• 264 syf.
    https://www.dunyabizim.com/...bilir-makale,15.html

    “Ancak bir kalbi olanlar direnebilirler.” diyordu Kemal Sayar, Kalbin Direnişi adlı kitabında ve kalbi olanların yenilmeyeceğini söylüyordu. Direnmeyi ise; anlam boşluğuna kapılmadan, umudun ferahlatan gücünü akılda tutarak, hayatla ‘kolaya kaçmadan’ baş edebilmek olarak tarif ediyordu.

    Kalbe, kalp adının verilmesi onun çok değişken olan yapısıyla alakalıydı. Sevinç ve neşe içerisindeki bir kalp bir sözle, bir davranışla hatta bir bakışla bir anda tepetaklak olup hüzne gark olabilirdi. Yahut tam da kendini kasvet kapladığı bir anda gördüğü bir yüz, duyduğu bir ses, aldığı bir haber onu son sürat dâhil olduğu iklimden çıkarıp püfür püfür esen rüzgârın arkadaşlığında nazlı nazlı salınan rengârenk çiçekler ve yeşilin bin bir tonuna sahip ağaçlar arasındaki şelale seslerine kuş cıvıltılarının eşlik ettiği; kışların gelmeyeceği, baharların hiç bitmeyeceği hissi veren nezih bir atmosfere taşıyabilirdi. Küfür ile kararmış olduğu hâlde bir sözü/bir hakikati tasdik onu iman nuruyla dopdolu hâle getirirken, giymiş olduğu iman libası yine aynı şekilde bir sözü/bir hakikati inkâr ile sessizce üzerinden çıkıp gidebilirdi. Onun için kalp önemliydi.

    Kalbin bu önemine binaen olsa gerek, kalbe dair; kalbi vahyin mecraı, ilim, iman ve hikmet nuruyla muttasıf, en güzel hasletlerle müzeyyen, her türlü marazdan mahfuz ve kalplerin manevi tabibi anlamında tabîbu’l kulûb olan Resul-i Ekrem (sas)’e ait kırk hadisin de yer aldığı Kalbin Erbaini adlı kitabına Prof. Dr. Mehmet Görmez İslam geleneğinde de rağbet gören sembolik anlatıma riayetle Beden Ülkesinin Sultanı: Kalp başlığındaki yazısıyla giriş yapıyor. Kalp beden ülkesinin sultanıdır ve o da her sultan gibi hem çok zayıftır hem çok güçlüdür. Onun da orduları vardır; askerleri, bekçileri, habercileri, hizmetçileri… O iyi olursa etrafındakiler de iyi olur, kötü olursa etrafındakiler de kötü. O sebeple kalbin istikamet üzere sabitkadem olabilmesi için Resul-i Ekrem (sav)’in dilinden düşürmediği şu duaya sarılmak gerekir:

    “Ey kalpleri hâlden hâle çeviren Rabbim, benim kalbimi senin dinin üzere sabit kıl.”

    Dinin özü, dindarlığın hülasası

    Dinin özüdür, dindarlığın hülasasıdır; ihlas ve samimiyet. İhlas ve samimiyetin olmadığı her adımın, her işin, her ibadetin sonu akimdir. Bu sebeple olsa gerek ki kadim zamanlarda ebeveynler çocuklarına, hocalar talebelerine ibadetin eğitiminden önce niyetin eğitimini verirlermiş. Çünkü niyet ibadetten önce gelir, ibadetin değerini, kıymetini niyet belirler. Ancak niyet eğitiminden geçmiş müminlerin kıldıkları namaz ruhun miracı, tuttukları oruç sahibine kalkan, kestikleri kurban Rabbe yakınlık, verdikleri sadaka ömre bereket vesilesi olur. Bir taraftan, “Uzaklarda bir yerlerde boynu bükük bir hâlde bizi bekleyen kalbin ibadeti ihlas ve samimiyetin kapısını ne zaman çalacağız?” diye soran yazar bir taraftan da “Sahi yolculuğumuz nereye? Bizler kimin muhaciriyiz?” diye sorarak okurlarını, yaratıcıya gizli/açık hiçbir şeyi ortak koşmadan gerçekleştirecekleri samimi bir imana davet ediyor, Kalbin İbadeti: İhlas ve Samimiyet adlı bölümde.

    Çağımızın en büyük hastalıklarındandır, malumatfuruşluk. Teknoloji ve internet marifetiyle bilgiye erişimin herhangi bir sınırlama ya da kota getirmeksizin her geçen gün daha da kolaylaşıyor olması, irfan yoksulu ilim sahiplerinin(!) zuhur etmesine sebebiyet vermiştir. İlimsiz bir irfanın tek başına bizleri maksada ulaştırmayacağı gibi, irfana dayanmayan ilmin de her zaman birçok yönden eksik kalmaya mahkûm olacağını ifade eden yazar, hepimize Resul-i Ekrem (sav)’in “Allah’ım faydasız ilimden.. sana sığınırım.” hadisinden mülhem vücut bulan Yunus’un şu dizelerini hatırlatıyor:

    İlim ilim bilmektir.

    İlim kendin bilmektir.

    Sen kendini bilmezsin

    Ya nice okumaktır?

    İstikamet, en çok ihtiyacımız olan, ama sahibi olmamızın da bir o kadar zor olduğu hasletlerden. Zira nefis ve şeytan(lar) var, heva ve hevesler var, arzu ve istekler var, menfaat ve ihtiraslar var, bağımlılık ve tutkular var. Kalbin kıblesini “istikamet” olarak belirleyen yazar, istikameti Müslüman’ın bu dünyadaki yolculuğu olarak tarif ediyor ve “iman ve istikamet” noktasında durduğumuz yeri sorgulamamızı istiyor.

    Kendisi Rahman ve Rahim olan ve elçisini de âlemlere rahmet olarak gönderen Yüce Allah, ilahi rahmetin mümin gönüllerde de tecelli etmesini ister. Elçisi “Merhamet ancak kalbi katılaşmış inançsız bedbahtların kalbinden kaldırılmıştır.” der. Yazar ise kalbin terbiyesi olan merhamet eğitiminin yalnızca okuma yazma öğrenerek elde edilecek bir erdem olamayacağının altınız çizer.

    Sulh ve salahın başlangıç merkezi kalptir, kalbin salahı salih ameldir. Yeryüzünü imar için görevlendirilen insanın kendisinden beklenildiği şekilde yaşanılası bir dünya inşa etmek için bireysel olarak salih bir kalbe, samimi bir niyete ve salih amellere sahip olması yetmez. Def-i mazarrat celb-i menafiden evladır fehvasınca bunun için salih olanlardan aynı zamanda muslih olmaları beklenir. Çünkü “Rabbin, ahalisi ıslah edici kimseler olan şehirleri zulüm ile helak edecek değildir.” (Hûd/117)

    Doğruluğun davranışla aranması ya da doğruluğun davranışla aranma teşebbüsü olarak tarif edilir sadaka, Tâcu’l-Arûs’ta. Sadaka, kişinin Rabbine, kendine ve bütün insanlara karşı sadakatini gösteren her davranışıdır. Yani sadaka, sıdk üzere olan sadıkların davranışı olarak tezahür eder. O yüzden kalbin sadakati olarak görülür sadaka Kalbin Erbaini’nde. Sıdktan/doğruluktan ayrılmamamız istenir, sözün sıdk olanının cennete götüren hasletlerden olduğu zikredilir hadislerde ve sıdkın sadece söze özgü, sözden beklenen bir ilke olmadığı vurgulanır şu cümlede: “Susarak” yalan üzere hayat sürenler, yalan söz söyleyenlerden hep fazla olmuştur.

    Yeryüzünü imar için görevlendirilen insanın öncelikle kendi gönül dünyasının imar edilmiş olması gerekmektedir. Kendisi ruhen ve fikren paramparça, darmadağınık, yıkık dökük ve pejmürde bir hâlde olan herhangi bir insanın “himmete muhtaç dede kime himmet ede” misali bir başkasının sadrına şifa, derdine deva ve yarasına merhem olması mümkün değildir. Mekke’den Medine’ye hicret eden Resul-i Ekrem (sas)’in Medine’ye varır varmaz yaptığı ilk üç işin içinde, yeryüzü kendisine mescit kılınmış olmasına rağmen, mescit de vardır. İnsanı bölüp parçalamadan bir bütün olarak muhatap alan İslam dininin Peygamberi; “çarşı” inşası ile insanların bedenlerinin, “suffe” inşası ile akıllarının doyurularak ihtiyaçlarının giderilmesini gözetirken “mescit” inşası ile de gönül dünyalarının açlıklarının giderilmesini ve beslenmesini hedeflemişti. Günümüzde de mescitler inşa ediliyor her yerde, ama yazar, buna muadil olacak şekilde “Gönüller inşa edemiyoruz. Namazlarını bu mescitlerde ihya eden Müslümanlar mescidin fonksiyonlarını ihyaya soyunamıyor.” diyor ve ilave ediyor: “Görkemli mescit yapmak İslam’ın estetiğini, zarafetini ve güzelliğini mimaride göstermek önemlidir. Ancak İslam’ın iyiliğine, ahlakına ve kardeşliğine dayalı görkemli ümmet olmak daha önemlidir.”

    Kelam sıfatıyla konuşmuştur yüce Rabbimiz kullarıyla. O manada Kur’an bir “söz”dür. İnsanlar da konuşurlar gerek Rableriyle gerekse hemcinsleriyle söz vesilesiyle. Ama söz vardır bir türlüdür yine söz vardır bir başka türlüdür; Yunus’un hikmet fışkıran dilinde ifade olunduğu üzere:

    Söz ola kese savaşı söz ola bitire başı

    Söz ola ağılı aşı bal ile yağ ede bir söz

    O sebeple kalbin tercümanıdır dil, kalbin hâline göre kavl-i hasen vardır, kavl-i maruf, kavl-i adl, kavl-i sedid, kavl-i tayyib, kavl-i kerim, kavl-i beliğ, kavl-i meysur, kavl-i leyyin vardır; bir de kavl-i sû, kavl-i münker, kavl-i zûr, kavl-i lahn, kavl-i zuhruf vardır. Söz de tıpkı bir insan gibidir. Nitekim “Uslûbu beyan ayniyle insan.” denmiştir.

    Tevhidin bireysel ve toplumsal boyutları

    Yazar, kalbin eylemi olarak “iman”ı gösteriyor. Bu bölümde, ilgili hadislerde geçen rakamları nasıl anlamamız gerektiği yönündeki izahlarıyla ufkumuzu açıyor. Örneğin; “Müslümanın diğer bir Müslüman üzerindeki hakkı beştir.” hadisinden hareketle, “Bir Müslümanın diğer bir Müslüman üzerinde altıncı bir hakkı yoktur, diyemeyiz.” diyor. Ayrıca imanın bir sonucu olarak gerçekleşen Tevhid inancını da sadece Allah’ın varlığına ve birliğine iman olarak sınırlandırmayı doğru bulmuyor ve tevhidin bireysel ve toplumsal boyutları olduğuna da dikkat çekiyor. İmanı yalnızca gönüllere, ibadeti yalnızca camilere tahsis ettiğimiz zaman dinin fonksiyonunu kaybedebileceği noktasında bizleri uyarıyor.

    Tevhidin mücessem eylemidir namaz, aynı zamanda kalbin miracı. Yazar önce miraca bir tanım getiriyor; “Mirac, bir yükseliştir. Fiziğin metafiziğe, bedenin ruha, ruhun sahibine, kulun Allah’a yükselişidir. Beşerilikten insanlığa yükseliştir.” Ardından da miracın her bir Müslümanın şahsında gerçekleşebilme şartını dile getiriyor, “Müslümanlar bu yükselişi tıpkı Resul-i Ekrem gibi ancak O’nun razı olacağı bir hayatı yaşayarak gerçekleştirirler.” ve miracın göklere olduğu kadar, insanın kendi semasına yani kalbine ve iç dünyasına doğru da yapması gereken bir yolculuk olduğunun altını çiziyor.

    Kalbin bir diğer ibadeti olarak “oruç” çıkıyor karşımıza, yeryüzünde hak ve adaletin tesis edilmesi için görevlendirilmiş insanın bu sorumluluğunu bihakkın yerine getirebilmesi için gerekli olan hususlardan biri olan güçlü iradenin kazanımına imkân veren bir ibadet olarak. Hızlandırılmış bir kurs, yoğun eğitimli bir mekteptir Ramazan, ama akıl ve ilim verilmez bu mektepte; akıl ve ilmin ön şartı olan iradeler eğitilir. Literal olarak “kavurucu ateş” anlamına gelir ve ondan kötülükleri yakıp yok ederek gitmesi beklenir.

    Bir semboller haritası olan hac, kalbe yolculuğun adıdır. Sembollere yüklenen anlamlar bilinerek ifa edilirse eğer; ihram, ölüm elbisesine bürünmenin; mikat, Allah’ın emrine amade olunduğunun ilan edildiği bölgenin; Kâbe, kulluğun keskin çizgilerle sınandığı yerin; tavaf, sonsuzluğa akıp gitmenin; sa’y, mümin olma sorumluluğunu idrak etmenin; Arafat, Kâbe’den uzaklaşıp sahibine yakın olmanın; Müzdelife, hayatımızı bir film şeridi gibi seyretmenin; Mina, aşırı istek ve arzuları taşlamanın; hac, şeytandan ve kötülüklerden anneden doğulduğu gündeki safiyete ulaştıracak şekilde kaçmanın diğer adı olur.

