• Sabahları benim kadar seven şair Şükrü Erbaş'ın, kapağı mint yeşili, içi derya deniz, kıymetli 4 kitabının derlendiği Bütün Şiirler-1 ile günlerimi insanlıkla doldurdum da geldim. İnsan olmayı hissettiren ve hissedenler var olsun.

    Kitabın ilk sayfasına kime ait olduğunu bilmediğim bir sözü not düştüm: ''Merhamet acımak değil, acıtmamaktır.'' Şükrü Bey'de hissettiğim merhametti çünkü.

    Şairin bana düşündürdüğü en kuvvetli hâli, her neye bakarsa ve her ne yaşarsa yaşasın <güzel bakması.> Hepimizin hayatında çivi yazısıyla yazılmış gibi kazınmış anılar vardır. Bazısı kanayarak yazılmıştır bazısı gülerek. Fakat o baktığı her şeyde bir güzellik bulduğu için, acıyı bile öyle ifade etmiş ki, acı olduğunu bile bile, anlamın içine adım atmaktan bir an geri durmak istemiyorsunuz. Kirpiklerle ilgili kaç güzel satır yazılabilirse yazmış ve bazen acının kenarına papatya yaprağı gibi dizmiş intizamla, bazen kirpiklerini salıncak yapmış bir çocuğun sevincine. Bu da şairin sadece güzel bakmakla değil, söz oyunlarını yapabilmesiyle de şair olabileceğini gösterir.

    Yaşam denilen bu uzun yolda birçok anıyı, acıyı, meşgaleyi ömre katık eder gideriz. Ama onlar ne yenir ne yutulur. İşte bundan sebep ki ''Yaşamak bir uzun yolculuk/ Bitirmeden biteriz.''

    Her insan gibi konuşmaktan hoşlandığım ve maruz kalmaktan hoşlanmadığım şeyler var. Hayatım boyunca hep sosyal bir insan oldum. Ama geçtiğimiz sene içerisinde şunu fark ettim, eğer bazı insanlarla çok fazla konuşmak istemiyorsanız bazen hoşlandığınız insanlardan da uzak durmanız gerekebilir. Bu yüzden kendimi sosyal medyadaki insanlara sessize alırken, içimin sesini sonuna kadar açıp, çok mutlu haftalar geçirdim de geldim. Uzun yıllardır yağmur mevsimi geldiğinde mumlarımı yakar, şiirlerimi okur ve bir tür terapi ile ruhumu, enerjimi tazelerim. Güzel söz söyleyen herkesi dimağıma işler, sözüme sohbetime yedirir, o insanların bayrağını taşımaya çalışırım. Şiirler, kalbinize ulaşan şairleri keşfettiğinizde, işte o zaman anlamlı gelir size. Şiir denilen ne bir koldur, ne bir yoldur. Kimi kaktüs gibi gelir, kimi gelincik gibi. Bu sizin şairle ruh uyumunuzla da ilgilidir. Ama rüştünü ispatlamış her şairde, mutlaka sizin de kalbinizde, dilek balonlarının sakin güzelliğini uyandıracak mısralarınız bulunur. Bu yüzden Şükrü Erbaş'ta hepinizin içine dokunacak satırlar bulmanız kuvvetle muhtemel. Böyle güzel haftalar içerisinde bana beni anlatan satırlar içinde öyle mutlu oldum ki, bunu söz ile anlatmak kafi gelmez. ''Geceler Aydınlık'' isimli şiiri beni yıllar öncesinden sesime ses olan adama tebessümle baktırdı ve sessizliği aydınlık yaptığım günlerde, insansızlık gündüzüm olmuşken, bu dedim, işte bu. Şair de zaman zaman hepimizin içine düştüğü o dış dünyayı sakine alma metodunu denemiş ve suskunluğun tüneklerine çekilmiş. Eğer siz de, söz umduğunuz inceliğe inmiyorsa, alnınızdaki damar kalınlaşmadan, anlamı ucuz edenlerden uzaklaşın ve sessizliğin şükrüne varın. Çünkü Şükrü Bey'in de dediği gibi uysanız kendi özünüzden uzaklaşır, direnseniz gününüz kararır.

    ***

    Kitapta kadınlara ve çocuklara sık sık merhamet içeren, yufka bir yüreğin nazik ve <anlayan insanın gözlerini> taşıyan cümleler var. ''Herkesin gerçeği kendine acı/ Herkesin acısı kendine biricik'' Bunun böyle olduğunu kabul edip, çevremize acımızdan yaptığımız iğnelerle dikenlerle bir hâl sergilemek de mümkün, acımızı gücümüzle sarıp, diğerlerine merhem olmak da mümkün. İyilik; sadece içimizden geldiği için yapılan bir eylem değildir. İyilik, aynı zamanda seçerek yaptığımız bir eylemdir. İnsanız. Hepimizin bir kalbi var. Ve bazen kalbimize yenik düşeriz. <Kalbe yenik düşmek> demek, sadece üzülmek, acı çekmek demek değildir. Kalbimizin, bizi koruyan yanına da yenik düşmek demektir. İnsan, kötülüğe maruz kaldıkça saldırganlaşabilir. Kötü söze maruz kaldıkça kötüleşebilir. (Engin Geçtan'ın İnsan Olmak'ı da bu yazıda etkili.) Haberleri izlemek dahi kâfi. Kelimeleri fırlatıyor musunuz? Yoksa çiçek gibi mi sunuyorsunuz?

