Tanrım, her yer kadın doluydu, yarısından fazlası adamın çükünü kaldırıyordu ve elden bir şey gelmiyordu -bakıyordunuz sadece. Kim tasarlamıştı bu korkunç numarayı? Ama bir yandan da hepsi birbirine benziyordu, bir papatya tarlası. Hangisini seçerdin? Hangisi seni seçerdi? Önemi yoktu, hüzün vericiydi ..

Delilik, Chinaski

Çay içerken çiçek satan küçük bir kız geldi, sadece gül satıyor. “Abi alsana sevgiline dedi” yok sağ ol dedim. Abi alsana sevgilin senden çiçek bekler.” Tamam dedim. Papatya bul alacağım dedim. Kız demesin mi “abi senin papatyan yanında diye” O kadar güzel dedi ki, bütün çiçekleri alasım geldi, o arada bir başkası çiçek isteyince uzaklaştı küçük kız. Akşam eve geldiğimde onu görmenin huzuru vardı içimde. Ama bir de onu bir daha görmeme, onun beni sevmemesi gibi taş gibi duran bir gerçek. Sonra aldım kalemi yazdım; “Bir kaç yıldan biraz fazlaydı. İşte bu dedim, önce içimden sonra kalp aktarmalı ağzımdan çıkan bir kaç kelime. İşte bu dedim evlenebileceğim insan, güvenebileceğim insan, bağlanabileceğim insan, bugünüm, yarınım, ölüme kadar yanımda olacak insan.. Gönlüme düşen ateş, mideme oturan kelebek yuvası. İşte bu dedim, bu gözler ah o gözler. Yeşil ve maviye haksızlık olacağından, turkuazı seçmemin sebebi olan gözler. Bana bakıyordu, benimmiş gibi, hiç gitmeyecekmiş gibi. Aklımı başımdan aldı. Sadece alkımımı, yüreğimi, gönlümü, yarınlarımı, beni ben eden her şeyi. Sanki çift canlıydım artık. Tek kendimi mutlu etme telaşından uzak, bir baba sevgisi, bir abi sahiplenmesi. Sevda nedir bilmiyorum o yıllar, hele ki evlilik düşüncesi henüz toprağın altında görünmeyen tohumdu. Hani çok seversem çok sevilirim sandım, çok merak edersem edilirim, çok değer verirsem alırım, hiç gitmesem, gitmez. En çok güvenmek istediğim insan olmak zorunluluğu koydum ona karşı. Ama öyle olmadı. Ne kadar sevdiysem o kadar üzüldüm, ne kadar değer verdiysem o kadar değersizleştim. Ne kadar güvendiysem, hep sarsıldım, hep kırıldım. Öyle ikiye üçede bölünmedi. Paramparça, un ufak oldu. Ben birleştirdim onları. Güven neymiş gösterdim. Güvendiğimi de gösterdim. Sevmenin ne demek olduğunu anlattım, resim çizdim gök yüzüne işte dedim, işte bendeki sen. Bir güneş ve sen benim için sen daha aydınlık, sen daha sıcaksın dedim. Güneşten daha fazla yaktı, biraz fazla geldi. Kül etti. Duman etti. Savrula savrula dağıldım. Hayat ki; kendinden daha fazla birini sevmeye izin vermiyor. Verince bünyen rahatsız oluyor. İntikam alıyor geceler. Oysa ki hiç pişman olmadım, kendimden çok onu düşünürken.. Şimdi geçen saatlerin yavaşlığı, yarının belirsizliği, dünün acısı, bugünün anlamsızlığıyla beraber ona hasretim. O kelebek yuvası kuran, o gül satan çiçekçilere papatya yok mu dediğimde, abi senin papatyan yanında diyecek kadar belirgin, sarının en güzel tonu, bakışların en fethedilecek tesirli gözleri sadece o zamanlarda kaldı. Gönül yırtılarak açılmış hediye paketi, gönül mandalsız ipe asılan çamaşır. Bir rüzgarlık işim var. Bir ağacın gölgesindeyim, saat "O"nu kırk yarıyor, hayaller batmak üzere, akşam olmadan benliğime dönmeliyim.

- Emre Koçak

Mayıs 2018 Etkinliği : Hikaye 7
Yazar: Mithril / Danny
Hikaye Adı : Kayıp Rüyalar
Link: #29379649

