• Özgür mü diyorsun kendine? Sana hükmeden düşünceni duymak isterim, bir boyunduruktan kaçıp kurtulduğunu değil.
    Friedrich Nietzsche
    Sayfa 57 - İş Bankası Kültür, 19. baskı
  • Elif Z.
    Elif Z. Calvin'e Karşı Castellio ya da Köleliğe Karşı Özgür Düşünce'yi inceledi.
    238 syf.
    ·7 günde·10/10
    16. yüzyıl Avrupa’sında Cenevre isimli bir kentte yapılan reformasyon... Ve sonrasında yaşanılan baskı, despotizm.... Vicdanların ve fikirlerin tutsaklığı... “Kaderine razı” çoğunluğa rağmen, “vicdanın zorbalığa karşı” sesini yükseltmesi gerektiğine inanan ve gerçekleri söylemekten çekinmeyen bir avuç insan...

    Zweig’ın 1936 yılında yazdığı ve Hitler döneminde yayımlanan bu kitap; yazıldığı dönemde düşünce bazında kölelik ile özgürlük arasındaki mücadeleye ışık tutan ve bu mücadelenin dünya tarihi boyunca her dönem güncellenerek sürdüğüne dikkat çeken, mutlaka okunması gereken eserlerden.

    Bir okuyucu olarak her kitabın, okunulacak belirli bir zamanı olduğuna inanmama rağmen, bu kitabın konusunun evrensel geçerliliği, kitabı zaman aşımsız hale getiriyor. Bir bakıma geçmiş zamanı aydınlatan, şimdiki zamana kılavuzluk eden bir kitap...

    Zweig’ın bu kitabı başta olmak üzere; biyografi yazmasının ve tarihsel olayları aktarabilme başarısının temel sebebi, kendi döneminde yaşadıklarını ve tecrübelerini ön planda tutması olduğu söylenebilir. İki dünya savaşını da görmüş, bizzat savaşın yıkım ve tahribatını yaşamış; Nazi yönetiminin baskıları sebebiyle ırkçılığa maruz kalmış, kitaplarının basımı yasaklanmış, daha sonrasında kitapları yakılmış, “saf ırk” olmadığı gerekçesiyle ülkeyi terketmek zorunda kalmış biri olarak Zweig, bu kitapla Calvin döneminden yola çıkarak kendi zamanının ve hatta bütün zamanların “zorbalık ve diktatörlük” yönetimlerini eleştirerek bir çeşit “hatırlatma” ve “uyarı” yapmış oluyor.

    Zweig, bu eserinde üç önemli ismi mercek altına alır ve bu isimler üzerinden zorbalığı ve düşünce özgürlüğünü sorgular. Jehan (Jean) Calvin, Miguel Servet ve Sebastian Castellio...

    ( Bu kısım spoiler içerebilir, kitapta geçen üç önemli karakterin tanıtılması gerekli olduğundan az da olsa "küçük" detaylara girmek zorunda kaldığımı belirtmek isterim.)

    CALVIN...

    Aslında belki de yaşananların tek sorumlusu Farel isimli bir rahip. Calvin’e cesaret veren, Cenevre’ye gitmesini, kiliseye yönelik öncüsü olduğu reformasyonu bitirmesini ve ruhani meclise başkanlık etmesini öneren de kendisi...

    Calvin, Cenevre macerasından önce “Hristiyanlığın kutsal ilkeleri (Instituo)” isimli bir kitap yazar. Ve kitapta “kanun hükmünde kararname” vazifesi görecek, kilise vaizlerinin Tanrı’nın sözünü öğretme konusunda yetkili olmaları sebebiyle statü gözetmeksizin herkese hükmedebileceği, emir verebileceğini belirten cümleler yer alır. Bu cümleleri dikkate almayan Farel ve Cenevre yönetimi, 16. Yüzyıl Cenevre’sine ve dolayısıyla Avrupa’sına “karanlık bir dönem” yaşatacak bir zorbanın, bir diktatörün doğmasının sorumlusu olarak tarihe geçmiş olurlar.

    Kendi yaşamında dünyevi zevkleri gereksiz gören bir anlayışa sahip olan Calvin, aynı yaşam tarzını Cenevre’de de benimsenmesini ister ve uygulatır. Hatta daha da ileri gider. Bu mizantropik ve sığ adam, insanları Tanrı’nın bir hatası olarak görür, insanların ahlak sahibi olmaları, disipline edilebilmeleri için özgürlüklerinin kısıtlanması gerektiğini savunur...

    Katolik kilisesinin öğretilerine karşı Protestan kilisesinin başlattığı reformasyonu bitirmeye gelen Calvin, Cenevre’ye asıl geliş sebebini “belki de unutarak” diktatörlüğünü ilan eder, halkın yaşamına dair ne varsa hepsine “Tanrı adına” müdahale ederek kendince bir ahlak anlayışı ortaya koyar... Ve ne yazık ki Calvin döneminde tüm bu yasaklamalardan sonra uzun süre Cenevre’de sanatçı yetişmez. Kent adeta karanlıklara gömülmüş, “yaşayan” dünyadan kendini soyutlamış olur...

    #49254255
    #49258224
    #49263498

    SERVET...

    Miguel Servet... İspanyol bir bilim adamı ve teolog... En önemli özelliği gerçekleri savunmak konusundaki kararlılığı... Calvin, diktatörlüğünün altın çağını yaşarken, Servet de “Christianismi restitutio” isimli kitabında Hristiyanlıkta “teslis” inancının olmadığını belirterek Calvin’in şiddetini üstüne çeker. Calvin, Tanrı sözü kabul edilen İncil’de de tek söz sahibi olduğunu varsaydığından Servet’in bu hadsiz açıklamasının cezasız kalmaması gerektiğine inanır...

    #49304791

    Bir “din adamına” ne kadar yakıştığı tartışılır hilelere, senaryolara, iftiralara başvuran Calvin, şeytan ve “sapkın”(ateist) olarak gördüğü Servet’i öldürtebilmek için bütün otoritesini seferber eder. Sonunda uzun bir hapis hayatı ve işkence dolu günlerden sonra, sahte kanıtlarla tarafsızlığı tartışılır bir mahkeme kararıyla yakılması kararı alınır ve kitabıyla birlikte yakılır...

    Bir tarafta sadece düşüncelerini söylemekten başka suçu olmayan Servet, diğer tarafta elinde gücü ve otoriteyi bulunduran Calvin...Vicdan, zorbalığa yenilmiş olur böylece...Voltaire'in bu cinayet için yorumu şöyle olur: “Reform hareketi içinde ilk din cinayetidir.”

