• 260 syf.
    ·33 günde·7/10
    Orlando’yu okumaya karar verdiğim dönemde yakın zamanda Karanlığın Sol Eli’ni okumuş olmam muhtemelen beni bu kitaba hem iten hem de çeken detay oldu. İkisi de cinsiyetin getirisi olan farklılıkları yazarların gözünden irdeleme şansı için mükemmel seçenekler. Bununla birlikte iletişimin değişken boyutlarını da okuyabiliyoruz. Karanlığın Sol Eli görece daha farklı bir kapsama sahipti. Çatışmanın kurulduğu etmenler arasında cinsiyetler olmakla birlikte burada odak noktamız değişiyor. Estraven çift cinsiyeti de taşıdığı için bir nevi cinsiyetsizken Orlando tam tersi bir imajla erkekten kadına dönüşümü sonrasında anımsadığı detaylarla çift cinsiyetle yaşamına devam ediyor. Kadınları anlamakla birlikte canı sıkıldığında bir erkek kılığına girebilmesi, zihninde ve yaşadığı dünyasında görece daha özgür kalmasını sağlıyor.

    Orlando’nun aslında fantastik bir biyografi metni olması durumu bambaşka bir şekilde ele almamızı da sağlıyor. Virginia Woolf hikâye anlatmak konusundaki efsununu zamanın üzerine kuruyor ve biz Orlando’yu okurken asırlar geçiyor. Her geçişte Orlando’nun başına gelenlerle birlikte asra alışması halini de görmek muhteşemdi. Zaman canlı bir forma sokulmuş ve kralların/kraliçelerin taleplerinde karşımıza çıkıyordu. Özellikle yüzük ihtiyacını okurken canımın yandığını hissettim. Zamanı yöneten moda her zaman bir kılıkla karşımıza çıkıp bizi bir yerlere sürüklemeye devam ediyor ve edecek gibi de duruyor.

    Bir erkeğin içindeki kadına, onun da kadının içindeki erkeğe aşkıyla kapanışa vardığımız zamanlar fazlasıyla şiirseldi. Her şeyin yanı sıra tüm bu cinsi karmaşanın arkasında yazmak için çıldıran biri vardı. Meşe Ağacı’nın değişen dönemle birlikte edebiyatçı Nick Greene tarafından bambaşka bir algıyla değerlendirilmesi aslında yine zamanın etkilerini sindirmeye sürüklüyor bizleri. Türkiye’de elçilik yapması, bir çingenenin peşi sıra Bursa sırtlarına gitmesi ve orada yüzlerce odası olan eviyle övünme gafletine düşmesi de hatırımda kalacaklardan. Çingenelerin bu sebeple ona acıması ve üzülmemesi gerektiğini söylemesi, soyuyla övündüğünde dalga geçmeleri gibi kırılma noktaları bolca karşıma çıktı.

    Dönüşümü takip ettiğimiz zamanla harmanlanan bu biyografi metni Virginia Woolf’un dünyayı görme şeklinin nasıl da katmanlara ayrıldığını bize sunduğu için kıymetliydi. Belli başlı kopuk noktalar olsa da okurken hayli keyif aldığım birçok pasaj var. Sadece bir müddet başka türlü bir okumaya dalmak istiyorum. Ben, Kirke de benzer bir ötekileştirmeyle ilerlemişti. Cinsiyetlerin çatışmasından bir miktar yorulmuş olabilirim.
  • 512 syf.
    "Çile"yi anlatmaya nasıl bir cümle ile başlayacağımın kararsızlığını yaşadım. 'Gaiblerden bir ses gelse' de, o sesin kılavuzluğuyla mı yazsam dedim. Sonra düşündüm ki, 'gaiblerden bir sesin gelmesi' ister gerçek, ister mecazi, isterse ki, üslubun kazandırdığı anlam bakımından olsun, ne demek olabilir acaba? İlk mısranın hissettirdiği çileye bakınız! Bu kitaba başka hangi isim bu kadar güzel (uygun) yakışabilirdi!?

    "Saçlarımdan tutup, kor gözlerinle,
    Yaşlı gözlerime dalıver gitsin!"

    Yaşım 18... Beni benden alan iki misracık... Bu iki mısrayla şiirin tamamına ve dolayısıyla onun yazarına kapı açışım...

    Elimde, sükutun nabzını dinle,
    Dinle de gönlümü alıver gitsin!
    Saçlarımdan tutup, kor gözlerinle,
    Nemli gözlerime dalıver gitsin!

    ... ... ...

    Sonra divan edebiyatı, tasavvuf, altın halka, Abdülhakim Arvasi.... Artık, Necip Fazıl'a farklı bakış, farklı dönüş... "Çile" devleşiyor gözümde...

    İnanır mısınız, "Çile"yi defalarca okudum. Doyamadım. Doyamıyorum.. Her okuduğumda o derinliğine hayran kalıyorum ya..! Bağırırım, kısa özet geçerim: ÜSTAD!

    NFK bu şiir kitabıyla, hiç şüphesiz, benim şiir listemde bir numaradır. Öylesine bir kritere sahiptir ki, onu bir numaraya koyamamak, onun çilesine, ruhuna erişememek demektir. Henüz "altın halka"dan haberimiz yoktur ya da varsa da önemini anlamamışızdır demektir. Evet, "Çile" dolayısız, birbaşa "altın halka"ya (silsileyi aliye/altın silsile) teması olan bildiğim tek şiir kitabıdır. Diğer önemli krtiterler (sebepler) anlam derinliği ve üslubudur.

    Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
    Benliğim bir kazan ve aklım kelepçe.
    Deliler köyünden bir menzil aşkın,
    Her fikir içimde bir çift kelepçe.

    Al sana üslup; al sana deliler köyü, kazan, kepçe, kelepçe.. Al sana dörtlük, al sana derinlik!

    Ateşi bol olsun diyenler, siz, ismini yazacağım şu şiirleri hakikaten okudunuz mu ve hakikaten vicdanınızın ayarlarıyla oynanmadığından emin misiniz?!

    Kaldırımlar
    Sakarya Türküsü
    Aynalar
    Veda
    Zindandan Mehmed'e Mektup
    Anneciğim
    Canım İstanbul
    Ben
    ve tabii ki
    Çile

    Bunlar sadece bir kaç tanesi. Hele ki, beyitler (ikilikler) yok mu, genişletirsen roman'a denk.

    Şiirin izah edilmesinin taraftarı değilimdir. Fakat, "Çile"deki derinliğe inmek için inadına bir kaç şiiri örnek olarak incelemek istiyorum.

    İlk şiirin ilk mısralarından başlıyorum:

    "Gâiblerden bir ses geldi: Bu adam,
    Gezdirsin boşluğu ense kökünde!"

    'Gâib' kelimesinin bir kaç manası vardır. Burada, akılla, idrakle, hayalle, hesap ve tecrübeyle anlaşılamayan, bilinmez anlamındaki 'gâib' kastedilmiştir. İkinci mısrada 'boşluk' kavramı vardır. Boşluk "var"ın olmadığı yer... Toz taneciği bile varsa orası boşluk olamaz. Bu mısradaki boşluk bu anlamdadır. İşte bu yüzden 'ses'i sadece gâiblerden getirmeliyiz. Var'la (var olduğunu bildiğimiz her hangi bir şeyden) ilgili hiçbir şeyi boşluğa getiremeyiz, boşluk olmaktan çıkar. Salt boşluk'u "ense kökünde gezdirmek" için, "ses" ancak "gâiblerden" gelmek zorundadır, keyfi seçilmiş değildir. İlk iki mısra hayret için bana yetti. Daha derinini gidin arayın, ben bulamam! Devam etmek istemiyorum. Çünkü, anlayan anlıyordur veya anlama gayretindedir; anlamayana ne kadar yazsam, açıklasam da boşuna.

    Spoiler uyarısı bırakıp da bir iki mısra daha irdeleyeyim:

    "Ben, kimsesiz seyyahı, meçhûller caddesinin;
    Ben, yankısından kaçan çocuk, kendi sesinin."

    Kimsesiz seyyah olmak için gezegenimizde veya evrende tek başına olduğumuzu düşünelim. Ben, benim dışımda kalan herşeyle yüz yüze... Gittiyim, baktığım her yön "meçhuller caddesi"... Böyle bir durumda sesinin yankısı bile meçhul, ürkersin, "çoçuk" gibi "kaçarsın"...

    Ve benim favori iki mısram:

    İnsan, bir mes'ut zâlim, insan mağrur bir cahil;
    Tekne kırık, su azgın ve kayıplarda sahil...

    Bu ise destandır benim için; insanı özetleyen..

    Bu yaptığım çirkin bir iştir. Emeğe, gönül vermişliğe saygısızlıktır. Fakat, sözümün de yerde kalmasını istemedim.
    Bu sebepten bir kaç mısrayı yarım yamalak irdeleme çabası göstermiş oldum.

    "Çile" benim çilemdir!
  • 724 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Tutunamayanlar, ilginç bir şekilde hem en çok okunan, hem de en çok yarıda bırakılıp vazgeçilen eserler arasında. Eseri baştacı edenler gibi okunması çok zor olduğu gerekçesiyle eleştiren okuyucuların sayısı da bir hayli fazla.
    Özetlerken spoiler verme kaygısını belki de en az yaşatan romanlardan birisi. Çünkü; Tutunamayanlar, akıcı ve sürükleyici olaylar örüntüsünden daha çok; monologları, 1930-1960’lı yıllar arasındaki siyasi, tarihsel ve sanatsal iklimin ince mizah örnekleriyle hicvedilmesi, insan ruhunu neredeyse tüm maskelerinden arındıracak şekilde mercek altına alması ile ön plana çıkmakta.
    Post-modern bir tarzda yazılmış roman, yapısal olarak çok-katmanlı biçimde kurgulanmış; romanın genelinde baskın yazım tekniği olarak ise bilinç akışı yöntemi kullanılmış.
    Tutunamayanlar’ı aşk ve polisiye romanı olarak ifade etmek mümkün. Polisiye derken; Turgut’un kendi kişisel dünyasında yaptığı yargılama ve değerlendirmelerden bahsediyoruz; klasik anlamda somut delil ve olaylardan değil.
    Romanı çok kısa biçimde şöyle özetleyebiliriz:
    Genç mühendis Turgut Özben, yakın arkadaşı Selim Işık’ın intihar haberiyle sarsılır. Selim’in arkadaşları ve annesiyle ayrı ayrı görüşerek arkadaşını intihara götüren süreci aydınlatmaya çalışır. Bu çabası Turgut’un Selim’e dair şimdiye kadar fark edemediği hususları görebilmesinin yanı sıra, kendi iç dünyasındaki açmazları ile de yüzleşmesini sağlar.
    Bu bağlamda iç-içe örüntülenmiş olarak Turgut’un, Selim’in, Günseli’nin, Süleyman’ın (Kargın) notları ve diğer arkadaşlarının anlatımlarının yer aldığı bölümlerin bir araya gelerek vücut kazandırdığı eser, okuyucuyla buluşmakta. Bu iç-içe bir başka deyişle çok-katmanlı kurgunun merkezinde Selim Işık var.
    Romandaki karakterlerin temsil ettiği profillere göz atacak olursak;
    Selim IŞIK; ailesi tarafından özenli hatta kendisini bunaltacak kadar hassas bir tarzda yetiştirilmiş bir mimar. Naif, hassas kişilikli, çağın burjuvaziye tavır alan aydınlarından fakat toplumca dışlanmış insanların sembolü olan bir figür.
    Turgut ÖZBEN, Selim’i intihara sürükleyen nedenleri araştırırken kendi ile bir iç hesaplaşmasına da girişir. Bu hesaplaşmada sürekli diyalog halinde bulunduğu kişi, kendi iç sesi olan Olric. Turgut da Selim gibi bir Tutunamayan. Ancak Selim kadar idealist değil.
    Süleyman KARGI, Selim ile geçirdiği yılları Turgut’a aktarırken daha çok felsefi kişiliği ile ön plana çıkan bir karakter. Her ne kadar o da Selim gibi bir Tutunamayan olsa da, Selim gibi intihar etmek yerine mücadele etmeyi tercih ediyor ve Selim’in fikir dünyasını oldukça etkiliyor.
    Metin KUTBAY, Selim-Turgut-Süleyman üçlüsünün karşısında yer alan bir Tutunan. Tutunanlar romanda dönemin burjuvasının çarpık kişiliğini, sahte değerlerini ve çirkinliklerini üzerinde toplayan Metin ile temsil edilmekte.
    Romanda J.J. Rousseau’dan Kafka’ya, Don Kişot’tan Oblamov’a, II. Abdülhamit’ten Atatürk’e kadar çok geniş bir karakter yelpazesine rastlamak; matematik, tarih ve edebiyattan yana zengin bir felsefeyi gözlemlemek mümkün.
    Turgut’un kendi iç-sesi Olric ile diyalogu, bana Leyla ile Mecnun romanındaki İsmail abi karakterini hatırlatıyor.
    Turgut’un bir tren yolculuğundan sonra ortadan kaybolması dışında, roman belli bir somut sonuçla bitmiyor. Sanki gizem vermek için özellikle yarım bırakılmış gibi…
    Kitabı çok karmaşık ve anlaşılmaz bulan okuyucuların ya bu nedenle hiç okumaya girişmediği ya da okumaya başlayıp sonunu getiremediğini duyuyor, okuyoruz. Kitabın sürükleyici olmasını beklemenin bu kitaba biraz haksızlık olduğunu düşünüyorum. Tutunamayanlar gibi bilinç-akışı yöntemi ile yazılmış eserlerde akıcılık, heyecan, sürükleyicilik, dinamizm asıl öncelik değil. Benim gördüğüm ve algıladığım kadarıyla insanın ruh halinin maruz kaldığı düşünce ve his bombardımanlarının özgün, yalın ve doğal biçimde yazıya aktarılması (460-537. sayfalar arasındaki bölüm buna bir örnek).
    Şahsen ilk okumada Tutunamayanlar’a tamamen tutunabildim diyemem ama en azından keyifli bir tanışma olduğunu söyleyebilirim. Gerçekten kült bir eser, özgün bir eser.
    Kitabı okurken veya okuduktan sonra, sokakta karşılaştığınız insanların ya ruh halini maskesinden Selimvari şekilde arındırdığınız ya da o insanların Selim’e yaptıkları gibi sizi de görmezden geldiği hissine kapılmanız mümkün. Kimbilir belki de kendinizi Tutunanların arasında da hissedebilirsiniz. Sizin Olric’iniz kim bilir size neler söyleyecek?...
    Yukarıdaki bilgilerin biraz olsun yardımcı olacağını ümit etmekle birlikte; kitabı okumaya başlamadan önce kitapla ilgili özet, inceleme, değerlendirme içeren blog yazılarına ve videolara göz atılmasını; bilinç-akışı yazım tekniğinin ne olduğuna kısaca bir göz atılmasını, hatta bunun sonrasında mümkünse tekrar okunmasını öneriyorum.

    NOT: Aşağıda, ilgilenenler için kitapta önemli bulduğum bölümlerden bazı alıntılar mevcut (Bu alıntıları Alıntılar sekmesinde tek tek de bulabilirsiniz; burada hepsini birarada listelemek istedim)

    “Hayatım, ciddiye alınmasını istediğim bir oyundu.”

    "Bütünüyle unutulmaya kimsenin gücü yetmiyor..."

    “Bir insanı diğerinden ayıran hususiyet nedir? Dış şartlar mı? Olamaz. Nedir o halde? Kazanç ve kayıp hakkındaki telakkisidir.”

    “Kötülükten ancak kötülük çıkar. Bayağılık insan ruhunu öldürür. Elbette, çok gelişmiş milletler, kötülükten de bir şeyler çıkarıp, onu az gelişmiş milletlere ihraç etmek yolunu bilmektedirler. Kötülüğü rasyonalize edip, ya da sanat eserlerinde dondurup, hayata ait bir canlılık bulmaktadırlar kötülükte. Burada, tek korunma yolu, kötülüğün üstünden akıp gitmesini sağlamaktır.”

    “Sınıfta tahtaya kalktığım zaman, gene şiirleri en iyi ben okuyordum; çünkü öğrenmiştim en çok bağıranın en iyi şiir okumuş sayıldığını...”

    “Başkalarına söyleyecek bir sözüm olabilmesi için önce kendime söz geçirmem gerektiğine inanıyorum. Bana bugün, ne yapmalı? diye soracak olurlarsa, ancak, önce kendini düzeltmelisin, diyebilirim. Bir temel ilkeden yola çıkmak gerekirse, bu temel ilke ancak şu olabilir: kendini çözemeyen kişi kendi dışında hiçbir sorunu çözemez.”

    “Ben, sadece namuslu olmakla övünen kişiyi adamdan saymıyorum; toplumu iyiye, güzele götürmek için kendi gibi namuslu insanlarla birlikte bir çaba harcamamışsa, çevresindeki uygunsuz gidişe başkaldırmamışsa, o kişi namussuzdur benim için...”

    “Şu anda, sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim.”

    “Önce, neden Batı kültürünü alıp soysuzlaştırdığımızı sanıyoruz? Batı, bizim kültürümüzü alıp soysuzlaştırmış olmasın?”

    “Sonsuzluk da ölüm kadar ürkütücü bir gerçektir. Sonsuzluk, yalnız Allah'ın dayanabileceği bir güçlüktür.”

    “Büyük kelimelerden her zaman kaçındı ve büyük kelimeler kullandığını gördü. Küçük kelimeleri kendine yakıştıramadı; oysa küçük kelimelerle suçlandı ve kendini küçük kelimelerle savundu. Bütün insanlar, ellerini uzatarak işaret parmaklarıyla suçladılar onu, kelimeleri yüzünden...”

    “Güzeli anlatamamak, rüyada bağırmak isteyip de sesi çıkmayan insanın dehşetine düşürüyordu onu...”

    “Zaten hiçbir zaman kelimelerin anlamını doğru dürüst bilemedim.”

    “Büyük şehirlerimizde dine bağlılığın özellikle küçük burjuva ailelerinde zayıf olması, din terbiyesinin verilmesinde gösterilen ihmal, çocukların daha çok taşradan gelen hizmetçilerin efsaneleriyle yetişmesine sebep olmuştur.”

    “Düzeni çok iyi kurmuştunuz. Hep bizim adımıza, bize benzemeyen insanlar çıkarıyorduk aramızdan...”

    “Tarih bir tahriften ibarettir. Tarih, geçmişten geleceğe uzanan ve bugün gördüğümüz bir rüyadır. Bütün rüyalar gibi tarih de yorumlanabilir; ama görülürken değil.”

    “...Masum insanlara kötülük ediyorlar, gerçek olaylara karşı güvenimizi sarsıyorlar... İnanarak dinlememizi güçleştiriyorlar. İnsan her sözü kuşkuyla karşılıyor artık. Gerçekle düş birbirine karışıyor; yalanın nerede bittiğini anlayamıyoruz. Tutunacak bir dalımız kalmıyor. Tutunamıyoruz...”

    “Çirkinlik ne kadar kolay!”

    “Her şeyi basite indirgemekle, aslında işin kolayına kaçıyoruz Kenan. Meselelerden kaçıyoruz. İkinci sınıf pastanelerde başını ellerinin arasına almakla, burnunu karıştıran garsona kızmakla hiçbir meselenin üstesinden gelemezsin.”

    “Oblomov gibi geviş getiriyoruz hayallerle.”

    “ "İşler nasıl gitti?" … “İyi” dedi. Eksik bir karşılık. Bazen, eksik karşılıklar da fazlaları kadar tehlikelidir.”