    Bugün insanoğlunun en büyük sorunlarından olan arzusuna gem vuramama, isteklerini dizginleyememe, tutkularını terbiye edememe hastalığına çare olarak kalplerin rağbetinin Rabbimize olması gerektiği söylenir Kalbin Erbaini’nde. Kalbi imar edecek kitap olarak Kur’an gösterilir. Sayfalarca Kur’an’ın hususiyetlerinden bahsedilir; onu anlamak ve bunun için de onu okumak gerektiğinden, ama anlamak için okumanın yetmeyeceğinden, bunun için hizmetin de gerekliliğinden söz edilir, Mevlana’ya atfedilen bir söze istinaden: “Herkes Kur’an’ı Kur’an’a hizmeti kadar anlar.”

    Kalbin hastalıkları olsun da onun bir tabibi olmasın mı? Hastalıklı kalplerin sahibi bireylerin oluşturduğu toplumumuzda her geçen gün çözülmenin, tefessühün, kokuşmanın, dejenerasyonun dudak uçuklatan örneklerine son sürat şahitlik etmeye devam ederken bizler; hepimizin rahmet yüklü, hikmet dolu mesajların sahibi bir önderin sunacağı reçeteye çok acil bir şekilde ihtiyacımız var. Bu manada sorularımıza cevap, sorunlarımıza çözüm bulabilmek için ümmetine karşı pek şefkatli ve merhametli ve aynı zamanda tabîbu’l kulûb olan Resul-i Ekrem (sav)’in sireti en çok müracaat edilmesi gereken temel bir kaynak olarak bütün ihtişamıyla orada bizleri bekliyor.

    Kalplerin gecesi Kadir gecesidir. Yazar gecenin faziletini gecenin karanlığına değil karanlıkları ortadan kaldıran Kur’an’a atfeder. Aynı şekilde Müslümanların Allah katındaki değerini yücelten de Kur’an’dır. Ne zaman ki insan Kur’an’ın kadrini bilemez olmuştur; işte o vakit beşerin ve ümmetin de kadri düşmüştür.

    Kalplerin sevinçleri bayramdır ve bir mümin, bayramını gittiği yere götürecek kadar güçlü bir insandır. Kalbin mesuliyeti bilmeden konuşmaktır. Hele ki din hakkında her kafadan bir ses çıktığında, bizi birleştirmek için gelen dinin, bizi ayrıştıran bir unsur olarak kullanılmaya başlanması ve din üzerinden toplumsal gerginlik meydana gelmesi kaçınılmazdır. Nifak, kalbin tabiatını bozmaktır, tabii olmamaktır. Mâlâyâni kalbin ağır yüküdür, cennet mâlâyâninin olmadığı bir ödüldür. O yüzden, eğer daha yaşarken yaşadığımız dünyayı cennete dönüştürmek ve cennetliklerin özellikleriyle bezenmek istiyorsak boş, faydasız ve lüzumsuz işlerden uzak durmamızdır bizden beklenen.

    Resul-i Ekrem (sas) kulun işlemiş olduğu her bir günahın kalbine konan siyah bir lekeye dönüştüğünden bahseder. Şayet kul tövbe eder ve o günahından arınırsa kalbi tekrar eski safiyetini, temizliğini, paklığını kazanır; ama kul tövbe etmez ve o günahında diğer günahlarla birlikte ısrar ederse çoğalan siyah lekeler kalbin tamamen kararmasına ve âdeta paslanmasına sebebiyet verir. Bu mecazi anlatım Mutaffifin suresinde de kendine yer bulur, kalpleri pas tutmuştur, şeklinde. Aslında kalbe dair mecazi anlatım sadece bununla sınırlı değildir Kur’an’ı Kerim’de; kalbin sertleşmesinden, katılaşmasından, taştan daha da sert olmasından, kilitlenmesinden, bağlanmasından, kapanmasından, kılıflara bürünmesinden, hatta kalplerin hastalanmasından, gözlerini kaybedip körleşmesinden ve nihayetinde mühürlenmesinden de söz edilir.

    Kadim zamanlarda kalbi işgal eden siyah noktalar ve kara lekeler; inançsızlık, inkârcılık, sevgisizlik, merhametsizlik, kin, öfke, intikam, haset gibi kötü duygu ve düşüncelerle izah edilmiş; yalan, gıybet, dedikodu, kibir, kendini beğenmişlik, bencillik, su-i zan, tûl-i emel gibi illetler kalbi saran siyah noktalar olarak tarif edilmiştir. Fakat günümüzde bu hadisin daha öte anlamlar ifade ettiğine işaret eden yazar, bugüne kadar söylenenleri tasdik etmekle birlikte modern zamanlarda kalplere musallat olan kara lekelerin sağanağa dönüştüğünü de ifade eder. “Bugün kalbin pasını silmek ve her türlü işgalden kurtarmak için bir gönül ahlakına, yürek terbiyesine ve bir merhamet eğitimine ihtiyaç vardır.” diyerek de biz çözüm önerisi sunmaktadır.

    Kendilerinde dua ihtiyacını öldüren toplumlar, genellikle yozlaşmaktan ve çökmekten kaçıp korunamamışlardır. İnsan, hayatı boyunca kazandıkları ölçüsünce değil, aksine tam olarak kendisinde hissettiği yüksek ve aşkın ihtiyaçlar ölçüsünce insandır. O sebeple olsa gerektir ki Resul-i Ekrem (sav), “Allah’ım hayretimi artır.” diye dua ederek kaynağı bilgi olan hayretin talibi olmuştur ve ondan bize intikal eden bütün dua örnekleri, yazarın ifadesiyle “düşünsel öğelerin” ağır bastığı metinleri oluşturmuştur. Yine yazara göre:“Onun duaları Allah’ı tanıma, insanı tanıma, ahlak ve toplumsal usuller, yüce ideallere ulaşma; bireysel, toplumsal ve ahlaki alçaklık, adilik ve tehlikelerden bir korku ve bir kaçış hakkındadır.”

