• İşte bu, yalnızlık! Hani güçlüydük, kendimizden emindik; yalnızlık içine düşeceğimizi düşünür müydük hiç? Kimse buna inanmazdı! Anton, sevgili dostum, ne oldu sana?
  • 248 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    -ÖZET VE SPOİLER İÇERİR
    Öncelikle kitabı okusam anlar mıyım, sonuçta iktisadi terimler olacak diye düşünen varsa hiç tereddüt etmeden kitabı okumaya başlayabilir. Mahfi Hoca yine sade bir dille hem ekonomik hem sosyal hem de siyasi analizler yapmış. Salt ekonomi kitabı değil.

    Mahfi Eğilmez'i biraz Keynesçi gördüm sanki :) Neoklasik yaklaşımın da özellikle analiz yapmaktan ziyade kapitalizmi yaymak için propaganda aracına dönüştüğünü söylüyor. Hep soruluyor ya hani: Nedir bu yapısal reformlar? İşte bunun cevabı bu kitapta. Ayrıca son 16 senede AKP'nin hem doğrularını hem hatalarını sayısal verilerle ortaya koymuş üstat.

    Dünyadaki iktisadi olumsuzlukları genel olarak denetlenemeyen liberalizme bağlamış kitap. Yani ''görünmez elin'' aslında piyasayı dengeye getirmediğini, bunu 1929 Krizi ile farkeden dünyanın süreci toparladığını fakat sistem eskiye yani başıboş bırakılan kapitalizme dönünce tekrar krizlerin çıktığını ama büyüme şatafatıyla bunun göz ardı edildiğini söylemiş. Dünyadaki sistem kapitalizm olabilir ama bu ne ahbap çavuş kapitalizmi olsun ne de acımasız ve her şeyin görgüsüzce paraya çevrildiği, insani değerlerimizi yitirmemize sebep olan kapitalizm olsun ana teması var.

    Kitabın ilk bölümü ''Değişim'' başlıklı. Paradigmadan ve paradigma değişikliklerinden bahsediyor. Buna göre Türkiye hep ABD ve Avrupa ile iyi ilişkiler yaşarken 1991 yılında SSCB'nin yıkılmasıyla oradaki Türk Cumhuriyetleri ile de yakın ilişkiler kurmaya ve Orta Asya'ya açılmaya başladı. 2000'lerden sonra da yönümüz bu kez Orta Doğu oldu. Yani bu alandaki geçerli modelimiz (paradigmamız) değişmişti. Yurtta sulh cihanda sulh fikri Ortadoğu'da oyuna dahil olma ile yer değiştiriyordu. Paradigma sadece ülkede değil dünyada da değişiyordu. Önceden en ufak belirsizlikte sermayedarlar paralarını o ülkeden çekerken artık bunca olay yaşanmasına rağmen bir ülkenin ekonomisi eskisi kadar kırılgan olmayabiliyor. Çünkü sermaye serbestliği var artık, böylece o kişi o ülkeden çıkmak için son ana kadar bekliyor ve olaylar da genellikle o zamana kadar yatışmış oluyor.Diğer etken ise likidite fazlası. Bu kadar bol para olduğu için sorunların daha çok olduğu gelişmekte olan ülkelerdeki görece yüksek faiz, bu ülkelerde risk alabilmeyi artırdı.

    2. bölüm ise ''20. Yüzyılın Öncesi ve Sonrası'' Buna göre 30 Yıl Savaşları ve sonrasında imzalanan Vestfalya Antlaşması ile ulus devletlerin ve laikliğin temelleri atıldı. Ümmetçi politika izleyen ve Avrupa'daki Rönesans benzerini uygulayamayan Osmanlı ise çağın gerisinde kaldı. Buna bir de dinsel eğitimin yaygınlaşıp bilimsel eğitimin gerilemesi eklenince Sanayi Devrimi yapan Avrupa'nın gerisinde bir Osmanlı oluştu.

    Yine bu bölümde dünya tarihini etkileyen kapitalist krizlerden bahsedilmiş:
    1873-1896 arası: Uzun depresyon. Nitekim 1.Dünya Savaşı'na neden oldu.
    Sebepleri: Viyana Borsası'nın çöküşü, Fransa'nın Almanya'ya ödediği büyük tazminat, ABD'nin izlediği sıkı para politikası ve altının kıtlığı. Merkantilizmden sanayi kapitalizme geçişin sancıları etkili oldu.
    1929: Büyük Bunalım. Bu da 2. Dünya Savaşı'na neden oldu. Sebepleri ise ABD'nin üretimimin az sayıda holdinge bağlanması, bankaların denetlenmemesi ve görünmez el prensibinin geçerliliğini yitirmesi. Ticaret serbestliği ve finansal kapitalizme geçişin sancısı hissedildi.