    “Ölümü bilerek yaşamak istiyorum Olric. Yaşamanın anlamını bilmek için, ölümün anlamının karanlıkta kalmasını istemiyorum.”

    “Tabiat, sırlarını bakmasını bilene açıklarmış. Yorulmadan, bıkmadan, görünüşe kapılmadan bakmalıyım ben de. Yenilgilerden usanmamalıyım.”

    “Herkes istediği kadar koşsun. Beni anlayacak insan, oturduğum yerde de beni bulur. Oturacağım ve bekleyeceğim. Yerinde oturan Selim'e değer vermeyenlerin, Selim'in gözünde de değeri yoktur.”

    “Dünyada bir tane kahraman bulunmalı. Tek başına yaşayanlara cesaret vermek için...”

    “Kitapçıların ve çiçekçilerin bazı özellikleri olmalıdır Olric. Gelişigüzel insanlar bu mesleklerin içine girmemeli. Kitaplar ve çiçekler özel itina isteyen varlıklardır.”

    “Aydınlardan başka hiçbir kalabalık kendi hakkında yazılan eserleri okuyacak sabrı göstermez.”

    “İnsanları artık olmaları gerektiği gibi düşünmek istiyorum. İnsanlar artık aydınlara verdikleri umumi vekaletnameyi geri alsınlar istiyorum.”

    “İnsanlarla görüşmek istiyorum: acaba kabul günleri ne zaman?...”

    “Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım; mürekkeple yazmışlar oysa. Ben kurşun kalem silgisiydim. Azaldığımla kaldım...”
  • 184 syf.
    Öykü nedir? Buna çok farklı yanıtlar verilebilir. Benim için öykü, az kelime ile bir dünya yaratabilme ve okuru bu dünyaya hapsetme becerisidir. Yazım şekli ne olursa olsun, bunu başarabilen bir yazar başarılıdır.

    Samanta Schweblin’in ‘Ağızdaki Kuşlar’ isimli kitabı, bu konuda ne kadar başarılı sayılır? Birlikte irdeleyelim.

    Daha ilk öyküden karanlık ve puslu bir dünyaya giriş yaptığınızın farkına varıyorsunuz. Afallıyor, daha önce okuduğunuz öykülerden farklı bir muhteviyata sahip kitaba alışma evresine giriyorsunuz. İnsanları ve çevreyi seçebilmekte güçlük yaşıyorsunuz. Gizemli bir dünyada el yordamıyla geziniyorsunuz. Peki yazar bunu nasıl sağlamış? Cevap: Sembollerle (simge).

    Yazar hakkında araştırma yaptığınız zaman, çoğu otoritenin, yazar ile Kafka arasında bir bağ kurduğunu göreceksiniz. Ben iki üç öyküsünden sonra bu bağı nasıl kurduklarını anlayamamıştım. Ta ki ‘Mesut Medeniyete Doğru’ öyküsünü okuyana dek.

    “Biletini kaybetmişti ve bilet gişesinin beyaz parmaklıklarının ardındaki adam, bozuk parası olmadığını söyleyerek ona yeni bir bilet satmayı reddetmişti. Şimdiyse istasyondaki dar banklardan birine oturmuş, dört bir yana doğru göz alabildiğine uzanan kuru tarlaları izliyor ve yakında korkunç bir şeyler olacağı içine doğuyor.”

    Öykü bu şekilde başlıyor. Yazar, okurun zihnine kuşku tohumu ekiyor en baştan. Korkunç bir şeyler olacağını söyleyerek okuru öyküye hazırlıyor. Ve bozuk parası olmadığı için bilet alamayan bir adamı işaret ederek, öyküde bir tuhaflık var hissi oluşturuyor. Enfes bir giriş değil mi?

    Kahramanımız Gruner, başkalarıyla tanışıyor ve ertesi gün gardan ayrılacağı inancıyla, o geceyi garda geçiriyor. Ertesi gün bilet alabilmek için parasını bozdurmak istiyor ama bunu başaramıyor. Kimse parasını bozmuyor. Gidecek kimse olmayınca da, tren garda durmuyor. Grumer çaresiz, beklemeye başlıyor. Öyküyü özet geçmek değil amacım. Şuna işaret etmek istiyorum: Okur olarak, bir öyküde mantık aramak yaptığımız en büyük uğraşlardan biri. Grumer’in durumunu okurken, bu mantığı devreden çıkarmanız gerekiyor. Zira yazarımız, öyküyü mantık çerçevesinde işlememiş. Öyle olsaydı eğer, Grumer bir şekilde treni durdururdu ya da bozuk parası olmadığı için trene nasıl binemeyeceğini söyler ve kavga çıkarırdı. Ama ortada bir gariplik var. Grumer hiçbir şekilde normal insanlar gibi davranmıyor. Neden?

    Bu soruya cevap vermeden önce bir başka öyküye değinmek istiyorum: ‘Devrim Rüyası’

    Bir grup arkadaş, barda son içkilerini almak için ayaklanırlar ama barmen onlara içki vermez. Çünkü bar kapanmak üzeredir. Müşteriler içkilerini almakta kararlıdırlar. Bu sebepten ötürü mekanı boşaltmazlar. Bunun üzerine barmen türlü hilelere başvurur. Normal durumda barın ışıkları kapanması ve müşteriler de söylenerek - en fazla tartışma çıkararak- bardan ayrılmaları gerekir değil mi? Peki neden insan davranışları bu öykülerde olması gerektiği gibi işlemiyor?

    Schweblin, insan davranışlarını yeniden şekillendiriyor ve ortaya hazmedilmesi zor bir kara mizah çıkarıyor.

    ‘Mesut Medeniyete Doğru’ ve ‘Devrim Rüyası’ öykülerinde yazarımız yeni bir davranış biçimi yaratıyor ve her bir davranışa bir anlam yüklüyor. Yani eylemi sembolleştiriyor. Ve öyküsünü bu semboller üzerine inşaa ediyor. Barmen, patronun ya da kapitalist sistemin sembolü oluyor; alınamayan bilet, hayatımızda yapamadığımız köklü değişiklikleri ifade ediyor. Alt metin okumasını şart koşan öyküler, okura görmesi gerekeni anında göstermiyor. Bu sembolleri anlamak biraz da okurun tecrübesine ve algısına bağlı. Yazar, üst tarafta okuru farklı bir durumun içinde boğuştururken, alt tarafta farklı bir amaç güdüyor. Zaten kendisi de bu durumu Flannery O’Connor’ın şu sözleriyle ifade ediyor: “Okur size bakarken onu kıyasıya dövemezsiniz. Dikkatini başka yöne çeker, sonra onu kıyasıya döversiniz ve kendisini neyin çarptığını asla anlamaz”

    Sembolik hava, öykülere gizemli bir hava katmış. Bu da okurun diri kalmasını sağlıyor. Oldukça zekice bir yöntem. Peki her öykünün sonunda okur bulanık ve gizemli dünyadan sıyrılıp gerçekliğin berraklığına ulaşıyor mu? Hayır. Bazı sembolleri anlamak çok güç. Hatta imkansız. Yazar, okuru fazla düşünmüyor. Ortaya attığı her sembolü açıklama gereği duymuyor. ‘Kazıcı’ öyküsündeki çukurun neyi simgelediğini bir türlü anlayamadım. Belki kitabı okuyan başka okurlar, bu eksikliği giderirler. Her ne kadar bazı sembolleri anlayamamış olsam da öykülerde garip bir çekicilik vardı benim için. Yazarın yarattığı dünyada var olmak mutlu etti beni.

    Schweblin okuru elinde tutmayı çok iyi başarıyor. Gerilimli ve merak uyandırıcı öyküler yaratmış. Kelimeleri süslemeden vermiş okura. Betimleme yok denecek kadar azdı. Sade ve anlaşılır bir dil ile işlemiş öykülerini. Bu demek değildir ki, öyküler basit bir dille yazılmış. Aksine her bir cümle, yazarın okura attığı pençelerden biri. Öykü ilerledikçe üstünüzdeki pençeler de artıyor ve finalde (birkaç öyküsü hariç) son darbeyi yiyorsunuz.

    Öykülerdeki karanlık atmosfer zaman zaman çok sertleşiyor. Bir köpeğin ölümüne şahit olduğunuzda afallıyorsunuz. Zihninizde canlanan sahne sizi fazlasıyla rahatsız ediyor ama yazar bu konuyu öylesine ustaca işliyor ki yazara kızamıyorsunuz. Aksine vahşet üstünden yaptığı eleştiri karşısında yazara şapka çıkarıyorsunuz. Kitaba adını veren ‘Ağızdaki Kuşlar’ öyküsünde canlı canlı kuş yiyen bir kız çocuğu ile karşılaşıyorsunuz. O satırları okurken bile mideniz bulanıyor. Fakat derine indiğiniz zaman kuşun aile içi iletişimsizliğin bir sembolü olduğunu fark ediyorsunuz. Yazar, konuyu bu şekilde işleyerek okurda iğrenme duygusu oluşturuyor. Bile isteye hem de. Aile içi iletişimsizlik, birey-çocuk arasındaki çatışma ancak bu denli çarpıcı işlenebilirdi.

    Bazı yerlerde kitap hakkında büyülü gerçekçi dendiğini gördüm. Hatta yabancı sitelerde, kitap açıklamasında ‘magical realism’ (büyülü gerçekçilik) yazıyor. Peki bu öyküler büyülü gerçekçi mi? Elbette hayır. Büyülü gerçekçilikte yaratılan dünya nesnel dünyadan farksızdır. Aradaki fark, nesnel dünyaya başka bir dünyadan karakter ya da olay sokmaktır. Örneğin bir hayaletle kahvaltı yaparsınız ya da buzdan bir adam sevgiliniz oluverir. Bu durumda nesnel dünyanın kuralları işler öyküde. Bir tek, farklı dünyadan gelen nesne kendi dünyasının özelliklerini barındırır. Yani buzdan adam sıcağa gittiğinde erir ya da hayalete hiçbir şey işlemez. Schweblin’in öykülerinde böyle bir durum söz konusu değil. Schweblin öykülerini, dış dünyadan izole edilmiş, yeni bir dünyada inşaa ediyor. Aslında bu dünya nesnel dünyadan çok da farklı değil. Sadece, nesnel dünyaya semboller eklenmiş. Kuş, çukur, köpek gibi… Kafka’nın dünyasına çok benzeyen bir dünya olsa da işlenme şekli düşünüldüğünde özgün bir dünya yaratmış yazar.

    Peki her öyküsünde sembol kullanmış mı? Hayır. Yazar, farklılıkları da denemiş. Örneğin, ‘Muhafaza Edilenler’ öyküsünde bilim kurguya yaklaşmış; ‘Noel Baba Evimizde Kalıyor’ öyküsünde klasik bir yazım tercih etmiş; ‘Benavides’in Ağız Valizi’ öyküsünde kara mizahın dibine vurmuş. Bu da yazarın deneysel bir kaleme sahip olduğunu gösteriyor. Bu yüzden de yazarın yazma şekli konusunda net bir şey söyleyemiyoruz. Genel kanım, sembolik yazdığı yönünde. Yaptığı farklılıklar da kitaba ayrı bir renk kazandırmış.

    Schweblin’in yarattığı karakterlerin iki özelliği var: Endişeli ve korku içinde. Köpeği öldürmek zorunda kalan bir karakterin ya da karısını öldürüp bavula tıkıştıran bir karakterin endişesini duyumsuyoruz. Karakterlerin korkma sebebi ise karşı taraftakilerin tepkileri. Karısının ölüsü karşısında hayranlık duyan insanlar, kuş yiyen kızın babasına karşı son derece saygılı ve olağan davranıyor oluşu karakterleri afallatıyor. Sembollerle, içinde bulunduğumuz yaşamın ne kadar çürümüş olduğunu göstermiş yazar.

    Kitabın İngilizce basımında 20 öykü yer alıyor. Türkçe çeviride 18 öykü var. ‘Butterflies’ isimli öyküsü Türkçe’ye çevrilmemiş. Bu durumu çevirmene sorduğumda, kendisine 18 öykü halinde geldiğini belirtti. Çeviri konusunda bir aksilik görmedim. Başarılıydı. ‘Butterflies’ öyküsünü de Türkçe’ye çevirdik. Okumak isteyen olursa iletebilirim.

    Yarattığı dünyanın farklılığı, kullandığı sembollerin derinliği ile Schweblin oldukça başarılı bir iş çıkarmış. Ağızdaki Kuşlar kitabı, öykü severlerin sürekli yanında bulundurmak isteyeceği bir kitap.

    “Burada mı yaşıyorsunuz?”
    “Çalışıyorum,” dedi, “daha ileride,” diyerek kırların içlerini işaret etti.
    “Ne iş yapıyorsunuz?”
    Birkaç saniye tereddüt etti, kırlara baktı, sonra şöyle dedi:
    “Bizler madenciyiz.”
  • 80 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Dönüşüm.
    Nedir dönüşüm? TDK'de anlamı, "olduğundan başka bir biçime girme, başka bir durum alma, şekil değiştirme, tahavvül, inkılap, transformasyon" olarak geçiyor. Evvvvet, Franz Kafka'nın bu yapıtında Gregor Samsa'nın bir gün aniden bir hamamböceğine dönüşmesi anlatılıyor ve sonraki sayfalarda da bir böcek olarak yaşamanın zorluklarını okuyoruz biz okurlar. Gregor Samsa'nın  uyanışı ve ondan sonraki zor anlarını okurken sanki ben yaşıyordum o yataktan kalkmanın acı verici zorluğunu. Evet, Franz Kafka betimlemeleriyle okuyucuya yaşatıyordu o anları ve bu da okuyucunun kitabın dışında kalmasını engelliyor. Bir böceğin -insanın mı demeliyim bilemiyorum?- ağzından, yaşadığı şeyleri, düşündüklerini ve insanları gözlemlemesini okumak değişikti. Gerçekten Franz Kafka bu konuda bir başyapıt ortaya koymuş.

    Dili oldukça sadeydi ve bu da bir oturuşta bitirilebilecek bir kitap olduğunu kanıtlıyor bizlere. Kitabı okumadan önce 1K'daki yorumlara bakayım dedim. Şu an hatırladığıma göre okuduğum incelemelerin çoğunda kitabı beğendiklerini dile getirmiştiler. Ki haklılar güzel bir kitap.
    (sonrası spoiler!)
    Kitabın sonu beni tatmin etmedi maalesef. Okey, Gregor Samsa böceğe dönüştü, ailesi tarafından öyle bir muameleye tabii oldu. Kız kardeşi ona ilk başlarda iyi davransa da sonra bu durumdan sıkılıp tavrını ortaya koydu. Ve Gregor Samsa adlı hamamböceği -insan demek istemedim- bu duruma üzülüp öldü. Böyle bir şey beklemiyordum açıkçası. Kitabı okurken, "Kesin kitabın sonunda Gregor yine insan olacak ve 'bunların hepsi şakaydı, sizleri denedim!' diyecek ailesine." diye düşünüyordum. Ama şu an bunları yazarken ne kadar da klişe bir şey hayal etmişim kitap için diyorum. Evet belki de Dönüşüm'ü Dönüşüm yapan bu sondu. Eğer Gregor tekrardan insana dönüşseydi, ailesinin ona -insan haline- nasıl bakabileceğini merak ediyorum açıkçası. Zira ailesinin -özellikle babasının- Gregor Samsa'nın böcek halini pek de hoş karşıladığını söyleyemeyiz.

    (aşağısı okunulabilir)

    Biraz karakter incelemesi yapmak istiyorum. -yapabilirsem tabii-
    Gregor Samsa'nın kardeşinin -adını unuttum :)- ilk başlarda Gregor'a karşı bir sevgisi ve saygısı vardı zira bunu ona verdiği yemeklerden veyahut onun odadaki rahatlığı için uğraştığından anlayabiliyoruz fakat sonra bir bıkkınlık, sıkkınlık ortaya çıktı kardeşinin tavırlarında. Aslında Franz Kafka burada bize insanların değişebileceğini söylüyor. Okey, bunu açık seçik bir sözle ifade etmese de yarattığı karakterlerin sonradan değişen tavırları kanıtlıyor bunu.
    Bunun gibi birçok örnek var kitapta.

    Ve şunu tüm samimiyetimle söyleyebilirim ki, kitap okumasını bilen için çok derin anlamlar içeriyor. Kafanızı vererek okuyun bu kitabı zira içinde sadece bir adamın böceğe dönüşmesini konu alan bkr hikaye yok. Kitabı çok çok beğendiğim için hepinize gönül rahatlığıyla öneriyorum!

    Kitapla kalın :)
  • 335 syf.
    Nostalghia tanıştırdı beni Tarkovsky’le. Daha iyi tanımak istediğim için eserlerini aramaya giriştim. Eserleri derken, filmleri hiç hariç değil. Aynı zamanda kitaplar yazmış olması beni bu zamanın güçlü imkanları içinde biraz şanslı hissettirdi. İyi eserlerle tanışmış olmak şansımız, o eserleri yazan insanların ruhunun da en az eserleri kadar iyi, derin oluşunu görmek tarifsiz bir haz veriyor. Hiç değilse bana verdi demeliyim. 1970 ve 1986 yılları arasında yazdığı günlüklerin derlemesi olan “Zaman Zaman İçinde” Tarkovsky’nin içini döktüğü bir defterden daha fazlası. Yapılacaklar listesi, iş ajandası, eşine duyduğu sevgiyi “Laruşkam! Tatlı Andruşkam!” diye seslendiği eşini ve çocuğunu anlattığı duygu metinlerinden müteşekkil.