    ***

    İnsanlardan kaçıp kitaplara sığındığınız ne çok an var, değil mi? Aslında siz, bir insandan bir başka insana sığındınız. Kiminin dert olduğu yere, kimi şifa olur. Aslında biz yalnız kalmak istemedik, hiçbirimiz. Anlaşılmak ve anlamak istedik hepimiz. Kitap; bir kalp, bir düşüncedir. Kitap, insanı temsil eder. Peki, bizleri birbirimizden kaçacak noktaya getiren nedir? Sebeplerin en büyüğü, nerede duracağımızı bilmemek. Karşımızdaki insana, gereğinden fazla yaklaşmak. Kirpilerden öğreneceğimiz çok şey var. Birbirimize, birbirimizi ısıtacak ama dikenlerimiz batmayacak kadar yaklaşmayı öğrendiğimizde daha iyi hissedeceğiz. Her şey insanla anlamlıdır. Her kitap, insanın dünyaya bir haykırışıdır. İçeriği ne olursa olsun, yazanın izidir. Kimle dost olacağınızı belirleme özgürlüğü kitaplara olan sevginizin sebebidir. Anlamı, insansızlıkta aramak da bu seçim özgürlüğüdür. ''Koşaradım'' şiiri de işte bana bunları düşünürken kelime arkadaşı oldu. Bu şiirle öyle çok şey düşündüm ki. Mutlaka okumanızı isterim. Kulaklarımızı tıkayan kalbimizin gümbürtüsü değil, kötülüğün uğultusu olunca, sesi kesmek için sessizliğe çekilişimiz bundandır. Kalp de kötü de 4 harf, ikisi de göğsümüzden çıkıyor. Seçiminiz nedir?

    ***

    Bu kitap kusursuz bir kitap değil. Fakat kusursuz o kadar çok şiir var ki, sevgimiz şefkatle el ele tutuşup, derin bir hürmete dönüşüveriyor bu satırlar karşısında. Bu kalbi pamuk insan için yaşamak çok zor olmuştur eminim. Bu incelik, çok kırmıştır yüreğinin dallarını. Hassaslıkla acizliğin/ güçsüzlüğün/ zayıflığın karıştırıldığı bu hayatta bu gönlü güzelin yazdığı/yaptığı şey sadece edebi sanat, söyleyiş güzelliği değil.Hiç değil. Baktığı her yeri, bir his olarak içine alan bir insan bu. Onun dimağını, düşüncelerini paylaşıyorum hissem kadar. Yorgun düşüyorsak, yorulduğumuzdan değil, düşen bir yaprağın dahi hüznünü paylaştığımızdan. Bundan kaçamadığımızdan değil, kaçmadığımızdan. Umduğunuzu alabildiniz mi bari şu hayattan, bilmiyorum Şükrü Bey. Sulardan hayatın duruluğunu, mavilerden mutluluğun rengini almamızı söylüyor. Okurken her bir zerrem kanatlanıyor da kelebek oluyor sanki, mutluluktan uçup uçup konuyorum kelimelerin dallarına. Yaşamak mutlaka bir sanat, elimiz ne kadar iyi fırça tutar, nefesimiz ne kadar yeter bu dünyanın kavalına bilmem. Kelimelerim ve kelimelerim var o kadar. Bir de sevdiklerime sarılmak için göğsüm. Sanat sizin, sanata değer vermek bizim işimiz olsun. Bu şekilde gönül penceresini ışıl ışıl temiz tutmuş insanlarla karşılaşmak umuttur. Herkese duyduğu o incelikli saygı bize de yol gösteriyor.

    Tek bir satırını dahi ıskalamamak için, sayfalarını günlere böldüm yine. Şiire hak ettiği saygıyı sunmak lazım. Bütün saygımı toplayarak araladım sayfaları. Hazır olarak okumak, en güzel okuma halidir. Bunu anladığımdan beri mutluyum şiirlerin eşlik ettiği saatlerde. İçimi maviye boyayan kitaba güneşimle geldim. Işıyorum. Bir insan, bu kadar iyi satırı bir ömre nasıl sığdırır, bilmiyorum ama. Ve merak ederek sonlandırıyorum, öyle çok şiir var ki içimi hayal işlemeli bir hançerle oyan, böyle sevebilen insanların sevdikleri kadınlar, acaba bu şiirlere değen kadınlar mıdır? Yoksa ''güzelliğin on para etmez/ şu bendeki aşk olmasa mıdır?''

    Serbest nazım ölçüsü ile sanat nasıl yapılır, buyrun. Tercih edeceklere keyifli okumalar dilerim.
  • Bana değerli olduğumu hissettir demek, Seni Seviyorum, sadece seni. Bu hayatta milyonlarca insan varken ben seni seçtim, sana bir Papatya verdim ne yaprağını say ne de rengine bak sadece Beni iyi hissettir demektir. Bu kadar zor mu anlamak?
  • Herkesin inancına, düşüncesine saygım var ama tesettürlü bir bayan olarak beni de rahatsız eden bir hususu dile getirmek istiyorum. Bu sitedeki tesettürlü bayanların yarısından fazlasının örtündüğü örtünün hakkını veremediğini gözlemliyorum. Lütfen tesettürünüz saçınızı saklamakla kalmasın. Sadece gözlerinizi, sadece dudaklarınızı vurgulayan fotoğrafları size yakıştıramiyorum. Sonra bazı ergen kapalıların muhabbetleri! Kardeşim tesettür takvadan ileri gelir. Tabi ki erkek arkadaş edinebilir, konuşabilirsiniz lakin takvayı ihmal etmeyin. İnşallah tesettürü hakkıyla taşıyanlardan olalım kardeşlerim...

