• MİMAR SİNAN KİMDİR?

    Devrinin tâbiriyle “ser-mîmârân-ı hâssa”, yani pâ­di­şah mîmarlarının başıdır. Bir kısım kaynaklara göre babası Abdülmennân, dedesi de Dülger Yûsuf isimli şahıslardır. Sinan, Sultan Selîm’in tahta çıktığı günlerde Rumeli’ye ilâveten Anadolu’dan da devşirme alınmaya başlanması üzerine Kayseri’nin Ağırnas Köyü’nden devşirilmiştir. Nitekim kendisi de Yavuz’un vefâtıyla alâkalı olarak söylediği mısrâlarında bunu tebârüz ettirir:

    Anın devşirmesiyem ben kemîne

    Gülistân-ı cinân ola mekânı…

    MİMAR SİNAN’I ANLAMAK...

    Ancak ifâde etmelidir ki müslüman Anadolu’nun bağrında yetişen samimî ve ihlâslı bir mü’min olan Sinan’ın bu devşirmeliğinden yola çıkarak onun şu veya bu milletten olduğu husûsundaki iddiâlarla uğraşmak yersizdir. Doğru olan, bugünkü mîmârîyi Sinan’ın ufuklarıyla değerlendirebilmek, yani Türk mîmârîsini yeniden Sinan’ın o mükemmel sanat ve üslûbu istikâmetinde geliştirebilmektir.

    SİNAN’I MİMAR SİNAN YAPAN NE İDİ?

    Yedi yıllık bir tahsilden sonra yeniçerilerin arasına katılan Sinan, iştirâk ettiği muhârebeler dolayısıyla gidip gördüğü yerlerdeki sanat âbidelerini inceleme ve kendisindeki o üstün kâbiliyet potasında eritip yeni terkipler vücûda getirme imkânına kavuştu.

    Sinan’ın sanat hayatı için bütün bu seferler, dehâsını besleyen bir büyük tecrübe ve müşâhede zemini oldu. Onun yaklaşık elli yılı, bu şekilde bir bilgi ve tecrübe biriktirme, eşsiz bir estetik kâbiliyeti kazanma ve bunları o müthiş muhayyilesinde yoğurmakla geçti.

    Osmanlı Devleti’nin reâyâ çocukları olan bu devşirmeler, tamâmen âilelerinin rızâsı ile alınır ve kâbiliyetlerine göre yetiştirilirlerdi. Ayrıca o zamanlar yalnız hris­ti­yanlardan değil müslüman çocuklarından da devşirme alınmaya başlanmıştı.[1]

    DÜNYA MİMARLIĞININ ZİRVESİ

    Osmanlı mimarisini farklı bir kavrayışla ele alarak dünya mimarlığının zirvesindeki gelişme noktasına taşıyan tek isimdir. Şehircilik, işletme yönetimi ve en genel anlamda yapı alanının örgütlenmesinde adını en çok duyuran kişi olması, beslenip dayandığı toplumsal alt yapı ve kurumlar kadar kişisel dehasıyla da bağlantılıdır.

    Bu bakımdan sadece biyografisinin dar çerçevesinde incelenirse mimari alanında Sinan’a kadarki gelişmeler anlamsız kalacağı gibi Osmanlı mimarisinin gelişme mantığı da anlaşılamaz. Sinan gerçeğini kendinden önceki üslûpları nasıl aştığını, mimarlık sanatına getirdiği dünya ölçeğindeki yenilikleri, kendisini kuşatan kültür çevresini olaylar dokusu ve örneklerle birlikte düşünmek bu bakımdan kaçınılmazdır. Mimar Sinan’ın hayatı ve eserleri hakkındaki yayınlar, belgelerle kanıtlanmış araştırmalar, polemik ve efsaneler, çok farklı düzeylerdeki yaklaşımlarla küçük bir kütüphaneyi doldurabilecek birikime ulaşmıştır. Le Corbusier ve Frank Lloyd Wright gibi çağdaş mimarlık kuramcılarının zaman zaman onun adını hayranlıkla anmaları yanında V. da Osa adlı yazarın Sinan: The Turkish Michelangelo başlıklı romanı da (New York 1982) bunlara eklenirse büyük ustanın dünya ölçeğinde yeterince tanınmış olduğu söylenebilir.

    RİSALE-İ MİMARİYYE

    Mimar Sinan’ın hayatıyla ilgili en geniş bilgiler, çağdaşı ve yakın dostu olan şair Sâî Mustafa Çelebi’nin kaleme aldığı Tezkiretü’l-bünyân’da bulunur. 994-995’te (1586-1587) kaleme alındığı düşünülen bu tezkire, Mimar Sinan’ın anlattıklarından derlenmiş hayat hikâyesi ve eserlerinin dökümünden oluşmaktadır. Yine Sâî Çelebi tarafından yazılmış olan Tezkiretü’l-ebniye, benzer içerikte bilgilerle geliştirilmiş olmakla birlikte her iki kaynakta verilen yapılar listesinin birbirini tutmadığı, ancak kısmen birbirini tamamladığı görülür. Ayrıca bizzat Mimar Sinan’ın kaleme aldığı ileri sürülen taslak halinde kalmış üç eser daha vardır. Bunlardan Adsız Risâle olarak bilinen nüsha muhtemelen Mimar Sinan’ın yazmayı düşündüğü biyografisinin fihristi niteliği taşır. Risâle-i Mi‘mâriyye adlı eser ise Adsız Risâle’nin biraz daha geliştirilmiş, fakat yarım bırakılmış şekli olmalıdır. Tuhfetü’l-mi‘mârîn de bu ikisine benzerlik gösterir ve Risâle-i Mi‘mâriyye’nin geliştirilmiş edisyonu niteliğindedir (bu üç nüsha da TSMA, nr. D. 1461’de bir arada bulunmaktadır).

    Sinan’ın Sâî Mustafa Çelebi’ye yazdırdığı kabul edilen ve biyografisini ayrıntılı biçimde veren Tezkiretü’l-bünyân’da onun ağzından şunlar anlatılmaktadır: “Bu hakir, Sultan Selim Hân-ı Evvel’in gülistân-ı saltanatının devşirmesi olup Kayseriye sancağında ibtidâ oğlan devşirmek ol zamanda vâki olmuştur.” Yavuz Sultan Selim döneminde yalnız Rumeli’den değil Anadolu’dan da devşirme yapılabileceği konusunda karar alınmıştır. Ayrıca bu sultanın ölümü üzerine bizzat Sinan’ın yazmış olduğu bir şiirde devşirmelik durumu şöyle tekrarlanır: “Anın devşirmesiyem ben kemîne / Aceb lutf eylemiştir bu hazîne.” Daha sonraki yıllarda Sinan’ın Kayseri’deki akrabalarıyla yazışmaları ve ilişkileri devam ettiğinden belgelerle de desteklenen Kayseri-Ağırnas kökeni gerçeğe uygundur. Bu verilere göre Sinan’ın Hırvat, Slav, Acem veya Bosna kökenli olmadığı açıktır. Ayrıca çokça tekrarlandığı gibi dönme (mühtedi) değil devşirmedir. Onun hırıstiyan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş olması ailenin etnik kökenini açıklayabilecek yeterli ipucunu vermemektedir. O dönemdeki Kayseri müslüman Türk, hırıstiyan Türk, hatta Moğol kalıntılarının yayıldığı bir alan olduğundan inanç sistemine dayalı ayırımlarla sağlıklı sonuçlara varmak mümkün değildir. Bu bakımdan onu belirli bir etnik grup, ırk ya da cemaate bağlama çabaları, kuşkusuz Osmanlı mimarisini de töhmet altına sokan polemiklere alt yapı hazırlamak anlamına gelmektedir.

    Bütün belgelerde rastlanan Sinan adı geçerlidir. Ancak eseri olan Büyükçekmece Köprüsü’ne kazınmış kitâbede “amilehû Yûsuf İbn Abdullah” olarak farklı bir isimle karşılaşılmakta, Dâyezâde’nin Risâle-i Selîmiyye’deki bir derkenarda ise Sinâneddin Yûsuf şeklinde farklı bir isimlendirme görülmektedir. Devşirmelerin babaları için genellikle Abdullah adı kullanılır. Baba adının Abdullah, Abdülmennân, Abdülkerim veya Abdurrahman gibi farklılıklarla yazılmış olması doğaldır. Bunlar doğumla birlikte verilmiş özel adlar olmadığından ufak değişiklikler önemsenmemiştir. Etnik köken konusunda kesin bir sonuca varılmış, meselâ onun Ermeni ya da bir başka kökenden geldiği belgelenmiş olsaydı Osmanlı toplumsal örgütlenme tarzı hakkında bilinenler değişmeyecek, “Osmanlılaştırma” sürecinin işleyişi yeni bir örnekle bir defa daha doğrulanmış olacaktı.

    Âdet olduğu üzere devşirilen çocuk bir ön eğitimden geçmek üzere köklü Osmanlı ailelerinden birinin yanına verilir, bu beraberlik sırasında İslâm dini kadar Türkçe’yi de öğrenmesi sağlanırdı. İlginçtir ki Sinan’ın bir aile yanına verildiğini gösteren hiçbir kayıt yoktur. Ayrıca daha erken yaşlarda şiir yazdığı açıktır. Bir başka deyişle onun konuştuğu dil baştan beri Türkçe idi. Karaman bölgesinde Türkçe konuşan Ortodoks kitlenin büyük bir kısmı Kayseri ve çevresinde yaşamaktaydı.

    Bunların Türkleşmiş Bizanslılar oldukları yolunda iki görüş vardır. Sinan’ın çocukluk arkadaşları ve akrabaları arasında rastlanan İnci, Kumru, Suna, Kaya, Karaç, Budak, Yahşi, Bahadır, Gülistan ve Tanrıverdi gibi isimler birkaç yönden dikkat çekicidir. Öncelikle bu isimlerin İslâmî olmadığı çok açıktır. Öte yandan bunlar arasında Niko, Yani, Kirkor, Ohannes gibi isimlere de rastlanmamaktadır. Sinan’ın öteden beri bölgede yerleşik Ortodoks-Türk ailelerinden birinin çocuğu olması akla en yatkın ihtimal gibi görünmektedir. Pek çok örnekte olduğu gibi sonuçta hıristiyan bir ailenin çocuğu olan Sinan’ın Osmanlı kültüründe yıkanmış bir müslüman tasarımcı olarak bütüne katılabilmesi için yeterince kabiliyetli olduğu farkedilmiş, böyle bir çocuğun köyündeki kaderine terkedilmesi yerine onu Osmanlı seçkinlerine dahil etmek üzere gerekli işlem başlatılmıştı. Çocukluğundan beri Türkçe konuşulan bir aile çevresinde büyümüş olan Sinan daha çok Karamanlı cemaatine yakın veya mensuptu.

    22 YAŞINDA İSTANBUL’A GELDİ

    Hangi tarihte devşirildiği bilinmemekle birlikte İstanbul’a geldiğinde yirmi iki yaşında olduğu ileri sürülür. Bu bakımdan onun 896 (1491) yılından önce doğduğu kabul edilir. Sinan’ın hayranlık uyandıran büyük yapılarla süslü İstanbul’un en canlı noktasında, sultanın sarayına ve Ayasofya Camii’ne yakın bir yerde Atmeydanı’na bakan bir okulda eğitimine başladığı anlaşılmaktadır. Bu eğitiminin de ne kadar sürdüğü belli değildir. Bu sırada kendi isteğiyle neccarlık sanatına eğilim gösterdiğini bizzat kendisi belirtir. Yavuz Sultan Selim döneminde orduyla birlikte Çaldıran’da bulunduğuna dair bilgiler şüphelidir. Kendisinin bir süre padişahın hizmetinde Arap ve Acem diyarlarını gezip dolaştıktan sonra yine İstanbul’a döndüğü yolundaki ifadeleri böyle bir kanaate yol açmıştır. Ancak Mısır seferine katıldığı ve mimari çevreyi tanıdığı, Selçuklu ve Safevî dönemi yapıları kadar antik yapılar ve Mısır piramitlerinin onu çok etkilediği, mimari-şehir ilişkileri konusunda zengin bir birikim kazanmış olduğu açıktır.

    KATILDIĞI SEFERLER

    Kesin şekilde katıldığını belirttiği ilk iki sefer Kanûnî Sultan Süleyman’ın Belgrad (927/1521) ve Rodos (1522) seferleridir. Bu seferlere yeniçeri piyadeleri arasında katılmış, hizmetleri karşılığında atlı sekbanlar arasına girmiştir. Hemen ardından Mohaç Savaşı’nda bulunmuş ve acemi oğlanları yayabaşılığı görevi kendisine verilmiştir. Daha sonra kapı yayabaşısı (kapıkulu yayabaşı) olmuş ve zemberekçibaşılığına tayin edilmiştir. 1532’de Alaman ve 1534’te Irakeyn seferlerinde gösterdiği başarıları ile dikkat çekmiş, kendi ifadesine göre bu sonuncu sefer sırasında Lutfi Paşa’nın emriyle Tatvan’da üç kadırga yapmış ve bu gemileri top, tüfek gibi silâhlarla donatıp idaresini üstlenerek Safevî birliklerinin durumu hakkında bilgi toplamıştır. Ardından yine kendi anlatımına göre haseki olarak Pulya / Körfüz (Korfu) seferine iştirak etmiş (944/1537), hemen sonra 1538’deki Boğdan seferi sırasında Prut nehri üzerinde bir köprü kurularak ordunun karşı yakaya geçirilmesi istendiğinde Lutfi Paşa’nın tavsiyesi üzerine bu iş kendisine havale edilmiştir.

    Kırk sekiz yaşında olduğu bir sırada su üzerinde uyguladığı ahşap inşaat teknolojisindeki ustalığını gözler önüne seren Sinan’ın on üç günde yaptığı köprü âdeta efsane olmuştur. Bu inşaatın ardından köprüyü korumak için bir kule yapılması teklifine karşı çıkmış, hatta bu sebeple Lutfi Paşa ile tartışmış, bundan dolayı başına bir iş geleceği hususunda endişe içine dahi düşmüştür. Fakat umduğunun aksine Lutfi Paşa onu takdir etmiş, “Acem Alisi” adıyla tanınan mimarbaşının ölümünden (1537) sonra Sinan’ı bu göreve getirmiştir. Kendisi de birçok seferde padişahın yakınında bulunup hizmet ettiğini, çeşitli rütbeler aldığını, fakat asıl amacının mimarlık olduğunu belirtir. Bundan sonraki yıllara ait belgelerde imza ve mührüne rastlanmaktadır. İmzası “el-fakīr Sinan sermi‘mârân-ı hâssa” ifadesini taşırken elips biçimli mührünün ortasında, “el-fakīrü’l-hakīr Sinan”, çevresinde ise “bende-i miskîn kemîne derd-mend-i ser-mi‘mârân-ı hâssa-müstmend” ifadesi kazınmıştır. Kısacası ölümüne kadar “reîs-i mi‘mârân” olarak kalmıştır.

    MİMAR BAŞI OLMASI

    Mimarbaşılık görevini kırk sekiz yaşında üstlenen Sinan mesleğinde kaydettiği aşamaları üç ayrı yapıyla somutlaştırarak tanımlar: “Çıraklık eserim” dediği Şehzade Camii ile (955/1548) ilk büyük sultan camisini tamamlamıştır. Kanûnî Sultan Süleyman ölen şehzadesi adına bir külliye yaptırmak istemiş, bu inşaat o sırada elli dört yaşında bulunan Sinan’a verilmiştir. Bu yapının tamamlanmasından birkaç yıl sonra sultanın adıyla yeni bir cami ve külliyenin inşasına başlamış ve yedi yıl içinde İstanbul’un ve bütün imparatorluğun en görkemli yapılarından biri tamamlanmıştır (1557). Süleymaniye’yi “kalfalık eserim” diye nitelendiren ustanın II. Selim adına, bu defa Edirne’de inşa ettiği cami Sinan’ın en büyük eseri olarak gösterilir. Bu yapı tamamlandığında seksen üç yaşındaydı ve yaşlılığından dolayı artık “Koca” lakabıyla anılıyordu. 992 (1584) yılında hacca giden Sinan kendi yerine Mehmed Subaşı adıyla tanınan mimarı vekil olarak bırakır. Hac dönüşünde ve 100 yaşı civarında olduğu halde görevini büyük bir coşkuyla sürdürerek 996’da (1588) vefat eder. Yakın arkadaşı Sâî Mustafa Çelebi, bu dünyadaki yol arkadaşlığının son bulduğunu görerek onun mezar kitâbesini şu satırlarla bitirir: “Geçti bu demde cihandan pîr-i mi‘mârân Sinân.” Bugün Süleymaniye Külliyesi’nin bir köşesindeki küçük toprak parçasında yatmakta olan Sinan’ın hayat süreci ve ortaya koyduğu mimari, etnik kökeni üzerine açılan tartışmaları anlamsız kılmaktadır. Onun başarısı, doğduğu köy ya da mensubu olduğu aileden çok belirli bir uygarlıkla bütünleşen sanatçının başarısından başka bir şey değildir. Tarihsiz olan vakfiyesine göre hanımı Mihrî kendisi hayattayken ölmüş, ayrıca oğlu Mehmed Bey şehid olmuştur. Vakfiyede iki kızının ve iki torununun adına rastlanır. Vakfiyesinde on sekiz ev, otuz sekiz dükkân, araziler, ev yerleri, bahçe, kayıkhâne, su yolu, değirmen gibi mal varlığı zikredilir. Nakit miktarı ise 300.000 akçedir.