    Doğrusu çok film kültürüm yoktur, az izlesem de kitaplardan olsa gerek derinlikleri, mesajları biraz kavrayabilirim. Kitaplardaki göndermeleri daha iyi anlarım esasında ama onu da yazabilecek kadar yetenekli değilim, anlatacak bir lisan bilemem. Hiçbir kelimenin bir diğerine müteşabih olacağına inanmadığımdan olsa gerek “nasıl olsa tam manasını veremeyecek, bu girişimler hep yarım, hep eksik…” diyerek girişiyorum her anlatma girişimime. Biriyle sohbet ediyor olsam bir masada, nasıl olsa anlamayacak der, üstünkörü anlatırım sanıyorum. Bu hep böyle olmuştur. Hislerini anlatabilen var mıdır? Tarkovsky izlerken hissettiklerimi nasıl anlatabilirim bilemiyorum. Bilemiyorum zira kalbim mütemadiyen kulbetti. Oldukça ağır ilerleyen Nostalghia ile sürekli bir devinimle seyreder buldum kendimi. Sonra seyretmekten sıyrıldım, izlemeye başladım bir bir. Domenico ile yolculuğa başladım, belki ondan evvel Andrei Gorthchakof ile. İsimler birer sembol olarak kaldı bu filmde. Ama bazı kelimelerin anlamı çok daha fazlaydı zannettiğimden. Örneğin Nostalghia; nostos ve algos kelimelerinden oluşuyor. Nostos, geçmişe dönme; algos, acı manasını barındırıyor. Nostalghia, geçmişe dönmenin acısı… Geçmişe duyulan özlemden çok daha başka. Klasik tanımların dışında, çok şiirsel çok hoş. Öte yandan Stalker filmini izlemeye koyuldum. Herkes tarafından oldukça beğenilen ve ısrarla bana da salık verilen bir filmdi. Stalker, heralde iz sürücüdür dedim, klasik bir İngilizce kelime bilgisiyle. Tarkovsky bunu kitabında şöyle açıklıyor; Stalker, ağır ağır yürümek manasına geliyor. Ağır ağır yürüyen iz sürücüyü izliyordum hakikaten, boş bakan, hakikatten uzak insanları seyrediyordum. Ancak Stalker’i seyretmekten ziyade izliyordum. İz, bir iz daha ve takip edilen birçok kırıntı vardı. Benim gibi Tarkovsky’i yeni izleyen çaylaklara sesleniyorum, filmlerinde gördüğünüz her ayrıntıyı lütfen metafor olarak algılamayın, yoksa ağır saçmalıyorsunuz. Ben öyle yapmıştım, oradan biliyorum. Örneğin, Stalker filminde görünen siyah köpek için “Kıtmir”e işarettir diyen bir Tarkovskysever tanımıştım, daha fazlasına henüz rastlamadım, belki Allah korudu. Peki, Stalker’daki siyah köpek neydi? Tarkovsky, bunu şöyle açıklıyor; “Kadraja girmişti, hoşuma gitti ve kalmasını istedim.” Hepsi, bu. Bana açıkçası biraz eğlenceli bir adam gibi de göründü bu cevabından ötürü. Öte yandan Stalker filmindeki Oda’da yerdeki baloncuklar kimyasal bir şeyle sağlanmıştır, hepsi bu işte. Filmlerde vermeye çalıştığı mesajlar neydi? İşte, olay burada başlıyor. Anlamadığımızdan ötürü olsa gerek, filmlerdeki ayrıntılara mana yüklüyoruz çaylak seyirciler olarak. Andrei Tarkovsky’nin Stalker filminin okuması için çok basit bir arama yapmıştım YouTube’da. Arama çubuğuna “Stalker, Andrei Tarkovsky” yazmıştım. Çıkan Stalker okuması beni biraz güldürmüştü. Muhakkak doğru temasları bulunsa da yanlı bir görüşle Tarkovsky anlamaya çalışmak Tarkovsky’i anlamak değil, kendi perspektifinde Stalker’ı anlamlandırmaktır. Tarkovsky’nin filmlerinde bir anlam arayışında, hakikat peşinde olduğunu görüyordum. Beni etkileyen yanı bu oldu, Zone yolculuğu bu yüzden kıymetliydi, Domenico’nun atın üzerindeki tiradı bu yüzden kıymetliydi. Hangi filmiydi hatırlayamıyorum, ancak bir filminde, kimi sahneleri siyah beyazken kimi yerleri de renkliydi. Bunu Tarkovsky’e sormuşlardı ve şöyle yanıtlamıştı Tarkovsky, “çünkü film bitmişti.” Altında bin türlü anlam aramaya koyulduğumuz, kendimizce metafor ilan ettiğimiz, asıl mesajı anlamayınca sığındığımız şeylerden kimisi bu. Zaten Tarkovsky, kitapta metafordan kaçındığını ifade ediyor. Sembolizmi benimseyip benimsemediğine dair de “Sembolizmi anlamamışken sembolizmi benimsememiştim zaten, şimdi anlıyorum ve tastamam karşısındayım” diyor. Puşkin de böyle yapmıştır, diye ekliyordu yamulmuyorsam.


    Filmlerindeki gereksiz metafor arayışlarından sıyrıldığımıza göre, biraz Tarkovsky’nin kişiliğine değinmek istiyorum. Tarkovsky, bir arayış sürecinde kitabın başından sonuna değin. 1970 ve 1986 yılları arasındaki günlükleri olduğunu hesaba katınca –sadece bu kitapta yer alanları dahi ciddiye alsam- çok uzun bir süre olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Tabii, neye göre, kime göre soruları hemen zuhur ediyor bu noktada. Elbette, bana göre. 16 senenin ciddi bir süre olduğuna inanıyorum. Kitabın ilk sayfalarında Tarkovsky’nin inanmadığını düşünmüştüm, çok geçmeden bir inanca sahip olduğuna kanaat getirdim. Bu daha ziyade bir Hristiyan inancına benziyordu. Kitabın sonlarına yaklaşınca bir agnostik olduğunu ilan ettiğini okudum. Mustafa Kutlu, Nur kitabının son satırlarına - Beyazıdı Bistami'den iktibasla- şöyle akıtmıştı mürekkebini “Aramakla bulunmaz, ancak bulanlar yalnız arayanlardır.” Kim bilir, belki de bulmuştur.
    Tarkovsky, bana çok sade samimiyete hasret bir insan gibi gözüktü. Samimiyete özlem duyan değil, samimiyete karşı hasret çeken biri gibi. Acılı bir istek gibi. Kitabında, çalışma esnasında insanların onun filmi hakkında ettiği iltifatların birçoğunu çiğ bulduğunu, gerçek fikri olmadığını beyan etmişti. Hakkında samimiyetle yazılan övgüler için de utandığını ve bunları bu sebeple deftere kaydetmediğini de. Akıllı ve samimiyet içeren her tavra kucak açmış bir vaziyette. Eşini çok ama çok seviyor keza oğlunu da… Çalışma esnasında eşi Larissa ile geçinmeyenlere karşı bir hoşnutsuzluk besliyor, bir zaman sonra hangi filmi hatırlamıyorum ancak, film çekme şartlarına “Larissa ile geçinmek” maddesini eklemiş. Larissa onun sadece eşi değil, gerçek bir iş arkadaşı. Hem çekim esnasında her türlü asistanlığını üstlenirken iş ilişkilerini de düzenleyen biri Larissa yahut onun tabiriyle “Laruşka”

    Tarkovsky, samimiyetle bizden biri gibi gözüktü. Sandalye bile alamayacak parası olmayan zamanları için ailesine karşı mahcubiyet duyan, inceliklere takılan biri. Sivri zekasıyla bizden ayrılıyor, sanatsal derinliğiyle de elbette. Çizdiği resim yer alıyordu kitapta örneğin, o resim dahi kendisi bizden ayıran bir unsur. Mobilya için borçlanan, ev tadilatı için taksit ödeyen, eve para gönderemediği için üzülen ve her şeyden önemlisi anlaşılamadığı için üzülen biri. Anlaşılamadığı için üzülen… Herkesin temel problemlerinden yalnızca biri bu, anlaşılamama derdi. Zaman zaman içinde anlaşılacağı zannına kapılsa da hemen durumun farkına varıp izahını kendisine dürüstçe yapmasını biliyor. Yaşadığı ülkenin politikaları sebebiyle özgürce çalışmalarını sunamamış biri, binbir gayretle film ücretini devletten talep eden, talep ettiğinin çok cüz’i bir kısmını elde edebilen biri kendisi. Şu sözü beni kitabın başından sonuna dek çok etkilemiştir. “Bu ne biçim bir ülkedir ki benim üzerimden para kazanmak istemiyor!”

    Filmleri çeken benim, açıklayacak olanlar onu izleyenler, demişti Tarkovsky Ayna üzerine olan sohbetinde. Çok büyük anlamlar yüklemememiz gerektiğini de ifade ediyordu; bu da çaylak seyircilere bir not olsun. Zaman Zaman İçinde kitabını okurken aklıma sık sık şu Amentü şiirinin girişindeki dizileri geldi;
    İnsan
    eşref-i mahlûkattır derdi babam
    bu sözün sözler içinde bir yeri vardı
    (…)

    Tarkovsky, sözün içinde bir sözü sıkıştırmış, oysa söyleyeceği ne çok şey, çekeceği ne çok film varmış! Thomass Mann’in Yusuf ve Kardeşleri’ni çekmek, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza, Budala gibi kitapları da –Karamazov, kompozisyonunu anlatımıyla bulmuştur bu sebeple onu filmleştirmek istemediğini söylüyordu- sinemalaştırmak istediğini anlatmıştı. Sadece çekmeyi istediği filmler dahi isim isim yazılsa sanırım iki sayfa alır, ancak konjonktür, ancak geçim sıkıntısı, ancak anlaşılamamak derdi yakasını bırakmamış.

    Tarkovsky’i bir unicorn gibi hayal eden sevenlerine “insan” kimliğiyle selam eden Tarkosvky’nin bize söylediği çok kıymetli bir şey var;
    “Yaşamlarımız hep yanlış. Bir bireyin topluma ihtiyacı yoktur, bireye ihtiyacı olan toplumdur. Toplum bir savunma mekanizması, bir çeşit oto korunmadır. Birey, sürüde yaşayan hayvan gibi değil, kendi yalnızlığında, doğaya, hayvanlara ve bitkilere yakın, onlarla ilişki halinde yaşamalı. Yaşamımızı değiştirmemeliyiz, onu yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini şimdi daha iyi ve net görüyorum. Buna farklı yaşayarak başlamalıyız. Fakat nasıl? İnanmak ve sevmek için kendimizi her şeyden önce özgür ve bağımsız hissetmeliyiz. Bu önemsiz dünyayı reddedip başka bir şey için yaşamalıyız. Fakat nasıl, nerede? İşte bu ilk yanılgı, ilk engel."
  • Aşağıdaki makaleyi okuduktan sonra kitaba dair ilgim arttı. En kısa sürede bulup okumayı planlıyorum. Bu güzide makale kaybolmasın diye de inceleme yerine kaydederek henüz 1000kitap üyeleri tarafından hiç okunmamış bu kitaba dair bir ön bilgi sunmak istedim. Okuduktan sonra buraya zevkle hakiki bir inceleme yapmak istiyorum:
    "Birinci Dünyâ Savaşı’nda Ruslara esir düşmüş Türklerin tüm sayısı 950 subay, 50000 er olarak ortaya çıkıyor. Ama bugüne kadar onların kaderi, şahsiyetleri açıklanmamış ve bu alanda geniş araştırmalar yapılmamıştır. Sarıkamış Savaşı’nın 90.yıllığı dolayısı ile Türkiye’de basılmış esâret hâtıraları dıkkate lâyık bir kaynak olarak ele alınacak ve bu konuda belli başlı malûmat verecek eserler sayılıyorlar.

    Bu yazımızda Rusya’da çeşitli esir kamplarında kalan Türk er ve subaylarına yardımda bulunan ve onların ağır durumunu az da olsun kolaylaştırmak için çaba yapan Tatarlar hakkında kısa bilgiler vermek isteriz.

    İlk ele almak istediğimiz hâtırat, Dokuzuncu Kolordu Kumandanı İhsan Lâtif Paşa’nın (Bir Serencâm-I Harp”İstanbul 1919″ adlı eseridir.

    O, 1915 yılının 2 Ocağında Sarıkamış’ta esir olmuş. Rusya’da, Sibirya’da bir müddet mevkuf kaldıktan sonra sürgün yerinden firâr etmiş ve Çin, Japonya, Pasifik, Amerika ve Atlantik yoluyla Avrupa’ya ve oradan Türkiye’ye dönmüştür.

    İhsan Paşa, Tatarlarla sürekli şekilde görüşmeye İrbit şehrindeyken başlar:

    Rusya’da Tatar ve Türk dilleriyle yayımlanan gazeteler de, Rus gazetelerinden naklen esirliğimi yazmışlardı. Bu sûretle bütün Rus Müslümanları beni ismen tanıyorlardı. Bunlar Müslüman Türk paşası olduğumdan esirliğim sebebiyle son derece üzüntü duymakta idiler. Bu keyfiyeti hastanede iken mevkî komutanından izin alarak bir iki Tatar ileri geleni hikâye etmişlerdi. Bu ziyâret esnâsında bunlardan biri hazırladığı ve imzâsını da kazdırdığı elmas taşlı büyük bit sigara kutusunu yâdigâr olarak bana vermişti. Bu tabaka üzerinde:

    “Rusya’ya şeref veren İhsan Paşa’ya yâdigârımdır” cümlesi yazılmıştı. Dindaşımın içtenliğini gösteren bu sözleri okuduğum zaman pek müteessir olmuştum herhalde. Bu hâtıra, dindaşlarımızın vatanımıza olan aşırı sevgilerinin büyük belirtisi idi.” Denilmiş, Paşa’nın hâtıralarında.

    Kaçmak plânını İhsan Paşa ilk olarak İrbit panayırı münâsebetiyle gelmiş olan genç bir Tatar tüccarına anlatır. O da Paşa’yı Şah Veli adındaki otuzbeş yaşlarındaki Kazanlı kitapçı ile buluşturur. İshan Paşa’nın Tatarlardan yardım istemesine heyecanlanan Şah Veli Efendi onu kucaklayıp, şöyle cevap verir:

    “Paşa, ben de bir Müslüman ve Türk paşasından bu sözleri bekliyordum.” Der ve onun kaçması için gerekli her şeyi temin etmeye çalışır.

    İhsan Paşa’nın firârı için Tatar Müslüman zenginleri 600 ruble toplayıp onun eline verirler. Onun Rusya sınırlarından sağ çıkması için rehber bulurlar ve bu adam onu ve arkadaşı Fethi Beyi Japonya sınırına kadar uğurlar.

    Gerçi İhsan Paşa bu hakta yazmasa da son zamanlarda Rusya basınında çıkan yazılarda Sibirya’da I.Dünya Savaşı sırasında büyük bir Tatar – Türk gizli teşkilâtının bulunduğu ve İhsan Paşa’nın firârını onların hazırladığı hakkında haber çıktı. Bu teşkilât, 1912 yılında İrkutsk şehrinde kurulmuş ve savaşa karşı propaganda yapmış, Türkler için 147 bin ruble para toplamış.. İshan Paşa’nın firârını organize eden bu komitenin idâre merkezi 1915 Ocağında jandarma tarafından basılmıştır.

    İkinci hâtırat, Orgeneral Ziyâ Yergök’ün anıları olan “Sarıkamış’dan Esârete 1915-1920” isimli kitabıdır. Sâmi Önal tarafından hazırlanmış bu kitapta Ziyâ Bey Yergök’ün Rusya’nın Krasnoyarsk kamplarında başından geçenleri ve 1920 yılında Türkistan üzerinden vatanına dönüşü hikâyesi anlatılır. Esirken de günlükler yazmak fırsatı bulan Ziyâ Bey, Tatarlar hakkında bol mâlûmat verir. Onlardaki din ve ahlâkı, hayat tarzını anlatır.

    “Diyebilirim ki..” der, yazar;’ ’Tatarlar Türk, Kürt, Fars, Afgan Çin ve Hint Müslümanları içinde en koyu Müslümanlardır. Tatarların bu derece dinî bağlılıklarını gören Süvâri Binbaşı Arap Osman Bey: “Aşk olsun Tatarlara! Şu kadar yüzyıldan beri Rus boyunduruğu altında yaşadıkları hâlde bizden daha çok dindardırlar. Üç dört yıldır esir olduk hemen hemen dinden çıkar gibi olduk. Allah göstermesin birkaç yıl daha kalsak hiçbirimizde ne din kalır ne iman.” Demişti. Ziyâ Bey, Tatarlardaki bu sıfatı din adamlarının akıllı iş yürütmelerinden, din hükümlerinde müsâmahakâr davranışlarından görür.

    Ahlâk bakımından Tatarlar üstündürler, der yazar. Köylerde olsun şehirlerde olsun belirli zamanlarda toplanıp halkın işlerini görür. Cemaatlerin yardım sandıkları vardır. Yardıma muhtaç olana yardım ederler. Tatarlarda aldatma ve yalancılık çok azdır” der.

    Sibirya’nın Çekler eline geçmesi sebebi ile Tomsk şehrinde trende tutuklanan esirlerle en fazla ilgilenenler Tatarlar olmuş. Onlar Ruslar nezdinde teşebbüste bulunarak Osmanlı Türklerinin bir dereceye kadar serbest bırakılmasına yardım etmişler. Araya Ramazan girince, Tatarlar, Türkleri iftara götürdükleri gibi, Ramazan Bayramı akşamı 200 kadar Türk esiri 24 saat için götürmüş, evlere misâfir dağıtmışlar. Üst rütbeli subayları genelde Tatar zenginleri misâfir etmiş.

    Ziyâ Bey, Buharayef adlı bir Tatar kürk tüccarından bahseder. Esirleri sık sık ziyâret eden bu efendinin oğlu ve kızı da genç subayları gezdirir, evlerine, mağazalarına götürürlerdi, der. Bizim gençler Tatar kızları ve delikanlıları ile çok defa sinemaya, tiyatroya ve balolara birlikte gittiler.

    Onlar, bizim subaylarla gezerken gurur duyarlardı, der. Tatarlar, âdâb-ı Muâşeret kaidelerini kabul ettiklerinden mi yoksa psikolojik sebeplerden mi, nedendir; Türkistanlı Türkler gibi yılgın ve korkak değillerdir, der. Ruslara da hiçbir haklarını gasb ettirmezler, diye sonuca gelir. Tatarların ikrâm ettiği yemekleri ve kımızı anlatır.

    İrfanoğlu İsmâil Efendi’nin esâret yılları hâtıralarını beyân eden “Allâhuekber Dağları’ndan Sibirya’ya” adlı kitapta Vladivostok kamplarındaki esirlerin hayâtı anlatılır. Rusya’da ihtilâl patladığı günlerde harp esirlerine vatana dönme fırsatı çıkıyor. 1920 yılının ilkbaharında İrfanoğlu İsmâil Efendi trenle Kazan’a gelir. Burada Tatar Müslümanları Cemiyetini, câmileri ziyâret eder, şehri gezer; Tatarlarla konuşur.

    Onlar İsmâil Beye iç savaş bitinceye kadar Kazan’da kalmasını tavsiye ederler. Kazan’dan Astrahan’a gelen İsmâil Efendi orada da Tatarların ve hemşehrilerin yardımına muhtaç olur. Yaptırdığı Acem pasaportuyla Bakü’ye gelir, sonra da Türk kesimine geçer.

    Son olarak güzel bir roman üzerinde durmak istiyorum. Hatice Alptekin Hanımefendi tarafından kaleme alınmış olan “Ters Akıyordu Volga” isimli eser; I.Dünyâ Savaşı’nda esir düşmüş Türk askeri Tufan Çiloğlu Bey ile Tatar kızı Zarife Yusupuva’nın gerçek hayat hikâyesini anlatır.

    Babası ve annesinin Rusya ve Türkiye’de çektikleri çileyi, çocukluk hâtıraları ile bağlayıp anlatan yazar; Osmanlı Türk ve Kazan Tatarlarının birbirlerine bağlılığını, kan ve can kardeşliğini gösterir. Savaş sonunda Türkiye’ye dönme fırsatı bulamayan Tufan Bey Samara yakınındaki Tatar köyünde imamlık ve öğretmenlik işine başlar. Köyün ileri gelenlerinden Osman Bey, Kur’an hâfızı olan bu Türk askerinin yaş farkına ve Türkiye’de bir âilesi olduğuna da bakmaksızın kızı Zarife ile onu evlendirir.

    Stalin döneminde pek çok din adamına yapıldığı gibi Tufan Bey de hapishaneye atılır ve ölüm cezâsına hükmedilir. Sâdece karısı Zarife’nin fedâkârlığı ve Samara’daki Tatarların yardımı ile serbest bırakılır, vatanına dönmek için çalışır. Hasta eşinin isteğine karşı gelemeyen Tatar kızı Zarife, çok tehlikeli bir zamanda çoluk çocuğunu alarak vatanından, anne babasından ayrılır.

    Yolda, savaş sonu kıtlık çeken Türkiye’de Zarife, tek başına âilenin düzenliği, çocuklarının okuması için; Tufan Ney’in sıhhati için olağanüstü çabalar yapar. Sonuna kadar eşine ve âilesine fedâkâr ve sâdık kalır.

    I.Dünya Savaşı’nda esir düşmüş Türklerin Rusta Müslümanları ile olan ilişkileri tabii ki hiç de bunlarla sınırlanamaz. Biz sâdece Hâtıra eserlerinin birkaçını ele alarak Türk-Tatar kardeşliğine ve sevgisine örnekler vermek istedik. İleride araştırmalarımız devâm eder ve bu alanda yeni târihî belgelere de, ayrıca arşiv belgelerine de sâhip oluruz diye ümid ediyorum.