    Hatta Almanya 1. Dünya Savaşı sonrasında öyle ağır bir tazminat ödemek durumunda kalıyor ki bu borçlar içinde şuurunu yitiren Alman halkı Adolf Hitler gibi bir belayı tarih sahnesine çıkarıyor. Hatta bunu ön gören Keynes Versay Antlaşması'nı terk ediyor. Kısacası Hitler'i bile ortaya çıkaran dolaylı yoldan da olsa kapitalistlerin bitmek bilmeyen kazanma arzusu.

    3.Bölüm ''21. Yüzyılın Getirdikleri'' ise küreselleşmeyi anlatıyor. Buna göre küreselleşme bir özgürlük, büyüme ve refah getirse de bu zamanla büyük bir kazanç arzusu ve buna bağlı bir ahlaksız kazanç olgusunu getirdi. Neticede ardı arkası gelmeyen krediler ile emlak balonu ortaya çıkarken 2008 Krizi meydana geldi. Bu krizin de asıl sebebi küreselleşmenin sancıları. Her radikal değişiklik krize ortam hazırlayabiliyor. Mal, emek ve sermaye önceden hareketli değilken artık emek hariç hareketli ve küresel dünya var.

    İşte Türkiye de 1994 ve 2001'de ciddi krizler yaşasa da özellikle 2001'de bankacılık alanında yapısal reformlar yaparak bu durumdan çıkabildi. 2008'de ise krizden sonra reform yapamadık ve bu durum iyiye giden rakamları tersine çevirdi. O zaman ilk yapısal reform kurumlarla yönelik reform. Özellikle AB ile ilişkilerin iyi olduğu ve tam üyelik anlaşmasının yapıldığı 2004'ten sonra iyiye giden tablo tersine çevrilmiş görünüyor. Bunun önemli sebeplerinden birisi de ahbap çavuş kapitalizmi ve ahbap çavuş demokrasisi. Yani siyasal iktidara yakın olanların diğerlerine göre avantajlı olduğu sistem. İşte bunu engellemenin yolu iyi bir hukuk sistemi. Bunu yapamadığımızda ortaya pek de yatırım yapılamayacak bir ülke çıkıyor. Demek ki 2. yapısal reform: Hukukun üstünlüğü.

    Küreselleşme de 4 aşamadan oluştu deniyor: Savaşların küreselleşmesi, ekonominin küreselleşmesi, Batı tarzının küreselleşmesi ve krizlerin küreselleşmesi. Artık krizler de küreselleştiğine göre bu durum küresel kapitalizmin sonunu da getirebilir diyor Mahfi Eğilmez. Çünkü önceden en azından sisteme dahil olamayan ülkeler eliyle krizden çıkılabiliyordu.

    Venezuela'nın durumu da ele alınmış. Buna göre ekonomik göstergeleri bir ara fena gitmeyen Venezuela'nın şu an dibe vurmasının sebepleri olarak kötü yönetim, Hollanda Hastalığı (paranın aşırı değerli olmasının ülkeyi kötü duruma getirmesi), ABD'nin uygulamaları olarak göstermiş ama eklemiş. En azından onların petrolü var. Kötü yönetim veya denetlenemeyen iktidar olmaması için 3. yapısal reform siyasi reform olmalı.

    Yine dünya ile ilgili önemli tespitte daha bulunuyor: Trump korumacı bir politika izlerken eski sosyalist ülke Çin küreselleşmenin yeni aktörü olabilir çünkü Davos'ta Çin başkanı bunu ifade etti diyor. Yani roller değişiyor.

    4. bölüm: ''Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne'' Burada ise adeta tarih dersi verilmiş. 1897'de Osmanlı'da okuma yazma bilenler %10 hatta sadece adını yazanları da çıkarırsak %5.

    Osmanlı'nın belini bükenler ise kapitülasyonlar. 1365'te başlayan ve Lozan'a kadar süren baş belası. Sürekli alınan dış borçlar ve borcu borçla kapatma sevdası da dahil olunca işler iyi gitmiyor. Kapitülasyonlar neticesinde yerli üretici büyük darbe alıyor ve Osmanlı kendi sanayi ve ticaret burjuvazisini oluşturamıyor. Oluşturamayınca da esnaf burjuvazisi oluşuyor. Esnaflıkta ''eti senin, kemiği benim'' anlayışı ile dar alanda dar bir çevre ile ilerleyen meslek yüzünden daha muhafazakar bir toplum oluşuyor.