Insanoglu dunyaya hukmettigi binlerce yillik surede pek cok basariya imza atti. Once bitkileri toplayarak beslendi, ardindan tasi yontarak silahlar gelistirdi ve hayvanlari avlamayi ogrendi. Zamanla hayvanlarin derisinden kendisine ortu yapabilecegini kesfetti ve modayi yaratti.Magara duvarlarina sekiller cizdi ve resmi yaratti. Ardindan gruplar halinde gezmekten yorulup sehirler kurmaya basladi. Tastan, gok kubbeye erisen devasa eserler yapti. Yaziyi kesfetti. siirler, efsaneler yazdi. Sarki soylemeyi ogrendi, muzik aletleri yapip, sarkilar yazdi. Tasa sekil verdi, heykeller yapti. Boyalari kullanmayi ogrendi, birbirinden guzel tablolar olusturdu. Sonraysa kitaplar yazdi, dusuncelerini hayallerini aktardilarr birbirlerine, nesiller boyu... Ve sonra arabalar, ucaklar, uzay araclari yaptil, yeni canlilar gelistirdi, hastaliklari cozdu.
Ve hepsini buyuk bir bencillikle yalnizca kendilerinin yaptigini sandilar. Halbuki, insanoglu atesi kesfettiginde de, Da Vinci Mona Lisa’yi resmederken de, Dante Ilahi Komedya’yi yazarken de, Michelangelo Davut heykelini yaparken de ya da Bethoven 9. Senfonisini olustururken veya Neil Armstrong Ay’daki o meshur adimini atarken de insanoglu yalniz degildi. Her an yanimizda, bize hayaller fisildayan ilham perilerimiz vardi. Ve insanoglu tum bu basarisini onlarin varligina borcluydu.
Ancak bir gun durum degismeye basladi. Nedendir bilinmez, periler birer birer dunyamizdan kaybolmaya basladi. Elbette insanlar basta bunu farketmediler. Onceleri, yazarlar hissettiler bir seylerin kayboldugunu, kitaplar yarim kalmaya basladi ya da donemin en iyi yazarlari bile cok kotu kitaplar yazdilar bir sure, sonra kotu eserler bile tukendi. Ardindan muzik kayboldu. Muzisyenler ilham bulmak icin Bethoven, Mozart, Debussy dinliyorlardi ancak sonra ne zaman piyanonun basina otursalar ancak bir kac notalik, muzikle alakasi olmayan sesler cikarabiliyorlardi. Ve yeni resimler de yapilmaz oldu. Cunku insanlarin gozlerindeki guzellik algisi da kaybolmustu. Buyuleyici bir manzaraya bakan bir cift gozun tek gordugu, kusurlar ve cirkinliklerden ibaretti artik. Sonra hayaller de kayboldu, insanlar yavas yavas geceleri ruyalarini kaybettiler. Ardindan da umutlarini... Gelecege dair hayaller de kaybolunca sonunda; arastirmalar da durdu, bilim de, teknolojiler de. İnsanoglu buyuk bir hizla karanliga dogru surukleniyordu. Ancak sebebini hic kimse anlayamiyordu, cunku hic kimsede sebebi bulacak kadar bile hayal gucu kirintisi kalmamisti.
Yalnizca cocuklar farkliydi. Onlara hala az da olsa periler ziyaret ediyorlardi, cunku onlar perilere inaniyor, onlari taniyor ve onlarla iletisim kurabiliyorlardi. Bir oyun hamurundan sekilsiz bir ejderha yaptiklarinda bile buna perilerle guluyor, onlarla kutluyorlardi basarilarini. Ama zamanla cocuklar da daha nadir resim yapar, hamurdan ejderha yapar olmuslardi. Dolayisiyla daha az kahkaha atiyorlardi. Cocuk kahkahalari bile yeryuzunden yavas yavas kayboluyordu artik.
Derken bir gece kucuk Olivia, ruyasinda kendisini gunesli bir gunde ucsuz bucaksiz bir papatya tarlasinda buldu. En sevdigi mavi elbisesiyle ordan oraya kosturuyor, kendisini bahar havasiyla islanmis yumusacik cimenlere atiyor, ardindan yeniden kalkip gordugu bir sincabin ya da kusun pesinden kosuyordu. Gunesten gozleri kamasip da biraz yoruldugunu hissedince kendisine cicekler toplayip ilerdeki, yuzyillik agacin altina ilerledi. Sirtini agaca vererek oturup bacaklarini uzatti. Topladigi ciceklerden kendisine guzel bir tac yapip kafasina taktigi esnada yanina oldukca guzel bir kedi yanasti. Tuyleri, sanki gokkusagindan yapilmis gibi, rengarenk ve isil isildi, gunesin vurdugu yerler gercek bir gokkusagiymiscasina renkli isiklar saciyordu. Olivia gulumsedi. Her seferinde farkli sekillerde gorse de, yanina gelip de oturanin perisi oldugunu biliyordu. Demek ki bugun gokkusagindan bir kedi olmak istemisti.
“Merhaba Frodo” Olivia, perisine en sevdigi ve bu yuzden onlarca defa bastan izledigi filmden, Yuzuklerin Efendisi’nden bir karakterin ismini vermisti. Cok uzun yillar evvel yapilmis olmasina ragmen ondan daha guzel hic bir film yapilamamisti. Peter Jackson’un daha sonradan cektigi Hobbit bile bu filmden daha guzel degildi.
“Merhaba Olive”. Kucuk kedicik cevik bir hareketle kizin kucagina zipladi, kuyrugunu altina alarak oturdu ve yemyesil gozlerini kizin gozlerine dikerek konusmaya basladi:
“Olive, gordugun bu ruya, senin ve diger tum insanlarin gordugu son ruya.” Kucuk kiz saskinlikla irilesmis siyah gozleriyle kediye bakti. Hafifce kaslarini catmisti.
“Yani bir daha ruyalar diyarina gelemeycek miyim? Ama neden? Ben burayi cok seviyorum, dunyadan daha guzel burasi!” Ardindan hayalinde buz gibi cilekli bir milk-shake canlandirdi, bir anda elinde koskocaman cam bardak belirdi. Buyuk bir yudum aldi. “Bunlari gercek dunyada kayboldu. Artik kimse boyle guzel seyleri yapmiyor ki.” Kucuk kiz bir anda farketmiscesine boynunu buktu, titreyen sesle devam etti. “Hem bir daha buraya gelemezsem seni de goremem, oyle degil mi?” Frodo kizin kucaginda dogrularak gerindi. Kaslarinin her hareketinde tuylerinde danseden isiklar buyuleyici bir goruntu olusturuyordu.
“Buraya yeniden gelmeyi istiyorsun, degil mi?” Kiz heyecanla kafasini salladi. “Aslinda hala kucuk de olsa bir umut var. Ama yapman gereken sey biraz zor bir gorev. Biraz da riskli.” Frodo gozlerini kapatarak biraz dusundu, “Ama neden olmasin ki, bunca zamandir arkadasiz ve bunu basarabilecek tek bir kisi varsa o da sensin.”
“Ne yapmam gerekiyor, haydi yapalim o halde!”
“Emin misin? Tehlikeli olabilir.” Kiz coktan ayaklanmis, taptaze bir enerjiyle dolmustu bile.
“Elbette! Bunu yapmazsam bir daha asla kendimi affetmem.” Etrafina bakarak sordu, “ Peki nereye gidiyoruz?”
“Ruya kralliginin efendisi, Lord Morpheus’la tanismaya...” Dedikten sonra kucuk kizin saskin bakislari karsisinda kucuk bir kediden, yine rengarenk koskocaman bir pegasusa donusuvermis, kucuk Olivia’yi sirtina aldiktan sonra da devasa kanatlarini acarak hizla ucmaya baslamislardi.
Boylece Olivia ve Frodo, gunler ve geceler boyunca uctular, Yorulunca yeniden karaya inip yemek yediler ve dinlendiler. Ama hizla ilerlediler. Ve sonunda Lord Morpheus’un sarayina ulastilar.
Saray, hayal kralliginin ortasinda, fersahlarca yuksekteki bulutlarin uzerine insa edilmisti. Bulutun uzerinde durdular ve Frodo yeniden kediye donustu. Bundan sonrasinda yuruyerek devam edeceklerdi. Olivia saskinlikla hayatinda ilk kez gordugu canlilari izliyordu. Rengarenk dumandan cicekler ve agaclar vardi her bir tarafinda. Uzerine basinca hemen dagiliveriyorlardi ancak sonrasinda yeniden eski sekillerini aliyorlardi. Cok uzun zaman evvel yazilmis ve annesinin ona her gece okudugu kitaplardaki gibi kucuk kanatli, avuc ici boyutlarinda periler vardi, Olivia’ya el salliyorlardi. Ayrica ucan kediler, bulutlarin icinde yuzen kuslar ve onlarla beraber yuruyen baliklar vardi etrafinda. Ancak en cok ilgisini ceken, Sarayin hemen yakinlarinda dogan nehir oldu, bulutlarin uzerinden suzulerek ilerliyor ve en sonunda, bulutun ucundan yere dogru , koskocaman bir selale gibi akiyordu. Kucuk kiz biraz serinlemek icin suya dogru kostu, ancak su alisik oldugu gibi berrak degil, aksine koyu, siyaha calan bir renkteydi.
“Bu su... Boyle olmasi normal mi?” Frodo cevik adimlarla kizin yanina gelip cevap verdi.
“Bu su, hayal dunyasinin hayat kaynagi. Eskiden sizin dunyanizdaki gibi canli ve berrakti. Hem sizin hem de bizim dunyamizdaki en lezzetli seydi. Sonsuz bir enerjiyi bizim topraklarimiza akitiyor, boylece bizler de gucleniyor ve siz insanlara hayaller sunuyorduk. Ancak zamanla her sey degisti. Insanlar, bizim sayemizde yaptiklariyla ovunduler ve kibre kapildilar. Bizleri unuttular, bizleri once hayatlarindan cikardilar, sonra efsanelerinden... Her seyi kendilerine mal ettiler, bizi yok saydilar. Ve Lordumuz yavas yavas insanlara kizmaya basladi, kizginligi ise zamanla nefrete donustu. Ve nefreti o kadar kuvvetlendi ki etrafindaki her seyi karartir oldu. Bu suyu bile. Bu nefret artik bize de zarar veriyor, hayal dunyasi bu nefretle besleniyor, gucunu kaybediyor. Onunla beraber biz periler de yavas yavas gucumuzu kaybediyoruz. Artik sizlere ruyalar ve hayaller sunamaz olduk. Son kalan enerjimle seni buraya getirebildim ama bir daha bunu basarabilecegimi sanmiyorum...” Konusmasi tum bulutu titreten guclu bir sesle bolundu:
“Frodo! Sen hangi cesaretle bir insani benim topraklarima getirmeye curet edersin!” Olivia merakla sesin geldigi yere dondu. Karsisinda oldukca uzun boylu bir adam belirdi. Hayal aleminin lordunu sisman, tahtindan kalkmayan, boynu agir tacinin altinda ezilmis yasli bir adam gibi dusunmustu ama karsisindaki adam oyle degildi. Yasi tahmin edilemiyordu ama genc gibiydi, zayifti. Uzerinde yalnizca siyah bir gomlek ile pantolon vardi. Sımsiyah gozlerinde adeta yildizlar ucusuyordu. Gozlerini Frodo’dan ayirmadan, Olivia’yi gostererek konustu;
“Sunu cabuk getirdigin yere geri gotur, ben de o esnada sana verecegim cezayi dusuneyim.”
Bunun uzerine Olivia, eski filmlerde gordugu, krallarla ve lordlarla konusan insanlari taklit ederek yere diz coktu ve titreyen sesiyle konusmaya basladi:
“Lordum, lutfen Frodo’ya ceza vermeyiniz. Onun hic bir sucu yok, buraya gelmek ve sizinle tanismak isteyen benim. Frodo, benim en iyi arkadasim, bir daha buraya gelemeyecegimi ve onu goremeyecegimi soyleyince ben cok uzuldum. Cok korktum.” Kiz, bir daha oraya gelemeyecek olmaktan cok, karsisindaki adamin arkadasina verecegi cezadan korkmustu. Gozlerinden yanaklarina dogru kristal damlalar suzulurken devam etti. “Onun hic bir sucu yok, ben istedim gelmek,cok israr ettim ve o buna mecbur kaldi. Lutfen Lord’um lutfen Frodo’nun canini yakmayiniz.”
Lord Morpheus’un yuzune belli belirsiz bir gulumseme yerlesmisti simdi:
“Burayi ve dostunu kaybetmemek icin benimle gorusmek istedin dogru mu?”
“Evet efendim.”
“Ismin ne cocuk senin?”
“Olivia, efendim.”
“Madem oyle Olivia, madem istegin ve hayalin bu, Frodo ceza almayacak. Ancak sana bir gorev verecegim eger gorevde basarisiz olursan onun yerine sen cezalandirilacaksin. Anlastik mi?” Olivia tereddut etmeden yanitladi:
“Evet Efendim!” Lord Morpheus gulumsedi,
“Cesaretini taktir etmem gerek kucuk kiz. Ancak cezanin ne olacagini merak etmiyor musun ya da gorevinin?”
“Hayir efendim, cunku ne gorev verirseniz verin, kaybetmek benim icin bir secenek olamaz.”
Bu cevabin uzerine Lord Morpehus parmagini siklatti ,Olivia bir anda kendilerini taht odasinda buldu.
Oda, iki tarafi devasa sutunlarin dizildigi oldukca uzun bir koridor ve koridorun sonundaki yuksek bir tahttan olusuyordu. Tavan yoktu, adeta sonsuzmus gibi ucu bucagi gorunmeyen bir delikti sanki. Lord ise karsisinda, tahtta oturuyordu ve oncekinden daha uzun, daha heybetli gorunuyordu simdi. Olivia salonun ortasinda tek basinaydi. Frodo’ya bakindi ancak goremedi. Lord konusmaya basladi.
“Insanlar zayif, bencil ve kibirli. Bizsiz var olduklarini ve bizsiz var olabileceklerini saniyorlar. Ahmaklar! Bizsiz insanlik yok olur! Kaybolur! Ama bunu goremeyecek kadar buyulenmis gozleri.
Ve sen Olivia, bu gorevinde yalnizsin, ne Frodo’dan ne da baska bir periden yardim alabilirsin. O yuzden gorevini ya basariyla ya da basarisizlikla bitirene dek hic kimseyi goremezsin. Insanlarin bizi terk ettigi gibi, bu gorevinde de biz seni terk ediyoruz.”
“Ilk gorevin su, bana agzima layik, en lezzetli icecegi sunmani istiyorum. Yalniz, sadece 3 hakkin var.”
Olivia hic dusunmeden en sevdigi icecegi, cilekli milk shake’i hayal etti ve hayal etmesi ile birlikte tahtin yanindaki kucuk masada kocaman bir bardak belirdi. Lord Morpheus bir yudum aldi, yuzunu burusturdu. Sevmemisti.
Olivia bunun uzerine biraz dusundu. Karsisindaki bir yetiskindi, anne ve babasinin sevdigi icecekleri sevmesi daha mumkundu. Ilk once kahve geldi aklina, ama sonra vazgecti. Ince belli cam bir bardakta cay hayal etti. O an masasinda beliren bardaktan bir yudum aldi Lord Morpheus. “Daha iyi, ama yeterince iyi degil.”
Geriye yalnizca tek bir hakki kalmisti. Bu sefer Olivia sadece kendisine buyuk bir mutfak tezgahi hayal etti. Karsisinda uzerinde pek cok bitki, meyve ve cicegin oldugu bir tezgah belirdi. Renklerine gore hosuna giden bitkilerden kucuk bir kaba rastgele bitkileri doldurdu. Annesinden gordugu gibi, bitkilerin uzerine sicak suyu ekledi ve kisa bir sure bekletti. Ardindan icecegi Lord Morpheus’a uzatti. Tum taht odasini caydan yayilan mis gibi bir bahar kokusu doldurmustu. Lord, icecekten bir yudum aldi ve gulumsemeye basladi, “Iste tam benlik bir icecek.”
Kucuk kiz mutlulukla yerinde zipladi. Ancak Lord Morpheus yeniden konustu.
“Hazirsan ikinci gorevine gecebiliriz. Bana, kulaklarima layik bir muzik dinlet”
Olivia sevindi, annesi kucukken ona devamli cok eski muzik eserlerini dinletirdi. En sevdigi eser olan Ay Isigi sonatini hatirladi ve muzigi hayal etti. Hayaliyle birlikte notalar ardi ardina akmaya ve tum odayi doldurmaya baslamisti. Lord Morpheus son notaya kadar sessizce dinledi. Muzik bittiginde ise konustu, “Cok guzel, ama bilmedigim bir muzik degil.”
Bunun uzerine Olivia endiselenmeye basladi. Lord Morpheus’un daha evvel duymadigi kadar az bilinen guzel bir eser bulmaliydi, ve daha da zoru bunu kendisinin bastan sona biliyor olmasi gerekiyordu. Umutsuzca sansini denedi. Unlu isimlerin daha az unlu, biraz arka planda kalmis bestelerini dusundu. Bulmustu, hayal etti ve hayaliyle butun odayi derin bir piyano sesi kapladi. Chopin, Nocturne...
Yer yer yavaslayan yer yer hareketlenen, zaman zaman pesin, zaman zamansa tizin doruklarinda gezinen melodi bittiginde Olivia urkekce Morpheus’a bakti yeniden. Yuzunde gulumseme yayilmisti. “Ahhh Chopin! Ne sansli bir adam ki gelmis gecmis en mukemmel perilerden Frig onu secmisti ve onunla bestelemislerdi bu eseri. Ancak insanlik yalnizca Chopin’i bilirdi, oyle degil mi? Bu da olmadi ufak kiz. Son sansin.”
Olivia, daha evvel yazilmis bir sarki ile Morpheus’un begenisini kazanamayacagini gormustu. Onun kulaklarina layik bir eser, ancak onun kucuk ellerinden cikmaliydi. Hayal etti, ve onunde bir piyano belirdi. Annesinin zorlamalari ile aldigi piyano derslerini animsadi. Hep, daha evvel yazilmis buyuk eserleri notalarini okuyarak calismisti, asla yeni bir muzik yaratmamisti. Ama simdi mecburdu.
Cekingen bir tavirla kucuk parmaklarini tuslar uzerinde gezdirmeye basladi. Basta yavas yavas ve kesik sesler cikti, ama kisa zamanda sesler notalara, notalar ezgilere ve ezgiler muzige donustu. Dakikalar akti ve an be an Morpheus keyiflenmeye basladi. Sonunda muzik bittiginde, Olivia calmayi birakip, Lord Morpheusa bakmaya cesaret edince adamin heyecanla gulumsedigini gordu. Heyecandan gozleri parliyordu. Kendisini alkislamaya basladi. “Evet Olivia evet! Cok guzel, gercekten cok guzel!” Ardindan konusmaya devam etti. “Bu asamayi da gectigine gore, son asamaya gecebiliriz. Gozlerime layik bir guzellik gostermeni istiyorum. Ancak bu sefer, onceki seferlerden farkli olarak sana yalnizca tek bir sans veriyorum.
Olivia’nin aklinda ilk olarak yapilmis tum heykeller geldi, ardindan mimari eserler... Ve sonra da resimleri dusundu. Van Gogh’un Yildizli Gece’sini cok severdi mesela. Ancak anlamisti, ne kadar guzel olursa olsun daha evvel yaratilmis olan hic bir sey hayallerin efendisini etkilemiyordu. Ona yeni bir sey sunmaliydi.
Belki dunyadan guzel bir manzara sunabilirdi. Nehir kenarinda yemyesil bir orman belki, ya da rihtima yeni yanasmis bir gemi ve birbirine kavusmus insanlarin sevinci... Karar vermesi cok zordu hem de hayaller diyari, gercek dunyasindan cok daha guzelken ona nasil bir guzellik sunabilirdi ki?
Hayal etti, ve hayaliyle birlikte onunde kagit ve renkli boya kalemleri belirdi. Kendisi icin dunyanin en guzel seyini, ailesini ve arkadaslarini cizecekti. Resim yapmayi hic bir zaman sevmemisti ama simdi denemenin tam zamaniydi. Once evini cizdi, bahcesine annesini, babasini ve henuz bebek olan kardesini cizdi, kendisini ve arkadaslarini ekledi. Ve yanlarina da gokkusagi rengindeki Frodo’yu cizdi. Hepsinin yuzleri koskocaman bir gulumseme ila kapliydi. Cok da hata yapti, ama umursamadi, onemli olan cizmesi ve cizerken mutlu olmasiydi. Kalemi kagitta hareket ettikce mutlu oluyor, eli kayip da bir arkadasina komik bir sac ya da orantisizca buyuk bir kafa cizdiginde kendisine kahkahalarla guluyordu. Resmin daha yarisina bile gelmemisti ki Lord, tahtindan kalkarak kiza dogru yurumeye basladi:
“Tamam cocugum, bu kadari yeterli” Kiz, yarim kalan resmine bakti. Lord begenmemisti ve cezasini vermek icin ona geliyordu belli ki. Bitirmesini bile beklemeyecekti. Hemen itiraz etti:
“Ama daha bitirmedim bile, lutfen izin verin cok guzel olacak, tam sizin gozlerinize layik!” Lord, cocugun yanina gelip elini kizin omzuna koydu. “Gerek yok cocugum, bana zaten en guzel seyi gosterdin, kahkahalarla gulen bir cocugun yuzunu.”
Boylece Olivia hayaller lordunun ona verdigi uc gorevi de basariyla tamamlamis oldu. Onun serefine sarayda gunlerce suren senlikler verildi. Lord’un kalbindeki nefret kaybolmus, yerine umut ve sevgi yerlesmisti. Hayal irmagi yeniden berraklasmaya baslamisti bile, tamamen duzelmesi zaman alacakti ama simdiden artan enerji, perilerin topraklarindan ve perilerin ruhunda hissedilmeye baslamisti bile. Frodo basta olmak uzere tum periler bu gelismeden oturu cok mutluydular. Senlikler bitip de Olivia’nin hayaller diyarindan ayrilma zamani geldiginde herkesi bir huzun sarmisti. Ancak hepsi de biliyordu ki Olivia diledigi her zaman buraya gelebilirdi. Butun periler iyi dileklerini diledikten sonra Frodo veda etti Olivia”ya. En son da Lord Morpheus kizin alnina kucuk bir hoscakal opucugu kondurdu.
Olivia, alnina konulan opucukle acti gozlerini. Sabah olmustu, annesi yaninda saclarini oksayarak uyandiriyordu onu. Olivia sanki aylarca uzak kalmis gibiydi annesinden halbuki ruyalar diyarindaki gunler, haftalar suren zaman, gercek dunyasinda tek bir geceydi demek. Sımsiki sarildi annesine. “Haydi bakalim tembel, kahvalti hazir.”
“Tamam anne, geliyorum” Olivia yatakten cikarken, hayatinda ilk defa annesinin sarki soyleyen sesini duydu.
Ve boylece ilham dunyamiza yeniden donmus oldu. Kimse tam olarak ne oldugunu bilmese de herkes o gece bir seyler degistiginin farkindaydi. Cunku herkes o sabah hayallerle, umutlarla acmisyi gozlerini. Ve bu hikaye her ne kadar Olivia’nin hikayesi olsa da ozellikle bizler, bunun Olivia ve Frodo’nun ortak basarisi oldugunu asla unutmamaliyiz.