    Bana göre Servet’in yakılarak katledilmesinin, Madımak otelindeki insanların yakılmasından, Avustralya’daki silahlı cami saldırısından veya Budistlerin Müslüman ve Hristiyanları öldürmelerinden hiçbir farkı yok... Hepsinin temel sebebi aynı... Farklı seslerin “din, siyaset” vs. adına susturulmak istenmesi... Tahammülsüzlük... Hoşgörü yoksunluğu... Bütün bunlar, fanatizmin insanlara neler yaptıracağının bir kanıtı maalesef... Düşünceler, dinler, yaşam tarzları, inançlar... ne kadar farklı olursa olsun bu kavramlar uğruna “insan katletmek” tasvip edilemez. Çünkü;

    #49397046

    Bütün dinler “semavi olsun ya da olmasın”, kutsal kitaplar, dinlerin temsilcileri Tanrı’nın varlığı konusundaki inkarı, büyük günahlardan sayar ve bu kişileri “sapkın” olarak nitelendirir ve ceza uygulanacağından söz eder. Yalnız burada belirtmem gereken, “sapkınlık”olarak nitelendirilen her neyse, mutlak olmadığıdır. Teslis inancının kabulü İslam dininde sapkınlık olarak değerlendirilirken, Hristiyanlıkta teslisi inkar etmek sapkınlıktır. Her inanç kendinden olmayanı sapkın ve günahkar kabul ettiğine göre, “sapkınlığın” göreceli bir kavram olduğu ortaya çıkar. Sapkın kavramını en iyi Castellio tanımlamış.

    #49359650

    CASTELLIO...

    Sebastian Castellio... Vicdan ve düşünce özgürlüğüne inanan ve sonuna kadar savunan bir teolog...Servet’in katline kadar kendi halinde yaşayan Castellio, bu cinayete suskun kalamaz. Arkasına bütün kurumların desteğini almış, güç ve otorite sahibi Calvin’e tek başına itiraz eden bu “insan”, sadece din adına işlenen cinayete değil, dinin otoriteleştirilmesine, farklı düşüncelerin susturulmasına, “mutlak güç ve otoriteye” de tepkisini yüksek sesle söyleme çabasında... Tek başına bir ordu Castellio...Yazdığı “Hoşgörü Manifestosu” ile Calvin’e savaş açar...O’nu tabiri caizse köşeye sıkıştırır, kanıtlarıyla, açıklamalarıyla...

    Ne var ki dünya tarihindeki bütün zorbalar, uyguladıklarını zorbalık olarak görmezler, onlar için bunlar birer ihtiyaç ve zorunluluktur. Calvin gibi düşünenler için, aynı düşüncede olmayanların sesini kesmek bir baskı veya yasaklama değildir. Bu, temsil ettikleri “kutsal” fikirlere, Tanrı’ya veya bir lidere hizmet etmek demektir. Bu yüzden Calvin, yaptıklarını İncil’e hatta Tevrat’a dayandırarak kendini savunur, “Tanrı’nın itibarını” kurtardığını ifade eder...Ve Servet’den sonra yenmesi gereken bir düşman daha kazandığını düşünür...Ta ki Castellio eceliyle ölene kadar...

    #49441434
    #49361948

    Zorbalık dünya tarihi kadar eski...Calvinler, başka isimlerde, başka dinlerde, başka ülkelerde hep oldular... Olmaya da devam edecekler. Calvin’in şahsında kendilerini dinin, ülkenin, ideolojinin garantisi hatta kurtarıcısı olarak gören ve bu durumu baskıyla, korkutarak, özgürlükleri kısıtlayarak kitlelere kabul ettiren, elindeki otoriteyi ve bütün kurumları diktatörlüğü için kullananları da “hatırlamış” oluyoruz bir şekilde...

    En belirgin özellikleri, kendi fikir ve düşüncelerinden farklı olan sesleri, kişileri yasaklamak ve susturmak olan zorbaların karşısına mutlaka er ya da geç bir Castellio çıkacaktır. Çünkü hepimiz için Castellio;

    Vicdanların sesi... Kendi döneminden bu zamana kadar “herkesin” diktatörlüğe karşı durması gerektiğinin en güzel örneği...Tahribat ne kadar kötü olursa olsun, hala bir umut olabileceğinin kanıtı... Her türlü “dogmatik teröre” bir başkaldırı...Vicdanın zorbalığa karşı direnişi...

    İncelemeyi Castellio’nun sözüyle bitirmek istiyorum.

    İnsanın gerçeği araması ve bu gerçeği düşündüğü gibi dile getirmesi suç olamaz. Hiç kimse bir düşünceyi kabul etmeye zorlanamaz. Düşünceler özgürdür.

    #49313669

    Keyifli okumalar...
  • Mevlana Celaleddin-i Rumi VE Karl Jaspers'İN BENZEŞEN İNSAN ANLAYIŞI
    Hasan ÇİÇEK



    İnsan, tarih boyunca hem dış âlem, hem de kendisi üzerine düşünmüş ve araştırmalar yapmıştır. Hatta düşünce tarihinin belli dönemlerinde insan üzerine düşünme, dikkatleri insana çekme yoğunlaşır. Böylece düşünce tarihi boyunca insanın özellikleri ve nitelikleri üzerinde kafa yorulmuş ve insanla ilgili farklı anlayışlar ortaya konmuştur. Bu yüzden başlı başına bir alan olarak insan felsefesi gelişmiş, insan da felsefenin ve bilimin konusu yapılmıştır. Örneğin İlk Çağda sofistlerle başlayan, Sokrates(M.Ö.469-399)'le devam eden Yeniçağda da Descartes (1591-1650), Hume (1711-1776), Kant(1724-1804), Hegel (1770-1831), Nietzsche (1844-1900) vb. filozoflarca da dikkat çekilen insan ve sorunlarına ilgi duyma eğilimi, 2O. yüzyılın özellikle ikinci yarısından itibaren sistemli bir felsefe dalına dönüşür ve insan felsefesi en itibarlı felsefe alanlarından biri olur. Bunun için insan felsefesinin de diğer felsefe dalları gibi uzun bir gelişme tarihi vardır. Batıda 2O. yüzyılın ikinci yarısından itibaren özellikle iki dünya savaşından sonra insanın uğradığı yalnızlaştırıcı, sefil, biçare, bunalımlı ve aşağılayıcı durum karşısında, isyan bayrağını dalgalandıran egzistansiyalist filozoflar da dikkatleri insana ve sorunlarına çekmek isterler. Bu nedenle egzistansiyalizm bir insan felsefesi olarak da anılır. Çok erken tarihlerde İslam dünyasında da insana ve özelliklerine dikkat çeken düşünürlerden söz edilebilir. Tasavvufu bir düşünme biçimi olarak benimseyen düşünürler, insanla ilgili fikirler etrafında yoğunlaşarak, daha çok "insan gerçekliğinin aşkın boyutunu dile getirirler. Kültürel arka plandaki farklılık göz ardı edilmeksizin, böylesi bir bakışın zaman zaman batıda da ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Bu nedenle değişik zaman ve mekânda ortaya çıkmalarına rağmen tasavvuf ve varoluşçuluk gibi farklı bu iki anlayışın önde gelen temsilcilerinin insan konusundaki görüşleri benzerlik arz edebiliyor. Bu meyanda ele alacağımız Mevlana (1207-1273) ile Karl Jaspers (1883-1969)'in insana bakışlarında bu tür bir paralellik bulmak mümkün olduğundan, insan konusundaki görüşleri arasındaki benzerlikler bu araştırmanın konusunu oluşturmaktadır. Öncelikle her iki düşünürün insan anlayışlarına kısaca değinilecek ve daha sonra konuyla ilgili benzerliklere dikkat çekilecektir.

