Geri Bildirim
  • Adem YEŞİL
    Adem YEŞİL, Türklerin Tarihi - Pasifik'ten Akdeniz'e 2000 Yıl'ı inceledi.
    @AdemYesil·26 Nis 23:27·Kitabı okudu·105 günde·Beğendi·10/10
    Öncelikle şunu kesin bir dille ifade etmek isterim ki, bu bir roman ya da kurgu kitap değildir. Tamamen araştırma ve kaynaklara dayalı, bize kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi anlatan tarihi bir başyapıttır. Türk tarihi ile ilgilenenler için bulunmaz bir kaynakçadır. Kısacası, kendisini Türk bilen/hisseden ve geçmişi ile geleceğine sahip çıkan her bir Türkün evinde ya da kişisel kütüphanesinde Nutuk’tan sonra Oktay Sinanoğlu, İlber Ortaylı, Sinan Meydan, Hulki Ceviz Oğlu gibi ve daha ismini sayamadığım birçok önemli yazarın eserinin yanında yer alması gerektiğini düşünüyorum.

    Kitabın yazarı Jean-Paul Roux günümüzün önemli Türkologlarından biri. Bizi Pasifik’ten Akdeniz’e, geçmişten bugüne kadar 2000 yıllık bir geziye götürüyor. Türkler bu geniş coğrafyada bazen küçük hanlıklar bazen büyük imparatorluklar kurarak çeşitli isimler altında hep var olmuşlar. Türkolog Yazar yazmış olduğu bu kitabı 1984 yılında oğlu Alain’ın anısına ithaf etmiş. Arkasından şöyle devam etmiş: ‘Ayrıca onun bu kitabı tüm hayatım boyunca dostluklarını benden esirgemeyen bugün hâlâ hayatta olan veya hayatını yitiren tüm Türklere ithaf etmemi anlayışla karşılayacağına inanıyorum.’ Ne kadar güzel bir düşünce!

    Yazarımızın Altay Türklerinde Ölüm adlı kitabının ön sözünden de bir alıntı var. ‘Bu satırları bana yazdıran, bu kitabın oluşmasını sağlayan, bu sayfalarda iyi adına ne varsa borçlu olduğumuz olanların Orta Asya’dan uzak akrabaları, yine bunlar kadar uzak atalarıdır. Türkiye’de bu kitabı okumayı isteyecek olanlar beni isterlerse sertçe ve eminim ki hoşgörüyle eleştirsinler, ama kalplerinde bu insanlar için sevgi ve saygıyı eksik etmesinler.’

    Bu kitapta bizi, bizden olmayan yabancı uyruklu bir Türkolog belirli başlıklar altında toplayarak anlatıyor. Kitap 563 sayfa. Ayrıca sonunda bazı ekler var. Size de ilginç ve tanıdık gelebilecek bazı alıntılar iletmek istedim.

    - Hollandalıların Avrupa’ya Boğaziçi'nden taşıdıkları lale, tulip adını, bu çiçeğin taç yapraklarının bir türbanı andırmasından dolayı tülbent sözcüğünden almıştır.

    - Türkler dışarıdan evlenme eğiliminde oldukları ve eşlerini Türk olmayanlar arasından seçtikleri, rastladıkları her kavimle karıştıkları, dilleri çok büyük bir çekim gücüne sahip olduğu ve pek çok topluluk da bu dili benimsediği için Türklerle ilgili karakteristik denilebilecek fiziksel herhangi bir özellik saptama olanağı kalmamıştır.

    - Molier de Kibarlık Budalası adlı yapımında, haklı olarak, ‘Şu Türkçe ne hayran kalınacak bir dil!’ der ve sözünü şöyle sürdürür, ‘az sözcükle çok şey söyler.’

    - Kimi zaman bazı halklar Türkler tarafından ezildiklerini söylemişlerdir. Ama genelde Türkler egemenlikleri altına aldıkları halklara olağanüstü parlak dönemler yaşatmışlardır.

    - Türklerde imparatorluk kurma eğilimi vardır. Türkler sözcüğün tam anlamıyla yeryüzünün hükümdarları dır.

    - Türkler imparatorluk kurucuları olarak kavimlerini düzene koydukları gibi, dinleri düzene koymayı, onlara hak ettikleri yeri vermeyi, birinin diğerini ezmesine izin vermemeyi de kendileri için görev sayıyorlardı.

    - Dine hizmet eden genelde devlet olmamıştır ama dinden yararlanmışlardır.

    - Kadının elde edilmesi, Türklerde bir savaş ve av başarısı değerindedir. Çoğu zaman düşmanlarının karısına ya da kızına sahip olmak Türkler için elde ettikleri başarıların yeterli bir kanıtıdır.

    - Kırgızlar 700’lü yıllarda Türkçe konuşuyorlardı. Bu dili en azından 1000 yıldan beri konuşmaktaydılar.

    - Kırgızlarda ölüm yaşı ortalama 45, evlilik yaşı ise 15-16.

    - Hristiyanlığın başlamasından önce Çinliler Kırgızları mavi gözlü, sarışın adamlar olarak tanımlıyorlar. Arap yazar Gardizi açık renk tenleri ve kızıl saçları olduğunu anlatıyor.

    - Attila’nın ölümünden sonra bu bölgedeki ana rolü, üç federe ana grup ya da boylardan oluşan belirsiz üç topluluk üstlenmiştir: Bulgarlar, Hazarlar ve Macarlar. Bunlardan ilk ikisi Türkçe dil grubundandırlar. Üçüncüsü olan Macarlar ise Fin-Uygur dili konuşan, fakat Türklerin egemenliği altında bulunan bir gruptandırlar.

    - Bulgarların kendileri de Attila’nın oğullarından biri olan İrnek’in soyundan geldiklerini söylerler.

    - Attila’nın oğlu İrnek’in yüz elli yaşına kadar, babası Avitokhol’un ise üç yüz yıl yaşadığı söylenir. Mitlere özgü bu uzun ömür, bu iki şahsiyeti zaman içinde ulu bir mevkiye yükseltme imkanını verir.

    - Türklerde çadırın kapısı güneşin doğduğu yere saygı nedeniyle doğuya açılırdı. Eski Türkler tarafından kesin şekilde uyulan bu uygulama büyük bir olasılıkla X yüzyıla doğru Çin etkisiyle değişecekti ve kapı bu kez de güneşin geçtiği en yüksekteki nokta göz önünde tutularak güney yönüne açılacak biçimde yapılmaya başlandı. Ana yönler, Çin tarzında bir renk adıyla ya da evrenin dört ana ögesinin adıyla anılırdı. Örneğin Osmanlılarda Karadeniz adı söz konusu denizin kuzeyde olması nedeniyle verilmiştir. Güneyde olan Akdeniz’in adı ise, yine bu nedenle ak olan denizdir.

    - İlteriş Kağan, Cengiz Han, Timur vb ne pahasına olursa olsun türlü ittifaklar peşinde koşmuş ve çok eski bazı bağlara başvurmuşlardır. Bu bağlar ya doğal ya da akrabalık ilişkileri, ailevi taahhütler, daha çocuklukta kesilmiş sözler ve nişanlar veya karşılıklı olarak birbirlerine anlamlı armağanlar verdikten ve bileklerinden akıttıkları kanı birbirlerininkiyle karıştırmak ya da birbirlerinin kanını içmek yoluyla gerçekleştirilen kan kardeşlikleri gibi birleşmelerdir.

    - Askerler on, yüz, bin ve on biner kişilik gruplardan oluşurdu.

    - Cengiz Han ‘düşmanının karısını kızını kollarına almaktan daha büyük bir haz yoktur’ demiş.

    - Çin kaynakları Türükler için önceleri ölüleri yakıyorlardı, şimdiyse gömüyorlar demekte.

    - Mezara dirilince gerekecek olan nesneler (atlar, köleler, karılar) gömülürdü. Türük döneminden başlayarak ölünün karısının öldürülmesine gerek kalmıyor. Bunun yerine ölünün karısı, onu ölen için muhafaza etmekle görevli olan kayın biraderi veya üvey oğlu ile evlendirilirdi. Gömüldükten 40 gün sonra ve yıl sonunda aynı tarzda bir tören daha yapılırdı.

    - Müslüman dünyada Türkler ölmüş düşmanlarının kemiklerini topraktan çıkararak yakmışlar. Bunu düşmanın yeryüzündeki varlığından kesin olarak kurtulmanın bir yolu olarak görmüşler.

    - Hükümdar ailesi üyelerini kan dökülmeden öldürmek de bir kural. Çünkü ruhun kanın içinde olduğu düşünülmüş.

    - Müslüman olsun ya da olmasın bütün Türk ülkelerinde kadınların konumu genelde İslam toplumlarının sergilediği genel görünüşe hiçbir biçimde uymuyordu. Dede Korkut’ta övünmekle avrat olunmaz denilirdi. Ancak kadın iyi düşünür, iyi konuşur ve onu dinleyen kocasına iyi öğütler verirdi.

    - Türk kadını yüzünü saklamazdı ve hareme kapatılmazdı. Siyasal ve toplumsal yaşama tam bir özgürlükle katılırdı. Uyulması gereken yasa erkeklerin göbekleriyle dizleri arasını örtmekti. Avrupalılar Türk kadınlarının, ok attıklarını ve öküz arabalarını sürdüklerini görünce en az Müslümanlar kadar şaşırmıştır.

    - Moğolların yarattığı tahribat dünyada atom bombasını elinde bulunduran ve onu kullanmaya karar veren gücün tahribatıyla karşılaştırılabilir.

    - Timur’a göre dünya üzerinde sadece tek bir hükümdar, Türkleri yönetecek tek bir Türk olabilirdi. Timur iki efendi paylaştığı sürece dünyanın bir değeri yoktur diyordu.

    - Oldukça dindar bir hükümdar olan Kanuni vaktinin çoğunu Kuran’ı Kerim’i istinsah ederek geçiriyordu. Onun elinden çıkma en az sekiz Kuran el yazması bulunmaktadır.

    - Safevi hanedanlığının kurucusu Şah İsmail uzun bir süre Türk olarak kabul edilmiştir. Annesi Akkoyunlu Uzun Hasan’ın kızıdır, dolayısıyla Türk’tür. Babası Haydar İranlıdır, ancak Türkçe konuşan ortamlarda büyümüş ve yetişmiştir.

    - Babür Şah baba tarafından Timur’un Miran Şah kuşağından ve anne tarafından Cengiz Han’ın soyundan geliyordu. Onun kaderi Hindistan İmparatorluğunu kurmaktı.

    - II. Memed ‘tahta çıkan her kimse dünyanın huzuru için kardeşlerini boğduracaktır’ yasasını çıkarmış. Süleyman bizzat üç oğlunu öldürmüş ve şunları demiştir. ‘Müslümanların oğullarımın arasında çıkan savaştan kurtulduğunu görecek kadar uzun yaşadığım için Allah'a şükrediyorum. Eğer tersi olsaydı mutsuzluk içinde yaşıyor olacak ve o şekilde ölecektim.

    - XX. Yüzyılda Türklerden geriye hiçbir şey kalmamış mıydı? Balkan halklarına sadece danslarını, kumaşlarını, alkolü (rakı), konutlarını, bunun ötesinde tüm dünyaya ise şiş kebaplarını ve yoğurdu bırakmışlardır ancak bugün bunlar bile onlara atfedilmemektedir.

    - Mustafa Kemal 23 Nisan 1920 de kasvetli bir bozkır kasabası olan Ankara’da Büyük Millet Meclisini topladı ve yetkilerini ona devretti. O tarihten sonra Mustafa Kemal, Türkiye’nin cisimleşmiş örneği, bütün bir halkın iradesinin temsiliydi ve ‘Türklerin Atası’ değil ‘Ata Türk’ yani ‘Ataları gibi Türk’ anlamına gelen Atatürk adını aldı.

    - Kürtler ile Türkler arasında pek çok nedenden ötürü bir uçurum yoktur. Bu iki ulus binlerce yıldır bir arada yaşamaktadır. Kürtlerin gönderme yapabilecekleri bir tarihleri, devletleri ya da tamamen Kürt unsurlardan oluşan bir kültürleri yoktur. Kürt boylarından bazıları bir biçimde Kürtleşmiş eski Türkmen topluluklarıdır. Kürtler ve Türkler Kurtuluş Savaşında birlikte savaşmışlardır. Kürt lehçeleri çok farklılaşmıştır, en çok kullanılan dil zorunlu olarak Türkçedir. Kanun önünde tüm yurttaşlar eşittir, Kürtler Cumhuriyetin yönetim kadrolarında en üst görevlere kadar çıkmışlardır.

    Beş yüz sayfanın üzerinde bir kitabı yukarıdaki alıntılarla bir nebze olsun sizler için özetlemeye çalıştım. Tabii ki kitapta ilginizi çekebilecek daha pek çok önem arz eden konu var. Sonucu yine yazarımızın kendi kaleminden bağlamak istiyorum. ‘İki bin yıl boyunca Türklerin dehalarına pek çok kez tanık olduk, Pasifik Okyanusundan Akdeniz’e kadar varlıklarını sürdürdüler. Eğer geçmiş geleceğin garanti siyse Türklerden çok şey beklenebilir, ancak süvarilerinin mutlak üstünlüğüne borçlu oldukları egemenliklerine bir daha asla ulaşamayacakları bir gerçektir. Okurumun konunun yoğunluğunun bilincine ulaşmasını sağlamış sam kendimi başarılı kabul edeceğim, en azından Türk dünyasının üzerine çöken adaletsiz sessizliği dağıta bileceğimi umacağım.’
  • Hz.Âişe bint Ebi Bekr, Hz.Peygamber’in eşi olma hasebiyle, Hz. Peygamber’in vefatından sonra yaşadıklarıyla ve yaptıklarıyla her daim sonsuz saygı ve sevgiyle Müslümanlar için önemli bir yere sahip olmuştur. Maalesef daha çok evliliği, evlilik yaşı, kıskançlıkları, İfk Hadisesi veya Cemel Vakası gibi içinde bulunduğu siyasi olaylarla ismi anılan Hz.Âişe’nin, esasında göz ardı edilmesi çok zor olan ilmi boyutu vardır. Onun ilim sahasındaki bu birikimi, o dönemde sahâbelerin önemli kaynağı olmakla beraber daha sonra birçok âlimin de kaynağı ve yol göstericisi olmuştur. Bahsedilen bu birikimin oluşumunu, İslam’ın kadının hak ettiği konumu hatırlattığı vahiy döneminde dünyaya gelmesi ve bunu en iyi şekilde değerlendirmesi gibi sebeplere bağlamakla birlikte, bunun Hz.Âişe’nin kendi mizacı dolayısıyla ilme olan merakı ve ilgisinden kaynaklanabileceği de es geçilmemelidir.

    İlim Yolunda Bir Ömür

    Hz.Âişe hayatı boyunca İslam’a dair her öğrenebileceği ne varsa öğrenmeye çalışmış, kendi içinde İslami düşünce yapısını oluşturmuştur. Bu öğrenimle de kalmamış, ulaşabildiği her kimseye sözlü veya yazılı ilmini aktarmıştır. O yüzden döneminde eksik, hatalı, yanlış anlaşılmış olan başka rivayetlere de cesaretle karşı çıkmayı, eksikleri tamamlamayı, yanlışları düzeltmeyi kendine bir vazife olarak bilmiştir. Onun cesaretini, ‘’Hz.Âişe’nin yanında namazı bozan şeyler içerisinde köpek, eşek ve kadın da zikredilince şöyle dedi: Bizi eşeklere ve köpeklere mi benzettiniz?!” veya ‘’Ebû Hureyre, Hz.Peygamber’in ‘Uğursuzluk ancak kadında, binekte ve evdedir (ne dersin?)’ buyurduğunu rivayet ediyor?’’ diye kendilerine soru yöneltildiğinde ‘’Söylediğinden dolayı aklım başımdan gitti) ve yarısı göğe, yarısı da yere uçtu!’ gibi birazdan bahsedeceğimiz eserde yer alan verdiği tepki ve cevaplarda görmek mümkündür.

    Rivayetlerde görebildiğimiz iki husus vardır. İlim sahasında özellikle kadınlar hakkındaki meselelerde kurtarıcı girişimlerde bulunanın bir kadın sahabe olması, bir diğer bir husus ise sahabe döneminden itibaren olagelen rivayetleri değerlendirmede, o rivayetin doğrulunu hemen kabul etmek yerine ona karşı eleştirel bir bakışın gerekliliğidir.