Kayip Ruyalar
Insanoglu dunyaya hukmettigi binlerce yillik surede pek cok basariya imza atti. Once bitkileri toplayarak beslendi, ardindan tasi yontarak silahlar gelistirdi ve hayvanlari avlamayi ogrendi. Zamanla hayvanlarin derisinden kendisine ortu yapabilecegini kesfetti ve modayi yaratti.Magara duvarlarina sekiller cizdi ve resmi yaratti. Ardindan gruplar halinde gezmekten yorulup sehirler kurmaya basladi. Tastan, gok kubbeye erisen devasa eserler yapti. Yaziyi kesfetti. siirler, efsaneler yazdi. Sarki soylemeyi ogrendi, muzik aletleri yapip, sarkilar yazdi. Tasa sekil verdi, heykeller yapti. Boyalari kullanmayi ogrendi, birbirinden guzel tablolar olusturdu. Sonraysa kitaplar yazdi, dusuncelerini hayallerini aktardilarr birbirlerine, nesiller boyu... Ve sonra arabalar, ucaklar, uzay araclari yaptil, yeni canlilar gelistirdi, hastaliklari cozdu.
Ve hepsini buyuk bir bencillikle yalnizca kendilerinin yaptigini sandilar. Halbuki, insanoglu atesi kesfettiginde de, Da Vinci Mona Lisa’yi resmederken de, Dante Ilahi Komedya’yi yazarken de, Michelangelo Davut heykelini yaparken de ya da Bethoven 9. Senfonisini olustururken veya Neil Armstrong Ay’daki o meshur adimini atarken de insanoglu yalniz degildi. Her an yanimizda, bize hayaller fisildayan ilham perilerimiz vardi. Ve insanoglu tum bu basarisini onlarin varligina borcluydu.
Ancak bir gun durum degismeye basladi. Nedendir bilinmez, periler birer birer dunyamizdan kaybolmaya basladi. Elbette insanlar basta bunu farketmediler. Onceleri, yazarlar hissettiler bir seylerin kayboldugunu, kitaplar yarim kalmaya basladi ya da donemin en iyi yazarlari bile cok kotu kitaplar yazdilar bir sure, sonra kotu eserler bile tukendi. Ardindan muzik kayboldu. Muzisyenler ilham bulmak icin Bethoven, Mozart, Debussy dinliyorlardi ancak sonra ne zaman piyanonun basina otursalar ancak bir kac notalik, muzikle alakasi olmayan sesler cikarabiliyorlardi. Ve yeni resimler de yapilmaz oldu. Cunku insanlarin gozlerindeki guzellik algisi da kaybolmustu. Buyuleyici bir manzaraya bakan bir cift gozun tek gordugu, kusurlar ve cirkinliklerden ibaretti artik. Sonra hayaller de kayboldu, insanlar yavas yavas geceleri ruyalarini kaybettiler. Ardindan da umutlarini... Gelecege dair hayaller de kaybolunca sonunda; arastirmalar da durdu, bilim de, teknolojiler de. İnsanoglu buyuk bir hizla karanliga dogru surukleniyordu. Ancak sebebini hic kimse anlayamiyordu, cunku hic kimsede sebebi bulacak kadar bile hayal gucu kirintisi kalmamisti.
Yalnizca cocuklar farkliydi. Onlara hala az da olsa periler ziyaret ediyorlardi, cunku onlar perilere inaniyor, onlari taniyor ve onlarla iletisim kurabiliyorlardi. Bir oyun hamurundan sekilsiz bir ejderha yaptiklarinda bile buna perilerle guluyor, onlarla kutluyorlardi basarilarini. Ama zamanla cocuklar da daha nadir resim yapar, hamurdan ejderha yapar olmuslardi. Dolayisiyla daha az kahkaha atiyorlardi. Cocuk kahkahalari bile yeryuzunden yavas yavas kayboluyordu artik.
Derken bir gece kucuk Olivia, ruyasinda kendisini gunesli bir gunde ucsuz bucaksiz bir papatya tarlasinda buldu. En sevdigi mavi elbisesiyle ordan oraya kosturuyor, kendisini bahar havasiyla islanmis yumusacik cimenlere atiyor, ardindan yeniden kalkip gordugu bir sincabin ya da kusun pesinden kosuyordu. Gunesten gozleri kamasip da biraz yoruldugunu hissedince kendisine cicekler toplayip ilerdeki, yuzyillik agacin altina ilerledi. Sirtini agaca vererek oturup bacaklarini uzatti. Topladigi ciceklerden kendisine guzel bir tac yapip kafasina taktigi esnada yanina oldukca guzel bir kedi yanasti. Tuyleri, sanki gokkusagindan yapilmis gibi, rengarenk ve isil isildi, gunesin vurdugu yerler gercek bir gokkusagiymiscasina renkli isiklar saciyordu. Olivia gulumsedi. Her seferinde farkli sekillerde gorse de, yanina gelip de oturanin perisi oldugunu biliyordu. Demek ki bugun gokkusagindan bir kedi olmak istemisti.
“Merhaba Frodo” Olivia, perisine en sevdigi ve bu yuzden onlarca defa bastan izledigi filmden, Yuzuklerin Efendisi’nden bir karakterin ismini vermisti. Cok uzun yillar evvel yapilmis olmasina ragmen ondan daha guzel hic bir film yapilamamisti. Peter Jackson’un daha sonradan cektigi Hobbit bile bu filmden daha guzel degildi.
“Merhaba Olive”. Kucuk kedicik cevik bir hareketle kizin kucagina zipladi, kuyrugunu altina alarak oturdu ve yemyesil gozlerini kizin gozlerine dikerek konusmaya basladi:
“Olive, gordugun bu ruya, senin ve diger tum insanlarin gordugu son ruya.” Kucuk kiz saskinlikla irilesmis siyah gozleriyle kediye bakti. Hafifce kaslarini catmisti.
“Yani bir daha ruyalar diyarina gelemeycek miyim? Ama neden? Ben burayi cok seviyorum, dunyadan daha guzel burasi!” Ardindan hayalinde buz gibi cilekli bir milk-shake canlandirdi, bir anda elinde koskocaman cam bardak belirdi. Buyuk bir yudum aldi. “Bunlari gercek dunyada kayboldu. Artik kimse boyle guzel seyleri yapmiyor ki.” Kucuk kiz bir anda farketmiscesine boynunu buktu, titreyen sesle devam etti. “Hem bir daha buraya gelemezsem seni de goremem, oyle degil mi?” Frodo kizin kucaginda dogrularak gerindi. Kaslarinin her hareketinde tuylerinde danseden isiklar buyuleyici bir goruntu olusturuyordu.
“Buraya yeniden gelmeyi istiyorsun, degil mi?” Kiz heyecanla kafasini salladi. “Aslinda hala kucuk de olsa bir umut var. Ama yapman gereken sey biraz zor bir gorev. Biraz da riskli.” Frodo gozlerini kapatarak biraz dusundu, “Ama neden olmasin ki, bunca zamandir arkadasiz ve bunu basarabilecek tek bir kisi varsa o da sensin.”
“Ne yapmam gerekiyor, haydi yapalim o halde!”
“Emin misin? Tehlikeli olabilir.” Kiz coktan ayaklanmis, taptaze bir enerjiyle dolmustu bile.
“Elbette! Bunu yapmazsam bir daha asla kendimi affetmem.” Etrafina bakarak sordu, “ Peki nereye gidiyoruz?”
“Ruya kralliginin efendisi, Lord Morpheus’la tanismaya...” Dedikten sonra kucuk kizin saskin bakislari karsisinda kucuk bir kediden, yine rengarenk koskocaman bir pegasusa donusuvermis, kucuk Olivia’yi sirtina aldiktan sonra da devasa kanatlarini acarak hizla ucmaya baslamislardi.
Boylece Olivia ve Frodo, gunler ve geceler boyunca uctular, Yorulunca yeniden karaya inip yemek yediler ve dinlendiler. Ama hizla ilerlediler. Ve sonunda Lord Morpheus’un sarayina ulastilar.