    OSMANLI MİMARİSİNDE SİNAN OKULU

    Sinan’ın hayatı boyunca inşa ettiği eserlerin sayısı tartışmalıdır. Döneme ait kaynakların karşılaştırılmasıyla 452 yapıdan oluşan bir liste belirlenirken bazı el kitapları ve ansiklopedilerde 350 civarında eser yaptığı yazılıdır. Mimarın yüzyıla yakın yaşadığı bilinir. Buna rağmen kaynakların verdiği yapı sayısı düşündürücüdür. Ülkenin genişliği ve ulaşımın at sırtında yapıldığı göz önüne alınırsa başmimarın her eseri bizzat inşa etmediği, ayrıntılarla tek tek uğraşmadığı, bazı yapıların sadece planlarını çizdiği, projeyi gözden geçirdiği, yardımcıları vasıtasıyla inşaat süreçlerini denetlediği düşünülebilir. Bu durumun getirdiği bir başka sonuç da yapıların kâğıt üzerine çizilmiş projelere göre inşa edildiğidir. Klasik dönem Osmanlı mimarisindeki üslûp bütünlüğünün geniş bir coğrafyaya yayılmış olması üslûbu tek merkezin belirlediğini ortaya koymaktadır. Şu halde her yere koşuşturan bir Sinan yerine birbirinden uzak yapı alanlarına ulaşan ustalar, kalfalar ve planlardan söz etmek akla yatkın bir Osmanlı çözümü olarak gözükmektedir.

    Her mimari üslûp gibi Osmanlı mimarisi de ilk etkisini dış görünüşünde, insan gözünü hareket ettiren çizgilerde, bir başka deyişle kütle kompozisyonunda dışa vurur. Klasik Osmanlı mimarisi dendiğinde kubbeler ve minarelerin uyum içinde dengelendiği bir dış görünüş akla gelmekle birlikte köprü, su kemeri ve kervansaray gibi yapı tipleri de göz önüne alınırsa mimarideki üslûp sorununun farklı bir genişlikte düşünülmesi gerekecektir. Ancak türbe, medrese ve diğer mimari tipler arasında her anlamda yenilikleri deneyerek büyüyen cami mimarisi daha dikkat çekicidir. Bu bağlamda Sinan’ın Osmanlı mimarisine katkıları birkaç boyutta ilerlemiştir. O güne kadar denenmiş biçimler ve teknikleri yaklaşık aynen uygularken temel olarak mekân kavramını etkili hale getirmiştir.

    Merkezî ve toplu mekân arayışına bağlı olarak dört, altı ve sekiz desteğe oturan strüktür, daha önce hem de oldukça büyük ölçülerde denenmiş olmasına rağmen bu formüller Sinan tarafından ele alınırken giderek yalınlaşmıştır. Bu bağlamda onun inşaat anlayışına bir çeşit “iskelet mimarisi” denebilir. Bu mimaride duvarlar sadece mekânı sınırlamakta, taşıyıcı olmayan bu duvarlar sık sık delinebildiği için iç mekâna ışık sağlayan çok sayıdaki pencere bütün yüzeylere yayılabilmektedir. Bursa, Edirne ve Balkanlar’daki Sinan öncesi camilerde pencere düzeni masif duvarlar üzerinde sınırlı bir işlev taşıyordu. Loş iç mekân özelliği, büyük İran camileriyle İstanbul Ayasofyası başta olmak üzere Bizans mimarisi için de geçerliydi. Sinan, kütlenin sistematik delinmesini sağlayarak hem yüzey tasarımını geliştirmiş hem de içeriye dağılan gün ışığını arttırmıştır. İç mekâna ışık sağlayan pencereler, Fâtih Sultan Mehmed döneminden beri süregelen dıştaki prizmatik yüzeylerin içini boşaltırken büyük kemerlerin içine en akılcı biçimde yayarak istiflediği açıklıklarla aynı çarpıcı ritmi ayrıntıda ve genelde buluşturmuştur.

    MİMARİDE YENİ BAKIŞ AÇISI

    Birkaç yüzyıldır daha sert ve köşeli bir kütle halinde ilerleyen mimarinin yumuşatılması rahatlatıcı yeni bakış açıları kazanırken örtü ile alt yapı arasındaki ayırımlar parçalı, çokgen ve basamaklı geçiş elemanlarıyla daha akıcı bir üslûp sergilemeye başlar. Gözü rahatlatan bütün bu unsurlar arasında özellikle kubbeyi destekleyen ayakların yukarıya uzantısı olan köşe kuleleri Sinan’ın yapılarında değişik formlar gösterir. Gözü hareket ettiren basamaklı çizgi, ana kubbenin kavsini tamamladıktan sonra bu küçük kulelerde bir süre oyalanarak ya da yarım kubbe yaylarından süzülerek inişe devam eder. Kubbeyi çepeçevre kuşatan ve yarım kemer halinde kubbe tabanına yaslanan uçan payandaların kubbeyle ilişkisi ve beden duvarlarını destekleyen payandaların plastik bir değer kazanması Sinan okulunda gerçekleşmiş, daha sonraki yapılarda bütün bu elemanlar mimarinin önemli parçaları olmaya devam etmiştir.

    Sinan’ın Osmanlı cami kütlesine eklediği en önemli unsurlardan biri de yan cephelere yerleştirdiği revaklardır. Tek veya iki katlı olarak narin sütunlarla desteklenmiş çıkıntılı ahşap örtüleriyle göze çarpan yarı açık mekânlar cepheyi hareketlendirmekte, ibadet yapılarına sivil mimarinin çağrışımlarını yüklemektedir. Süleymaniye ve Edirne Selimiye’de ayrılmış bir parça olarak cephelere eklenen bu unsur, daha sonra Sinan’ın öğrencileri tarafından devralınarak Sultan Ahmed Camii ve Eminönü Yenicami’deki uygulamalarıyla devam etmiştir. Selçuklu camilerinin yatay geliştirilmiş kütleleri Beylikler devrinden başlayarak bir yükseliş göstermiş, Sinan yapılarında bu hareket dengesini bulmuş, İstanbul’daki sultan camilerinde olduğu gibi yapı kütlesi bir eşkenar üçgenle örtüşebilen oranlarla tesbit edilmiştir. Yükseliş Sinan’dan sonra devam etmiş, fakat piramidal dengenin yukarıya doğru zorlanışı klasik çağdaki uyumu yok etmiştir.

    Kubbeye göre çok daha vazgeçilmez olan minarenin ana yapı ile olan ilişkisi her zaman ciddi bir sorun olarak belirmiş, minarenin yerini belirleme konusundaki kararsızlık uzun süre devam etmiştir. Sinan’a kadar plandaki yeri kesinleşmeyen minareler, yeni ölçü ve esaslar çerçevesinde klasik tutumun belirleyici unsurlarından biri olmuştur. Tek minareli uygulamalarda genellikle girişin sağındaki köşe, iki minareli uygulamalarda ise her iki köşe kullanılmıştır. İstanbul Beyazıt (1505), Üsküdar Mihrimah Sultan (1547) ve Şehzade (1544-1548) camileri ana cephe köşelerindeki minarelerle klasik denkleme bağlı örneklerdir. Oldukça erken bir tarihte Edirne Üç Şerefeli’de (851/1447) başlayan dörtlü uygulama minarelerin yerlerini ana kütle ve avlu köşeleri olarak belirlemiştir ki bu formül Süleymaniye’de tekrarlanır. Yine dörtlü uygulama olmakla birlikte Edirne Selimiye’de ana mekânın köşelerine yerleştirilen minareler, bu defa merkezî şemayı vurgulamak üzere ana kubbeyi çeviren unsurlar olarak dikkati çeker. Sinan okulunun güçlü izleyicisi Sedefkâr Mehmed Ağa’nın Sultan Ahmed örneği (1609-1617) ilk ve tek deneme olarak altı minareyle karşımıza çıkar. Sinan uygulamalarında minarelerin sayısı kadar bu kulelerin ana kütleyle olan boyut ilişkisi üzerinde özenle durulduğundan yapıların şehrin siluetine katkıları ayrıca önem kazanır.

    Sinan mimarisinde kütle kompozisyonu prizmatik hacimlerle küresel hacimlerin dengesine bağlıdır. Alt yapıda toprağa çizilen plan çizgilerinin yönlendirdiği beden duvarları yükseldikçe çokgen kasnaklar ve yarım kürelere doğru daralır. Sonuçta genel etki, barok ya da rokoko karakterlerde görülen kıvrımlara hiç sapmadan ilerlerken düzgün kesme taşların ağır ve ciddi havası malzemenin kalıcı ve sağlam karakterini dile getirmektedir. Bu bütündeki örtü sisteminin en etkileyici unsuru olan kubbeler Türk mimarisinde öteden beri farklı boyut ve konumlarda ele alınmıştır. Yatay gelişmenin düşey yükselmeye dönüşmesi, çok sütunlu planın daha az sayıdaki desteklerle derlenip toparlanması, yer yer tonoz ve düz çatı kullanılmakla birlikte yarım kubbelerin benimsenmeye başlanması, kubbenin adım adım büyümesi, Osmanlı mimarisinde Sinan okuluna yaklaşmakta olan gelişme çizgisinin son aşamalarını temsil eder.

    MİMAR SİNAN’IN KUBBELERİ

    Osmanlı mimarisinin klasik öncesi aşamalarında plan çeşitliliğine rağmen kubbe ve yarım kubbelerin alt yapıyla kaynaşması sağlanmıştır. Bu bağlamda Bizans-Osmanlı ayırımı örtü unsurlarında da kendini belli eder. Sinan’ın sıkça gözlemleme fırsatı bulduğu Bizans mimarisi bir kubbe mimarisi değildir. Bir başka deyişle bu küresel eleman mimari gelişmede büyük ve etkili olabilecek bir örtü konumuna gelmemiştir. Ayasofya dışında kubbe çapları âdeta ısrarla küçük tutulmuştur. Üstelik sorun yalnızca çap ya da büyüklük sorunu değildir. Kubbe kasnağı çoğu defa kubbenin kendisinden yüksek olabilmektedir. Özellikle son Bizans döneminde bu yükseklik iyice artarak görüntü bir kubbeden çok bir kuleye dönüştürülmüştür. Osmanlı ve hatta Selçuklu kubbelerinde kasnağın hemen daima mâkul bir yükseklikte tutulduğu, kubbe ile ana kütle arasında daha olumlu bir geçiş sağlandığı görülür. Ayrıca bu unsur yarım kubbelere bölünüp üretilmiş, hâkim örtü sistemi olarak ana kubbe ve onun parçaları halinde basamaklandırma da sağlanmıştır.

    MİMAR SİNAN HANGİ CAMİLERİ YAPMIŞTIR?

    Mimar Sinan; 92 cami, 52 mescit, 55 medrese, 7 darül-kurra, 20 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa (hastane), 6 su yolu, 10 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahzen ve 48 de hamam olmak üzere 365 eser vermiştir.

    Mimar Sinan’ın yaptığı camiler:

    1. İstanbul Süleymâniye Câmii,
    2. İstanbul Şehzâdebaşı Câmii,
    3. Haseki Camii,
    4. Mihrimah Sultan Camii – Edirnekapı
    5. Mihrimah Sultan Câmii – Üsküdar’da, iskelede
    6. Rüstem Paşa Câmii (Tahtakale’de),
    7. Sokullu Mehmed Paşa Câmii (Kadırga Limanında),
    8. Sokullu Mehmed Paşa Câmii (Azapkapısı’nda),
    9. Sokullu Mehmed Paşa Câmii (Büyükçekmece)
    10. Odabaşı Câmii (Yenikapı yakınında),
    11. Hamâmî Hâtun Câmii (Sulumanastır’da),
    12. Ferruh Kethüdâ Câmii (Balat Kapısı içinde),
    13. Kara Camii – Sofya
    14. Kazasker İvaz Efendi Camii
    15. Kılıç Ali Paşa Camii (Tophane’de),
    16. Ahî Çelebi Câmii (İzmir İskelesi yakınında),
    17. Ebü’l-Fazl Câmii (Tophâne üstünde),
    18. Sinan Paşa Camii (Beşiktaş’ta),
    19. Eski Vâlide Câmii (Üsküdar’da),
    20. Ferhad Paşa Câmii (Çatalca’da),
    21. Drağman Yunus Camii
    22. Gazi Ahmet Paşa Camii
    23. Hadım İbrahim Paşa Camii
    24. Abdurrahman Paşa Camii (Kastamonu, Tosya’da)
    25. Molla Çelebi Camii
    26. Nişancı Paşa Çelebi Câmii (Kiremitlik’te),
    27. Piyale Paşa Camii
    28. Rüstem Paşa Câmii – Tahtakale
    29. Selimiye Camii – Edirne
    30. Zâl Mahmûd Paşa Câmii – Eyüp
    31. Çavuşbaşı Camii – Sütlüce
    32. İskender Paşa Câmii (Kanlıca’da),
    33. Şah Sultan Camii – Eyüp
    34. Şehzade Camii – Şehzadebaşı
    35. Şehzâde Cihangir Câmii (Tophâne’de),
    36. Şemsi Ahmed Paşa Câmii (Üsküdar’da),
    37. Osman Şah Vâlidesi Câmii (Aksaray’da),
    38. Sultan Bâyezîd Kızı Câmii (Yenibahçe’de),
    39. Ahmed Paşa Câmii (Topkapı’da),
    40. Sokullu Mehmed Paşa Câmii (Hafsa’da, Trakya),
    41. Sokullu MehmedPaşa Câmii (Burgaz’da),
    42. İbrâhim Paşa Câmii (Silivrikapı’da),
    43. Bâli Paşa Câmii (Hüsrev Paşa Türbesi yakınında,
    44. Hacı Evhad Câmii (Yedikule yakınında),
    45. Kazasker Abdurrahmân Çelebi Câmii (Molla Gürânî’de),
    46. Mahmûd Ağa Câmii (Ahırkapı yakınında),
    47. Hoca Hüsrev Câmii (Kocamustafapaşa’da),
    48. Defterdar Süleymân Çelebi Câmii (Üsküplü Çeşmesi yakınında),
    49. Yunus Bey Câmii (Balat’ta),
    50. Hürrem Çavuş Câmii (Yenibahçe yakınında),
    51. Sinan Ağa Câmii (Kâdı Çeşmesi yakınında),
    52. Süleymân Subaşı Câmii (Unkapanı’nda),
    53. Kasım Paşa Câmii (Tersâne yakınında),
    54. Muhiddin Çelebi Câmii (Tophâne’de),
    55. Molla Çelebi Câmii (Tophâne Beşiktaş arasında),
    56. Çoban Mustafa Paşa Câmii (Gebze’de),
    57. Pertev Paşa Câmii (İzmit’te),
    58. Rüstem Paşa Câmii (Sapanca’da),
    59. Rüstem Paşa Câmii (Samanlı’da),
    60. Rüstem Paşa Câmii (Bolvadin’de),
    61. Rüstem Paşa Câmii (Rodoscuk’ta),
    62. Mustafa Paşa Câmii (Bolu’da),
    63. Ferhad Paşa Câmii (Bolu’da),
    64. Mehmed Bey Câmii (İzmit’te),
    65. Osman Paşa Câmii (Kayseri’de),
    66. Hacı Paşa Câmii (Kayseri’de),
    67. Cenâbî Ahmed Paşa Câmii (Ankara’da),
    68. Lala Mustafa Paşa Câmii (Erzurum’da),
    69. Sultan Alâeddin Selçûkî Câmiinin (Çorum’da) yenilenmesi,
    70. Abdüsselâm Câmiinin (İzmit’te)yenilenmesi,
    71. Kiliseden dönme Eski Câminin (İznik’te)Sultan Süleymân tarafından yeniden yaptırılması,
    72. Hüsreviye (Hüsrev Paşa)Câmii (Haleb’de),
    73. Sultan Murâd Câmii (Manisa’da),
    74. Orhan Câmiinin (Kütahya’da)yenilenmesi,
    75. Kâbe-i şerîfin kubbelerinin tâmiri,
    76. Hüseyin Paşa Câmii (Kütahya’da),
    77. Sultan Selim Câmii (Karapınar’da),
    78. Sultan Süleymân Câmii (Şam, Gök Meydanda),
    79. Taşlık Câmii (Mahmûd Paşa için, Edirne’de),
    80. Defterdar Mustafa Çelebi Câmii (Edirne’de),
    81. Haseki Sultan Câmii (Edirne, Mustafa Paşa Köprüsü başında),
    82. Cedid Ali Paşa Câmii (Babaeski’de),
    83. Semiz Ali Paşa Câmii (Ereğli’de),
    84. Bosnalı MehmedPaşa Câmii (Sofya’da),
    85. Sofu MehmedPaşa Câmii (Hersek’te),
    86. Maktul Mustafa Paşa Câmii (Budin’de),
    87. Firdevs Bey Câmii (Isparta’da),
    88. Memi Kethudâ Câmii (Ulaşlı’da),
    89. Tatar Han Câmii (Kırım, Gözleve’de),
    90. Vezir Osman Paşa Câmii (Tırhala’da),
    91. Rüstem Kethüdâsı Mehmed Bey Câmii (Tırhala’da),
    92. Mesih Mehmed Paşa Câmii (Yenibahçe’de).
  • Ebû Üsâme Zeyd b. Hârise b. Şerâhîl
    Dia Bünyamin ERUL
    Bi‘setten otuz beş yıl kadar önce doğdu. Aslen Yemen menşeli Kelb kabilesindendir. Hz. Peygamber’den sadece on yaş küçük olduğu halde evlâtlığı olmasından dolayı önceleri Zeyd b. Muhammed diye anılırdı. Ancak evlâtlıkların öz babalarının adıyla anılmasını emreden âyet (el-Ahzâb 33/5) indikten sonra babası Hârise’nin adıyla anılmaya başlandı (Müslim, “Fezailü’s sahâbe”, 62). Resûlullah tarafından çok sevildiği için “hibbü Resûlillâh” lakabıyla tanınırdı. Câhiliye döneminde henüz çocukken annesi Su‘dâ ile birlikte Benî Ma‘n’daki akrabalarını ziyarete giderken Benî Kayn mensupları tarafından kaçırıldı ve Ukâz panayırında köle olarak Hz. Hatice’nin yeğeni Hakîm b. Hizâm’a satıldı. Hakîm onu Mekke’ye götürdü ve halası Hatice’ye, Hz. Hatice de Resûlullah’a hediye etti.
    Diger bir rivayete göre ise Zeyd’i kaçıranlar Mekke’nin Bathâ semtinde satmak istediklerinde Hz. Peygamber kendisini görmüş ve Hatice’ye onu satın almasını tavsiye etmiş, o da satın alıp Resûl-i Ekrem’e hediye etmiştir. Zeyd’in kabilesinden hac için Mekke’ye gelenler kendisini görüp tanıdılar ve dönüşte durumu ailesine bildirdiler. Babası Hârise ile amcası Kâ‘b (bazı rivayetlere göre ağabeyi Cebele) yanlarına Zeyd’in fidyesini de alarak Mekke’ye geldiler, Resûl-i Ekrem’den onu geri istediler. Resûlullah, Zeyd’i ailesiyle görüştürdü ve dilerse kendileriyle gidebileceğini söyledi. Fakat Zeyd, Resûlullah’ýn yanında kalmayı tercih etti. Bu olaydan sonra Resûl-i Ekrem, Zeyd’i Kâbe’nin bitiþişindeki Hicr mevkisine götürüp, “şahit olun, Zeyd benim oğlumdur, o benim mirasçım, ben de onun mirasçıyım!” dedi ve ardından onu âzat etti. Hz. Peygamber’den hiç ayrılmayan Zeyd onun risâletini ilk tasdik edenlerdendir; hatta bazı rivayetlere göre erkeklerden ilk müslüman olan kişidir. Resûl-i Ekrem’in Tâif yolculuðunda Zeyd de beraberdi. Tâifliler, Resûl-i Ekrem’i dinlemeyip şehirden çıkardıkları sırada üzerlerine atılan taşların Peygamber’e isabet etmemesi için Zeyd kendi vücudunu ona siper etti ve yaralandı. Islâm’in ilk yıllarýnda Mekke’de Resûlullah tarafından Hz. Hamza ile kardeş ilân edildi. Hz. Hamza savaďa gitmeden önce öldüğü takdirde ne yapacaðýný Zeyd’e vasiyet ederdi; Şehid olacağı Uhud günü de ona vasiyette bulunmuştu. Medine’ye hicretten sonra Zeyd bir süre Sa‘d b. Hayseme’nin “beytü’l-uzzâb” (bekârlar evi) denilen Kubâ’daki evinde misafir oldu ve Üseyd b. Hudayr ile kardeþ ilân edildi. Zeyd b. Hârise Bedir, Uhud, Hendek gazvelerine, Hudeybiye seferine ve Hayber’in fethine katıldı. Bedir zaferinin müjdesini Hz. Peygamber’in devesi Kasvâ’ya binerek Medine’ye o ulaştırdı. Hendek Gazvesi’nde muhacirlerin sancaktarı idi. Karede Seriyyesi, Süleym kabilesi üzerine düzenlenen Cemûm, ayrıca Îs, Taref, Hismâ (Benî Cüzâm), Ümmü Kirfe (Benî Fezâre), birinci Vâdilkurâ, Medyen ve ikinci Vâdilkurâ seriyyeleri onun kumandanlığında yapıldı. Hicretin 6. yılının Rebîülevvel ayi başında (Temmuz 627), Kureyþ’in müttefiki olup Hendek Gazvesi’ne 700 kiþilik bir kuvvetle katilan Benî Süleym kabilesini cezalandırmak üzere Cemûm’a gönderildi ve kabilenin üzerine baskın düzenleyerek çok sayıda esir ve ganimet elde etti. Ümmü Kırfe seferinden dönüsünde Resûl-i Ekrem’in ona sarılıp öptüğü rivayet edilir. Sefevân ve Müreysî‘ gazvelerinde Resûlullah’a vekâlet için Medine’de kaldı. Hz. Peygamber’in Zeyd’e olan güvenine işaret eden Hz. Âişe, “Resûl-i Ekrem, Zeyd’i bir ordu ile sefere gönderdiðinde mutlaka onu kumandan tayin ederdi. Eğer þimdi sað olsaydý kendisini yerine halife bırakırdı” demiştir (Müsned, VI, 226-227, 254, 281). Kur’ân-ı Kerîm’de adý geçen tek sahâbî olan Zeyd (el-Ahzâb 33/37) birkaç defa evlendi. Resûlullah’ın dadısı Habeşî Ümmü Eymen’le Mekke’de gerçeklesen ilk evliliðinden oğlu Üsâme doğdu. Zeyd, Ümmü Gülsûm bint Ukbe, Dürre bint Ebû Leheb, Hind bint Avvâm ve bazı rivayetlere göre Ümmü Mübeşsir adlı hanimlarla da evlilik yaptı. Bedir Gazvesi’nden sonra da Resûl-i Ekrem’in halasi Ümeyme’nin kızı Zeyneb bint Cahş ile evlendi. Ancak bu evlilik geçimsizlik yüzünden sürdürülemedi. Evlenmelerine bizzat aracı olan Hz. Peygamber onların ayrılmasını arzu etmese de Zeyneb’in surf Peygamber’in tavsiyesiyle yaptığı bu evlilik boşanma ile sonuçlandı. Resûl-i Ekrem bu duruma üzüldü. Daha sonra konuyla ilgili âyetin inmesiyle (elAhzâb 33/37) Câhiliye döneminden kalma, evlâtliklarin boşanmış eşleriyle evlenme yasağı âdeti kaldırıldı ve Resûl-i Ekrem Zeyd’in boşadığı Zeyneb ile evlendi. Zeyneb’i kocasindan Hz. Peygamber’in ayırdığı iddası doğru olmadığı gibi yukarıdaki âyette de belirtildiği üzere- Resûl-i Ekrem Zeyd’e eşini boþamamasını telkin etmiştir. Resûlullah’ın Zeyneb’le evlenmesinin asıl sebebi sözü geçen katı Arap âdetinin bizzat onun uygulamasıyla ortadan kaldırılmasıdır. Öte yandan Resûl-i Ekrem’in Zeyneb’i ev ortamında örtüsüz halde gördüğü ve gönlünün ona kaydığı yolundaki rivayetler muteber değildir. Bu rivayetler, Hz. Peygamber’in daha önce yakından tanıdığı Zeyneb’i hiç tanımıyormuş intibah uyandırması bakımindan da problemlidir. Onun Zeyneb’i bizzat Zeyd aracılığıyla istediğine dair sadece Enes b. Mâlik’ten nakledilen garip rivayet (meselâ bk. Müslim, “Nikâh”, 89) ihtiyatla karşılanmalıdır. Resûl-i Ekrem, Mûte Savaşı için orduyu yola çıkarırken sancağı Zeyd’e vererek, “Eger Zeyd şehid olursa sancağı Ca‘fer (b. Ebû Tâlib) alsın, o da şehid düşerse Abdullah b. Revâha alsin” demisti. Üç sahâbî de bu sıraya göre şehid oldu. Resûl-i Ekrem şehadet haberini Medine’de ashabına göz yaşları içinde bildirdi ve söyle dua etti: “Allahým, Zeyd’e mağfiret et! Allahım, Zeyd’e mağfiret et! Allahım, Zeyd’e mağfiret et! Allahım, Ca‘fer’e mağfiret et! Allahım, Abdullah’a mağfiret et!”. Sa‘d b. Ubâde, ölülerin arkasından ağlamayı yasaklayan Resûl-i Ekrem’in Zeyd için göz yaşı dökmesini garipseyince Resûl-i Ekrem şunlarý söyledi: “Bu, sevgilinin sevgilisine olan özlemidir”. Zeyd’in elli beş yaşında sehid düştüğü kaydedilir. Zeyd’in oğlu Üsâme de Hz. Peygamber’e yakınlığıyla bilinen, onun güvenine ve iltifatına mazhar olan sahâbîlerdendi. Zeyd beyaz tenli olduğu halde Habesî bir anneden doğan Üsâme’nin koyu esmer oluşu bazi münafıkların onun nesebi hakkında dedikodu yapmasına yol açmıştı. Bunun üzerine çağrılan meşhur nesep âlimi Mücezziz el-Müdlicî’nin ayni yatakta uyuyan Zeyd ile Üsâme’nin yorganin dışına çıkmış ayaklarına bakarak, kim olduklarını da bilmeden, “Bu ayaklar birbirindendir” dedigi rivayet edilir. Bu dedikodunun münafıkların da güvendiği bir bilirkişinin sözleriyle ortadan kalkması Hz. Peygamber’i çok sevindirmiştir. (Buhârî, “Ferâiç”, 30). Resûl-i Ekrem, vefatından kýsa bir süre önce Bizans’a gönderilmek üzere hazırlanan (Safer 11 / Mayýs 632) ve içinde Hz. Ebû Bekir ile Ömer’in de bulunduğu ordunun kaymakamlığını Üsâme’ye verince bazı kişiler hoşnutsuzluklarını dile getirmiş, Resûlullah bir hutbe irat ederek bunun sebebini açıklamış ve Üsâme’ye uyulmasını emretmiştir (Müslim, “Fezâilü’s sahâbe”, 62-64). Zeyd’in Üsâme dışında Zeyd ve Rukayye adli iki çocugu daha vardir. Ağabeyi Cebele de sahâbedendir. Cebele, kendisine sorulan, “Sen mi büyüksün Zeyd mi?” sorusuna, “Ben Zeyd’den önce dogdum, ama o benden büyüktür” şeklinde cevap vermiştir. Hişâm b. Muhammed el-Kelbî’ye Kitâbü Zeyd b. Hârise adlı bir eser nisbet edilmektedir (Ibnü’n-Nedîm, s. 142). Temmâm er-Râzî’nin Cüz fîhi Islâmü Zeyd b. Hârise ve gayrihî min e hâdisi’þ-şüyûh adlı risâlesi Ýbnü’l-Mibred’in iki eseriyle birlikte neşredilmiştir (nşr. Muhammed Sabâh Mansûr, Beyrut 2003). Ayrıca Muhammed İbrâhim Hizme’nin Zeyd ve Üsâme lemehât mine’l-Islâm (Kahire 1964), Ahmed Abdülcevâd Dûmî’nin Zeyd b. Harise (Sayda 1973), İbn Abdüşşekûr’ün Sîretü hazreti Zeyd b. Hârise (Lahor 1983), Mahmûd Þîn Hattâb’in kådetü’n-nebî el-šådetü’þ-şühedâ fî Mute Zeyd b. Hârise el-Kelbî (Beyrut 1990), Resmî Ali Âbid’in Zeyd b. Harise (Amman 2002) ve Afîf en-Nablusî’nin Zeyd b. Hârise rabîbü’n-nübüvve (Beyrut 2004) adli eserleri burada zikredilmelidir. BÝBLÝYOGRAFYA :
    Müsned, VI, 226-227, 254, 281; İbn Sa‘d, Tabakåt, III, 40-47; Ibn Kuteybe, el-Maârif), s. 144-145;
    Ibnü’n-Nedîm, el-Fihrist, s. 142;
    Ibn Abdülber, el-istîâb, I, 544-549;
    Ibn Asâkir, Tarihî Dimask XIX, 342-374;
    Ibnü’l-Esîr, Üsdü’l gåbe (nsr. Halîl Me’mûn şîhâ), Beyrut 1418/1997, II, 238-240;
    Nevevî, Tehzib, I, 202 203; Mizzî, Tehzîbü’l-Kemâl, I, 35-40; Zehebî, A'lâmü’n-nübelâ, I, 220-230;
    İbn Hacer, el-Isâbe, I, 563-564; ve Tehzîbü’t-Tehzîb, III, 401402; Mücteba Ugur, “Cebele b. Hârise”, DÝA, VII, 185;
    M. Lecker, “Zayd b. Haritha”, EI2 (Ýng.), XI, 475.
  • Sunt Lacrimae Rerum
    "Olayların gözyaşları vardır "

    #SPOILER

    "Belli bir yaşı geride bıraktığınızda ,geçmişte olduğumuz çocuğun ruhu ve bizi meydana getiren ölmüşlerin ruhları kendi değerlerini ve büyülerini bizim üstümüzde harcamak için gelirler ....
    ____Marcel Proust"Kayıp Zamanın Izinde"

    "Kayıp " uzun bir arayış öyküsüdür. .zor okunan kitaplardan biridir .. çok fazla detay içerir ..üstelik küçük puntolu basımı sayesinde gözlerinizi perişan eder :)

    Ip uçları ..
    Polonya ,Naziler,Kadınlar ..

    "Tecavüz ettiler ve hepsini öldürdüler " orada donup kaldım gibi vurucu cümlelerin barındığı ..

    yazarının (nerdeyse kitabın sonuna kadar)
    kadın olduğunu düşündüğüm ve erkek olduğunu öğrendiğimde "şaşırdım " dediğim bir kitaptır.

    Sanırım hassas kelimeleri beni böyle düşünmeye sevk etmişti sanki bir kadının ağzından dökülen hassasiyet ...

    Bir sessiz fotoğraflar ,belirsiz tarihler, yok olmuş aileler kitabı'dır ki.. zaman zaman dedektif romanlarından daha akıcıdır.

    Ne zaman ? Nerede?Silahla mı?Gaz odalarında mı? Sorularının beyninizde fırıl fırıl döndüğü dipsiz bir kuyu gibidir..

    Yazarla birlikte sizde uykusuz kalabilirsiniz ..."dört güzel kız " onlara ne oldu ???
    Lorka. .
    Frydka..
    Ruchatz. .
    Bronia ..
    artık isimlerin öğrendiğimize göre onlara dua edebiliriz. ."Eğer isimlerini bilmiyorsanız ölüler için dua etmek mümkün değildir " diyor kitap ..

    Sıradan hayatınızdan uzaklaşmak ..
    Bir yolculuğa çıkmak istiyorsanız bu kitabı okuyun ..
    Yol sizi Bolechow kasabasına götürecek ..
    Batısında Krakow, doğusunda Lemberg ....
    Galiçya_ Macaristan ve Karpat dağlarına yakın. . Eski ve yeni tarihiyle bir göz atın .

    "1942 / 3_4_5 Eylül'ünde Bolechow 'da

    "Erkekler ve kadınlar tavan aralarında saklandıkları yerde yakalandılar ..
    "Yaklaşık 600 çocuk götürüldü ..
    "Insanlar Bolechow meydanında ve sokaklarda öldürüldüler ...

    Ve ..... diye devam eden bir vahşet hikayesi "KAYIP"
    Diğer SAVAŞ hikayeleri gibi ..can yakıcı ve gerçek ..

    Okuyun ..
    Matematiğin insan hayatıyla ölçüsünün ne denli uyuşmaz olduğunu bu kitaplarla ögrenin. .

    Üç gün ..
    1942..
    600_700 çocuk ..
    800_900 yetişkin ..
    2000 esir ..
    Sadece ..
    1 Kasaba ...

    "Bırak ..unut gitsin ,geriye kimse kalmadı " diyenlere inat ..Tarihi canlı tutun ..

    Sevgi ve saygıyla ...

    Dip not : Ikinci dünya savaşında L'viv olarak bilinen Ukrayna şehri o zamanlar L'wow olarak bilinen Polonya şehridir ..
    Kasaba
    Ukrayna versiyonu Bolekhiv olarak geçsede ..
    Lehçe ismiyle ..BOLECHOW dur. .

    .
  • Daha önce Hüseyin Nihat Atsız'ın Bozkurtlar ve Ruh Adam romanlarını okumuş ve oldukça sevmiştim. Ruh Adam kitabındaki şiirleri okuyunca Atsız'ın diğer şiirlerini de okumayı çok istemiştim. Kısmet bugüneymiş. Kitabımız Hüseyin Nihal Atsız'ın Yolların Sonu isimli şiir kitabı. Atsız'ın aşk şiirlerindeki coşkusu Türkçülük şiirlerinde bol miktarda var. Genel olarak şiirler aşk ve Türkçülük temalı. Üslup tabi ki sert. Atsız'dan bahsediyoruz neticede. Genel olarak severek okuduğum bir şiir kitabı oldu. Burada dikkatimi en çok çeken ve kitaptan önce okuma fırsatı bulduğum Topal Asker şiirinin hikayesine de değinmek lazım. Bu yazıyı yazarken Topal Asker şiirinin hikayesini bir kez daha okudum ve tüylerim diken diken oldu. Hikayesini okumadan şiiri okumayın. Daha doğrusu şiirleri okumadan varsa hikayelerini veya şairlerinin hayatlarını okuyun. İşte o zaman ister aşk şiiri olsun ister başka şiirler olsun okunan mısralar çok daha fazla mana kazanacaktır gönlünüzde. Hep derim bir şiir kitabındaki tek mısra ruhunuza dokunuyorsa o kitap okunmalıdır. İşte bu şiir, bu kitapta ruhuma dokunan ve hatta tüm Türkiye halklarının ruhuna dokunması gereken ve dahi dokunmayı geçtim yüzümüze bir şamar gibi inen bir şiir olacaktır. Tavsiye edebileceğim bir kitaptır. İyi okumalar.
    http://www.okunmuskutuphane.blogspot.com