    ‘’Hz.Âişe’nin Sahabeye Yönelttiği Eleştiriler’’

    Müellifi Bedruddîn Ez-Zerkeşî olan, çevirisini Bünyamin Erul’un yaptığı ‘’Hz.Âişe’nin Sahabeye Yönelttiği Eleştiriler’’ kitabı isminden de anlaşılacağı üzere, Hz.Âişe’nin ona ulaşan rivayetlerde gördüğü yanlışlara, hatalara karşı çıkmasını ve onları düzeltmesini içermektedir.

    Bu rivayetlerde Rasulullah’a ait olduğu iddia edilen söylemlerin yanlışlığına ayetlerle karşılık verme yoluna gidildiği yahut onun sünnetlerinden yola çıkarak düzeltmelerde bulunulduğu dikkat çekmektedir. Yaşanan olaylar karşısında Hz.Peygamber’in tavrını hatırlatma yoluna gidilmesi de bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Söylenen bir sözün sebebini bilmemek de yanlış anlaşılmalara büyük ölçüde nasıl kurban gittiğini Hz.Âişe’nin bizatihi hangi sözün ne üzerine söylendiğine şahit olduğunu belirterek eleştirmesinden anlaşılmaktadır. Böylece kitabın içinde Kur’an’a, Sünnet’e, hadise, tarihe-vakaya, akla ve kanaate, mantık ve dile arz başlıkları ile rivayetlerin kısımlara ayrılması eleştiriyi daha açıklayıcı ve anlaşılır yapmıştır. Bir yandan da bu ayrılan kısımlar rivayetleri incelemede gidilecek yol ve yöntem açısından belirleyici olmuştur.

    İftar ve namazı geciktirmek gibi yapılan bir uygulamanın doğruluğunu, Hz.Peygamber’in yaptığı umre sayısı gibi onunla ilgili hatırlanmayan birçok bilgiyi öğrenme noktasında yahut Hz.Peygamber’in kuşluk namazı kılıp kılmadığına dair kafalarda oluşan şüpheleri giderme noktasında Hz.Âişe’nin rivayetlerinin önemini görmemek mümkün değildir. Vitr namazının ne zamana kadar kılınacağı, ihramlıyken koku sürmenin hükmü yahut cenaze namazının mescitte kılınıp kılınmayacağı gibi uygulamalarının fıkhi açından doğruluğunu öğrenmek açısından da aydınlatıcı rivayetler, Hz.Âişe’nin eleştirilerinin içerisinde mevcuttur. Sadece sert bir dille eleştiri olarak bakmanın yanlış olacağı bu rivayetlere kendi deneyimleri ile veya sorduğu sorulara aldığı yanıtlarla elde ettiği bilgileri nakletmesi, Hz.Âişe’nin Müslümanlara verdiği tavsiyeler niteliğinde bakmak daha doğru olacaktır.

    Hz.Âişe’nin hayatının anlatıldığı bir kısım ve onu diğer hanımlardan ayrı bir yere taşıyan kırk özelliği de kitap da yer almaktadır. Sahabenin de Hz.Âişe’ye isnad edilen rivayetlere ve verdiği hükümlere karşı eleştirilerini sunduğu bir başka bölüm bulunmaktadır. Bu, o dönemde edinilen bilgileri sorgulamada ve doğru sonuca ulaşmadaki önemi ve titizliği gösterirken bir yandan da İslam ilmindeki hareketliliğin tablosudur. İnancımız itibariyle her zaman bize örnek olarak sunulan sahabe hayatının ilmi boyutunda görebileceğimiz bu örnekler, Müslüman için her ne konumda olursa olsun öğrendiklerinin bir sınırı olmayacağına delildir.
  • İyi bir insan olmak yetmez bazen hayatta. Eğer doğru bir yürekle yanlış bir insanı seviyorsanız; iyi olmanızın hiçbir ehemmiyeti yoktur o insanın gözünde. Sizin aklınız onun gözlerindeyken; onun tek derdi sizin yerinize daha varlıklı, daha gösterişli birini bulup bulamayacağının muhasebesindedir. Çünkü ne de olsa artık siz onun için çantada kekliksinizdir. Fakat siz bu şeytani fikri çok sonraları fark edersiniz ama iş işten çoktan geçmiştir…

    Bu tip insanlar sizi son ana kadar kandırırlar. Siz onu terk etmeye kalktığınızda; sanki sizi gerçekten seviyormuş gibi: ‘Ne olur beni bırakma, sensiz yapamam!’ derler. Siz ise dibine kadar yalan olan bu feryadı yine gerçek zanneder ve son anda bir daha kandırılırsınız. Aslında o insanın derdi sizin ondan vazgeçmeniz değildir. Onun gizli hesabı, sizin onu terk etmenizi değil; onun sizi terk etmesini sağlamaktır. Çünkü kibir, şeytanın en sevdiği günahtır. Tüm yalan ve ihanetlerine rağmen atmaya kıyamadığınız o insan, sizi daha ilk fırsatta yerle yeksan eder.

    Şu üç günlük dünyada varsın kandırsınlar sizi. Aldatsınlar, kanınızı emsinler, hayallerinizi katletsinler, umutlarınızı mahvetsinler… Sadece boş verin siz. O kalbi kararmışlara kaptırdığınız vaktinizi ömrünüzün sadakası sayın. Aldırmayın aldatıldığınıza; ağlamayın kandırıldığınıza. Nasıl olsa sizin alnınız ak olacak Allah’ın huzurunda. Hem biz, ‘Aldatanlar bizden değildir!’ diyen bir peygamberin ümmetiyiz unutma. Yapanın yanına kar kalmayacak bir hesabın derdini beyhude yüklenmeyin siz. Unutmayın ki, size gözyaşı döktürenler bir gün mutlaka hıçkırıklara boğulacaklardır. Siz sadece sizi yoktan var edene iltica edin; canınızı yakan da kendi canının yanacağı günü beklesin. Ve ne kadar dara düşerseniz düşün, asla kendinizi yalnız hissetmeyin. Düşünün bir kere: Derdiniz ne kadar büyük olursa olsun, ‘Allah kuluna yetmez mi?!’

    Kaybettikten sonra gözyaşı döktüğünüz o insanın aslında kurtuluşunuz olduğunu fark edin. Ve şükredin halinize. Size umut verip hayaller kurduran ve sonra sizi yarı yolda bırakan o insanı ise sadece sahibine havale edin. Sakın kin bile beslemeyin ona. Çünkü emin olun o buna bile değmeyecektir. Değse zaten yaptığı yanlıştan hemen döner ve sizi sarıp sarmalardı. Sizi yaralayan o zavallıya acıyın ve unutun onu sadece. Ne de olsa yar bildiğiniz o insan bir nankördür. Ve nankörlerin en büyük özelliği: ‘Her şeyin fiyatını bilip; hiçbir şeyin kıymetini bilmemeleridir!’

    Ve artık takılıp kalmayın düne. Üstüne bir çizik çektiğiniz o ismi artık çöp kutunuzda bile barındırmayın. Yüreğinizi bir kıymet bilene emanet edip yeniden tutunun hayata. Dün döktüğünüz gözyaşları için yarın zaten pişman olacaksınız. Öyleyse bugününüzü kaptırmayın o kıymet bilmezlere. Size kötülük edemeyecek kadar Allah’a aşık bir yüreğe yaslayın yüreğinizi. Sevin, sevilin ama asla, üç kuruşluk insanlar için bir damla göz yaşı bile dökmeyin. Çünkü o kalbi kararmışlar, kendilerine nasip olmayan göz yaşlarını sizde görünce; bunu bile kendilerinden sayarlar. Yiyin, için, dua edin. Hatta ağlayın ama ne olur göz yaşlarınızı israf etmeyin!..
  • Marks da Orta Çağın yeni yetme kelamcılarınca kullanılan metodu ve siyasî şantajları andırır biçimdeki aşağılık bir yöntemle, kendi rakip düşünce ekolünü yanlış ve sapkın anlayışlara dayandırmak suretiyle bazı dindarlara saldırmakta ve alay etmektedir.
    Marks'ın dinin kökeniyle ilgili olarak kendi bakış açısından tek doğru analiz ve akıl yürütmesi şu meşhur sözüdür:
    "Din insanın yaratıcısı değil, insan dinin yaratıcısıdır."
    Burada Marks'ın yaptığı, sadece Feuerbach'ın cümlesini tekrar etmekten ibarettir! Feuerbach'ın cümlesini kendine aitmiş gibi göstermek için onun cümlesindeki Tanrı kelimesinin yerine “din” kelimesini koymuştur. Böylece kendi cümlesini anlamsız laştırmak ya da en azından kapalı hale getirmekten başka bir
    sey yapmamiş. “Din insanın yaratıcısı değildir." de ne demek Yoksa “Din insanın yaratıcısıdır” diyen mi var?
    Marks devam ediyor: Din, henüz kendisine hakim olamayan ya da kendisini tekrar kaybeden birinin kendisinden haberdar olmasıdır. Ancak bu, insan yazgısının hayret verici gerçekleşimidir. Çünkü insan yazgısının nesnel bir gerçekliği yoktur.” Sonuç olarak dine karşı savaş açmak, ruhsal özü din tarafından oluşturulan evrene karşı savaş açmaktır.”
    Dinî bir felaket, gerçek felaketin ve bu felakete karşı koymanın açıklayıcısıdır. Din, çaresiz bir varlığın âhı, katı kalpli bir dünyanın kalbi, ruhsuz bir varlığın ruhu konumundadır. Din halkın afyonudur. Dinî eleştiri, dinin çevrelediği göz yaşı denizini eleştirmeyle sonuçlanır.
    Hangi bağımsız düşünce, bu tabirlerde edebî gücün felsefî derinlikten daha fazla olduğunun farkına varamaz? Eğer Feuerbach teorisinin özünü bu ifadelerden çıkarıp alırsak geriye bir "kompozisyon numarası'ndan başka ne kalır ki?
    Ali Şeriati
    Sayfa 84 - Fecr
  • Hikayemiz bu ileti altından yürütülecektir.

    Katılımcı sırası ve yorumlar için: #11646309

    NigRa

    Saat gece yarısını çoktan geçmiş "yarım" diye belirtilen 12.30'u göstermekteydi. Akreple yelkovan iki ayrı uçtaydı, kavuşamayan iki aşık gibi diye düşündü. Sonra aklı yine yarım kavramına kaydı. 24'ün yarısı 12 olmasına rağmen neden 12.30'un yarım olarak nitelendirildiğini hep düşünürdü, saate baktığında yine aynı şeyi düşünerek yine saçmalığını eleştirdi kendi kendine. Çocukluğundan beri süregelen bir alışkanlıkla sürekli kafasında kendisiyle tartışır,mantıklı bir açıklama bulmaya çalışırdı. Bu tartışma bazen ciddi bir konuda, bazen de saat gibi ehemmiyetsiz bir konuda olurdu. Aslında, dedi kafasındaki ses, bir ara internetten bakabilirim buna.
    Kendisiyle yaptığı saçma muhabbeti dışarıdan gelen havai fişek sesleri bölünce düşüncelerinin odağı değişti. Bir yerlerde birileri mutlu olunacak bir şeyler bulmuş kutlama yapıyorlardı. Zaten mutlu olunacak bir şeye sahip olmak başlı başına kutlama sebebiydi. İnsan mutluluğu yakaladığında ona sıkı sıkı tutunmalı, elinden kayıp gitmesine izin vermemeliydi. Mutlu olduğu yerde kalmalı, mutluluk kaynağını nadide bir cevher misali koruyup kollamalıydı.
    "Onu şımarıkça bahanelerle tüketmek tam da benim yapacağım türden bir aptallık!" dedi kafasındaki sese sıkıntıyla.
    "İyice arabeske bağladın iyi değilsin sen." diye cevap verdi ses.
    Sesin ne kadar da sinir bozucu,ukala hale dönüştüğünü fark ederek kovaladı sesi kafasından.

    Bazı zamanlar işte böyle toplayamıyordu düşüncelerini.Bir yerden bir yere koşturup duruyorlardı, yakalayamıyordu. Uzun zamandır zaten ne düşündüğünün pek de farkında değildi sanki.
    Dağıldım yine nerden nereye geldi konu dedi kafasındaki sese. Sinirli bir şekilde masanın üzerinde duran kül tabağına uzanıp sigarasını aldı, derin bir nefes çekip dumanın süzülüşünü izledi. Sonra rakı bardağını kafasına dikip içindeki özlemle karışık pişmanlığı rakıyla tutuşturup yaktı. Kafasındaki sesi yine unutmak için diye geçiştirerek hatırlamak için dedi kendisine. Hatırlamak için... Unutmak için önce hatırlamak gerekirdi.

    Kalemi eline tekrar aldı. İçinde birikip nefes almasını zorlaştıran kelimeler,cümleler, anılar elinden kağıda taşmalıydı ki her gece intihara meyleden düşüncelerini dizginleyebilmeliydi. Bir yudum daha çekti rakısından evrenin bütün sırrı bu beyaz sudaymışçasına gözlerini kapatıp yuttu.

    " Sana bu mektubu yazıp yazmamak konusunda uzun uzun düşündüm. Fakat sana yaşattığım onca acı için her gece kendime lanet ettiğimi bilmek, benim kahrolduğum gerçeği incittiğim gururunu belki bir nebze onarır umuduyla yazıyorum sana bu satırları.
    Mektupları severdin sen, tüm o nostaljik şeylere ilgini düşününce başka türlüsü de düşünülemez zaten. Eskiden komik bulurdum bu takıntını hatta sürekli inceden aşağılardım da demode olduğunu söyleyerek. Sen sadece güler geçerdin ama ben inatla konu her buraya geldiğinde seni vazgeçirmek istercesine bu tutkudan tekrarlardım. Ne kadar aşağılık bir davranış biçimi... Ne kadar anlamsız ve saçma..
    Şimdi trajikomik bir biçimde eskiye takılıp kalan benim. Bu satırları okurken ağzının kenarında oluşacak sinirli kıvrımı görebiliyorum sanki. Günaydın dercesine geç kalan farkındalığımın bir kıymetinin kalmadığını anlatan kıvrım düzelir mi üzgün olduğumu söylesem?
    Dediğin gibi; zaman geçermiş cidden ve çeşit çeşit sızılar beklermiş zaman denilen sihirli kapının altından sızmak için. Tüm sırlarına vakıf oldum.
    Artık bizim olmayan evde çok sevdiğim dostum yalnızlığımla kafa kafaya vermiş içiyoruz. Seni düşlüyorum. Biraz seni özledim, biraz sohbetini, biraz sesini... Ben mahvedene kadar pırıl pırıl olan bir dünyaya ilk giriş biletimi. Ürkek gülüşünle bana adres soruşun, sana göre kader bana göre tesadüf olan(bunda bile seninle sürekli çatışmam) yazı aynı yerde geçirecek oluşumuz.. Ömrümün en güzel baharıymış... Bencildim... Farkına vardığımda çok geç olmuştu."
    Durdu. Ne yazsa telafi olmayacakmış gibiydi. Arka fonda Sezen Aksu söylemeye başladı, "Perişanım Şimdi..."!! Şarkılar bile düşman gibiydi ona. İntihar fikrini tekrar değerlendirdi, pek çok kez planını yapmıştı aslında, sesle birlikte evirip çevirmişlerdi konuyu. Kendi acizliğine küfretti. Acizlik hissi intihar düşüncesinden değildi, intiharı zayıflık olarak değerlendirmiyordu. Acizlik hissi bunun için bile çekimser duruyor olmasındandı.
    " Değişmiştin öyle mi?!" diye alay etti ses.

    İyice canı sıkıldı. Oturduğu yerden kalktı,camdan dışarıya baktı, taş yığınlarının arasından gökyüzünü görmeye çalıştı. Aynı gökyüzünü paylaşıyoruz klişesini düşünüp güldü.
    "Sen günahını bile paylaşmazsın." dedi kafasındaki ses. Deliriyordu galiba.
    Yerine geri oturdu,rakısını tazeledi,yeni bir sigara yaktı,üfleyip kül tabağına bıraktı. Rakıdan büyük bir yudum alıp yazmaya devam etti.