    Prof.Dr.Elfine SIBGATULLİNA (Rusya İlimler Akademisi,Şarkiyat Enstitüsü)
  • * ALLAH v&e İLİM *
    ALLAH bu mucizeli kitabın ilk satırlarını bana yazdır dı için ona çok şükürler olsun hamdolsun rabbim olan allahu tealamıza . hayatın şifresini buldunuz da herşeyi çözülücek diyor samet olan allahu tealamız ilim bizi bu akşam başka bi galaksiye götürcek hazırlıklı olmamız gerek koç burcu bugün dünya ya eş değer özelliklerine sahip tabi bu olay siz okumaya başladında gercekleşcek sizlere bu kitapta içimden ve bildiklerimle sizlere sunucam aslında ben bu kitabın yazarı allah olmasını istedim ama olmaz ki dedi ben dünyada diyilim senin görevin bu dedi bakın bu kitabı sizlerle çalışmış olucam hepimiz birbirimize yardım edicez bakın başka bi kitaplarda var bu işin sonunda onlarda allahın bize hediye edicek hepimizin müjdesi 16.09.2013 tarihli başbakanlığa gönderilen kargo kitaplar ilk bunu okuyıcaz sonra onlar bize yol göstericek söz veriyorum size hepimizin eğer ki allaha boyun eğip onun ipine sımsıkı tuta bilirsek rabbimize itatkar bi kul olursak bakın görün hayatımız nasıl güzelleşicek dünyada afedilmiş olucaz ahirete gidip gelmedim :) daha önce ama allahıma güvenim sonsuz orada var bu tüm alemlerin içinde bi uyarıcı varsa demekki bende bu işe baş koyduysam ellerimle kalemi mi tutuysam tutup hata yazdıysam bunları sizlere ulaştırdıysam demek ki herşeyin bi anlamlı kuran olan gün yüzüne cıkmayan kitap var peygamberler var allah var kitaplar var daha acıklanmayan ilim var herşey var isteseydi mevlamız yaratanımız allahımız dünya yı yarattım ahirete gidiceksiniz demez di o varya herşeyi kuşatmıştır bakmayın bu olaylara hepsinin gercekten bi anlamı var gidin önümüz yaz zaten gezin istanbulu o evliyaları zatları mukaddes insanların kabirlerini kuranı kerim de yeryüzünde bi dolaşın eskilerin hali ne olmuş diyo bizim dolaşmamızı istiyor rabbimiz (kuran-ı kerim)de allah de ilk emir sanırım bu sonra kelimeler gene aynı gibi ama allah ki olur birleştirelim deki allah de allah ki allah de ki allah dediki allah deki cıkıyor yüce kitabımız kuranı kerimimiz de bakın bugün günlerden pazartesi 2017yılı haziran ayının 5 deyiz yani 6.05.2017 yılı saat 20.45 size ne göstericem buldum bi buluş nedemek istiyo allahın izniyle bi göz atalım bu arada ramazanınız bayramlarınız herşeyiniz kabul olsun doğum günleriniz de kutlu olsun. kandileriniz mübarek olsun kabristandakiler de huzurla dolsun https://www.youtube.com/watch?v=F_7rYAu9ckw
    (Biz, kaderi, "Allah'ın sırlarından bir sır" olarak görmediğimiz gibi; Hz. Peygamberin de bu konudaki tartışmaları ve kendisine soru sorulmasını ya-sakladığına dair rivayetleri şüphe ile karşılıyoruz. Probleme makul bir izah tarzının bulunabilmesi için, hareket noktasının doğru belirlenmiş olması lazımdır. Kader insanın meselesi olduğuna göre, insandan hareket etmek durumundayız.
    Bu dünyada insan eli kolu bağlı mahkûm bir varlık mıdır? Yoksa çeşitli seçenekleri olan hür bir varlık mıdır? Her şeyi yapıp-eden Tanrı ise, in-san neyi yapıp etmektedir?4 Eğer insan, rotası çizilmiş bir varlıksa onda iradenin olmasına, aklın bulunmasına gerek var mıdır?
    Sorumluluğu olmayan varlıklar gibi, insandan da mihaniki olarak hareket etmesi mi istenmiştir? Ya da varoluşunun gayesini bilinçli olarak yerine getirmesi mi beklenmektedir?
    Mutlak varlık Allah'tır. Ancak, insan da bir varlıktır ve Allah'tan ayrı bir varlıktır. Şahsiyeti, aklı, iradesi bulunan ve sorumlu olan bir varlık. İn-sanı bu şekilde yaratan da Allah'tır. Kâinatta yaratılan her varlığın, kendisi-ne has bir kaderi bulunmaktadır. İnsanın kaderi de iyilik ve kötülük işleyecek tarzda yaratılmış ve kendisine akıl ve irade verilmiş olmasıdır. İnsanın gayesi Allah tarafından tespit edilmiş olmasına rağmen, bu hedefin gerçekleştirilmesini Allah, insana bırakmıştır. İnsan, aklı, iradesi ve tecrübesi ile bu gayeyi gerçekleştirebilecek imkâna sahiptir. Amacı gerçekleştirip gerçekleştirmemekte insan serbest bırakılmıştır: Yani, insana bu hürriyeti Allah vermiştir5. İnsan Allah tarafından yaratılmış fakat onun tarafından kurulmamıştır. Kısaca, insan; bilinçli sorumlu ve hür bir varlık olup, Allah tarafından yeryüzünde görevlendirilmiştir6.
    Âlemde olan ve olacak olanlar -bunlara insan davranışları da dâhildir- Allah tarafından tespit edilmiş ise, bu aynı zamanda Allah'ı da atıl bırakmaktır. Her şeyin ezeli program dâhilinde cereyan etmesi durumunda, ilahi faaliyet için de imkan kalmamaktadır. Hâlbuki Kuran: "Onu her an yeni bir iş meşgul eder" buyurmaktadır. Ezelde bizim için tespit edilenin dışında davranma imkânımız varsa bu tespitin, yoksa iradenin, hürriyetin ve sorumluluğun anlamı olamaz. Kısaca; klasik kader anlayışı, yalnız insanın varoluşunu anlamsız kılmamakta, ayni zamanda, Allah'ı da atıl hale getirmektedir.
    Allah, insanı kendi elinde oyuncak bir varlık olarak mı, yoksa akıllı ve vicdanlı, yani özgür ve sorumlu bir kul olarak mı yaratmıştır? Bu mesele üzerinde düşünmek gerekir. Kaldı ki, insanın hür ve sorumlu bir varlık olmasını Allah dilemiştir. Eğer insan daha önceden belirlenmiş bir yoldan gidiyor ve "Alemde olup biten her şey Allah tarafından tayin edilmiş" ise, "Allah tarafından tayin edilmiş bir şey başka bir tarzda ve başka bir 'düzende"11 olamayacağından insan için iradi-gayri iradi ayrımının yapılmasına da, Allah'ın kainata müdahale etmesine de gerek kalmayacaktır. Bu durumda, insanın yaptıklarından sorumlu olmasının12 dahi bir anlamı olmayacaktır. Bu neticeyi, Kuran'ın ortaya koyduğu dünya görüşü ile uzlaştırmaya imkan yoktur. O halde, kader kavramının keyfi olarak kullanılmasına Kuran müsaade etmiş midir?
    İslam öncesi Arap toplumunda da kader hususunda değişik görüşler vardı. Ezeli tespit ve tayini benimseyenler olduğu gibi, buna karşı çıkarak insanın hür olduğunu kabul edenler de bulunmaktaydı.13 Aslında, kader konusunda bu iki karşıt kutup, insan topluluklarında her zaman kendiliğinden ortaya çıkmıştır.14 Çünkü insanoğlunun, kendi kusuru neticesi ortaya çıkan en basit şeyleri dahi kadere yüklemesi, onun kolayına gelmektedir. Gerçekten de kader kavramı, aklını kullanmak istemeyene sığınma imkanı vermekte ve insanın kendi kendini hipnotize etmesine yaramaktadır.
    Hz. Peygamber döneminde; kader meselesinin sahabe arasında konuşulduğu, hatta Hz. Peygamberin, kader konusunda kendisine soru sorulmasını ve sahabe arasında tartışma yapılmasını yasakladığına dair haberler nakledilmistir15. Bu yasaklamaya rağmen; kader hususunda Hz. Peygambere isnat edilen ve hadisçilerin "sahih" olarak nitelendirdikleri hadisleri, hadis kitaplarında sıkça görmek mümkündür. Kader ile ilgili birkaç hadisi örnek olarak zikretmek faydalı olacaktır.
    Hz.Peygambere isnat edilen bir hadiste, Hz. Peygamberin, Allah'tan üç şey istediğini ve Allah'ın ikisini verdiğini bildirerek, "Müslümanlar arasında isyan olmamasını istedim, fakat Allah bunu kabul etmedi.16 buyurduğu nakledilmiştir. Keza Hz. Peygamber: "Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır bir fırka hariç, hepsi cehenneme girecektir."17 buyurarak, İslam ümmetinin geleceğinden haber vermektedir18. Müslümanlara haksızlıklar karşısında tepki göstermemeyi emreden bir hadiste Hz. Peygamber: "...sizler benden sonra bencillik göreceksiniz. Bana ulaşıncaya kadar sabredin."19 Başka bir hadiste; Hz. Adem'i cennetten kovulmasından dolayı kınayan Hz. Musa'ya, Hz. Adem'in: "Allah'ın beni yaratmadan kırk sene önce takdir ettiği bir şey için mi beni kınıyorsun?"20 dediği nakledilmiştir. Başka bir hadiste: "Allah cennet ehlini, cennet ehli olarak babalarının sulbünde yarattı."21 buyrulmaktadır. Diğer bir rivayette de Hz. Peygamberin: "İnsan cehennem ehlinin amelini yapar; ta ki onunla cehennem arasında bir zir'a kaldığında; kitap onun önüne geçer de cennet ehlinin amelini yapar ve cennete girer. İnsan cennet ehlinin yaptığı ameli yapar, ta ki onunla cennet arasında bir veya iki zir'a kaldığında, kitap onun önüne geçer de Cehennem ehlinin amelini yapar ve cehenneme girer."22 Bu durum karşısında, salih amel yapmanın faydasının ne olduğunu soranlara ise, Hz. Peygamberin, "amel yapınız. Herkes ne için yaratıldıysa ona göre işi kolaylaştırılır."23 cevabını verdiği bildirilmiştir. İnsan sorumluluğunu esas alıp, kaderciliğe karşı çıkanlar da hadislere konu olmuştur. Hz. Peygamberin, "Kaderiye bu ümmetin Mecusileridir."24 buyurduğu dahi nakledilmiştir. Ümmetinden kaderi yalanlayacak topluluk olacağını25 bildiren Hz. Peygamberin ". . . Küfrün anahtarı ancak kaderi yalanlamaktır."26 dediği rivayet edilmiştir.
    Yukarıda zikredilen hadislerle insan sorumluluğunu nasıl uzlaştıracağız? Bu tür rivayetlerin Hz. Peygambere isnat edilmesinin arkasında, Hz. Peygamberden sonra Müslümanlar arasında meydana gelen tatsız olaylara mazeret bulma ve farklı görüşlere sahip grupların, birbirlerini suçlama çabalarının bulunduğu sanılmaktadır.27 Hadis külliyatının, genelde, insan sorumluluğunu anlamsız kılan bir yaklaşımı telkin etmesi, Emevi yöneticilerinin kader anlayışı ile paralellik arz etmektedir. Hadislerin yazıya geçirilmediği bir dönemde, böyle bir yönetimin olması, Müslümanın geleceğini de olumsuz yönde etkilemiştir. Bugün, bilebildiğimiz ve elimizde mevcut olan en eski hadis kitabi, imam-i Malik'in Muvatta'sıdır.
    Bu eser Emevi Devleti'nin yıkılmasından sonra toplanmıştır.28
    Sahabe Dönemi'nde de kader konusunda zaman zaman tartışmaların yapıldığı bildirilmektedir. Bu devirde yapılan tartışmalardan birkaç örnek vererek, konuyu biraz daha açmak faydalı olacaktır. Şam tarafını ziyarete giden Halife Ömer, Şam'da veba salgını olduğunu haber alınca şehre girmekten vazgeçerek, buradan uzaklaşılması gerektiğini bildirir. Bunun üzerine Şam tarafında bulunan ordunun komutanı Ebu Ubeyde, kaderi gerekçe göstererek, Hz. Ömer'in uzaklaşma önerisini eleştirir.29 Hatta, Hz. Ömer'e, "Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun? diye sorar. Onun bu itirazına Halife: "Evet Allah'ın kaderinden Allah'ın kaderine kaçıyorum."30 karşılığını verir: Görülüyor ki; Hz. Ömer'in kader anlayışı ile Ebu Ubeyde'nin kader anlayışı çok farklıdır. Ebu Ubeyde'ye göre, her şey Allah tarafından ezelde tespit edilip, programlandığı için kaderden kaçmak mümkün değildir. Hz. Ömer'e göre ise, ezelde tespit edilenler imkânlar olduğu için veba hastalığı olan yere girenin, bu hastalığa yakalanması da Allah'ın kaderi, bu hastalığın olduğu yere girmeyerek ondan kaçanın kurtulması da Allah'ın kaderidir.
    Nitekim, Ebu Ubeyde ve Yezid b. Ebi Süfyan gibi, birçok ileri gelen sahabe veba hastalığından öldü32. Vebadan kaçan Hz. Ömer ise yaşamını sürdürdü. Müslümanlardan bir grup tarafından muhasara edilen Halife Osman, hilafetten ayrılmasını isteyenlere karşı, kaderi gerekçe göstererek, isteklerini reddetmişti.
    Ancak, ayni gerekçe ile isyancıların halifeyi taşa tutmalarından sonra, Hz. Osman'ın, onların kaderi gerekçe göstermelerini kabul etmediğini görmekteyiz.
    Hz. Ali'nin kader konusundaki düşüncesi daha açıktır. O, Allah'ın emir ve nehiylerinin konusu olan fiillerde, Allah tarafından önceden belirlenmiş bir hususun olamayacağını, aksi halde, Allah'ın kitap göndermesinin, peygamber göndermesinin, emretmesinin, nehyetmesinin bir anlamı kalmayacağını bildirmiştir. Ayrıca, kaderin ancak insanın sorumlu olmadığı konularda olacağını açıklayarak, kader kavramı ile insan sorumluluğu arasındaki ilişkiye de dikkat çekmiştir35. İnsanın sorumlu olduğu hususlarda ise "kader, iyi işi yapmak, kotu işi yapmamakta insanı serbest bırakmaktır."36 Yani, kader insanın neticesinden lehte ve aleyhte sorumlu olduğu fiillerinde hür olması ve istediğini yapabilmesidir. Hz. Hasan da irade hürriyeti ile sevap ve günah arasında bağı kurmuş ve insan fiillerinde önceden tespite karşı çıkmıştır.37 Ona göre, ön tespit irade hürriyetini ve dolayısıyla insan sorumluluğunu ortadan kaldırmaktadır.
    Halife Ali'ye karşı, kendine has metotlarla; yürüttüğü mücadeleyi kazanan Muaviye, Hicretin 41. yılında Emevi Devleti'ni kurdu38. Emevi yönetimi, kuruluşundaki gayri meşruluğun sıkıntısını, kader kavramının arkasına sığınarak gidermeğe çalışmış ve kaderci düşüncenin gelişmesi için elinden geleni yapmıştır. Çünkü onlar, kaderciliği siyasi geleceklerinin garantisi olarak görüyorlardı. Kaderci düşüncenin gelişip yayılması için ilk adımlar, bizzat devletin kurucusu Muaviye tarafından atılmıştı39 Muaviye'nin, Halife Ali'ye karşı isyanının, savaşının tutarlı dini ve siyasi gerekçesi yoktu. Onun tek sığınağı kader kavramı kalmıştı. Bu kavram öyle bir sığınaktır ki, ona hem zalim, hem de mazlum beraber sığınabilirler. Bir yandan zalimin zulmünün sebebi, diğer yandan mazlumun acizliğinin gerekçesi olabilmektedir.
    Emevi Devleti'nin yöneticilerine karşı gelmek, kadere dolayısıyla Allah'a karşı gelmek olduğundan, karsı gelenin öldürülmesi helal olmaktadır.40 Muaviye'nin oğlu Yezid halka şöyle seslenmişti: "Ey insanlar, sizin uğraşmanıza gerek yoktur. "Allah bir isi beğenmediği zaman onu değiştirir..."41 Allah bizi değiştirmediğine göre, Allah'ın istediğine karşı çıkmaya sizin hakkınız olamaz. Size düşen itaat etmek, Allah'ın iradesine rıza göstermektir.42 Emevi halifeleri, sadece Allah'ın ezelde yazdığı yazıyı, yani, "Allah'ın kaderini infaz" ettiklerini belirtiyorlardı.43

    Emevi yöneticilerinin kader kavramına sığınma taktikleri, Müslümanlar arasında değişik tepkilerin doğmasına sebep oldu. Ma'bed b. Halid el-Cühem, Gaylan ed-Dimeşki ve Yunus el-Esvari gibi düşünen alimler, yönetimin desteklediği düşünceyi yüksek sesle eleştirerek; Emevilerin tanımladığı kaderin olmadığını, yapılan zulmün Allah'tan değil, idarecilerden kaynaklandığını ve halkın bu zulmü ortadan kaldırabileceğini, belirttiler44. Nitekim bu düşünce halk arasında yayıldı. Emevi yöneticileri; başta yukarıda zikredilen alimler olmak üzere, kendileri gibi kaderi anlamayanların ileri gelenlerini katlettiler.45 Kaderci düşünceyi kabul etmeyenler, olaylarda insan sorumluluğunu benimsediklerinden, siyasi idare için tehlike teşkil ediyorlardı. Çünkü "Kader Doktrini" politikayla yakından ilgiliydi.46
    Hasan el-Basri de kader konusunda Emevilerin destekledikleri düşünceye karşı çıkmıştı. Fakat kendi düşüncesini açıkça ortaya koymamıştı.47 Şehristani, Hasan Basri'nin kader hususundaki görüşlerinin, kaderi kabul etmeyenlere benzediğini, bildirmektedir48.
    Emevi halifelerinin istediği şekilde kader kavramını yorumlayan Ca'd b. Dirhem, Cehm b. Safvan gibi yazarlar da vardı. Bunlara göre, "bütün fiillerde cebir olduğu gibi mükâfat ve ceza da cebirdir."49 Bu düşünceyi savunan ekole Cebriye Mezhebi, denmektedir. Bu mezhebe göre, hiçbir şeyden kaçınma imkânı yoktur. "Ne kadar çalışılırsa çalışılsın meydana gelecek bir şey önlenemeyeceği gibi, meydana gelmeyecek olan bir şey de meydana getirilemez."50 Cebriye'den Hüseyin b. Muhammed en-Neccar: "Allah; kulun hayır, şer, güzel ve çirkin amellerini yaratandır. Kul da o amelleri kesbeder",51 fikrini ileri sürerek; mezhebinin görüşlerini biraz yumuşatmıştır. Cebri düşüncenin, zamanla diğer mezheplere de sirayet ettiği görülmüştür. Bu düşünce şekline göre, olayları izah etmek çok kolaydır. Sahabe arasında siyasi çıkar çekişmelerinden doğan tatsız olaylar dahi, Allah'ın ezeldeki yazgısının yerine gelmesi olarak açıklanmıştır.52 Bundan dolayı da onların hatalarının araştırılmaması istenmektedir.53 Çünkü, onların bir kusuru yoktur. Allah'ın, ezelde takdir ettiği kaderi yerine getirmişlerdir.
    İslam ümmetinin en büyük şanssızlığı, hadislerin toplanarak kayda geçirilmediği bir dönemde, meşru yönetimi isyan sonucu devirerek kurulmuş bir yönetimin, kaderci düşünceyi desteklemesi olsa gerektir. Hadis külliyatının kaderci karaktere bürünmesinin arkasında bu olgu yatmaktadır. Düşünen Müslüman, Peygamberi ile karşı karşıya getirilmiştir. Hadisçilerimiz ise nakledilenleri değil, nakledenleri araştırmakla meşgul olmuşlardır: islam kültürünün teşekkül devrinde meşruluk sıkıntısı çeken siyasi yapının, islam ümmetinin geleceğini de ipotek altına alması bu hadisçilerin sayesinde gerçekleşmiştir. Bugün Müslümanlar hadis problemi ile de karşı karşıyadırlar. Müslüman'ın dünya görüşünün ortaya konması için tek olgu olması gereken Kuran-ı Kerim'in karşısına, hadis yedek bir olgu olarak çıkarılmış, hatta onun gibi bir olgu olduğu dahi ileri sürülebilmiştir54. Böylece, Kuran olgulardan biri durumuna düşürülmüştür. Olgular çoğalınca da İslam’ın hayata intibak esnekliği kaybolmuş ve hayata alternatif bir dünya görüşü halini almıştır.