Saray, hayal kralliginin ortasinda, fersahlarca yuksekteki bulutlarin uzerine insa edilmisti. Bulutun uzerinde durdular ve Frodo yeniden kediye donustu. Bundan sonrasinda yuruyerek devam edeceklerdi. Olivia saskinlikla hayatinda ilk kez gordugu canlilari izliyordu. Rengarenk dumandan cicekler ve agaclar vardi her bir tarafinda. Uzerine basinca hemen dagiliveriyorlardi ancak sonrasinda yeniden eski sekillerini aliyorlardi. Cok uzun zaman evvel yazilmis ve annesinin ona her gece okudugu kitaplardaki gibi kucuk kanatli, avuc ici boyutlarinda periler vardi, Olivia’ya el salliyorlardi. Ayrica ucan kediler, bulutlarin icinde yuzen kuslar ve onlarla beraber yuruyen baliklar vardi etrafinda. Ancak en cok ilgisini ceken, Sarayin hemen yakinlarinda dogan nehir oldu, bulutlarin uzerinden suzulerek ilerliyor ve en sonunda, bulutun ucundan yere dogru , koskocaman bir selale gibi akiyordu. Kucuk kiz biraz serinlemek icin suya dogru kostu, ancak su alisik oldugu gibi berrak degil, aksine koyu, siyaha calan bir renkteydi.
“Bu su... Boyle olmasi normal mi?” Frodo cevik adimlarla kizin yanina gelip cevap verdi.
“Bu su, hayal dunyasinin hayat kaynagi. Eskiden sizin dunyanizdaki gibi canli ve berrakti. Hem sizin hem de bizim dunyamizdaki en lezzetli seydi. Sonsuz bir enerjiyi bizim topraklarimiza akitiyor, boylece bizler de gucleniyor ve siz insanlara hayaller sunuyorduk. Ancak zamanla her sey degisti. Insanlar, bizim sayemizde yaptiklariyla ovunduler ve kibre kapildilar. Bizleri unuttular, bizleri once hayatlarindan cikardilar, sonra efsanelerinden... Her seyi kendilerine mal ettiler, bizi yok saydilar. Ve Lordumuz yavas yavas insanlara kizmaya basladi, kizginligi ise zamanla nefrete donustu. Ve nefreti o kadar kuvvetlendi ki etrafindaki her seyi karartir oldu. Bu suyu bile. Bu nefret artik bize de zarar veriyor, hayal dunyasi bu nefretle besleniyor, gucunu kaybediyor. Onunla beraber biz periler de yavas yavas gucumuzu kaybediyoruz. Artik sizlere ruyalar ve hayaller sunamaz olduk. Son kalan enerjimle seni buraya getirebildim ama bir daha bunu basarabilecegimi sanmiyorum...” Konusmasi tum bulutu titreten guclu bir sesle bolundu:
“Frodo! Sen hangi cesaretle bir insani benim topraklarima getirmeye curet edersin!” Olivia merakla sesin geldigi yere dondu. Karsisinda oldukca uzun boylu bir adam belirdi. Hayal aleminin lordunu sisman, tahtindan kalkmayan, boynu agir tacinin altinda ezilmis yasli bir adam gibi dusunmustu ama karsisindaki adam oyle degildi. Yasi tahmin edilemiyordu ama genc gibiydi, zayifti. Uzerinde yalnizca siyah bir gomlek ile pantolon vardi. Sımsiyah gozlerinde adeta yildizlar ucusuyordu. Gozlerini Frodo’dan ayirmadan, Olivia’yi gostererek konustu;
“Sunu cabuk getirdigin yere geri gotur, ben de o esnada sana verecegim cezayi dusuneyim.”
Bunun uzerine Olivia, eski filmlerde gordugu, krallarla ve lordlarla konusan insanlari taklit ederek yere diz coktu ve titreyen sesiyle konusmaya basladi:
“Lordum, lutfen Frodo’ya ceza vermeyiniz. Onun hic bir sucu yok, buraya gelmek ve sizinle tanismak isteyen benim. Frodo, benim en iyi arkadasim, bir daha buraya gelemeyecegimi ve onu goremeyecegimi soyleyince ben cok uzuldum. Cok korktum.” Kiz, bir daha oraya gelemeyecek olmaktan cok, karsisindaki adamin arkadasina verecegi cezadan korkmustu. Gozlerinden yanaklarina dogru kristal damlalar suzulurken devam etti. “Onun hic bir sucu yok, ben istedim gelmek,cok israr ettim ve o buna mecbur kaldi. Lutfen Lord’um lutfen Frodo’nun canini yakmayiniz.”
Lord Morpheus’un yuzune belli belirsiz bir gulumseme yerlesmisti simdi:
“Burayi ve dostunu kaybetmemek icin benimle gorusmek istedin dogru mu?”
“Evet efendim.”
“Ismin ne cocuk senin?”
“Olivia, efendim.”
“Madem oyle Olivia, madem istegin ve hayalin bu, Frodo ceza almayacak. Ancak sana bir gorev verecegim eger gorevde basarisiz olursan onun yerine sen cezalandirilacaksin. Anlastik mi?” Olivia tereddut etmeden yanitladi:
“Evet Efendim!” Lord Morpheus gulumsedi,
“Cesaretini taktir etmem gerek kucuk kiz. Ancak cezanin ne olacagini merak etmiyor musun ya da gorevinin?”
“Hayir efendim, cunku ne gorev verirseniz verin, kaybetmek benim icin bir secenek olamaz.”
Bu cevabin uzerine Lord Morpehus parmagini siklatti ,Olivia bir anda kendilerini taht odasinda buldu.
Oda, iki tarafi devasa sutunlarin dizildigi oldukca uzun bir koridor ve koridorun sonundaki yuksek bir tahttan olusuyordu. Tavan yoktu, adeta sonsuzmus gibi ucu bucagi gorunmeyen bir delikti sanki. Lord ise karsisinda, tahtta oturuyordu ve oncekinden daha uzun, daha heybetli gorunuyordu simdi. Olivia salonun ortasinda tek basinaydi. Frodo’ya bakindi ancak goremedi. Lord konusmaya basladi.
“Insanlar zayif, bencil ve kibirli. Bizsiz var olduklarini ve bizsiz var olabileceklerini saniyorlar. Ahmaklar! Bizsiz insanlik yok olur! Kaybolur! Ama bunu goremeyecek kadar buyulenmis gozleri.
Ve sen Olivia, bu gorevinde yalnizsin, ne Frodo’dan ne da baska bir periden yardim alabilirsin. O yuzden gorevini ya basariyla ya da basarisizlikla bitirene dek hic kimseyi goremezsin. Insanlarin bizi terk ettigi gibi, bu gorevinde de biz seni terk ediyoruz.”
“Ilk gorevin su, bana agzima layik, en lezzetli icecegi sunmani istiyorum. Yalniz, sadece 3 hakkin var.”
Olivia hic dusunmeden en sevdigi icecegi, cilekli milk shake’i hayal etti ve hayal etmesi ile birlikte tahtin yanindaki kucuk masada kocaman bir bardak belirdi. Lord Morpheus bir yudum aldi, yuzunu burusturdu. Sevmemisti.
Olivia bunun uzerine biraz dusundu. Karsisindaki bir yetiskindi, anne ve babasinin sevdigi icecekleri sevmesi daha mumkundu. Ilk once kahve geldi aklina, ama sonra vazgecti. Ince belli cam bir bardakta cay hayal etti. O an masasinda beliren bardaktan bir yudum aldi Lord Morpheus. “Daha iyi, ama yeterince iyi degil.”
Geriye yalnizca tek bir hakki kalmisti. Bu sefer Olivia sadece kendisine buyuk bir mutfak tezgahi hayal etti. Karsisinda uzerinde pek cok bitki, meyve ve cicegin oldugu bir tezgah belirdi. Renklerine gore hosuna giden bitkilerden kucuk bir kaba rastgele bitkileri doldurdu. Annesinden gordugu gibi, bitkilerin uzerine sicak suyu ekledi ve kisa bir sure bekletti. Ardindan icecegi Lord Morpheus’a uzatti. Tum taht odasini caydan yayilan mis gibi bir bahar kokusu doldurmustu. Lord, icecekten bir yudum aldi ve gulumsemeye basladi, “Iste tam benlik bir icecek.”