    Anıl

    “İnsanın tüm hayatı boyunca tadabileceği o tarifsiz duygu. İnsanın yaşamı boyunca tadabileceği haz, mutluluk, coşku… Ancak hepsinden ötesi, insanın yaşamı boyunca tadabileceği o tarifsiz acı. Aşk belki de tüm duyguların harmanıdır. Nefret, kıskançlık, hırs, özlem, şefkat, güven ama en çok da acı değer yüreğe. Bir anlık bir kırılma da olabilir kalpte, derin bir yara da. Hissettirdiği acı ise sonsuza kadar sürer…” şeklinde yazdı ve yazımını inceledi. Sonlara doğru tıpkı kendisi gibi sarhoş olan harfler de bir sağa bir sola sendeleyerek kaleminden kendilerini dışarı atmışlardı. Daha fazla dayanamayacaktı. Göz kapaklarına sanki teker teker saydam perdeler iniyordu. Her bir perde etrafı daha bulanık görmesine neden oluyordu. “Bu saatte uyunur mu, yapma” dedi kafasında ki ses. Ancak uyuşan zihnini artık bu ses bile rahatsız edemiyordu ve en sonunda uykuya teslim oldu…

    Sabahın 6.25 ini gösterdiğinde her zamanki gibi çalıyordu telefonu. Korkunç bir baş ağrısı ile uyandı. Ağrının sebebi rakı mıydı, yoksa kafasının içindeki ses miydi? Emin olamayarak gözlerini ovuşturdu. Son zamanlarda dış dünyayla tek bağı olan büyük pencereye ilişti gözleri. Perdenin tam olarak kapatamadığı noktadan süzülen güneş ışınları gözlerini rahatsız etmiş olacak ki, bir hışımla kalkıp perdeyi, sert bir hareketle ve hiddetle çekerek azılı bir düşmancasına defetti evinden son aydınlığını da. Masanın üzerindeki lambayı açmak için elini rastgele salladı. Ne yazık ki elini lamba yerine, rakı bardağına isabet ettirmişti. Cam kırılma sesi, köhne odasında yalnızlığını resmedercesine yankılandı. Evet, sevgilisini pardon eski sevgilisini demode olmakla suçlayan bu adam kesinlikle çağ dışı eşyalarla dolu bir evde yaşıyordu. Pencerenin hemen sağ tarafında konumlanmış olan kitaplık, neredeyse kırk yıllık bir geçmişe sahipti. Ya üzerindeki kitaplara ne demeli! Göze çarpan en eski kitap, kalınlığıyla da ilişkili olabilir Dostoyevski’nin Budalası’ydı. Koltuk takımı büyük babasından kalmaydı ve bunun gibi bir sürü eski eşya. “hass*kt*r!” diye elini havaya kaldırarak acının dinmesi için belirli bir süre bekledi. Kan, avucunun ortasından parmaklarına, oradan da aşağıya doğru akıyordu. “Geri zekalı.” diye bir ses işitti. Ne zaman sinirlense veya aklına O (eski sevgilisi) düşse, iç sesi rahat bırakmıyordu. “Bir dakikalığına susar mısın” diye iç sesine ricada bulundu ve masa lambasını ilk teşebbüsünün 180 derece tersine büyük bir sakinlikle aradı ve buldu. Aydınlanan odada gözüne ilk çarpan karmaşıklıktı. Ne ara bu kadar karmaşık olmuştu aklı kesinlikle almıyordu. Sonrasında elinden akıp küçük bir birikinti oluşturan yerdeki kan göletine baktı ve içini anlamsız bir huzur kapladı!

    Soğuk yüzüne iğne gibi batıyordu ama kesinlikle acıtmıyordu. Yürümeye devam etti. Üstün körü sardığı elini paltosunun cebinden çıkartarak belirli bir süre inceledi ve tekrar aynı yere konumlandırdı. Bu sefer çevreyi incelemeye koyuldu. Arşınladığı bu yollar, İstanbul’un varoş bir kentinin sokaklarına aitti. Sokak bir çene kemiğini aklına getirdi, evleri de bunun dişlerine benzetti. Bir kısmı ihtiyarlıktan büsbütün eğrilmiş, kararmış, bir kısmı da çoktan dökülmüş, yerlerine çeneye hiç uymayan yenileri takılmıştı. Yerde yatan belediye tarafından uyuşturulmuş köpekleri gördü. Bir an kendini Caminin önünde miskin miskin yatan köpeğin yerine koydu. İkisi arasında dışarıdan bakıldığında bir fark gözlemek oldukça güçtü. Hayat her ikisi içinde tamamlanması zorunlu ve sevilmeyen bir eylem gibiydi. Yine de yaşamaya devam ettiler.

    Yaklaşık iki saatlik yürüyüşün ardından, nihayet kentin dışındaki kullanılmayan bu aile yadigarı müstakil eve varabilmişti. Elindeki kumandaya bastı ve garajın kapısının açılmasını bekledi. İçerideki keskin toz ve küf kokusu onu içeri almak istemezcesine kaba bir şekilde karşıladı. Üzerindeki paltoyu eline dikkat ederek çıkarttı. Daha sonra pantolonunu ve kazağını. Tüm bunların yerine siyah bir kot, boğazlı bir kazak ve deri montunu giydi. Yaklaşık yedi, sekiz adım attıktan sonra sol eliyle bir örtüyü kaldırdı ve tozla kaplı motorunu gördü. Motorun üzerindeki kaskı üstün körü bir bez ile silerek kafasına geçirdi ve Bursa’ya doğru yola koyuldu.

    https://1000kitap.com/DenizG

    Otuz dakikadır Yolda olmasına karşın, saatlerdir yollarda olduğunu düşünüyordu. Kafasındaki ses sürekli aynı şeyi tekrarlıyordu.'' Emin misin? Bence yapamazsın,zaten sen de o cesaret yok.'' deyip duruyordu. Elinden akan bir kaç damla kan, kısa bir süreliğine huzur vermiş olsa da, kafasındaki ses konuştukça daralıyordu. Ani bir hareketle yolun ortasında durdu. bir karar vermeliydi. Sese rağmen, belkide hayatında ilk kez bencilce düşünmeyip bir karar vermeliydi. Ama ne olursa olsun ses onu rahat bırakmıyordu. '' Sen bencilsin! Bu güne kadar kendinden başka kimi düşündün ki?'' Derin bir nefes aldı. Biraz olsun rahatlamaya çalıştı. Müzik dinlemek iyi gelebilirdi. Müzik çalarından önüne ilk gelen listeyi seçti. Kafasındaki ses büyük bir hahkahayla dinle bakalım, birazda sen acı çek.'' dedi. fonda Sezen Aksu ve Tükeneceğiz vardı...
    Kafasındaki ses,müzik ve yoğun bir baş ağrısıyla yola devam etti. Bursa'ya gitmek için yola çıkmıştı, fakat gerçekten gidip gitmeyeceğinden emin değildi.Hayatında ilk kez kendini düşünmeden bir karar vermeliydi ve bunun için gitmeliydi. Bir yandan gitmesinin bir anlamının olmadığını düşünerek, gitmemek için kendi kendini ikna etmeye çalıştı. Büyük bir acı çektirdiği eski sevgilisine yazdığı mektuptan sonra Bursa'ya gidişiyle vicdan azabından kurtulup, huzur bulacağını sanıyordu. '' Bir an düşündü belkide kendine karşı ilk defa dürüst olarak ''Yine kendin için, vicdanın rahatlasın diye gideceksin. Kendi çıkarın olmasa başkaları umurunda değil.'' dedi. Bu düşüncesine kafasındaki ses bile şaşırmıştı.

    Demet Delikanlı

    ***

    Gözleri 4 saat önce tıpkı gözlerini oyup yemeyi düşündüğü kızın gözleri gibiydi fakat mavi değildi. Kendisine yaklaşan şeyin geceden daha karanlık, ışık demetinden daha göz alıcı olduğunu farkettiği an yutkunamadığını hissetti. Bir şey takılmış gibiydi boğazına. Bu anlam veremediği şeyi yutmak için kendini zorlamaya devam etti, yoksa biraz sonra nefes alamadığı için can verecekti. Oysa ölümü kendisine yakıştırmazdı, ölüm onun için sadece başkalarına hediye edilebilecek en değerli hediyeydi. Ve o başkalarına hediye vermekten büyük keyif duyardı. Kendisine yaklaşan o karanlık cismin siyahı, gözlerini kamaştırmaya devam ediyordu. Bir elini adeta gözlerinin hizasında ileriye doğru uzatmış şekilde hem bu cismi görmek istiyor hem de onunla arasına mesafe koymak istiyordu. Diğer eli ise hala yutkunamadığı boğazındaydı.


    Bir anda ağzında bir şeyler patladığını hissetti. Garip bir tadı vardı; jelimsi ve yumuşaktı. Ağzında dehşet bir şekilde patlayan bu şeyin sıvısı dudaklarının kenarından akmaya başlayınca, biraz önce cebinden çıkardığı iki deniz mavisi gözü ağzına attığını anımsadı. O an duyduğu haz o kadar kuvvetliydi ki. Ama karar vermesi gerekiyordu. Mavi gözü mü daha çok seviyor, yoksa yeşili mi, kahveyi mi, yoksa siyahı mı? Bu sorunun cevabını bulabilmesi için tek bir şey yapması gerekiyordu; ilk olarak hangi göz rengini tadacağına karar vermeliydi. Bunu daha sonra düşünebilirdi, çünkü o karanlık cisim kendine doğru yaklaşmaya devam ediyordu.


    “Başımız belada! Kendi cehennemine hoş geldin. Uzun süredir seni yeniden yanımda görmek istiyordum.”

    Bu konuşan varlık; iri yapılı, tüm vücudu siyah olan gözlerini dahi ayırt edemediği şey, şimdiye kadar tek bir vücutta iki ayrı insan gibi yaşadığı iç sesiydi. Fakat şimdi iki ayrı vücutta tek bir insan olmuş gibi hissetti. Biraz önce vücudunu saran korku halinden eser kalmamıştı, halinden memnun görünüyordu. Biraz da şaşkın.


    Birbirlerini uzun senelerdir görmemiş iki dost gibi, aynı zamanda hiç ayrılmamış iki sevgili gibi birbirlerine yaklaştılar. Şaşkın gözlerle tepeden tırnağa süzdü iç sesini. Derken kendi çığlığı kulak zarını titretmeye başladı. İç sesinin, ağzından siyah bir toz bulutu gibi içine girdiğini ve kanına karıştığını hissediyordu. Onu ilk kez gözleriyle görmüştü, fakat son kez değildi. Son olmasını istemiyordu.


    Çimlerin üzerinde ne kadar süre bayılı kaldığını bilmiyordu, belki de baygınlık değildi. Bir süre uyumuş da olabilirdi. Tek hissettiği şey her zamanki baş ağrısı ataklarından daha kuvvetli bir ağrıydı. Yerinden doğruldu, motoruna doğru yürüdü ve yola devam etti.


    Yaklaşık 2 saat sonra ıssız bir orman yoluna saptı. Baykuşların bile ötmediği bu yolda geceyi sadece motorun sesi bölüyordu, ancak 30 dakika sonra orman tamamen sessizliğe bürünmüştü.


    Yiğit, Bursa'daki orman evine gelmişti. Kapının önündeki çöp kovasının içinden 1 sene önce bıraktığı ve hala yerinde olan anahtarı çıkardı ve içeri girdi. Kan kırmızısı kadife perdeleri karanlıkta baş aşağı durmuş yarasının kollarını andırıyordu. Tüm eşyalar siyahla adeta koyun koyuna sarılmış, yekpare olmuştu. Burnuna o en sevdiği kurumuş kan kokusu gelmişti, ancak onu daha da güzel yapan bu kokuya karışan ahşapların küf kokusuydu. Şimdiye kadar kendinden başka hiç kimsenin ahşaptan yayılan bu küf kokusunun güzelliğini, ruha işleyişini farketmemiş olmasını düşündü ve sinirlendi.


    Toz yumağına dönüşen ahşap tahtaların üstünde ilerlerken o tiz ses orman evinin sessizliğine bir büyü katıyor gibiydi. Sırayla yarasa kollarını andıran kan kırmızısı kadife perdeleri hışımla açtı. Bir anda içeriye ayın çiğ aydınlığı doluştu. Artık duvardaki resimleri görünüyordu. Elleriyle çizdiği resimlerde aşk, şehvet, ölüm, korku, dehşet, çığlık kendilerini boy boy gösteriyor, adeta birbirleriyle yarışıyordu. Hepsinin altında Yiğit’in imzası: ‘Bay KARANLIK’. Tabloları göz ucuyla süzdükten sonra, kendini en yakın bulduğu koltuğa bıraktı, ayaklarını önündeki sehpanın üstüne kaldırdı.


    Cebinden sigarasını ve çakmağını çıkardı. Yaktığı sigarasının dumanını üflemiyor, evin kusturucu kokusunu içine çekiyor gibiydi. Sigarasını bitirmeden söndürdü ve hışımla ayağa kalktı. Farelerin kemirdiği, eski el dokuması halıyı bir ucundan tutarak kaldırdı. Sonra yerdeki gizli kapağı kaldırdı ve örümcek ağlarının kapattığı engeli geçerek merdivenlerden indi.


    Karanlıkta yolunu daha iyi seçebiliyordu Yiğit, ancak eli prize uzandı. Başta yanmamakta ısrar eden lamba Yiğit’in öfkeli bakışlarıyla daha fazla savaşmak istemedi ve yandı. Burası çok soğuktu. Yiğit iliklerine kadar titredi fakat birazdan gözlerinin kavuşacağı o cesetler içini ısıtacaktı. Yiğit bu gizli bölümde kendinden emin adımlarla yürümeye devam etti.