    Kalbin Erbaini, sağanak hâlinde gelen ve insan kalbine musallat olan her türlü kara lekelerden gerek haberdar olmak gerekse zararlarından azami ölçüde korunarak süreci hasarsız bir şekilde atlatmak muradında olan herkes için hem okumaları hem de başkalarının okumalarına vesile olmaları gereken başucu niteliğinde bir kitap. Sahibine sadaka-i cariye olması duasıyla.
  • * ALLAH v&e İLİM *
    ALLAH bu mucizeli kitabın ilk satırlarını bana yazdır dı için ona çok şükürler olsun hamdolsun rabbim olan allahu tealamıza . hayatın şifresini buldunuz da herşeyi çözülücek diyor samet olan allahu tealamız ilim bizi bu akşam başka bi galaksiye götürcek hazırlıklı olmamız gerek koç burcu bugün dünya ya eş değer özelliklerine sahip tabi bu olay siz okumaya başladında gercekleşcek sizlere bu kitapta içimden ve bildiklerimle sizlere sunucam aslında ben bu kitabın yazarı allah olmasını istedim ama olmaz ki dedi ben dünyada diyilim senin görevin bu dedi bakın bu kitabı sizlerle çalışmış olucam hepimiz birbirimize yardım edicez bakın başka bi kitaplarda var bu işin sonunda onlarda allahın bize hediye edicek hepimizin müjdesi 16.09.2013 tarihli başbakanlığa gönderilen kargo kitaplar ilk bunu okuyıcaz sonra onlar bize yol göstericek söz veriyorum size hepimizin eğer ki allaha boyun eğip onun ipine sımsıkı tuta bilirsek rabbimize itatkar bi kul olursak bakın görün hayatımız nasıl güzelleşicek dünyada afedilmiş olucaz ahirete gidip gelmedim :) daha önce ama allahıma güvenim sonsuz orada var bu tüm alemlerin içinde bi uyarıcı varsa demekki bende bu işe baş koyduysam ellerimle kalemi mi tutuysam tutup hata yazdıysam bunları sizlere ulaştırdıysam demek ki herşeyin bi anlamlı kuran olan gün yüzüne cıkmayan kitap var peygamberler var allah var kitaplar var daha acıklanmayan ilim var herşey var isteseydi mevlamız yaratanımız allahımız dünya yı yarattım ahirete gidiceksiniz demez di o varya herşeyi kuşatmıştır bakmayın bu olaylara hepsinin gercekten bi anlamı var gidin önümüz yaz zaten gezin istanbulu o evliyaları zatları mukaddes insanların kabirlerini kuranı kerim de yeryüzünde bi dolaşın eskilerin hali ne olmuş diyo bizim dolaşmamızı istiyor rabbimiz (kuran-ı kerim)de allah de ilk emir sanırım bu sonra kelimeler gene aynı gibi ama allah ki olur birleştirelim deki allah de allah ki allah de ki allah dediki allah deki cıkıyor yüce kitabımız kuranı kerimimiz de bakın bugün günlerden pazartesi 2017yılı haziran ayının 5 deyiz yani 6.05.2017 yılı saat 20.45 size ne göstericem buldum bi buluş nedemek istiyo allahın izniyle bi göz atalım bu arada ramazanınız bayramlarınız herşeyiniz kabul olsun doğum günleriniz de kutlu olsun. kandileriniz mübarek olsun kabristandakiler de huzurla dolsun https://www.youtube.com/watch?v=F_7rYAu9ckw
    (Biz, kaderi, "Allah'ın sırlarından bir sır" olarak görmediğimiz gibi; Hz. Peygamberin de bu konudaki tartışmaları ve kendisine soru sorulmasını ya-sakladığına dair rivayetleri şüphe ile karşılıyoruz. Probleme makul bir izah tarzının bulunabilmesi için, hareket noktasının doğru belirlenmiş olması lazımdır. Kader insanın meselesi olduğuna göre, insandan hareket etmek durumundayız.
    Bu dünyada insan eli kolu bağlı mahkûm bir varlık mıdır? Yoksa çeşitli seçenekleri olan hür bir varlık mıdır? Her şeyi yapıp-eden Tanrı ise, in-san neyi yapıp etmektedir?4 Eğer insan, rotası çizilmiş bir varlıksa onda iradenin olmasına, aklın bulunmasına gerek var mıdır?
    Sorumluluğu olmayan varlıklar gibi, insandan da mihaniki olarak hareket etmesi mi istenmiştir? Ya da varoluşunun gayesini bilinçli olarak yerine getirmesi mi beklenmektedir?
    Mutlak varlık Allah'tır. Ancak, insan da bir varlıktır ve Allah'tan ayrı bir varlıktır. Şahsiyeti, aklı, iradesi bulunan ve sorumlu olan bir varlık. İn-sanı bu şekilde yaratan da Allah'tır. Kâinatta yaratılan her varlığın, kendisi-ne has bir kaderi bulunmaktadır. İnsanın kaderi de iyilik ve kötülük işleyecek tarzda yaratılmış ve kendisine akıl ve irade verilmiş olmasıdır. İnsanın gayesi Allah tarafından tespit edilmiş olmasına rağmen, bu hedefin gerçekleştirilmesini Allah, insana bırakmıştır. İnsan, aklı, iradesi ve tecrübesi ile bu gayeyi gerçekleştirebilecek imkâna sahiptir. Amacı gerçekleştirip gerçekleştirmemekte insan serbest bırakılmıştır: Yani, insana bu hürriyeti Allah vermiştir5. İnsan Allah tarafından yaratılmış fakat onun tarafından kurulmamıştır. Kısaca, insan; bilinçli sorumlu ve hür bir varlık olup, Allah tarafından yeryüzünde görevlendirilmiştir6.
    Âlemde olan ve olacak olanlar -bunlara insan davranışları da dâhildir- Allah tarafından tespit edilmiş ise, bu aynı zamanda Allah'ı da atıl bırakmaktır. Her şeyin ezeli program dâhilinde cereyan etmesi durumunda, ilahi faaliyet için de imkan kalmamaktadır. Hâlbuki Kuran: "Onu her an yeni bir iş meşgul eder" buyurmaktadır. Ezelde bizim için tespit edilenin dışında davranma imkânımız varsa bu tespitin, yoksa iradenin, hürriyetin ve sorumluluğun anlamı olamaz. Kısaca; klasik kader anlayışı, yalnız insanın varoluşunu anlamsız kılmamakta, ayni zamanda, Allah'ı da atıl hale getirmektedir.
    Allah, insanı kendi elinde oyuncak bir varlık olarak mı, yoksa akıllı ve vicdanlı, yani özgür ve sorumlu bir kul olarak mı yaratmıştır? Bu mesele üzerinde düşünmek gerekir. Kaldı ki, insanın hür ve sorumlu bir varlık olmasını Allah dilemiştir. Eğer insan daha önceden belirlenmiş bir yoldan gidiyor ve "Alemde olup biten her şey Allah tarafından tayin edilmiş" ise, "Allah tarafından tayin edilmiş bir şey başka bir tarzda ve başka bir 'düzende"11 olamayacağından insan için iradi-gayri iradi ayrımının yapılmasına da, Allah'ın kainata müdahale etmesine de gerek kalmayacaktır. Bu durumda, insanın yaptıklarından sorumlu olmasının12 dahi bir anlamı olmayacaktır. Bu neticeyi, Kuran'ın ortaya koyduğu dünya görüşü ile uzlaştırmaya imkan yoktur. O halde, kader kavramının keyfi olarak kullanılmasına Kuran müsaade etmiş midir?
    İslam öncesi Arap toplumunda da kader hususunda değişik görüşler vardı. Ezeli tespit ve tayini benimseyenler olduğu gibi, buna karşı çıkarak insanın hür olduğunu kabul edenler de bulunmaktaydı.13 Aslında, kader konusunda bu iki karşıt kutup, insan topluluklarında her zaman kendiliğinden ortaya çıkmıştır.14 Çünkü insanoğlunun, kendi kusuru neticesi ortaya çıkan en basit şeyleri dahi kadere yüklemesi, onun kolayına gelmektedir. Gerçekten de kader kavramı, aklını kullanmak istemeyene sığınma imkanı vermekte ve insanın kendi kendini hipnotize etmesine yaramaktadır.
    Hz. Peygamber döneminde; kader meselesinin sahabe arasında konuşulduğu, hatta Hz. Peygamberin, kader konusunda kendisine soru sorulmasını ve sahabe arasında tartışma yapılmasını yasakladığına dair haberler nakledilmistir15. Bu yasaklamaya rağmen; kader hususunda Hz. Peygambere isnat edilen ve hadisçilerin "sahih" olarak nitelendirdikleri hadisleri, hadis kitaplarında sıkça görmek mümkündür. Kader ile ilgili birkaç hadisi örnek olarak zikretmek faydalı olacaktır.
    Hz.Peygambere isnat edilen bir hadiste, Hz. Peygamberin, Allah'tan üç şey istediğini ve Allah'ın ikisini verdiğini bildirerek, "Müslümanlar arasında isyan olmamasını istedim, fakat Allah bunu kabul etmedi.16 buyurduğu nakledilmiştir. Keza Hz. Peygamber: "Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır bir fırka hariç, hepsi cehenneme girecektir."17 buyurarak, İslam ümmetinin geleceğinden haber vermektedir18. Müslümanlara haksızlıklar karşısında tepki göstermemeyi emreden bir hadiste Hz. Peygamber: "...sizler benden sonra bencillik göreceksiniz. Bana ulaşıncaya kadar sabredin."19 Başka bir hadiste; Hz. Adem'i cennetten kovulmasından dolayı kınayan Hz. Musa'ya, Hz. Adem'in: "Allah'ın beni yaratmadan kırk sene önce takdir ettiği bir şey için mi beni kınıyorsun?"20 dediği nakledilmiştir. Başka bir hadiste: "Allah cennet ehlini, cennet ehli olarak babalarının sulbünde yarattı."21 buyrulmaktadır. Diğer bir rivayette de Hz. Peygamberin: "İnsan cehennem ehlinin amelini yapar; ta ki onunla cehennem arasında bir zir'a kaldığında; kitap onun önüne geçer de cennet ehlinin amelini yapar ve cennete girer. İnsan cennet ehlinin yaptığı ameli yapar, ta ki onunla cennet arasında bir veya iki zir'a kaldığında, kitap onun önüne geçer de Cehennem ehlinin amelini yapar ve cehenneme girer."22 Bu durum karşısında, salih amel yapmanın faydasının ne olduğunu soranlara ise, Hz. Peygamberin, "amel yapınız. Herkes ne için yaratıldıysa ona göre işi kolaylaştırılır."23 cevabını verdiği bildirilmiştir. İnsan sorumluluğunu esas alıp, kaderciliğe karşı çıkanlar da hadislere konu olmuştur. Hz. Peygamberin, "Kaderiye bu ümmetin Mecusileridir."24 buyurduğu dahi nakledilmiştir. Ümmetinden kaderi yalanlayacak topluluk olacağını25 bildiren Hz. Peygamberin ". . . Küfrün anahtarı ancak kaderi yalanlamaktır."26 dediği rivayet edilmiştir.
    Yukarıda zikredilen hadislerle insan sorumluluğunu nasıl uzlaştıracağız? Bu tür rivayetlerin Hz. Peygambere isnat edilmesinin arkasında, Hz. Peygamberden sonra Müslümanlar arasında meydana gelen tatsız olaylara mazeret bulma ve farklı görüşlere sahip grupların, birbirlerini suçlama çabalarının bulunduğu sanılmaktadır.27 Hadis külliyatının, genelde, insan sorumluluğunu anlamsız kılan bir yaklaşımı telkin etmesi, Emevi yöneticilerinin kader anlayışı ile paralellik arz etmektedir. Hadislerin yazıya geçirilmediği bir dönemde, böyle bir yönetimin olması, Müslümanın geleceğini de olumsuz yönde etkilemiştir. Bugün, bilebildiğimiz ve elimizde mevcut olan en eski hadis kitabi, imam-i Malik'in Muvatta'sıdır.
    Bu eser Emevi Devleti'nin yıkılmasından sonra toplanmıştır.28
    Sahabe Dönemi'nde de kader konusunda zaman zaman tartışmaların yapıldığı bildirilmektedir. Bu devirde yapılan tartışmalardan birkaç örnek vererek, konuyu biraz daha açmak faydalı olacaktır. Şam tarafını ziyarete giden Halife Ömer, Şam'da veba salgını olduğunu haber alınca şehre girmekten vazgeçerek, buradan uzaklaşılması gerektiğini bildirir. Bunun üzerine Şam tarafında bulunan ordunun komutanı Ebu Ubeyde, kaderi gerekçe göstererek, Hz. Ömer'in uzaklaşma önerisini eleştirir.29 Hatta, Hz. Ömer'e, "Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun? diye sorar. Onun bu itirazına Halife: "Evet Allah'ın kaderinden Allah'ın kaderine kaçıyorum."30 karşılığını verir: Görülüyor ki; Hz. Ömer'in kader anlayışı ile Ebu Ubeyde'nin kader anlayışı çok farklıdır. Ebu Ubeyde'ye göre, her şey Allah tarafından ezelde tespit edilip, programlandığı için kaderden kaçmak mümkün değildir. Hz. Ömer'e göre ise, ezelde tespit edilenler imkânlar olduğu için veba hastalığı olan yere girenin, bu hastalığa yakalanması da Allah'ın kaderi, bu hastalığın olduğu yere girmeyerek ondan kaçanın kurtulması da Allah'ın kaderidir.
    Nitekim, Ebu Ubeyde ve Yezid b. Ebi Süfyan gibi, birçok ileri gelen sahabe veba hastalığından öldü32. Vebadan kaçan Hz. Ömer ise yaşamını sürdürdü. Müslümanlardan bir grup tarafından muhasara edilen Halife Osman, hilafetten ayrılmasını isteyenlere karşı, kaderi gerekçe göstererek, isteklerini reddetmişti.
    Ancak, ayni gerekçe ile isyancıların halifeyi taşa tutmalarından sonra, Hz. Osman'ın, onların kaderi gerekçe göstermelerini kabul etmediğini görmekteyiz.
    Hz. Ali'nin kader konusundaki düşüncesi daha açıktır. O, Allah'ın emir ve nehiylerinin konusu olan fiillerde, Allah tarafından önceden belirlenmiş bir hususun olamayacağını, aksi halde, Allah'ın kitap göndermesinin, peygamber göndermesinin, emretmesinin, nehyetmesinin bir anlamı kalmayacağını bildirmiştir. Ayrıca, kaderin ancak insanın sorumlu olmadığı konularda olacağını açıklayarak, kader kavramı ile insan sorumluluğu arasındaki ilişkiye de dikkat çekmiştir35. İnsanın sorumlu olduğu hususlarda ise "kader, iyi işi yapmak, kotu işi yapmamakta insanı serbest bırakmaktır."36 Yani, kader insanın neticesinden lehte ve aleyhte sorumlu olduğu fiillerinde hür olması ve istediğini yapabilmesidir. Hz. Hasan da irade hürriyeti ile sevap ve günah arasında bağı kurmuş ve insan fiillerinde önceden tespite karşı çıkmıştır.37 Ona göre, ön tespit irade hürriyetini ve dolayısıyla insan sorumluluğunu ortadan kaldırmaktadır.
    Halife Ali'ye karşı, kendine has metotlarla; yürüttüğü mücadeleyi kazanan Muaviye, Hicretin 41. yılında Emevi Devleti'ni kurdu38. Emevi yönetimi, kuruluşundaki gayri meşruluğun sıkıntısını, kader kavramının arkasına sığınarak gidermeğe çalışmış ve kaderci düşüncenin gelişmesi için elinden geleni yapmıştır. Çünkü onlar, kaderciliği siyasi geleceklerinin garantisi olarak görüyorlardı. Kaderci düşüncenin gelişip yayılması için ilk adımlar, bizzat devletin kurucusu Muaviye tarafından atılmıştı39 Muaviye'nin, Halife Ali'ye karşı isyanının, savaşının tutarlı dini ve siyasi gerekçesi yoktu. Onun tek sığınağı kader kavramı kalmıştı. Bu kavram öyle bir sığınaktır ki, ona hem zalim, hem de mazlum beraber sığınabilirler. Bir yandan zalimin zulmünün sebebi, diğer yandan mazlumun acizliğinin gerekçesi olabilmektedir.
    Emevi Devleti'nin yöneticilerine karşı gelmek, kadere dolayısıyla Allah'a karşı gelmek olduğundan, karsı gelenin öldürülmesi helal olmaktadır.40 Muaviye'nin oğlu Yezid halka şöyle seslenmişti: "Ey insanlar, sizin uğraşmanıza gerek yoktur. "Allah bir isi beğenmediği zaman onu değiştirir..."41 Allah bizi değiştirmediğine göre, Allah'ın istediğine karşı çıkmaya sizin hakkınız olamaz. Size düşen itaat etmek, Allah'ın iradesine rıza göstermektir.42 Emevi halifeleri, sadece Allah'ın ezelde yazdığı yazıyı, yani, "Allah'ın kaderini infaz" ettiklerini belirtiyorlardı.43

    Emevi yöneticilerinin kader kavramına sığınma taktikleri, Müslümanlar arasında değişik tepkilerin doğmasına sebep oldu. Ma'bed b. Halid el-Cühem, Gaylan ed-Dimeşki ve Yunus el-Esvari gibi düşünen alimler, yönetimin desteklediği düşünceyi yüksek sesle eleştirerek; Emevilerin tanımladığı kaderin olmadığını, yapılan zulmün Allah'tan değil, idarecilerden kaynaklandığını ve halkın bu zulmü ortadan kaldırabileceğini, belirttiler44. Nitekim bu düşünce halk arasında yayıldı. Emevi yöneticileri; başta yukarıda zikredilen alimler olmak üzere, kendileri gibi kaderi anlamayanların ileri gelenlerini katlettiler.45 Kaderci düşünceyi kabul etmeyenler, olaylarda insan sorumluluğunu benimsediklerinden, siyasi idare için tehlike teşkil ediyorlardı. Çünkü "Kader Doktrini" politikayla yakından ilgiliydi.46
    Hasan el-Basri de kader konusunda Emevilerin destekledikleri düşünceye karşı çıkmıştı. Fakat kendi düşüncesini açıkça ortaya koymamıştı.47 Şehristani, Hasan Basri'nin kader hususundaki görüşlerinin, kaderi kabul etmeyenlere benzediğini, bildirmektedir48.
    Emevi halifelerinin istediği şekilde kader kavramını yorumlayan Ca'd b. Dirhem, Cehm b. Safvan gibi yazarlar da vardı. Bunlara göre, "bütün fiillerde cebir olduğu gibi mükâfat ve ceza da cebirdir."49 Bu düşünceyi savunan ekole Cebriye Mezhebi, denmektedir. Bu mezhebe göre, hiçbir şeyden kaçınma imkânı yoktur. "Ne kadar çalışılırsa çalışılsın meydana gelecek bir şey önlenemeyeceği gibi, meydana gelmeyecek olan bir şey de meydana getirilemez."50 Cebriye'den Hüseyin b. Muhammed en-Neccar: "Allah; kulun hayır, şer, güzel ve çirkin amellerini yaratandır. Kul da o amelleri kesbeder",51 fikrini ileri sürerek; mezhebinin görüşlerini biraz yumuşatmıştır. Cebri düşüncenin, zamanla diğer mezheplere de sirayet ettiği görülmüştür. Bu düşünce şekline göre, olayları izah etmek çok kolaydır. Sahabe arasında siyasi çıkar çekişmelerinden doğan tatsız olaylar dahi, Allah'ın ezeldeki yazgısının yerine gelmesi olarak açıklanmıştır.52 Bundan dolayı da onların hatalarının araştırılmaması istenmektedir.53 Çünkü, onların bir kusuru yoktur. Allah'ın, ezelde takdir ettiği kaderi yerine getirmişlerdir.
    İslam ümmetinin en büyük şanssızlığı, hadislerin toplanarak kayda geçirilmediği bir dönemde, meşru yönetimi isyan sonucu devirerek kurulmuş bir yönetimin, kaderci düşünceyi desteklemesi olsa gerektir. Hadis külliyatının kaderci karaktere bürünmesinin arkasında bu olgu yatmaktadır. Düşünen Müslüman, Peygamberi ile karşı karşıya getirilmiştir. Hadisçilerimiz ise nakledilenleri değil, nakledenleri araştırmakla meşgul olmuşlardır: islam kültürünün teşekkül devrinde meşruluk sıkıntısı çeken siyasi yapının, islam ümmetinin geleceğini de ipotek altına alması bu hadisçilerin sayesinde gerçekleşmiştir. Bugün Müslümanlar hadis problemi ile de karşı karşıyadırlar. Müslüman'ın dünya görüşünün ortaya konması için tek olgu olması gereken Kuran-ı Kerim'in karşısına, hadis yedek bir olgu olarak çıkarılmış, hatta onun gibi bir olgu olduğu dahi ileri sürülebilmiştir54. Böylece, Kuran olgulardan biri durumuna düşürülmüştür. Olgular çoğalınca da İslam’ın hayata intibak esnekliği kaybolmuş ve hayata alternatif bir dünya görüşü halini almıştır.