    Mevlana'ya Göre İnsan

    Mevlana için insan, bütün problemlerine rağmen varlıkların en değerlisidir. Bu konudaki görüşlerini kutsal referanslarla destekler, insanı tanımada ayet ve hadislerin göz önünde bulundurulmasını tavsiye eder. Örneğin "Tin Suresi'ndeki 'insanı en güzel şekilde yarattık ayetini oku' önerisinde bulunarak insanın ne kadar değerli ve onurlu olduğunu belirten kaynaklara dikkat çeker. O, insanın farklılığını ve değerliliğini bir beyitle ne güzel dile getirir:

    "Ey dost, en değerli inci candır.
    En güzel şekil olan insan şekli, arştan da üstündür, düşünceye de sığmaz.

    O, aslında bunu hakkıyla ifade etmenin zorluğunun şuurundadır. Bunu, "bu paha biçilmez şeyin değerini söylesem ben de yanarım, duyan da yanar" dizesiyie vurgular. Çünkü onun düşünce sisteminde insan, Aşkın olandan bir öz taşır. Düşünürümüz, "Allah Âdem’e kendi ruhundan üfledi" ayetinden esinlenerek, bu durumu, "bizim vasfımız da onun vasfından bir örnektir" diye dile getirir. İnsanın Yaratıcıdan bir öz taşıdığını kanıtlamak için, ilginç benzetmeler yapar. Bir diğer beyitte şu değerlendirmeye yer verir:

    "Yaratıcı Tanrı da, kendisine şükür ve hamdedilmesini ister.
    Bu yüzden insanın huyu da böyledir. O da kendisinin öğülmesini diler."

    Bununla birlikte Mevlana, insan-Allah ilişkisini/benzeşmesini,
    "Tanrı şah damarından yakındır insana" diyerek, insanın Aşkın olana yakınlığını, özde birlikteliğini vurgular. İnsan böylesine bir öz taşıyınca, hayvan karşısında da melek karşısında da üstün bir yere sahip olmaktadır. İnsanın diğer varlıklar karşısındaki üstünlüğünü Mevlana, eserlerinde defalarca vurguladığı gibi, bir hadisten esinlendiğini belirterek, Tanrı'nın yarattığı üç tür varlıktan söz eder ; bunların, melekler, insanlar ve hayvanlar olarak sınıflandırıldığını; meleklerin tamamıyla akıldan, bilgiden ve cömertlikten ibaret olduğunu, secdeden başka bir şey bilmediklerini, yaradılışlarında hırs ve hevanın olmadığım, mutlak nur olduklannı ve Tanrı aşkıyla dirildiklerini anlatır. Hayvanlar ise bilgisizdir, ot otlamakla semirirler. "Onlar ahırdan ve ottan başka bir şey görmezler, kötülükten, yücelikten, iyilikten gafildirler." İnsanlar ise "yan yaradılışları bakımından melektirler yarı yaradılışları bakımından da hayvan. " İnsan her iki yaratığın da özelliklerini taşır, ama onlardan farklı olarak tercihte bulunma/seçme yeteneğiyle donatıldığından, iradeye dolayısıyla özgürlüğe sahip kılınmıştır. Zaten üstünlüğü de buradan gelmektedir. Mevlana'ya göre, melek ve hayvan savaştan, çekişten anlamaz, istirahat ve huzur içindedir. Fakat insan bir sınama yüzünden çatışmayı yaşar. Bu çatışmanın yarattığı durumu, "Âdemoğlu şaşılacak bir macundur, üstünlerden de üstün olduğu halde aşağılık âlemindedir" şeklinde açıklarken, insanın içinde bulunduğu zor duruma da dikkat çeker. Ama kötü (hayvanı) tarafına rağmen, kurtulması kendi elindedir. Çünkü o, kurtuluşunu sağlayacak bir donanıma da sahiptir. Bunun sebebi insanın düşünen ve akleden bir varlık olmasıdır. Mevlana'nın deyimiyle "insan düşünceden ibarettir." Düşünen varlık olması nedeniyle yanlış ile doğruyu birbirinden ayırma konusunda avantajlı bir yere sahiptir. Bu da onu değerli kılan bir özelliktir. Bu nedenle Mevlana, define arayan insanın hal-i pür melaline bakıp, asıl definenin kendisi olduğunu söylerken de, onun değerine dikkat çeker. Başka beyitlerde insanın değerini, "Âlemden maksat insandır" - ya da "Her insan büyük bir âlemdir" biçiminde dile getirir. Mevlana'da insanın dış görünüşü, fiziği değil; esası, iç âlemi önemlidir. Şu beyitte vurgulanan budur:

    "Can, apaçık olduğundan, pek yakın bulunduğundan görünmez;
    insan, içi su ile dolu, dışı kupkuru küp gibidir.

    Mevlana konuyla ilgili görüşünü kavi kılmak için, meyvelerle benzerlik kurarak bu durumu açıklar: "Her meyvenin içi, kabuğundan iyidir. Teni de kabuk, sevgiliyi içi bil! İnsan pek latif bir içe maliktir. İnsansan bir an olsun onu ara!' Yine başka bir beyitte İnsanın içsel özelliğini hayvanla karşılaştırarak anlatır: "Öküzün rengini dışından, insanın rengini, sarı, kırmızı... her neyse içinden ara!" Bu iç âlem ona göre bilinemez de değildir; ancak yansımalanyla için neliği anlaşılır. Bunları Mevlana bir beyitte dile getirir: "İş ve söz, için tanıklarıdır. Bu ikisine bak da için nasıldır, anla". Bu nedenle insanın iç âleminin yansıması olarak eylem ve sözleri ön plana çıkar. İnsan öğrendiği doğru iyi ve güzeli, eylemle ve sözle ortaya koyarak bireysel ve toplumsal görevini yerine getirir. Böylece kendini ve toplumu bilgilendirir ki, öğrendiklerinin kaynağı Aşkın olunca yararlı olur. Mevlana, "Toprağa mensup insan Hak'tan ilim öğrendi ve o bilgi ile yedinci kat göğe kadar bütün âlemi aydınlattı" diyerek insanın bilgi kaynağı itibariyle de kutsal bir referanstan yararlandığını ve bu nedenle de üstün olduğunu ifade eder.