    TOPAL ASKER ŞİİRİNİN HİKAYESİ

    Hikaye Alıntıdır
    1915 yılının Aralık ayı. Kışın en şiddetli günleri. Türk Ordusu 37 yıldan beridir Rus ve Ermeni işgali altında bulunan Kars, Ardahan, Artvin ve Batum şehirlerini Rus ve Ermeni zulmünden kurtarmak için Doğu'ya sefer düzenler. Enver Paşa komutasındaki Türk Ordusu Allahüekber Dağları'ndan aşarak düşman ordularını arkadan kuşatıp imha etmek istemektedir.Öncü kuvvetler Sarıkamış, Selim ve Kars'ın yol güzergâhındaki köyleri gizlice seferber ederler. Türk Ordusu'nun harekete geçtiğini haber alan köylüler, Türk Ordusu'na yardım etmek için hummalı bir çalışmaya koyulurlar. Hayvanlar kesip kavurma yapar, buğday kavurup kavurga, kavut hazırlar, uzun süre bayatlamayan lavaş ekmekler pişirir; çoraplar, kazaklar örer, keçe çarıklar dikerler.
    Yıllardan beridir Ermenilerin ve Rusların baskı ve zulmünden canlarına yeten ve tahammül edemez duruma gelen bazı Türk gençleri ise Rusların, Ermenilerin tehdit ve takiplerine aldırmaksızın silahsız, donanımsız olarak köylerinden ayrılır, Türk Ordusuna katılmak için yollara düşerler.
    Palasını beline bağlayıp, azığını sırtına alarak Türk Ordusu'na katılmak için yollara düşen gençlerden birisi de Ahmet Turan'dır.
    Ahmet Turan, Kars'ın Derecik köyündendir. İki yıldır evlidir. Bir kızı vardır. Annesi, babası ve eşiyle vedalaşıp bir gece yarısı köyünden ayrılır.
    Bütün Türk anne ve babalar artık evlatlarının Ermenilerle, Ruslarla mücadele etmelerine, onlara karşı savaşmalarına engel olmuyorlar, hiç bir eğitim almayan yavrularının cepheye koşmalarına ses çıkarmıyorlardır. Çünkü yapacakları başka şey kalmamıştı. Rusların fedailiğini yapan Taşnak ve Hınçak Ermenileri ve Rumlar gemi azıya almışlardı. Türklere yapmadıklarını bırakmıyorlardı. Köyleri basıyorlar, insanları öldürüyorlar, mallarını yağmalıyorlar, kadınlarını kızlarını kaçırıyorlardı. Halk çâresizdi. Ya canlarından olacaklardı ya da sefil zelil yaşayacaklardı. Ölmeyi sefil ve zelil yaşamaya tercih ediyorlardı.
    Ahmet Turan'ın da annesi ve babası ona engel olmamışlar, bilâkis ardından su serpmişler dualar etmişlerdi.
    Ahmet Turan, Oltu önlerinde Türk Ordusu'na kavuşur. Ona destek kıtaların birisinde görev verilir. Ordu hareket halindedir.
    Türk Ordusu Aralık ayının son günlerinden Aşkale tarafından Allahüekber Dağı'na yönelir. Çok zorlukla çıktıkları dağın üzerindeki platoda tipiye tutulurlar. Ordunun büyük bir bölümü donarak şehit olur. Sağ kalan askerlerden birisi Ahmet Turan'dır. Hatta birkaç askeri de donmaktan o kurtarmıştır.
    Komutanı o geceki gayretlerinden dolayı onu çok beğenir ve yanına alır.
    Türk Ordusu, büyük bir talihsizlik olarak düşmanla savaşamadan iklimin azizliğine uğrar ve savaşamaz duruma gelir.
    Büyük kayıplar veren Türk Ordusu Erzurum'a çekilir. Kısa süre sonra destek kıtalarından birkaçı Irak cephesine gönderilir. Ahmet Turan da bu kıtalardan birisinin komutanının yaveri olarak Irak cephesindedir.
    İngilizlere karşı savaşan 6. Türk Ordusu'na destek verirler. İngilizleri bozguna uğratırlar. Bir İngiliz tümenini generalleriyle birlikte esir alırlar. Ne yazık ki Türk Ordusu bu cephede de Arapların azizliğine, daha doğrusu ihanetine uğrar. İngilizlerin bağımsızlık vaadlerine ve dağıttıkları altınlara aldanan Araplar Türk Ordusu'nu arkadan vururlar. Bu amansız çatışmalarda Ahmet Turan bacağından yaralanır. İyi bir tedavi göremez. Yaraları iyileşir ama bacak kemiğinin eğri tutması sebebiyle ayağı garip bir görünüm alır. Topallayarak yürümektedir.
    İki yıl kadar bu bölgede İngiliz-Hint ve aldatılmış Araplara karşı savaşırlar. Ne hazin ki Bağdat'ı Araplara bırakmak zorunda kalırlar. O günlerde İstanbul'dan bir emir gelir. Destek kıtalarından birkaçı Galiçya'ya gidecektir. Ruslara karşı savaşan Türk kolordusuna katılacaklardır.
    Ahmet Turan'ın içinde bulunduğu kıta da gidecektir. Komutanı onu götürmek istemez. Ahmet Turan, kıtasından ayrılmamak için komutanına yalvarır yakarır. Sonunda arzusuna kavuşur. Komutanı onu yine yanında götürür. Aylardan sonra Galiçya önlerindedirler.
    İki yılı aşkın bir süre de bu bölgede bulunurlar. Almanlarla birlikte Ruslara karşı savaşılar. Zaman zaman çok zor durumlarda kalırlar.
    Ahmet Turan birçok arkadaşını kaybeder. Birçok arkadaşı sakat kalır. Nice arkadaşı atılan bombaların altında parçalanıp meleklere katılır. Kendisi de bir kez daha yaralanır. Siperdeyken kafasına hedeflenen kurşun sakat bacağına saplanır. Bir şarapnel parçası da burnunu, çenesini dağıtır. Yine iyi bir tedavi yapılamaz. Ayağı daha da eğri ve sakat kalır. Yüzü gözü tanınmaz olur.
    Türkler bu cephede de Amerika'nın ve Bulgaristanların hıyanetine uğrar ve perişan bir vaziyette çekilirler.
    Birinci Dünya Savaşı sona ermiş, Türkler, Avusturya-Macaristan ve Almanya ile birlikte savaşı kaybederler. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra İstanbul'a dönerler.
    Askerler terhis edilir. Ahmet Turan da silahını teslim eder. Silahı ile birlikte ruhunu, canını bıraktığını zanneder. Kendisiyle özdeşleşen silahından ayrı yaşayamayacağını düşünür. Düşmanları için göz dağı, kendisi için arkadaş, kardeş olan, güvendiği, dayandığı silahı artık onunla değildir. Bir değnek bulur, şimdiden geri ona dayanarak yürüyecektir.
    Memleketine, köyüne dönmek istemektedir. Yedi yıldır köyünden, eşinden, çocuğundan, anne ve babasından haber alamamıştır. Onların hasretiyle buram buram yanmaktadır. Onlarla kucaklaşacağı anı, onlara savaş hatıralarını anlatacağı günü aramaktadır. Topal bacağıyla kanatlanmış kuş gibidir. Uçmak istiyor, havalanıp köyüne konmak, yıllardır yolunu gözleyen eşine, çocuğuna ulaşmak istiyor.
    Komutanı ülkesinin neresinde neler olduğunu iyi bilmektedir. Yunanlıların İzmir'i işgal ettiğini, İtalyanların Antalya'yı, Fransızların Kahramanmaraş'ı, İngilizlerin Adana'yı, Rus ve Ermenilerin doğu illerini aldıklarını biliyor. Hatta Rus ve Ermenilerin Erzincan'dan Gümrü'ye kadar yol güzergâhındaki bütün Türk köylerini yaktıklarını, insanlarını öldürdüklerini, bütün varlıklarını alıp götürdüklerini biliyordu. Bu köyler arasında Ahmet Turan'ın köyünün de talan edildiğini ve bütün halkının samanlıklara doldurularak yakıldığını öğrenmişti.
    Komutan, bütün bunları bildiği için Ahmet Turan'ı İstanbul'da alıkoymak istemektedir. Yıllardır yanından ayırmadığı ve cepheden cepheye birlikte koştukları bu kahraman ve yiğit vatan evladını bırakmak istememektedir. Ancak bir türlü gerçekleri de ona söyleyememektedir.
    Ahmet Turan vedalaşmak için komutanının yanına gelir. Elini öpmek helallik almak ister. Komutanı elini öptürmek, o yaralı dağ parçası yiğidi kucaklar bağrına basar. Bir süre onu bırakmaz. Vücudunun büyük bir parçasının kopup gittiğini zanneder. Yüreği yanar, gözleri yaşarır ama Ahmet Turan'a hissettirmez. Kollarını çözüp bu defa omuzlarından tutup bir müddet yüzünü seyreder. İç cebinden bir kağıt çıkarır, üzerine bir şeyler yazar ve katlayıp Ahmet Turan'a uzatır ve ekler:
    -Ahmetçiğim, adresimi yazdım. Sakın kaybetme. Memleketine, köyüne git. Bir müddet kal, hasret gider. Eğer sıkıntıya düşersen, iş güç bulamazsan dön, bana gel. Sana iş güç bulabilirim. Burada birlikte yaşarız.
    Ardından yan cebinden çıkardığı birkaç kuruşu da Ahmet Turan'ın eline tutuşturur.
    -Bu birkaç kuruşu da al, gereğin olur.
    Ahmet Turan pusulayı alıp sürekli göğsünde taşıdığı hamailin arasına koyar. Parayı almak istemez. Komutanın ısrarı üzerine onu alır paltosunun iç cebine koyar. Teşekkür eder.
    Ahmet Turan İstanbul'dan ayrılır. O artık Kars yolundadır. Eşine, annesine, çocuğuna, babasına gitmektedir. Köyden köye, şehirden şehire, o topal bacağı ile sürünüp yürümektedir. Kimi gün yaya, kimi gün rastladığı at arabalarına binerek kimi zaman at, katır kafilelerine katılarak aylardan sonra Kars'a ulaşır.
    Şehir tanınmaz hâldedir.Sanki yedi yıl önce bıraktığı şehir gitmiş yerine başka bir şehir gelmiştir. Sözün gerçek anlamı ile harpten çıkmış bir şehir. Çarşıyı pazarı dolaşır bir tek tanıdık simaya rastlayamaz. İçinde ağır bir sıkıntı oluşur. Kalbi sıkışır.. Duman dolmuş bir aşhaneye girmiş gibidir. Bir an önce şehirden çıkmak ister. Tenha bir bakkalda biraz şeker, çay ve şekerleme bulur, alır. Annesi, babası, eşi ve çocuğu için İstanbul'dan satın aldığı hediyelerin yanına kor ve bohçayı bağlayıp omuzuna atar. Köyün yolunu tutar. Ata ocağı, yâr kucağı olan köyü, Kars'ın 10 km. doğusundadır. Normal bir insan iki saatte varır. Ancak Ahmet Turan topaldır, üç dört saatte ancak varacaktır.
    Yol boyunca eşini, evlilik günlerini, kızı Elif'i, annesini, babasını düşünür. Elif'in şimdi sekiz yaşında güzel bir kız olduğunu hayâl eder.
    Köyün yanıbaşındaki derin vadinin karşı kaşına varır. Oradan köy nispeten görülmektedir. Elindeki değneğe dayanıp biraz dinlenmek ve köyünü seyretmek ister. Garip bir hava hisseder. Burnuna yanık kokuları gelir. Köyün camisinin ahşap minaresi, o güzelim ağaçlar, ağaç, direklerin başındaki leylek leylek yuvaları, hiçbirisi görülmüyor. Sanki köy yere gömülmüş. Bir şeyler göremez. Ortalıkta kimseler de yoktur. Herkes yaylaya gitmiş gibi. Oysa yayla mevsimi değil. Bir anlam veremez. Yerinde duramaz, kafası, beyni uğuldamaktadır. Aklına çok garip şeyler gelir. Bir solukta vadinin dibine iner ve karşı yamaca tırmanmaya başlar. Kocaman yokuşu nasıl çıktığını bilemez. Vadinin diğer kaşına çıktığında köyün tamamını karşısında bulur. Acı gerçekle yüz yüze gelir. Dünyası yıkılır. Köy baştan başa yakılmıştır. Kimse yoktur. Bütün evler yerle bir olmuştur. Donakalır. Birden kendi evine doğru koşar. Bütün köy evleri gibi onun evi de yakılıp yıkılmıştır. Ahmet Turan'ın vücudu çözülür. Kolu kanadı yanına düşer. Dökülüp dağılacak gibidir. Bohça omzundan yere düşer. Ayakta duramaz. Takati kesişir. Bir taşın üzerine yığılır. Ellerini değneğine, alnını da ellerinin üzerine dayayıp donup kalır. Gözlerinin yaşı yerleri ıslatmaktadır.
    Başından geçenler gözlerinin önünden geçer. Komutanının sözlerinin hatırlar. Adresini ona niçin ısrarlar verdiğini o anda anlar.
    Bir müddet yanıp kavrulduktan sonra kalkıp yakılıp yıkılan evlerin arasında dolaşır. Köyün kenarındaki mezarlığa varır. Alelâde yapılmış mezarları görür. Ölülerin, kimseler tarafından toplanıp gömüldüğünü anlamakta gecikmez. Çünkü birçok cephede defalarca bu işi kendisi de yapmıştı. Mezarların toprağına yüzünü sürer, ağlar. Fatihalar okuyup ruhlarına bağışlar. Yanıp kül olan annesinin, babasının, eşinin, çocuğunun, hısım akrabalarının, ellerini yüzlerini öpmeyi umarken küllerini, topraklarının öpmek durumunda kalır.
    Geceye kalmadan köyden ayrılır. Yola iner, Kars'a gitmekte olan bir at arabasına biner. Arabacı, epey ötede bulunan Subatan köyünün Ermeni katliamından kurtulan sakinlerinden birisidir. Tanışırlar. Ahmet Turan, köylerinin ve köylülerinin başına gelenleri sorar. Adam, içi sızlayarak anlatır.
    Kâzım Karabekir Paşa'nın ordusunun Erzurum'a geldiğini öğrenen Ermenilerin Kars ve çevresinden katliama başladıklarını, Derecik Köyü'nün 671 sakinini samanlıklara doldurup, gazyağı, benzin dökerek yaktıklarını, kaçmaya çalışanları ise balta, kılıç ve yaylım ateşi ile öldürdüklerini, 671 kişiden sadece 11 kişinin kurtulabildiğini, bütün bu bölgedeki köyleri aynı şekilde yakıp yıktıklarını, talan ettiklerini göz yaşlarını boğularak söyler.
    Ahmet Turan durumu bütün açıklığı ile öğrenir. Artık Kars'ta durmanın yersiz olduğunu anlar. Arabacıdan ayrılırken düşürdüğü bohçayı hatırlar. Arabacıya köyünün girişinde bıraktığı bohçayı almasını içindekileri ihtiyacı olanlara dağıtmasını rica eder.
    Tekrar yollara düşer. Aynı yollardan aynı sıkıntı ve engellerle karşılaşarak aylardan sonra İstanbul'a ulaşır.
    Komutanın adresi Avrupa yakasındadır. Yolcu vapuruna binerek karşı tarafa geçmek ister. Rıhtımın, güvertenin tutacaklarına tutunarak güçlükle vapura biner. Vapur fazla kalabalık değil. Kimsenin oturmadığı büyük bir banka sendeleyip tutunarak oturur. Perişan hâldedir. Vücudu ve ruh hâli ülkesinin durumu gibidir. Saçı sakalı birbirine karışmış, avurtları çökmüş, çenesinin eğriliği ve yüzündeki derin yara izleri çehresini garip bir görünüme sokmuştur. Ayağının topallığı ise yürek yakmaktadır.
    Karşı tarafta birkaç kadın ve yetişkin bir kız oturmaktadır. Bunlar Ahmet Turan'ı seyretmektedirler. Onun yedi yıldır sırtından çıkaramadığı parça parça olmuş paltosuna, şalvarının uyumsuz çarpık yamalarına, yüzünün yamukluğuna ve eğik bükük topal ayağına bakıp durmaktadırlar. Aralarındaki, dış görünüşü ve tavırlarıyla yabancıyı andıran bakımlı ve alımlı kız, Ahmet Turan'a bakıp bakıp güler. Ahmet Turan bu durumdan çok müteesir olur. Yıllardır onlar için savaştığı insanlardan ilgi, sevgi beklerden böyle bir tavırlar karşılaşması onu perişan eder. Kalkıp oradan uzaklaşır. Güvertenin en kenarından bir direğe tutunup denizi ve uzakları seyre dalar. Kendisine karşı yapılan bu hakarete bir anlam veremez. Aklına, bir arkadaşının geçende anlattıkları gelir. İşgal kuvvetleri komutanı Fransız generali İstanbul'a girerken bazı İstanbullu kızlar, kadınlar Fransız ve İngiliz askerlerine çiçekler atmış. Onlara pasta çörek ikram etmişler. Acaba bu kadın ve kızlar da onlardan mıdır diye aklından geçirir. Şaşkın vaziyettedir. Vatanında kendisini garip hissetmektedir. Herkese küsmüş gibi kimsenin yüzüne bakmaz.
    Vapurdan inip epey uzaklaştıktan sonra hamailin içerisinden adresi çıkarır ve rastladığı kimselere sora sora komutanının evine varır. Kucaklaşırlar. Gözyaşları birbirine karışır. Ahmet Turan çocuk gibi ağlamaktadır. Hıçkıra hıçkıra, içini çeke çeke dakikalarca ağlar, anlatır. O sırada komutanın arkadaşlarından Mehmet Nail Bey'in oğlu askerî tıbbiye öğrencisi Hüseyin Nihâl olayı seyretmekte anlatılanları dinlemektedir.
    Hüseyin Nihâl, bu fedâkar ve kahraman Türk gazisine yapılan densizliğe çok üzülür ve gençlik heyecanını da katarak Ahmet Turan'ın ağzından o arsız kıza bir şiirle cevap verir:

    TOPAL ASKER

    Ey saçları “alagarson” kesik hanım kız!
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
    Bacağımla alay etme pek topla diye.
    Bir sorsana o topallık nerden hediye?
    Sen Şişli’de dans ederken her gece, gündüz
    Biz ötede ne ovalar, çaylar, ne dümdüz
    Yaylaları geçtik, karlı dağları aştık;
    Siz salonda dans ederken bizler savaştık.
    Ey dudağı kanım gibi kıpkırmızı kız,
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
    Olan işler dimağını azıcık yorsun!
    Biliyorum elbisemle eğleniyorsun;
    Biliyorum baldırını o kadar nazla
    Örten bir tek ipek çorap kıymetçe fazla
    Benim bütün elbisemden… Hatta kendimden…
    Biliyorum: Çünkü bugün şu dünyada ben
    Neyim? Bir hiç… işe güce yaramaz, topal…
    Sen sağlamsın senin hakkın dünyadan zevk al:
    Çünkü orda düşmanlarla boğuşurken biz
    Siz muhteşem salonlarda şarap içtiniz!
    Ey gözünün rengi bana yabancı güzel,
    Her yolcunun uğradığı ey hancı güzel!
    Sen yabancı kucaklarda yaşarken her gün
    Yapıyorduk bizde kanla, barutla düğün.
    Sen o sıcak odalarda cilveli, mahmur
    Dolaşırken… Biz de tipi, fırtına, yağmur,
    Kar altında kanlar döktük, canlar yıprattık;
    Aç yaşadık, susuz kaldık, taşlarda yattık
    Sen açılmış bir bahardın, biz kara kıştık;
    Bizden üstün ordularla böyle çarpıştık…
    Gülme bana bakıp pek arsız arsız
    Sen ey dışı güzel, fakat içi çamur kız!
    Sana karşı haykıranı mecbursun dinle;
    Bugün hesap göreceğiz artık seninle:
    Ben cephede geberirken, geride vatan
    Aşkı ile bin belalı işe can atan
    Anam, babam, karım, kızım eziliyorken
    Dağlar kadar yük altında… Gel, cevap ver, sen
    Bana anlat, anlat bana, siz ne yaptınız?
    Köpek gibi oynaştınız, fuhşa taptınız!
    Anavatan boğulurken kıpkızıl kanda
    Yalnız gönül verdiniz siz zevke, cazbanda…
    Ey nankör kız, ey fahişe unutma şunu:
    Sizin için harp ederken yedim kurşunu.
    Onun için topal kaldı böyle bacağım,
    Onun için tütmez oldu artık ocağım.
    Nazlı nazlı yatıyorken sen yataklarda
    Sallanarak ölü kaldık biz bataklarda.
    Kalbur oldu süngülerle çelik bağrımız,
    Bu amansız boğuşmada öldü yarımız,
    Ya siz nasıl yaşadınız? Bizim kanımız
    Size şarap oldu sanki… Şehit canımız
    Güya sizin mezenizdi! Yiyip içtiniz;
    Zıpladınız, kudurdunuz arsız, edepsiz! …
    Gerçi salonlarda “yıldız” dı senin adın,
    Hakikatte fahişesin ey alçak kadın!
    Ey allıklı ve düzgünlü yosma bil şunu:
    Bütün millet öğrenmiştir senin fuhşunu.
    Omuzunda neden seni fuzuli çeksin?
    Kinimizin şiddetiyle gebereceksin! ..
  • Moda denilen şey o kadar çirkindir ki onu her altı ayda bir değiştirirler. (OSCAR WILDE)
    Bir tehlike anında gemiden uzaklaşan fareler, geminin batmamasını bir türlü affedemezler. (Wieslaw Brudzinski)
    Kurtlarla arkadaş ol, yalnız elinden baltayı bırakma. (Rus Atasözü )
    Rüzgara tüküren, kendi yüzüne tükürür. (İtalyan atasözü )
    Bir gün su içeceğin çeşmeye çamur sıçratma. (İsrail atasözü )
    Evlilik bir kale gibidir. Dışardakiler oraya girmek için, içerdekiler de çıkmak için uğraşır dururlar. (Çin atasözü )

    Boş bir çuvalın dik durması zordur. (Benjamin Franklin)
    Böcek olmayı kabullenenler, ezilince şikayet etmemelidirler. (F.Schiller)
    Bir yengece, doğru yürümesini asla öğretemezsiniz. (Aristophanes)
    Namuslu birisini aldatmak kadar kolay bir şey yoktur. (La Fontaine)
    İnsanlar başaklara benzerler, içleri boşken başlari havadadır, doldukça eğilirler. (Montaigne)
    Mert olmayan bir insanla işe başlamak, sonu gelmeyecek, ya da kötü bitecek bir yola çıkmak demektir. (Montesquie)
    Körlerin ülkesinde, tek gözlü insan kral olur. (Desiderius Erasmus)
    Eğer bir örs isen kendini sabit tut, eğer bir çekiç isen zamanında vur. (G.Herbert)

    Ağzında bal olan arının, kuyruğunda iğnesi vardır. (John Lyly)
    İnsanlar kötülüğü arzuları güçlü olduğu için değil, vicdanları zayıf olduğu için aparlar. (J.S.MILL)
    Başlayan herşey biter. (SENECA)
    Biten herşey yeniden başlar.Hiç bir şey yok olamaz. (BAHADIR)
    Sinir köpeklerin özelliğidir. (BAHADIR)
    Yaşlanmadan akıllanmayı çok isterdim. (B.SHAW)
    Az anlamak, ters anlamaktan iyidir. (A.FRANCE)
    Zayıfın kini, dostluğu kadar tehlikeli değildir. (V.DRAGUES)
    İstemek, “İstiyorum” demek değil, harekete geçmektir. (A.MAURROIS)

    İnsanların yaptığı sahteparalar kadar paraların yaptığı sahte insanlar vardır. (S.J.HARRIS)
    İnsanin hırsız olup olmadığı, suç ortağından sorulmaz ki! (C.MARLOWE)
    Birçok insan mutluluğu burnunun üstünde unutuğu gözlük gibi etrafta arar. (DROZ)
    Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince diğerleri de yanlış gider. (C.BRUNO)
    Yemine gerek görmeyecek kadar sözlerine sadık ol. (DALE CARNEGIE)
    Dev eserleri taşlar değil, onları işleyenler meydana getirir. (J.T.MOTLEY)
    Kuşlar gibi uçmasını, balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama kardeşçe yaşamayı öğrenemedik. (M.L.KING)
    Söz kalpten çıkarsa kalbe kadar gider, dilden çıkarsa kulağı aşamaz. (ARAP ATASÖZÜ )
    Bana “Ben sana zarar verebilirim, tekme atabilirim” dersen bil ki insana değil, eşşek ve ata uygun bir özellikle övünüyorsun. (EPIKTETOS)
    Duymak istemeyen kadar kötü sağır yoktur. (İTALYAN ATASÖZÜ )
    Nice kötü insanlar vardır ki hiç iyi yanları olmasa daha az tehlikeli olurlardi. (L.ROCHEFOUCAULD)
    Sonuçları değil, baslangıçları değiştirmek gerekir. (ALAIN)
    Geçmişin tehlikesi esir olmaktı, geleceğinki ise robot. (E.FROMM)

    Kendi kendimizin altında kalmamalıyız ki cemiyetin üstüne çıkalım. (NECIP FAZIL KISAKÜREK)
    Bir insanın tek başına mutlu olması utanılacak birşeydir. (A.CAMUS)
    Yarın bambaşka bir insan olacağım diyorsan. Niye bugünden başlamıyorsun? (EPIKTETOS)
    Nice insanlar gördüm üstlerinde elbise yok… Nice elbiseler gördüm içlerinde insan yok… (mevlana)
    Hakiki arkadaşlık sıhhatten farksızdır, kıymeti ancak elden gittikten sonra anlaşılır. (Golti)
    Kaplumbağaya dikkat et. Ancak kafasını çıkarıp risk aldığında ilerliyebiliyor. (James B.Conont )
    Küçük seylere gereğinden çok önem verenler,elinden büyük iş gelmeyenlerdir. (Eflatun)
    Yumuşak olma ezilirsin , sert olma kırılırsın. (VICTOR HUGO)
    İnsanların umudunu kırma.. Belki de sahip olduğu tek şey odur.
    Olgun insan güzel söz söyleyen değil, söylediğini yapan ve yapabileceğini söyleyen adamdır. (Confucius)
    Düşmanlarınızı sevin çünkü kusurlarınızı yalnız onlar açıkça söyleyebilir. (Benjamin Franklin)
    Evlilikte başarı yalnız aranan kişiyi bulmakta değil aynı zamanda aranan kişi olmaktır. (Foster Wood)
    Silgi kullanmadan resim çizme sanatına hayat denilmektedir. (John Christian)
    Kötümser yalnız tüneli görür, iyimser tünelin sonundaki ışığı görür, gerçekçi tünelle birlikte ışığı hemde gelecek treni görür. (J.Harris)

    Acı
    ■ İşi Çok Olanların Gözyaşları İçin Vakitleri Yoktur. LORD BYRON
    ■ Acı Çekmek, Ölmekten Daha Çok Cesaret İster. NAPOLEON
    ■ Tatlı Şeyler, Sonu İyi Biten Acılardır. AESKHYLOS
    ■ Hiçbir Şey, Acıdan Daha Hızlı Gelemez. BAİLEY
    ■ Dünkü Acılar, Bugünkü Sevinçlerin Kaynağını Oluşturur. POLLOK
    ■ Acı, Acıyı Bastırır. TÜRK ATASÖZÜ

    Açlık
    ■ Açlık, Kılıçtan Bile Keskindir. BEAUMONT İLE FLETCHER
    ■ Açlık, Dünyanın En Güzel Salçasıdır. CERVANTES
    ■ Aç Tavuk Düşünde Darı Ambarı Görür. TÜRK ATASÖZÜ

    Akrabalar
    ■ Akrabalarının Sevmediği İnsanı Kimse Sevmez. PLAUTUS
    ■ En Kötü Nefret, Akrabaların Nefretidir. TACITUS
    ■ Akrabalar, Ne Yaşamasını Nede Ölecek Zamanı Bilen İnsanlardır. OSCAR WILDE

    Alçakgönüllülük
    ■ Övülmek İsterseniz,Alçak Gönüllülüğü Yem Olarak Kullanabilirsiniz. CHESTERFİELD
    ■ Gerçekten Alçak Gönüllü Olan Bir İnsan, Kendisinden Hiç Söz Etmeyen İnsandır. LA BRUYERE
    ■ İnsan Gururu Yüzünden De Alçak Gönüllü Olabilir. MANTAİGNE
    ■ İnsan Yüzü Kızaran Hayvandır. MARK TWAİN
    ■ Bir Adamın Gerçekten Büyük Olup Olmadığını, Onun Alçak Gönüllülüğünden Anlayabilirsiniz.
    ■ Senden İyilere Yerini Vermesini Bil. KEBLE

    Aptallık
    ■ Her Aptal Onu Beğenen Başka Bir Aptal Bulur. BOİLEAU
    ■ Gençler, Yaşlıların Aptal Olduklarını Sanırlar, Ama Yaşlılar Gençlerin Aptal Olduklarını Bilirler.
    ■ Bilgili Bir Aptal, Bilgisiz Bir Aptaldan Daha Aptaldır. MOLİERE
    ■ Büyük Tehlike, Yarı Aptallarla Yarı Akıllıların Arasında Yatar. GEOTHE
    ■ Eğer Hiç Aptal Görmek İstemiyorsanız, Gözlüklerinizi Kırın. RABELAİS
    ■ İnsanlar Aptal Olarak Yaşayabilirler; Ama Aptal Olarak Ölemezler. YOUNG
    ■ Aptal Ata Binmiş, Bey Oldum Sanmış. TÜRK ATASÖZÜ
    ■ Kendini Akıllı Sanan Herkes Aptaldır. VOLTAİRE
    ■ Yaşamanın Tadını Çıkarmaktan Korkana Aptal Derim. ALBERT CAMUS

    Aşk
    ■ İlk Ve Son Aşkımız Kendimize Karşı Olandır. BOVEE
    ■ Aşk, Masraflarla Çevrilmiş Bir Duygu Okyanusudur. LORD DEWAR
    ■ Gençlerin İstekleri: Aşk, Para, Sağlık. Yaşlıların İstekleri: Sağlık, Para, Aşk. Erkekler Aşka Aşık Olarak Başlarlar,Kadınlara Aşık Olarak Bitirirler; Kadınlarda Erkeklere Aşık Olarak Başlar, Aşka Aşık Olarak Bitirirler. REMY DE GOURMONT
    ■ Aşk Fransa’da Bir Komedi, İngiltere’de Bir Trajedi,İ Talya’da Bir Opera, Almanya’da Bir Melodramdır. MARGUERİTE BLESSİNGTON
    ■ Aşk, Deniz Meltemleri Gibidir; Sesini Duyarız, Nereden Nereye Gittiğini Kestiremeyiz. BORNE
    ■ Aşkın Gözü Kördür. PROPERTİUS
    ■ Aşk, Yüreklerden Gökyüzüne Kadar Uzanan Ateşten Bir Merdivendir. E.GEİBEL
    ■ Aşk, Yepyeni Kalabilen Eski Bir Masaldır. H.HEİNE
    ■ Aşkın Gelişi, Aklın Gidişidir. ANTOİNE BRET
    ■ Beni Az, Ama Uzun Sev. MARLOWE
    ■ Aşk, Geceyi Bile Gün Işığına Boğabilir. A. SALLE
    ■ Sevmeyi Bilmeyen, Ölmeyi De Bilmez. ANONİM
    ■ Aşk, Sürekli Bir Mutluluktur. GEORGE SAND
    ■ En Tatlı Gelen Sevinç Ve En Kötü Gelen Acı Aşktır. BAİLEY

    Babalar
    ■ Baba Bilgisiyle Adam Olunmaz. TÜRK ATASÖZÜ
    ■ Baba Malı Tükenir. TÜRK ATASÖZÜ
    ■ Babalar, Doğanın Yarattığı Bankerlerdir. FRANSIZ ATASÖZÜ

    Bağışlamak
    ■ Bir Düşmanı Bağışlamak, Bir Dostu Bağışlamaktan Daha Kolaydır. MME.DOROTHEE DELUZY
    ■ Başkalarını Hep Bağışla; Kendini Hiç Bağışlama. SYRUS
    ■ Sevdiklerimiz, Bizi Aldattıkları Zaman Onları Bağışlarız. Aslında En Az Bağışlanması Gereken Kişiler Onlardır.

    Basın
    ■ Basın, Milletin Müşterek Sesidir. ATATÜRK
    ■ Meclis, Konuşma Ve Basın Hürriyetlerini Kısan Kanunlar Yapamaz. ABD ANAYASASI.
    ■ Basın Hürriyeti Kalkarsa, Vicdan, Eğitim, Konuşma Hürriyetleri De Kalkar. F.D.ROOSEVELT
    ■ Basın Hürriyeti, Öteki Hürriyetlerin Emniyet Sübabıdır; Diktatör Hükümetlerden Başka Hiçbir Kuvvet Onu Kısamaz.GEORGE MASON
    ■ Bizi İdare Edenler, Hükümetler Ve Gazetelerdir. WENDEL PHİLLİPS
    ■ Gazetesiz Bir Hükümet İdaresine, Hükümetsiz Bir Gazete İdaresini Tercih Ederim. JEFFERSON
    ■ İyi Bir Başyazıda İnsanlara Kendi Düşüncelerinizi Değil, Onların Düşüncelerini Verebilirsiniz.
    ■ Hürriyetimiz, Basın Hürriyetine Dayanır; Basın Hürriyetide Kaybolmadan Kısılmaz. A.BRİSBANE
    ■ Üç Gazete, Beni Yüz Sancaktan Daha Çok Korkutur. NAPOLEON

    Başarı
    ■ Hiçbir Başarı Kazanamayanlar İçin En Tatlı Şey, Başarıdır. EMİLY DİCKİNSON
    ■ Dünyada Başarı Kazanmanın İki Yolu Vardır: Kendi Aklından Faydalanmak, Başkalarının Akılsızlığından Faydalanmak. BRUYERE
    ■ Dünyada Başarı Kazanabilmek İçin Aptal Görünmeli, Akıllı Olmalıdır. MONTESQUİEU

    Bekarlık
    ■ Bekar Bir Adam, Son Saniyede Daha İyisini Bulan Kadınların Bir Hatırasıdır. ANONİM
    ■ Topluma En Büyük Eserleri, Çocuksuz Adamların Evlenmemiş Olanları Vermişlerdir. BACON
    ■ Bekar Gözüyle Kız Alınmaz. TÜRK ATASÖZÜ

    Bencillik
    ■ Sevgililerin Birbirilerinden Hiç Bıkmamalarının Sebebi, Hep Kendilerinden Söz Etmeleridir.
    ■ Herkesin Sizden İyi Bir Şekilde Söz Etmesini Mi İstiyorsunuz? Öyleyse Kendinizi Övmeyin.PASCAL

    Bilgi
    ■ Gençken Bilgi Ağacını Dikmesek, Yaşlandığımız Zaman Gölgesine Sığınacak Bir Yerimiz Olmayacaktır. S.R.CHAMFORT
    ■ Bilgi, Sevgiyle Zekanın Anasıdır. A.W.HARE
    ■ Bütün Bildiğim, Bir Şey Bilmediğimdir. SOKRATES
    ■ Bazı Şeyleri Yarım Bileceğine, Bir Şey Bilme Daha İyi. NİETZSCHE
    ■ İnsanın, Cahil Olduğunu Bilmesi Bilgiye Atılmış İlk Adımdır. DİSRAELİ
    ■ Dünyada En Zor Şey, İnsanın Kendini Bilmesidir. THALES
    ■ Bildiklerini Saatin Gibi Kullan; Kendine Sakla. Herkesin Ortasında Sık Sık Çıkarıp Caka Satma. CHESTERFİELD
    ■ Başkalarını Bilen Kimse Bilgili, Kendini Bilen Kimse Akıllıdır. LAO-TSZE
    ■ Ne Olacağımızı Değil, Ne Olduğumuzu Biliriz. SHAKESPEARE
    ■ Bazı İnsanlar Koca Evreni Bilirler De Kendilerini Bilmezler. LA FONTAİNE
    ■ Çok Bilenin,Derdi De Çok Olur. LESSİNG

    Boş İnançlar
    ■ Boş İnançlar, Cılız Akıllıların Dinleridir. BURKE
    ■ Boş İnançlarda, Tanrıya Karşı Duygusuz Bir Korku Vardır. CİCERO

    Ceza/Cezaevi
    ■ Suçluları Asmak Onları İyileştiremez Ki. VOLTAİRE
    ■ En Büyük Cezaevi Taş Duvarların, Demir Parmaklıkların Değil, İnsan Kafasının İçidir. LOVELACE
    ■ Haklıların Mahkum Edildiği Bir Ülkede, Bütün Doğruların Yeri Cezaevidir. THOREAU

    Cumhuriyet
    ■ Cumhuriyetler Zenginlikten, Diktatörlerde Yoksulluk Yüzünden Yıkılırlar. MONTESQUİEU

    Çocuklar
    ■ Çocuklar İyi Yapmanın En İyi Yolu Onları Sevindirmektir. OSCAR WILDE
    ■ Çocukları Eleştirmecilerden Çok, Örneklere İhtiyacı Vardır. JOUBERT
    ■ Bir Çocuk Sütle Ve Övgüyle Beslenir.LAMB
    ■ Çocuk Mantığın Uykusudur. ROUSSEAU
    ■ Mutlu Çocuk! Beşik Ne Büyük Geliyor Sana; Büyü De Bakalım Dünyaya Sığabilecek Misin?
    ■ Çocuklar Uyuya Uyuya Büyür, İhtiyarlar Uyuya Uyuya Ölür. TÜRK ATASÖZÜ
    ■ Çocukları Duymayınız, Görünüz. İNGİLİZ ATASÖZÜ

    Davranışlar
    ■ Erkekler Yasaları, Kadınlar Davranışları Şekillendirir. DE SEGUR
    ■ Davranışlar Herkesin Kendini Seyrettiği Bir Aynadır. TERENCE

    Dedikodu
    ■ Dünyada, Kendi Hakkında Konuşulmaktan Daha Kötü Bir Şey Vardır; Kendi Hakkında Konuşulmamak.OSCAR WILDE

    Değişme
    ■ Irmaktan Geçerken At Değiştirilmez.TÜRK ATASÖZÜ
    ■ Her Gün Değişiyoruz; Düşüncelerimizle Eserlerimiz Nasıl Aynı Kalabilir? CARLYLE
    ■ Yüksek Bir Mevkiye Yerleşen Alçak Bir Kişiden Daha Kötü Bir Şey Olamaz. CLAUDİANUS

    Demokrasi
    ■ Demokrasi, Halkın Halk Tarafından Halk İçin İradesidir.LİNCOLN
    ■ Demokrasinin Kusurları, Yine Demokrasiyle Kapatılır. ALFRED E.SMİTH
    ■ Demokrasi Demek, ”Sende Benim Kadar İyisin” Demektir. THEODORE PARKER

    Deney
    ■ Deneyler, En İyi Öğretmenlerdir. Yalnız Okul Masrafları Biraz Çoktur. CARLYLE
    ■ Başkalarının Deneylerinden Yararlanmayı Bilecek Kadar Akıllı Kimse Var Mı Şu Dünyada.