Kucuk kiz mutlulukla yerinde zipladi. Ancak Lord Morpheus yeniden konustu.
“Hazirsan ikinci gorevine gecebiliriz. Bana, kulaklarima layik bir muzik dinlet”
Olivia sevindi, annesi kucukken ona devamli cok eski muzik eserlerini dinletirdi. En sevdigi eser olan Ay Isigi sonatini hatirladi ve muzigi hayal etti. Hayaliyle birlikte notalar ardi ardina akmaya ve tum odayi doldurmaya baslamisti. Lord Morpheus son notaya kadar sessizce dinledi. Muzik bittiginde ise konustu, “Cok guzel, ama bilmedigim bir muzik degil.”
Bunun uzerine Olivia endiselenmeye basladi. Lord Morpheus’un daha evvel duymadigi kadar az bilinen guzel bir eser bulmaliydi, ve daha da zoru bunu kendisinin bastan sona biliyor olmasi gerekiyordu. Umutsuzca sansini denedi. Unlu isimlerin daha az unlu, biraz arka planda kalmis bestelerini dusundu. Bulmustu, hayal etti ve hayaliyle butun odayi derin bir piyano sesi kapladi. Chopin, Nocturne...
Yer yer yavaslayan yer yer hareketlenen, zaman zaman pesin, zaman zamansa tizin doruklarinda gezinen melodi bittiginde Olivia urkekce Morpheus’a bakti yeniden. Yuzunde gulumseme yayilmisti. “Ahhh Chopin! Ne sansli bir adam ki gelmis gecmis en mukemmel perilerden Frig onu secmisti ve onunla bestelemislerdi bu eseri. Ancak insanlik yalnizca Chopin’i bilirdi, oyle degil mi? Bu da olmadi ufak kiz. Son sansin.”
Olivia, daha evvel yazilmis bir sarki ile Morpheus’un begenisini kazanamayacagini gormustu. Onun kulaklarina layik bir eser, ancak onun kucuk ellerinden cikmaliydi. Hayal etti, ve onunde bir piyano belirdi. Annesinin zorlamalari ile aldigi piyano derslerini animsadi. Hep, daha evvel yazilmis buyuk eserleri notalarini okuyarak calismisti, asla yeni bir muzik yaratmamisti. Ama simdi mecburdu.
Cekingen bir tavirla kucuk parmaklarini tuslar uzerinde gezdirmeye basladi. Basta yavas yavas ve kesik sesler cikti, ama kisa zamanda sesler notalara, notalar ezgilere ve ezgiler muzige donustu. Dakikalar akti ve an be an Morpheus keyiflenmeye basladi. Sonunda muzik bittiginde, Olivia calmayi birakip, Lord Morpheusa bakmaya cesaret edince adamin heyecanla gulumsedigini gordu. Heyecandan gozleri parliyordu. Kendisini alkislamaya basladi. “Evet Olivia evet! Cok guzel, gercekten cok guzel!” Ardindan konusmaya devam etti. “Bu asamayi da gectigine gore, son asamaya gecebiliriz. Gozlerime layik bir guzellik gostermeni istiyorum. Ancak bu sefer, onceki seferlerden farkli olarak sana yalnizca tek bir sans veriyorum.
Olivia’nin aklinda ilk olarak yapilmis tum heykeller geldi, ardindan mimari eserler... Ve sonra da resimleri dusundu. Van Gogh’un Yildizli Gece’sini cok severdi mesela. Ancak anlamisti, ne kadar guzel olursa olsun daha evvel yaratilmis olan hic bir sey hayallerin efendisini etkilemiyordu. Ona yeni bir sey sunmaliydi.
Belki dunyadan guzel bir manzara sunabilirdi. Nehir kenarinda yemyesil bir orman belki, ya da rihtima yeni yanasmis bir gemi ve birbirine kavusmus insanlarin sevinci... Karar vermesi cok zordu hem de hayaller diyari, gercek dunyasindan cok daha guzelken ona nasil bir guzellik sunabilirdi ki?
Hayal etti, ve hayaliyle birlikte onunde kagit ve renkli boya kalemleri belirdi. Kendisi icin dunyanin en guzel seyini, ailesini ve arkadaslarini cizecekti. Resim yapmayi hic bir zaman sevmemisti ama simdi denemenin tam zamaniydi. Once evini cizdi, bahcesine annesini, babasini ve henuz bebek olan kardesini cizdi, kendisini ve arkadaslarini ekledi. Ve yanlarina da gokkusagi rengindeki Frodo’yu cizdi. Hepsinin yuzleri koskocaman bir gulumseme ila kapliydi. Cok da hata yapti, ama umursamadi, onemli olan cizmesi ve cizerken mutlu olmasiydi. Kalemi kagitta hareket ettikce mutlu oluyor, eli kayip da bir arkadasina komik bir sac ya da orantisizca buyuk bir kafa cizdiginde kendisine kahkahalarla guluyordu. Resmin daha yarisina bile gelmemisti ki Lord, tahtindan kalkarak kiza dogru yurumeye basladi:
“Tamam cocugum, bu kadari yeterli” Kiz, yarim kalan resmine bakti. Lord begenmemisti ve cezasini vermek icin ona geliyordu belli ki. Bitirmesini bile beklemeyecekti. Hemen itiraz etti:
“Ama daha bitirmedim bile, lutfen izin verin cok guzel olacak, tam sizin gozlerinize layik!” Lord, cocugun yanina gelip elini kizin omzuna koydu. “Gerek yok cocugum, bana zaten en guzel seyi gosterdin, kahkahalarla gulen bir cocugun yuzunu.”
Boylece Olivia hayaller lordunun ona verdigi uc gorevi de basariyla tamamlamis oldu. Onun serefine sarayda gunlerce suren senlikler verildi. Lord’un kalbindeki nefret kaybolmus, yerine umut ve sevgi yerlesmisti. Hayal irmagi yeniden berraklasmaya baslamisti bile, tamamen duzelmesi zaman alacakti ama simdiden artan enerji, perilerin topraklarindan ve perilerin ruhunda hissedilmeye baslamisti bile. Frodo basta olmak uzere tum periler bu gelismeden oturu cok mutluydular. Senlikler bitip de Olivia’nin hayaller diyarindan ayrilma zamani geldiginde herkesi bir huzun sarmisti. Ancak hepsi de biliyordu ki Olivia diledigi her zaman buraya gelebilirdi. Butun periler iyi dileklerini diledikten sonra Frodo veda etti Olivia”ya. En son da Lord Morpheus kizin alnina kucuk bir hoscakal opucugu kondurdu.
Olivia, alnina konulan opucukle acti gozlerini. Sabah olmustu, annesi yaninda saclarini oksayarak uyandiriyordu onu. Olivia sanki aylarca uzak kalmis gibiydi annesinden halbuki ruyalar diyarindaki gunler, haftalar suren zaman, gercek dunyasinda tek bir geceydi demek. Sımsiki sarildi annesine. “Haydi bakalim tembel, kahvalti hazir.”
“Tamam anne, geliyorum” Olivia yatakten cikarken, hayatinda ilk defa annesinin sarki soyleyen sesini duydu.
Ve boylece ilham dunyamiza yeniden donmus oldu. Kimse tam olarak ne oldugunu bilmese de herkes o gece bir seyler degistiginin farkindaydi. Cunku herkes o sabah hayallerle, umutlarla acmisyi gozlerini. Ve bu hikaye her ne kadar Olivia’nin hikayesi olsa da ozellikle bizler, bunun Olivia ve Frodo’nun ortak basarisi oldugunu asla unutmamaliyiz.