    1881'de kurulan Duyun-i Umumiye ile ekonomik ve siyasi bağımsızlığını tamamen kaybeden Anadolu halkını, 1881 yılında doğacak Mustafa Kemal'in bağımsızlığa kavuşturacak olması da ilgi çekici.

    Osmanlı'yı yıkıma sürükleyen yap-işlet-devret modelini bugün hala uyguluyor olmamız da tarihten ders almadığımızı gösteriyor.

    5.bölüm: ''Türkiye'deki Değişimin Sosyoekonomik Analizi'' burada asıl ele alınan ise kırdan kente göç ve kaçak yapılar. elinde tapusuz yapı olan halk yaşadığı yerde geçici olduğunu düşünüyor, orayı güzelleştirmeye çalışmıyor. Bir yerde şehirli olabilmek için de tam 3 kuşak orada kalmak gerekiyor. Bu göçlerin arttığı dönemlere bakarsak henüz tam olarak şehirleşemedik.

    PİSA sonuçları: Fen liseleri ve sosyal bilimler liseleri OECD ortalamasının üzerinde ama biz buralara önem vermek yerine imam hatipler açıyoruz. O zaman 4.yapısal reform eğitim olmalı. Çok ders çalışsa da öğrenciler başarısız. Çünkü özgür düşünce ortamı kısıtlı. 5. yapısal reform da bu ortamı sağlamak.

    6. ve son bölüm: ''Geleceğe Bakış''
    Endüstri 4.0 kaçmasın, makine ve robot gibi araçları veya onları çalıştıran programları yapmak yerine bunları satın alalım önerisi var. Ayrıca MB ve TÜİK'in bağımsızlığı, sosyal güvenlik ve sağlık reformu, reel sektör ve bankacılık reformundan bahsediliyor.