    Jaspers'e Göre İnsan
    Jaspers'in felsefesinde insan, 'dünya ' (welt), ve 'Aşkınlık' (Transzendenz) ile beraber ele alınan üç temel varlık alanından biridir. Bu temel kategoride 'Ben Varlık' (İchsein) olarak karşımıza çıkan 'insan', Jaspers'e göre evren üzerine düşünen, bilgisi olan ve evreni araştırabilen olağanüstü bir varlıktır. Jaspers'in insan için, 'genel bilinç' (Bewusstsein Überhaupt); 'tin' (Geist); 'varlık olarak insan ' (dasein) ve 'varoluş ' (existenz) olarak saydığı dört varlık biçimi onun insan anlayışının temelini oluşturur. 'Genel bilinç ' (Bewusstsein Überhaupt), "ortak olan, herkeste aynı olan bilinçtir. İnsanda algılamayı sağlayan 'genel bilinç'tir. Her bir varlık biçimi belli nitelikleri kuşattığından, genel bilinç de anlama yetilerimizi kuşattığı için, bir kuşatan olarak adlandırılır. 'Genel bilinç' bazen de genel düşünme öznesi olarak nitelendirilir. Onun insan anlayışında 'tin' (geist), insan yaşamına yön veren bir nitelik olduğu gibi, bir 'kuşatan' olarak insan canlılığını, hayatiyetini kapsayan özellikleri ifade eder. İnsanı ifade eden bir diğer varlık biçimi olan ve sözcük anlamıyla, 'mevcut olmak, hazır olmak, orada, burada olmak' şeklinde Türkçe'ye çevrilebilecek 'dasein', Jaspers'in felsefesinde insanın bilime konu olan yanını, bir varlık olarak onun yalın, varoluş olmadan önceki halini; başka bir ifade ile sıradan insanı, henüz kendi bilincine varamamış bireyi ifade eder. 'dasein' farklı bireylerden oluşsa da diğer bireylerle ortak özelliklere sahip olduğundan, o da insanın nesnel yanını teşkil eder. Onun bilinçsizliğini Jasspers, "dasein kendi üzerine bir şey bilmemektedir' şeklinde ifade ederek bu halin aşılması gerektiğine dikkat çeker. Böylece 'dasein', bilimlerin araştırma nesnesi; 'genel bilinç', bilen, tanıyan bir anlama yetisi ve 'tin ' de insan yaşamına yön veren ve ideler sahibi olan birer ortak insani biçim olarak karşımıza çıkar. İnsan bu özelliklerinin dışında da bazı niteliklere sahiptir. Bu üç varlık biçimi yanında her insanda ortak olmayıp, kişiye özgü olan, başkalarıyla paylaşılamayan, bu yüzden de tamamıyla öznel olan özellikleri ifade eden varlık biçimi olarak 'varoluş', bütün diğer varoluşçular gibi Jaspers'in de üzerinde durduğu kavramdır. Çünkü "insan, varoluş olarak biricik (tek) tir". Bu nedenle insanın da temel hedefi 'dasein' durumunu aşarak, 'varoluş' durumuna ulaşmak, 'varoluş' olarak, her şeyin sebebi olan 'Aşkmlık'tan dolayı kendi kendisinin bilincine erişmek olmalıdır.

    İnsan nedir? Sorusuna Jaspers, "insan gövde olarak fizyoloji, tin olarak ruh bilim, toplum varlığı olarak toplumbilimce araştırılan bir varlıktır' şeklinde cevap verir. Ama ona göre, "insanın varoluşu bir doğa olayı gibi' sürmediğinden, insanın bu durumunu bilim, bir doğa olayı gibi ele alıp inceleyemez. Farklı bilimler konuları gereği, insanın bir yanını ele alıp incelediklerinden dolayı insanî bütünlüğü parçalarlar. Bu yüzden bilimin ulaştığı sonuç insanla ilgili gerçekliği bize veremez. Çünkü insan daima kendi hakkında bilebileceğinden daha fazla bir varlıktır.

    Buradan da insanın, diğer doğal nesne ve olaylardan farklı olduğu ortaya çıkar. İnsanlar, psikoloji ve sosyoloji sayesinde araştırılabilir olan nesneden daha fazla bir olguyu ifade eder. Bu yüzde bilim yalnız başına insanı açıklamada yeterli değildir. Filozofa göre, çeşitli ideoloji ve teoriler de insanın bir tek yönünü görerek, sadece kendi bakış aççılarıyla olguyu değerlendirdikleri için, neticede hakikate uzak düşer ve onu açıklamada yetersiz kalırlar. Örneğin ırk teorilerinde insan özel bir tür olarak; Psikanalizde kendi bilinçaltı ve onun etkileri düzeyinde, Marksizm'e göre ise üretici bir canlının başarısı olarak kendi üretimiyle doğaya egemen olan, toplum yaşamını sağlayan bir varlık şeklinde görülür. Oysa ki insanın tarihi vardır, bu tarih dolayısıyla kendi biyolojik kalıtı yerine, geleneğin verdiğiyle de iş görür. Onun değerleri, gelenekleri, erdemleri, vardır. İradesi olduğundan, onu özgürlüğü yönlendirir. Bu nedenle, insanı sadece biyolojik kalıtı ile veya bilinçaltı ile görmek insanın sadece bir yanını görmektir. Jaspers haklı olarak bu tür anlayışları, derinliksiz ve hakikatten uzak görmektedir.

    Jaspers, insanın evrendeki merkezi konumunu ve özel yerini, "üzerinde konuştuğumuz her şey insanda buluşur: tabiat, tarih kuşatan' , sözleriyle dile getirirken; "ilkin maddeden biçimlendirilmiş canlılar olarak, hayvanların bir türü olarak tabiata dahiliz diyerek, insanın biyolojik yanını; "düşünen, davranışta bulunan ve yaratan varlıklar olarak tarihin içindeyiz ki, onu meydana getiririz ve aynı zamanda ona teslim oluruz diyerek de onun düşünsel yanını vurgular.

    Ona göre, her ne kadar insan psiko-fizik olarak, hayvan türlerinden biri olsa da, o hayvan gibi sorgusuz sualsiz, sadece biyolojik bir varlık (dasein) gibi yaşayamaz. Çünkü insanın diğer canlılarla ortak özellikleri olduğu gibi, onlardan farklı olan ve onu üstün kılan özellikleri de vardır. Örneğin, insanda utanma vardır, hayvanda yoktur. Bu yüzden Jaspers, insanın evrim geçirmiş "bir hayvan türü olarak" kabul edilmesinin ve algılanmasının insanın üstünlüğüne halel getireceği görüşündedir. Düşünen bir varlık olarak insan, merak eder, soru sorar, irdeler, sorgular, ya da yaptıklarını tahlil ederek, değerlendirme süzgecinden geçirerek, yapıp ettiklerinden sorumluluk duyduğunu ortaya koyar.