    ***

    Mithril / Rorschach

    Alcak tavanli koridorda ilerlerken Yigit, kafasini egmek zorunda kalmisti. Koridorun sonundan yayilan rutubet ve curumus et kokusu her ne kadar hosuna gitse de biraz da midesini bulandirmis olacakti ki koridorun nemli tas duvarlarina yaslanarak agir aksak ilerliyordu. Yaklasik on adim sonra kendisini oldukca genis, yuvarlak bir avluda buldu. Avlunun duvarlarini cepecevre saran ve pasli civilerle tas duvara tutturulmus eski bir kablodan sarkan, araliklarla asilmis ampullerle aydinlanmisti etraf. Avlunun ortasinda, yerden yirmi santim yuksekliginde ve yaklasik bir adam boyunca irice bir tas bulunuyordu. Tasin uzerinde ise her halinden antik tanrilara ait oldugu anlasilan eski bir figur, ezelden beri oradaymiscasina dikilmekteydi.
    Yigit sarsak adimlarla tasa dogru ilerleyip yere dizlerinin uzerine coktu. Cebinden cikardigi cakmakla, figurun onune rastgele dizilmis mumlari yakti. Mumlar, figurun cirkin ve ofkeli yuzunde: iri ve sarkik gobeklerinde surekli degisen ve kipirdayan golgeler olusturdukca sanki figur canlanmis ve hareket ediyormus gibi geliyordu Yigit’e. Cakmagini tekrar cebine kaldirmak uzere elini cebine attiginda eli sigara paketine carpti. Paketten bir adet sigara cikartip dudaklarina yerlestirdi. Cakmagi cakip da alevi tam sigaranin ucuna getirecegi sirada tum avluyu inletecek ofkeli sesle irkildi:
    - Kaldir onu, Tanri’nin huzurundasin!
    Yigit korkuyla dusurdugu cakmagi el yordamiyla ararken dudaklarindan dehset ve pismanlik dolu “ozur dilerim, ozur dilerim”ler dokuluyordu.
    Cakmagi titreyen elleriyle tekrar cebine kaldirdiktan sonra figurun titrek isikta kipirdayan canli yuzune dikti gozlerini:
    - Tanrim, bana verdigin guc ve cesaretle geldim bugune. Kiyamet gununde beni koru, sefil insanlarla olmeme izin verme. Benden bir Nuh yap. O gun geldiginde ben hazir olacagim ve seni bekleyecegim.
    Tam toparlanip tasin onunden kalkmaya hazirlanirken o her zaman icinde duydugu, butunlestigi ve zaman zaman ic sesi olarak gordugu, kudretli Tanri’sinin sesini yeniden duydu. Ruhundan tasip sanki tum odayi dolduran ses guclu ve ofkeliydi:
    -Basaramadin Yigit. Son seferinde guvenimi bosa cikardin.
    Yigit dehsetle son cinayetini dusundu. Babasinin, yillardir gormedigi ve kendisini evlatliktan reddeden o pis ayyasin evinde oldurdugu mavi gozlu kizi dusundu. Daha oncekiler gibi bu cinayeti de baskasina yikmak istemisti ve bu son sefer icin sectigi kisi kendisine can veren babasiydi. Tum gece babasini takip etmisti. Babasi daha eve gelmeden eski anahtariyla eve gizlice sokulmus ve beklemisti. Yasli adamin eve gelisini, rakiyla kafayi bulmasini, cep telefonuna sanki Bursa'daki anneannesindenmis gibi gonderdigi mesaji okumasini, bunun uzerine annesine pismanlikla mektup yazmasini, erkenden sizip uyumasini, ve sabah uyanip da evden cikmasini golgeler icinde izlemisti. Bir hayalet gibi... Babasinin eski evlerine gidecegini ve o kazadan beri kullanmadigi motorsikletine atlayip Bursa yollarina dusecegini biliyordu. Yigit'in Tanrisi yapmisti bu plani. O, asla yanilmazdi.
    Ve babasi evden cikar cikmaz Yigit harekete gecmisti. Bir sokak arkaya park ettigi 80 model Mercedes'ine yurumus ve araci evin otoparkina getirmisti. Bagajda baygin haldeki kizi (adini bile bilmiyordu) kolayca babasinin evine, salona tasimisti. 3 gun evvel Taksim’de bir barda tanistigi bu kizi 2 gecedir Bursa’daki ibadethanesinde ozenle saklayip olume hazirlamisti. "Hansel ve Gratel masalindaki gibi" diye dusunerek gulumsedi. "Ama ben kotu cadi degilim.Tanri'nin eliyim."
    Buraya kadar her sey planladigi gibi gitmisti. Ancak sonradan kontrolunu yitirmeye baslamisti. Kiz hala bayginken sol kulaginin altindan baslayarak sag kulagina kadar bogazindan derin bir kesik atmaliydi ama acinin etkisinden olmaliydi ki kiz uyanmis ve cirpinmaya baslamisti. Panige kapilmisti Yigit. Hizla kizin canini almak icin gogsune bicaklar saplamisti ama kiz olmuyordu ve korkuyordu. Kizin vucudundan fiskiran kanlarin cekiciligi ile basi donmustu Yigit'in. Duramadi, durduramadi kendisini. Sonunda kizin gozlerini oymus ve bedenini parcalamisti. Kusursuz beden, kusursuz kalmaliydi ama basaramamisti. Tanrisi kizmisti tabi bu zayifligina. Genc bir kizi bosu bosuna, hayir hayir sadece kendi zevki icin oldurmustu, Tanrisi icin kutsal ritueli icin degil.
    Yigit dehsete dusmustu. Tanrisini hem seviyor hem de korkuyordu ondan. Ruyalarina girip iskence ediyordu cunku, yaklasan kiyameti gosteriyordu hep ona. Oyle bir kiyametti ki yaklasan, Nuh’un tufani yaz yagmuru; dinazorlarin neslini tuketen meteor ise renkli bir cocuk bilyesi gibi kalirdi yaninda. Olum korkusu sardi tum bedenini;
    - Yalvaririm! Ozur dilerim. Bencillik yaptim, bir sans daha ver, lutfen!
    - Son sansin
    - Tanrim!
    Gitmisti ses. Yigit uzun zaman sonra ilk defa yalnizdi. Tanrisi onu bu sefer kendi haline birakmisti. Yavasca ayaga kalkti. Her yer sessizdi. Uyusmus bacaklari ve titreyen dizleri uzerinde ayakta durmaya zorlanirken buyuk bir cabayla avlunun duvarina yaklasti.
    2 metre uzunlugunda silindir cam bir fanusun icinde, kimyasal sivilar icinde genc bir kadina ait bedeni gordu. Acik goz kapaklarindan hala o son bakistaki dehset goruluyordu. Guzel vucudundaki tek kesik, bogazindaki bir kulagindan diger kulagina kadar olan derin kesikti. O da Yigit’in aldigi uzun tip egitimleri sayesinde belli olmayacak sekilde dikilmisti. Boynundan akan ve kurumus kanlar ozenle silinip temizlenmis ve siviya konulmustu. Buyuk gun gelene kadar bedenler saglam kalmaliydi, Tanri'si boyle demisti.
    Usulca duvar kenarinda yurudu. Avlunun duvarlarina araliklarla dizilmis toplam 7 adet fanusun onunden tek tek gecti. Alti tanesi doluydu ama yedincisini doldurmayi basaramamisti. Ama basarmak zorundaydi. Bu sefer Tanrisi yaninda olmayacakti. Tek basinaydi. Avluya acilan tek gecit olan, geldigi koridora dondu tekrar. Gecitin sol tarafindaki duvara bakti. Duvara kazinmis centikler, yillar oncesinden gelen antik bir yaziya aitti adeta. Tanrisi ogretmisti ona okumasini ve yazmasini. Ve kiyamet gununun tarihini de vermisti. Tarihe tekrar bakti. Son 3 gunu kalmisti. 3 gun icinde son bir cinayet daha işlenmeliydi.

    Yavuz Gencay

    Edirne'ye geleli yalnızca bir saat dinlenen Ali, otelden hızla ayrıldıktan sonra Sultan 2. Beyazıt Külliyesi Sağlık Müzesi'ne gitti. Özel Harekat Daire Başkanlığı'nda Polis Müfettişi olan Ali, ilgili teftişlerin olmadığı durumlarda bizzat İçişleri Bakanlığı'na bağlı olarak dedektiflik yapıyordu. İçinde bulunduğu haftayı, üstlendiği vakaya, daha doğrusu psikolojik tedavi gören Galip'e ayırmıştı. Külliyenin avlusunda gezerken küçük bir odaya girince Nazlı'yı gördü. Çoğu zaman olduğu gibi, bu seferde boş vaktini çello çalarak geçiriyordu. Çaldığı gergin ritimli parçayı sonlandırıp Ali'nin merak dolu bakışlarını izlerken '' Ah, dört gündür Galip Bey'e müzikle tedavi yöntemlerini uyguluyoruz ama sonuç maalesef ki olumsuz. Zihin açıklığı için İsfahan makamını bile uyguladık fakat çare olmadı. Kendisinin çok kötü birisi olduğunu düşünüyor ve bunu kend... '' Ali'nin elini havaya kaldırmasıyla sustu.

    '' Bunu kendine defalarca tekrarlıyor, anlıyorum. Kendisini son çare olarak buraya getirdik ve görünen o ki pek bir işe yaramıyor. Bak Nazlı ben insanların fıtratını çözebiliyorum, sen ise müziğin. Her ikimizin de başarısız olması bana kalırsa birazcık mantık dışı. Mutlaka bir yerlerde hata yapmış veya bir yerleri gözden kaçırmış olmalıyız. Bu adam bir hafta önce bana danıştığında, kendisinin suç potansiyeli çok yüksek olduğunu ve aklında cinayetler tasarladığını itiraf etti. Onu iyileştirmemiz gerekiyor. Yoksa Cumhuriyet Başsavcılığı konuyla bizzat ilgilenip böyle bir ruh hastası adamı yakalama emri çıkartacak. ''

    '' Dün çok önemli bir gelişme yaşadık aslında. Buraya geldiğinde bolca kalem ve bir de defter istemişti. İlk başta kendisine zarar verir diye endişe ettik ama hikaye yazıyordu. Dün akşam bana teslim etti ve Ali görmen lazım, adamın yazma yeteneğine inanamadım. '' deyip büyük boy defteri Ali'ye uzattı. Kayıtsız bakışlarını yazıların üzerinde yoğunlaştıran Ali, yaklaşık on dakika sonra defteri masaya bıraktı. Aklından o kadar çok ihtimal yürütüyordu ki, düşünceleri içini ürpertti. Ellerini cebine koyup '' Bu da ne böyle!? Adamdaki yazarlık potansiyeli çok yüksek. Psikopat bir katilden tut da, aşk acısının ve tükenmişliğin dibine vurmuş karaktere kadar; birbirine oldukça zıt kişilikleri ustalıkla kaleme almış. Nasıl, nasıl? Yazdığı o psikopatı anlayabilirim. Sonuçta Galip Bey kendisinin suç potansiyeli olduğunu falan itiraf etmişti. Fakat böylesine derin duygu ve hislere karşı empati kuran birisi... Hayır güzel dostum hayır! Bu adam bir ruh hastası veya kendini farklı gören ve göstermeye çalışan bir deli değil! Onunla mutlaka görüşmem gerek. '' deyip koşar adımlarla Galip'in odasına girdi. Elindeki kağıda çizimler yapan Galip, odasına aniden giren adamı görmezden geldi. Odaya girdiği an peşinden gelen görevlileri uzaklaştıran Ali, kapıyı kapattı. Defteri Galip'in önüne fırlatıp '' Bu yazdığınız hikaye kitapçıların raflarında kalamayacak kadar çok satar. Tabii gerçekten suç potansiyelli biri veya aşk acısı çeken bir zavallı değilseniz! '' diye bağırdı.

    '' Kafamda kötülük planlıyorum ve kimselere zarar vermemek için de sizden yard... ''

    '' Yardım!? Hapishaneye veya akıl hastanesine yatıp aylarca boş vaktiniz olsun diye mi yardım istediniz? Belki de içinde bulunduğunuz yazar tıkanmasını böyle atmak istiyordunuz. Fakat bu ihtimali gereksiz buluyorum. Çünkü bakışlarınızın ardında gizlenen mantık perdesi o kadar kuvvetli ki, sadece düşünmek için öyle ortamlara kendinizi düşürmezsiniz. En azından gururunuz buna engel olur. Her neyse, sağ elinizin baş ve işaret parmağına kenetlediğiniz kalemin tam olarak dik bir açıda bulunması ve sağ elinizin de baskın olmasına bakılırsa, oldukça derin düşünceler içindesiniz. Kağıda çizdiğiniz kuş figürlerine gelelim. En hafif çizgiler bile belirgin bir sertlikte ve keskinlikte çizilmiş. Bu da sizin bir bekleyiş içinde, belki de bir beklenti içinde olduğunuzu gösteriyor. Sol ayağınızı katlarken kalçanıza iyice yanaştırmanız da gerginliğinizin bir göstergesi. Ne tuhaf ama!? Belki de... Hım, bakışlarınızdaki keskinlik dudaklarınızın pozisyonuyla çelişiyor. Nefes alışverişinizdeki ritim bozukluğuna da bakılırsa, beklentileriniz benden yana. Siz bahsettiğiniz sorunlarınızdan veya benim öngördüğüm diğer ihtimallerden dolayı benden yardım istemediniz. Yoksa yanılıyor muyum Galip Bey? ''

    Ali'nin merak ve şüpheyle parıldayan mavi gözlerine kurnazca bakan Galip, tek kaşını kaldırarak gülümsedi. Başka kağıda hızlıca bir şeyler yazarken, biraz önceki resim çizen adamdan oldukça farklı görünüyordu. Kısa süre sonra kağıdı özenle katlayıp Ali'ye uzattı. Eline alırken bir süre Galip'i inceleyen Ali, kağıdı açıp okuduktan sonra gözleri bir an için donuklaştı ve yüzünde soğuk bir ifade belirdi. Gözlerini kısıp Galip'e bakarken, açıklama gereği duyan Galip '' Bu sorunu ancak senin gibi zeki bir adam çözebilir. Sorunun gizliliği oldukça mühim, sana verdiğim adreste asistanıma ulaşabilirsin. Sana bu zorlu vakanda başarılar dilerim genç adam. Unutma bu sorunun çözümü görünenden çok daha önemli! Senin bana geçenlerde dediğin gibi, hiçbir şey göründüğü gibi değildir. '' deyip tekrar çizimlerine geri döndü. Sessizce odadan çıkan Ali, Nazlı'ya veda ettikten sonra arabasına bindi. Kağıdı tekrar açıp notu bir kez daha okudu. Notta '' Kızımın hayatı tehlikede! Onu kurtar! '' yazıyordu. Arabasını çalıştıran Ali, '' Aklın şüphesi suçun gerçeğidir demek ki! '' diye söylenip vakit kaybetmeden verilen adrese doğru yola koyuldu.

    Neslihan

    Yiğit’in zihni birden ait olduğu zamana geldi. Anında romantik adam, anında yazar, anında kendisini tanrısına adayan kişiliğe bürünebiliyordu. Aynı anda birden fazla kişi olup, birden fazla mekanlarda bulunabiliyordu. Ayakları adım atmasa bile etrafındaki nesneler yok olup, yer değiştirip yeni mekan oluyordu. Hatta kendisini kitap kahramanı gibi görüp başkasının kaleminden kendisini yazabiliyordu. Zihni yine tanrısını unutup, aldırış etmeden ona oyunlar oynamaya başlamıştı. Düşünceleri onu yakaladıklarında neler olacağına, kendini kitaptan çıkan bir kahraman olsa neler olabileceğine gitmişti.
    Ama bunları düşünecek vakti yoktu. Tanrısının bu düşüncelerinden dolayı kızacağı aklına geldi, bu olayları kurgulayacağı vakitte bir kurban daha bulabilirdi.

    -Lütfen tanrım lütfen, sana odaklandım cezalandırma sana kurban getireceğim.

    Sanki zihni 4 odalı bir ev, her odasında farklı bir karakter, farklı olaylar vardı. O ise koridorda kapana kısılmış her odadan yankılanan sese kulak verdikçe delirmeye bir adım daha yaklaşıyordu.

    -Son üç gün son üç gün ,lütfen tanrım lütfen

    Kendisini sıkmaktan kıpkırmızı olmuş suratının damarları, koyu yeşil hale bürünüp örümcek ağı görünümünde tüm yüzünü kaplamıştı. Tekrar duvardaki yazılara odaklandı. Kendi zaaflarından çıkıp tanrısının emrettiği Yiğit olmalıydı.
    Tedirgin koşar adımlarla uzaklaştı. Karanlık çöktüğünde sokak lambalarının ışığı arkasına gölgesini taktığı için ,ışıklardan nefret ediyordu. Karanlık dünyanın karanlık insanıydı. Gün doğmamalı, ışık yanmamalı, her yer simsiyah olmalıydı. Son kurbandan sonra istediği tüm bu istekleri olacaktı. Vücudu uyuşmaya başlamış, nefret ettiği anlardan biri daha başına geliyordu. Kullandığı madde etkisini yitirmeye başlamıştı.
    Elleri cebinde, kafasında kurguları, arkasında gölgesi, soğuk yüzüne çarptıkça yaşaran gözleri etrafındaki insanları seçmeye çalışıyordu.
    Tek yönlü, dar ,taşlı dik yokuşu olan 315 sokaktan ilerlemeye başladı .Dizleri titrese de duramazdı .Kocaman, siyah, demir kapılı avlusu olan apartman girişine geldiğinde, on iki katlı binanın onuncu katındaki zile bastı. Kapı açılmadıkça işaret parmağını zile daha da kilitliyordu. O denli bastırıyordu ki , parmak ucunda kan dolaşımı yavaşladığından tırnağı ve eti bembeyaz hale bürünmüştü. Kapının açılması ile asansörün tuşuna basma hamlesi arasında üç saniye geçti. Onuncu kata çıktığında yirmi no lu dairenin kapısı eşiğinde Yiğit’i Melis karşıladı.

    Melis ve Yiğit birbirlerini beş sene önce ortak arkadaşları Kerem’in doğum günü partisinden tanıyorlardı. İlk başlarda çok vakit geçirmeseler de Kerem’in ani ölümünden sonra Yiğit’in dengesiz tavırlarını gördükçe Melis destek amaçlı Yiğit’e yaklaşmaya başladı. O günden bu güne süregelen zamanda Yiğit her çıkmaza girdiğinde kendini Melis’in yanında buluyordu.

    -Kızım nerde kaldın tükenmek üzereyim
    -Yine ne işler çevirdin Yiğit?

    Melis kapıda sararmış gözleri ile titreyen Yiğit’i içeri aldı.