Bazen düşünüyorumda,sen bende ne çok anlam ifade ediyorsun papatya yüzlüm.
Keşke elinde bir kalem olsaydım,saatlerce avuçlarında tutsak olup,sıcaklığını içimde hissede bilseydim sevgili.
Sıcaklığında eriyen mürekkep olup,kâğıda dökülseydim sevgili.
Gözlerin yanlızca beni görse ve dudakların sadece bana mırıldansa,ne güzel olurdu sevgili.

《Yusuf cane》

Arı ile Papatya Hikayesi

Sıcak bir yaz günüydü. Her yer çiçeklerle dolu ve hava mis gibi kokuyordu. Çiçek tarlasının üzerinde arı vız vız diyerek neşeli neşeli uçuyordu. Havada o kadar güzel süzülüyordu ki papatya onu hayranlıkla izledi. Uçmaktan yorulan arı papatyanın yanındaki ağaç dalına konar. Papatya, arı ile konuşmak ister ve seslenir:

– Arı kardeş ne kadar güzel uçuyorsun. Oysa benim kanatlarım yok ve ben senin gibi dünyadaki güzellikleri göremiyorum. Sadece etrafımdaki çiçekleri görüyorum. Bir gün beni de alıp gezdirebilir misin? der.

Arı papatyaya kibirli gözlerle bakar ve:
– Ben seni nasıl taşıyım. Seni asla alıp, taşıyamam. Çabucak yorulurum, Hem ne yapacaksın dünyadaki güzellikleri, diyerek papatyayı götürmek istemez ve uçarak gözden kaybolur. Bu duruma oldukça üzülen papatya günlerce ağlar ve kendisine kibirli davranan arı onu çok üzmüştür. Aslında papatyayı alıp, gezdirebilirdi. Fakat o kibirli davranarak onu küçümsemeyi tercih etti.

Aradan aylar geçti ve havalar yavaş yavaş soğudu. Ağaçlar yaprak döküyor ve çiçekler soluyordu. Fakat papatya halen yapraklarını dökmemişti. O gün havada arıyı uçarken görür ve bal yapmak için çiçek aradığını fark eder. Oysa oradaki solmadan kalan tek çiçek papatyaydı. Papatyanın üzerine konmak ister ve papatya arının konmasına izin vermez. Bu duruma oldukça şaşıran arı papatyaya seslenir:

– Neden konmama izin vermiyorsun. Bal yapmam gerek.” der. Papatya aylar önce kendisine kibirli davranan arının yaptıklarını ona hatırlatır. Durumu hatırlayan arı kendine çok kızar ve papatyadan özür diler. Kendisinin kibri yüzünden geri çevirdiği papatyaya, şimdi kendi muhtaç olmuştu. Arının yaptıklarını affeden papatya, arının bal yapmasına izin verir ve bu duruma sevinen arı papatyayı alarak dünyayı gezdirmek için havalanmaya başlarlar.

Papatya yaprakları gibi hayat, ölüyor ölmüyor....
Gazetedeki cinayet haberi gibidir Hayat.
Maktül belli.
Faili belli.
Ve bir bakkalın,
O sayfaya sadece ekmek saracağı kadar değerli...

sueda reyyan, Cümle Kapısı'ı inceledi.
 15 Mar 12:41 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 7/10 puan

İki gündür kaç defa oturdum masama, inceleme adına bir şeyler yazmaya çalıştım, defalarca karaladım sildim, olmadı. İnceleme yazmak değil niyetim, sadece hissettiklerimi paylaşmak.

Kendimi daha zarif hissediyorum kitaptan sonra. Evet daha zarif, daha hassas. Ve Nazan Bekiroğlu okuyabilen erkekgilleri anlamak için bu nadide türleri dikkatle korumak ve tüketmemek gerektiğini düşünüyorum artık.
( Burak’ a kocaman selamlar).