    Kur'an'ın muhatabı insan aklıdır. Bundan dolayı insandan düşünmesini istemektedir.55 Kur'an'ın anlaşılmasında kültür seviyesi de önemlidir. Herkes kültürü nispetinde ondan istifade edebilir. Onu şartsız okumak, yararlanma imkanını artırmaktadır. Ancak, genelde Müslümanlar, Kur'an'ın ne dediğinden ziyade, kendi düşüncelerini doğrulamak için Kur'an'dan deliller aramışlar, neticede her birinin dayanağı Kur'an olduğu iddia edilen birbirine zıt görüşler ortaya çıkmıştır. Mesela, kaderciliği savunanlar da, insanın sorumlu olduğu fiillerinde ezeli tespitin olmadığını belirtenler de, bunların arasında uzlaşmacı bir tavır takınanlar da görüşlerinin doğruluğunu ortaya koymak için, Kur'an'ın ayetlerini delil getirmişlerdir. Kur'an'ı bir bütün olarak ele almayı düşünmemişlerdir. Hatta, bir konuda ayetlerin azlığına ve çokluğuna göre; çoğunluğun telkin ettiğini sandığı anlamdan yana tavır aldıklarını ileri sürenler dahi vardır56.
    Kur'an'ın ayetlerini, hiçbir insanın kendi arzusuna göre anlamaya hakkı ve yetkisi yoktur. Her insanın, Kur'an'ın muhatabı olması keyfiyeti, insana onun ayetlerini istediği doğrultuda yorumlama yetkisi vermemektedir. O halde, insan Kur'an ayetlerini nasıl anlayacaktır? Bu konuda ölçüleri neler olmalıdır? Kur'an'ın bir ayetini anlamak için; A-Ayet çerçevesini, B-Siyak-Sibak çerçevesini, C-Kur'an'ın Bütünlüğü çerçevesini,57 D-Kainattaki Fiziki ve Sosyal Kanunlar çerçevesini,58 E-Akli Selim çerçevesini59 göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. Yani, bir ayeti anlamak için bu beş esasa dikkat edilmelidir. Anladığımız mananın, bunlardan hiçbirine aykırı olamayacağını bilmemiz lazımdır. Burada bir noktaya da işaret etmek gerekmektedir. Kur'an ayetlerini, yukarıda belirttiğimiz beş ilkeye dikkat ederek kavramaya çalışırsak; "herkese göre Kur'ani doğrular yerine, Kur'an'ın kendi doğrularını"60 ortaya koyma imkânını elde edebiliriz. Bu düşünce doğrultusunda kader problemine Kur'an'ın yaklaşım tarzını tetkik etmeye çalışacağız.
    Kader kelimesi, Kur'an'da; ölçme, güç yetirme, kudret, ölçerek takdir ederek tayin, rızkı daraltma, Allah'ın irade ettiği külli hüküm ve önceden ölçüp-biçip hüküm verme manalarında kullanılmıştır.61 Bu kelimeye bu anlamların dışında; her şeyin olduğu gibi kılınması, kaza ve hüküm manaları yüklenmiştir62. Son iki anlamın Kur'an'da kullanılmamış olması, kelimenin bu iki anlamı sonradan kazanmış olabileceğini düşündürmektedir.63 Kader kelimesinin yerine kaza kelimesi de kullanılmaktadır. Kaza kelimesi Kur'an'da on anlamda kullanılmıştır64; Istılahda; "Kaza; Allah'ım ezelde bütün eşyanın gelecekte ne şekilde olacağını bilmesi, kader ise, bu eşyanın Allah'ın ezeldeki eşya ile ilgili ilmine uygun olarak icat edilmesidir."65
    Kur'an'ın birçok ayetinde geçen kader kelimesi ve bu kelimenin müştaklarının mihverini, "bir olgu dahilinde tayin etmek, her şeyi bir olgu ve nizama göre tanzim"66 etmek teşkil etmektedir. Kader kelimesinin geçtiği ayetlerden hiçbiri, insanın sorumlu olduğu fiillerinin, alın yazısı manasında, ortaya çıkmasından önce takdir edildiği anlamını taşımamaktadır. Kader konusunda yapılan tartışma, Allah'ın kainati belli bir düzen dahilinde yaratmasında değil, işlediği fiillerinden lehte veya aleyhte sorumlu olan insanın, bu yaptıklarının Allah tarafından ezelde tayin ve tespit edilip-edilmediğinde yoğunlaşmaktadır. Eğer kader, "Bu kâinattaki ilahi kanunlardır."67 şeklinde anlaşılsaydı, bu hususta hiçbir tartışma olmayabilirdi. Kâinattaki düzenlemeyi insan fiillerine de teşmil edince, insan hürriyetinin anlamı kalmamaktadır. Hâlbuki insani hür bir varlık olarak yaratan Allah'tır.
    Hürriyet, hem iyiliğin hem de kötülüğün kaynağıdır. Kötülük yapma imkânı olmayanın iyilik yapmasından bahsetmek abes olur. Çünkü; bu durumda iyilik mecburi istikamettir. Seçeneği yoktur, Kader problemine çözüm bulmak için, Allah’ın ilminden değil, insan sorumluluğundan ve dolayısıyla insan hürriyetinden hareket etmek zorundayız.
    Bu konuda hareket noktamız sorunun çözümünde bize yardımcı olacaktır. Önceden tespit, irade konusu olmayan ve insanın sorumlu olmadığı alanlarda olabilir. İnsana bırakılan alanlarda ise kaderi, insanın davranışları belirlemektedir. Yani, insanın sorumlu olduğu hususlarda kaderi insan çizmektedir. Kur'an bu duruma işaretle, "...Bir millet kendini bozmadıkça Allah onların durumunu değiştirmez..."68 "insan ancak çalıştığına erişir"69 buyrulmaktadır.
    Kader konusunda, insanın iradesini ilgilendiren nokta ile tabii ve kevni hadiseleri ilgilendiren ciheti birbirinden ayırmak lazımdır.70 İnsanın dışındaki varlıkların mukadderatlarının tayin ve tespitinde, sorumlulukları olmadıklarından dolayı, bir sakınca yoktur. Ancak, insan sorumlu bir varlıktır. Kur'an bunu şöyle açıklamaktadır: "Doğrusu biz, sorumluluğu göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan ise onu yüklenmiştir."71 O halde, sorumlu olması cihetiyle diğer varlıklardan ayrılan insanın, sorumluluğu oranında hürriyetinin olması, sınırları Allah tarafından çizilmiş sahada insanın kendi kaderini kendinin belirlediği ortaya çıkmaktadır. İnsan kendi kaderini belirlerken Allah, ona yol göstererek yardımcı olmak için, peygamber ve kitap göndermektedir. Yani; insanın özgür iradesi olduğu için, Allah kuluna teklifte bulunmaktadır. İradenin mecburiyeti demek, irade yoktur demektir. Çünkü mecburiyetin olduğu yerde iradeden söz edilemez. Buna göre, insanın kaderi, iyiliği veya kötülüğü yapacak şekilde yaratılmış olmasıdır.
    Zemahşeri, Furkan suresinin ikinci ayetinin yorumunda Allah'ın takdiri konusunda,"... gördüğün gibi, Allah insanı takdir ettiği bu düzgün şekilde yarattı. Yaratılmasını takdir edip de yarattığı her şeyi farklı olarak yaratmadı."74
    Bu görüşe göre, takdir insanın sorumlu olmadığı alanları kapsamaktadır. İnsanın sorumlu olduğu fiillerinde ise birey, en az iki seçenekten birini tercih edebilecek şekilde hür bırakılmıştır75.
    Kader kelimesi ve müştakları geçmediği halde, kaderci görüşü benimseyenlerin insanın irade hürriyetini kaldırdığını anladıkları ayetler de bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi; "Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz,"76 Bu ayet, Onlara göre, insan iradesinde cebrin olduğunu ortaya koymaktadır77. İradedeki cebir ile fiildeki cebir arasında pek fark olmadığından, iradede cebrin olduğunu ileri sürenlere de "Cebriyeci" demekte bir sakınca olmasa gerektir. Eş'ari: "Kullar fiillerinde, hür, ihtiyarlarında (seçimlerinde) mecburdurlar."78 görüşündedir. Bazı yazarlara göre, "irade ve seçimdeki mecburiyet, fiillerde de mecburiyeti gerektirir."79
    Bundan dolayi Eş'ari'nin, "katıksız cebri" olduğu belirtilmiştir80. Gerçekten, söz konusu ayetten insan iradesini selbeden, yani, ortadan kaldıran bir anlam çıkarılabilir mi? Meşiet ile irade aynı manaları taşıyan iki kelimedirler81.
    Bu ayeti, Allah'ın "Sizin dilemenizi dilemesi, iradenizi irade etmesi ile diliyorsunuz."82 şeklinde anlamak lazımdır. Eğer; Allah insana dileme imkânını vermeseydi, insanın dileme hürriyeti olmazdı.
    Size verilen bu irade, Allah'ın size verdiği bir lütfudur. Aksi halde, bir irade hürriyetinden söz edilemezdi.83 Ayetin sibakını da dikkate alırsak, bu anlamın doğruluğu ortaya çıkmaktadır; "Ey insanlar nereye gidiyorsunuz? Kur'an, ancak aranızdan doğru yola girmeyi dileyene ve âlemlere bir öğüttür. "Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe, sizler bir şey dileyemezsiniz."84 Yukarıda da belirttiğimiz gibi, burada ifade edilen husus, insana dileme hürriyetinin Allah tarafından verilmiş olmasıdır.
    Kur'an'ın bir konudaki görüşünü ortaya koymak için, o konu ile ilgili tüm ayetleri dikkate almak lazımdır. Kur'an'da "şae" ve müştaklarının geçtiği birçok ayet bulunmaktadır. Allah'ın dilemesine, cebrî anlam yükleyen müşriklerin gerekçelerini Allah kabul etmemiştir. Onların kabul edilmeyen gerekçelerinin, bazı Müslüman yazarlarca benimsenmesi, din açısından hayret uyandıracak bir tavır olsa gerektir. Allah, puta tapanların, "Allah dileseydi babalarımız ve biz puta tapmaz ve hiçbir şeyi haram kılmazdık." demelerini; "...siz ancak zanna uyuyorsunuz ve sadece tahminde bulunuyorsunuz..."85 buyurarak reddetmiştir. Bir sonraki ayette de; "...0 dileseydi, hepinizi doğru yola eriştirirdi."86 buyurmaktadır. Yunus suresindeki bir ayette, Allah'ın dilemesinin hangi anlama geldiği açıkça ifade edilmektedir. "Ey Muhammed, Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı, öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın?"87 Allah, insanları zorlamadığına göre, yani, onlara hürriyet verdiğine göre, insanları zorlamaya hakkın yoktur. ".. Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin."88 Görülüyor ki, bu ayetler insana dileme hürriyetinin verildiğini ortaya koymaktadır
    İnsan yaratılmadan önce, insan fiillerinin takdir edildiğine delil olarak gösterilen diğer bir ayet de [Hadid,22] ayetidir. Bu ayette şöyle buyrulmaktadır; "Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce o, kitapta bulunmasın. Doğrusu bu Allah'a kolaydır." Burada "kitap"tan anlaşılması gereken mana nedir? Bir başka ayette "...Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır."89 Yaş ve kuru her şeyin bir kitapta olması, onların varlıkları değil, varlık alanında tabi olacakları kanunlar, kurallar olsa gerektir. Kitap kelimesi bu anlamda başka ayetlerde de kullanılmıştır.90 [Hadid, 22] deki ayeti Zemahşeri, musibetleri yaratmadan önce, hangi durumlarda insanların başına musibet geleceğini tespit etmişizdir, anlamında olduğunu belirtmiştir91 Diğer bir ayette: "Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle, işlediklerinizden ötürüdür.." Bu ayete göre, insanın başına gelen musibetten, insanın sorumlu olduğu ortaya çıkmaktadır. Eğer, insanın başına gelen musibet önceden takdir edildiyse, bunda insanın sorumlu olmasını bir manası olamaz. Ya da cebri görüşü benimseyen bir kimsenin ileri sürdüğü gibi, "Bunu böyle Allah yapıyor, fakat bir şey diyemiyoruz."93 şeklinde düşünmemiz gerekir ki; bu da insanın robot olduğunu kabul etmek demektir.
    İnsanın başına iyi veya kötü bir şeyin gelebilmesi, önceden tespit edilen kurallara göredir. Yani; Allah musibetleri yaratmadan, bunları insanlara verirken, hangi esaslara göre vereceğini belirlemiştir. İnsanın başına kendi fiili neticesi felaket gelebildiği gibi, kendi kusuru olmadığı halde de musibet gelebilir. Hatta, Kur'an, Allah'ın denemek için dahi çeşitli musibetler verdiğini bildirmektedir.94 Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan; her şeyin ölçüsünün, kanununun ve nizamının Allah tarafından konulduğunu, bu kuralların bir kısmının insan tarafından da bilinebileceğini, bundan dolayı hür iradeli faillerin bu kurallar çerçevesinde hareket etmeleri istenmektedir. Netice olarak, insanlar tarafından bilinebilecek hususların Allah tarafından belirlendiğini ve kanunlarının tespit edildiğini, insanlarca bilinemeyeceklerin ise insan faaliyetleri neticesine göre kaderlerinin insan tarafından çizildiğini ifade etmek mümkündür.