    Uğur Ukut

    Ali kırmızı ışıkta durdu. Yarım saat önce yanından ayrıldığı kızı düşünüyordu. Tek başına yaşıyor, çok da tekin olmayan kişilerle arkadaşlık ediyor ve her şeye kayıtsızca cevap veriyordu. Kızın arkadaşları hakkındaki fikirlere gördüğü resimlerden varmıştı. Belki ön yargıydı ama çoğu zaman doğru çıkardı. Her nedense kanı ısınmamıştı o resimlerdekilerin çoğuna. Trafik tıkanınca da iyice canı sıkıldı. Daha önce de iş gereği birkaç kez görüştüğü yan koltukta oturan Zeynep komisere dönüp:
    “kız çok tedirgindi. Var bir numara”
    “Evet, tedirgindi ama bir şeyden korktuğu için değil bir şeyler saklamaya çalıştığı için tedirgindi. Boşuna zaman kaybettik.”
    “Daha birkaç saat önce babası ile görüştüm. Hayatının tehlikede olduğunu söyledi.”
    “Ama o duyunca münasip yeriyle güldü sana. Adam Bursa’da biz tam tersi istikamette onu bekliyoruz. Belki de kaçırdık elimizden.”
    “Bilmiyorum ama kafam karıştı. Kızın yanına gitmek hataydı belki ama oradan ayrılmak daha büyük bir hataydı. Bence o katil oraya gelecekti. Ama saklanmak için ama başka bir sebeple. Sanırım her pisliğinden kızın da haberi var.”
    “Uçuyorsunuz Ali Bey, düşüp bir yerinizi kırmayasınız.”
    “Şöyle düşün: Bu kadar cinayetin ardından sen olsan alelade bir yolculuk yapar mısın? Her şeyi olduğu gibi bırakıp uzaklaşır mısın? Aklıma yatmıyor.”
    “Gayet basit, artık burada tutunamayacağını anlıyor ve doğruca göçüyor. Bir müddet arada sessizce yaşayacak sonra yeniden başlayacak.”
    “Çok toysun Zeynep. Öğreneceğin daha çok şey var.” On beş dakikalık bir beklemenin ardından trafik akmaya başlamıştı. İkisi de sustular. Sessiz ve sükunet içinde ilerlerken ali aniden frenlere yüklendi. Ve bağırır gibi bir “lanet olsun” sözcükleri dağıldı aracın içine. Zeynep şaşkın arka arkaya birkaç kere “ne oldu komiserim” diye sormuşsa da Ali sanki onu duymamış gibiydi hemen ilk aradan sağa döndü. Son hızla geri dönecek bir yol aramaya başladı.
    “Kızın yanından ayrılalı ne kadar oldu?”
    “bir saati az geçti.”
    “umarım geç kalmamışızdır.”
    “bir anlatsanız da bende anlasam amirim.”
    “Ya Bursa’ya giden katil değil de sadece aracı ise. “
    “Nasıl yani?”
    “Vakit zamanında buna benzer bir olaya bakmıştık. Adam yedincide yakalandı bir kişiyi daha öldürmesi gerekiyormuş. İfadesinde öyle demişti. Ayrıca ne pahasına olursa olsun huzura ermek için bunu başarması gerekiyormuş. Yanlış hatırlamıyorsam sonuncusunu kendisiydi. Polislerden kaçarak kendisini vurdurtmuştu. Onun kurbanları içinde erkekler de vardı.”
    “Ee!”
    “Esi bu katil huzur için kaç kişiyi öldürecek bilmiyorum ama olayı o kızın etrafında planladığı kesin. O kız ya son kurban ya da artık birlikte yapacaklar.”
    “Araç?”
    “Ver bir garibana 100-200 lira istediğin yere götürsün ondan kolay ne var?” Tekrar sustular hiçbir şey kesin olmasa da bir muallâkta az sonra kurtulacaklardı. Bir saatte gittikleri yolu yarım saatte geri döndüler. Kapıcıya kimlikleri ile kapıyı açtırıp asansöre koştular. Bir buçuk saat önceki polisleri tanıyan kapıcı arkalarından seslendi.
    “Tekrar Melis Hanım için geldiyseniz evde yoklar. Siz çıktıktan on beş, yirmi dakika sonra erkek arkadaşı geldi. Az önce de çıktılar. Çok da mutlu görünüyorlardı.“
    “erkek arkadaşı nasıl biriydi tarif eder misin?”
    Kapıcının tariflerine Ali hiç tepki vermezken Zeynep garip sesler ve mimiklerle yorumlar gibiydi. Birkaç dakikalık tarifin ardından Zeynep son derece şaşkın ve korku için de
    “Tanrım bu o. Yiğit” dedi

    Emre Şeyda

    Yiğit Zeynep’i görmenin şaşkınlığı içerisindeydi ama belli etmemeye dikkat etmeye çalışıyordu. Zeynep’i bir şekilde buradan uzaklaştırbilirdi. En azından Zeynep kurtulmalıydı.
    ...
    Yiğit Melis’in yanına geldikten sonra içeriye geçerek ilk bulduğu üçlü koltuğa uzandı. Sanki bu koltuğa uzanarak bir anda tüm yorgunluklarından kurtulacaktı. Elbette öyle olmadı. Bütün bu yorgunluktan ve stresten kurtulmak bu kadar kolay değildi. Özellikle süresi kısıtlıyken yedinci kurbanını ararken bu stres ve yorgunluk ömür billah bitmezdi. Kafasında bunları düşünürken yüzünün şekli iyice değişiyor ve huzursuzluğu giderek artıyordu. Melis’te bu durumu fark etti.
    -Yiğit bir şey mi oldu? Çok garipsin. Bakışların olsun duruşun olsun çok farklı. Ayrıca senin eline ne oldu öyle?
    -Konuşmak istemiyorum Melis. Dinlenmeye, huzura ve düşünmeye ihtiyacım var benim. Kafamı iyice karıştırma.
    -Yiğit en vakitsiz zamanda birdenbire geliyorsun, kapıyı zorlarcasına çalıyorsun. İçeri hiç bir şey demeden paldır küldür giriyorsun ve uzanıyorsun. Elinin hali bambaşka yüzünden düşen ise bin parça. Kusura bakma ama cevaplara ihtiyacım var benim.
    Melis bunları söylediğine inanamıyordu aslında. Yiğit’e bunları demezdi ve şimdi bile dememeliydi ama Yiğit normal değildi. Bambaşka biriydi. Bakışlarının ardında ikinci biri var gibiydi. Bu da açıkçası onu korkutuyor ve iyice geriyordu.
    -Melis sus dedim!
    Yiğit’in ani bağırışı ile birlikte Melis bir kaç adım geriye sıçramıştı. Bu şekilde bağıracağını tahmin edememişti. Ürkek suratındaki gözleri ağlamaklı hale gelmiş ve bütün vüğcudu titremeye başladı.
    -Ne oldu sana Yiğit?
    Artık gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı hafiften. Yiğit artık iyice huzursuzlaşmaya başlamıştı. Bu şekilde davranmak istemiyordu ama yaşadıkları ve olası gelecekte yaşayacakları onu buna zorluyordu. İçindeki ses te ortaya çıkmış Yiğit’i zorluyordu.
    -Yedinci bu Yiğit. Bunu istiyorum.
    Yiğit şaşırmıştı. Melis’i öldürmek gibi bir düşüncesi hiç olmamıştı. Buraya bu sebeple de gelmemişti ama belki de gelmesine sebep içindeki sesti. Sesi duyunca Melis’e şok olmuş bir yüz ifadesiyle baktı. Melis bu bakıştan ayrıca korkmuştu. Daha da gerilemişti. Sonrasında Yiğit ister istemez kontrolü kaybetmişti.Koltuğun yanında bulunan zigon sehpalardan büyüğüne gözünü dikti. Sonrasında koltuktan doğruldu ayağa kalktı ve zigon sehpayı eline aldı. Melis’in Yiğit’e “ne yapıyorsun” fırsatını vermesine fırsat vermeyerek sehpayı Melis’e fırlattı. Melis uçarak kendisine gelen sehpaya karşı bir şey yapamadı. Sadece eğilerek kaçmaya çalıştı ama eğildiğinde alçaktan uçan sehpa direkt kafasına gelmişti. O ağırlıkta bir sehpanın vuruşu Melis’in kafasını yarmakla kalmamış onu yere de yıkmıştı.
    -Aptal kız! Beğendin mi yaptığını ha. Usul usul oturuyordum. Asıl kurban sen olmayacaktın başkası olacaktı ama kurban olmayı kendin seçtin.
    -Kurban mı ne kurbanı?
    Melis konuşurken o kadar zayıf konuşuyordu ki ancak duyulabiliyordu. Bu sırada yiğit yanına gelmişti. Sehpanın ayağını söküyordu. Ses’in gücüyle kolaylıkla koparttığı bacakla Melis’e vurmaya başlamıştı. “Kurbanı sana göstereceğim” diyerek her yerine vuruyordu.Kırılan kemiklerin sesi ile resmen huzur buluyordu. Vuruşların şiddeti ile sepanın bacağı da kırılmış ama o yeni bir bacak almıştı. Artık vurma stili de değişmişti. Bacağı iki eliyle tutuyor ve yere sırtüstü uzatığı Melis’in karnına sokmaya çalışıyordu. Artık bağırsak , mide ne varsa dışarıdaydı.
    -İçin de dışın gibiymiş! Diye sadece kendisinin gülebileceği bir espri bile yapmıştı.
    -Güzel gözlerin kalacak ama Melis’im. Sadece onlar kalacak. Benim olacaklar diyerek vurmalara son hızla devam ediyor ve mutluluğun zirvesine çıkıyordu.

    Büşra

    Yiğit, Melis’le işini bitirmiş avucunun içinde tuttuğu gözlere arzuyla bakarken birden ne büyük bir aptallık ettiğinin farkına vardı. Yine kendi egosuna ve isteklerine yenik düşmüştü, Tanrısının ona verdiği son şansı da mahvetmişti ve üstelik büyük güne sadece altmış saat vakti kalmıştı. Bir an önce burayı terk etmeli ve son kurbanını da bulup Tanrısının huzuruna çıkıp af dilemeliydi.

    Duyduğu korkunun şiddeti aklını biraz olsun başına getirmişti. Kıyafetlerini çıkartıp Melis’in odasına gitti ve gardırobun kendi kıyafetlerinin bulunduğu alt çekmecesinden temiz birkaç parça geçirdi üstüne. Henüz üstünü giyinmişti ki zil sesiyle irkildi Yiğit. ‘’Lanet olsun, lanet olsun, bir bu eksikti.’’ Diye söylenerek sessiz adımlarla kapıya doğru yaklaşmadan önce salona geri gitti, Melis’in parçalanmış bedeninin yanındaki bıçağını aldı ve salonun kapısını çekerek kapıya doğru ilerledi. Kapının deliğinden baktığında gördüğü kişinin Tanrısının kendine bir lütfu olduğunu düşündü ve korkusunu bir kenara fırlatıp gülümseyerek açtı kapıyı Yiğit. Gelen Melis’in 19 yaşındaki kız kardeşi Ebru’dan başkası değildi.

    ‘’Ben valizimi kapıp Ankara’dan sana sürpriz yapmak için saatlerce yol çekiyorum, sen bir kapıyı aça… Aa Yiğit sen de mi buradaydın? Ablama sitem etmeye hazırlamıştım ben de tam kendimi, hoş geldin demek yok mu?’’ Yiğit Ebru’nun valizini elinden alıp kenara bıraktı.

    ‘’Öyle harika bir zamanda geldin ki Ebru. Hiç içeri geçme, birlikte çıkıyoruz şimdi. Yıl dönümümüz bugün, Melis’in bizim dağ evinde sürpriz hazırlamış bana. Beş dakika sonra gelsen kapıda kalacaktın.’’

    ‘’Hadi ya, ne zamandan beri yıl dönümü kutlar oldunuz siz. Yıllardır birliktesiniz ilk defa duyuyorum kutlamalar, sürprizler falan. Hem ne işim var benim sizin yanınızda. Baş başa olun siz ben evde takılırım.’’

    ‘’Olmaz Ebru. Ablan seni evde tek bıraktığımı duyarsa kırk yılın başında bana hazırladığı sürprizi başıma yıkar.’’

    Kahkahalar atarak asansörden indiklerinde kapıcı da merdivenleri temizliyordu. Çok konuşkan bir adamdı, Yiğit’i her gördüğünde esir alır beş on dakika sohbet etmeden bırakmazdı. Bu yüzden onu görmemiş gibi davrandı Yiğit ve acelece Ebru’yu binadan dışarı çıkarttı.

    ‘’Yiğit on dakika bekle arabada da ben gidip içecek bir şeyler alayım, madem kutlama var boş gitmek olmaz değil mi?’’
    Ebru markete gitmek için yanından ayrıldığında Yiğit Ebru’nun ablasına ne kadar çok benzediğini düşündü. Saçları ve gözleri tıpatıp aynıydı. Hatta kemik yapılarındaki birkaç farklılık dışında birbirine bu kadar benzeyen iki kardeş çok zor bulunurdu. Melis’i kendi aptal zevkleri için harcamış olsa da Ebru’yu düzgün bir şekilde Tanrısının gözleri önünde ona kurban edecekti. Ve bu hareketinin kendi açgözlülüğünü affettireceğini umuyordu.

    Yiğit düşüncelere dalıp gitmişken apartmanın önünde hızlıca duran bir araçtan fırlayan iki kişiyi gördü. Yan koltuktan inen kadını görünce işlediği bunca cinayete, yaptığı bunca kötülüğe rağmen kalbinin ilk defa sızladığını hissetti. Zeynep Yiğit’in hayatına beş yaşındayken girmişti ve ergenlik yıllarına kadar bu kadınla aynı evi paylaşmıştı. Annesini hiç tanımamıştı Yiğit, babasının sevgilisi Zeynep yanında olmuştu çocukluğu boyunca. Babasına belki de bu yüzden bu kadar çok nefret duyuyordu. Bu harika kadını bile elinde tutamadığı için. O gittikten sonra her işe yaramaz babasıyla bir başına kalmıştı Yiğit. Zeynep’le babası ayrıldıktan sonra bile Zeynep Yiğit’i giderek artan aralıklarla da olsa aramaya devam etmişti. En son beş yıl önce görüştüklerini anımsıyordu Yiğit. Kadını uzaktan gördüğü o on saniye içerisinde bile ne kadar yaşlanmış olduğunu fark etti Yiğit. Zeynep’i bu işten uzak tutmanın onu korumanın bir yolunu düşünürken arabanın kapısı açıldı.

    ‘’Tamamdır, her şeyi aldım.’’

    Yiğit kafasında bin bir düşünceyle arabayı çalıştırdı ve dağ evine doğru yola koyuldu.

    Yasin YALÇIN

    Haluk köşesi kırılmış ve duvara Allah bilir neyle tutturulmuş aynada çökmüş yüzüne baktı. Yüzüne su çarptı. Ayılması gerekiyordu. “Eskiden iyi ve güçlü bir adamdın.” dedi Ses. “Şimdiyse kokmuş bir moruktan başka bir şey değilsin.”

    Beynindeki bu yankıdan kurtulması gerekiyordu. Çok yorucu bir gün olmuştu. Daha önce hiç olmadığı kadar yorulmuştu ve uzun bir dinlenme sürecine ihtiyacı vardı. Polisler Bursa’nın girişinde peşine takılmıştı. İçindeki ses ona yardım etmiş, başının belada olduğunu fısıldamıştı daha önce. Erken davranmış, Bursa yolunu hızla aşmış ve son bir çabayla Bursa’nın dar sokaklarına dalmış, motosikletinin verdiği kıvraklıktan faydalanarak ellerinden kaçmayı başarmıştı. Başına gelenler çok saçmaydı. Suçunun ne olduğunu bile bilmiyordu ama kaçmak zorundaydı. Zeynep bile peşine düştüyse işler ciddi demekti. Evet, bir anlığına da olsa onu görmüştü. Bu bir yansıma değil, gerçeğin ta kendisiydi.