    AKP iktidarı ile ilgili de veriler var.
    1-GSYH 4 kat artmış fakat kendi skalasındaki ülkelerin ortalamalarının az da olsa altında kalmış. Özellikle Güney Kore'nin atılımını yapamayıp inşaata dayalı büyümeyi seçtik.
    2-Kişi başı gelirde ise orta gelir tuzağı var. 2008'e kadar olan tablo kötüye gidiyor.
    3-Büyüme var ama istikrarsız ilerliyor ve cari açık ile büyüme durumu var.
    4-Enflasyon ise AKP'nin en büyük başarısı. çift hanelerden en azından son dönem haricinde hep tek haneli ilerleyen enflasyon.
    5-İşsizlik ise en büyük başarısızlıklarından.
    6-Diğer başarısı kamu borç yükünün azaltılması. Bütçe dengesi sağlanmış
    7-Cari açık çok fazla. GSYH İçindeki payı 10 kattan fazla artmış.
  • Yakın zamanda kayıp, başarısızlık ve kıtlığın yaşandığı bir ortamda depresyonun semptomlarından bazılarının muhtemelen uyum sağlamaya yönelik olduğunu düşünün. Enerji kaybı, iştah kaybı ve hareket azalması, bir kıtlık ortamında, kalori ihtiyacını azaltır. Sekse ilginin kaybolması, (yanlış da olsa) partnerler arasındaki cinsel rekabeti azaltır.
    -
    Dahası cinsel ilginin kaybolması, eğer yiyecek, koruyucular ve barınma ortamları yetersiz ise uyum sağlayıcı olabilir. Özeleştiri kaybolan davranışı durdurmak ve kendini düzeltmeyi öğrenmek için yararlı bir yol olabilir. Umutsuzluk, aslında çok fazla risk alan veya ulaşılabilir kaynakları az olan bireyler için yararlı bir geçici kendini ketleme yolu olabilir. (81)
    *
    Depresif hasta, bunun kendisini daha ileri kayıplardan koruyabileceğine inandığı için, kötümser bir strateji benimseyebilir. Depresyon, bu modele göre sadece depresif hastanın olumsuz şemalarının bir işlevi değil, ayrıca maliyetleri kontrol etme çabasıdır. Depresyon bir risk yönetimi stratejisidir. (82)
    *
    Depresif bireyler bir minimizasyon stratejisi izlerler. Yani, daha ileriki kayıp olasılığını en aza indirgemek isterler. Çok az şeye sahip olduklarına, mevcut kayıpların gelecekteki 'kazançlar'la telafi edilmesi ihtimalinin az olduğuna, kazançlarının düşük değerde olduğuna (zevk alamaz oldukları için), kayıpların toplam maliyetinin yüksek olduğuna inanırlar. Depresiflerin kaybı gözlerinde fazla büyütmeleri, kayıplardan ne pahasına olursa olsun kaçınılması gerektiğine inanmalarından kaynaklanıyor.
    -
    Amaç kayıplardan kaçınmak olduğu için, depresifler kendileri için daha fazla kaybı önleyici düzenlemeler yaparlar. Örneğin, depresif kaybetmeye başlayacağını anlarsa (veya tahayyül ederse), 'bırakır' ve vazgeçer. Bu, tabi ki 'öğrenilmiş çaresizlik', yani başarısızlıkla karşılaşınca vazgeçme ile uyuşur, fakat birçok depresif için akılcı ve faydacı bir işlevi vardır: Daha fazla kayıpları engeller. (...) Kayıplar bir kez başladı mı, depresif, onların durdurulamayacağına inanabilir. (82)
    *
    Depresifler kazançlarını azaltırlar, çünkü dünyanın muhtemelen tehlikeli ve ödüllerin kıt olduğunu düşünürler. Kazançlar, gelecek kazançların habercisi veya bireyin olumlu şeyler üretme potansiyelinin göstergesi olarak görülmezler. Depresyonun olumsuz şemalarında, bir sapma gibi kişiyi beklentiye ve böylece daha büyük bir yüzleşme riskine yönelten bir rastlantı gibi kabul edilirler. (...) Depresife göre havaya yükselen her şey neredeyse her zaman yere çakılır. (84)
    *
    Depresiflerin korunmaya çalıştıkları kayıplardan ikisi, kendine güvenin kaybolması ve onurun kaybolmasıdır. Depresifin kullandığı stratejilerden biri yanlış yorumlamadır (disattribution). (...) Bildiğimiz gibi, depresifler biraz gayret gösterip bir işe kalkışıp sonra da başarısız olduklarında, bu başarısızlıklarını yeteneklerinin eksikliğine yorup, böylece "Başaramadım, çünkü yeteneksizim, ben başarısızın biriyim" deme konusunda önyargılıdırlar. Stratejileri olan veya dirençli depresifler bu istenmeyen yorumlardan kaçınabilirler, bunun için çaba sarf etmeyi reddedip, "Başarılı olmadım, çünkü bunu hiç denemedim bile" şeklindeki onuru koruyucu otomatik düşüncenin arkasına sığınabilirler. (85)
    *
    Diğer bir yanlış yorumlama stratejisi, hastanın gayretsizliğinden dolayı terapisti suçlamasıdır. (...) Dirençli depresif kendi kendine "Her şeyi yüzde yüz söylemez ve terapisti suçlayabilirsem, kendimin doğru olarak değerlendirilmesinden kaçınabilirim" şeklinde düşünebilir.