Yıllar önce nette Bekiroğlu için yazılan kendisine hayran okurlarının yorumlarını okurken rastlamıştım bu cümleye :
‘’Morun asilliğinin ispatı vücudu’’ ..
Neden mor hiç düşünmedim. Nazan Bekiroğlu deyince aklıma mor orkide gelir. Her toprakta biten papatya değil. Menekşe ya da karanfil de değil. Bakımı zor, dili hassas. İşte bence Bekiroğlu her ortamda, her vakit okunabilecek bir yazar değil sanki. Dopdolu bir zihinle araya sıkıştırılabilecek kitaplar değil, şöyle koskocaman yer açmalı önceden. Çünkü sonra cümleler dalga dalga büyüyor insanın içinde. Ve bence devamlı okunası da değil, demlenmesini beklerken uzaklaşılası :)

Bir de yıllar önce nerede okudum hatırlamıyorum, renklerin tasavvufi manalarını okurken dikkatimi çekmişti. İki ucun rengidir mor. Fani- baki temsili . Uç ruhların temsilidir diye. Nazan Bekiroğlu okurken hem ölesiye yoruldum, hem de garip ama dinlendim. Sanki merakla morun binbir tonuyla çevrili koca bir aleme girdim de, içeride gözlerim de gönlüm de yoruldu biraz. Paragrafların içinde bile uçlar, hatta cümle içlerinde kelimelerde bile. Bir tarafı dünya, bir tarafı ukba. Bir tarafı yerme, bir tarafı övme. Biraz deniz biraz toprak?? Ben de gittim geldim uçlar arasında, yoruldum habire dinlenmek için.

Edebi yönüne inceleme yazmak haddim değil elbet, konusu hakkında belki dilim dönerse. Sayfa sayfa kelimelere bile sindirilmiş uçlar içinde koskoca alemler.. Yeri geldi 'Zindan Risalesi'ni okurken; elinden kalemi ve kağıdı alınan şairlerin yazamadığı dizeler oturdu içime, yeri geldi hapishane duvarları oldum mahkum yazarların gözyaşları ile nemlenen. Yeri geldi Piraye’yi, yeri geldi Berin Hanım’ı dinledim açık hapishane mektuplarında aşkı sorgularken, yeri geldi intiharla tarihe geçen yazarların mezarlarını gezdim kutsal emanetin ağırlığıyla. Denizin sesini duyar oldum, toprağın kokusunu. Anlamadım da bu kadar hissetmişken nasıl okuduklarımı anlatamadığımı, kelimelerimin yetmediğini???

Galiba başka seçeneğim ya da fırsatım olsaydı, üstün yeteneklerim ya da 24 saati aşan günlerim; ikinci bir eğitim şansım olsaydı ya edebiyat ya da ilahiyat talep ederdim. Öğrencisi olmak isterdim Nazan Bekiroğlu’nun. Kelamla hal dilinin farklarını tekrarla zikretmiş ya yazar ; kitaplarından sonra dinlemek, gözlemlemek isterdim kendisini. Öğrencisi olabilenlere ne mutlu:)

Keyifli okumalar, sevgiler, saygılar...

Monna Rosa, Şeker Portakalı'ı inceledi.
11 Mar 16:42 · Kitabı okudu · 5 günde · Puan vermedi

"Günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü", kitabın arka kapağındaki yazı. İnsan acıyla bir anda mı karşılaşıyor, yoksa ufak ufak bizi yoklayıp hergün bir parça yaşama sevincimizi zedelemez mi acı? Gülerken aklımıza elimizden kaçan balonumuzun gelmesi, papatya tacını hiç yapamanın verdiği küçük hüzünler de aslında birer acı değil mi? Hem acıyı kim keşfetmek ister ki? Soluk bir gülün gölgesinde o gelip bizi bulur zaten. İnsanın yaşam yolunda ayağına batan dikenler hep vardır, sadece yolun sonunda umut olduğunu bilmek  sevincimizi hep var eder. Zezè  acıyı hep biliyordu, ta ki birgün içini dolduran kelebekler uçup gidene kadar.

Fakir bir ailenin zengin hayallere sahip beş yaşında belki ama olgun bir akla sahip, kendi deyimiyle "yaşamakla yükümlü" yaramaz çocuk Zeźe'nin hikayesini anlatan bu kitap beni derinden üzdü. Kötü bir olayla tanıştığı, onu kalbinde sevmeyerek öldürmek isterken severek kalbinde yaşattığı bir dostu olan bu küçük çocuk zıtlıkları bünyesinde bulunduruyor. Şarkı söylemeyi çok seven, yeni taşındığı evin bahçesindeki bir şeker portakalı fidanı mecburi kalarak seçtiği en yakın arkadaşı (Xururuca(Minguinho)) oluyor. Bir de yarasası var, kendisini yürekten sevdiğine emin olduğu. Hayal dünyası çok geniş olan bu küçük çocuk aynı zamanda büyük bir olgunluğa sahip, üzerinde düşünürsek eğer çoğu küçük çocuk aslında doğduğu yere bağlı olarak erkenden olgunlaşıyor. Zezè de öyle, babasının işsiz biri olması ve bunun verdiği bir psikoloji ile Zezè'nin yaptığı yaramazlıkları hoş görememesi onu sürekli dövmesi, annesinin çalışması ve onun sevgisinden mahrum kalması (bu bir çocuk için çok önemlidir), Zezè'yi  yanlızlığa itiyor .


Okumaya başlayınca küçüklüğüme gittim ama ben bu kadar yaramaz değildim, yaptığım en büyük yaramazlık komşunun kızı olan aynı zamanda vaktimin çoğunu birlikte geçirdiğim arkadaşımı sürekli olarak dövmekti. :) Nedenini soracak olursanız bilmiyorum ama annemin benimle kıyasladığı bir kızdı ondan olsa gerek :)

Zezèyle bir de ortak yönümüz olduğunu gördüm şarkı söylemek uyurken bile şarkı söylediğimi hatırlıyorum.

Çok üzücü bir hikayesi var Zeźe'nin, okumanızı tavsiye ederim, bu güzel hayal gücüne tanık olmalı insan.

Gelgelelim kitabin yazarına;



Jose Mauro De Vasconcelos, edebiyat dünyasının en ilginç yazarlarından biri olduğu söyleniyor. Yazarlık yeteneğini uzun süre keşfedemediği için, hayatında bir çok farklı işte çalışan ve içinde kendine göre bir hikaye geliştiren yazar en sonunda bunu kağıda dökmeye karar verir ve 12 gün gibi kısa bir sürede kitabını tamamlar, ama yazar bu kitap icin "onu kalbimde 20 yıldan fazla taşıdım."der.
Brezilyalı ünlü yazar Jose Mauro de Vasconcelos, 1920'de Rio de Janeiro yakınlarında, Bangu'da doğmuştur. Potengi Irmağında yüzmeyi öğrenmiş ve hep günün birinde yüzme şampiyonu olmanın hayâli ile yaşamıştır . Liseyi Natal'de bitirdikten sonra iki yıl tıp öğrenimi görmüştür. Öğrenimini yarıda bırakıp yeni hayaller peşinde Rio de Janeiro'ya döner. İlk işi, hafif siklet boks antrenörlüğü olur. Yaşamı boyunca çeşitli işlerde çalışır, bu onun yazarlığına büyük katkılar sağlar. İlk ve en ünlü kitabı Şeker Portakalı'dır(1968). Sivrisineğin (Zezè'nin) serüvenleri, Güneşi Uyandıralım (1974) ve Delifişek (1963) adlı romanlarıyda sürer. 1988'de hayata gözlerini yummuştur bu güzel yazar.

Yazar hakkında bilgiler için netten faydalandım.


Yüreği nergisler kadar güzel kokan bir arkadaşa armağan ediyorum bu incelememi.Sevgiyle Kalın .

Tarihçi'nin Kitaplığı, bir alıntı ekledi.
23 Şub 11:35 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Unutulmayacak Gerçek
"Tek önemli vardır, içinde bulunduğunuz an. O an, en önemli vakittir. Çünkü sadece o zaman elimizden bir şey gelebilir."

Papatya Kokulu Hikayeler, Ender Haluk Derince (Sayfa 241)Papatya Kokulu Hikayeler, Ender Haluk Derince (Sayfa 241)