    Rumuz: papatya
  • Sarılarak konuşmak diye bir şey var muazzam boynuna konuşuyorsun dudaklarınla yazı yazıyorsun oraya ve o sadece kalbiyle duyuyor, kalbiyle okuyor.
  • Papatyaları çok sevdiğim için aldığım bir kitap oldu. fakat sadece ayraç detayındaki keçeli papatyayı sevdim. Onun haricinde içindeki hikayeler basit geldi. Çoğunu zaten sosyal medya, internet vs. bu mecralarda okumuştum sadece içinden 2-3 hikayeyi okumamıştım. Sırf ayraç ve kokusu yüzünden aldım desem yalan olmaz heralde.
  • Kırmızı Lale
    Bülbül küstü güle,
    Saatlerce ötüyorum başucunda senden hiçbir ses
    gelmiyor; ben yapacağımı bilirim! dedi.
    İntikam alırcasına lalenin başında Ötmeye başladı. Gül duysun ve kıskansın diye sesini iyice yükseltti bülbül Karanfil, papatya, menekşe, kardelen… Çiçek adına ne varsa hepsi lalenin başına toplandı. Kıskandılar laleyi. Kimse anlayamadı, neden? Birden kıpkırmızı oldu lale. Bülbül iyice coştu. Saatlerce öttiler. Sesi kesildi. Arlık ötecek hali kalmamıştı. Döndü. Lakin gül yoktu ortalarda. Telaşlandı. Gözyaşları içindeki orkideye sordu:
    Gülüm nereye gitti?
    Az önce öldü! dedi orkide. Bin pişmandı bülbül.
    Ama ben kıskandırmak İstemiştim sadece, dedi. Gözyaşlarını  usulca sildi orkide ve belki de en bilge duruşuyla:
    Kata yaptın bülbül kardeş. Gül, kırmızısını senin ötüşünden alıyordu. Sen gidince ne kırmızı kaldı ne de gül. Şimdi nerede kırmızı bir lale görürsen bil ki bir gül daha ölmüştür, dedi.
  • papatya ve sigara kitabı söz ağırlıklı bir kitap sadece son sayfalarda birlaç acıklı olay içerisinde sözler yer alıyor onun dışında hep söz kitabın içindeki sözleri tekrar tekrar okudum ve her okuduğumda yeni bir söz buldum kitabı çok sevdim alın tavsiye ederim
  • Yazar: İnci Küpeli Kız
    Hikaye Adı : Rüya
    Link: #32205538
    Ressam : Van Wieck

    Tablo: http://hizliresim.com/Q2pOAy

    Trafik akmak bilmiyor. Herkes kornalarının üzerine çökmüş gibi sanki. Ya da düğün konvoyu havasında. Birazdan birisi elinde mendille arabanın camından dışarı sallayacakmış gibi geliyor ama kimse yapmıyor tabii böyle bir şey. Bu benim esprili hayal gücümden başka bir şey değil çünkü. İleride bir kaza varmış, iki orta yaşlı adam arabadan inmiş birbirine anlatıyor. Sıkıntıdan çatlamak üzereyim. Radyoyu açıp bir iki kanal değiştiriyorum ama tüm kanallar reklama girmiş, emin oluyorum ki beni deli etmek için her şey anlaşmış bugün…
    Ansızın telefon çalıyor. Arayan eşim Engin. İki buçuk yıldır aynı evi, yatağı, mutfağı… paylaştığım adam.
    “Efendim canım?”
    “Merak ettim seni her şey yolunda mı?”
    “Trafik kilit Engin ya, geç kalacağım galiba. Arabayı bir yere park edip metroyla gitmeyi düşünüyorum metronun yakınındayım. Sen neredesin yetişebilecek misin?”
    “Mantıklı olur hayatım. Ben de sana onu söylemek için aradım. Ben gelemiyorum.”
    “Ciddi misin? Ama sana ihtiyacım var…”
    “Şşşş biliyorum, düşürme sesini.. Ben hep yanındayım biliyorsun sadece bugün bedenen yanında olamayacağım. Çok çalıştın bu konferans için yapabileceğini biliyorum.”
    “Seni seviyorum…”
    “Seni seviyorum ruhum.. Akşam konuşuruz uzunca. Öpüyorum.”

