğimizdendir ki yaptığımızı yapmaya cüret ediyoruz.

    Hayat bilimden, bilimlerin biliminden ibaret olmuş. Şimdi de aniden doğada fani olduk. Elementlere aşina olduk. Realiteyi biz sınadık. Realite bizi sınadı. Artık doğa kanunlarını, doğanın sonsuz yücelikteki kanunlarını tanıyoruz ve onları gerçeklikte ve hakikatte inceleyebiliyoruz. Artık tahminlere muhtaç değiliz. Doğaya baktığımızda artık hayalet görmüyoruz. Dünya tarihi kitabının en pervasız bölümünü yazdık; hem de her birimiz kendi adına korku içinde ve ölüm korkusuyla; kimse kendi iradesiyle de kendi zevkiyle de yazmadı onu, aksine doğanın kanununca yazdı; bizse bu bölümü kör babalarımızın ve budala öğretmenlerimizin ardından yazdık; kendi ardımızdan yazdık; onca sonsuz uzunlukta, yavan bölümden sonra en kısa ve en önemlisini yazdık.

    Dünyamızın aniden teşekkül ettiği, berraklıktan korktuk, bilim dünyamız da öyle; bu berraklıkta üşüyoruz; ama biz bu berraklığa sahip olmak istedik, onu çağırdık, yani şu an hüküm süren soğuktan yakınamayız. Bu berraklık ve bu soğuk bundan böyle hüküm sürecek. Doğa bilimi bizim için, hayal edeceğimizden de yüksek bir berraklık ve çok daha öfkeli bir soğuk olacak.

    Her şey berrak, gitgide yükselen ve gitgide alçalan bir berraklıkla dolu olacak ve her şey, gitgide dehşetli bir hal alan bir soğukla soğuyacak. Gelecekte sürekli berrak ve sürekli soğuk bir gün izlenimimiz olacak.” 26 Ocak 1965