    Kader konusunda karşımıza çıkan önemli husus, Allah'ın ilmi meselesidir. Kainatın nizamını ve ondaki kanunları, Allah'ın, önceden tespit ettiğini ve bunlarda bir değişiklik olmadığını ve olamayacağını Kur'an bildirmektedir. "...bütün tabiat, Allah'a "otomatik bir irade" ile itaat eder."96 Acaba insan da buna dâhil midir? İrade verilerek diğer varlıklardan ayrılan insanın, sorumlu olması hasebiyle de başka varlıklardan ayrıldığı bilinmektedir. Tartışma, önceden tespit edilenlerin içine, iradeli ve sorumlu varlık olan insanın fillerinin girip-girmeyeceği meselesidir. Başka bir ifade ile kâinattaki nizamın, insanın iradesine ve fiillerine teşmil edilip edilemeyeceğidir. İnsanın sorumlu bir varlık olduğu inkâr edilmeden, bu düzenlemenin insan fiillerine teşmil edilmesi mümkün değildir. İnsanın sorumlu bir varlık olduğu veri olduğuna göre Allah'ın yasası, insan cinsi için ezelde çizdiği sınırlar içinde ferdin hür olmasıdır. Bu anlamda, insan için yalnız Allah'ın çizdiği kaderden değil, kendisinin, ailesinin milletinin ve diğer milletlerin çizdiği kaderlerden de bahsetmek mümkündür. Ancak, insanlar tarafından çizilen kaderleri, insanın aklını kullanarak değiştirmesi de söz konusudur. İnsanlar tarafından çizilen kaderlerin, çeşitli sebeplerden dolayı, Allah'a yüklenmesi, kader kavramının keyfi olarak kullanıldığını ortaya koymaktadır.
    İnsana irade veren ve onu hür kılan Allah'tır.97 Allah, hür iradeli insanı yaratmakla; kendi iradesini, insan davranışları konusunda kısıtlamıştır. Eğer Allah, insanı özgür kılmak için, insan davranışları hususunda, iradesini sınırlandırıyorsa; ona kendi "plan ve projelerini hazırlama imkanı vermek için bilgisini de sınırlıyor demektir."98 Kaldı ki Descartes (Dekart) da Allah'ın bilmesini ve irade etmesini bir ve aynı şey saymaktadır.99 İnsan için sorumluluk esas ise hürriyet de esastır. İnsan hürriyetini korumak, en azından Allah'ın ilmine zarar gelmesin endişesi kadar önem arz etmektedir. "İnsan hem mecbur hem de mesuldür. Bu iki durum arasında görülen çelişki kaderin sırrı olarak kalacaktır."100 tarzındaki bir düşünceyi, Kur'ani esaslarla uzlaştırmak mümkün değildir.101 Allah'ın, hem insanların düşünmelerini hem de aklını devre dışı kalmasını istemesini izah etmek mümkün olmasa gerekir.
    Allah'ın, insanın neticesinden sorumlu olduğu davranışlarını önceden bilmesi, insanın hürriyetine, bilmemesi ise Allah'ın ilmine zarar vermektedir. Allah'ın ilminin cebri gerektirmediğini ileri sürmek, problemi çözmemektedir. Hatta bazı yazarlar, cebrin Allah'ın ezeli ilminden kaynaklandığını belirtmektedirler.103 Fikirlerimizi ortaya koyarken tutarlı olmak zorundayız. Aklın ilkelerine aykırı bir şeyin, Kur'an'a uygun bir görüş olacağını düşünemeyiz. "Söz gelişi, insanın fiilleri de dahil olmak üzere her şeyin önceden bilindiğini, kesin olarak tayin ve tespit edildiğini öne süren bir görüşle, insanda irade hürriyetinin varlığını öne süren görüşü bir ve aynı anda savunamayız. Ortada giderilmesi gereken bir tutarsızlık bulunmaktadır."104 Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kur'an'ın ayetleri gibi akıl da Allah'ın ayetidir. Allah'ın ayetlerinin birbirini nakzetmesi düşünülemez. Nitekim Kur'an-ı kerim'de 275 yerde, "düşünmüyor musunuz? Akıl erdiremiyor musunuz?" diye sorulmakta; 200 yerde de bizzat "düşünme ve tefekkür" emredilmekte 12 yerde "dolaşarak, araştırıp ibret alma" önerilmekte ve 670 yerde de ilme teşvik yapılmaktadır.105
    Bilmenin olabilmesi için fiili bir durumun olması lazımdır. Ortada fiili ve gerçek bir durum olmadığı zaman bilmenin olmaması Allah için bir eksiklik olur mu? İnsanın iyilik veya kötülük işleyecek tarzda yaratılmış olması, insan fiillerinin planlanamayacağının kanıtı olamaz mı? Hürriyet verilerek diğer varlıklardan ayrılan insanın, neticesinden sorumlu olduğu davranışlarında da Allah'ın ilminde istisna olması düşünülemez mi? İnsan davranışları ile Allah'ın ilmi arasında ilişki kuran Mutezile'den Muhammed b. Numan: "Allah, ancak takdir ve irade ettiği şeyi bilir. Takdirden önce bir şeyi bilmesi imkânsızdır. Eğer kulların fiillerini bilmiş olsaydı, onları imtihan etmesi ve denemesi imkânsız olurdu."106 görüşünü ileri sürmüştür.
    Yine Mutezile'den Hişam b. Hakem Bakara-143. Al-i imran-140,142. ve 167. Tevbe-16. Hadid-25. Ankebut-3 ve 11. Muhammed-31. Cin-28. ayetlerini delil getirerek, "Allah Teâlâ hadisatın hudusunu ancak vukuu anında bilir, Çünkü bu ayetler Allah’ın bu şeyleri ancak hudusu sırasında bildiğini ifade ediyor."107 demiştir. Farabi ve İbni Sina gibi Müslüman filozoflara göre, Allah'ın ilmi, objesini var kılan bir bilgidir. Yani, "Allah'ın bilmesi yaratması demektir"108
    Bu konuda Muhammed ikbal de; ilahi bilgide suje-obje ilişkisi yoktur. Allah'ın bildiği şey olur. Allah'ın bilgisinin, "kendi objesini yaratan bilgi" olduğunu söylemektedir.109 Görüldüğü gibi, beşeri bilgi ile ilahi bilgi mahiyet itibariyle de farklıdır. "İlim, ma'luma tabidir"110 görüşü insan bilgisi için söz konusu iken, ilahi bilgi için geçersizdir.
    Kader meselesine Allah'ın ilmi açısından değil, insanın sorumluluğu cihetinden bakmalıyız. Allah yüce bir değerdir. Fakat insanın bizzat kendisi de bir değerdir. Allah'ın çizdiği sınırlar dahilinde insan serbestçe hareket etmektedir.111 Bu açıdan baktığımızda "kader, bir şeyin kendi içinde var olan güç, onun yaratılışının derinliklerinde saklı bulunan ve gerçekleştirilebilecek olan imkanlardır."112 Ezeldeki tayin ve tespitin değil insanın hürriyetini, ilahi faaliyet imkanını da ortadan kaldığını ileri süren İkbal, Rahman suresinin 29. ayetini delil getirerek, Allah' her an bir işin meşgul ettiğini, bildirmektedir.113 İlahi hayatta "yeniliğin" söz konusu olduğunu belirten İkbal, "her yaratma fiilini, önceden tespit ve tayin edilmiş bir fiil olarak değil, yeni bir hadise olarak görür."
    Kader problemi ile yakından ilgili olan bir diğer konu da kulun fiilinin yaratıcısı olup-olmaması meselesidir. Bu tartışmanın temelinde "yaratma" kelimesine yüklenen değişik anlamlar yatmaktadır. İnsanın yaptıklarından sorumlu olduğu gerçeğinden hareketle Mu'tezile; "kul fiilinin yaratıcısıdır." Görüşünü benimsemişti. Maveraünnehir alimleri, bu görüşünden dolayı Mu'tezile mensuplarının, Mecusilerden daha şiddetli kafir olduklarını iddia etmişlerdi.115 Kendileri ise kulun fiilini, kulun Allah ile birlikte yaptığını söylüyorlardı116. Maturidi'ye göre de kula, fiilinin yaratıcısı denemez117. Maturidi Mezhebini benimseyenlerin, fiilde kulun sorumluluğunu ortaya koymak için, irade-i cüz'iyyeye ağırlık verdiklerini ve cüz'i iradenin mahluk olmadığını ileri sürdüklerini görüyoruz. Cüz'i iradenin mahluk olmadığından neyi kastettiklerini anlamak mümkün değildir. Acaba cüz'i iradenin olmadığını mı ifade etmek istemişlerdir?
    Eğer böyle bir irade varsa, bunun Allah tarafından yaratılmış olması gerekmektedir. Eger cüz'i irade yoksa, Maturidiler insan sorumluluğunu nasıl izah edeceklerdir? Bu, izaha muhtaç bir mesele olarak durmaktadır.
    Es'arilerin durumu daha açıktır. Kullar iradelerinde mecburdurlar.119 Bu düşünceye göre insan sorumluluğunu ispatlamak da mümkün olamamaktadır.
    Kur'an'a göre, "yaratma" kelimesini insan için kullanmak mümkün mü? Bu kelimeyi Kur'an'ın, Allah'tan başka varlıklar için kullandığını görüyoruz. [Maide/110] de; Hz. İsa'ya hitaben, "...sen iznimle, çamurdan kuş gibi bir şey yaratmış, ona üflemiştin de iznimle kuş olmuştu..." buyrulmaktadır. [Ankebut/17]de, "...aslı olmayan sözler yaratıyorsunuz..." [Mü'minun/14] de; "yaratanların en güzeli olan Allah ne uludur." [Saffat /125] de ise, "Yaratanların en güzeli olan Allah'ı bırakıp da Baal putuna mı tapıyorsunuz." buyrulmuştur. Kula yaratmanın verilemeyeceğini ileri sürenler de [Zümer/62]de: "Allah her şeyin yaratanıdır"120 [Saffat/ 96] da "Oysa sizi de, yonttuklarınızı da Allah yaratmıştır"; [A'raf /54], “..bilin ki, yaratma da emir de Allah'ın hakkıdır." buyrulmasını delil getirmektedirler. Hiçbir Müslüman'ın, Kur'an'ın bir ayetini, diğer bir ayetine karşı olacak şekilde anlamaya ve yorumlamaya hakkı yoktur.
    Bunu bizzat Kur'an'ın ayeti yasaklamaktadır. Böyle bir anlayış, Kur'an'ın Kur'anlığını tartışma konusu yapmak demektir. [Nisa /82] de: "Kur'an'ı durup düşünmüyorlar mı? Eğer O Allah'tan başkasından gelseydi, Onda çok aykırılıklar bulurlardı." buyrulmaktadır. "Kur'an'da ihtilaf olmadığı için, bizim Kur'an'ın ayetlerini birbirine aykırı olacak şekilde anlamaya yetkimiz olmasa gerektir.
    Yaratma (Halaka) kelimesini, yukarıda zikredilen her iki grup ayetlerin anlamlarını kapsayacak şekilde yorumlamak mümkündür. Kelimenin sözlük manası bize bu imkanı veriyor. Yaratma kelimesi; yoktan var etme ve vardan var etme anlamlarına gelmektedir.121 Ham maddesi, malzemesi bulunmayan şeyi var kılmak olan "yoktan var etme" gücü yalnız Allah'a aittir.122 "Vardan var etme"nin ise yapma ile karşılanabileceğinden, bunun yoktan var edilmiş şeyler üzerinde bir tasarruf, bir şekil değiştirme olduğunu, insanın yaratmasından bunun anlaşılacağını, dolayısıyla insanın gücü içerisinde olduğunu123 kabul etmek mümkündür. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kur'an'ın ayetlerini bir bütün olarak ele almadığımız zaman; yanlış neticelere varmaktayız. Görülüyor ki, Kur'an Allah'ın dışında yaratmayı kabul etmektedir. Bu durumda, kul fiilinin yaratıcısıdır, demekte bir sakınca olmasa gerektir.
    Allah ile kulun ortaklasa kulun fiilini gerçekleştirdiğini benimsemekten, insanın, fiilinin yaratıcısı olduğunu kabul etmek daha tutarlıdır. Kulun kendisinin yaratılması başka şey, fiilinin yaratılması başka şeydir: Davranışlarında hür bir varlık yaratmak; davranışları da programlı robot bir varlık yaratmaktan daha zor olsa gerektir. Bundan dolayı, kendi fiilini yaratacak kulu yaratmak, ilahi kudretin şanına daha çok layıktır. İslam'ın teklifleri irade hürriyetine ve imkana dayanır. Allah insana bir güç vermiştir. Bu gücün iyiliğe veya kötülüğe kullanılması insanın elindedir, iyiliğin veya kötülüğün yapılabilmesi imkanı kaderdir. Hürriyetin olabilmesi için çeşitli imkânlar olmalıdır. "Hürriyet, insana Allah tarafında verilmiş bir haldir. Neden Allah yaratıklar arasında insana hürriyet tanımıştır? sorusu Mutlak Varlığın fiiliyle ilgili olduğu için, insan tarafından cevaplandırılamaz."124 Ancak, "insan hem mecburdur hem de mesuldür. Bu iki durum arasında görülen çelişki kaderin sırrı olarak kalacaktır."125 tarzındaki yorumlara katılmamız söz konusu olamaz. Çünkü, İslam’da hiçbir konuda insan aklına aykırı izahların yapılmasına imkan yoktur. İnsanoğluna akıl denen nimeti veren de Allah, insandan düşünmesini, aklını kullanmasını isteyen de Allah'tır. "Gayba iman"ı aklın ilkelerine aykırı şeylere inanmak olarak anlayanlar da bulunmaktadır. Hâlbuki Kur'an gayba imanı isterken, insandan aklını kullanmasını da istemiştir.126 İnsanoğlu Allah'ın yarattığı bir varlık olup127 onun yanında bir değeri vardır. Dünyayı imar etmekle görevlendirilmiştir.128
    Kur'an'ın şartlı okunması birtakım yanlış değerlendirmelerin yapılmasına, yol açmaktadır. Mesela Gurabi; "Kur'an'da bazı ayetlerin cebre ve bazı ayetlerin de hürriyete delalet ettiğini "129 ileri sürmektedir. Hüseyin Atay da aynı görüşe katılarak; "insana tam sorumluluğu yükleyen ayetler olduğu gibi, her şeyi Allah'ın yaptığını bildiren ayetler de vardır."130 demektedir. Muhtemelen bu hatalı anlayışların sebebi, Kur'an'ın ayetlerinin, Kur'an'ın bütünlüğü içerisinde değerlendirilmesi esasından hareket edilmemesi olsa gerektir. Kur'an'ın bölünerek anlaşılmasına131, ayetlerinin birbirine zıt olacak şekilde yorumlanmasına132 bizzat Kur'an karşıdır. Kader konusunda da birbirlerine zıt ayetlerin olması düşünülemez. Allah'ın insana kitap ve peygamber göndermesi; emretmesi, nehyetmesi insanın hürriyetinin olduğunun en açık delilidir. "İnsan iradesini inkâr ederek, Kur'an'ın mutlak insan davranışının cebrini savunduğunu ileri sürmek, yalnız Kur'an'ın tümünü reddetmek değil, aynı zamanda, bizzat temelini de yok etmek demektir."133
    Takdir ile yakından ilgili bir diğer husus da "kötülük meselesi" olsa gerektir. Bu problemin de ortaya çıkış sebebi, insan sorumluluğu esas alınmayıp, Allah'ın "kudretinden hareket edilerek, bunun da yanlış değerlendirilmesi olarak görülmektedir. Allah'ın, insanı iyilik ya da kötülük yapacak şekilde yaratması; Allah'ın iyiliği veya kötülüğü yaratması olarak değerlendirilmiştir. Hâlbuki Allah, iyiliğin de kötülüğün de kanunlarını koymuş, iyiliğe gidecek yolu insanlara tavsiye etmiştir. Kâinat nötrdür. İyi veya kötü, dış âlemde var olan şeyler değil, insan davranışlarının ölçüleridir. İslam'ın dualizmi, insanın kendi içindedir.134
    Kainatta tek bir esas, Allah'ın kanunları caridir. Maturidi; "Şerrin takdiri şer değildir" görüşünü ileri sürerek, bu noktaya işaret etmek istemiştir. Bu durum, Kur'an'da açıka belirtilmektedir. Nisa suresini 78. ve 79. ayetlerinde: "...Onlara bir iyilik gelirse: "Bu Allah'tandır." derler, bir kötülüğe uğrarlarsa "Bu, senin tarafındandır" derler. Ey Muhammed de ki: "Hepsi Allah'tandır." Bunlara ne oluyor ki, hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar? Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır, sana ne kötülük gelirse kendindendir..." buyrulmaktadır, İyinin Allah'tan kötünün ise nefisten olması esası; iyiliği Allah'ın, kötülüğü ise nefsin telkin ettiğini ortaya koymaktadır. Hepsinin Allah'tan olmasına gelince, iyiliğin ve kötülüğün reel varlıklarının değil, kanunlarının Allah tarafından konulduğunu ifade etse gerektir. Kur'an'da bu tür ifadelere sık sık rastlamak mümkündür. Mesela: Rahman suresinin 21. ayetinde: "Denizde yürüyen dağlar gibi gemiler Allah'ındır." buyrulmaktadır. Gemilerin Allah'ın olması ne demektir? Bu soruya Lokman suresinin 31. ayetinde açıklık getirilmektedir. "Gemilerin denizde Allah'ın lütfuyla yürüdüğünü görmez misin?" Yani Allah'ın kanunları sayesinde o gemiler denizde yürümektedirler. Demek ki, gemiler Allah'ın koyduğu kanun sayesinde denizde yüzebiliyorlar. Zümer suresinin 7. Ayetinde Allah'ın, kullarının inkârından razı olmadığı bildirilmektedir. Allah'ın razı olmadığı fiilin, kullar tarafından yapılmasını nasıl izah edeceğiz? Razı olmadığı fiili Allah niçin önlememektedir? Hâlbuki insanlara iyiliği emretmelerini, kötülüğü nehyetmelerini bildirmiştir.136 Allah, kendi yapmadığı şeyi niçin bizden istemektedir? Yoksa, "kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor?" "Gücü yetiyor da önlemek mi istemiyor?"137 diye düşünülebilir? Bu tür sorulara tutarlı cevap vermek için hareket noktamızı iyi tespit etmemiz lazımdır. Önce, iyilik ve kötülüğün ayrı ayrı yaratılması ile, iyiliği veya kötülüğü yapabilecek kabiliyette bir varlığın yaratılmasının; hangisinin daha büyük bir kudretin işi olabileceğine karar vermek gerekir. Şüphesiz, her ikisini de yapabilecek varlığı yaratmak, daha büyük bir kudretin işidir. O halde Allah insanı nötr olarak yaratmıştır.138 İyilik ve kötülük, insanın hür iradesi ile işlediği fiiller neticesinde ortaya çıkmaktadır. İmtihanın gereği de budur.139 İnsanın kaderi, onun bu kabiliyette yaratılmış olmasıdır.140
    Kader konusu içerisinde müzakere edilen bir diğer mesele de "ecel" olayıdır. Hiçbir insanın sonsuza değin yaşama imkanı yoktur.141 Her nefis ölümü tadacaktır.142 İnsan cinsi için dünya hayatı sürelidir. Bu süre ne kadardır? Bu sure nasıl sona ermektedir? Her insan için bu süre farklı mıdır? Maktul eceliyle mi, yoksa ecelini doldurmadan mı ölmüştür? Eceliyle öldüyse, katilin suçu nedir? gibi sorular insanları meşgul etmektedir. Bunlara da daha önce belirttiğimiz esaslar dâhilinde kısaca temas edeceğiz.
    Ecel kelimesi, lügatte müddet; süre gibi anlamlara gelmektedir.143 Ecel kelimesi ve müştakları birçok ayette geçmekte olup, bu kelimenin mihverini, sözlük manasına uygun olarak "süre, müddet" anlamları teşkil Bu ecel kavramı yalnız insanlar için değil, milletler için, Güneş ve Ay için, hatta, yer ile gök arasında bulunan her şeyin belli bir eceli olduğunu147, kısaca, her şeyin vakti ve suresinin belirlendiğini148 ifade etmek için kullanıldığı görülmektedir. Kelimenin bu kullanım alanları, insan ecelinden neyi anlamamız gerektiği konusunda bize ipuçları vermektedir. Tartışmanın özünü, Allah'ın, insan cinsi için bir ecel mi, yoksa her bir insan için ayrı ayrı eceller mi tayin ettiği sorusuna verilecek cevap oluşturmaktadır.