    Canım çok sıkılmıştı. Bu önemli bir konferanstı aylardır buna çalışıyordum. Üniversitedeki hocalarımı dinleyen ben şimdi onların karşısında olacaktım. Onlar beni dinleyecekti. Bu benim için büyük bir olaydı. Engin’in varlığıyla daha da iyi yapacaktım bu sunumu. “Düşürme moralini düşürmee…”
    Arabayı ara sokaklardan birine bıraktım. Sokağın adının olduğu tabelanın fotoğrafını çekip hemen metroya doğru yürümeye başladım. Neyse ki çok kalabalık değildi. Küçük esmer bir kız çocuğu, süslü püslü annesinin çantasını çekiştiriyordu. Karnım aç dediğini işittim, o kadar tatlıydı ki çantamdan eksik olmayan Piko çikolatamı çıkarıp küçük kıza uzattım. Küçük kız yüzümü inceledi bir süre gülümsediğimi görünce dişlerini göstererek o da gülümsedi. Annesi biraz sert bir şekilde bana bakıyordu. Bunun, haberlerde izlediğimiz çocuk istismarlarını düşününce doğal olduğunu düşündüm. Kimse kimseye güvenemiyordu… Annesi teşekkür etmesini söyledi küçük kızda uzanıp aldı. Çocuk gülümsetmek her zaman mutlu etmiştir beni. Rahat bir nefesle arkama yaslanacağım sırada bir bağırtı koptu. İlerden bize doğru on sekiz yaşlarında bir çocuk elinde silahla bağırarak bize doğru geliyordu. Küçük kızı almaya yeltendiği sırada içimde hiç hissetmediğim bir duyguyla genç çocuğun silahlı elinin olduğu bileğine sarıldım ve bükmeye çalıştım. Küçük kızın kolunu bırakmıyordu ancak silahlı eli benim ellerimdeydi. Kendini benden kurtarmaya çalışırken küçük kızı bıraktı, annesi hemen kucakladı yavrusunu. Ayağım bir anda kaydı ve o anda her şey aleyhime döndü. Öyle öfkeliydi ki silahı bir anda ateş aldı. Göğsümde inanılmaz bir acı hissettim. Acıyla beraber bağırdım.
    Bağırışımla uyandım uykudan. Kendi sesime uyandım aslında. Sırılsıklamdım. Odamdaydım. Yanıma baktım ama Engin yoktu. “Engin?”
    “Ruhum iyi misin?”
    “Berbat bir kabus gördüm”
    Vücudum kaskastı kesilmişti, kollarının bedenime sarılışıyla biraz yumuşamaya başladım. Boynuna sarılıp ağladım. Uzun zamandır hiçbir rüya bu denli sarsmamıştı.
    “Şşş sakin ol, geçti hepsi meleğim… Çok terlemişsin. Hadi değiştirelim.” Bir bebekle ilgilenirmiş gibi itinayla çekmeceden havlu ile atlet çıkardı ve üzerimi değiştirmeme yardım etti. Hala boş gözlerle bakıyordum. Yüzüme gülümseyerek bakıyordu, ben de gülümseyeyim diye. Saçlarımı düzeltti, eğilip öptü. Tekrar sarıldım, kokusu güven vericiydi. Biraz gözlerimi yumdum, öylece kaldık…
    “Hadi gel sana papatya çayı yapalım, rahatlarsın biraz.” Hiç ikiletmeden akıllı bir kız gibi kalktım uzattığı elini tutup. Evimizde hafif loş ışıklar yanıyordu bu çok güzeldi. Mutfağa geçince bana bir sandalye çekip oturmamı sağladı. Eğilip yüzüme baktı, istediği gülücüğü şefkatle ona sundum. Hemen suyu kaynatıp çayı demledi. Mutfakta böyle pratik olması hoşuma gidiyordu. Her işle gocunmadan ilgileniyor oluşu çok güzeldi. Onunla evlendiğim için mutluydum.
    Çayı önüme koydu ve hızlı adımlarla içeri yöneldi.”Nereye?”
    “Geliyorum canım.”
    Elinde kalınca bir hırkayla geri döndü. “Hadi balkona çıkalım biraz sana bir sürprizim var.”
    Balkona çıktık, yavaşça sarıldı ve başımı omzuma yaslatarak göğe doğru bakmamı sağladı. Gökyüzünde hiç bu kadar yıldız gördüğümü hatırlamıyorum..
    “Engin bu çok güzel…”
    “Hayır sen daha güzelsin…” Saçlarımda öpücüklerini hissediyordum şimdi.
    “Ne gördün rüyanda? Hiçbir rüyanın seni böyle etkilediğini görmedim. Korktum seni öyle görünce.”
    “Sadece kötü bir rüya. Anlatmasam daha iyi galiba.”
    “Nasıl istersen... Çok gerginsin bu yüzden kabuslar görüyorsun. Biraz rahatla. Yarın için endişelenme artık. Uzun zamandır çalışıyorsun başarısızlık düşüncesini zihninden çıkar birtanem.”
    “Garip bir his var içimde Engin. Bu konferansın gerginliği, babamın rahatsızlığı hepsi üst üste geldi. Tuhafım, bilmiyorum içimi yiyip duran bir şey var sanki…”
    “Ben sana neyin iyi geleceğini biliyorum galiba…”
    “Neymiş?”
    “Bekle beni.”
    Elinde birkaç çeşit kriz çikolatalarımla geldiğinde kahkaha attım.
    “Sen harika bir kocasın!”
    “Çikolataları getirdim ya ondan böyle diyorsun tabii!”
    “Hayır tabii ki. Dünyaya üç kere gelsem üçünde de seninle evlenirdim.”
    “Ya dördüncü defa geldiğinde?”
    “O zaman başkasıyla evlenirdim üç kere evlenmişim zaten yeter.”
    Sabah erken kalkacağımızı umursamadan uzunca muhabbet edip gülüştük. Onunla konuşmak, gülüşmek... her şey güzeldi.
    Yatağa girdiğimizde hala benim için endişelendiğini ve bunun bakışlarına yansıdığını fark ettim.
    “Uyandığımda seni yanımda görememekten nefret ediyorum.”
    “Dosyalara biraz göz gezdireyim diye kalkmıştım ruhum.”
    “Benimle uyumanı benimle uyanmanı istesem bencillik mi etmiş olurum?”
    “Hayır, bu en doğal hakkın… Sadece seninle beraber bende yoğunum şu sıralar. Tatile gidelim istiyorum.. ikimiz de izin alalım. Ne dersin?”
    “Babam biraz toparlanmalı Engin.”
    “Haklısın, biraz dinlenmek için izin almanı istiyorum ama.”
    “Şu yoğunluk biraz dinsin de bakalım olur mu canım?”
    Ellerimi tutup dudaklarına götürdü. Biraz daha rahatladığımı hissettim. Güvendeydim, eşimin kolları arasında mutluydum. “Sadece bir rüyaydı…”

    “Hayatım şu yedek şarj aletimi bulamıyorum, nerede biliyor musun?
    “Spor çantandan çıkarmadıysan oradadır Engin. Ben oraya koyduğunu hatırlıyorum.”

    “Tamam… Bazen bu kadar şeyi nasıl aklında tutabildiğine şaşırıyorum.” dedi gülerek. Arkasını toplamak her zaman keyif vericiydi. Odaya girdiğinde aynadan gözlerini kısarak bana doğru geldiğini gördüm.
    “Güzel kadın? Eşimi gördünüz mü? Buradan sesi geliyordu. Ama sorun değil, görmeseniz de olur. Bir kahve içer misiniz benimle?”
    “Engin yaa!”
    “Enfes görünüyorsun, her zamanki gibi.” Gülümsedim, her sabah bunu söylerdi.
    “İnci küpelerini mi takacaksın?”
    “Hayır canım ama akşam beni bir yerlere götürürsen çıkmadan önce takarım.”
    “Bu küpeleri sana çok yakıştırıyorum.”
    “Evet biliyorum, düğünden beri her zaman bunları takmamı istiyorsun.”
    “Hazırsan çıkalım, eşimi boşver zaten bu dünyaya dördüncü gelişim, ondan çok sıkıldım.”
    “Galiba karısından dayak yiyen adam manşetleriyle akşam haberlerine çıkmak istiyorsun bugün.”
    “Şiddet, size ve tatlı dilinize hiç yakışmıyor yalnız.”
    Kahkahalarımız odayı doldururken çantalarımızı alıp çıktık.