    Elindeki kesik hala acıyordu. Elini ıslatan su sargı bezini de yumuşatmış, yarasını bir kez daha hissetmesine neden olmuştu. İçeri gitti. İçeride Neşet Ertaş’tan Gönül Dağı şarkısı çalıyordu. Ter, sigara ve alkol kokan meyhaneler hep aynı şeylerle doluydu. Birkaç masa, üzerine örtülmüş çeşitli renkte masa örtüleri, içki bardakları, mezeler ve daha bu saatten zom olmaya başlamış sarhoşlar… “Aynı senin gibi.” dedi Ses.

    “Evet, aynen benim gibi.” dedi Haluk. Sese boyun eğmeye zorluyordu kendini. Ona itaat etmek çok kolaydı. Yıllardır bundan başka hiçbir şey yapmamıştı. Hep bir kafesteydi. Yaşlılıktan ve alışkanlıktan büyük işler başarma isteği gönülden silininceye kadar orada kalmıştı. Ama bugün farklı hissediyordu. Kovalamaca ve Zeynep’i görmek, onu düşünmek, ona yazmak onu adam akıllı kendine getirmişti. Geçmişi hatırladı. İç sesinin de ona söylediği gibi bir zamanlar iyi bir adamdı. Kendisi İngilizce eşi de Edebiyat öğretmeniydi. Ona hediye ettiği ilk kitaptı Budala. “Kitap okumalısın.” demişti karısı. “Kitaplar bu iğrenç dünyaya katlanmanın tek yolu.” Kitaplar, hatta Budala bile Yiğit’in doğumunda karısını kaybetmesine engel olmamıştı. O zamandan beri alkol ve Ses’le birlikte yaşıyorlardı.

    Zeynep sonradan girmişti hayatına ama o da fazla katlanamamıştı kendisine. Nasıl katlansındı ki? Haluk, hatta içindeki Ses bile kendisine katlanamıyordu. Özellikle de oğlu Yiğit. Zeynep’in gidişinden sonra araları iyice açılmış, baba-oğul Karamazov’lar gibi birbirlerinden nefret etmeye başlamışlardı. Yiğit beş sene önce evden kaçmıştı ve onu bir daha hiç görmemişti. Bu yüzden gitmişti Bursa’ya. Annesi Yiğit’in yanında olduğunu mesaj atmıştı kendisine. Gece oturup annesine bir mektup yazmıştı. Bazı meseleleri nihayete erdirmek istemişti. Sonra mektubu cart diye yırtıp atmış, ertesi sabah oğluyla yüz yüze görüşmek için Bursa’ya gitmeye karar vermişti. Oğlunu düşünmek ona Zeynep’i hatırlatmış, gece gece efkarlanmış ve Zeynep’e de bir mektup yazmıştı.

    “Yollamadın ki aptal.”

    “Doğru, yollamadım. Sabah kalktığımda onu yazdığımı bile unutmuştum. Öylece masanın üstünde kaldı.”
    Garsonun getirdiği rakı şişesini açacaktı ki vazgeçti. Rakıyı götürüp bira getirmesini istedi. Kim bilir ne derdi olan sarhoşları izlerken kendisinin de dışarıdan bu kadar kötü görünüşlü olup olmadığını merak etti. İğrenç görünse bile ne önemi vardı ki? Kime kendini beğendirecekti? Aynadan kendisine yansıyan pis yüze mi, yoksa kendisine hakaret edip duran iç sesine mi? Garson az sonra bira getirdi. Son bir bardak daha içti. Ses onunla alay ederken içinde bir isyan ateşi yükseliyordu. “Asla bırakamazsın.”

    “Sen öyle san.” dedi yüksek sesle. Masalardan dönüp bakanlar oldu. “Susacaksın, bir daha hiç konuşmayacaksın.” Ayağa kalktı ve meyhaneyi terk etti. Geride Ses’i ve alkolü bıraktı.
    Sokağın köşesinde duran ankesörlü telefona gidip bir ara Yiğit’in telefonunda görüp defalarca tekrarlayarak ezberlediği numarayı aradı. Az sonra telefonun açılmasıyla gelen ses onu hayata döndüren tek sesti.

    “Biliyorum, beni arıyorsun.” dedi Zeynep’e. “Sana vereceğim adrese gel. Orada hiç beklemediğin şeylerle karşılaşacaksın.”
    Zeynep hiçbir şey söylemeden onu dinledi ve telefonu suratına kapattı. Biliyordu, gelecekti.

    Kiraladığı arabaya doğru giderken günün geri kalanında neler yaptığını hatırladı. Motorunu uzak bir yere park edip annesinin evine gittiğinde Yiğit’in oraya hiç gelmediğini öğrenmişti. Sonradan annesinin cep telefonundan mesaj atmayı bilmediğini de hatırladı. Mesajı Yiğit atmış olmalıydı. Kendisiyle hesaplaşmak istiyordu belki de. Motoru bırakıp bir araç kiralamıştı. Polislere görünmemeliydi. Yiğit’in ne işler çevirdiğini merak ediyordu. Yıllar önce oğluyla birlikte ava çıktığı ormandaki evine gitti. Yiğit olsa olsa orada olabilirdi. Orada bulduğu şeylerden dehşete düşmüştü. Kendisindeki yedek anahtarla eve girmiş, gizli kapağın üstündeki halının kaldırılmış olduğunu görmüş, içeriye girmişti. Bodrumu aydınlatan tavandaki tek ampulü yakmıştı. Koridoru geçip avluya ulaştığında ise ortada beyaz mermer taşların üst üste dizildiği hiçbir şeye benzemeyen şekle bakmıştı. Etrafındaki mumlar söndürülmüştü. Ve cesetleri gördüğünde korkunç bir çığlık atmıştı. 6 tanesi dolu, bir tanesi boş dev cam fanuslar… Kendisini güçlükle dışarıya atmış, yutkuna yutkuna nefes alarak mekanı terk etmişti.

    Oğlunun bir canavar olduğunu küçüklüğünden beri biliyordu ama bu kadarını hiç tahmin etmemişti. Yıllar önce buraya av için geldikleri zamanı düşündü. O gün hayatındaki nadir mutlu günlerden biriydi. Henüz kendisinden umudu kesmemiş, oğluna şizofreni tanısı koyulmamıştı.

    ***

    Yiğit omzundaki baygın kızla orman evinden içeri girdi. Çenesine dayanamamış, yoldayken bayıltmıştı onu. Bu kez hataya yer yoktu. Tanrı’sına son kurbanını bugün sunacak, kıyamet bugün kopacaktı. Saat tam gece yarısı on ikiyi vurduğunda işleyecekti cinayeti. Saat ise daha dokuza on vardı. Bu meseleyi de küçükken hiç anlayamamıştı. Baktığı duvar saatinde on ile alakalı herhangi bir rakam yokken neden ısrarla “on var” diyorlardı? Umursamadı. Nasıl olsa bugün her şey nihayete erecekti. Ebru’yu aşağıda bağladıktan sonra yukarı çıktı.

    Yukarı çıktığında hiç beklemediği bir şeyle karşılaştı. Kirli sakallı, şişko, sefil görünüşlü bir adam elindeki tabletle oyun oynuyordu. Direksiyonu kırar gibi yaptığına göre kesin bir araba yarışı oyunuydu. Şok olan Yiğit soğukkanlı davranmayı başardı. Zararsız görünüyordu ama yine de tedbirli olmalıydı. Ona görünmeden mutfağa kaydı. En sevdiği silahını, bıçağını kaptı ve doğrudan salona, adamın üzerine yürüdü. Adam onu görünce elinde bıçağıyla donakaldı. Yiğit tam “Ya şimdi, ya hiç.” diye düşünürken adam son derece dostane bir ifadeyle “N’aber?” dedi.

    “Sen de kimsin be?” dedi Yiğit, aynı pozisyonda. Her an kötü bir şeyler olabilirmiş gibiydi. Şişko herif ayağa kalktı. “Beni tanımadın mı? Ben senin sağduyunum.”

    “Sağ duyum mu?” dedi gözlerine inanamayan Yiğit.

    “Hee.” diye karşılık verdi herif. “Aklın, vicdanın, ne dersen de işte. Bugünlerde çok konuşmuyoruz, biliyorsun, değil mi?” Buzdolabına yürüdü. Aşağ raflara eğildi. İçecek bir şeyler aranırken bel altı pantolonu aşağı kaymış, poposu görünmüştü. “Vicdanım bu kadar şişko olabilir mi?” diye düşündü içinden Yiğit. Tanrı’sına seslendi ama cevap alamadı. Adama güvenmiyordu. Yalan söylüyordu. Hızla koştu ve bıçağını sırtına geçirdi. İki adım geri çekildi. Herif hiç tepki vermedi. Dolaptan birasını çıkardı. Sırtındakini görebilmek için arkasına bakarken, kuyruğunu kovalayan bir köpekmiş gibi etrafında birkaç tur döndü.

    Herif korkmuş gibi haykırdı. “Bıçak mı o? Bana bıçak mı sapladın? Ne yapıyorsun? Hayır, nedir yani? Beni öldürebileceğini falan mı sandın?” Yiğit’in yanına geldi ve ona sağlam bir kafa attı. Yiğit kanepeye uçtu. Burnundan birkaç damla kan geldi. Sessizce kanepeye büzüldü. “Ha şöyle, adam ol.” diyen herif Yiğit’in yanındaki koltuğa kuruldu. Birasından bir yudum aldı. Yüzünü ekşitti. “Üf, bu da bayatlamış be. Neyse, biliyorum işlerin var. Ama saat daha sekizi elli beş geçiyor. Epeyce vaktimiz var.”

    “Ne istiyorsun?” dedi olanlara hiçbir anlam veremeyen ve hayatında ilk defa olarak korkan Yiğit. Korkuyordu, çünkü öldüremiyordu.
    Herif birasından bir yudum daha aldıktan sonra geğirdi. Dilini şaklattı. “Gece uzun, mevzu derin.” dedi. “Konuşacağız.”

    Uğur

    Yiğit sağduyusundan burnuna isabet aldığı kafa darbesini güçsüz bir şekilde hedef olarak karşıladıktan sonra kanepeye düşmüştü ve sağduyusunun kendisine “konuşacağız” komutunu verip arkasına dönüp oturmaya gittiği an camdan dışarı bakmıştı. Dışarı baktığında uzun zamandır görmeyi beklediği şeyi görmüştü. Gökyüzünde tüm görkemiyle dolunay vardı ama bu görkemin seviyesini yükselten ise bir değil iki tane dolunay olmasıydı.

    50 DAKİKA ÖNCE
    “Ne oldu Zeynep, neyin var? Bir şey mi dedin?” Diye Ali, Zeynep’e sormuştu. Apartman görevlisi ile konuşurlarken Zeynep’in bir anda dikkati farklı bir yöne dağılmıştı ve Ali de bu durumu hemen fark edebilmişti, mesleği gereği içinde oluşan sorgulama dürtüsü ile Zeynep’e durumu öğrenmek için sorularını sormuştu.

    “Yok Ali hayır bir şey yok.” Zeynep’in gözleri uzağa dalmış Ali’ye bakmadan konuşmuştu, gördüğü kişi kesinlikle Yiğit’ti ve bunu sindirebilmeye çalışıyordu, kısa bir duraksamadan sonra apartman görevlisine teşekkür edip gidebileceğini söylemiş ve Ali’ye karşı yaptığı konuşmasına devam etmişti.

    “Ali Komiserim, arabanın anahtarını sizden ricam bana verir misiniz, çok acil bir yere gitmem gerekiyor, siz de bir taksiye atlayıp kaldığınız otele gidebilirsiniz.”

    “Ne oldu ki? Nereye gideceksin? Beraber çalışıyoruz diye düşünüyorum.” Diye şaşkınlık içinde cevaplayarak aslında soru sormuştu Ali.

    “Beraber mi çalışıyorduk!” Zeynep Ali’nin beklemediği şekilde sesini yükseltmiş ve siniri de ses tonundan da oldukça belli oluyordu. “Bana bak Ali seni geçmişten tanıyorum ama eski tanışız diye sürpriz yumurta hediyesi gibi bir yerlerden çıkıp benim davama bulaşamazsın. Şimdi lütfen dediğimi yap ve anahtarı bana ver, sonra da otele git ya da istediğin başka bir yere. Senin bu soruşturmada herhangi bir görevin ve rolün yok, umarım anlayabiliyorsundur.” Sesini yükselterek Ali’nin burada görevi olmadığını belirtmiş, dilinden geldiği kadar kibar bir şekilde de defolup gitmesini belirtmişti.

    Ali, Zeynep’in söylemleri karşısında bir şey diyememiş, farklı şehirden farklı bir görev neticesinde geldiği için de Zeynep’e itiraz etmeden dediğini kabul etmiş ve çok kısa bir sürede bulunduğu yerden ayrılmıştı.

    Zeynep hızlı adımlarda arabaya giderken etrafına bakmadan yürüyor, kafasındaki uyumsuz puzzle parçasını sağ sola çevirerek tek kalmış boşluğa yerleştirmeye çalışıyordu. Bir şeyler de şüphesiz, tartışmasız bir şekilde uyumsuzluk vardı, arabanın yanına gelip anahtarın düğmesine basmak için o şekilde beklerken aslında o tek parça puzzle’ı çevirmeye, uygun yere oturtabilmeye devam ediyordu ama parçayı her kontrol etmesinde, her sağa sola çevirmesinde sanki parçanın da şekli değişiyor gibiydi. Zeynep kısa bir an olsa da bu şekilde ne kadar beklediğinin farkında değildi. Çöp konteynerinin içinden çıkan kedi Zeynep’i kendisine getirmiş ve arabanın merkezi kilidini açıp binmişti. Anahtarı kontağa, yuvasına taktıktan sonra immobilizerın sönmesini beklemeden kontağı çevirmiş ve bujilerin ateşleme yapmasını sağlamıştı. Hızlı bir şekilde aracı birinci vitese takıp lastik seslerini duyarak duyurarak hızlanmıştı. Nereye gideceğini bilmiyordu, tek bildiği Yiğit’in gittiği tarafa doğru aracını sürmekti.

    Aracın motoru artık kendisine daha fazla yüklenilmemesi için şoföre çıkardığı ses ile uyarı veriyor karbüratör ile beraber seslerini yükseltiyorlardı. Zeynep belli bir süre yol aldıktan sonra aklına Haluk’un bu civardaki dağ evi gelmiş ve bulabilirim umudu ile Yalova tarafında kalan yoldan şehir dışına yönelmişti. Viraja girerken Zeynep hızını düşürdükten sonra telefonu çalmış ve daha da yavaşlayarak telefona cevap vermişti ve hattın ucundaki kişi uzun bir süredir sesini duymadığı Haluk’tu.


    Ebru arka koltukta telefonunun çektiği kadar internette geziniyordu. Yiğit aracı normal hızda kullanıyordu ve herhangi bir sarsıntı hissetmeden yolculuklarına devam ediyorlardı.

    “Ebru yakıt almam lazım ve lavaboyu kullanmam lazım, hava soğuk araçtan çıkmamanı tavsiye ederim.” Demişti Yiğit, Ebru da tamam dedikten sonra sinyal verip aracı sağa yönlendirip benzin istasyonuna girmişti.

    Ebru, 1000kitap.com’da takip ettiği mithrandir21 isimli kullanıcının son incelemesini beğendikten sonra telefonu yan tarafına bırakıp araç içinde etrafına bakınmaya başlamıştı, Yiğit’i biraz ileride telefonu eline aldığını görmüş ve kısa bir konuşma yapıp kapatmıştı. Seviyordu aslında Yiğit’i, gerçi ablasına göre yaşı oldukça büyüktü ama genç biri gibiydi de Yiğit. Ablası zaten hep kendinden büyük yaşlı erkeklerden hoşlanırdı ve en sonunda da istediği olgunlukta birini bulabilmişti. Hem de hiç tahmin etmediği şekilde Kerem’in doğum gününde, acaba babası, ablası Melis’in kendisinden bu derece büyük biri ile birlikte olduğunu bilse neler düşünür, ne şekilde kızardı? Ebru düşüncelerini bir kenarda bırakıp dışarıda sabit bir şekilde duran sanki bir şeyler düşünüyormuş gibi bekleyen Yiğit’i izlemeye devam etmişti.