    Kur'an'ın muhatabı insan aklıdır. Bundan dolayı insandan düşünmesini istemektedir.55 Kur'an'ın anlaşılmasında kültür seviyesi de önemlidir. Herkes kültürü nispetinde ondan istifade edebilir. Onu şartsız okumak, yararlanma imkanını artırmaktadır. Ancak, genelde Müslümanlar, Kur'an'ın ne dediğinden ziyade, kendi düşüncelerini doğrulamak için Kur'an'dan deliller aramışlar, neticede her birinin dayanağı Kur'an olduğu iddia edilen birbirine zıt görüşler ortaya çıkmıştır. Mesela, kaderciliği savunanlar da, insanın sorumlu olduğu fiillerinde ezeli tespitin olmadığını belirtenler de, bunların arasında uzlaşmacı bir tavır takınanlar da görüşlerinin doğruluğunu ortaya koymak için, Kur'an'ın ayetlerini delil getirmişlerdir. Kur'an'ı bir bütün olarak ele almayı düşünmemişlerdir. Hatta, bir konuda ayetlerin azlığına ve çokluğuna göre; çoğunluğun telkin ettiğini sandığı anlamdan yana tavır aldıklarını ileri sürenler dahi vardır56.
    Kur'an'ın ayetlerini, hiçbir insanın kendi arzusuna göre anlamaya hakkı ve yetkisi yoktur. Her insanın, Kur'an'ın muhatabı olması keyfiyeti, insana onun ayetlerini istediği doğrultuda yorumlama yetkisi vermemektedir. O halde, insan Kur'an ayetlerini nasıl anlayacaktır? Bu konuda ölçüleri neler olmalıdır? Kur'an'ın bir ayetini anlamak için; A-Ayet çerçevesini, B-Siyak-Sibak çerçevesini, C-Kur'an'ın Bütünlüğü çerçevesini,57 D-Kainattaki Fiziki ve Sosyal Kanunlar çerçevesini,58 E-Akli Selim çerçevesini59 göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. Yani, bir ayeti anlamak için bu beş esasa dikkat edilmelidir. Anladığımız mananın, bunlardan hiçbirine aykırı olamayacağını bilmemiz lazımdır. Burada bir noktaya da işaret etmek gerekmektedir. Kur'an ayetlerini, yukarıda belirttiğimiz beş ilkeye dikkat ederek kavramaya çalışırsak; "herkese göre Kur'ani doğrular yerine, Kur'an'ın kendi doğrularını"60 ortaya koyma imkânını elde edebiliriz. Bu düşünce doğrultusunda kader problemine Kur'an'ın yaklaşım tarzını tetkik etmeye çalışacağız.
    Kader kelimesi, Kur'an'da; ölçme, güç yetirme, kudret, ölçerek takdir ederek tayin, rızkı daraltma, Allah'ın irade ettiği külli hüküm ve önceden ölçüp-biçip hüküm verme manalarında kullanılmıştır.61 Bu kelimeye bu anlamların dışında; her şeyin olduğu gibi kılınması, kaza ve hüküm manaları yüklenmiştir62. Son iki anlamın Kur'an'da kullanılmamış olması, kelimenin bu iki anlamı sonradan kazanmış olabileceğini düşündürmektedir.63 Kader kelimesinin yerine kaza kelimesi de kullanılmaktadır. Kaza kelimesi Kur'an'da on anlamda kullanılmıştır64; Istılahda; "Kaza; Allah'ım ezelde bütün eşyanın gelecekte ne şekilde olacağını bilmesi, kader ise, bu eşyanın Allah'ın ezeldeki eşya ile ilgili ilmine uygun olarak icat edilmesidir."65
    Kur'an'ın birçok ayetinde geçen kader kelimesi ve bu kelimenin müştaklarının mihverini, "bir olgu dahilinde tayin etmek, her şeyi bir olgu ve nizama göre tanzim"66 etmek teşkil etmektedir. Kader kelimesinin geçtiği ayetlerden hiçbiri, insanın sorumlu olduğu fiillerinin, alın yazısı manasında, ortaya çıkmasından önce takdir edildiği anlamını taşımamaktadır. Kader konusunda yapılan tartışma, Allah'ın kainati belli bir düzen dahilinde yaratmasında değil, işlediği fiillerinden lehte veya aleyhte sorumlu olan insanın, bu yaptıklarının Allah tarafından ezelde tayin ve tespit edilip-edilmediğinde yoğunlaşmaktadır. Eğer kader, "Bu kâinattaki ilahi kanunlardır."67 şeklinde anlaşılsaydı, bu hususta hiçbir tartışma olmayabilirdi. Kâinattaki düzenlemeyi insan fiillerine de teşmil edince, insan hürriyetinin anlamı kalmamaktadır. Hâlbuki insani hür bir varlık olarak yaratan Allah'tır.
    Hürriyet, hem iyiliğin hem de kötülüğün kaynağıdır. Kötülük yapma imkânı olmayanın iyilik yapmasından bahsetmek abes olur. Çünkü; bu durumda iyilik mecburi istikamettir. Seçeneği yoktur, Kader problemine çözüm bulmak için, Allah’ın ilminden değil, insan sorumluluğundan ve dolayısıyla insan hürriyetinden hareket etmek zorundayız.
    Bu konuda hareket noktamız sorunun çözümünde bize yardımcı olacaktır. Önceden tespit, irade konusu olmayan ve insanın sorumlu olmadığı alanlarda olabilir. İnsana bırakılan alanlarda ise kaderi, insanın davranışları belirlemektedir. Yani, insanın sorumlu olduğu hususlarda kaderi insan çizmektedir. Kur'an bu duruma işaretle, "...Bir millet kendini bozmadıkça Allah onların durumunu değiştirmez..."68 "insan ancak çalıştığına erişir"69 buyrulmaktadır.
    Kader konusunda, insanın iradesini ilgilendiren nokta ile tabii ve kevni hadiseleri ilgilendiren ciheti birbirinden ayırmak lazımdır.70 İnsanın dışındaki varlıkların mukadderatlarının tayin ve tespitinde, sorumlulukları olmadıklarından dolayı, bir sakınca yoktur. Ancak, insan sorumlu bir varlıktır. Kur'an bunu şöyle açıklamaktadır: "Doğrusu biz, sorumluluğu göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan ise onu yüklenmiştir."71 O halde, sorumlu olması cihetiyle diğer varlıklardan ayrılan insanın, sorumluluğu oranında hürriyetinin olması, sınırları Allah tarafından çizilmiş sahada insanın kendi kaderini kendinin belirlediği ortaya çıkmaktadır. İnsan kendi kaderini belirlerken Allah, ona yol göstererek yardımcı olmak için, peygamber ve kitap göndermektedir. Yani; insanın özgür iradesi olduğu için, Allah kuluna teklifte bulunmaktadır. İradenin mecburiyeti demek, irade yoktur demektir. Çünkü mecburiyetin olduğu yerde iradeden söz edilemez. Buna göre, insanın kaderi, iyiliği veya kötülüğü yapacak şekilde yaratılmış olmasıdır.
    Zemahşeri, Furkan suresinin ikinci ayetinin yorumunda Allah'ın takdiri konusunda,"... gördüğün gibi, Allah insanı takdir ettiği bu düzgün şekilde yarattı. Yaratılmasını takdir edip de yarattığı her şeyi farklı olarak yaratmadı."74
    Bu görüşe göre, takdir insanın sorumlu olmadığı alanları kapsamaktadır. İnsanın sorumlu olduğu fiillerinde ise birey, en az iki seçenekten birini tercih edebilecek şekilde hür bırakılmıştır75.
    Kader kelimesi ve müştakları geçmediği halde, kaderci görüşü benimseyenlerin insanın irade hürriyetini kaldırdığını anladıkları ayetler de bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi; "Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz,"76 Bu ayet, Onlara göre, insan iradesinde cebrin olduğunu ortaya koymaktadır77. İradedeki cebir ile fiildeki cebir arasında pek fark olmadığından, iradede cebrin olduğunu ileri sürenlere de "Cebriyeci" demekte bir sakınca olmasa gerektir. Eş'ari: "Kullar fiillerinde, hür, ihtiyarlarında (seçimlerinde) mecburdurlar."78 görüşündedir. Bazı yazarlara göre, "irade ve seçimdeki mecburiyet, fiillerde de mecburiyeti gerektirir."79
    Bundan dolayi Eş'ari'nin, "katıksız cebri" olduğu belirtilmiştir80. Gerçekten, söz konusu ayetten insan iradesini selbeden, yani, ortadan kaldıran bir anlam çıkarılabilir mi? Meşiet ile irade aynı manaları taşıyan iki kelimedirler81.
    Bu ayeti, Allah'ın "Sizin dilemenizi dilemesi, iradenizi irade etmesi ile diliyorsunuz."82 şeklinde anlamak lazımdır. Eğer; Allah insana dileme imkânını vermeseydi, insanın dileme hürriyeti olmazdı.
    Size verilen bu irade, Allah'ın size verdiği bir lütfudur. Aksi halde, bir irade hürriyetinden söz edilemezdi.83 Ayetin sibakını da dikkate alırsak, bu anlamın doğruluğu ortaya çıkmaktadır; "Ey insanlar nereye gidiyorsunuz? Kur'an, ancak aranızdan doğru yola girmeyi dileyene ve âlemlere bir öğüttür. "Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe, sizler bir şey dileyemezsiniz."84 Yukarıda da belirttiğimiz gibi, burada ifade edilen husus, insana dileme hürriyetinin Allah tarafından verilmiş olmasıdır.
    Kur'an'ın bir konudaki görüşünü ortaya koymak için, o konu ile ilgili tüm ayetleri dikkate almak lazımdır. Kur'an'da "şae" ve müştaklarının geçtiği birçok ayet bulunmaktadır. Allah'ın dilemesine, cebrî anlam yükleyen müşriklerin gerekçelerini Allah kabul etmemiştir. Onların kabul edilmeyen gerekçelerinin, bazı Müslüman yazarlarca benimsenmesi, din açısından hayret uyandıracak bir tavır olsa gerektir. Allah, puta tapanların, "Allah dileseydi babalarımız ve biz puta tapmaz ve hiçbir şeyi haram kılmazdık." demelerini; "...siz ancak zanna uyuyorsunuz ve sadece tahminde bulunuyorsunuz..."85 buyurarak reddetmiştir. Bir sonraki ayette de; "...0 dileseydi, hepinizi doğru yola eriştirirdi."86 buyurmaktadır. Yunus suresindeki bir ayette, Allah'ın dilemesinin hangi anlama geldiği açıkça ifade edilmektedir. "Ey Muhammed, Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı, öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın?"87 Allah, insanları zorlamadığına göre, yani, onlara hürriyet verdiğine göre, insanları zorlamaya hakkın yoktur. ".. Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin."88 Görülüyor ki, bu ayetler insana dileme hürriyetinin verildiğini ortaya koymaktadır
    İnsan yaratılmadan önce, insan fiillerinin takdir edildiğine delil olarak gösterilen diğer bir ayet de [Hadid,22] ayetidir. Bu ayette şöyle buyrulmaktadır; "Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce o, kitapta bulunmasın. Doğrusu bu Allah'a kolaydır." Burada "kitap"tan anlaşılması gereken mana nedir? Bir başka ayette "...Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır."89 Yaş ve kuru her şeyin bir kitapta olması, onların varlıkları değil, varlık alanında tabi olacakları kanunlar, kurallar olsa gerektir. Kitap kelimesi bu anlamda başka ayetlerde de kullanılmıştır.90 [Hadid, 22] deki ayeti Zemahşeri, musibetleri yaratmadan önce, hangi durumlarda insanların başına musibet geleceğini tespit etmişizdir, anlamında olduğunu belirtmiştir91 Diğer bir ayette: "Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle, işlediklerinizden ötürüdür.." Bu ayete göre, insanın başına gelen musibetten, insanın sorumlu olduğu ortaya çıkmaktadır. Eğer, insanın başına gelen musibet önceden takdir edildiyse, bunda insanın sorumlu olmasını bir manası olamaz. Ya da cebri görüşü benimseyen bir kimsenin ileri sürdüğü gibi, "Bunu böyle Allah yapıyor, fakat bir şey diyemiyoruz."93 şeklinde düşünmemiz gerekir ki; bu da insanın robot olduğunu kabul etmek demektir.
    İnsanın başına iyi veya kötü bir şeyin gelebilmesi, önceden tespit edilen kurallara göredir. Yani; Allah musibetleri yaratmadan, bunları insanlara verirken, hangi esaslara göre vereceğini belirlemiştir. İnsanın başına kendi fiili neticesi felaket gelebildiği gibi, kendi kusuru olmadığı halde de musibet gelebilir. Hatta, Kur'an, Allah'ın denemek için dahi çeşitli musibetler verdiğini bildirmektedir.94 Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan; her şeyin ölçüsünün, kanununun ve nizamının Allah tarafından konulduğunu, bu kuralların bir kısmının insan tarafından da bilinebileceğini, bundan dolayı hür iradeli faillerin bu kurallar çerçevesinde hareket etmeleri istenmektedir. Netice olarak, insanlar tarafından bilinebilecek hususların Allah tarafından belirlendiğini ve kanunlarının tespit edildiğini, insanlarca bilinemeyeceklerin ise insan faaliyetleri neticesine göre kaderlerinin insan tarafından çizildiğini ifade etmek mümkündür.