    “Ellerin titriyor birtanem.” Direksiyonda onun olması bugün beni rahatlatan başka bir şeydi. Elimi tutup öptü. “Bugün harika geçecek ve akşam da bunu kutlayacağız. Tamam mı? Gül bakalım da yeryüzü aydınlansın.”
    Öyle tatlı konuşuyordu ki yaklaşıp öptüm..
    Radyoya uzanıp sevdiğim kanalı aradım. Tüm kanallar reklamdaydı. Radyoyu kapattım. Trafik gayet iyiyken yavaşça arabalar artmaya trafik sıklaşmaya başladı. Ve tıkandı..
    Engin saate baktı. “Yok hayatım yetişemeyiz beklersek, trafik biraz ilerlediğinde şu sokağa sapalım.” dedi. Sonra konuştuklarını uğultu olarak duydum...
    İyice gerilmeye başlamıştım. İçimdeki ses bir türlü susmuyordu. “Sakinleş.. Her hissettiğin şeyi yaşadın mı sanki? (Evet yaşamıştı.) Hislerinin seni bu kadar ele geçirmesine izin verme! Rahatla…”
    Derin bir nefes alıp verdi. Engin arabayı bir sokak arasına park etmişti ama ben bunun farkında bile değildim.
    “Hadi canım inelim.” Tam bir şey söyleyecektim ki çoktan aşağıya inmişti. Kapımı açtım:
    “Engin nasıl gideceğiz, neden buraya geldik?
    “Yolun karşısında metro var canım söyledim ya arabada. Bir kaza olmuş trafik birkaç saat böyle. Metroyla gidelim. Neredeyse okulun önünde ineceğiz zaten. Hadi gel.” Elini uzatmış beni bekliyordu.
    Etrafa baktım. Rüyamda park ettiğim o ara sokak. Fotoğrafını çektiğim o tabela. Evler, evin bahçesindeki sarmaşıklar… her şey aynı, her şey birebir uyuyordu.
    Dünyadaki tüm sesler o anda beynime toplanmış gibiydi sanki. Bir sürü şey duyuyor ama hiçbir şey duymuyordum. Engin omuzlarımdan tutmuş bana bir şeyler söylüyordu. Hiçbir şey anlamıyordum. En sonunda ağlamaya başladım. Olduğum yere çöktüm, arabaya sırtımı yaslamış hıçkırıyordum. Engin çantamdaki suyu çıkardı ve bana içirdi. O kadar sakin ve soğukkanlıydı ki. Şişeyi aldı eline suyu döküp enseme sürdü. O anda seslerini duymaya başladım. “Buradayım .. Geçti hepsi sakin ol ruhum…” Sesindeki tokluk beni rahatlatıyordu. Sarıldı.. Hıçkırıklarım azalmaya başlamıştı. Yüzüme dikkatle bakıyordu.
    “Ne oldu sana? İyi misin? Neyin var anlat artık bana.”
    “Engin…”
    “Söyle ruhum, dinliyorum.”
    “Eğer rüyanda gördüğün bir olayı yaşayacağını anlasaydın ve o rüyanın da kötü bir sonucu olsaydı ne yapardın?”
    “Sonucu değiştirmek için her şeyi…”
  • Tablo: http://hizliresim.com/Q2pOAy

    Trafik akmak bilmiyor. Herkes kornalarının üzerine çökmüş gibi sanki. Ya da düğün konvoyu havasında. Birazdan birisi elinde mendille arabanın camından dışarı sallayacakmış gibi geliyor ama kimse yapmıyor tabii böyle bir şey. Bu benim esprili hayal gücümden başka bir şey değil çünkü. İleride bir kaza varmış, iki orta yaşlı adam arabadan inmiş birbirine anlatıyor. Sıkıntıdan çatlamak üzereyim. Radyoyu açıp bir iki kanal değiştiriyorum ama tüm kanallar reklama girmiş, emin oluyorum ki beni deli etmek için her şey anlaşmış bugün…
    Ansızın telefon çalıyor. Arayan eşim Engin. İki buçuk yıldır aynı evi, yatağı, mutfağı… paylaştığım adam.
    “Efendim canım?”
    “Merak ettim seni her şey yolunda mı?”
    “Trafik kilit Engin ya, geç kalacağım galiba. Arabayı bir yere park edip metroyla gitmeyi düşünüyorum metronun yakınındayım. Sen neredesin yetişebilecek misin?”
    “Mantıklı olur hayatım. Ben de sana onu söylemek için aradım. Ben gelemiyorum.”
    “Ciddi misin? Ama sana ihtiyacım var…”
    “Şşşş biliyorum, düşürme sesini.. Ben hep yanındayım biliyorsun sadece bugün bedenen yanında olamayacağım. Çok çalıştın bu konferans için yapabileceğini biliyorum.”
    “Seni seviyorum…”
    “Seni seviyorum ruhum.. Akşam konuşuruz uzunca. Öpüyorum.”