    *
    Bazı hastalar (gelecekte erişebilecekleri) ideal bir narsistik kendilik imajlarını korumalarına izin verecek olan imkansız amaçlar belirleyerek kendilerini kısıtlayabilirler. Örneğin, bir hastanın kusursuz bir partner ihtiyacı için olağanüstü bir görüşü vardı: Ona göre bu kusursuz partner isteğini terketmesi, söylediğine göre kendisinin 'sıradan' biri olduğu anlamına gelirdi. Sıradanlık görüşü, onun değer sisteminde değerlilik kalitesine eşdeğerdi. Dolayısıyla, partneri için mükemmeliyetçi bir amacı olduğu müddetçe, potansiyelini idealleştirmeye devam edebilirdi. Kusursuz bir partner bulamazsa, bu zaten başka hiç kimsenin başaramayacağı bir şeyi onun da başaramamış olduğu anlamına gelecekti. Büyük korku, kusursuzdan daha az bir partneri amaçlamak ve bunun bile erişilmesi güç bir şey olduğunu anlamak korkusudur. (86)
    *
    Diğer bir kendini ketleme stratejisi, kişinin kendilik yatırımını, diğerlerinin onun hakkında sahip olduğu kendilik idealine yapmasıdır. Yani onu övgüye değer bulanların beklentilerine göre yaşamaya çalışmasıdır. İdealleştirilmiş kendiliğe yatırım yaparak, hasta özel bir statüye sahip olma veya özel biri olma hayalini korur ve "Bu depresyonu bir atlatırsam, istediğim her şeye sahip olacağım," inancını terk etmek zorunda kalmaz. Bazı hastalar, daha azını kabul etmenin başkalarının gözünde onların statüsünü azaltacağına inandıklarına için değişmeye karşı direnirler. (86)
    *
    Diğer bir kendini ketleme stratejisi problemleri başkalarına aktarmaktır. Problemin bu şekilde el çabukluğu ile karşıya aktarımı evlilik çatışmasında yaygındır. Kendi öfkesiyle ilgili bir problemi olduğunu itiraf eden koca, problemi kendisinin öfkeli patlamalarından eşini sorumlu tutarak transfer eder. Bu durumda kocanın problemi artık eşinin başarısızlığıdır. (87)
    *
    Hastaya göre, direncinin üstesinden gelmek için öyle bir değişiklik yapma yolu bulmalıdır ki bu onun, niçin bu değişikliği daha önce yapmadı diye aptal olarak görülmesine sebep olmasın. (87)
  • Bir yük altında depresif, ezgin veya perişan olma halinin, çoğu vakada depresyon denen hastalıkla bir alakası yoktur, çoğu defa klinik belirti de vermez. Gündelik dildeki kullanım tıpkı tıbbî kavramın kendisi kadar muğlaktır ama biraz dikkatle kulak verirseniz, çoğul depresyonlarla tekil kullanılan sahici depresyonu ayırt edersiniz. Depresyonlar ve depresiflik hali geleneksel olarak melankoli diye de tanımlanır. Bir depresyon teşhisi konanların birçoğu aslında melankoliktir. Depresyonlardan musdariptirler onlar, depresyon hastalığından değil. Melankoli insanın var olmasının tarz ve biçimlerinden birisidir, ruhun bir oluş tarzıdır, insan varoluşunun asli bir unsurudur, bunu herhangi bir biçimde marazi sayamayız.
    İnsan hayatında sadece yaşam sevincini bilmeliyiz, yaşam kederini de biliriz, sadece gülmeyi değil ağlamayı da biliriz, hepsinin zamanı vardır. Eski Ahit’te Süleyman’ın Meselleri’ndeki hikmetlerde (7.Bap, 3.cümle) yas tutmak gülmeye yeğ tutulur, zira bu tecrübe “kalbi iyileştirir”. O zaman insan bambaşka bir yerden, bir uçurumdan bakarak tanır kendini. Ötekileri de başka bir yanlarıyla tanır: İyi gün dostlarının bir yerlerde bir işleri çıkıvermiştir de, keyifleri hoş tutma gayretinde pek atak olmayanlar şimdi yanı başımızdadırlar, güvenebilirsiniz onlara.
    Melankolinin münasip düştüğü zamanlar vardır: Buluğ çağında çocukluğunun yitik günlerine, sonbaharda düşen yapraklara ve kelleşen ağaçlara bakıp melankoliye kapılmayan, hayatta bir şeyleri yanlış yapıyor demektir. O sıra melankolinin gelip geçici mi olduğunu uzun süre devam mı edeceği baştan bilemezsiniz. Çoğu durumda atlatılabilir ama kimse kesin olarak söyleyemez atlatılacağını –atlatılması gerektiğini yazan rehber kitaplar hariç. Güncel veya kalıcı birçok nedeni olabilir: İnsanlar anlam verdikleri bir şeyi, bir ilişkiyi, bir işi kaybettiklerinde “depresyona düşerler”. Ama, umdukları şeyi elde edemediklerinde de. Dahası, şiddetle arzuladıkları bir şeye eriştikten sonra beklenmedik bir boşluğa düştüklerinde de: Bir ereğe ulaşan kişi, tüm o çabalarının ve fedakârlıklarının şimdi gözlerinden yaşlar getirmesine ve tüm o gayretinin uçup gitmesine hazır değildir.