    Kader konusunda karşımıza çıkan önemli husus, Allah'ın ilmi meselesidir. Kainatın nizamını ve ondaki kanunları, Allah'ın, önceden tespit ettiğini ve bunlarda bir değişiklik olmadığını ve olamayacağını Kur'an bildirmektedir. "...bütün tabiat, Allah'a "otomatik bir irade" ile itaat eder."96 Acaba insan da buna dâhil midir? İrade verilerek diğer varlıklardan ayrılan insanın, sorumlu olması hasebiyle de başka varlıklardan ayrıldığı bilinmektedir. Tartışma, önceden tespit edilenlerin içine, iradeli ve sorumlu varlık olan insanın fillerinin girip-girmeyeceği meselesidir. Başka bir ifade ile kâinattaki nizamın, insanın iradesine ve fiillerine teşmil edilip edilemeyeceğidir. İnsanın sorumlu bir varlık olduğu inkâr edilmeden, bu düzenlemenin insan fiillerine teşmil edilmesi mümkün değildir. İnsanın sorumlu bir varlık olduğu veri olduğuna göre Allah'ın yasası, insan cinsi için ezelde çizdiği sınırlar içinde ferdin hür olmasıdır. Bu anlamda, insan için yalnız Allah'ın çizdiği kaderden değil, kendisinin, ailesinin milletinin ve diğer milletlerin çizdiği kaderlerden de bahsetmek mümkündür. Ancak, insanlar tarafından çizilen kaderleri, insanın aklını kullanarak değiştirmesi de söz konusudur. İnsanlar tarafından çizilen kaderlerin, çeşitli sebeplerden dolayı, Allah'a yüklenmesi, kader kavramının keyfi olarak kullanıldığını ortaya koymaktadır.
    İnsana irade veren ve onu hür kılan Allah'tır.97 Allah, hür iradeli insanı yaratmakla; kendi iradesini, insan davranışları konusunda kısıtlamıştır. Eğer Allah, insanı özgür kılmak için, insan davranışları hususunda, iradesini sınırlandırıyorsa; ona kendi "plan ve projelerini hazırlama imkanı vermek için bilgisini de sınırlıyor demektir."98 Kaldı ki Descartes (Dekart) da Allah'ın bilmesini ve irade etmesini bir ve aynı şey saymaktadır.99 İnsan için sorumluluk esas ise hürriyet de esastır. İnsan hürriyetini korumak, en azından Allah'ın ilmine zarar gelmesin endişesi kadar önem arz etmektedir. "İnsan hem mecbur hem de mesuldür. Bu iki durum arasında görülen çelişki kaderin sırrı olarak kalacaktır."100 tarzındaki bir düşünceyi, Kur'ani esaslarla uzlaştırmak mümkün değildir.101 Allah'ın, hem insanların düşünmelerini hem de aklını devre dışı kalmasını istemesini izah etmek mümkün olmasa gerekir.
    Allah'ın, insanın neticesinden sorumlu olduğu davranışlarını önceden bilmesi, insanın hürriyetine, bilmemesi ise Allah'ın ilmine zarar vermektedir. Allah'ın ilminin cebri gerektirmediğini ileri sürmek, problemi çözmemektedir. Hatta bazı yazarlar, cebrin Allah'ın ezeli ilminden kaynaklandığını belirtmektedirler.103 Fikirlerimizi ortaya koyarken tutarlı olmak zorundayız. Aklın ilkelerine aykırı bir şeyin, Kur'an'a uygun bir görüş olacağını düşünemeyiz. "Söz gelişi, insanın fiilleri de dahil olmak üzere her şeyin önceden bilindiğini, kesin olarak tayin ve tespit edildiğini öne süren bir görüşle, insanda irade hürriyetinin varlığını öne süren görüşü bir ve aynı anda savunamayız. Ortada giderilmesi gereken bir tutarsızlık bulunmaktadır."104 Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kur'an'ın ayetleri gibi akıl da Allah'ın ayetidir. Allah'ın ayetlerinin birbirini nakzetmesi düşünülemez. Nitekim Kur'an-ı kerim'de 275 yerde, "düşünmüyor musunuz? Akıl erdiremiyor musunuz?" diye sorulmakta; 200 yerde de bizzat "düşünme ve tefekkür" emredilmekte 12 yerde "dolaşarak, araştırıp ibret alma" önerilmekte ve 670 yerde de ilme teşvik yapılmaktadır.105
    Bilmenin olabilmesi için fiili bir durumun olması lazımdır. Ortada fiili ve gerçek bir durum olmadığı zaman bilmenin olmaması Allah için bir eksiklik olur mu? İnsanın iyilik veya kötülük işleyecek tarzda yaratılmış olması, insan fiillerinin planlanamayacağının kanıtı olamaz mı? Hürriyet verilerek diğer varlıklardan ayrılan insanın, neticesinden sorumlu olduğu davranışlarında da Allah'ın ilminde istisna olması düşünülemez mi? İnsan davranışları ile Allah'ın ilmi arasında ilişki kuran Mutezile'den Muhammed b. Numan: "Allah, ancak takdir ve irade ettiği şeyi bilir. Takdirden önce bir şeyi bilmesi imkânsızdır. Eğer kulların fiillerini bilmiş olsaydı, onları imtihan etmesi ve denemesi imkânsız olurdu."106 görüşünü ileri sürmüştür.
    Yine Mutezile'den Hişam b. Hakem Bakara-143. Al-i imran-140,142. ve 167. Tevbe-16. Hadid-25. Ankebut-3 ve 11. Muhammed-31. Cin-28. ayetlerini delil getirerek, "Allah Teâlâ hadisatın hudusunu ancak vukuu anında bilir, Çünkü bu ayetler Allah’ın bu şeyleri ancak hudusu sırasında bildiğini ifade ediyor."107 demiştir. Farabi ve İbni Sina gibi Müslüman filozoflara göre, Allah'ın ilmi, objesini var kılan bir bilgidir. Yani, "Allah'ın bilmesi yaratması demektir"108
    Bu konuda Muhammed ikbal de; ilahi bilgide suje-obje ilişkisi yoktur. Allah'ın bildiği şey olur. Allah'ın bilgisinin, "kendi objesini yaratan bilgi" olduğunu söylemektedir.109 Görüldüğü gibi, beşeri bilgi ile ilahi bilgi mahiyet itibariyle de farklıdır. "İlim, ma'luma tabidir"110 görüşü insan bilgisi için söz konusu iken, ilahi bilgi için geçersizdir.
    Kader meselesine Allah'ın ilmi açısından değil, insanın sorumluluğu cihetinden bakmalıyız. Allah yüce bir değerdir. Fakat insanın bizzat kendisi de bir değerdir. Allah'ın çizdiği sınırlar dahilinde insan serbestçe hareket etmektedir.111 Bu açıdan baktığımızda "kader, bir şeyin kendi içinde var olan güç, onun yaratılışının derinliklerinde saklı bulunan ve gerçekleştirilebilecek olan imkanlardır."112 Ezeldeki tayin ve tespitin değil insanın hürriyetini, ilahi faaliyet imkanını da ortadan kaldığını ileri süren İkbal, Rahman suresinin 29. ayetini delil getirerek, Allah' her an bir işin meşgul ettiğini, bildirmektedir.113 İlahi hayatta "yeniliğin" söz konusu olduğunu belirten İkbal, "her yaratma fiilini, önceden tespit ve tayin edilmiş bir fiil olarak değil, yeni bir hadise olarak görür."
    Kader problemi ile yakından ilgili olan bir diğer konu da kulun fiilinin yaratıcısı olup-olmaması meselesidir. Bu tartışmanın temelinde "yaratma" kelimesine yüklenen değişik anlamlar yatmaktadır. İnsanın yaptıklarından sorumlu olduğu gerçeğinden hareketle Mu'tezile; "kul fiilinin yaratıcısıdır." Görüşünü benimsemişti. Maveraünnehir alimleri, bu görüşünden dolayı Mu'tezile mensuplarının, Mecusilerden daha şiddetli kafir olduklarını iddia etmişlerdi.115 Kendileri ise kulun fiilini, kulun Allah ile birlikte yaptığını söylüyorlardı116. Maturidi'ye göre de kula, fiilinin yaratıcısı denemez117. Maturidi Mezhebini benimseyenlerin, fiilde kulun sorumluluğunu ortaya koymak için, irade-i cüz'iyyeye ağırlık verdiklerini ve cüz'i iradenin mahluk olmadığını ileri sürdüklerini görüyoruz. Cüz'i iradenin mahluk olmadığından neyi kastettiklerini anlamak mümkün değildir. Acaba cüz'i iradenin olmadığını mı ifade etmek istemişlerdir?
    Eğer böyle bir irade varsa, bunun Allah tarafından yaratılmış olması gerekmektedir. Eger cüz'i irade yoksa, Maturidiler insan sorumluluğunu nasıl izah edeceklerdir? Bu, izaha muhtaç bir mesele olarak durmaktadır.
    Es'arilerin durumu daha açıktır. Kullar iradelerinde mecburdurlar.119 Bu düşünceye göre insan sorumluluğunu ispatlamak da mümkün olamamaktadır.
    Kur'an'a göre, "yaratma" kelimesini insan için kullanmak mümkün mü? Bu kelimeyi Kur'an'ın, Allah'tan başka varlıklar için kullandığını görüyoruz. [Maide/110] de; Hz. İsa'ya hitaben, "...sen iznimle, çamurdan kuş gibi bir şey yaratmış, ona üflemiştin de iznimle kuş olmuştu..." buyrulmaktadır. [Ankebut/17]de, "...aslı olmayan sözler yaratıyorsunuz..." [Mü'minun/14] de; "yaratanların en güzeli olan Allah ne uludur." [Saffat /125] de ise, "Yaratanların en güzeli olan Allah'ı bırakıp da Baal putuna mı tapıyorsunuz." buyrulmuştur. Kula yaratmanın verilemeyeceğini ileri sürenler de [Zümer/62]de: "Allah her şeyin yaratanıdır"120 [Saffat/ 96] da "Oysa sizi de, yonttuklarınızı da Allah yaratmıştır"; [A'raf /54], “..bilin ki, yaratma da emir de Allah'ın hakkıdır." buyrulmasını delil getirmektedirler. Hiçbir Müslüman'ın, Kur'an'ın bir ayetini, diğer bir ayetine karşı olacak şekilde anlamaya ve yorumlamaya hakkı yoktur.
    Bunu bizzat Kur'an'ın ayeti yasaklamaktadır. Böyle bir anlayış, Kur'an'ın Kur'anlığını tartışma konusu yapmak demektir. [Nisa /82] de: "Kur'an'ı durup düşünmüyorlar mı? Eğer O Allah'tan başkasından gelseydi, Onda çok aykırılıklar bulurlardı." buyrulmaktadır. "Kur'an'da ihtilaf olmadığı için, bizim Kur'an'ın ayetlerini birbirine aykırı olacak şekilde anlamaya yetkimiz olmasa gerektir.
    Yaratma (Halaka) kelimesini, yukarıda zikredilen her iki grup ayetlerin anlamlarını kapsayacak şekilde yorumlamak mümkündür. Kelimenin sözlük manası bize bu imkanı veriyor. Yaratma kelimesi; yoktan var etme ve vardan var etme anlamlarına gelmektedir.121 Ham maddesi, malzemesi bulunmayan şeyi var kılmak olan "yoktan var etme" gücü yalnız Allah'a aittir.122 "Vardan var etme"nin ise yapma ile karşılanabileceğinden, bunun yoktan var edilmiş şeyler üzerinde bir tasarruf, bir şekil değiştirme olduğunu, insanın yaratmasından bunun anlaşılacağını, dolayısıyla insanın gücü içerisinde olduğunu123 kabul etmek mümkündür. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kur'an'ın ayetlerini bir bütün olarak ele almadığımız zaman; yanlış neticelere varmaktayız. Görülüyor ki, Kur'an Allah'ın dışında yaratmayı kabul etmektedir. Bu durumda, kul fiilinin yaratıcısıdır, demekte bir sakınca olmasa gerektir.
    Allah ile kulun ortaklasa kulun fiilini gerçekleştirdiğini benimsemekten, insanın, fiilinin yaratıcısı olduğunu kabul etmek daha tutarlıdır. Kulun kendisinin yaratılması başka şey, fiilinin yaratılması başka şeydir: Davranışlarında hür bir varlık yaratmak; davranışları da programlı robot bir varlık yaratmaktan daha zor olsa gerektir. Bundan dolayı, kendi fiilini yaratacak kulu yaratmak, ilahi kudretin şanına daha çok layıktır. İslam'ın teklifleri irade hürriyetine ve imkana dayanır. Allah insana bir güç vermiştir. Bu gücün iyiliğe veya kötülüğe kullanılması insanın elindedir, iyiliğin veya kötülüğün yapılabilmesi imkanı kaderdir. Hürriyetin olabilmesi için çeşitli imkânlar olmalıdır. "Hürriyet, insana Allah tarafında verilmiş bir haldir. Neden Allah yaratıklar arasında insana hürriyet tanımıştır? sorusu Mutlak Varlığın fiiliyle ilgili olduğu için, insan tarafından cevaplandırılamaz."124 Ancak, "insan hem mecburdur hem de mesuldür. Bu iki durum arasında görülen çelişki kaderin sırrı olarak kalacaktır."125 tarzındaki yorumlara katılmamız söz konusu olamaz. Çünkü, İslam’da hiçbir konuda insan aklına aykırı izahların yapılmasına imkan yoktur. İnsanoğluna akıl denen nimeti veren de Allah, insandan düşünmesini, aklını kullanmasını isteyen de Allah'tır. "Gayba iman"ı aklın ilkelerine aykırı şeylere inanmak olarak anlayanlar da bulunmaktadır. Hâlbuki Kur'an gayba imanı isterken, insandan aklını kullanmasını da istemiştir.126 İnsanoğlu Allah'ın yarattığı bir varlık olup127 onun yanında bir değeri vardır. Dünyayı imar etmekle görevlendirilmiştir.128
    Kur'an'ın şartlı okunması birtakım yanlış değerlendirmelerin yapılmasına, yol açmaktadır. Mesela Gurabi; "Kur'an'da bazı ayetlerin cebre ve bazı ayetlerin de hürriyete delalet ettiğini "129 ileri sürmektedir. Hüseyin Atay da aynı görüşe katılarak; "insana tam sorumluluğu yükleyen ayetler olduğu gibi, her şeyi Allah'ın yaptığını bildiren ayetler de vardır."130 demektedir. Muhtemelen bu hatalı anlayışların sebebi, Kur'an'ın ayetlerinin, Kur'an'ın bütünlüğü içerisinde değerlendirilmesi esasından hareket edilmemesi olsa gerektir. Kur'an'ın bölünerek anlaşılmasına131, ayetlerinin birbirine zıt olacak şekilde yorumlanmasına132 bizzat Kur'an karşıdır. Kader konusunda da birbirlerine zıt ayetlerin olması düşünülemez. Allah'ın insana kitap ve peygamber göndermesi; emretmesi, nehyetmesi insanın hürriyetinin olduğunun en açık delilidir. "İnsan iradesini inkâr ederek, Kur'an'ın mutlak insan davranışının cebrini savunduğunu ileri sürmek, yalnız Kur'an'ın tümünü reddetmek değil, aynı zamanda, bizzat temelini de yok etmek demektir."133
    Takdir ile yakından ilgili bir diğer husus da "kötülük meselesi" olsa gerektir. Bu problemin de ortaya çıkış sebebi, insan sorumluluğu esas alınmayıp, Allah'ın "kudretinden hareket edilerek, bunun da yanlış değerlendirilmesi olarak görülmektedir. Allah'ın, insanı iyilik ya da kötülük yapacak şekilde yaratması; Allah'ın iyiliği veya kötülüğü yaratması olarak değerlendirilmiştir. Hâlbuki Allah, iyiliğin de kötülüğün de kanunlarını koymuş, iyiliğe gidecek yolu insanlara tavsiye etmiştir. Kâinat nötrdür. İyi veya kötü, dış âlemde var olan şeyler değil, insan davranışlarının ölçüleridir. İslam'ın dualizmi, insanın kendi içindedir.134
    Kainatta tek bir esas, Allah'ın kanunları caridir. Maturidi; "Şerrin takdiri şer değildir" görüşünü ileri sürerek, bu noktaya işaret etmek istemiştir. Bu durum, Kur'an'da açıka belirtilmektedir. Nisa suresini 78. ve 79. ayetlerinde: "...Onlara bir iyilik gelirse: "Bu Allah'tandır." derler, bir kötülüğe uğrarlarsa "Bu, senin tarafındandır" derler. Ey Muhammed de ki: "Hepsi Allah'tandır." Bunlara ne oluyor ki, hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar? Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır, sana ne kötülük gelirse kendindendir..." buyrulmaktadır, İyinin Allah'tan kötünün ise nefisten olması esası; iyiliği Allah'ın, kötülüğü ise nefsin telkin ettiğini ortaya koymaktadır. Hepsinin Allah'tan olmasına gelince, iyiliğin ve kötülüğün reel varlıklarının değil, kanunlarının Allah tarafından konulduğunu ifade etse gerektir. Kur'an'da bu tür ifadelere sık sık rastlamak mümkündür. Mesela: Rahman suresinin 21. ayetinde: "Denizde yürüyen dağlar gibi gemiler Allah'ındır." buyrulmaktadır. Gemilerin Allah'ın olması ne demektir? Bu soruya Lokman suresinin 31. ayetinde açıklık getirilmektedir. "Gemilerin denizde Allah'ın lütfuyla yürüdüğünü görmez misin?" Yani Allah'ın kanunları sayesinde o gemiler denizde yürümektedirler. Demek ki, gemiler Allah'ın koyduğu kanun sayesinde denizde yüzebiliyorlar. Zümer suresinin 7. Ayetinde Allah'ın, kullarının inkârından razı olmadığı bildirilmektedir. Allah'ın razı olmadığı fiilin, kullar tarafından yapılmasını nasıl izah edeceğiz? Razı olmadığı fiili Allah niçin önlememektedir? Hâlbuki insanlara iyiliği emretmelerini, kötülüğü nehyetmelerini bildirmiştir.136 Allah, kendi yapmadığı şeyi niçin bizden istemektedir? Yoksa, "kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor?" "Gücü yetiyor da önlemek mi istemiyor?"137 diye düşünülebilir? Bu tür sorulara tutarlı cevap vermek için hareket noktamızı iyi tespit etmemiz lazımdır. Önce, iyilik ve kötülüğün ayrı ayrı yaratılması ile, iyiliği veya kötülüğü yapabilecek kabiliyette bir varlığın yaratılmasının; hangisinin daha büyük bir kudretin işi olabileceğine karar vermek gerekir. Şüphesiz, her ikisini de yapabilecek varlığı yaratmak, daha büyük bir kudretin işidir. O halde Allah insanı nötr olarak yaratmıştır.138 İyilik ve kötülük, insanın hür iradesi ile işlediği fiiller neticesinde ortaya çıkmaktadır. İmtihanın gereği de budur.139 İnsanın kaderi, onun bu kabiliyette yaratılmış olmasıdır.140
    Kader konusu içerisinde müzakere edilen bir diğer mesele de "ecel" olayıdır. Hiçbir insanın sonsuza değin yaşama imkanı yoktur.141 Her nefis ölümü tadacaktır.142 İnsan cinsi için dünya hayatı sürelidir. Bu süre ne kadardır? Bu sure nasıl sona ermektedir? Her insan için bu süre farklı mıdır? Maktul eceliyle mi, yoksa ecelini doldurmadan mı ölmüştür? Eceliyle öldüyse, katilin suçu nedir? gibi sorular insanları meşgul etmektedir. Bunlara da daha önce belirttiğimiz esaslar dâhilinde kısaca temas edeceğiz.
    Ecel kelimesi, lügatte müddet; süre gibi anlamlara gelmektedir.143 Ecel kelimesi ve müştakları birçok ayette geçmekte olup, bu kelimenin mihverini, sözlük manasına uygun olarak "süre, müddet" anlamları teşkil Bu ecel kavramı yalnız insanlar için değil, milletler için, Güneş ve Ay için, hatta, yer ile gök arasında bulunan her şeyin belli bir eceli olduğunu147, kısaca, her şeyin vakti ve suresinin belirlendiğini148 ifade etmek için kullanıldığı görülmektedir. Kelimenin bu kullanım alanları, insan ecelinden neyi anlamamız gerektiği konusunda bize ipuçları vermektedir. Tartışmanın özünü, Allah'ın, insan cinsi için bir ecel mi, yoksa her bir insan için ayrı ayrı eceller mi tayin ettiği sorusuna verilecek cevap oluşturmaktadır.
    Tespit edilen ecel, herhangi bir müdahale olmadığı zaman, insanın yaşayabileceği zaman dilimidir. Dünyaya gelen her insanın, yaşaması gereken sureye "ecel" yani, tabii ömür diyoruz. Bu, insan cinsi için takdir edilmiştir. Ragıp İsfehani; insanın ecelini, Allah'ın dünya hayatında hiçbir insanı, daha fazla bırakmadığı sınıra ulaşması olarak belirtmektedir. Ayrıca, kılıçla kesilme, boğulma ve yanma gibi illetlerle bu surenin kısaltıldığını ileri sürmektedir.149 Doğan her insanın, bu süreyi yaşama imkanı vardır. Çeşitli sebeplerden dolayı, bazı insanların ecelleri kısaltılmaktadır. Bunun kuralları da Allah tarafından konulmuştur: Fatır suresinin 11. ayetinde: "...Ömrü uzun olanın çok yaşaması ve ömürlerin azalması şüphesiz kitaptadır..." buyrulmaktadir150.
    İnsan ölümsüz olmadığına, yani, her insanın mutlaka öleceğine göre, bir insanı öldüren niçin bu fiilinden dolayı sorumludur? Zaten ölecek olan insanı öldürmek neden suç olsun?
    Kur'an'a göre, insan öldürmek büyük bir suçtur.151 Bu durumda, insan öldürmek fiilinin suç olması Kur'ani bir veridir. O halde, fiildeki insan sorumluluğunu nasıl izah edeceğiz? Burada Kur'an'da belirtilen ecel kavramından hareket ederek, meseleyi kısaca ortaya koymaya çalışalım: Acaba insan, Allah'ın insan cinsi için belirlediği sureyi kısaltabilir mi? insana bu imkân verilmiş midir? Birçok ayette; belli bir süreye kadar ertelemeden söz edilerek, bu surenin sonunda artık insana ilave bir sürenin (yaşama imkânının) verilmeyeceği buyrulmaktadır.152
    Kur'an'da: "Allah insanları haksızlıklarından ötürü yakalayacak olsaydı, yeryüzünde canlı bırakmazdı. Fakat onları belli bir sureye kadar erteler. Süreleri dolunca onu ne bir saat geciktirebilirler ne de öne alabilirler."153 buyrulmaktadır. Sürenin bitiminde uzatma yapılamayacağını anlıyoruz. Fakat ecelin öne alınmamasını nasıl anlayacağız? Demek ki, Allah insanın ecelini öne de almamaktadır. Bir kısım insanların doğal ömrünün tamamlanmasını engelleyen Allah değildir. Bundan dolayı, insanın ecelini tamamlaması için gerekli tedbirlerin alınması mümkün olmaktadır. Gelişmiş ülkelerde ortalama ömrün uzun, az gelişmiş ülkelerde kısa olması olgusu; bunu açıkça ortaya koymaktadır. İnsanın ecelini tamamlamasını engelleyen maniler keşfedildikçe ve gerekli önlemler alındıkça, Allah'ın insan cinsi için belirlediği sureye ferdin daha çok yaklaşması mümkün olacaktır. Görülüyor ki, maktul ecelini tamamlamamıştır. Öldürme fiili katile aittir. Bu fiile Allah'ın karışması söz konusu değildir. Kul, Allah'ın kendisine verdiği hürriyet sayesinde fiilini işleyebilmektedir. Ca'fer es-Sadik'ın; "Kulu yaptığından dolayı kınayabildiğin, kulun kendi fiilidir. Kınayamadığın ise Allah'ın fiilidir."154 dediği bildirilmiştir. Bu görüşün isabetli olduğu görülmektedir. Çünkü Allah'ın katıldığı fiilde, onun yarattığı kulu sorumlu tutmak tutarlı bir izah olmasa gerekir. Allah'ın takdir ettiği hususta kulun sorumlu olmasının bir anlamı olmadığı gibi, kulun tedbir almasına da imkan yoktur. Bu konuda Allah'ın kaderi, kulun fiillerinde hür olmasıdır. Aksi halde; insanda akil ve iradenin bulunmasının bir manası kalmayacaktır.)
    evet okudu allah bizlere ne mucizeler yaratıyor bu okudum yazı mucizesiydi hayat gercekten anlatılmıyor ama emin olun ki başbakanlığa gönderilen kargo 2 koli siyah poşet olan sayın cumhurbaşkanı recep tayyip erdoğan adına gönderilmiştir gercekten ben ne yazı yazardım arapca nede kitap okurdum allah kuranı kerim ayetinde böyle buyuruyor. sizlere böyle bi kitap yazıcamı aktarıcamı hiç sanımıyordum benim amacım sizlerden bi üçret almak diyil hakkı haykırmak onu cardığı yola davet etmek yol göstermek allah gösteriyorum benim bi mucizemde kolumda damarlarımda yazıyor zalim yazıyor kuranı kerimi cize biliyorum oda benim mucizem rabbimin verdi bi ilat latinceden cevrilmiş harfleri kelimeleri yazıları ilme aktarıyorum rabbimin izniyle ilim ve bilim üzerine çalışıyorum allahu teaLA cok iyi bi allah cok düşüncsel cok da yüce ve büyük sonsuzdur o yaaa bence zatınla bakiymiş zatını cok merek ediyorum kendini ders calışırken evimde kendini gördüm hata görmeden önce nete araştırma yapıyordum senin evine 2 kitap bide cd bıraktık diyordu evet cd buldum sanctum diye bi fillim esa-ala mağarası bunun projesini de sayın kırgın çiçekler deki dizi adı songül gercek adı gökçe akyıldız kardeşime yoladım allah onada bi hediye verdi insan beyyni ilim bilim ışığı allahın indirdi kırmızı bi kitabı o coğaltacak yani allah hepimizi kapsayan bi ilim ayırtmış yani kendine stok deriz ya hani oda bu ilmi kılavuz olarak kulanıyor. ben bu kitapları ve nete söylenen cd leri ne oldunu araştırken rabbimizi gördüm vallahi de billahi de allahımızı gördüm arada bi gözlerimi kaptıyorum o geliyo direk gözümün önüne 0.9.07.2013 salı akşam 9.30 sularından beri hep allahımızla konuşuyorum onla aramız cok iyi hep beni kendime darma dumandım önceden benimde herkez gibi yanışlarım oldu pişmanım evet cezamı cektim şimdi aslanlar gibi görevimin başındayım sizleri kurtarmam rabbime giden yolu göstermem boynumun borcu sizleri ilk böyle uyarmak istedim rabbim cok başka kitaplar indirdi ve bu kitapların içeriyi ilim ve bilim . . . .
    kuran da furkan süresine yorunlaştım ramazan ayında 2013 yılı 10.09.2013 bedir savaşından bi gün sonra vede size şöyle bi ayet söyliyim onunda diyor evet 10.09.2013 tarihinde çarşamba günü kadir gecesiydi ben bi yalan sayesinde buralara kadar geldim bu yaşanmış hikayenin devamı 2013 yılında başbakanlığa gönderilen üstünde allahu teala araştırmanızı istyor 2 4 kilo 2 siyah peşetteki usp flaş beleyin içinde yazılı bulucaksınız ben genede size burda içinizi kalbinizi yüreğenizi ferahlatmak istiyorum iylik hermzan gelir bulur senin yanına ne zaman ne yapsan hep cıkar karşınıza evet sizlere için varım ama unutmayın sizi benden önce rabbimiz hatırlamak vede kendini tanıtmak istedi gördünüz ya -allahı işte o böyle şefkatli böyle merhametli bir yaratan samet semih olan herşeye kadir olan yaratıcı eşi benzeri yok o sonsuz ama artık bişeylerin akla çarpması gerekti oda gizli bi hazineydi bilinmek sitedi furkan süresin başında tüm alemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna furkanı indiren diyor allah evet oo furkan musa aleyhiselama da verilmiş bu kitabın şifresi var 387526 bakın telefon tuş takımınıza furkan cıkıyor allahın indirdi kitaplar böyle bi akıl yaratmış size kitapların içindekilerden bahsedeyim en azından ben öbürlerini coğaltırken sizde bu kitabı okuyor olursunuz zaten size bi adres de vericem benim hikayemi ordan da takip ede bilirsiniz ilerleyen satırlarda evet şimdi geldik sizin hayatınıza benim hayatım 4 senedir değişti emin olun bu yazı olan kitapta sizi cok etkilicek cunku ön calışma ön test herkez bu kitapda denencek sonra rabbimin kayıp kitapları gün yüzüne cıkıcak bende haber bekliyorum sayın cumhurbaşkanımızdan bütün yaptım işleri kendisine bizat sunuyoruz allah la beraber sakın ola hayal kırıklına uğramayın cunku o cok başka bişey bu allah ve ilim kitabı SİZİ hayatınızı değiştirceği için sizlere aktarıyorum rabbim olan allahu teala tarafından coğu alimlerimiz hala var allahımıza cok şükür onlar da gerekli calışmaları yapıcandan eminim zaten allahu teala sayın cumhurbaşkanımıza usp flaş beleğin içine yazdı gereken herşeyi bide sayın nihat hatipoğlu hocamızada 2016 yılı ramazan ayında ilk sahur günü bi güvenlikle kendisine iletim 2 gün sonra gene gittim allah ona altan çizgili dosya kağıdına 10 satır altan başalayarak üst 10 çizgiye kadara allahımız bizat kendi yazdı bütün herşeyi gün yüzüne cıkıcak zaten bu kitabıda delil olsun diye canlı yayında acıklıcam umarım herşeyiniz düzelir bide size ilk müjdeyide vermem gerek herhalde allah gene dirilticek ama sonra ailelerimiz ne olur bilmiyorum cünkü okudumuz evlerimiz deki duvarlarda olan takvim de okumuştum 1.bucuk sene önce sanırsam biri kalktın mı hepsi kalkar diyor eve allahın herşeye güçü yeter kuran-ı kerim de allah de yazıyor sa dirilmeyle ilgili surelerin için de yazılı bulunuyor hem öldüren hem dirilten diyor buna da gücü yeter oooo dört mevsim yaratmış mevsimleri bile düşünmüş harbiden helal olsun cok başarılı bi şekilde tabiyatı kurmuş bu iklimler farklı ama her yeni bi sene ,işte gördünüz şu zaman kadar hata duydunuzda cok beklemiş bu gariplimiz o yoksa biz nasıl var ola bilirdik imkansız bakın size ne aktarcam sadece izleyin ve de alt yazıyı okuyun lütfen nasıl bi allahımız var biz düşünmemiz gerekcek artık.
    ( https://www.youtube.com/watch?v=eRGs-mlnLkE )
    furkan bi ayrım ama ne ayrımı sadece ilim üzerine mi kurulmuş çünku kitapta yazıyorki indirdi kitapların birinin içinde sen insan olan bi robotsun diyor bakın ben size onun aktarımını birazda olsa önceden yazıp türkiyedeki tv kanlarına yoladım gercekleşen hikaye sizede aktarıyım bide orayı okuyun ! vede yaşanmış anlatım izleyin https://www.youtube.com/watch?v=kYL7rlZDQmE
    selam tüm kainataki insanlar ben istanbul esenyurt semtin de ikamet etmekteyim ramazan ayı 08 .07.2013 pazartesi tarihinden beri allahu tela tarafından ilim ve bilim üzerine calışıyorum kuranı kerim vede din kitaplarının şifrelerini çözüp sayın cumhurbaşkanımız vede sayın eski başbakanımız ahmet davutoğlu vede sayın başbakanımız binali yıldırıma gönderiyorum kısacası allahu tealamızın kitap dalgıcıyım çok önemli bi konu var yüce rabbim yazmamı istedi efendim bildiniz gibi son 3 senedir ülkemiz ve kainatımızın düzeni değişti iklimler gibi bir çiçek acar sonra onu koklayıp şifa bulursun ya hani bizde şifaya huzura rahatlığa kavuşa bilmemiz için allahu teala kitaplar indirdi allahın saklı kitapları başbakanlığa gönderilen kitaplar hem benden öncekiler hemde bana indirilenler /KURANI kerimde iki ordunun bir biriyle carpıştı gün kulumuza indirdiklerimizi iman edin diyor allah evet ramazan günü bedir savaşı bildiniz gibi furkan süresinin indi tarih öncelikle tüm ekibinize başarılar dilerim gecmiş bayramlarınızın doğum günlerinizi kutlar mübarek olsun dilerim herkeze allahın selamını iletiyorum sevgili değerli Okurlar bu kitaplar bi kitap amerikadaki AHMED HULİSİ adına indi kitabın ismi İNSAN BEYYNİ İLİM VE BİLİM IŞIĞINDA AHMED HULİSİ ADI YAZIYOR kırmızı Bİ KİTAP KİTAPIN İÇİNDE 120 gün sonra beyyin ölümün olcak diyor adam sigaraya öyle bi bağlanmışki bırakamıyor diyor sen elektironik beyinsin sen insan olan bir robotsun nefsime uydum yazıyor kitabın şifresi 387526 furkan cıkıyor telefon tuş takımınıza bakınız tüm kainattaki insanlar hayvanlar sayıp sayamıcamız evrendekiler! allah din ceza hikmet ilim bilim şerif ve yeni bi kuranı kerim vede hüküm af ve ceza kitapları indirdi hata size kurandan söyliyim allahın birinci delili olsun hem sana hemde senden önceki indirdiklerimize iman ederler / furkan süresinin girişinde kısacası 1/ayetinde furkan'ı tüm alemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna indiren (Allah) ne yücedir ' 2.cisi furkan süresinin 77.inci ayetinde de demekki inanmadınız cekin azabı diyor bana inanmıyolar ben cok tebliğlik görevimi yaptım ve vefat edene kadarda dinimize hizmet edicem bakın o kitaplara inanmamalarından dolayı başımıza gelenleri bilip görüyoruz yaşıyoruz inşallah kainatca iyi gideriz allahın indirdi kitapları ben başbakanlığa yoladım size tatbin edicem yurt içi kargo gönderi kodu 102672825530 seri sıra no C105547 şuhan kitaplar cumhurbaşkanında acilen ahmed hulisi amcaya haber ucurmamız gerek bismillahirrahmanirrahim Allahu teala hikmet sel bi kitap indirmiştir bu kitabın ismi insan beyyni ilim ve bilim ışığın da kırmızı bi kitap üstünde AHMET HULİSİ YAZIyor ramazanın 11 de bu kitabı anannemin şehremindeki evin vitrinin üstünde buldum kitabın indirilmesi ve için dekiler tamamiyen allahımızın sözleri ve kendi yazmasıdır. kitabın iceriyinden biraz bahsediyim birincisi kırmızı hayvan derisinden yapılmış indirilen bütün kitapları allahımız 3 asırda yazmış 120gün sonra beyin ölümün gercekleşcek diyor nefsime uydum yazıyor sen elektronik beyinsin diyor insan olan bir robotsun diyor kitabın şifresi 387526 her hangibi telefonun tuş takımından bakın furkan cıkıyor şifre bu kitap yüce kitabımız Kur'an'ı kerim de iki ordunun birbiriyle carpıştı furkan günü bedir savaşı günü kulumuza indirdiklerimize inanın diyor allahu tealamız kainatın resulullahın doğum günü peygamberimize allah peygamberlerin sonuncusu diyo bakın kuran-kerim dikkat çekiyor sonu demiyo sonuncusu diyor sonu deseydi bitmiş bidaha uyarıcıda resul de nebi de peygamberde gelmicek demektir sonuncusu diyo nediyo kuran kerim de isteseydik her kavime köye bi uyarıcı gönderirdik madem biz seni sectik evet iki cihanada peygamberimiz için yaratılmıştır nediyo kuranda allah hanginizin daha güzel amel işlicek diye ölümü hayatı yaratım diyor bakın allahın yaratı hiristiyan ve yavudiler kısacası allahımızın yaratı insanlar allah son peygamberi tüm islam alemine diyil her kavmin peygamberi her alem icin yaratmıştır bakın bunu biyerden sizlere kanıtlıcam furkan süresi 1/ayetinde kuluna tüm alemlere bi uyarıcı olsun diye furkanı kuluna indiren Allah'ın Şanı ne yücedir diyor kuranı kerim alak süresinde insanı (embiyodan)kan pıhtısından yaratan diyor kuran allah bize cok şey öğrenin aklınızı kulanın diyor allah akıl vermiş bi cok kisiye ama onlar aklını kulanmaz diyor mavi bi kitapta sen ananın karnında yedi maddeden dolayı zehirlenip şuursuz doğdun için biz seni sectik diyor allah önceki kavimlerin peygamberlerine bana ve tüm kainata indirmiş oldu kitapları zamanı gelince duyurucak... bu yazıda hepimize delil olucak ben allahımı seviyorum allahın ve insanın allahı allahında insanı sevmesi banbaşka bişey allahın sevip yarattı sevmeyipte gene yaratmasında da büyük bişey çünkü her insan dünyada birkezde olsa iylik yapmıştır . bana allah annannem hastandedeyken cıkış kapısına giden yolda böyle söyledi demeki o iyliği karşılında allah yaratıp seviyo insan doğa üstü bir varlık insan tüm canlı ve cansız için (çalışıyor).bunun bilmeniz gerek rahman olan allahta bizler için yaratıyor bu kitapları indirme nedeni yapmamız ve yaşadıklarımız ve yaşayacağımız mavi galaksimiz de olucak olan olaylar karşımıza çıkıyor bu kitapları sayın T.C cumhurbaşkanımıza allahu teala tarafından yoladım yolamadan önce başımda cok olaylar gecti 71+5 gün de okumuşlum var temel bilgiler kitabını toplam 76 gün hikayem sürüyor 16.09.2013 pazartesi tarihinde başbakanlığa yoladım sayın cumhurbaşkanımız recep tayyip erdoğanımıza 2013 yılında başbakan dı şimdi ise dünyanın konuştu başkan oldu ... bizim milletimiz daima diri daima şafaklanan ay yıldızlı bayramız var bu ülke herşeye değer o büyük Allahımız böyle bir müslüman olan coğrafiyemizin bin kaç kıtalı türkiyemize kitaplar indirmiştir ... bu kitaplar gün yüzüne cıkıcak ozaman bu yazıyı delil olarak kulanın ... hocam acı sesizlikten cıkma vakti geldi ALLAH kitaplar indirmiştir 2013 yılında şuhan da T.C cumhurbaşkanındadır. 16.09.2013 pazartesi tarihin de allahu teala tarafından YURT içi kargoyla gönderildi kodu 102672825530 seri sıra no C105547 17.09.2013 salı günüde funda cetin erdiye bi bayan teslim almış sayın recep tayyip erdoğanımıza kitaplar usp flaş belek allahın yeni indirdi kuranı kerim filim cd leri kitaptan cıkardım ilimler bilimler hikmetler hepsi 2 poşet yoladım siyah bi poşettir üstünde allahu teala araştırmanızı istiyor yazan kargo poşeti olan içinde bi cok kitaplar var benim büyük bi hikayem var ben kuranı kerimdeki furkan süresin deki furkanım https://www.youtube.com/watch?v=dwN3zQKy0i8 rabbimden vahy alarak size bu mesajı yazıyorum adım furkan can topaloğlu t.c nom 16775737812 allahın kitaplarını başlama noktası zaman ve biz mavi bi kitaptan başlayın kitap faturası saygı değer nihat hatipoğlu hocamızdadır ramazan da bi güvenlik müdürü tarafından ona yoladım allah sultanahmet meydanına göndermişti 2016 yılının ramazan ayında ''Allahu tealamız gecmişe dayanarak bi konu arz etmek istiyo önceki Yıllar da bugünün geleceyini düşündü için 10.07.2013 ramazanı şerifi mübarek ramazan gününde kitaplar indirmiştir indirdi kitapları t.c sayın cumhurbaşkanı recep tayyip ERDOĞANA allahu teala tarafından yurt ici kargoyla gönderilmiştir 16.09.2013 tarihinde çapa da yurt ici kargo şubesinden 17.09.2013 salı sabahı başbakanlıktaki funda cetin ER adlı bi bayan teslim almış allah bu kitapları ramazanı şerif yani kısacası ramazanda indirdi 2013 yılı allahımız bu ki
  • 320 syf.
    ·8 günde·Beğendi·9/10
    20. yüzyıl felsefesinde belirgin bir eğilim olarak edebiyat ve felsefenin iç içe geçtiği, felsefe anlatıların edebi anlatılara benzemeye başladığı ya da edebi anlatının felsefi nitelik taşıdığı gözlemlenir. Bu gelişmenin kaynağındaki en önemli düşünür Nietzsche'dir ve özellikle onun Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabıdır. Bu kitapta Nietzsche şiirsel bir uslûpla felsefi meseleleri dile getirmiş, kendi felsefi düşüncelerini ve kavramlarını açıklamıştır. Nietsche'nin en belirgin etkisi Martin Heidegger'in felsefi çalışmalarındaki şiirsellik arayışında ve varoluşçu filozofların edebi-felsefi yapıtlarında görülür. Nietzsche, felsefe alanında yalnızca metnin içeriğiyle değil, uslûbu ya da söylemiyle de yakından ilgilenmiş, yeni düşünceleri yeni söyleyişlerle dile getirme prensibiyle hareket etmiştir. Böyle Buyurdu Zerdüşt, bu anlamda felsefeye yeni bir içerik katkısından ibaret olmayıp yeni bir söylemsellik de getirmiştir.