    Canım çok sıkılmıştı. Bu önemli bir konferanstı aylardır buna çalışıyordum. Üniversitedeki hocalarımı dinleyen ben şimdi onların karşısında olacaktım. Onlar beni dinleyecekti. Bu benim için büyük bir olaydı. Engin’in varlığıyla daha da iyi yapacaktım bu sunumu. “Düşürme moralini düşürmee…”
    Arabayı ara sokaklardan birine bıraktım. Sokağın adının olduğu tabelanın fotoğrafını çekip hemen metroya doğru yürümeye başladım. Neyse ki çok kalabalık değildi. Küçük esmer bir kız çocuğu, süslü püslü annesinin çantasını çekiştiriyordu. Karnım aç dediğini işittim, o kadar tatlıydı ki çantamdan eksik olmayan Piko çikolatamı çıkarıp küçük kıza uzattım. Küçük kız yüzümü inceledi bir süre gülümsediğimi görünce dişlerini göstererek o da gülümsedi. Annesi biraz sert bir şekilde bana bakıyordu. Bunun, haberlerde izlediğimiz çocuk istismarlarını düşününce doğal olduğunu düşündüm. Kimse kimseye güvenemiyordu… Annesi teşekkür etmesini söyledi küçük kızda uzanıp aldı. Çocuk gülümsetmek her zaman mutlu etmiştir beni. Rahat bir nefesle arkama yaslanacağım sırada bir bağırtı koptu. İlerden bize doğru on sekiz yaşlarında bir çocuk elinde silahla bağırarak bize doğru geliyordu. Küçük kızı almaya yeltendiği sırada içimde hiç hissetmediğim bir duyguyla genç çocuğun silahlı elinin olduğu bileğine sarıldım ve bükmeye çalıştım. Küçük kızın kolunu bırakmıyordu ancak silahlı eli benim ellerimdeydi. Kendini benden kurtarmaya çalışırken küçük kızı bıraktı, annesi hemen kucakladı yavrusunu. Ayağım bir anda kaydı ve o anda her şey aleyhime döndü. Öyle öfkeliydi ki silahı bir anda ateş aldı. Göğsümde inanılmaz bir acı hissettim. Acıyla beraber bağırdım.
    Bağırışımla uyandım uykudan. Kendi sesime uyandım aslında. Sırılsıklamdım. Odamdaydım. Yanıma baktım ama Engin yoktu. “Engin?”
    “Ruhum iyi misin?”
    “Berbat bir kabus gördüm”
    Vücudum kaskastı kesilmişti, kollarının bedenime sarılışıyla biraz yumuşamaya başladım. Boynuna sarılıp ağladım. Uzun zamandır hiçbir rüya bu denli sarsmamıştı.
    “Şşş sakin ol, geçti hepsi meleğim… Çok terlemişsin. Hadi değiştirelim.” Bir bebekle ilgilenirmiş gibi itinayla çekmeceden havlu ile atlet çıkardı ve üzerimi değiştirmeme yardım etti. Hala boş gözlerle bakıyordum. Yüzüme gülümseyerek bakıyordu, ben de gülümseyeyim diye. Saçlarımı düzeltti, eğilip öptü. Tekrar sarıldım, kokusu güven vericiydi. Biraz gözlerimi yumdum, öylece kaldık…
    “Hadi gel sana papatya çayı yapalım, rahatlarsın biraz.” Hiç ikiletmeden akıllı bir kız gibi kalktım uzattığı elini tutup. Evimizde hafif loş ışıklar yanıyordu bu çok güzeldi. Mutfağa geçince bana bir sandalye çekip oturmamı sağladı. Eğilip yüzüme baktı, istediği gülücüğü şefkatle ona sundum. Hemen suyu kaynatıp çayı demledi. Mutfakta böyle pratik olması hoşuma gidiyordu. Her işle gocunmadan ilgileniyor oluşu çok güzeldi. Onunla evlendiğim için mutluydum.
    Çayı önüme koydu ve hızlı adımlarla içeri yöneldi.”Nereye?”
    “Geliyorum canım.”
    Elinde kalınca bir hırkayla geri döndü. “Hadi balkona çıkalım biraz sana bir sürprizim var.”
    Balkona çıktık, yavaşça sarıldı ve başımı omzuna yaslatarak göğe doğru bakmamı sağladı. Gökyüzünde hiç bu kadar yıldız gördüğümü hatırlamıyorum..
    “Engin bu çok güzel…”
    “Hayır sen daha güzelsin…” Saçlarımda öpücüklerini hissediyordum şimdi.
    “Ne gördün rüyanda? Hiçbir rüyanın seni böyle etkilediğini görmedim. Korktum seni öyle görünce.”
    “Sadece kötü bir rüya. Anlatmasam daha iyi galiba.”
    “Nasıl istersen... Çok gerginsin bu yüzden kabuslar görüyorsun. Biraz rahatla. Yarın için endişelenme artık. Uzun zamandır çalışıyorsun başarısızlık düşüncesini zihninden çıkar birtanem.”
    “Garip bir his var içimde Engin. Bu konferansın gerginliği, babamın rahatsızlığı hepsi üst üste geldi. Tuhafım, bilmiyorum içimi yiyip duran bir şey var sanki…”
    “Ben sana neyin iyi geleceğini biliyorum galiba…”
    “Neymiş?”
    “Bekle beni.”
    Elinde birkaç çeşit kriz çikolatalarımla geldiğinde kahkaha attım.
    “Sen harika bir kocasın!”
    “Çikolataları getirdim ya ondan böyle diyorsun tabii!”
    “Hayır tabii ki. Dünyaya üç kere gelsem üçünde de seninle evlenirdim.”
    “Ya dördüncü defa geldiğinde?”
    “O zaman başkasıyla evlenirdim üç kere evlenmişim zaten yeter.”
    Sabah erken kalkacağımızı umursamadan uzunca muhabbet edip gülüştük. Onunla konuşmak, gülüşmek... her şey güzeldi.
    Yatağa girdiğimizde hala benim için endişelendiğini ve bunun bakışlarına yansıdığını fark ettim.
    “Uyandığımda seni yanımda görememekten nefret ediyorum.”
    “Dosyalara biraz göz gezdireyim diye kalkmıştım ruhum.”
    “Benimle uyumanı benimle uyanmanı istesem bencillik mi etmiş olurum?”
    “Hayır, bu en doğal hakkın… Sadece seninle beraber bende yoğunum şu sıralar. Tatile gidelim istiyorum.. ikimiz de izin alalım. Ne dersin?”
    “Babam biraz toparlanmalı Engin.”
    “Haklısın, biraz dinlenmek için izin almanı istiyorum ama.”
    “Şu yoğunluk biraz dinsin de bakalım olur mu canım?”
    Ellerimi tutup dudaklarına götürdü. Biraz daha rahatladığımı hissettim. Güvendeydim, eşimin kolları arasında mutluydum. “Sadece bir rüyaydı…”

    “Hayatım şu yedek şarj aletimi bulamıyorum, nerede biliyor musun?
    “Spor çantandan çıkarmadıysan oradadır Engin. Ben oraya koyduğunu hatırlıyorum.”