    Diktatörlük
    ■ Nasıl Güneş Batmadan Akşam Olmazsa; Basının Elinden Özgürlüğü Alınmadan Da Diktatörlük Olmaz. COLTON
    ■ Bir Ulusu Tek Kişinin İdare Edebileceğine İnanırım, Şu Şartla: O Adam Ayaklarında Çizme, Elinde Kırbaç, O Ulus Sırtında Semerle Doğarsa.
    ALGERNON SİDNEY
    ■ İyi Bir Anayasa, En İyi Diktatörlükten Kat Kat İyidir. MACAULAY

    Dil
    ■ Kendi Dilini Tam Olarak Bilmeyen, Başka Dili De Öğrenemez. G. BERNARD SHAV
    ■ Kuşlar Ayaklarıyla, İnsanlar Dilleriyle Yakalanırlar. THOMAS FULLER
    ■ Dil Sürçeceğine Ayak Sürçsün Daha İyi. HERBERT
    ■ Dilsiz Olmak, Çok Söylemekten Yeğdir. TÜRK ATASÖZÜ

    Dilenciler
    ■ Ölü Bir İmparator Olmaktansa, Yaşayan Bir Dilenci Olmak Daha İyidir. LA FONTAİNE
    ■ Bir Dilenciyi At Sırtına Koy Da Bak, Nasıl Dört Nala Sürüyor. BURTON
    ■ Dilencilerin Seçmeye Hakkı Yoktur. BEAUMONT İLE FLETCHER

    Doktrinin
    ■ Doktrinin Derisi Soğukluktur, Ama İçi Tıka Basa Samanla Doludur. HENRY W.BEECHER DOSTST
    ■ Üç Gerçek Dost Vardır: Yaşlı Bir Eş, Yaşlı Bir Köpek, Hazır Para. FRANKLIN
    ■ Dostu Olmayanın Düşmanı Da Olmaz. TENNYSON

    Düşman
    ■ İnsanın En Büyük Düşmanı Kendisidir. CİCERO
    ■ Bir Tek Düşmanı Olan, Her Yerde Onunla Karşılaşır. EMERSON
    ■ Tanrı’ya Ettiğim Dua Pek Kısadır: ”Tanrım, Düşmanlarımı Gülünç Duruma Düşür. ”VOLTAİRE
    ■ Düşmanın Eline Kılıç Verilmez. TÜRK ATASÖZÜ
    ■ Düşmanın Karınca Gibi İse Sen Onu Fil Gibi San. TÜRK ATASÖZÜ
    ■ Düşmanım Dost Olacağına, Düşman Olsun Daha İyi. BİAS
    ■ Uyuyan Köpeği Uyandırmaya Gelmez. ALLESSANDRO ALLEGRİ
    ■ Unutma Ki, Ağzında Bal Olan Arının Kuyruğunda Da İğnesi Vardır. LYLY

    Düşünce
    ■ Fikirler Cebir Ve Şiddetle, Top Ve Tüfekle Asla Öldürülemez. ATATÜRK
    ■ Büyük İşler Gibi, Büyük Düşüncelerinde Davula İhtiyaçları Yoktur. BAİLEY
    ■ Uyuyan Düşünce, Bir Daha Uyumaz. CARLYLE
    ■ Düşünceler İyi Ve Cesur Olanların Beyinlerinde, Kollarında Gelişmelidir; Yoksa Rüya Olmaktan İleri Gidemezler. EMERSON
    ■ Hiçbir Ordu, Zamanı Gelmiş Bir Düşünceye Karşı Koyamaz. VİCTOR HUGO
    ■ Düşüncelerini Değiştirmeyenler Sadece Aptallarla Ölülerdir. LOWELL
    ■ Düşünüyorum, Öyleyse Varım. DESCARTES
    ■ Düşünmeden Öğrenmek, Vakit Kaybetmektir. KONFİÇYUZ
    ■ Herkes Düşüncelerinde Yanılabilir. Ama Aptallar Bir Türlü Yanıldıklarını Anlayamazlar. CİCERO
    ■ Soylu Düşünceleri Olan Kişiler Yalnız Değildirler. SİR PHİLİP SİDNEY
    ■ Büyük Düşünceler, Yürekten Doğar. VAUVENARGUES
    ■ İnsan, Savaşmadığı Düşüncelerini Değiştiremez. THOMAS MANN
    ■ Düşünce Rüzgar, Bilgi, Yelken, İnsanlık Bir Kayığın Kendisidir. A.W.HARE
    ■ Ölümsüz Olarak Bildiğim Tek Şey, Düşüncedir. MEREDİTH
    ■ Acayip Şeyler, Acayip Düşüncelerden Doğar. SHELLEY
    ■ Düşüncelerle Karşılaşınca, Zayıflar Korkar, Aptallar Karşı Gelir, Akıllılar Karar Verir. J.ROLAND
    ■ Alçakgönüllü Yüreklerde Yaşayan Düşünceler, Yüksek Düşüncelerdir. MONTAİGNE

    Gece
    ■ Gecenin Kara Pelerini Herkesi Aynı Şekilde Örter. DU BARTAS
    ■ Sabah Yaklaştıkça, Gece Kararır. LONGFELLOW
    ■ Gece, Kadınlarla Yıldızları Güzel Gösterir. LORD BYRON
    ■ Gecenin Binlerce Gözü Vardır. W.BOURDİLLON

    Geçmiş
    ■ Geleceğin En İyi Peygamberi Geçmiştir. JOHN SHERMAN
    ■ Geçmişi Hatırlamayanlar, Onu Bir Kere Daha Yaşamak Zorunda Kalırlar. GEORGE SANTAYANA
    ■ Geçmiş, Bir Kova Külden Başka Bir Şey Değildir. CARL SANDBURG

    Gelecek
    ■ Dünyada Her Şey Yıkılsa Bile, Gelecek Yerinde Durur. BOVEE
    ■ Geleceği Hiç Düşünmem; Ansızın Geliverir. ALBERT EİNSTEİN
    ■ Bu Günü Görmek.Geleceği Görmekten Daha Kolaydır. FRANKLİN
    ■ Geleceği Satın Alabilecek Tek Şey, Bugündür. SAMUEL JOHNSON

    Gençlik
    ■ Geçlik, İnsanın Başına Hayatta Bir Kere Gelir. LONGFELLOW
    ■ Gençliğimizin Rüyalarından Ayrılmalıyız. SCHİLLER
    ■ Ne Kadar Uzun Yaşarsanız Yaşayın; İlk Yirmi Yıl Ömrünüzün En Uzun Yarısıdır. SOUTHEY
    ■ Gençlikte, Güzellikte Akıl Arama! HOMEROS

    Gözler
    ■ Gözler Kendilerine, Kulaklar Başkalarına İnanırlar. ALMAN ATASÖZÜ
    ■ İnsan, Gözleri Kapalı Olduğu Zaman Da Görebilir. COLERİDGE
    ■ Bütün Mesele, Ruhları Görebilecek Gözler Edinmektir. LORD BYRON
    ■ Gözler İnsan Ruhunun Penceresidir. DU BARTAS

    Gözyaşları
    ■ Gözyaşları, Acının Sessiz Sözleridir. VOLTAİRE
    ■ Gözyaşları, İnsan Ruhuna Yağan Yaz Yağmurlarıdır. ALFRED AUSTİN
    ■ En Çabuk Kuruyan Şey, Gözyaşıdır. CİCERO

    Gurur
    ■ Gururla Zayıflık, İkiz Kardeştirler. LOWELL
    ■ Küçük İnsanların Büyük Gururları Vardır. VOLTAİRE
    ■ Bütün Büyük Yanlışlıkların Altında Gurur Yatar. RUSKIN
    Kadın
    ■ Bir Kadın Sevgisine Ulaşmak İçin Geçilen Yolların En Kısası”Acındırmak”Tır. B.I.FLETCHER
    ■ Kadını Güzel Yapan Tanrı; Sevimli Yapanda Şeytandır. VİCTOR HUGO
    ■ Kadınların Aşkları Suya Yazılmış İnançlarıda Kuma Çizilmiştir. AYTOUN
    ■ Kadınların Üzüntüsü Yaz Fırtınası Gibidir; Şiddetli Ama Kısa Olur. JOANNA BAİLLİE
    ■ Kadın İnsanın Gölgesi Gibidir; Kovalarsanız Kaçar, Kaçarsanız Kovalar. CHAMFORT
    ■ Erkekler, Kadınlara İstediklerini Söylerler; Kadınlar, Erkeklere İstediklerini Yaparlar. DE SEGUR
    ■ Kadınların Çoğu, Resimleri Kadar Genç Değildir.SİR MAX BEERBOHM
    ■ Kadınlar, Gururlarını Kurtaran Yalanlardan Hoşlanırlar. G.F.ATHERTON
    ■ Kadınların Ellerine Düşeceğine Kucaklarına Düş. BİERCE
    ■ Kadınların En Büyük Suçları Erkeklere Benzemek İstemeleridir. DE MAİSTRE
    ■ Kadının Namusunu Erkeklere Karşı Koruması, Ününü Kadınlara Karşı Korumasından Çok Daha Kolaydır. ROCHEBRUNE
    ■ Kadının Kötüsü Kadar Kötü, İyisi Kadar Da İyi Bir Yaratık Yoktur. EURİPİDES
    ■ Bir Kedinin Dokuz Canı, Bir Kadının Da Dokuz Kedi Kadar Canı Vardır. FULLER

    Kalem
    ■ Kalem, Kılıçtan Daha Güçlüdür. BULWER-LYTTON
    ■ Kalem, Acemi Avcıların Elinde Hedefini Şaşıran Bir Ok Da Olabilir. BARACCİO
    ■ Dünyayı Yönetenler Kalem, Mürekkep Ve Kağıttır. JAMES HOWELL

    Kan
    ■ Kan Dökenin Kanı Temiz Kalmaz. BARACCİO

    Kandırma
    ■ İnsanı Kendisi Kadar Kimse Kandıramaz.GREVİLLE

    Evlilik
    ■ Bütün Bildiklerini Karısına Söyleyen Koca, Az Şey Biliyor Demektir. THOMAS FULLER
    ■ Karılar; Gençlerin Sevgilisi, Orta Yaşlıların Arkadaşları, Yaşlılarında Dadısıdır. BACON
    ■ Kötü Kızdan İyi Karı Olmaz. FRANKLIN
    ■ Bütün Kocalar Aynıdır, Yüzleri Değişik Olmazsa Birbirinden Ayırt Edemezsiniz. ANONİM
    ■ İyi Bir Koca Sağır, İyi Bir Karıda Kör Olmalıdır. ANONİM
    ■ İyi Bir Koca Geceleyin İlk Uyuyan, Sabahleyin De Son Kalkan Kişi Olmamalıdır. BALZAC

    Komşu
    ■ Arkadaşsız Ederiz, Ama Komşusuz Edemeyiz. THOMAS FULLER
    ■ Komşunun Tarlası Daha Verimli, Komşunun Sütü Daha Çok Görünür. OVİDİUS

    Konuk
    ■ Misafir Misafiri İstemez; Ev Sahibi Hiçbirini İstemez. TÜRK ATASÖZÜ
    ■ Hiçbir Konuk Üç Günden Fazla Çekilmez. PLAUTUS
    ■ Fırtınanın Kapınıza Attığı Konuklara İyi Davranın. HORATİUS

    Konuşmak
    ■ Konuşmak, Öğrenmeye Yol Açar; Ama Dehanın Okulu Yalnızlıktır. GİBBON
    ■ Sessizlik De Bir Çeşit Konuşma Sanatıdır. HAZZLİTT
    ■ İnsan Ne Kadar Az Düşünürse, O Kadar Çok Konuşur. MONTESQUIE
    ■ Her İnsanın Düşündüğünü Söylemeye, Her Dinleyenin De Ona Karşı Çıkmaya Hakkı Vardır. SAMUEL JOHSON
    ■ Söylediklerini Kabul Etmeyebilirim; Ama Söyleme Hakkını Ölünceye Kadar Desteklerim. VOLTAİRE
    ■ Konuşma, İnsanın Aklını Kullanma Sanatıdır. EFLATUN
    ■ Çok Konuştukça, Düşünce Ölür. HALİL CİBRAN

    Kötülük
    ■ Biri Sana Kötülük Ederse Unut, Ama Sen Birine Kötülük Edersen Hiç Unutma. HALİL CİBRAN
    ■ Kötü Olaylar, Kötü Sebeplerden Doğar. ARİSTOPHANES
    ■ Çamur Atma; Hedefini Şaşırır, Kirli Ellerinle Kalıverirsin. JOSEPH PARKER
    ■ Kötü Kazanabilir.Ama Üstün Gelemez. JOSEPH ROUX
    ■ Kötülüğün İçine Kolayca Girilir, Ama Güçlükle Çıkılır. MME.DE.MAİNTENON.
    ■ En Çok, Kendine Yapacağın Kötülüklerden Kork. PESTALLOZİ
    ■ Kimse Bir Birinden Kötü Olamaz. JUVENAL
    ■ Kötülükle Ancak Kötülük Uyuşabilir. LİVY

    Moda
    ■ Modadan Ayrılmayan Bir Kadın, Kendine Aşık Olmuş Bir Kadındır. LA ROCHEFOUCAULD
    ■ Moda Öyle Dayanılmaz, Öyle Çirkin Bir Şey Ki, Altı Ayda Bir Değiştirmek Zorunda Kalırız. O.WILDE

    Mutluluk
    ■ Bana Bir Mutluluk Söyleyin Ki, Acı Karşılığında Elde Edilmiş Olmasın. MARGERET OLİPHANT
    ■ Herkes Mutluluktan Bahseder, Ama Pek Az Kimse Bilir Onu. MME.JEANNE P.ROLAND.
    ■ Herkes Kendi Mutluluğunun Demircisidir. ALMAN ATASÖZÜ
    ■ Talihli Olanların Horozları Bile Yumurtlamaya Başlar. RUS ATASÖZÜ
    ■ Mutluluk, Sağlamlığı Yaratır. C.W.CURTİS
    ■ Mutluluk, Paylaşılmak İçin Yaratılmıştır. CORNEİLLE
    ■ Mutluluk, Bizi Zorlayan Kadere Karşı Kazanılan Zaferlerin En Büyüğüdür. ALBERT CAMUS
    ■ İnsanlar İçin En İdeal Düzen, Onların Mutlu Olduğu Düzendir. ALBERT CAMUS
    ■ Başkalarının Mutluluğundan Kendine Pay Çıkaran İnsan, En Mutlu İnsandır. GEOTHE

    Namus
    ■ Namuslu Davranmak En İyi Siyasettir. CERVANTES
    ■ Namuslu Bir Adam, Tanrı’nın En Soylu Eseridir. ALEXANDER POPE

    Nükte
    ■ Keskin Nükteler De ,Keskin Bıçaklar Gibi Sık Sık Sahiplerinin Parmaklarını Keser. ARROWSMİTH
    ■ Nükte, Konuşmanın Yemeği Değil, Tuzudur. HAZZALİT
    ■ Bir Gram Nükte, Bir Kilo Acıya Bedeldir. RİCHARD BAXTER
    Öğrenmek
    ■ Herkes Öğrenmek İster; Kimsede Karşılığını Vermeye Kalkışmaz.JUVENAL
    ■ Öğrenmenin Üç Kaynağı Vardır; Çok Görmek, Çok Acı Çekmek, Çok Çalışmaktır. CATHERALL
    ■ İnsan, Kendi Yanlışlarından Çok Şey Öğrenebilir. FREUDE

    Öğüt
    ■ Verilen Öğütlerden Yalnız Akıllılar Yararlanır. SYRUS
    ■ Hiçbir Zaman Kimseye Savaşa Gitmeyi Ya Da Evlenmeyi Öğütleme. İSPANYOL ATASÖZÜ
    ■ Konuşacak Zamanı Bil; Krallara Öğüt Vermek Tehlikelerin En Büyüğüdür. HERRİCK
    ■ Sakın Bir Toplulukta Öğüt Vermeye Kalkma. ARAP ATASÖZÜ
    ■ Sersemler Bile Ara Sıra İyi Öğütler Verir. BOİLEAU
    ■ Ne Öğüt Verirsen Ver, Yalnız Kısa Olsun. HORİTUS
    ■ Öğüt, Geçer Akçelerin En Küçüğüdür. BİERCE
    ■ Aklı Az Olanın Verdiği Öğüt Çok Olur. BOİLEAU
    ■ En İyi Öğüdü Ancak Kendine Verebilirsin. CİCERO
    ■ En İyi Öğüt Verenler Kadınlardır. CELDERON
    ■ Salım Limanda Olanlar, Rahat Öğüt Verirler. SCHİLLER

    Övgü
    ■ Akıllı Erkeği Arkasından, Kadını Da Yüzüne Karşı Öv. GAL ATASÖZÜ
    ■ Bütün Seslerin En Tatlısı Övgüdür. KSENOPHON
    ■ Beni Daha Az Övseydin, Seni Daha Çok Överdim. LOUİS XIV

    Özür
    ■ Özür, Yalandan Daha Korkunç, Daha Kötüdür; Üstü Örtülmüş Bir Yalandır Çünkü. ALEXANDER POPE
    ■ Akıllı Bir Kimse, Hiçbir Zaman Özür Dilemek Zorunda Kalmaz. EMERSON

    Para
    ■ Para İyi Bir Uşak, Kötü Bir Efendidir. BACON
    ■ Paranın Değerini Öğrenmek İsterseniz, Borç Almaya Çalışın. FRANKLIN
    ■ Varlığında Bu Kadar Gururlandığın Paran, Senin Dcğumunu Değiştiremez Ki. HORATİUSUS
    ■ Para Konuşunca, Doğruluk Susar.