    Böyle buyurdu Zerdüşt, Nietzsche felsefesinin ana yapıtıdır.Kendi deyimiyle: “Yazılmış en yüce kitap, insanlığa şimdiye dek verilen en büyük armağan”dır.

    Nietzsche, felsefesinde olduğu gibi yazım tarzında da var olan kuralları hiçe saymış ve kendine özgü bir edebi üslup kullanmıştır.Kimi zaman şiir, kimi zaman düz yazı, kimi zaman da ikisinin karışımıyla karşımıza çıkan yazım tarzını, belirli bir kategori içerisinde tanımlamak güçtür.

    Eserin geneli özdeyişlerden (aforizmalardan) oluşur. Nietzsche anlatmak istediği konuyu, benzetmeler ya da imalar kullanarak aktarır. Bu şekilde, okuyucunun bahsedilen konu hakkında düşünmesini ve kendisine ait bir yargıya ulaşmasını beklemektedir.Bu durumu şöyle açıklar : “Herkesin okumayı öğrenme hakkının olması, zamanla sadece yazmayı değil, düşünmeyi de mahveder. Dağlarda en kısa yol doruktan doruğadır; ama bunun için uzun bacakların olmalı.Özdeyişler doruk olmalı, kendisine hitab edilen de iri kıyım ve uzun boylu.”

    Yazılarını bilmece, okuyucuları da bilmeceleri çözen kişi, bulucu olarak tanımlamıştır.Fakat onun bu üslubu, zaman içinde felsefesinin algılanışını etkileyen kasıtlı çarpıtmaları ve yanlış anlaşılmaları doğurmuştur. Yaşadığı çağda kimsenin kendisini anlamasını beklemediğini, onu duyacak kulakların olmadığını söyleyen Nietzsche, bunun sebebi olarak da yaşadığı çağa ait olmamasını gösterir. Kendisini henüz zamanı gelmemiş filozof olarak tanımlayan Nietzsche, felsefeye bakış açısını şu cümlelerle dile getirir: “Yazılarımın havasını soluyabilen, bunun bir yüksek yer havası, sert bir hava olduğunu bilir. Felsefe, bugüne dek anladığım yaşadığım gibisi, yüksek dağda, buz içinde gönüllü yaşamaktır.”