    “Tamam… Bazen bu kadar şeyi nasıl aklında tutabildiğine şaşırıyorum.” dedi gülerek. Arkasını toplamak her zaman keyif vericiydi. Odaya girdiğinde aynadan gözlerini kısarak bana doğru geldiğini gördüm.
    “Güzel kadın? Eşimi gördünüz mü? Buradan sesi geliyordu. Ama sorun değil, görmeseniz de olur. Bir kahve içer misiniz benimle?”
    “Engin yaa!”
    “Enfes görünüyorsun, her zamanki gibi.” Gülümsedim, her sabah bunu söylerdi.
    “İnci küpelerini mi takacaksın?”
    “Hayır canım ama akşam beni bir yerlere götürürsen çıkmadan önce takarım.”
    “Bu küpeleri sana çok yakıştırıyorum.”
    “Evet biliyorum, düğünden beri her zaman bunları takmamı istiyorsun.”
    “Hazırsan çıkalım, eşimi boşver zaten bu dünyaya dördüncü gelişim, ondan çok sıkıldım.”
    “Galiba karısından dayak yiyen adam manşetleriyle akşam haberlerine çıkmak istiyorsun bugün.”
    “Şiddet, size ve tatlı dilinize hiç yakışmıyor yalnız.”
    Kahkahalarımız odayı doldururken çantalarımızı alıp çıktık.