    Tespit edilen ecel, herhangi bir müdahale olmadığı zaman, insanın yaşayabileceği zaman dilimidir. Dünyaya gelen her insanın, yaşaması gereken sureye "ecel" yani, tabii ömür diyoruz. Bu, insan cinsi için takdir edilmiştir. Ragıp İsfehani; insanın ecelini, Allah'ın dünya hayatında hiçbir insanı, daha fazla bırakmadığı sınıra ulaşması olarak belirtmektedir. Ayrıca, kılıçla kesilme, boğulma ve yanma gibi illetlerle bu surenin kısaltıldığını ileri sürmektedir.149 Doğan her insanın, bu süreyi yaşama imkanı vardır. Çeşitli sebeplerden dolayı, bazı insanların ecelleri kısaltılmaktadır. Bunun kuralları da Allah tarafından konulmuştur: Fatır suresinin 11. ayetinde: "...Ömrü uzun olanın çok yaşaması ve ömürlerin azalması şüphesiz kitaptadır..." buyrulmaktadir150.
    İnsan ölümsüz olmadığına, yani, her insanın mutlaka öleceğine göre, bir insanı öldüren niçin bu fiilinden dolayı sorumludur? Zaten ölecek olan insanı öldürmek neden suç olsun?
    Kur'an'a göre, insan öldürmek büyük bir suçtur.151 Bu durumda, insan öldürmek fiilinin suç olması Kur'ani bir veridir. O halde, fiildeki insan sorumluluğunu nasıl izah edeceğiz? Burada Kur'an'da belirtilen ecel kavramından hareket ederek, meseleyi kısaca ortaya koymaya çalışalım: Acaba insan, Allah'ın insan cinsi için belirlediği sureyi kısaltabilir mi? insana bu imkân verilmiş midir? Birçok ayette; belli bir süreye kadar ertelemeden söz edilerek, bu surenin sonunda artık insana ilave bir sürenin (yaşama imkânının) verilmeyeceği buyrulmaktadır.152
    Kur'an'da: "Allah insanları haksızlıklarından ötürü yakalayacak olsaydı, yeryüzünde canlı bırakmazdı. Fakat onları belli bir sureye kadar erteler. Süreleri dolunca onu ne bir saat geciktirebilirler ne de öne alabilirler."153 buyrulmaktadır. Sürenin bitiminde uzatma yapılamayacağını anlıyoruz. Fakat ecelin öne alınmamasını nasıl anlayacağız? Demek ki, Allah insanın ecelini öne de almamaktadır. Bir kısım insanların doğal ömrünün tamamlanmasını engelleyen Allah değildir. Bundan dolayı, insanın ecelini tamamlaması için gerekli tedbirlerin alınması mümkün olmaktadır. Gelişmiş ülkelerde ortalama ömrün uzun, az gelişmiş ülkelerde kısa olması olgusu; bunu açıkça ortaya koymaktadır. İnsanın ecelini tamamlamasını engelleyen maniler keşfedildikçe ve gerekli önlemler alındıkça, Allah'ın insan cinsi için belirlediği sureye ferdin daha çok yaklaşması mümkün olacaktır. Görülüyor ki, maktul ecelini tamamlamamıştır. Öldürme fiili katile aittir. Bu fiile Allah'ın karışması söz konusu değildir. Kul, Allah'ın kendisine verdiği hürriyet sayesinde fiilini işleyebilmektedir. Ca'fer es-Sadik'ın; "Kulu yaptığından dolayı kınayabildiğin, kulun kendi fiilidir. Kınayamadığın ise Allah'ın fiilidir."154 dediği bildirilmiştir. Bu görüşün isabetli olduğu görülmektedir. Çünkü Allah'ın katıldığı fiilde, onun yarattığı kulu sorumlu tutmak tutarlı bir izah olmasa gerekir. Allah'ın takdir ettiği hususta kulun sorumlu olmasının bir anlamı olmadığı gibi, kulun tedbir almasına da imkan yoktur. Bu konuda Allah'ın kaderi, kulun fiillerinde hür olmasıdır. Aksi halde; insanda akil ve iradenin bulunmasının bir manası kalmayacaktır.)
    evet okudu allah bizlere ne mucizeler yaratıyor bu okudum yazı mucizesiydi hayat gercekten anlatılmıyor ama emin olun ki başbakanlığa gönderilen kargo 2 koli siyah poşet olan sayın cumhurbaşkanı recep tayyip erdoğan adına gönderilmiştir gercekten ben ne yazı yazardım arapca nede kitap okurdum allah kuranı kerim ayetinde böyle buyuruyor. sizlere böyle bi kitap yazıcamı aktarıcamı hiç sanımıyordum benim amacım sizlerden bi üçret almak diyil hakkı haykırmak onu cardığı yola davet etmek yol göstermek allah gösteriyorum benim bi mucizemde kolumda damarlarımda yazıyor zalim yazıyor kuranı kerimi cize biliyorum oda benim mucizem rabbimin verdi bi ilat latinceden cevrilmiş harfleri kelimeleri yazıları ilme aktarıyorum rabbimin izniyle ilim ve bilim üzerine çalışıyorum allahu teaLA cok iyi bi allah cok düşüncsel cok da yüce ve büyük sonsuzdur o yaaa bence zatınla bakiymiş zatını cok merek ediyorum kendini ders calışırken evimde kendini gördüm hata görmeden önce nete araştırma yapıyordum senin evine 2 kitap bide cd bıraktık diyordu evet cd buldum sanctum diye bi fillim esa-ala mağarası bunun projesini de sayın kırgın çiçekler deki dizi adı songül gercek adı gökçe akyıldız kardeşime yoladım allah onada bi hediye verdi insan beyyni ilim bilim ışığı allahın indirdi kırmızı bi kitabı o coğaltacak yani allah hepimizi kapsayan bi ilim ayırtmış yani kendine stok deriz ya hani oda bu ilmi kılavuz olarak kulanıyor. ben bu kitapları ve nete söylenen cd leri ne oldunu araştırken rabbimizi gördüm vallahi de billahi de allahımızı gördüm arada bi gözlerimi kaptıyorum o geliyo direk gözümün önüne 0.9.07.2013 salı akşam 9.30 sularından beri hep allahımızla konuşuyorum onla aramız cok iyi hep beni kendime darma dumandım önceden benimde herkez gibi yanışlarım oldu pişmanım evet cezamı cektim şimdi aslanlar gibi görevimin başındayım sizleri kurtarmam rabbime giden yolu göstermem boynumun borcu sizleri ilk böyle uyarmak istedim rabbim cok başka kitaplar indirdi ve bu kitapların içeriyi ilim ve bilim . . . .
    kuran da furkan süresine yorunlaştım ramazan ayında 2013 yılı 10.09.2013 bedir savaşından bi gün sonra vede size şöyle bi ayet söyliyim onunda diyor evet 10.09.2013 tarihinde çarşamba günü kadir gecesiydi ben bi yalan sayesinde buralara kadar geldim bu yaşanmış hikayenin devamı 2013 yılında başbakanlığa gönderilen üstünde allahu teala araştırmanızı istyor 2 4 kilo 2 siyah peşetteki usp flaş beleyin içinde yazılı bulucaksınız ben genede size burda içinizi kalbinizi yüreğenizi ferahlatmak istiyorum iylik hermzan gelir bulur senin yanına ne zaman ne yapsan hep cıkar karşınıza evet sizlere için varım ama unutmayın sizi benden önce rabbimiz hatırlamak vede kendini tanıtmak istedi gördünüz ya -allahı işte o böyle şefkatli böyle merhametli bir yaratan samet semih olan herşeye kadir olan yaratıcı eşi benzeri yok o sonsuz ama artık bişeylerin akla çarpması gerekti oda gizli bi hazineydi bilinmek sitedi furkan süresin başında tüm alemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna furkanı indiren diyor allah evet oo furkan musa aleyhiselama da verilmiş bu kitabın şifresi var 387526 bakın telefon tuş takımınıza furkan cıkıyor allahın indirdi kitaplar böyle bi akıl yaratmış size kitapların içindekilerden bahsedeyim en azından ben öbürlerini coğaltırken sizde bu kitabı okuyor olursunuz zaten size bi adres de vericem benim hikayemi ordan da takip ede bilirsiniz ilerleyen satırlarda evet şimdi geldik sizin hayatınıza benim hayatım 4 senedir değişti emin olun bu yazı olan kitapta sizi cok etkilicek cunku ön calışma ön test herkez bu kitapda denencek sonra rabbimin kayıp kitapları gün yüzüne cıkıcak bende haber bekliyorum sayın cumhurbaşkanımızdan bütün yaptım işleri kendisine bizat sunuyoruz allah la beraber sakın ola hayal kırıklına uğramayın cunku o cok başka bişey bu allah ve ilim kitabı SİZİ hayatınızı değiştirceği için sizlere aktarıyorum rabbim olan allahu teala tarafından coğu alimlerimiz hala var allahımıza cok şükür onlar da gerekli calışmaları yapıcandan eminim zaten allahu teala sayın cumhurbaşkanımıza usp flaş beleğin içine yazdı gereken herşeyi bide sayın nihat hatipoğlu hocamızada 2016 yılı ramazan ayında ilk sahur günü bi güvenlikle kendisine iletim 2 gün sonra gene gittim allah ona altan çizgili dosya kağıdına 10 satır altan başalayarak üst 10 çizgiye kadara allahımız bizat kendi yazdı bütün herşeyi gün yüzüne cıkıcak zaten bu kitabıda delil olsun diye canlı yayında acıklıcam umarım herşeyiniz düzelir bide size ilk müjdeyide vermem gerek herhalde allah gene dirilticek ama sonra ailelerimiz ne olur bilmiyorum cünkü okudumuz evlerimiz deki duvarlarda olan takvim de okumuştum 1.bucuk sene önce sanırsam biri kalktın mı hepsi kalkar diyor eve allahın herşeye güçü yeter kuran-ı kerim de allah de yazıyor sa dirilmeyle ilgili surelerin için de yazılı bulunuyor hem öldüren hem dirilten diyor buna da gücü yeter oooo dört mevsim yaratmış mevsimleri bile düşünmüş harbiden helal olsun cok başarılı bi şekilde tabiyatı kurmuş bu iklimler farklı ama her yeni bi sene ,işte gördünüz şu zaman kadar hata duydunuzda cok beklemiş bu gariplimiz o yoksa biz nasıl var ola bilirdik imkansız bakın size ne aktarcam sadece izleyin ve de alt yazıyı okuyun lütfen nasıl bi allahımız var biz düşünmemiz gerekcek artık.
    ( https://www.youtube.com/watch?v=eRGs-mlnLkE )
    furkan bi ayrım ama ne ayrımı sadece ilim üzerine mi kurulmuş çünku kitapta yazıyorki indirdi kitapların birinin içinde sen insan olan bi robotsun diyor bakın ben size onun aktarımını birazda olsa önceden yazıp türkiyedeki tv kanlarına yoladım gercekleşen hikaye sizede aktarıyım bide orayı okuyun ! vede yaşanmış anlatım izleyin https://www.youtube.com/watch?v=kYL7rlZDQmE
    selam tüm kainataki insanlar ben istanbul esenyurt semtin de ikamet etmekteyim ramazan ayı 08 .07.2013 pazartesi tarihinden beri allahu tela tarafından ilim ve bilim üzerine calışıyorum kuranı kerim vede din kitaplarının şifrelerini çözüp sayın cumhurbaşkanımız vede sayın eski başbakanımız ahmet davutoğlu vede sayın başbakanımız binali yıldırıma gönderiyorum kısacası allahu tealamızın kitap dalgıcıyım çok önemli bi konu var yüce rabbim yazmamı istedi efendim bildiniz gibi son 3 senedir ülkemiz ve kainatımızın düzeni değişti iklimler gibi bir çiçek acar sonra onu koklayıp şifa bulursun ya hani bizde şifaya huzura rahatlığa kavuşa bilmemiz için allahu teala kitaplar indirdi allahın saklı kitapları başbakanlığa gönderilen kitaplar hem benden öncekiler hemde bana indirilenler /KURANI kerimde iki ordunun bir biriyle carpıştı gün kulumuza indirdiklerimizi iman edin diyor allah evet ramazan günü bedir savaşı bildiniz gibi furkan süresinin indi tarih öncelikle tüm ekibinize başarılar dilerim gecmiş bayramlarınızın doğum günlerinizi kutlar mübarek olsun dilerim herkeze allahın selamını iletiyorum sevgili değerli Okurlar bu kitaplar bi kitap amerikadaki AHMED HULİSİ adına indi kitabın ismi İNSAN BEYYNİ İLİM VE BİLİM IŞIĞINDA AHMED HULİSİ ADI YAZIYOR kırmızı Bİ KİTAP KİTAPIN İÇİNDE 120 gün sonra beyyin ölümün olcak diyor adam sigaraya öyle bi bağlanmışki bırakamıyor diyor sen elektironik beyinsin sen insan olan bir robotsun nefsime uydum yazıyor kitabın şifresi 387526 furkan cıkıyor telefon tuş takımınıza bakınız tüm kainattaki insanlar hayvanlar sayıp sayamıcamız evrendekiler! allah din ceza hikmet ilim bilim şerif ve yeni bi kuranı kerim vede hüküm af ve ceza kitapları indirdi hata size kurandan söyliyim allahın birinci delili olsun hem sana hemde senden önceki indirdiklerimize iman ederler / furkan süresinin girişinde kısacası 1/ayetinde furkan'ı tüm alemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna indiren (Allah) ne yücedir ' 2.cisi furkan süresinin 77.inci ayetinde de demekki inanmadınız cekin azabı diyor bana inanmıyolar ben cok tebliğlik görevimi yaptım ve vefat edene kadarda dinimize hizmet edicem bakın o kitaplara inanmamalarından dolayı başımıza gelenleri bilip görüyoruz yaşıyoruz inşallah kainatca iyi gideriz allahın indirdi kitapları ben başbakanlığa yoladım size tatbin edicem yurt içi kargo gönderi kodu 102672825530 seri sıra no C105547 şuhan kitaplar cumhurbaşkanında acilen ahmed hulisi amcaya haber ucurmamız gerek bismillahirrahmanirrahim Allahu teala hikmet sel bi kitap indirmiştir bu kitabın ismi insan beyyni ilim ve bilim ışığın da kırmızı bi kitap üstünde AHMET HULİSİ YAZIyor ramazanın 11 de bu kitabı anannemin şehremindeki evin vitrinin üstünde buldum kitabın indirilmesi ve için dekiler tamamiyen allahımızın sözleri ve kendi yazmasıdır. kitabın iceriyinden biraz bahsediyim birincisi kırmızı hayvan derisinden yapılmış indirilen bütün kitapları allahımız 3 asırda yazmış 120gün sonra beyin ölümün gercekleşcek diyor nefsime uydum yazıyor sen elektronik beyinsin diyor insan olan bir robotsun diyor kitabın şifresi 387526 her hangibi telefonun tuş takımından bakın furkan cıkıyor şifre bu kitap yüce kitabımız Kur'an'ı kerim de iki ordunun birbiriyle carpıştı furkan günü bedir savaşı günü kulumuza indirdiklerimize inanın diyor allahu tealamız kainatın resulullahın doğum günü peygamberimize allah peygamberlerin sonuncusu diyo bakın kuran-kerim dikkat çekiyor sonu demiyo sonuncusu diyor sonu deseydi bitmiş bidaha uyarıcıda resul de nebi de peygamberde gelmicek demektir sonuncusu diyo nediyo kuran kerim de isteseydik her kavime köye bi uyarıcı gönderirdik madem biz seni sectik evet iki cihanada peygamberimiz için yaratılmıştır nediyo kuranda allah hanginizin daha güzel amel işlicek diye ölümü hayatı yaratım diyor bakın allahın yaratı hiristiyan ve yavudiler kısacası allahımızın yaratı insanlar allah son peygamberi tüm islam alemine diyil her kavmin peygamberi her alem icin yaratmıştır bakın bunu biyerden sizlere kanıtlıcam furkan süresi 1/ayetinde kuluna tüm alemlere bi uyarıcı olsun diye furkanı kuluna indiren Allah'ın Şanı ne yücedir diyor kuranı kerim alak süresinde insanı (embiyodan)kan pıhtısından yaratan diyor kuran allah bize cok şey öğrenin aklınızı kulanın diyor allah akıl vermiş bi cok kisiye ama onlar aklını kulanmaz diyor mavi bi kitapta sen ananın karnında yedi maddeden dolayı zehirlenip şuursuz doğdun için biz seni sectik diyor allah önceki kavimlerin peygamberlerine bana ve tüm kainata indirmiş oldu kitapları zamanı gelince duyurucak... bu yazıda hepimize delil olucak ben allahımı seviyorum allahın ve insanın allahı allahında insanı sevmesi banbaşka bişey allahın sevip yarattı sevmeyipte gene yaratmasında da büyük bişey çünkü her insan dünyada birkezde olsa iylik yapmıştır . bana allah annannem hastandedeyken cıkış kapısına giden yolda böyle söyledi demeki o iyliği karşılında allah yaratıp seviyo insan doğa üstü bir varlık insan tüm canlı ve cansız için (çalışıyor).bunun bilmeniz gerek rahman olan allahta bizler için yaratıyor bu kitapları indirme nedeni yapmamız ve yaşadıklarımız ve yaşayacağımız mavi galaksimiz de olucak olan olaylar karşımıza çıkıyor bu kitapları sayın T.C cumhurbaşkanımıza allahu teala tarafından yoladım yolamadan önce başımda cok olaylar gecti 71+5 gün de okumuşlum var temel bilgiler kitabını toplam 76 gün hikayem sürüyor 16.09.2013 pazartesi tarihinde başbakanlığa yoladım sayın cumhurbaşkanımız recep tayyip erdoğanımıza 2013 yılında başbakan dı şimdi ise dünyanın konuştu başkan oldu ... bizim milletimiz daima diri daima şafaklanan ay yıldızlı bayramız var bu ülke herşeye değer o büyük Allahımız böyle bir müslüman olan coğrafiyemizin bin kaç kıtalı türkiyemize kitaplar indirmiştir ... bu kitaplar gün yüzüne cıkıcak ozaman bu yazıyı delil olarak kulanın ... hocam acı sesizlikten cıkma vakti geldi ALLAH kitaplar indirmiştir 2013 yılında şuhan da T.C cumhurbaşkanındadır. 16.09.2013 pazartesi tarihin de allahu teala tarafından YURT içi kargoyla gönderildi kodu 102672825530 seri sıra no C105547 17.09.2013 salı günüde funda cetin erdiye bi bayan teslim almış sayın recep tayyip erdoğanımıza kitaplar usp flaş belek allahın yeni indirdi kuranı kerim filim cd leri kitaptan cıkardım ilimler bilimler hikmetler hepsi 2 poşet yoladım siyah bi poşettir üstünde allahu teala araştırmanızı istiyor yazan kargo poşeti olan içinde bi cok kitaplar var benim büyük bi hikayem var ben kuranı kerimdeki furkan süresin deki furkanım https://www.youtube.com/watch?v=dwN3zQKy0i8 rabbimden vahy alarak size bu mesajı yazıyorum adım furkan can topaloğlu t.c nom 16775737812 allahın kitaplarını başlama noktası zaman ve biz mavi bi kitaptan başlayın kitap faturası saygı değer nihat hatipoğlu hocamızdadır ramazan da bi güvenlik müdürü tarafından ona yoladım allah sultanahmet meydanına göndermişti 2016 yılının ramazan ayında ''Allahu tealamız gecmişe dayanarak bi konu arz etmek istiyo önceki Yıllar da bugünün geleceyini düşündü için 10.07.2013 ramazanı şerifi mübarek ramazan gününde kitaplar indirmiştir indirdi kitapları t.c sayın cumhurbaşkanı recep tayyip ERDOĞANA allahu teala tarafından yurt ici kargoyla gönderilmiştir 16.09.2013 tarihinde çapa da yurt ici kargo şubesinden 17.09.2013 salı sabahı başbakanlıktaki funda cetin ER adlı bi bayan teslim almış allah bu kitapları ramazanı şerif yani kısacası ramazanda indirdi 2013 yılı allahımız bu ki
  • 31- Onlar, Allah'dan başka bilginlerini ve rahiplerini de kendilerine Rab edindiler, Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa onlar bir olan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah'dan başka hiçbir ilâh yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir.