    Kitapta Zerdüşt isimli karakterin gözlemleri ve bu gözlemler üzerine ürettiği düşünceler yer alır. Karakterin ismi, İranlı bir peygamber olan, Zerdüşt Peygamber'in ismiyle aynıdır.Bu durum zaman zaman “Böyle buyurdu Zerdüşt” ün bir kutsal kitap olarak algılanmasına neden olmuştur. Nietzsche bu yanlış anlaşılmayı öngörmüş ve: “Zerdüşt adı ne anlama geliyor, sormadılar bana, sormalıydılar: Çünkü o İranlının tarihteki, korkunç benzersizliğini yapan şey, benimkinin tam tersidir.”  “Burada konuşan ne bir peygamberdir ne de din kurucusu denen o güç istemi ve hastalık kırmasıdır. Bağnazın biri değil burada konuşan, vaaz verilmiyor, inanç istenmiyor burada.”cümleleriyle bu çarpıtmaların da önüne geçmiştir.

    Kitap “Üstinsan” ve “Bengi dönüş” kavramları üzerine kuruludur.

    Zerdüşt herhangi bir topluma ya da herhangi bir çoğula hitap etmekten ziyade, tekil olarak sadece insanı ele alır.Bu yönüyle bir psikologdur.Ona göre kişinin en büyük düşmanı, yine kendisidir.İnsana hedef olarak “Üstinsan” ı gösterir.-Bu kavram üstün ırk ya da herhangi bir çoğulu anlatan bir kavram değildir!-

    İnsanı, hayvan ile Üstinsan arasında gerili bir ip olarak tanımlayan Zerdüşt, kişinin sürekli olarak “Üstinsan” a doğru kendisini aşması gerektiğini söyler.Fakat kişinin kendisini aşması için, ilk önce insanın aşılması gereken bir şey olduğunu kabul etmesi gerekir. Başka bir deyişle yükselmek için, önce alçakta olduğunu kabul etmesi gerekir. Bu nedenle ‘insan’ kavramını alçaltarak, sadece ‘Üstinsan’a giden bir köprü’ olduğunu savunur. Üstinsan’ın var olma sebebi ise; insanın kendisini aşmasının, farkına varmasının gereğidir.

    Yeni değerlerin üretilmesi için, var olan eski değerlerin hiçe sayılması gerektiğini savunur. . Ona göre “iyinin ve kötünün yaratıcısı olmak isteyen, ilk önce bir yok edici olmalıdır ve değerleri paramparça etmelidir. ” .Yaratılan yeni değerler ise tekrar tekrar kendini aşmak zorundadır.Hiçbir değere bağlı kalınmadan “Üstinsan” a doğru sürekli yol alınmalıdır. Bu anlamda, “kişinin kendisi olmasının koşulu, kim olduğunu hiç mi hiç bilmemesidir. ” Genel olarak kitapta, “eski levhaları yıkmak” olarak tanımladığı bu yıkıcı görüş hakimdir. Yeni değerleri üretmeyi ise kişinin kendisine bırakmıştır. İdeallere, inançlara, törelere… Var olan tüm toplumsal değerlere bağlı kalanlara aşağılarcasına hitab eden Zerdüşt, kendi istemini kendi belirleyen ve her türden boyun eğmeyi reddeden herkesi dengi olarak kabul eder.

    Her ne kadar bir yol gösterici, öğretici olarak algılansa da, kişilerin kendi düşüncelerini üretmesi gerekliliğini savunur. Ne bir takipçisi, ne de bir öğrencisi olsun ister. Bunu şu şekilde dile getirir : “Yalnız gidiyorum şimdi kardeşlerim! Siz de yalnız uzaklaşın buradan. Böyle istiyorum ben! Uzaklaşın benden ve koruyun kendinizi Zerdüşt’e karşı. Her zaman öğrenci olarak kalırsa insan, öğretmenine borcunu ödememiş olur.” 

    Ona göre kişi, “Üstinsan” ı kendisi var etmeli ve bunun için ne Zerdüşt’e ne de bir başkasına – tanrı dahil - ihtiyaç duymamalıdır. Kendisinin efendisi olmalı, kendi yasalarını kendisi koymalıdır. Kendi yasasının yargıcı, celladı ve kurbanı olmak zorundadır. Kişinin kendi yasasının yargıcı ve celladıyla başbaşa kalmasını korkunç bir şey olarak tanımlayan Nietzsche, bunun koşulu olarak kişinin kendisine karşı sert ve katılık kertesinde dürüst olması gerektiğini söyler.

    Nietzsche’nin kendine özgü anlatım tarzıyla, birçok farklı anlam çıkarılabilecek özdeyişlerle, sert bir üslup kullanarak kaleme aldığı bu eseri, diğer eserleri gibi yaşadığı dönemde çok yadırganmış, birçok olumsuz eleştiriye maruz kalmıştır. Nietzsche ise bu durumu normal karşılamış, aksi olsaydı kendisiyle çelişeceğini dile getirmiş ve “Böyle Buyurdu Zerdüşt” ü okuyacaklara şöyle seslenmiştir: “Bir iç durumu gerçekten bildiren, yapmacık tavırlar takınmayan her deyiş iyidir. Bu konuda şaşmaz benim içgüdüm. Şüphesiz bu iş için dinleyen kulaklar, aynı tutkuyu duyabilecek güçte kimseler bulunduğunu varsayıyorum. Zerdüşt’üm bekliyor böyle dinleyicileri, daha uzun süre de bekleyecek! Onu inceleyecek değerde olmalı insan.” “Bu gibi şeyler ancak en seçkinlerin kulağına ulaşır, burada dinleyici olabilmek eşsiz bir ayrıcalıktır, her babayiğidin harcı değildir Zerdüşt’ü duyabilmek.” 
  • 84 syf.
    ·3 günde
    ŞeffaflıkToplumu ile yeniden karşınızdayım uzun zaman oldu herhalde ilgimi çeken konular üzerinde bir şeyler karalamayalı. :) Kısmet bu kitabaymış. Kitaba kabataslak baktığımızda 84 sayfa gözükmesine rağmen yayınevi reklamı, kitap reklamı ve notları falan çıkarınca okunacak 61 sayfa kalıyor. Yazar 61 sayfada kendi öngördüğü toplum çeşitlerine göre fikirlerini dile getiriyor.

    Yazarın öngördüğü toplum çeşitleri
    a) Olumluluk Toplumu
    b) Teşhircilik Toplumu
    c) Apaçıklık Toplumu
    d) Porno Toplumu
    e) İvme Toplumu
    f) Teklifsizlik Toplumu
    g) Enformasyon Toplumu
    h) İfşa Toplumu
    i) Kontrol Toplumu

    Aslında hepimizin aşina olduğu konular mevcut lakin sistemli birşekilde biraraya getirilmiş hali diyebiliriz bu kitap. Tabiki bazı konularda bildiğimiz yanlış veya yazarın doğrusuyla bizim doğrumuzun kesişmediği yerler mevcut. “ Şeffalık ” kavramıyla başlamamızın doğru olacağını düşünüyorum ne de olsa kitabada ismini vermiş. Birçoğumuz şeffaflığın aslında bir özgürlük olduğu ve hatta özgürlük ve şeffalık kavramını eş tutanlarımızda mevcuttur. Lakin postmodern toplum modern toplumun ( devletin) ideoloji aygıtlarına bilgisayar ve akıllı telefonuda eklemesiyle bence insanları baskılayıcı bir şekilde gözlemeyi örtük bir şekle çevirmiş ve hatta insanların gönüllü olarak kendini teşhir etmesini sağlamıştır. Gerek yer bildirimi gerek fotoğraf bildirimi gerek video bildirimiyle…7/24 gönüllü olarak toplum kendini evini devlete açmıştır. Yazar bunu önsözünde “ Şeffaflık toplumu bir güven toplumu değil kontrol toplumudur.” diyerek ifade etmektedir.

    Bir diğer şeffalığın yararına(!) baktığımızda ise farklılıkları tek tipleştirmektedir. Bunun nasıl olduğunu herhâlde çoğumuz idrak edebilmektedir. Son zamanlarda epey toplumu rahatsız eden konulardan biri ünlü sanatçılar,biliminsanlarının…giydiği tek tip kıyafetler. Ne de olsa paraları olmasına rağmen bu insanlar neden hep tek tip kıyafetler giyiyorlar diye soruyorlar kendilerine. Hatta pazarladıkları şeylerden kendileri uzak durmaya çalışıyor bu adamların kafaları hiç çalışmıyor herhalde. :):) Kim bu deliler eski ABD başkanı Barack Obama hep lacivert ve gri takım elbise, New York’un ünlü sanat direktörü Mathilda Kahl hep aynı kıyafetleri, Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg aynı tişörtü, ünlü yönetmen Christopher Nolan siyah pantolon ve mavi gömlek, ünlü fizikçi Albert Einstein gri takım, Apple mucidi Steve Jobs aynı kıyafeti…giyiyormuş. Peki niye giydiklerine baktığımızda bu insanlar zamanlarını ne giyeceklerini düşünüp zamanı harcamamak için ve ayrıca giydikleri şeyin onları stres altına sokup verecekleri kararlara etki etmemesini sağlamak için bu yolu seçmişler. Herhalde bizde olsa cevabı bunlar cimri, para harcamamak için tek tip giyiniyorlar olurdu. Buda bizim ne kadar teknoloji ile iç içe geçtiğimizi güzel gösteriyordur. Yazarımız bu konuda “ Şeffaf iletişimin her şeyi düzgünleştirici, hizaya getirici bir etkisi vardır. Eşzamanlılığa ve bir örnekliğe yol açar. Ötekiliği ortadan kaldırır. Uyum sağlama zorlaması şeffaflıktan kaynaklanır. Böylelikle şeffaflık egemen sistemi sabitleştirir.” diyor. Şunun unutulmaması gerekir burada bir zorlamadan çok gönüllü bir kölelik mevcuttur. Hani biz kendi özgür irademizle karar alıyoruz söylemi vardır ya. Oysa size sunulan seçenekler arasından seçim yapmak özgür bir iradenin kısmi seçeneklere hapsolmasıdır. Bir nevi simülasyondan tercihlerde bulunmaktır.

    Günümüzde “ Özlem duymak “ kavramı tozlu raflara kaldırılmıştır. Çünkü insanlar arasındaki mesafeler maalesef şeffaflığın ikiyüzlülüğüne feda edilmiştir. Asla iletişimin özgürleştirici yanını yadsımıyorum. Lakin insanlar artık olduklarından çok ideal bir ben çizmektedirler sosyal ağlarda ve bu şekilde karşı tarafı aldatmaktadırlar. İlişkilerde bir boşluk olması gerekir, mekânsal veya zamansal çerçevede. Eğer bu boşluk bulunmazsa bu tarz ilişkilerin kısa süreli veya bir amaç üzerine kurulduğuna emin olabilirsiniz. Misal bir çift birbiri hakkında her türlü bilgiye sahipse bu ilişkinin süresi kısalmış ve ölme yoluna girmiştir. Boşluk olarak nitelediğimiz gizem ilişkileri ayakta tutmaktadır. Günümüzde şeffaflık ilişkilerde çekicilik ve canlılıktan yoksun bırakmaktadır tarafları. Şeffaflık kavramını burada doğru söylemekle bir tutmuyorum asla bu anlaşılmasın tabiki ilişkilerde doğru söylenmelidir lakin arada gizem bırakılması bu ilişkinin ayakta kalmasını sağlayacaktır. Bu konuda yazara kulak kabarttığımızda ise “ Almancada ‘mutluluk’ ( Glück ) kelimesi ‘ boşluk ‘tan ( Lücke ) gelir. Bu kelime Ortaçağ Almancasında ‘Gelücke ‘ şeklindeydi. Yani boşluğun olumsuzluğuna yer vermeyen bir toplum mutluluk içermeyen bir toplum olacaktır. Görme alanında boşluk bırakmayan aşk pornografidir. Bilgide boşluk bırakmayan düşünme ise bozularak hesaplamaya dönüşür.” diyor.

    Hiç dikkatinizi çekti mi sosyal ağlarda genelde like/beğendim yargısı olmasına rağmen dislike/ beğenmedim yargısı ya hiç yoktur ya da çok çok azdır. Bunun sebebi her şeyi olumlu gösteren toplumun ilişkileri sekteye uğramasın düşüncesi olabilir mi? İletişimin olumsuzluğu sosyal ağları sekteye uğratıp üye sayısını düşürebilir mi? Bunların cevaplarını size bırakıyorum. Bu eleştiride 1000kitap kadrosu nerede? :):)

    Hatırlayanlarınız vardır hatta benden yaşça büyüklerim bunu daha iyi anlayıp daha iyide anlatacaklarını düşünüyorum : Fotoğraf. Fotoğraf 2008 yılına kadar herhalde hala o basılı olma halindeki anlamı çok yüksekti. Çünkü başkada bir örneği olmayan ve bir geçmişin karelenmesinden çok daha anlam yüklü olan anın ölümsüzleştirilmesi. Her fotoğraf karesi özellikle seçilir ve dikkat kesilirdi insanlar o karenin boşa harcanmaması için. Çünkü çok önemliydi o karenin yanmaması ve şahısların en ideal hallerini sergilemesi. Ne de olsa bir daha çek ben çirkin çıktım demek gibi bir şansınız yoktu. Herkes en güzel elbisesini giyer olmadı kendine bir çekidüzen verir, saçını düzeltir gülümsemesini veya o andaki hüznünü takınırdı. Sonra ne mi oldu fotoğraf makinesi olan akıllı telefonlar, çok fonksiyonlu fotoğraf makineleri…icat oldu hani tüfek icat oldu mertlik bozuldu denir ya aynı şey burda da geçerli o anlar o anlam başını alıp gitti. Şimdi onlarca fotoğraf karesine sığdırılamayan samimiyetsiz anlar, tek çekimlik tek paylaşımlık olan bir daha geri dönüp bakılmayan anılmayan fotoğraflar dolu telefonlar. Aslında basılı fotoğraflar bir maddeye basıldığından dolayı bir olma hali mevcuttu. Hadi Roland Barthes ve yazara kulak verelim “ Dijital fotoğrafçılıkta negatif yoktur. Ne karanlık oda ne de banyo gerekir. Öncesinde bir negatif bulunmaz. Pozitiften ibarettir. Olma, yaşlanma ve ölme. ( Fotoğraf ) sadece ( çürüyüp giden ) kağıdın kaderine ortak olmakla kalmaz, daha sert bir maddeye basıldığında da aynı derecede fanidir. Canlı organizma gibi filizlenen gümüş parçacıklarından doğar, bir an serpilir ve hemen sonra yaşlanmaya başlar. Işık ve nemin hücumuyla solar, zayıflar ve yok olur…” diyor. Aslında belkide biz abartıyoruz sonuçta her nesil nostalji özlemi duyar. :)

    Kitap okuyan, sinemaya veya tiyatroya giden, ilgilendiğimiz konuya ilgi duyan birilerini görünce nedense sebepsiz bir mutluluk kaplar içimizi oysa olağan şeylerdir yoksa olağan değil mi? Belkide bize empoze edilmeye çalışılan şeylerden farklı bireyler gördüğümüz için mutlu oluyoruzdur. Hani ülkesinin istikbalini düşünüp ama müfredat var demeyen öğretmenleri görmektir mutluluk. Bize televizyonlarda veya diğer iletişim araçlarında örnek diye gösterilenlere hiç dikkat ettiniz mi? Misal konuşmalarına, el hareketlerine, mimiklerine … nedense ben çoğu zaman onların ne dediklerinden ( zaten pekte kayda değer bir şey anlatmıyorlar ) çok bu özelliklerine dikkat ederim. Çünkü ben insanların söylediklerinden çok ne yaptıklarına bakmayı tercih ediyorum. Çokta yanıldığımı söyleyemeyeceğim. Peki bu tipleri tasvir etmeye çalışsak herhalde çoğu şık giyinen, albenisi olan, diksiyonuna dikkat eden, belli sorulara hazırlanıp gelmiş, iki eylemi aynı anda organize edecek kabiliyeti olmayan…şahıslardır. İç birikimden yoksun dışa yatırımlık şahıslardır. Sonuçta iş yapan iç değil dış görüntü fikri mevcut toplumda da. Hatta içe yatırım yapılmaz dışa yatırım ise epey revaçta olan bir durum haline gelmiştir bu tarz toplumlarda. Misal estetik ameliyatlarında çığır açmaya başlar bu ülkeler. Ben de mi yaptırsam ne bildiğiniz gibi bende de kellik var neyse bu başka bir konu bunu bi ara konuşalım. Sonuçta görüntü önemliymiş öyle deniyor. :)

    Birazda şeffaflığa güç ve dini çerçeveden bakalım. Şeffaf olan bir şey kutsal olur mu? Hakkında her şeyi bildiğiniz bir şeyi kutsal atfedebilir misiniz? Galiba şeffaflıktan uzaklaşan bir şeyin kutsallaştırılması daha kolaydır diyebiliriz sonuçta bunu mitler ve mitoloji ile veya gizem ile desteklemek daha kolaydır diye düşünüyorum. Dinlere bakıldığı zaman Semavi dinler daha çok tarihsel öğelerle desteklenmektedir bir felsefi altyapıdan uzaktır Uzakdoğu dinlerine baktığımızda ise tarihsel arka plandan çok bir felsefi altyapıyla ayakta durmaktadırlar. Burada hangisi doğru demek hata olacaktır ben burada sadece durum analizinde bulunmaya çalışıyorum takdir sizindir bu konuda. Augustinus, Tanrı’nın arzu uyandırmak amacıyla metaforlar kullandığını ve Kutsal Metni kasıtlı olarak müphemleştirdiğini söyler: “ Bu şeylerin adeta mecazi bir giysiyle örtülmüş olmasının nedeni inanç içinde araştıran insanın zihnini çalıştırmak ve çıplak (nuda ) ve açık (prompta) olarak sunularak değersiz bir görünü kazanmalarını engellemektir… Mecazi esvap kelamı erotikleştirir, onu bir arzu nesnesi düzeyine yükseltir. Kelam mecazi olarak giydirilip kuşandırıldığında baştan çıkarıcı etkisi artar. Saklılığın olumsuzluğu yorumbilgisini erotik hale getirir. Keşfetme ve çözme , haz dolu bir ifşa halini alır. Enformasyonsa çıplaktır. Çıplaklığı Kelamın bütün cazibesini yok eder. Onu düzleştirir. Sırdaki kapalılık ( die Hermetik ) şeffaflık uğruna ne pahasına olursa olsun ortadan kaldırılması gereken bir şeytanlık ( Diabolik ) değil, bir simgecilik, hatta görünüşte bile olsa derinlik oluşturan özel bir kültür tekniğidir. “

    Bu konu üzerindeki düşüncelerime son verirken bi noktaya daha değinmek istiyorum. Kontrol toplumu, öznesi dış bir zorlama sonucu değil kendi ihtiyacı nedeniyle şeffaflığa soyunmaktadır. Bu da kurban ve faili aynı kişide toplamaktadır.

    Bugün gözetleme, genelde sanıldığı şekliyle özgürlüğe saldırı şeklinde gerçekleşmiyor. İnsanlar kendilerini daha ziyade gönüllü olarak teslim ediyor panoptik bakışa. Kendilerini soyarak ve teşhir ederek dijital panoptikonun oluşuna bilerek katkıda bulunuyorlar. Dijital panoptikondaki mahkum aynı zamanda hem kurban ve hem faildir. Özgürlüğün diyalektiği budur işte. ( syf. 72 )

    Kitapla kalın.