    Yiğit telefonu kapatmış ve zihnindeki düşüncelerden kurtulmuştu. Zihni şimdiki zamana geri dönmüştü, bir barda anımsayamadığı, kötü bir haldeki bir kişi olarak rakı içmeyi düşünürken bira siparişi vermiş ve birasını yudumluyordu. Sonra ise kendini hızlı bir şekilde tanıdık kutsal bir ortamda bulmuş ve aynı hızlı şekilde de zihni kendine geri gelmişti. Bu aralar zihni sanki gerçek bedeni ile çok gerçekçi bir şekilde farklı mekanlarda bulunabiliyordu ama kendisi herhangi bir uğraş vermeden de zihni geri geliyordu. Önceki zihin yolculuklarının aksine son zamanlardaki yolculuklarında ise her şeyi daha detaylı olarak hatırlayabiliyordu. Kendine geldikten sonra kısa ve yumuşak bir hareketle kafasını kaşıyarak arabaya binip, yola devam etmişlerdi ve gözü gökyüzündeki aya yönelmişti, ay tek bir başına ve kuvvetli olarak kendini gökyüzünde gösteriyordu. Gecelere anlam veren tek şey onun için gökyüzündeki aydı.



    Zeynep artık hızını iyice azaltmış ve gelen telefonu düşünüyordu, aldığı adres aslında gitmek istediği adresti ve aklında olmayan kısımları zihnine kolaylıkla da kayıt edebilmişti. Haluk’un sesini uzun bir süredir duymamıştı ve aradığı kişi de, onu arayan da Haluk’tu ama Ali ile gittikleri evin önünde Yiğit’i görmesi kendisi için daha da fazla şok etkisi oluşturmuştu. Yiğit evden kaçtıktan sonra kendisine gelmiş ve ama sonra ondan da kaçmıştı, sorunları vardı Yiğit’in hem de çok. Yiğit babası Haluk’tan şikayetçi iken Haluk ise Yiğit’in her seferinde bir canavar olduğunu söylerdi. Zeynep bu mücadelenin arasında cenk ederken Yiğit ondan da kaçmıştı ve hiç haber alınamamıştı sadece bir keresinde Haluk kendisine mail atmış ve Yiğit öldü biliyorum demişti ve Zeynep de istemeyerek olsa da, kabullenemese de, kabullenmek zor olsa da Yiğit’in öldüğünü kabul etmişti.


    ŞİMDİKİ ZAMAN
    Yiğit’in beklediği görüntü, beklediği an kesinlikle buydu, sağduyusunun konuşmalarını dinlemiyor sadece gökyüzündeki iki tane olan Ay’a bakıyordu. Ürüng Ay Toyon kendisini göstermeye başlamıştı. Herkesin bildiği ve gördüğü ayın biraz alt kısmında, saat 5 yönünde kendisinden biraz daha küçük ama koyu renkli Ay’la birlikteydi, yine saat terimleri kullanarak kendini ve durumu anlatmıştı, acaba arabada bekleyen Ebru da iki ayı görebiliyor muydu diye düşündü ama görebilmesinin imkânı yoktu çünkü Yiğit özel kişiydi ve Ürüng Ay Toyon’un yeniden doğuşunu sadece kendisi görebilirdi.

    “İşte böyle Sayın Elçi, artık zaman geldi ve beni görebiliyorsun, sen bensin ben de senim Haluk… ya da Yiğit mi demeliyim?”

    Yiğit gökyüzünden başını çevirip odasına baktığında şişko sağduyusunun sözlerinin sonunu işitebilmişti. Adamı dikkatli bir şekilde inceliyordu ve kendisine ne kadar da benzediğini fark etti, kendi fit ve sağlıklı vücudunun, traşlı yüzünün aksine bu adam şişko ve sarkmış hantal bir haldeydi, memeleri kıyafetinin üzerinden bile sarkıklığı ile belli oluyor, hafif bir hareket bile yapsa göbeği ya da yağlı işkembesi jölemsi bir kıvamda sallanıyordu. Sürekli boynunun alt kısmındaki ve alnındaki teri siliyordu. Kolunu kaldırdığında ise kolunun arkasındaki kasların üzerinde biriken yağlar sallanıyor, kıyafetinin koltukaltı kısmındaki sararmış ter lekeleri belli oluyordu. Yüzündeki sakallar son derece düzensiz ve kirden sararmıştı ama bir şey dikkatini çekmişti ki yüzleri aynıydı ama o yüzde, gözlerde daha bir vahşi daha bir şeytancı bir hal vardı. Derinlemesine baktığında her bir detayı daha karanlıktı aynı gökyüzündeki diğer ay gibi. Aslında bu benim sağ duyum değil çift-gezerim yani doppelganger’ım demişti. Aynı Poe’nun William Wilson öyküsünde olduğu gibi ama bu şişko benim yapamadıklarımı yapmıyordu, ben her şeyimi kendim becerebiliyorum diye düşünmüştü.

    “Hangisini dediğin fark etmez, sen nasıl bensen ben de aynı anda Yiğit’im. Yiğit zaten bir canavardı ve yitirilmesi gerekiyordu ve onu kendime almam gerekiyordu ve Ürüng Ay Toyon onun canını bana verdi, bense sadece bana verilen lütfu faaliyete geçirdim.” Demişti Haluk.

    “Ah Sayın Elçim çok güzel konuşuyorsun, kendi oğlunu öldürmüş hatta yüzünü de ona benzetmiş olman gerçekten de çok takdire şayan ama bunları ikimiz yaptık biliyorsundur umarım, biz seninle beraberiz ve her şeyimizi seninle beraber yaptık.”

    Haluk bu soruda ne cevap vereceğini ve devamında da ne söylemesi gerektiğini bilmiyordu, çift-gezeri gerçekten kendisine Tanrı’dan verilmiş bir yardımcı mıydı yoksa düşmanı mı, ettiği tüm ibadetlerde onun yardımı var mıydı yoksa Haluk tek başına mı yapmıştı bilemiyordu. Haluk düşünceleri ile uğraşırken kanayan burnunu yakın zamanda kırık rakı bardağı ile kestiği eli ile ovuşturdu, elindeki sargıya da biraz kanını emdirdi. Biraz nefes almaya, nefeslerini düzene almaya uğraşırken beyninde acı bir yanma hissetti, çift-gezeri masada duran bira şişesini kafasına indirmiş ve üstüne çullanmıştı.

    “Yanlış yaptın Elçi anlıyor musun yanlış! Yedinci kurbanı burada bu gecede beyaz bir kurban olarak sunman gerekiyordu ama sen burada değil dışarda başka birini öldürdün ve ayini bozdun.” Şişko çift-gezeri her bir cümlesinin sonunda Yiğit’in yüzüne yumruğu indiriyordu, Yiğit ise aldığı yumruk darbelerini burnundan ve çenesinden çıkan sesler ile cevaplayabiliyordu.

    “Ama onu yitirmem gerekiyordu,” diye sinmiş bir şekilde cevap vermişti Haluk. Cümlesi ağzından yarım bir şekilde çıktı, “gerekiyordu” kelimesinin “du” kısmında ağzından kanlar s
  • Okuduğum kitaplar hakkındaki tefekkür sürecim bazen hayli uzun sürebiliyor. Mesela Atinalı Timon’u birkaç yıl önce okudum. Birkaç defa hakkında yazma maksatlı girişimim de oldu. Lakin hiçbiri yeterli değildi. Fakat artık yazmak için hazırım sanırım. Nedeni de şudur: “Dün birisi bana saf olduğumu, kimi meseleleri idrak edemediğimi, basitçe inandığımı yani açıkçası biraz salak olduğumu” söyledi. Bu çok sevdiğim kişinin bu hususa nazarı dikkatimi celbetmesi, uzun süredir kendimi özdeşleştirdiğim Timon karakter hakkında artık bir şeyler yazmaya hazır olduğumu hissettirdi. Neticede Timon’da bir parça saf bir karakter. İçinde bulunduğu durumu anlaması hayli uzun sürdüğünden ve dostlarına olan sarsılmaz güveninin ancak hakikate kafa üzeri çakılması ile boşa çıktığından, Timon için: tam bir taş kafalı diyebiliriz. Tıpkı benim gibi…

    Ben kitabı İş Bankası Yayınlarından okudum. Önsözün mutlaka okunması gerektiği kanaatindeyim. Oradan aktaracağım bilgilere göre, Atinalı Timon kimi çevrelerce Shakespeare’nin diğer eserleri yanında zayıf görülüyormuş. Sebebi ise dil konusunda diğer eserleri kadar üstün olmayışı imiş. Lakin tabi ki ben İngilizce okuyamadığım için dil konusunda bir değerlendirme yapma kabil değil. Ancak esasa taalluk eden meseleler hakkında konuşacak olursam, ben Atinalı Timon’un okuduğum Shakespeare eserleri arasında en dişe dokunur konulardan birini içerdiğini düşünüyorum. Şimdi bir alıntı ile yoluma devam edeyim:

    “Aslan olsan tilki sana oyun oynardı. Kuzu olsan kurt seni yerdi. Tilki olsan da eşeğin suçlamasına uğrasan aslan senden kuşkulanırdı. Eşek olsan sersemliğin yüzünden dert çeker, ayıya kahvaltı olurdun. Ayı olsan at seni öldürürdü. At olsan parsın pençesine düşerdin. Hangi hayvan olmalıydın ki başka bir hayvana boyun eğmeyesin. Ne türlü bir hayvansın ki hayvan olmakla neler kaybettiğini görmüyorsun!”

    Bu söz oldukça can alıcı bir hakikate işaret ediyor. Ve birazdan izah edeceğim üzere kitabın özüne. .. İnsan olmakla, yani bir nevi hayvan olmakla, daha doğrusu dünya üzerine gelmekle bir nevi savaşın ortasına atılıyoruz. Bu savaşın ortasında hangi canlı türüne dahil olursak olalım, daima bir diğerinin taarruzuna maruz kalıyoruz . Evrim teorisi de aslında bir nevi bu hakikate işaret ediyor. Her canlının ihtiyaçları doğrultusunda ve gelecek tehlikelere karşı bir savunma mekanizması oluştuğunu söylüyor. Bilim adamlarının evrim dediği süreç tam olarak bu: hayatta kalma arzusundan hareketle milyonlarca yılda vücuda gelen, şartlara göre şekillenme vakası… En basit tabiat belgeselinde dahi bu husus gözlerden kaçmıyor. Canlılar bir tehlikeye karşı biteviye mücadele ediyorlar. Neticede savunma mekanizmaları işe yaramayan mahluklar tükenip yok oluyorlar. Neticede insan da tıpkı diğerleri gibi bir savunma mekanizmasına sahip varlıkdan değil mi?

    Peki insan bu savaşta yaşam iradesinin etkisi ile neleri yaratmıştır? İnsanın savunma mekanizmaları nelerdir? Daha doğrusu ilk başta irdelememiz gereken husus, bu savunma mekanizmaları niçin doğmuştur? Yukarıda verdiğim alıntıda gördüğünüz gibi insan da o hayvanlardan biri olduğu ve sürekli taarruza maruz kaldığı için, yaşama iradesine dayalı bir bencillikle, hayatta kalabilmek adına evrimleşmiş ve en büyük savunma mekanizması zekası olmuştur. Fakat benim konum insanın kendini tabiattaki diğer varlıklara karşı koruma içgüdüsünden doğan savunma mekanizması olmayacak. İnsanı kendi türünden koruyanlardan bahsedeceğim.

    İnsan eliyle yaratılan kutsal şeylere bir göz gezdirelim: din, ahlak, yasa, erdem… Tüm bunlar yukarıda işaret ettiğimiz üzere her ne kadar dışarıdan kutsal görünse de aslında insanın, kendi türünden korunmak üzere yarattığı savunma mekanizmalarıdır. Örneğin, bir davranışı ahlaksızca bulup yapmamak, aslında o davranışın kendisine yapılabileceğinden hareketle yola çıkan insanın bencilliğinin ortaya çıkışıdır. Neticede iddiam şudur ki: İnsanın en fedakar davranışlarının altında bile bencillik yatmaktadır. Ve bu trajedinin işaret ettiği en önemli husus da budur. Bu iddiamı biraz açayım.

    Bahsini ettiğim üzere insan bencil içgüdüleri ile, bir şekilde yaşama tutunmaya, hayatta kalmaya çalışmaktadır. Huy ve davranışlarının kökeninde bu içgüdüden başka bir şey olmadığı kanaatindeyim. Bunun çeşitli yollarının farklı insan davranışlarında zuhur edişini konu edinen trajedimizde, Atinalı Timon farklı bir yolu tercih etmiş bir adam olarak karşımıza çıkmakta. İnsanın tabiatını açıklayan Arthur Gobineau tanımlamasına yer vererek, doğal insandan başlayalım: Hususiyetle kötüniyetli kindar hayvan. Evet insanın doğal tabiatı tam olarak da budur. Bu sebeple açık bir şekilde bencil davranışlar sergileyen insan, tabiatının gereklerini yerine doğrudan yerine getiren insan, en doğal hareketi yapmaktadır . Fakat iş bu ya, bizim trajedimizin kahramanını saf, komik ve salak yapan onun bu sonuca dolaylı yoldan gitmesi. Yani kısa yol dururken uzun yolu tercih etmesi sonucu rezil olması, komik duruma düşmesi…


    Atinalı bir zengindir Timon. Çevresi dostlarıyla doludur. Ve cömerttir. İnsanlara kendini sevdirme ve kabul ettirme, daha doğrusu kendini koruma yolu olarak cömertliği seçmiştir. Kapısını çalan hiç kimseyi geri çevirmez. Çevresi dalkavuklarla doludur ama öyle saftır ki bunun farkında bile değildir.

    “Ben karşılık beklemeksizin veririm” ve “Yardımıma güvenen birini silkip atacak bir yaratılışta değilim” diyerek kibrini ortaya koyar. Yani bu safhada Timon’un kendini koruma yöntemi olarak, doğal olanı değil, dolambaçlı olanı seçtiğini görürüz. Bir nevi üst bencillikle hareket etmektedir. Lakin bu kibri azametin bedeli olarak bir gün serveti tükeniverir. Onun kendine seçtiği bu kibirli koruma yöntemi tükenişine neden olacaktır. Servetini tüketince tek tek dost bildiklerinin kapısını çalacak ve o kapılar yüzüne kapanıverecektir. Halbuki trajedinin deli filozofu Apemantus kendisini defalarca uyamamış mıydı?

    Apemantus :
    Nedir bu maskaralıklar!
    Nedir o eğilip bükülmeler, kıç kaldırmalar!
    Bu bacak kırmalar değer mi o verilen altınlara!
    İçi çamur dolu dostluklar bunlar.
    Bana sorarsanız, sahte yüreklilerde
    Hiç sağlam bacak olmaması gerekirdi.
    Hep bu bacak oyunlarına gidiyor
    İyi yürekli sersemlerin paraları.


    İşte tam da bu noktada, yani Timon’un servetini yitirip dost kapılarından eli boş dönmeye başladığı vakit onun saf ve sevimli yönü ortaya çıkıverir.. Zaten trajedi kahramanlarını bize sevdiren de bu yön değil midir? Hatırlarsanız Kral Lear da bu saflığı ile karşımıza çıkmış, neticede meselenin aslına oldukça geç uyanmış bir karakterdir. Onun bu saflığı bir parça içimizi sızlatır ve ona sempati besleriz. İşte Timon da böyle biri. Bu tükeniş evresinde onun hala hakikate uyanamaması, saflığı , salaklığı gözümüzde onu güzel bir noktaya koyuverir. Kahyası Flavius, tükenen servet için ağlarken o hala safça “Çevresinde dostları varken Timon’un sıkılacağını ne söyle, ne de aklına getir Flavius. Ne diye ağlıyorsun? Dost bulamayacağımı sanacak kadar güvenin mi yok? “ diye konuşmaktadır. Vah zavallı Timon!

    Timon:
    Dur, daha fazla ders verme artık bana:
    Kötü yürekle cömertlik etmiş değilim ben;
    Akılsızca da olsa ahlaksızca para saçmış değilim.
    Ne diye ağlayıp vahlanıyorsun?
    Nasıl düşünebilirsin dostsuz kalabileceğimi?
    Merak etme, dostlarımın kesesine başvursam
    Beni sevenlerden borç istemeye kalksam,
    Nicelerinin kesesini açtırabilirdim.
    Senin ağzını açtırabildiğim gibi.