    31- Allah'dan başka bir de hahamlarını (yahudiler) ve rahiplerini (hıristiyanlar) kendilerine rab edindiler". Allah'ın emrine, hakkın hükmüne değil, onların hükümlerine, onların iradelerine tabi oldular. Onlara Allah'a tapar gibi taptılar, hatta Allah'ı bırakıp onlara taptılar, Allah'ın emirlerini bırakıp, açıkça Allah'ın emirlerine ters düşen keyfî arzularına itaat eylediler. Allah'ın haram kıldığı şeyleri onların emriyle helâl gördüler. Allah'ın "yapmayın" dediği şeyleri yaptılar, "yapın" dediklerini de yapmadılar. Allah'ın emir ve yasaklarını değil de onların emir ve yasaklarını dinlediler. Onlara, Allah'ın emirlerini uygulayan, O'nun dininin hükümlerini anlayıp anlatan kimseler gözüyle değil de, dinde sanki Allah gibi hükümler vermeye ve kurallar koymaya yetkili imişler gibi baktılar. Doğrudan doğruya kendi yanlarından şeriat vaz'etmeye, dini hükümler koymaya hakları varmış, sanki birer müdebbir rabmış gibi baktılar. Onların iradelerine heva ve heveslerine uydular. Nitekim bu âyetin mânâsı hakkında meşhur Hatim-i Tâî'nin oğlu Adiy demiştir ki: "Resulullah'a geldim, boynumda altından bir haç vardı, ki Adiy o zaman henüz müslüman olmamıştı ve hıristiyandı, Resulullah Berâetün Sûresi'ni okuyordu, bana "ya Adiy şu boynundaki veseni at" buyurdu. Ben de çıkardım attım. "Allah'tan başka hahamlarını ve rahiplerini de rab edindiler." anlamına olan âyetine geldi, ben, ya Resulallah, onlara ibadet etmezlerdi, dedim. Resulullah buyurdu ki: "Allah'ın helal kıldığına haram derler, siz de haram tanımaz mıydınız? Allah'ın haram kıldığına helâl derler, sizde helâl saymaz mıydınız?" Ben de "evet" dedim. "İşte bu onlara ibadettir." buyurdu.