    Rus Atasözü
    ■ Para Arttıkça, Para Sevgisi De Artar.JUVENAL
    ■ Para Önden Gidip İnsana Bütün Yolları Açar. SHAKESPEARE
    ■ Çoğu Kötülüğün Başı, Para Sevgisidir. ANONİM

    Partiler
    ■ Ülkenin Yararlı Olan, Partisine De Yararlı Olur. R.B.HAYES
    ■ Siyasi Partiler Birbirini Kontrol Etmek İçin Kurulurlar. HENRY CLAY
    ■ Partiler, Düzenli Düşüncelerdir. DİSRAELİ

    Pazarlık
    ■ Pazarlık Etmek İçin, En Az İki Kişi Olması Gereklidir. İNGİLİZ ATASÖZÜ
    ■ Kimsenin Kazançlı Olmadığı Pazarlık, Kötü Bir Pazarlıktır. İNGİLİZ ATASÖZÜ
    ■ Az Samimiyet Tehlikeli, Çok Samimiyet De, Çok Tehlikelidir. OSCAR WİLDE
    ■ Samimiyetin Dili Yoktur. O, Gözlerden Anlaşılır. ATATÜRK
    ■ Samimiyeti Yitirmek, Gücünü Yitirmektir. BOVEE

    Sanat
    ■ Sanatsız Kalan Bir Milletin Hayat Damarlarından Biri Kopmuş Demektir. ATATÜRK
    ■ Sanat Ne Kadar Uzun Tanrım, Hayat Ne Kadar Kısa.! GOETHE
    ■ Sanatı Duyan İnsanlarla, Sanatı Anlayan İnsanlar Çoktur; Ama Sanatı Hem Duyan, Hem De Anlayan İnsan Pek Azdır . G.S. HİLARD
    ■ Sanatçıya İki Göz Yetmez. LAMARTINE
    ■ Sanatlar, Hürriyet Tarafından Emzirilince Büyürler. SCHİLLER
    ■ Sanatın Düşmanı Bilgisizliktir. BEN JOHNSON

    Savaş
    ■ Harp Zorunlu Ve Kaçınılmaz Olmalıdır. Milletin Hayatı Tehlikeyle Karşı Karşıya Kalmadıkça Harp Bir Cinayettir. ATATÜRK
    ■ Savaşta Bütün Gecikmeler Tehlikelidir. DRYDEN
    ■ Savaşı Bilmeyen, Barışı Da Bilmez. JAPON ATASÖZÜ
    ■ Savaş, Bulduğu Ülkeyi Bir Daha Bırakmaz. BURKE
    ■ Savaşta Yasalar Susar. CİCERO
    ■ Kötü Bir Barış, Savaştan Daha Berbattır. TACİTUS
    ■ Akıllılar Dövüşmeden Önce Kazanırlar, Cahiller Kazanmak İçin Dövüşürler. ZHUGE LİANG

    Sır
    ■ Başkaları Senin Sırrını Açıklamasını İstemiyorsan, Sen Kendi Sırrını Açıklama. SENACA
    ■ Bir İnsan Sarhoş Olunca Ya Da Aşık Olunca Sır Tutamaz. ANTİPHANES

    Siyaset
    ■ Her Siyasi Parti, Kendi Yalanını Yutarken Ölür. JOHN ARBUTHNOT
    ■ Bir Siyasetçi Gelecek Seçimi, Bir Devlet Adamı Gelecek Kuşağı Düşünür. JAMES F.CLARKE
    ■ Devlet Adamı Koyunu Kırpar; Siyasetçi Koyunun Derisini Yüzer. AUSTİN O’MALLEY
    ■ Çağdaş Siyasi Toplum, ”İnsanları Umutsuzluğa Düşürme Makinesi” Dir. ALBERT CAMUS
    ■ Muhalefetin Görevi, Muhalefet Etmektir. RANDOLPH CHURCHİLL
    ■ Siyasetle Ahlakı Ayıranlar, İkisine De Bir Şey Anlamamışlar Demektir. JOHN MORLEY

    Sonuç
    ■ Küçük Bir Kıvılcım, Yangına Sebep Olur. DANTE
    ■ Koca Selleri Meydana Getirenler, Küçük Dereciklerdir. SHAKESPEARE

    Süslenmek
    ■ Çok Süslenenlere Bakın; Hepside Gizlenmek İstiyordur. ARİSTO
    ■ Hiç Giyinmeyen Bir Güzel, En İyi Biçimde Giyinmiş Demektir. PHİNEAS FLETCHER
    ■ Aynaya Bakacağına, Üstündeki Elbiselere Bak. BARACCİO

    Şeref
    ■ Her Aşık, Şairdir. EFLATUN
    ■ Şairlerin Yalan Söylemek İçin Ehliyetleri Vardır. PLİNİUS
    ■ Şiir Şeytanın Şarabıdır. ST AUGUSTINE
    ■ Şiir, Güzelliğin Ülkesinde Yaşayan Gerçektir. GİLFİLLAN
    TARAFSIZLIK
    ■ Yürek Hiçbir Zaman Tarafsız Değildir. SHAFESBURY
    ■ Tarafsızlık, Bir İlke Olarak Sürüp Giderse, Zayıflık Olur. KOSSUTH
    ■ Tarafsızlık, Geri Tepen Bir Armağandır. BARACCİO

    Tarım
    ■ Gerçek Çiftçi, Ürününü Göremeyeceğini Bildiği Halde, Toprağını Eken Adamdır. CİCERO

    Tarih
    ■ Tarih, Olmayan Olayların, O Olayların Geçtiği Yerde Bulunmayan Kişiler Tarafından Yazılışıdır.
    ■ Tarih İnsanların, Düşlerin En Aydınlık Olanların Gerçekleştirmek İçin Giriştikleri Umutsuz Bir Çabadan Başka Bir Şey Değildir,ALBERT CAMUS

    Tartışma
    ■ Herkes Benim Düşünceme Katılırsa, Yanılmış Olmaktan Korkarım. OSCAR WILDE
    ■ Akıllılar, Sebepler Konusunda Tartışır; Aptallar Da Karar Verir. ANARCHASİS
    ■ Güçlü, Acı Kelimeler Zayıf Bir Sebebe Dayanır. VİCTOR HUGO
    ■ Sakın Sofrada Tartışmaya Kalkmayın; Nasıl Olsa Aç Olmayan Kazanacaktır. WHATELY
    ■ Tartışırken, Doğruluk Hep Kaybolur. SYRUS
    ■ Tartışmalarda Yapılan Benzetmeler, Aşkta Söylenen Şarkılara Benzerler. Hiçbir Şeyi Kanıtlamazlar. PRİOR

    Tutsaklık
    ■ Bir Tutsağın Boynuna Geçirdiğiniz Zincirin Öteki Ucu, Kendi Boynunuza Takılıverir. EMERSON
    ■ Bir Ulus; Yarısı Hür, Yarısı Tutsak Olursa Yaşayamaz. LİNCOLN
    ■ Zayıfların Haklarını Korumak İçin Konuşmayanlar, Tutsaklardır. LOWELL

    Ulus
    ■ Ulusların Çoğu Çocuklara Benzerler. Büyüdükçe Huylarını Değiştiremez Olursunuz. ROUSSEAU
    ■ İnsanlar Gibi Uluslar Da Deneylerle Güçlenirler. S.SMİLES
    ■ Bir Ulusun Değeri, O Ulusu Meydana Getiren Bireylerin Değeriyle Ölçülür. JOHN STUART MİLL

    Umut
    ■ Umut, Yoksulun Ekmeğidir. THALES
    ■ Hastalar İçin Hayat Oldukça, Umut Da Vardır. CİCERO
    ■ Umut Olmadan, Umut Edilen Ele Geçirilemez. LİESHERAK
    ■ Umut, Çalışkanların Rüyasıdır. PLİNİUS
    ■ Kadınların Umudu Gün Işığında Örülmüştür; Bir Gölge, Onları Karartır. GEORGE ELİOT
    ■ Umut,Genç Tutkuların Dadısıdır. BİCKERSTAFF

    Umutsuzluk
    ■ Yaşayanlar İçin Umut Her Zaman Vardır. Umutsuzluk, Ölüler İçindir. THEOKRİTOS
    ■ Umutsuzluk, Sersemlerin Elde Ettiği Bir Sonuçtur. DİSRAELİ

    Ülkü
    ■ Bir İnsanı Bulunduğu Mevkiyle Değil, Göz Koyduğu Mevkiyle Ölçmek Gerekir. TOLSTOY
    ■ Ülkü, Dünyayı Yaşatan Bir Güçtür. J.G. HOLLAND
    ■ Ülkülerimiz Bizden Daha Temizdirler. A.B. ALCOTT

    Ün
    ■ Öldükten Sonra Unutulmak İstemiyorsanız Ya Okumaya Değer Şeyler Yazın Yada Yazılmaya Değer Şeyler Yapın. FRANKLIN
    ■ Ansızın Yükseliveren Kişiler Pek Beğenilirler. Ama Toprağa Hızla Basın Bir Kere, Tozun, Samanların, Tüylerin Yükseldiğini Göreceksiniz. HARE

    Üzüntü
    ■ Zamanın Azaltamadığı, Yumuşatamadığı Üzüntü Yoktur. CİCERO
    ■ Üzüntü Bir İlaçtır. WİLLİAM COWPER
    ■ Ağır Bulutlar Gibi, Ağır Yüreklerde Sularını Akıtınca Rahatlarlar. RİVAROL

    Vermek
    ■ Malını Veren Az Vermiş Sayılır. İnsanın Kendisini Vermesi Gerekir. HALİL CİBRAN
    ■ Yalnız Verilene Bakma; Verene De Bak. SECENA
    ■ Büyük Armağan Veren, Büyük Armağan Umar. MARTİAL
    ■ Hediye Atın Dişlerine Bakılmaz. ST.JEROME

    Vicdan
    ■ Temiz Bir Vicdan Kadar Yumuşak Hiçbir Yastık Yoktur. FRANSIZ ATASÖZÜ
    ■ Kendi Yüreğinden Korktuğum Kadar Ne Papadan,Ne De Papazlardan Korkuyorum. LUTHER

    Yaş
    ■ En İyi Yananlar, Eski Odunlar; En Güvenilen Kimseler, Eski Dostlar; En Rahat Okunanlar Da,Eski Yazarlardır. BACON
    ■ Yirmi Yaşında Yakışıklı, Otuz Yaşında Güçlü, Kırk Yaşında Zengin, Elli Yaşında Akıllı Olmayan İnsan Hiçbir Zaman Yakışıklı, Güçlü, Zengin Ve Akıllı Olamaz. HERBERT
    ■ Yirmi Yaşında İstek, Otuz Yaşında Zeka, Kırk Yaşında Akıl Önemlidir. FRANKLIN
    ■ Çizgiler, Yüreklerimizde Değil, Yalnız Alınlarımızda Belirir. Çünkü İnsanın Ruhu Hiçbir Zaman Yaşlanmaz. JAMES A.GARFİELD
    ■ Gençlikte Günler Kısa, Yıllar Uzun; Yaşlılıkta Da Günler Uzun, Yıllar Kısadır. PANİN
    ■ İnsanın Kırk Yaşına Kadar Geçen Yılları Bir Kitap, Geri Kalan Yılları Da O Kitabın Eleştirmesidir. SCHOPENHAUER
    ■ Yaşlılar Her Şeye İnanırlar; Orta Yaşlılar Her Şeyden Kuşkulanırlar; Gençler De Her Şeyi Bilirler.
    ■ Herkesi Bıktırıncaya Kadar Yaşayan, Çok Yaşamış Demektir. H.GEOGE BOHN
    ■ Yaş Da Sevgi Gibidir; Saklanamaz. THOMAS DEKKER
    ■ Kalbin Yaşı Yoktur. EUGENE IONESCO
    ■ Eğlence, Gençlikte Günah, Yaşlılıkta Çılgınlıktır. SAMUEL DANİEL
    ■ Pek Az Kimse Yaşlanmasını Bilir. LA ROCHEFOUCAULD
    ■ Yaşlanmak İsteriz.Ama Yaşlılıktan Korkarız; Bu Hayatı Ne Kadar Sevip, Ölümden Nasıl Kaçmak İstediğimizi Gösterir. LA BRUYERE
    ■ Hiçbir Akıllı Adam, Daha Genç Olmayı İstememiştir. JONATHAN SWİFT
    ■ Yaşlanmadan Önce İyi Yaşamak; Yaşlandıktan Sonra Da İyi Ölmek İstedim. SENECA
    ■ Kimse, Yaşlı Bir Adam Kadar Sevemez. SOFOKLES
    ■ Yaşlılık Ölümden Çok Daha Korkunçtur. JUVENAL
    ■ Yaşlılar İçin, Öğretmenimin Zamanı Hiç Geçmez. AESKHYLOS
    ■ Kadınlarla Müziğin Yaşı Yoktur. GOLDSMİTH

    Yemek
    ■ İnsanın Kalbine Giden Yol, Midesinden Geçer. SARAH P .PARTON
    ■ Bana Ne Yediğini Söyle, Nasıl Bir Adam Olduğunu Söyleyeyim Sana. BRİLLAT SAVARİN
    ■ Yaşamak İçin Yemelisin, Yemek İçin Yaşamalısın. CİCERO

    Yemin
    ■ Yeminine Bakıp İnsana İnanma; İnsana Bakıp Yeminine İnan. AESKHYLOS
    ■ Çok Yalan Söyleyenin Ettiği Yemin De Çok Olur. ALFİERİ
    Yengi/Yenilgi
    ■Kendi Kendine Yenmek, Zaferlerin En Büyüğüdür. EFLATUN
    ■Yenilgi, Eğitimden Başka Bir Şey Değildir. WENDELL PHİLİPS
    ■Yenilgi, Bir Umutsuzluk Kaynağı Değil, Taze Bir Başlangıç Olmalıdır. SOUTH

    Yolculuk
    ■Başka Ülkeleri Ne Kadar Çok Görürsem, Kendi Ülkemi O Kadar Çok Severim. MME.DE STAEL
    ■Yolculuk Ederken Gözlerini Yanına Almayı Unutma. A.B. ALCOTT

    Yönetim
    ■İşin İçine Çok Aşçı Girdi Mi, Çorbanın Tadı Tuzu Kalmaz. İNGİLİZ ATASÖZÜ

    Zaman
    ■Zamanı Sıkıştırmaya Kalkma; Hayatı Meydana Getiren Şey Zamandır. FRANKLİN
    ■Zaman, Tutsaklar İçin Yaratılmıştır. JOHN B.BUCKSTONE
    ■Vakitsiz Açan Gül, Tez Solar. TÜRK ATASÖZÜ
    ■Zamanın Mahvetmeyeceği Bir Şey Yoktur. HORATİUS

    Zenginlik
    ■İnsanın Hayatını Düzenleyen Akıl Değil, Zenginliktir. CİCERO
    ■Yalnız Akıllar Zenginliklerini Kullanabilir. EURİPİDES
    ■Zenginin Malı, Züğürdün Çenesini Yorar. TÜRK ATASÖZÜ
    ■Zenginlik İnsanı Ya Destekler Ya Da Yönetir. HORATİUS
    ■Hayat Kısadır.İnsan Zenginliğini Kullanmaya Ne Kadar Erken Başlarsa O Kadar İyidir. SAMUEL JOHNSON
    ■Zenginliğin Zevkleri Yoksulların Gözyaşlarıyla Satın Alınır. THOMAS FULLER
    ■Madem Ki Bu Zenginlikler Senin, Neden Öteki Dünyaya Götürmüyorsun? FRANKLİN
    ■Zengin Adamlarda Sağduyuya Pek Rastlanmaz. JUVENAL
    ■Yoksullara Pek Cömert Davranan Zenginlere Güvenme. PLAUTUS
    ■Dünyada Okuduğum En Güzel Kitap Nedir Diye Sordular. “Annem” Adlı Kitaptır Dedim A.LINCOLN.
  • Öncelikle şunu kesin bir dille ifade etmek isterim ki, bu bir roman ya da kurgu kitap değildir. Tamamen araştırma ve kaynaklara dayalı, bize kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi anlatan tarihi bir başyapıttır. Türk tarihi ile ilgilenenler için bulunmaz bir kaynakçadır. Kısacası, kendisini Türk bilen/hisseden ve geçmişi ile geleceğine sahip çıkan her bir Türkün evinde ya da kişisel kütüphanesinde Nutuk’tan sonra Oktay Sinanoğlu, İlber Ortaylı, Sinan Meydan, Hulki Ceviz Oğlu gibi ve daha ismini sayamadığım birçok önemli yazarın eserinin yanında yer alması gerektiğini düşünüyorum.

    Kitabın yazarı Jean-Paul Roux günümüzün önemli Türkologlarından biri. Bizi Pasifik’ten Akdeniz’e, geçmişten bugüne kadar 2000 yıllık bir geziye götürüyor. Türkler bu geniş coğrafyada bazen küçük hanlıklar bazen büyük imparatorluklar kurarak çeşitli isimler altında hep var olmuşlar. Türkolog Yazar yazmış olduğu bu kitabı 1984 yılında oğlu Alain’ın anısına ithaf etmiş. Arkasından şöyle devam etmiş: ‘Ayrıca onun bu kitabı tüm hayatım boyunca dostluklarını benden esirgemeyen bugün hâlâ hayatta olan veya hayatını yitiren tüm Türklere ithaf etmemi anlayışla karşılayacağına inanıyorum.’ Ne kadar güzel bir düşünce!