    Jaspers'in insan anlayışında önemli bir soru da şudur; "Biz herkesi insan olarak kabul ediyor muyuz, yoksa etmiyor muyuz?" Ona göre başkalarım hor görmek ya da insan olarak kabul etmemek, insanın kendine, cinsine ihanetidir. Çünkü herkes bizim gibi insandır ya da bütün insanlar sadece insandırlar ve bize eşittirler. Dolayısı ile insanın en küçüğüyle ve en büyüğüyle de biraz akrabalığımız vardır. İnsanı insan olarak eşit görmemek konusunda Jaspers hiçbir mazeret kabul etmeyerek, insanın dinsel, etnik ve cinsiyet ayrımına tabi tutulmasını red eder.

    Ona göre insan oluş, onun cinse yeğlenmesini sağlar; erkek ve kadın ilkin insandırlar, sonra iki ayrı cinstirler. Bu nedenle insan, insanın kıymetinin ve birbirine muhtaç olduğunun bilincinde olmalı, çünkü "bizim özgürlüğümüzün kaynağı, aslında insanların da yaşam kaynağı olan, insanların insan olarak birbirlerine bağlılığıdır." O halde baştaki soruya tereddütsüz verilecek cevap olumlu olmalıdır.

    Jaspers'in bu konudaki tavsiyesi şudur: "Herkesi insan olarak kabul edersek, o zaman başka türlü inananları düşman olarak görmemeliyiz; ya da onlar yokmuş gibi davranmamalıyız, veya yok olmalarını arzu etmemeliyiz; çünkü biz, diğer insanlarla birlikte insanız. İnsan haysiyetine yakışanı Jaspers'e göre, Kant ifade etmiştir: İnsan, başka insanlar tarafından yalnız araç olarak kullanılmamalıdır. Her insanın kendisi amaçtır. İnsan bu onur ve sorumluluğun farkında oldukça insan olmanın değerini ve anlamını kavrar. Düşünürümüze göre, insana bu sorumlulukları yükleyen, insanla ilgili metafizik bir boyut vardır. Jaspers'in açıklamasıyla: "Varoluş olarak biz, eşyanın temeli olan Aşkın'la ilişkimizde kendimiz oluruz." Bu nedenle "varoluş yokluktan gelmez; o Aşkın varlığın önündedir." Öyleyse, '"ben'im. Aşkın varlıkla ilgilidir, ona dayanır. İnsan varoluşunu Aşkın varlığa borçludur. Çünkü "varoluşun mümkün olması Aşkın varlıktan dolayıdır."

    Jaspers, insanın tesadüf eseri ve başıboş olmadığını başka bir varlık tarafından yaratıldığını, "ben kendimi yaratmadım, asıl kendim olduğumda kendimin bana armağan edildiğini biliyorum" şeklinde açıklar.

    Mevlana Ve Jaspers'in İnsana Bakışlarındaki Benzerlikler
    Mevlana ile Jaspers'in insan konusundaki görüşlerini genel hatlarıyla belirttikten sonra aralarındaki benzerliklere geçelim. Jaspers de insanı eşref-i mahlûkat olarak gören anlayışa yakın durur. Onun insan hakkındaki bazı değerlendirmeleri Mevlana'ya ilham kaynağı olan, "and olsun ki, biz insanoğlunu üstün kıldık" ayetini çağrıştırır. Mevlana'nın insanı hayvan ve meleklerden ayırması; bu anlamda varlıkları üçlü bir tasnife tabi tutup, bununla yetinmeyerek onlardan üstün tutmasına benzer biçimde, Jaspers de insanı bu varlıklar karşısında üstün görmektedir. Örneğin Jaspers "insan, sadece hayvan karşısında değil, melekler karşısında da seçkindir (kusursuzdur) demektedir. Bu ifade Mevlana'nın konuyla ilgili varlık tasnifini andırır: "Yaratıklar üç kısma ayrılır: Birincisi meleklerdir, bunlar sırf akıldır; ikincisi hayvandır, bunlar sırf şehvettir, kötülükten kendilerini alıkoyan akılları yoktur; geriye akıl ve şehvetten mürekkep insan kalır." Mevlana'ya göre, melek bilgisiyle; hayvan da bilgisizliğiyle kurtulur; insanoğlu bu ikisi arasında seçim yapmak durumunda kalır. Böylece seçmek/karar vermek sorumluluğuna sahip olduğu için diğer varlıklardan üstün olur. Karar verme sorumluluğu aynı zamanda özgürlük sorumluluğudur. Zaten Jaspers ekler; "insan olma, özgürlük ve Tanrı ile bağlantılıdır." Ona, özgürlük sorumluluğunu veren Tanrı olduğuna göre, insan Tanrı'dan dolayı özgürdür ve üstünlüğü buradan gelir. Her iki düşünüre göre de, insanın bu dünyanın dışında bir kaynağı vardır.

    Bu konuda Mevlana,
    "Sen su değilsin, toprak değilsin, başka bir şeysin sen. Balçık dünyadan dışarıdasın, yolculuktasın sen'' derken,
    Jaspers de
    "sanki aynı zamanda tabiatın ve tarihin dışından gelmişizdir ve kökenimiz oradadır" der.

    Aynı zamanda insanın kökeni ile ilişkisi sona ermiş değildir. İnsan geldiği yere özlem içindedir, bu nedenle oraya yönelmek ister. Jaspers bu durumu, Mevlana'nın "aslından uzak düşen kişi, yine vuslat zamanını arar" beyitine benzer biçimde, "ve hedefimiz o geldiğimiz yerde bulunmaktadır" şeklinde dile getirir ve ünlü idealist Alman filozof Schelling (1775-1854)'in, "çünkü insan yaratışın başında oradaydı" sözünü bu görüşlerine dayanak yapar. Mevlana'nın, "âlemden maksat insandır" ya da Şeyh Galib(1757-1799)'in, "Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen" sözünü hatırlatırcasına, Jaspers, "İnsan mikrokosmos'tur" der. Jaspers bununla hem insanın evrene benzerliğini hem de insanın evrendeki değerini ifade eder.

    Jaspers biraz daha ileri giderek "dünyadaki tek gerçekliğin insan" olduğunu ifade eder. Jaspers'e göre biz, yalnız bilinçli değiliz, bilakis kendi kendimizin bilincindeyiz; yani "bende, benden içeru" olan "ben"in de farkındayız. Dünyadaki başka varlıklarda değil, sadece insanda, kendi kendinin bilinci mevcuttur. Buradan anlaşılıyor ki düşünme, kendi kendisini de düşünebilmektedir. Böylece insan sadece dışarıdaki hakikati değil, içindeki hakikati de keşfedebilmekte ve dışarıya yansıtabilmektedir.

    Çünkü der Jaspers, "hakikati görmeye çalışmak insanın değeridir".