    Fakat bu safça sözleri eden Timon dost kapılarının bir bir yüzüne kapandığını görünce bahsini ettiğimiz üzere bu kafaüstü çakılma neticesi bir süre sonra kendisine gelecektir. Artık insani bencilliği galeyana gelmeye başlamıştır. Dostlarına servetini yeniden kazandığı şeklinde bir söylenti yayarak bir ziyafet tertip eder. Bu ziyafete katılanları ise bir sürpriz beklemektedir. Ziyafete gelen dostlarının önlerine tabaklar konur; açılan tabaklarda ılık sudan başka bir şey yoktur. Timon yaşadığı aldanışın yarattığı yürek yangını ile konuşmaya başlar:

    TIMON
    Sevgili dostlarım, oturmaz mısınız? (...) Herkes sevgilisini öpmeye koşar gibi geçsin yerine. Hepiniz tıpatıp aynı şeyi yiyeceksiniz. Resmi bir ziyafetteymiş gibi yer seçmekle oyalanıp yemeği soğutmayın. Oturun, oturun! Ama tanrılara şükran borcumuzu ödeyelim önce.
    Ey yüce koruyucularımız; bu topluluğumuzdaki yüreklere şükran duyguları serpin. Çünkü sizler, bizlere verdiklerinizle yücelttiniz kendinizi, ama varınızı yoğunuzu da vermeyin, yoksa tanrılığınız hor görülür. Herkese yetecek kadar verin ki, kimse kimseye muhtaç olmasın. Çünkü siz tanrılar, insanlardan borç istemek zorunda kalsanız gözlerinden düşersiniz. Yiyecekleri yemeği yedirenden daha çok sevdirin insanları. Yirmi kişilik bir toplantıda bir o kadar da alçak bulunsun her zaman. Bir sofraya oturan on iki kadının bir düzinesi o bildiğiniz soydan olsun! Ey tanrılar, ne kadar lanetiniz daha kaldıysa yağdırın Atina'nın senatörleri ve aşağılık çirkef sürüleri üstüne! İçlerindeki çamura boğun onları! Buradaki dostlarıma gelince, hiçe saydığım için hepsini, hiçlik dilerim hepsine sizden, buyursun hiç yesinler!
    Açın tabaklarınızı, köpekler, açın da yalayın!
    (...)
    Dilerim görüp göreceğiniz en iyi ziyafet olsun bu!
    Sizi gidi ağız dostları sizi!
    Duman ve ılık su; tam sizin şanınıza layık işte.
    Timon'un son yemeği budur size.
    Yıkayıp temizliyor işte kendini Timon
    Üstüne pul pul yapışan dalkavukluğunuzdan;
    Savuruyor işte böyle suratınıza
    Vıcık vıcık alçaklığınızı.
    Herkesin lanetleriyle yaşayın, uzun uzun hem de;
    Sizi sırıtkan, yapışkan, iğrenç sömürgenler sizi!
    Para budalaları, sofra sülükleri, iyi gün sinekleri!
    Süklüm püklüm uşaklar, uçarı dumanlar, kalleş kuklalar!
    Bütün insan ve hayvan hastalıklarına tutulasıcalar!
    Ne o? Kaçıyor musun? Dur biraz; ilacını iç de öyle git!
    Sen de! Sen de! Dur, para vereceğim, borç istemeyeceğim.
    Ne o? Kaçış mı hep birden?

    Timon safça bir yanılgı ile, insanüstü yollarla kendini koruma gayesine girişmiş bir karakterdir. İşte onun hikayesini farklı kılan ve bir trajediye dönüştüren bu aldanışı ve saflığıdır. Devamında insanlara lanet yağdırması ise hala içinde bulunduğu saflığa işaret eder. Diğerleri, yani çevresindeki dalkavuklar, hayatta kalmak için en doğrudan ve en kolay yöntemi uygulamakta iken Timon bunu safça bir kibirle insanüstü yollarla yapmaya çalışmış ve tükenmiştir. Netice de Timon’da, etrafındaki dalkavuklar da insan tabiatının özünü oluşturan bencillik ve hayatta kalma iradesine dayalı sonuca ulaşmak istemektedirler. Fakat Timon bu aldanışın yarattığı travmayı asla atlatamamıştır. Atina’dan ayrılmak üzere surların önünde beklerken beddualar sıralar:

    TIMON
    Son bir kez dönüp bakayım size,
    Ey o kurtlar yatağı, yere batası surları
    Koruyamaz olun Atina'yı
    Analar, utanç nedir bilmez olun
    Çocuklar başkaldırsın büyüklerine
    Köleler, soytarılar, atın başınızdan
    O ağır başlı, kırışık alınlı senatörleri,
    Sıkı yönetin devleti onlar yerine
    Körpe bakireler, açın kucağınızı hemen herkese,
    Ana babalarınızın gözleri önünde hem de.
    Müf1isler, sıkı tutun elinizde kalanı;
    Borç ödemektense çekin bıçaklarınızı
    Kesin gırtlağını alacaklılarınızın
    Başı bağlı köleler, çalın çalabildiğiniz kadar
    Asıl eli uzun hırsızlar
    O kerli ferli efendilerinizdir sizin:
    Kanun yoluyla soyup soğana çeviriyorlar milleti!
    Hizmetçi kız, git, gir efendinin yatağına;
    Kerhaneliğin biridir o senin hanımın
    On altısında delikanlı, al koltuk desteğini,
    Dağıt beynini yürüyemez olmuş yaşlı babanın!
    Saygı, korku, tanrılara inanç, barış,
    Hakseverlik, doğruluk, dirlik düzenlik kaygısı
    Gece rahatlığı, iyi komşuluk, eğitim, görgü,
    Sanatlar, zanaat1ar, yükselme basamakları,
    Gelenekler, töreler, yasalar, allak bullak olun;
    Tam tersiniz neyse ona dönün hepiniz!
    Sonu gelmez bir kargaşalık sarsın dünyayı.
    İnsanları kıran korkunç salgınlar,
    En belalı, en zehirli ateşlerinizle,
    Üşüşün üstüne bu içinden çürümüş Atina'nın.
    Soğuk yeller girsin senatörlerin kemiklerine,
    Elleri, belleri tutulsun vicdanları gibi!
    Taşkınlık, serserilik öylesine işlesin ki
    Gençlerin beynine, iliklerine,
    Ahlak yollarının tam tersine saldırıp
    Cümbüş ırmaklarına atsınlar
    Kaşıntılar, çıbanlar, öyle derin kazın ki
    Atinalıların göğsünü bağrını,
    Birer cüzam tarlasına dönsün hepsi.
    Solukları hastalık üfürsün soluklarına;
    Dostlukları zehir olsun!
    İğrenç şehir, çıplak bir bedenle çıkıyorum senden!
    Al şunu da, bütün lanetlerimle birlikte!
    Ormanlarda yaşayacak artık Timon.
    En yırtıcı canavarlar bile
    Daha insaflı gelecek ona insanoğlundan!
    Tanrılar, bütün tanrılar, duyun sesimi;
    Kahredin bu duvarların içinde, dışında
    Yaşayan bütün Atinalıların hepsini!
    Artsın Timon'un hıncı yaşı ilerledikçe
    Bütün insan soyuna, efendisine de, kölesine de
    Amin!



    Timon bu kötü dua ile insanlardan tiksinerek, dumanlı dağlara, mağara kovuklarına çıkar. Bu bir nevi tabiata dönüş, insanlarla hesabını kapatma gibi görünse de devamında sergilediği davranışlar bize onun niyetinin bu olmadığını gösterir. Onun insani bencilliği şaha kalkmış ve içi intikam duyguları ile dolmuştur. Artık karşısına çıkan her insanın yüzüne tükürmeye başlar

    Kaderin cilvesi olsa gerek Timon burada bir hazine bulur. Felaketine sebep olan kaybettiği servet trajik bir şekilde karşısına tekrar çıkmıştır. Fakat bu sefer bu serveti farklı bir yolla kullanacaktır. Eğer Shakespeare burada Timon’a servetle birlikte bir geri dönüş ve eski dalkavuklarla bir yüzleşme imkanı yaratsa bu eser son demde berbat edilmiş olurdu. Lakin o dehasını işleterek hakiki bir son ve hakiki bir trajedi yaratmış. Timon mağarasına gelip gidenlere bu sefer bambaşka bir saikle servetini dağıtmaya başlar. Karşılaştığı İki fahişeye altın vererek onların yüzlerini gözlerini daha iyi boyayıp insanlara hastalık saçmalarını, erkeklerin canını çıkarmalarını ister.

    Timon:
    Hiç şaşma orospuluğundan;
    Seni kullananların sevdikleri yok seni.
    Hastalık aşıla onlara, şehvet saldırılarına karşılık.
    Ateşli saatlerini iyi kullan;
    Hamamlarda deva arat sana kul köle olanlara;
    Al yanaklı delikanlıları iğne ipliğe çevir.

    Bu sırada Atina’ya savaş açan Alcibiades’e para vererek Atina’ya lanet yağdırmasını ister.

    Apemantus da Timon’u ziyaret eder. Timon’un bu son haline hayran olur. Lakin bu iki karakter arasında bir fark vardır. Apemantus ideal inancı ile kimi insanları sevebilmekte, Timon ise herkesten nefret etmektedir. Değerlendirmemin son bölümünde bu iki karakterin farkını ve son bölümün manasını ortaya koyacağım için şimdilik geçiyorum.

    Son safhada kahyası Flavius gelir yanına. Hala efendisine sadıktır, hala onu sevmektedir. Timon ilk başta Flavius’u da zehirli sözlerine maruz bırakır. Lakin bir süre sonra kendisine beslenen gerçek sevgiyi görünce içinde insani bir şeyler titrer yine. Bu savaşın ortasında bulduğu tek gerçek insani sevgi budur belki de. Bu onu hüzünlendirir. Flavius’a para vererek onun da insanlara zulüm etmesini ister.

    Timon:
    Demek böyle bir kahyam vardı benim;
    Bu kadar sadık, bu kadar dürüst ve kara gün dostu.
    Katılaşan yüreğimi yumuşatacak nerdeyse bu.
    Dur yüzüne bakayım senin; kadından doğmuşsun, belli.
    Bağışlayın beni, aldanmaz, aldatmaz tanrılar,
    Bütün insanlığa toptan lanet ettiğim için.
    Önünüzde söylüyorum, namuslu insan varmış;
    Yanlış anlamayın, bir tek insan, fazla değil!
    O da bir kahya.
    Ne kadar isterdim
    Hepsine birden düşman olmak insanların;
    Ama sen temize çıkardın kendini;
    Senden başka hepsine lanet okuyorum.
    Ama unutma ki, senin de namusun var aklın yok;
    Kalleşlik edip beni çiğnemekle D
    aha kolay yeni bir iş bulabilirdin kendine!
    Çokları ilk efendilerinin sırtına basarak
    Yeni efendilerini bulurlar.
    Ama doğru söyle.
    (Çünkü gerçeğin karşısında bile kuşkuluyum artık)
    İyiliğin bir kurnazlık, bir kandırmaca,
    Bir simsar cömertliği olmasın sakın, zenginlerin
    Bire karşı otuz bekleyen hediyeleri gibi?

    Görüldüğü üzere Flavius Timon’da insani bir his canlandırır lakin bu da pamuk ipliğine bağlı güvenle canlanan bir histir.

    Son sahnede Timon’un hazine sahibi olduğunu öğrenen dalkavuklar yine başına üşüşürler. Zira Alcibiades şehri kuşatmıştır. Timon’un şehrin başına geçmesini isterler. Ancak Timon çilesinin sonuna gelmiştir.

    Son perdede oyunun aldığı sıra dışı hal adeta bir kaos isteğini çağrıştırmaktadır. Bu noktada Apemantus’a değinmek istiyorum. Nasıl ki Kral Lear oyununda sürekli Kral Lear’ın ahmaklığına işaret eden bir soytarı ise, Atinalı Timon’da da bu görev bir deli filozof olan Apemantus’a düşüyor. Sanırım hayat denilen bu cinnetin içerisinde “kral çıplak” diyebilmek için ya deli olmak lazım ya da soytarı. Bütün aklıbaşındalar bir kendini aldatandan başka nedir ki?

    Deli dolu Apemantus kralın çıplak olduğunu görüyor lakin sonuca ulaşmada bir yanılgıya düşüyordu.Çünkü onun hakikati zannederim ki bir ideal dünya söyleminden doğmakta. O zenginliği, sahteliği dalkavukluğu eleştiriyor lakin neticede yolu bir ideal inanca çıkıyordu. Sırf bu ideal inancından kaynaklı olarak, başkalaşıma uğramış Timon’u gördüğünde onu artık daha çok sevdiğini belirtiyor. Lakin bu sevgi ve hayranlığına karşı Timon kendisine sadece nefretini sunuyor. Bu noktada bu iki karakterin ayrıştığını görüyoruz. Timon asla Apemantus gibi değil. O yazımın başında ifade ettiğim hakikate ulaşmış bilinçte biri artık: İnsan ne türlü davranırsa davransın bencil ve ikiyüzlüdür. Bu noktada Timon ideal bir dünya olmadığı hakikatine ererek, ideal yerine kaosun, acının, ıstırabın hüküm sürdüğü bir dünya istiyor.Çünkü ona göre bu tabiatta bir varlığın hak ettiği şey ancak budur.

    Fakat Timon son aşamada yine aynı yazgıya dönüp bir an için çizgisinden tekrar çıkacaktır. Flavius’un sadakati ve sevgisi karşısında yüreğinin yumuşaması, Timon’un en baştan beri ihtiyacı olan şeyin sadece bir sevgi açlığı olduğuna işaret edecektir. Yine aynı zaafa yakalanmıştır. İnsanın temel korunma güdülerinin ve yaşam iradesinin onu getirdiği sonuçlardan biri de budur: Sevilmek, güvenmek. Son aşamada karşımıza çıkan Flavius, insanın içinde hala ufak bir ışık taşıdığına dair bir işaret olsa gerek. Zira sebepsiz yere efendisinin peşinde sürüklenen bu kahyanın hareketine anlam verebilmek mümkün değil. Hatta Timon da bunu yapamayarak Flavius’tan bir hinlik düşünüyor diye kuşkulanıyor. Eğer yanlış yorumlamadı isem, insana dair hala bir umudun varolabileceğine dair bir açık kapı bırakılmış. Belki de tamamen yanılıyorum. Bilemiyorum.

    Neticede ben bir eser hakkında kendimce bir çıkarım yapmaya, sanatçının gösterdiği çabayı bunu yaparken çektiği eziyeti kavramaya çalıştım. Bu konuda ne kadar başarılı olabildiğim tartışılır. Belki Shakespeare bunları okusa “Hiç de alakası olmadığını” söylerdi. Fakat öyle bile olsa, böyle bir çağda sıradan bir okuyucu olarak böyle bir çaba göstermemi de küçümsemezdi diye düşünüyorum.Umarım sizlerin işine yarayacak bir şey olmuştur.

    Eseri anlama gayretim biraz da kendimle alakalı. Hayat boyu sevmek sevilmek istedim.Belki bu istek de benim Timon’la aynı korunma güdüsüyle hareket ettiğimi gösteriyor. Ve arayış şeklim emin olun ki Timon’unki gibi dolambaçlı bir yoldan oldu. Çok kez hayal kırıklığına uğradım. Neticede aradığımı buldum fakat hem geç kalmıştım, hem de Timon gibi varı yoğu tüketmiştim. Tekrar deneyecek gücüm kalmadı. Fakat bu yolda pek çok Flavius bulduğumu da inkar edemem. Çıkarsız ve amaçsızca beni seven pek çok dostum var. Bu da insanlığa karşı umudum ve tesellim oldu. Dumanlı dağ eteklerine çekilmiyor, hala insanların arasında bulunuyorsam sebebi onlardır işte.

    Evet Timon gibi saf ve salağım, çoğu zaman meseleleri idrak edemiyor ve hala ahmakça inanıyorum. Bu da beni Timon’un en sevimli hali ile özdeş kılıyor. Bundan memnunum. İnsanlara inanmak istiyorum. Umarım bir gün Timon’un mezartaşında yazan sözler dilimden dökülüvermez. Saygılar.

    Zavallı bir canın zavallı bedenidir burda yatan:
    Adımı sormayın, dünyada kalan geberesi alçaklar!
    Sağken bütün insanlardan iğrenen Timon yatıyor burda;
    Geçerken söv sövebildiğin kadar, ama geç git, durma!