    Bu dünyanın budalalarla dolu ve sırf kendi “ben”inin bundan istisna olduğunu açıkça görmek de insanı depresif yapar. Adaletsiz bir muameleye tabi tutulduğunu hisseden hayal kırıklığı, horlama, aşağılama ve şiddet deneyimi yaşayan insanlar, ezgin olurlar. Bunların hiçbirinin kabullenilmesi gerekmez ama etkilerini ebediyen bertaraf etmek de mümkün değildir. Kendilerinden hoşlanılmadığında, sevilmediklerinde, aşkta sevdikleri ötekinden mahrum kaldıklarında veya onun tarafından terk edildiklerinde, mutsuzluğun en derinlerine düşebilirler insanlar. Hepsinden de fazla, kendisi veya onun için bir anlam ifade eden bir başkası hastalıkla yüz yüze olduğunda ve ölüm ihtimali hayatın içine girdiğinde.
    Hayatta derin iz bırakan şeyler, bir daha öyle kolayca dindirilemeyecek acılarla ilintilidir. Doğrudan doğruya hayatın ve dünyanın, -bize nasıl görünüyorlarsa-, sebebiyet verdikleri dünya sancısı ise iyice kavranamaz ve teselli edilmez bir acıdır. Fakat dünya sancısının güncel bir nedeni olmadan da sağlam temelleri olabilir, çünkü hayat süresinin kısıtlı olduğunun, bu hayatı ve en sevdiklerimizi günün birinde terk etmek zorunda olduğumuzun bilincinde olmak bile mutsuz etmeye yeter insanı. Hiçbir şey kalıcı değildir, her şey geçicidir, geçip gideni geri getiremezsiniz. Her şeyin geçip gideceği gerçeğini değiştiremezsiniz.
    Esastan acı veren bir şey, varoluşun aşılamaz yalnızlığıdır. Belki bu bilgiye insanlar her zaman vakıftılar ama benlik öne çıktığı oranda ağırlaşır bunun tecrübesi. Bu hayatı yaşayan benim, başkası değil. Mutsuz olmaya ve felakete açılan uçuruma doğru bakmaya katlanacak olan, benim. Bu hayatı nihayetine vardıracak olan benim, başkası bunu benden devralamaz. Bütün ötesine dair daldığım düşünceler de benim düşüncelerimdir, sadece benim için bir anlam ifade eder bunlar, başkaları başka şeyler düşünürler ve bizi birbirimize bağlayan hiçbir şey yoktur -aşk, arkadaşlık veya hiç değilse bir hoşlanma dışında.
    Düşüncelere dalmak: Kimi insanlar için bu zaten depresyona girmekle eşanlamlıdır. Melankolikler her şey üzerine düşünürler, nitekim onun için öteden beri aralarında çok filozof ve sanatçıya rastlanır. Bilhassa düşünen ve yaratan insanların melankoliye yakalanacaklarını, ünlü antik metinlerden Problem XXX.I’in yazarı da belirtmişti. Modern çağda psikolojik araştırmalar, depresyondan mustarip insanların düşünce ödevlerini daha esaslı ele aldıklarını ve daha akıllıca kararlara vardıklarını teyit ediyor (Basel Üniversitesi, 2011). Soruna daha uzun ve daha dikkatli bakıyor, pembe bir gözlüğün bakışlarını bulandırmasına izin vermiyorlar.
    Kesinlik izlenimi oluşturan her durumun kesinlikten uzak ve her şeyin kuşkulu olduğunu biliyorlar. İnsan eylemlerinin kuşkululuğu konusunda ve insanın varoluşunun esas itibarıyla nasıl hiçlik mesafesine inebileceği konusunda zihinleri açık. Onları duygulandıran ve harekete geçiren, hayatın olası trajikliğidir. Onların maruz bulunduğu tehlike hayatı fazla yüzeysel görmek değil, uçurumun derinliklerinden çıkamamak, belki de kendi “kimliklerinin” çöküşünü yaşamak ve kendilerine yabancılaşmaktır.
    Lakin melankoli sadece taşkın bir düşünce selinin değil, duyguların vahşi dalgalanmasının damgasını taşır. Pek az insan bu dalgalanmayı mutluluk olarak hisseder ama her durumda buna anlam yükleyebilirsiniz: Eğer hayatta meseleniz büyük duygular yaşamaksa, o zaman bunlar sadece sevinç, aşk ve cezbenin iyi duyguları olamaz. Duygu hayatını tüm yelpazesiyle yaşamadan, kemale erilmez. Görünüşte en sebepsiz olan üzüntü hali de herhalde buradan doğar: “Aslında her şey yolunda gidiyor, bana ne oluyor böyle, bilmiyorum.” Ahenkten başka bir şey bilmeyen bir hayat, ahengin bozulmasını istiyor demektir. Kesintisiz yaşam sevinci insanı takatten düşürebilir, yaşam kederinin sunduğu türden bir molaya ihtiyaç duyabilirsiniz. İnsan olmanın bütün imkânlarını yoklamak ve hayatın kemaline varmak için, ilk bakışta çok uzak gelse bile, galiba üzüntüyü de sonuna kadar tatmak gerekir.