    Karşılaştırdığımız iki düşünür de önemsedikleri bilginlerin insanlara öncülük ve örneklik etmeleri itibariyle yöneticilerle ilişkilerini önemseyip, bu konuda bilgin-yönetici ilişkilerinin seviyesinin çok iyi korunması gerektiğini ısrarla vurgularlar. "İnsanlar, bilerek veya bilmeyerek, bilgin olanın ışığından ve aksinden yardım görürler" diyen ve toplumdaki bu rolünden dolayı aydının tavırlarının Önemli olduğunun farkında olan Mevlana, bilginlerin çıkar karşılığında yöneticilerden himmet beklememelerini öğütler. Bu anlamda Mevlana, bilginlere, 'yöneticilerin ayağına gitme' olarak anlaşılabilecek davranışlardan kaçınmayı salık verir ve bu konuda, "bilginlerin kötüsü emirleri ziyaret eden, emirlerin iyisi bilginleri ziyaret edendir" şeklindeki bir hadisi görüşüne argüman olarak kullanır. Jaspers de bu konuyu önemser ve düşünürlerin iktidarla ilişkilerini titizlikle irdeler. Ona göre aydın ve düşünürler iktidarın aygıtları olmamalı, fikirlerini açıkça ortaya koyabilmelidir. Bunun için "İktidarda bulunanlar, filozofların özgür konuşmalarına izin vermelidirler, onların fikirlerini dinleyebilmelidirier ve onlara danışabilmelidirler." Bu durumda yöneticiler, düşünürlerin görüşlerinden cesaretle yararlanabilmelidir. İnsan diye adlandırılan varlığın yalnız yaşayamayacağı ve başkalarına ihtiyaç duyduğu, iki filozof tarafından yalın ve etkileyici bir dille anlatılır

    Mevlana, birlikte yaşama ile ilgili olarak:
    "tutalım ki, ihtiyatlısın da seni kurt kapmadı. İyi ama topluluk olmadıkça o nesneyi bulamazsın ki. Yalnız olarak bir yolda neşeli neşeli giden kişinin neşesi, dostlarla yoldaşlarla giderse birken yüz olur. Eşek değilsen, yola böyle yalnız düşme."

    Bunun gibi Jaspers de birlikte yaşamaya önem verir. Ona göre dünyada yalnızlıktan kurtuluş olmaz, bilakis kendi olmak başkalarına bağlıdır. İnsanı, insan/kendi yapan başkalarıyla birlikte yaşamasıdır. Jaspers'in ifadesi ile, "ben yalnız başkalarıyla varım, yalnız başıma bir şey değilim." Zaten insanın tek başına yaşaması akla sığmaz görünür. Bu nedenle insanın kendini koruması, ayakta durabilmesi için toplumsal düzene ve ailenin de düzenli olmasına ihtiyacı vardır. Bütün bunlar, insanın toplumsal bir varlık olduğunu ve yalnız başına yaşayamayacağını kanıtlamaya yeter.

    Her ikisi de insanın bir erdemi olarak, alçakgönüllülük gibi davranışları över ve bu davranışların yaygınlaşması için önerilerde bulunur. Jaspers'e göre, büyük bilginleri, bilgileri alçak gönüllü yapar ve insan bilgilendikçe alçak gönüllülüğü artar. Jaspers buna örnek olarak Einstein (1879-1955)'i verir. "Çünkü Einstein, "Tanrı büyüktür ve biz bütün yetkinliğimizle zavallı insanlarız "der. Jaspers'in bu açıklamasını, Mevlana asırlar öncesinden âdeta metaforla anlatır. Alçak gönüllü için: "O azizdir ve bu, ondaki cevherden geliyor" der. Ve metafor yoluyla bunu izah eder: "Üzerinde pek çok meyveleri bulunan bir dalı, meyveleri aşağı doğru eğer; Meyvesiz dâim ucu, selvi ağacı gibi havada olur."

    Mevlana ve Jaspers, aynı çağda yaşamamalarına rağmen, birbirine yakın düşünceler sergilerler. Her ikisi de insanı ve insanın kökenini, niteliklerini, davranışlarını, birbirleriyle ilişkilerini ve Aşkın varlık karşısındaki konumunu araştırıp, bu konuda özgün düşünceler geliştirir. Çünkü ikisi de birbirine benzer sıkıntıları yaşamış ve benzer konuların sancısını duymuştur.

    http://dusundurensozler.blogspot.com/...n-benzeen-insan.html
  • ■ Ateşli bir şekilde savunulan görüşler asla iyi bir temele dayanmayan görüşlerdir; gerçekten de şiddetli duygusallık, görüş sahibinin rasyonel kanıtlardan yoksun olduğunun bir göstergesidir. Politika ve din konularındaki görüşler hemen hemen tümüyle aşırı duygusallık ile bağıntılı olan türdendir.

    ■ Araştırmacıların üzerinde anlaştığı konular vardır. Uzmanların tam anlaşamadığı konular da vardır. Bütün uzmanlar hemfikir olduklarında bile yanılabilirler.

    ■ Politikacılar parti edebiyatlarına uygun olmayan görüşlere ilgi duymazlar; sıradan insanlarsa felaketleri düşmanların entrikalarına atfetmeyi yeğlerler. Sonuçta da insanlar konu ile ilgisi olmayan şeyler için veya o şeylere karşı savaşırlar. Rasyonel düşünce sahibi birkaç kişiye ise, hiç kimsenin hislerine hizmet etmediklerinden, kulak asılmaz.

    ■ Gerçekler normal zamanlarda sadece kabalık olarak, savaş halinde ise suç olarak algılanırlar.

    ■ Birbirinin karşıtı katı inanç sistemleri oluşur; bu sistemlere yalnızca aynı ulusal eğilimi taşıyanların inanmaları, bunların yapay olduğunu açıkça ortaya koyar. Ancak bu inanç sistemlerine mantık uygulamak, vaktiyle dinsel dogmalara mantık uygulamanın günah olduğu kadar günahtır.

    ■ Kendini İngiltere Kralı sanan bir deli ile tartışmanın tehlikeli olduğunu herkes bilir; fakat tek başına olduğu için onun hakkından gelinebilir. Bütün bir ulus bir kuruntuya kapıldığı zaman, savlarına karşı gelindiğinde kapıldıkları öfke tek bir delininkiyle aynıdır; fakat o ulusun aklını başına getirecek tek şey savaştır.

    ■ 1919 yılında Old Vic’de oynanan The Trojan Women (Truvalı Kadınlar) oyununu seyrediyordum. Büyüyünce ikinci bir Hector olur korkusuyla Greklerin Astyanax’ı öldürdükleri, dayanılmaz ölçüde acıklı bir sahne vardır. Tiyatroda bütün gözler yaşlıydı; seyirciler Greklerin bu gaddarlığını akıl almaz buluyorlardı. Ama orada ağlayan bu insanlar, aynı anda, aynı gaddarlığı Euripides’in bile hayal gücünü aşan bir ölçüde kendileri uyguluyorlardı.