    “Ellerin titriyor birtanem.” Direksiyonda onun olması bugün beni rahatlatan başka bir şeydi. Elimi tutup öptü. “Bugün harika geçecek ve akşam da bunu kutlayacağız. Tamam mı? Gül bakalım da yeryüzü aydınlansın.”
    Öyle tatlı konuşuyordu ki yaklaşıp öptüm..
    Radyoya uzanıp sevdiğim kanalı aradım. Tüm kanallar reklamdaydı. Radyoyu kapattım. Trafik gayet iyiyken yavaşça arabalar artmaya trafik sıklaşmaya başladı. Ve tıkandı..
    Engin saate baktı. “Yok hayatım yetişemeyiz beklersek, trafik biraz ilerlediğinde şu sokağa sapalım.” dedi. Sonra konuştuklarını uğultu olarak duydum...
    İyice gerilmeye başlamıştım. İçimdeki ses bir türlü susmuyordu. “Sakinleş.. Her hissettiğin şeyi yaşadın mı sanki? (Evet yaşamıştı.) Hislerinin seni bu kadar ele geçirmesine izin verme! Rahatla…”
    Derin bir nefes alıp verdim. Engin arabayı bir sokak arasına park etmişti ama ben bunun farkında bile değildim.
    “Hadi canım inelim.” Tam bir şey söyleyecektim ki çoktan aşağıya inmişti. Kapımı açtım:
    “Engin nasıl gideceğiz, neden buraya geldik?
    “Yolun karşısında metro var canım söyledim ya arabada. Bir kaza olmuş trafik birkaç saat böyle. Metroyla gidelim. Neredeyse okulun önünde ineceğiz zaten. Hadi gel.” Elini uzatmış beni bekliyordu.
    Etrafa baktım. Rüyamda park ettiğim o ara sokak. Fotoğrafını çektiğim o tabela. Evler, evin bahçesindeki sarmaşıklar… her şey aynı, her şey birebir uyuyordu.
    Dünyadaki tüm sesler o anda beynime toplanmış gibiydi sanki. Bir sürü şey duyuyor ama hiçbir şey duymuyordum. Engin omuzlarımdan tutmuş bana bir şeyler söylüyordu. Hiçbir şey anlamıyordum. En sonunda ağlamaya başladım. Olduğum yere çöktüm, arabaya sırtımı yaslamış hıçkırıyordum. Engin çantamdaki suyu çıkardı ve bana içirdi. O kadar sakin ve soğukkanlıydı ki. Şişeyi aldı eline suyu döküp enseme sürdü. O anda seslerini duymaya başladım. “Buradayım .. Geçti hepsi sakin ol ruhum…” Sesindeki tokluk beni rahatlatıyordu. Sarıldı.. Hıçkırıklarım azalmaya başlamıştı. Yüzüme dikkatle bakıyordu.
    “Ne oldu sana? İyi misin? Neyin var anlat artık bana.”
    “Engin…”
    “Söyle ruhum, dinliyorum.”
    “Eğer rüyanda gördüğün bir olayı yaşayacağını anlasaydın ve o rüyanın da kötü bir sonucu olsaydı ne yapardın?”
    “Sonucu değiştirmek için her şeyi…”
  • Belki okursun sevdiceğim. Ben yoruldum her gece hasretinle burun buruna gelmekten. Seni çok seviyorum yalanlarını söylemeyeceğim. Ben sana hâla güveniyorum herşeyim. Soruyorlar bana, "Seviyor musun onu?" diye. Herkese hayır demek zorunda kalıyorum. Sana söylerler diye. Öyle masum seviyorum ki seni, öyle saf, öyle tertemiz.. Öyle yalnız. Keşke yanımda olsan, sımsıkı sarılsam sana. Kokunu tekrar ciğerlerime hapsetsem ismine gülümsediğim. Keşke görsen bunu, Çağırsan buluşsak. Sarılsam sana, bu sefer utanmadan. Öyle sıkı sarılsam, kaburgaların kırılsa. Bunları yazarken de ağlıyorum ben, sen dayanabilir misin ağlamama? Şiirim derdim sana, sırf bu yüzden şair oldum. Ne gitmesini bildin , ne kalmasını. Sadece canımı yakmasını ve acıtmasını bildin. İlk defa bir şeyi çok istedim, beni sevmeni çok istedim. Ve olmadı, olduramadık. Bir gün okursan bunu, kapım açık hala sana. Öyle bir gün gelsin ki, evin anahtarı ikimizde de olsun. Papatya kalpli sevgilim, kalbini kelebekler öpsün.
    Kavuşamadım ben sana, yetişemedim ben sana
  • Biliyorum konuşacak birşeyimiz kalmadı, paylaşacak hiç bir şeyimiz yok. Yine de yüreğimden gücümün yettiği yere kadar sana sesleniyorum, seninle konuşuyorum... Bugün sana olan kırgınlığımı rafa kaldırdım, sevgimi aldım avuçlarımın arasına, ona sığınıyorum... Cümlelerimi kısalttım, kelimelerim buruk, gülüşlerim istenmeyen dudaklarımda... Bir ihtimal gelişine sığındığımı farkettiysem de, engel olamadım gurursuz ama umutlu hasretine... Bugün gönlümü hoş tutmak istiyorum, imkansız olan her rüyaya inanasım geliyor... Bir çocuk gibi isteklerimi bastıramıyorum... Çalmayan telefonuma elim gidiyor, sana halen bende olduğunu ısrarla yazmaya çalışıyorum... Bende olan seni, hiç kırmadım, değiştirmedim ve hep korudum desem de, sendeki benin nasıl olduğunu, gülüp gülmediğini anlamsız bir sıkıntıyla merak ediyorum... İçimdeki güzelliğine inanıp inanmamanı artık umursamıyorum! Üşüyorum, bu üşüme yalnızlığımdan geliyor ve sarıyor her tarafımı... Tutunabileceğim hiçbir güzellik yok, hatırlamaktan usanmayacağım anılarım dışında... Isınabilmek için onlara sarılıyorum... Anlamsız ve cevapsız sorular hıhzırca sırıtıyor, ben görmemeye çalışıyorum... Düşler uzak gibi görünüyordu ama yakındı... Belki de görmeyi istemek gerekiyordu... Gözlerini aç desem kapatacaksın ama kapatma gözlerini! Kendime bir demet papatya aldım ama bakmadım falıma... Gözlerimi gelişlere verdim, gözlerimdeki hüzün bile seni özlemiş itiraf etti sonunda... Düşüncelerim gururlu, hayallerim ve sevdam değil... Gelseydin, kendimi unutup sana koşacaktım, susturacaktım içimdeki isyanı, kavgaların ortasında bir güneş gibi doğup ısıtacaktım yüreğini, sevinçten ağlayacaktım bu defa, mutluyken hemen sarhoş olmuşum gibi, dokunacaktım, sarılacaktım. Ama gelmedin, gelemezdin belki de gelmeye de hiç niyetin yoktu aslında... Kendimi kandırdığımı anladığımda ağlıyordum... Eskiden kimi şarkıların ne kadar anlamlı olduğunu düşünürken, şimdi ayrılığın ardından çalınan her şarkı umutsuzluğumu ve sevgimi anlatıyormuş gibi geliyor... Sevdiğim ne çok şarkı varmış, bunu senin gidişin gösterdi bana... Her şarkıda sen varsın, her yerde, her gördüğüm insanda, denizde, gecede, uykumda... Nasıl beceriyorsun her yerde olabilmeyi... Bu bir marifetse eğer, neden benim yanımda degilsin ki? Gözyaşlarım asilliğini yitiriyor ve yenik düşüyorum sevdana... Gittin! Belki de hiç gelmemiştin ben, geldiğini sandım... Ayak uyduramadım yorgunluğuna... Dudaklarına düşlerindeki öpüşü konduramadım... Kimi zaman bir çocuk oldum gülüşlerinde şımaran, kimi zaman bir kadın; dokunuşlarında kendini bulan... Ama! En çok da imkânsızın oldum... Her gelişimde bir kez daha gönderdiğin oldum... İnanamadığın, Yenemediğin, üzerinden atlayamadığın korkuların oldum... Ağladığın, bağırdığın ya da sustuğun isyanın oldum, sessizce boşalan gözyaşların, birikmişliğin oldum... Yüreğindeki kadın ben olmak isterken yüreğine sığınan ve tozlanacak olan bir anı oldum... Haketmediklerin, artık yeter dediklerin ve herşeyin olmak isterken belki de hiçbir şeyin oldum... Söylesene ben gerçekten senin neyin oldum? Sesin hep uzakları çağırıyordu, ben üstüme alındım, sana geldim... Bilseydim, bana ait olmayan bir seslenişi sahiplenir miydim? Şimdi bir mevsimlik aşk kaldı avuçlarımda sadece bir mevsim yaşanan ama bir ömür gibi gelen aşk... Kalbime henüz söyleyemedim gittiğini, öğrenirse onun da acı çekmesinden korkuyorum... Seni halen benimle biliyor ve seviyor ama ben kalbime ilk defa yalan söylüyorum... Gittin! Sevdamın yokluğuna alışabilirim belki ama sesinin uzak yolların sonunda olması acıtıyor içimi... Suskunluğun en büyük silahındı, suskunluğunla vurdun beni asıl acı olan, canımı acıtan unutulmak... Söylesene unutulmak kime yakışıyor? Unutan sen olsan da sana bile yakışmıyor ... Merak etme, üstüne giydirmedim bu duyguyu, unutulmayan olmak sende daha güzel duruyor... Görüyorsun işte, aşk'a ve sana ihanet etmiyorum benim kırgınlığım aşk'a... Sen üstüne alındın... Pelin Onay