    Yazarımızın Altay Türklerinde Ölüm adlı kitabının ön sözünden de bir alıntı var. ‘Bu satırları bana yazdıran, bu kitabın oluşmasını sağlayan, bu sayfalarda iyi adına ne varsa borçlu olduğumuz olanların Orta Asya’dan uzak akrabaları, yine bunlar kadar uzak atalarıdır. Türkiye’de bu kitabı okumayı isteyecek olanlar beni isterlerse sertçe ve eminim ki hoşgörüyle eleştirsinler, ama kalplerinde bu insanlar için sevgi ve saygıyı eksik etmesinler.’

    Bu kitapta bizi, bizden olmayan yabancı uyruklu bir Türkolog belirli başlıklar altında toplayarak anlatıyor. Kitap 563 sayfa. Ayrıca sonunda bazı ekler var. Size de ilginç ve tanıdık gelebilecek bazı alıntılar iletmek istedim.

    - Hollandalıların Avrupa’ya Boğaziçi'nden taşıdıkları lale, tulip adını, bu çiçeğin taç yapraklarının bir türbanı andırmasından dolayı tülbent sözcüğünden almıştır.

    - Türkler dışarıdan evlenme eğiliminde oldukları ve eşlerini Türk olmayanlar arasından seçtikleri, rastladıkları her kavimle karıştıkları, dilleri çok büyük bir çekim gücüne sahip olduğu ve pek çok topluluk da bu dili benimsediği için Türklerle ilgili karakteristik denilebilecek fiziksel herhangi bir özellik saptama olanağı kalmamıştır.

    - Molier de Kibarlık Budalası adlı yapımında, haklı olarak, ‘Şu Türkçe ne hayran kalınacak bir dil!’ der ve sözünü şöyle sürdürür, ‘az sözcükle çok şey söyler.’

    - Kimi zaman bazı halklar Türkler tarafından ezildiklerini söylemişlerdir. Ama genelde Türkler egemenlikleri altına aldıkları halklara olağanüstü parlak dönemler yaşatmışlardır.

    - Türklerde imparatorluk kurma eğilimi vardır. Türkler sözcüğün tam anlamıyla yeryüzünün hükümdarları dır.

    - Türkler imparatorluk kurucuları olarak kavimlerini düzene koydukları gibi, dinleri düzene koymayı, onlara hak ettikleri yeri vermeyi, birinin diğerini ezmesine izin vermemeyi de kendileri için görev sayıyorlardı.

    - Dine hizmet eden genelde devlet olmamıştır ama dinden yararlanmışlardır.

    - Kadının elde edilmesi, Türklerde bir savaş ve av başarısı değerindedir. Çoğu zaman düşmanlarının karısına ya da kızına sahip olmak Türkler için elde ettikleri başarıların yeterli bir kanıtıdır.

    - Kırgızlar 700’lü yıllarda Türkçe konuşuyorlardı. Bu dili en azından 1000 yıldan beri konuşmaktaydılar.

    - Kırgızlarda ölüm yaşı ortalama 45, evlilik yaşı ise 15-16.

    - Hristiyanlığın başlamasından önce Çinliler Kırgızları mavi gözlü, sarışın adamlar olarak tanımlıyorlar. Arap yazar Gardizi açık renk tenleri ve kızıl saçları olduğunu anlatıyor.

    - Attila’nın ölümünden sonra bu bölgedeki ana rolü, üç federe ana grup ya da boylardan oluşan belirsiz üç topluluk üstlenmiştir: Bulgarlar, Hazarlar ve Macarlar. Bunlardan ilk ikisi Türkçe dil grubundandırlar. Üçüncüsü olan Macarlar ise Fin-Uygur dili konuşan, fakat Türklerin egemenliği altında bulunan bir gruptandırlar.

    - Bulgarların kendileri de Attila’nın oğullarından biri olan İrnek’in soyundan geldiklerini söylerler.

    - Attila’nın oğlu İrnek’in yüz elli yaşına kadar, babası Avitokhol’un ise üç yüz yıl yaşadığı söylenir. Mitlere özgü bu uzun ömür, bu iki şahsiyeti zaman içinde ulu bir mevkiye yükseltme imkanını verir.

    - Türklerde çadırın kapısı güneşin doğduğu yere saygı nedeniyle doğuya açılırdı. Eski Türkler tarafından kesin şekilde uyulan bu uygulama büyük bir olasılıkla X yüzyıla doğru Çin etkisiyle değişecekti ve kapı bu kez de güneşin geçtiği en yüksekteki nokta göz önünde tutularak güney yönüne açılacak biçimde yapılmaya başlandı. Ana yönler, Çin tarzında bir renk adıyla ya da evrenin dört ana ögesinin adıyla anılırdı. Örneğin Osmanlılarda Karadeniz adı söz konusu denizin kuzeyde olması nedeniyle verilmiştir. Güneyde olan Akdeniz’in adı ise, yine bu nedenle ak olan denizdir.

    - İlteriş Kağan, Cengiz Han, Timur vb ne pahasına olursa olsun türlü ittifaklar peşinde koşmuş ve çok eski bazı bağlara başvurmuşlardır. Bu bağlar ya doğal ya da akrabalık ilişkileri, ailevi taahhütler, daha çocuklukta kesilmiş sözler ve nişanlar veya karşılıklı olarak birbirlerine anlamlı armağanlar verdikten ve bileklerinden akıttıkları kanı birbirlerininkiyle karıştırmak ya da birbirlerinin kanını içmek yoluyla gerçekleştirilen kan kardeşlikleri gibi birleşmelerdir.

    - Askerler on, yüz, bin ve on biner kişilik gruplardan oluşurdu.

    - Cengiz Han ‘düşmanının karısını kızını kollarına almaktan daha büyük bir haz yoktur’ demiş.

    - Çin kaynakları Türükler için önceleri ölüleri yakıyorlardı, şimdiyse gömüyorlar demekte.

    - Mezara dirilince gerekecek olan nesneler (atlar, köleler, karılar) gömülürdü. Türük döneminden başlayarak ölünün karısının öldürülmesine gerek kalmıyor. Bunun yerine ölünün karısı, onu ölen için muhafaza etmekle görevli olan kayın biraderi veya üvey oğlu ile evlendirilirdi. Gömüldükten 40 gün sonra ve yıl sonunda aynı tarzda bir tören daha yapılırdı.

    - Müslüman dünyada Türkler ölmüş düşmanlarının kemiklerini topraktan çıkararak yakmışlar. Bunu düşmanın yeryüzündeki varlığından kesin olarak kurtulmanın bir yolu olarak görmüşler.

    - Hükümdar ailesi üyelerini kan dökülmeden öldürmek de bir kural. Çünkü ruhun kanın içinde olduğu düşünülmüş.

    - Müslüman olsun ya da olmasın bütün Türk ülkelerinde kadınların konumu genelde İslam toplumlarının sergilediği genel görünüşe hiçbir biçimde uymuyordu. Dede Korkut’ta övünmekle avrat olunmaz denilirdi. Ancak kadın iyi düşünür, iyi konuşur ve onu dinleyen kocasına iyi öğütler verirdi.

    - Türk kadını yüzünü saklamazdı ve hareme kapatılmazdı. Siyasal ve toplumsal yaşama tam bir özgürlükle katılırdı. Uyulması gereken yasa erkeklerin göbekleriyle dizleri arasını örtmekti. Avrupalılar Türk kadınlarının, ok attıklarını ve öküz arabalarını sürdüklerini görünce en az Müslümanlar kadar şaşırmıştır.

    - Moğolların yarattığı tahribat dünyada atom bombasını elinde bulunduran ve onu kullanmaya karar veren gücün tahribatıyla karşılaştırılabilir.

    - Timur’a göre dünya üzerinde sadece tek bir hükümdar, Türkleri yönetecek tek bir Türk olabilirdi. Timur iki efendi paylaştığı sürece dünyanın bir değeri yoktur diyordu.

    - Oldukça dindar bir hükümdar olan Kanuni vaktinin çoğunu Kuran’ı Kerim’i istinsah ederek geçiriyordu. Onun elinden çıkma en az sekiz Kuran el yazması bulunmaktadır.

    - Safevi hanedanlığının kurucusu Şah İsmail uzun bir süre Türk olarak kabul edilmiştir. Annesi Akkoyunlu Uzun Hasan’ın kızıdır, dolayısıyla Türk’tür. Babası Haydar İranlıdır, ancak Türkçe konuşan ortamlarda büyümüş ve yetişmiştir.

    - Babür Şah baba tarafından Timur’un Miran Şah kuşağından ve anne tarafından Cengiz Han’ın soyundan geliyordu. Onun kaderi Hindistan İmparatorluğunu kurmaktı.

    - II. Memed ‘tahta çıkan her kimse dünyanın huzuru için kardeşlerini boğduracaktır’ yasasını çıkarmış. Süleyman bizzat üç oğlunu öldürmüş ve şunları demiştir. ‘Müslümanların oğullarımın arasında çıkan savaştan kurtulduğunu görecek kadar uzun yaşadığım için Allah'a şükrediyorum. Eğer tersi olsaydı mutsuzluk içinde yaşıyor olacak ve o şekilde ölecektim.

    - XX. Yüzyılda Türklerden geriye hiçbir şey kalmamış mıydı? Balkan halklarına sadece danslarını, kumaşlarını, alkolü (rakı), konutlarını, bunun ötesinde tüm dünyaya ise şiş kebaplarını ve yoğurdu bırakmışlardır ancak bugün bunlar bile onlara atfedilmemektedir.

    - Mustafa Kemal 23 Nisan 1920 de kasvetli bir bozkır kasabası olan Ankara’da Büyük Millet Meclisini topladı ve yetkilerini ona devretti. O tarihten sonra Mustafa Kemal, Türkiye’nin cisimleşmiş örneği, bütün bir halkın iradesinin temsiliydi ve ‘Türklerin Atası’ değil ‘Ata Türk’ yani ‘Ataları gibi Türk’ anlamına gelen Atatürk adını aldı.

    - Kürtler ile Türkler arasında pek çok nedenden ötürü bir uçurum yoktur. Bu iki ulus binlerce yıldır bir arada yaşamaktadır. Kürtlerin gönderme yapabilecekleri bir tarihleri, devletleri ya da tamamen Kürt unsurlardan oluşan bir kültürleri yoktur. Kürt boylarından bazıları bir biçimde Kürtleşmiş eski Türkmen topluluklarıdır. Kürtler ve Türkler Kurtuluş Savaşında birlikte savaşmışlardır. Kürt lehçeleri çok farklılaşmıştır, en çok kullanılan dil zorunlu olarak Türkçedir. Kanun önünde tüm yurttaşlar eşittir, Kürtler Cumhuriyetin yönetim kadrolarında en üst görevlere kadar çıkmışlardır.

    Beş yüz sayfanın üzerinde bir kitabı yukarıdaki alıntılarla bir nebze olsun sizler için özetlemeye çalıştım. Tabii ki kitapta ilginizi çekebilecek daha pek çok önem arz eden konu var. Sonucu yine yazarımızın kendi kaleminden bağlamak istiyorum. ‘İki bin yıl boyunca Türklerin dehalarına pek çok kez tanık olduk, Pasifik Okyanusundan Akdeniz’e kadar varlıklarını sürdürdüler. Eğer geçmiş geleceğin garanti siyse Türklerden çok şey beklenebilir, ancak süvarilerinin mutlak üstünlüğüne borçlu oldukları egemenliklerine bir daha asla ulaşamayacakları bir gerçektir. Okurumun konunun yoğunluğunun bilincine ulaşmasını sağlamış sam kendimi başarılı kabul edeceğim, en azından Türk dünyasının üzerine çöken adaletsiz sessizliği dağıta bileceğimi umacağım.’
  • Hz.Âişe bint Ebi Bekr, Hz.Peygamber’in eşi olma hasebiyle, Hz. Peygamber’in vefatından sonra yaşadıklarıyla ve yaptıklarıyla her daim sonsuz saygı ve sevgiyle Müslümanlar için önemli bir yere sahip olmuştur. Maalesef daha çok evliliği, evlilik yaşı, kıskançlıkları, İfk Hadisesi veya Cemel Vakası gibi içinde bulunduğu siyasi olaylarla ismi anılan Hz.Âişe’nin, esasında göz ardı edilmesi çok zor olan ilmi boyutu vardır. Onun ilim sahasındaki bu birikimi, o dönemde sahâbelerin önemli kaynağı olmakla beraber daha sonra birçok âlimin de kaynağı ve yol göstericisi olmuştur. Bahsedilen bu birikimin oluşumunu, İslam’ın kadının hak ettiği konumu hatırlattığı vahiy döneminde dünyaya gelmesi ve bunu en iyi şekilde değerlendirmesi gibi sebeplere bağlamakla birlikte, bunun Hz.Âişe’nin kendi mizacı dolayısıyla ilme olan merakı ve ilgisinden kaynaklanabileceği de es geçilmemelidir.

    İlim Yolunda Bir Ömür

    Hz.Âişe hayatı boyunca İslam’a dair her öğrenebileceği ne varsa öğrenmeye çalışmış, kendi içinde İslami düşünce yapısını oluşturmuştur. Bu öğrenimle de kalmamış, ulaşabildiği her kimseye sözlü veya yazılı ilmini aktarmıştır. O yüzden döneminde eksik, hatalı, yanlış anlaşılmış olan başka rivayetlere de cesaretle karşı çıkmayı, eksikleri tamamlamayı, yanlışları düzeltmeyi kendine bir vazife olarak bilmiştir. Onun cesaretini, ‘’Hz.Âişe’nin yanında namazı bozan şeyler içerisinde köpek, eşek ve kadın da zikredilince şöyle dedi: Bizi eşeklere ve köpeklere mi benzettiniz?!” veya ‘’Ebû Hureyre, Hz.Peygamber’in ‘Uğursuzluk ancak kadında, binekte ve evdedir (ne dersin?)’ buyurduğunu rivayet ediyor?’’ diye kendilerine soru yöneltildiğinde ‘’Söylediğinden dolayı aklım başımdan gitti) ve yarısı göğe, yarısı da yere uçtu!’ gibi birazdan bahsedeceğimiz eserde yer alan verdiği tepki ve cevaplarda görmek mümkündür.

    Rivayetlerde görebildiğimiz iki husus vardır. İlim sahasında özellikle kadınlar hakkındaki meselelerde kurtarıcı girişimlerde bulunanın bir kadın sahabe olması, bir diğer bir husus ise sahabe döneminden itibaren olagelen rivayetleri değerlendirmede, o rivayetin doğrulunu hemen kabul etmek yerine ona karşı eleştirel bir bakışın gerekliliğidir.

    ‘’Hz.Âişe’nin Sahabeye Yönelttiği Eleştiriler’’

    Müellifi Bedruddîn Ez-Zerkeşî olan, çevirisini Bünyamin Erul’un yaptığı ‘’Hz.Âişe’nin Sahabeye Yönelttiği Eleştiriler’’ kitabı isminden de anlaşılacağı üzere, Hz.Âişe’nin ona ulaşan rivayetlerde gördüğü yanlışlara, hatalara karşı çıkmasını ve onları düzeltmesini içermektedir.

    Bu rivayetlerde Rasulullah’a ait olduğu iddia edilen söylemlerin yanlışlığına ayetlerle karşılık verme yoluna gidildiği yahut onun sünnetlerinden yola çıkarak düzeltmelerde bulunulduğu dikkat çekmektedir. Yaşanan olaylar karşısında Hz.Peygamber’in tavrını hatırlatma yoluna gidilmesi de bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Söylenen bir sözün sebebini bilmemek de yanlış anlaşılmalara büyük ölçüde nasıl kurban gittiğini Hz.Âişe’nin bizatihi hangi sözün ne üzerine söylendiğine şahit olduğunu belirterek eleştirmesinden anlaşılmaktadır. Böylece kitabın içinde Kur’an’a, Sünnet’e, hadise, tarihe-vakaya, akla ve kanaate, mantık ve dile arz başlıkları ile rivayetlerin kısımlara ayrılması eleştiriyi daha açıklayıcı ve anlaşılır yapmıştır. Bir yandan da bu ayrılan kısımlar rivayetleri incelemede gidilecek yol ve yöntem açısından belirleyici olmuştur.

    İftar ve namazı geciktirmek gibi yapılan bir uygulamanın doğruluğunu, Hz.Peygamber’in yaptığı umre sayısı gibi onunla ilgili hatırlanmayan birçok bilgiyi öğrenme noktasında yahut Hz.Peygamber’in kuşluk namazı kılıp kılmadığına dair kafalarda oluşan şüpheleri giderme noktasında Hz.Âişe’nin rivayetlerinin önemini görmemek mümkün değildir. Vitr namazının ne zamana kadar kılınacağı, ihramlıyken koku sürmenin hükmü yahut cenaze namazının mescitte kılınıp kılınmayacağı gibi uygulamalarının fıkhi açından doğruluğunu öğrenmek açısından da aydınlatıcı rivayetler, Hz.Âişe’nin eleştirilerinin içerisinde mevcuttur. Sadece sert bir dille eleştiri olarak bakmanın yanlış olacağı bu rivayetlere kendi deneyimleri ile veya sorduğu sorulara aldığı yanıtlarla elde ettiği bilgileri nakletmesi, Hz.Âişe’nin Müslümanlara verdiği tavsiyeler niteliğinde bakmak daha doğru olacaktır.

    Hz.Âişe’nin hayatının anlatıldığı bir kısım ve onu diğer hanımlardan ayrı bir yere taşıyan kırk özelliği de kitap da yer almaktadır. Sahabenin de Hz.Âişe’ye isnad edilen rivayetlere ve verdiği hükümlere karşı eleştirilerini sunduğu bir başka bölüm bulunmaktadır. Bu, o dönemde edinilen bilgileri sorgulamada ve doğru sonuca ulaşmadaki önemi ve titizliği gösterirken bir yandan da İslam ilmindeki hareketliliğin tablosudur. İnancımız itibariyle her zaman bize örnek olarak sunulan sahabe hayatının ilmi boyutunda görebileceğimiz bu örnekler, Müslüman için her ne konumda olursa olsun öğrendiklerinin bir sınırı olmayacağına delildir.