    Kısa bir süre önce, ateşkesten sonra Almanya’ya uygulanmakta olan ablukayı uzatan ve Rusya’ya da abluka öngören kararı alan bir hükümete büyük çoğunluğu oy vermişlerdi. Bu ablukaların çok sayıda çocuğun ölümüne neden olduğu biliniyordu; ama düşman ülkelerin nüfusunun azalmasını arzuluyorlardı: çocuklar, Astyanax gibi, büyüyüp babalarının yolundan gidebilirlerdi. Şair Euripides seyircilerin hayalinde aşık’ı canlandırmıştı. Ancak tiyatro kapısında aşık ve şair unutulmuşlardı; ve kendilerini iyi yürekli ve erdemli sayan bu bay ve bayanların siyasal eylemleri deli’nin (çıldırmış katil kişiliğinde) egemenliğine girmişti.

    ■ İçgüdüsel yapımız iki bölümden oluşur; birisi kendimizin ve çocuklarımızın yaşamını geliştirmeye, diğeri ise rakip gördüğümüz kişilerin yaşamını engellemeye yönelir.

    Birincisi yaşama aşkını, sevgiyi ve psikolojik olarak sevginin bir kolu olan sanatı içerir; ikincisi de rekabeti, milliyetçiliği ve savaşı. Geleneksel ahlak birincisini bastırmak, ikincisini yüreklendirmek için her şeyi yapar. Gerçek ahlak bunun tam tersini gerektirirdi. Sevdiklerimizle ilgili davranışlar içgüdüye güvenle bırakılabilir. Akıl kapsamına alınması gerekli olan ise nefret duyduğumuz kişilere karşı olan davranışlardır.

    ■ İnsan genelde bir düş aleminde yaşar; dış dünyadan gelen aşırı zorlayıcı bir etkiyle bir an için uyanır; ancak çok geçmeden düş aleminin tatlı uykusuna yeniden dalar.

    ■ İnsan yaşamının fiziksel olarak var olabileceği süre Güneş Sistemi’nin toplam ömrünün çok ufak bir bölümüdür. Ancak insanların birbirlerini yok etme çabalarıyla, bu süre dolmadan da kendi sonlarını getireceklerini düşündüren nedenler var. Dışarıdan bakıldığında insan yaşamı böyle görünüyor.

    ■ Düşünce dünyasında, kendi fiziksel güçsüzlükleriyle yüzleşmeye hazır olanların açılabilecekleri “engin denizler” vardır. Bütün bunlardan daha önemli olarak da gün ışığını karartan, insanları kavgacı ve acımasız yapan Korku’nun zulmünden kurtuluş vardır. Dünyadaki konumunu olduğu gibi görme yürekliliği göstermeyen hiç kimse bu korkudan kurtulamaz; kendisine, kendi küçüklüğünü görme olanağı vermeyen hiç kimse muktedir olduğu yüceliğe erişemez.

    ■ Delilikleri pek belirgin olmayan kişilerin irrasyonel tutumları da tedavi edilebilir; yeter ki hastalar kendi kuruntularını paylaşmayan bir hekimin tedavisine rıza göstersinler. Ancak, cumhurbaşkanları, bakanlar, önemli şahsiyetler bu koşulu nadiren yerine getirirler; ve tedavi görmeden yaşamlarını sürdürüp giderler.

    ■ Yönetmeyi sevenler halk tabakasına koyun sürüsü gözüyle bakmanın onların yararına olduğunu düşünürler

    ■ İnançlar belirsiz ve karmaşıktır; kesin tek bir olguya değil, birçok ve belirsiz türden olgularla ilintilidirler. Bu nedenle, mantığın sistematik önermelerinden farklı olarak, inançlar doğru veya yanlış gibi iki mutlak karşıt değil, doğru ve yanlışın bir karışımıdır. Hiçbir zaman siyah ya da beyaz değildirler; grinin değişik tonlarını taşırlar.

    ■ İnsanlar “gerçeği” kendilerinin bildiklerini sandıkları için birbirlerine zulmederler. Psikanalitik açıdan bakıldığında, insanların büyük saygıyla söz ettikleri herhangi bir “büyük ideal”in, gerçekte düşmanlarına eziyet etmek için buldukları bir bahane olduğu söylenebilir.

    ■ En güçlü tutkularımızdan biri başkalarının takdir ve saygısını kazanma arzusudur. Bugünlerde takdir ve saygı, zengin görünen insanlara karşı duyulmaktadır. İnsanların zengin olmak istemelerinin başlıca nedeni budur. Paraları ile satın aldıkları mallar ikinci dereceden önem taşır. Örneğin, bir resmi ötekinden ayırt edemeyen ve uzmanlar yardımıyla eski ustaların bir galeri dolusu resmini toplamış olan bir milyoneri ele alalım. Aldığı yegane zevk, başkalarının onların kaça mal olduğunu bilmesidir. Halbuki dergilerin Noel sayılarındaki dokunaklı posterlerden daha dolaysız ve daha çok zevk alabilir; ancak o yolla egosu için aynı doyumu elde edemez.

    ■ Psikanalizden öğrendiklerimize göre şu gerçeği kabul edebiliriz ki, insanların hareketlerinde yöneldikleri amaçlar, bilinçli olarak seçtikleri amaçlar değildir; bu bütünüyle irrasyonel birtakım fikirleri de beraberinde getirir ve insanlara neden öyle yaptıklarının farkında olmaksızın, bu amaçların peşinden gitme olanağı verir.

    ■ İnsanların çok büyük bir bölümü, belirli bir partinin iktidarda olması durumunda çektikleri sıkıntıların çözümleneceğine gerçekten inanır. Sarkacın salınımının nedeni budur. Bir kişi bir partiye oy verir, ama mutsuzluğu sürer; bunun üzerine de mutluluk ve refahın süreceğine inanılan ütopik dönemi getirecek olanın öteki parti olduğu sonucuna varır. Bütün partilerin büyüsünden kurtulduğunda ise artık ölümün eşiğinde yaşlı bir kimsedir; gençliğinin inancını oğlu devam ettirir ve tahterevalli hareketi böylece sürüp gider.

    ■ Politikacıların özel becerisi hangi tutkuların en kolay tahrik edilebileceklerini, tahrik olunduklarında da politikacının kendisine ve çevresine vereceği zararın nasıl önleneceğini bilmekten ibarettir.

    ■ Umabileceğimiz en iyi şey şudur: olabildiğince çoğumuzun, zaman zaman önümüze konulan çekici parti programlarına inanmaktan kesinlikle geri durması, politik kuşkucular olmasıdır.

    Eğer siyasal bir partinin sonuçta elde edilecek yarar uğruna büyük zararlara yol açacak bir programı varsa (ki çoğunun vardır), bütün siyasal hesapların belirsizliği göz önüne alındığında, kuşkuculuğa büyük bir gereksinim var demektir. Psikanalitik görüş açısından bakıldığında, bu parti programını gerçekten çekici kılan şeyin o arada açtığı kötülükler olduğundan ve sonuçtaki yararın da “rasyonalize etme” türünden bir şey olduğundan kuşku duymakta haksız sayılmayız.

    ■ Kendi kuşkuculuğumuz hakkında bile kuşkucu olmalıyız.

    ■ Akılsızlık ve bilinçsiz ön yargı, çoğu kez, görevi kötüye kullanmaktan daha zararlı olur.

    ■ Dünya çevresinde yapılacak yolculuk tehlikeli bir yolculuktur. Bir Müslüman, bir Tolstoy yanlısı, bir Bolşevik veya bir Hristiyan bir yerde suçlu durumuna düşmeden veya önemli gerçekler saydığı şeyler hakkında dilini tutmadan böyle bir yolculuk yapamaz. Doğaldır ki bu kural yalnızca güverte yolcularına özgüdür; yoksa kamara yolcuları istedikleri şeylere inanabilirler; yeter ki patavatsızca saldırılarda bulunmasınlar.

    ■ Eğer düşünce inançlar arası rekabete açıksa, yani bütün inançlar açıkça dile getirilebiliyor ve hiçbir yasal veya parasal çıkara ya da kayba konu olmuyorsa düşünce özgürdür diyebiliriz.

    ■ William James “inanma arzusu” konusunda öğütler vermiştir. Ben, şahsen “kuşku duyma arzusu”nu öğütlemek isterdim. İnançlarımızın hiçbiri tam olarak doğru sayılmaz; hepsinde en azından bir belirsizlik, bir hata gölgesi mevcuttur.

    ■ Tarih ders kitaplarında her ulus yalnızca kendini yüceltmeyi amaçlar. Bir kimse kendi yaşam öyküsünü yazarsa, ondan biraz alçak gönüllü olması beklenir; ama bir ulus kendi yaşamını yazarken, övüncün ve aşırı kendini beğenmişliğin artık sınırı yoktur. Benim çocukluğumda okul kitapları Fransızların fesat, Almanların erdemli olduğunu öğretirdi; şimdi tam tersini öğretiyorlar.

    ■ Eğitimden sorumlu bürokratların gençlerin eğitilmesini arzuladıkları sanılmamalıdır. Tersine, onların sorunları, zihinsel yetenek kazandırmaksızın, sadece bilgi aktarmaktır. Eğitimin iki amacı olmalıdır: birincisi okuma-yazma, dil bilgisi, matematik gibi alanlarda kesin bilgiler vermek; ikincisi de, kendi başlarına bilgi edinmeye ve sağlıklı değerlendirme yapmaya olanak veren zihinsel alışkanlıklar kazandırmaktır. Bunlardan birincisine bilgi, ikincisine de zeka (intelligence) diyebiliriz.

    ■ Azınlıkların korunmasının yaşamsal önemi vardır. Kurallara en bağlı olanlarımız bile bir gün kendilerini azınlıkta bulabilirler. O nedenle, çoğunluğun zulmünün sınırlanmasında hepimizin yararı vardır. Kamuoyundan başka hiçbir şey bu sorunu çözemez.

    ■ Yönetici sınıfların olağanüstü dindar olma eğilimleri pragmatiktir: Kurbanlarının talihsizliklerini Tanrının takdiri olarak görmek isterler. Bu durum, asgari özgürlüğe müdahaleye gerekçe bulmayı eski günlere göre daha zorlaştırmaktadır.

    ■ Aradığımız özgürlük başkalarına baskı yapma hakkı değil; istediğimiz gibi yaşamak, istediğimiz gibi düşünme hakkıdır, yeter ki eylemlerimiz başkalarının da aynı şeyi yapmasını engellemesin.

    ■ Kendi başlarına bırakıldığında çocukların çoğunluğunun okuma yazma öğrenmeyecekleri, yaşamlarının koşullarına daha az uyumlu olarak büyüyecekleri ortadadır. Eğitim kurumlarının var olması ve çocukların bir ölçüde disiplin altında tutulmaları zorunludur. Ancak, hiçbir otoriteye tam güvenilemeyeceğine göre, olabildiğince az otorite kullanmayı amaçlamalı; eğitimde gençlerin doğal arzu ve güdülerinden yararlanma yollarını aramalıyız. Bu, çoğu zaman sanıldığından çok daha olanaklıdır; çünkü, ne de olsa, bilgi edinme arzusu gençlerin çoğunda doğal olarak vardır.

    ■ Latince ve Grekçe öğrenmeye zorlanmıştım. Bunu hiç istemiyordum; artık konuşulmayan dilleri öğrenmenin saçma olduğunu düşünüyordum. Yıllar boyu sürecek bu klasik öğrenimden sağlayacağım biraz yararı büyüdüğüm zaman bir ay içinde elde edebilirdim. En zorunlu olan bilgiler verildikten sonra, eğilimler dikkate alınmalı ve öğrencilere sadece kendilerinin ilgi duyduğu şeyler öğretilmelidir.

    ■ Kötülüklerin kaynağı sistematik bir politik disiplin altına alma uygulamasındadır. Eğitimden sorumlu makamlar çocuklara, dinlerin varsayması gerektiği gibi, ruhları kurtarılacak insanlar olarak bakmıyorlar. Onlar çocukları gösterişli ve heybetli sosyal planlarının hammaddesi olarak görüyorlar; geleceğin fabrika “işçileri”, savaşın “süngüleri”, ya da bunların benzerleri olarak. Her öğrencinin, kendine özgü hakları ve kişiliği olan, başlı başına bir amaç oluşturduğunu göremeyen; onları sadece yapboz bilmecesinin bir parçası, taburunun bir eri, devletin bir vatandaşı sayan kimseler eğiticilik yapmaya elverişli değildir. İnsan kişiliğine saygı her sosyal problemde, ama özellikle eğitimde, bilgeliğin ilk koşuludur.

    ■ Devlet tarafından eğitilen emekçilere, tutkulu bir askeri sadakat aşılanacaktır. Devletin çocuklar için uyguladığı ödeme tarifesini düşürmek ve diğer ülke insanlarını öldürecek askerleri sağlamak için, kadınlara çok çocuk yapmanın bir görev olduğu öğretilecektir. Devletinkine karşı koyacak ana-baba propagandası olmayınca çocuklara aşılanabilecek yabancı düşmanlığının sınırı da olmayacaktır. Böylece, çocuklar büyüdükleri zaman efendileri için körü körüne savaşacaklardır. Görüşleri iktidar tarafından hoş karşılanmayan kişiler, çocukları ellerinden alınarak devlet kurumlarına gönderilmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Böylece, yurtseverlik ve çocuklara karşı insancıl duygusallığın birlikte uygulanmasıyla, toplumun adım adım iki kasta bölünmesi hiç de olanak dışı değildir; üst tabakadakiler evlilik kurumunu ve aile bağlarını koruyacak, alt tabakadakiler yalnız devlete sadakat besleyeceklerdir.

    ■ Eğer insanlar bir başkasının mutsuzluğu peşinde koşmak yerine kendi mutluluklarının peşine düşmeyi öğrenirlerse, bu beklenti hemen yarın gerçekleşebilir. Bu, uygulanamayacak kadar sert bir ahlak töresi değildir; ama benimsenmesi dünyayı cennete dönüştürebilir.