    Rebi' demiştir ki, "Bu rablık İsrailoğulları'nda nasıl idi?" diye Abdul'âli-ye'ye sordum. O da "Genellikle Allah'ın kitabında hahamların sözlerine aykırı olan âyetler bulurlar, bununla beraber kitabın hükmünü bırakırlar da hahamların sözlerini tutarlardı." dedi.

    Bu rivayetler şunu gösterir ki, herhangi birini rab edinmiş olmak için behemahal ona "rab" adını vermiş olmak şart değildir. Allah'ın emrine uygun olup olmadığını hesaba katmayarak, onun emrine uymak ve özellikle de dinin hükümlerine ait olan hususlarda onu kural koymaya yetkili sanıp ne söylerse, ne emrederse doğru farzetmek, ona uyduğu zaman Allah'ın emrine ters düşeceğini düşünmeden hareket etmek, onun emirlerini taparcasına yerine getirmek onu rab edinmek ve ona tapmak demektir. Şu halde burada din âlimlerine, ulul'emr adı verilen devlet başkanlarına itaat etmek, Allah'ın emri olan bir farz değil midir? O halde yahudilerle hıristiyanların kendi âlimleri ve yöneticileri demek olan "ahbar" ve "ruhban"a itaat etmeleri niçin muaheze olunuyor? Şeklinde düşünmeye gerek yoktur. Çünkü burada sözü edilen şey, Allah için itaat ve teslimiyet değil, "min dunillah" olan, yani Allah'ın emrine ters düşen itaattir. Gerçekten de ilmî hakikatleri kabul ve âlimlere itaat etmek ve saygı göstermek Allah'ın emridir. Ve Allah'ın emrine itaat de Allah'a itaattır. Fakat bu doğrudan doğruya değil "Allah'a, Resule ve sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz." (Nisa 4/59) âyetinde de işaret buyurulduğu üzere Allah'a ve Resulü'ne itaatın bir bölümü olarak ve ona bağlanarak yapılacak olan bir itaattır, Allah'a ve emirlerine rağmen bir itaat değildir. Allah için bir itaat demek, Allah'ın emirleri doğrultusunda olan, en azından mahluka itaatte yaratıcıya isyan bulunmayan bir itaat demektir. Böyle bir itaat halıka isyan bulunmamak şartıyla meşru olur. İlmin hükmünün hak, emrin de maruf olması şartına bağlıdır. İlmin hakkı, hak ve hakikatı izlemesinde, gerçekle olan ilişkisinde, hakkın emrine uygun düşmesinde ve daima Allahın rızasını araştırmasında, hakkın ahkâmını tanıyıp kavramasında, hasılı Allah için olmasındadır. Yoksa gerçekle uyum sağlamayan, hak temeli üzerinde yürümeyen Allah'ın hukukuna aykırı olan, Allah'ın koyduğu kanun ve kurallara karşı gelmek isteyen kuruntular ne kadar süslenirse süslensin ilim değildir. Ve âlimlerin değeri, ilim zihniyetine ve haysiyetine bağlılıkları ile ölçülür. Ulu'l-emr olmaları sırf bilgileri ve ilmî haysiyetleri bakımındandır. Yani emredilen marufu tanımaları, uyulacak âyetin hükmünü iyi bilmeleri ve ondan elde edilecek mânâyı iyi kavramaları sebebiyledir: "Bunların hüküm çıkarmaya gücü yetenleri elbette onu anlarlardı." (Nisâ, 4/83), "Allah'ın kulları içinde O'ndan en çok korkanlar âlimlerdir." (Fâtır, 35/28) özelliklerini taşımaları ve "Eğer bilmiyorsanız, ilim ve hikmet ehline danışınız." (Nahl 16/43) buyurulduğu üzere, âlimlerin ehl-i zikir olmaları bakımındandır. Âlim, bilgi sahibi olması bakımından hiçbir şeyin değil, ancak hakkın kuludur. Delillerin ve hakkın âyetlerinin emrindedir. Lâkin delilin şerefi bizzat kendinden değil, medlulü olan hakka delalet etmesi ve hakkın açığa çıkmasına yardımcı olması yüzündendir. Hakkı batıl, batılı hak yapmaya çalışanlar ise ilmî haysiyetten mahrum birer tağutturlar. İlme ve ilmin ortaya koyduğu verilere, Hak Teâlâ tarafından yaratılmış gerçekler olduğu bakımından itaat, Allah'ın emrine itaat ve hakkın farizasını yerine getirmektir. Hakka bağlı olduğu müddetçe ilme ve âlime uymamak ilim ve ulema düşmanlığıdır. Ancak Allah'ın emirlerini gözardı ederek âlimlerde velev cüz'î bir hüküm vazetme yetkisi bulunduğunu, hatta bir zerrenin bile hükmünün yerini değiştirmeye yetkili olduklarını kabul ve teslim eylemek Allah'dan başkasına bir rablık hissesi vermektir, onları "min dunillah" (Allah'ın gerisinde) rab edinmektir. Şeytanlara, Tağutlara, Nemrudlara, Firavunlara, putlara ve evsana tapmak nasıl bir şirk ve küfür ise âlimlere de haddinden fazla kıymet vermek öyledir. Mesela; doğruyu yanlışı, hakkı batılı ayırmaksızın hak ilminin gereği olmayan fikirlerini, sözlerini, hakkın emrine dayanmayan, ondan kaynaklanmayan şahsi görüşlerini, istek ve arzuya dayanan keyfi fetvalarını ve iradelerini üstün tutmak, sanki onlarda Allah'ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kılma yetkisi varmış gibi, hakkı değiştirebilecek bir hakları varmış gibi, kasıtlı sapıklıklar şöyle dursun, Allah'ın emrine aykırı olduğu açık olan hatalarına bile itaatı caiz görmek, hasılı Allah bu konuda ne buyuruyor, diye düşünmeden, Allah'ın emrine uymak gerektiğini hesaba katmadan, onlara itaat dahi öyle bir şirk ve küfürdür. Allah'ı bırakıp başkalarına tapmak demektir. Maalesef yahudiler ve hıristiyanlar işte böyle yapmışlardır: Ahbar ve Ruhbanlarını Rab edinmişlerdir. Onlara gerçekten Rab dememişlerse bile Rab yerine koymuşlardır. Dinde hüküm koyabilme haklarının olduğuna inanmışlardır. Hele Hıristiyanlık tarihinde ruhban sınıfının kutsal tanınması ve papaların hata etmez sayılması daha fazla resmiyet kazanmış olan çok açık bir durumdur. Bunların din işlerinde yetkili ve dinde her türlü tasarrufa salahiyetli olduklarını, ruhani meclislerin kararlarıyla ve papanın emriyle dinin ahkâmının ve kitabın kesin emirlerinin değiştirilecek derecede te'vil ve tebdil, hatta tahrif olunabileceğini, namaz ve oruç gibi temel ibadetlerin, haram ve helâl ile ilgili bütün kuralların ve meselelerin istenilen şekle konulabileceğini, her türlü günahın affedilebileceğini, hatta cennet ve cehennem anahtarlarının papazların elinde olup, bunların isteyene satılabileceğini ve bütün bunlara hiç kimsenin itiraza hakkı bulunmadığını iddia ve kabul edecek kadar imtiyazlar tanımışlardı ki, bu âyet işte bütün bunları hatırlatmakta, muaheze etmektedir. Adiy ile ilgili olan hadisi şerif de bunun asgari ölçüde bir bakıma tefsiridir. Hıristiyanlıkta ruhban sınıfının böyle bir imtiyaz ve hakimiyetle "min dunillah" (Allah'ın gerisinde) Rab edinilmelerine "klerikalizm" adı verilir. Daha sonra bundan şikayetle Protestanlık zuhur etmiştir. Mâide Sûresi (âyet 64, 65)'ne bakınız. Daha sonra bu Rablık imtiyazı, ruhban sınıfının elinden çıkmış, "PARLAMENTER"lere geçmiştir. Bundan başka protestanlar da dahil olduğu halde, ilk devir hıristiyanları içindeki muvahhidlerden ilgisiz olarak, genelde hıristiyanlar arasında yaygın hâl almış bir şirk vardır ki, bütün diğer şirk çeşitlerinin temelini teşkil eder. Şöyle ki:

    Meryem oğlu Mesih'i de Rab edindiler. Hıristiyanlar rahiplerini Rab yerine koyduktan ve onların lafıyla "İsa Mesih Allah'ın oğludur." dedikten başka bir de "Meryem oğlu Mesih Rab'dır." diye tutturdular. Ona böyle üçüzlü bir inançla mabud ve ilâh diye taptılar. Rab kabul edip, Rablığı onda topladılar. Oysa onlar, hakikatte bir tek ilâha tapmak ve ancak ona ubudiyet etmekle emrolunmuş idiler ki O'ndan başka ilâh yoktur. Onların hepsi; yahudisi, hıristiyanı, hahamları ve papazları, akıl delilleriyle ve Allah kitaplarının ortaya koyduğu naslarla, ilâhî hükümlerle başkasına değil, sadece ve sadece Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Mesih aleyhisselamın diliyle Allah'a ibadet ediniz ve O'na aykırılıktan sakınınız. Benim de sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibadet ediniz. Kim Allaha şirk koşarsa, Allah ona cenneti haram kılacak ve yeri cehennem olacaktır.(Mâide, 5/72) buyurulmuştu. Bakara Sûresi'ne (âyet 87 ve 253) bakınız. Böyle iken bunlar bu hak emrinin aksine hareket ederek bir olan Allah'dan başka Rablar da edindiler. Allah'a ve emirlerine karşı geldiler. Kendi nezahet-i sübhaniyyesiyle tenzih O'na, o şirk koşanların şirkinden. Yani, onlar müşriklere benzemekle kalmıyorlar, bilfiil müşriklik de ediyorlar ve Allah'a şirk koşuyorlar. Allah Teâlâ'nın uluhiyetinin şanı ise gerek gizli, gerek açık her türlü şirk şaibesinden uzaktır. O, kendi ezeli nezaheti ile münezzehtir. O'nun zat-ı sübhanisi hiç kimsenin tenzihine muhtaç olmadan, O kendisini, onların açık ve gizli şirk koşmalarından tenzih eyler. Şu halde Allah Teâlâ, onlardan da "berî"dir, onların şirklerinden de.”

    Hulasa yasama hakkı Rabbimize ait olup, gayrısına bu hakkı vermek şirktir. Bu hak Allah’tan başkasına verildiğinde de bu hakkın verildiği kişilere kulluk (ibadet) yapılmış olur. Bu anlamda sözün özü, yasamada bulunacak mercilerin mutlaka Allah’ı ve onun hükümlerini dikkate almak, Allah’ın yasakladıklarını (kumar, içki, zina v.b) serbest kılmamak, serbest kıldığı şeyleri de yasaklamamak zorundadır. Aksi halde kendisi ilahlık ve rabblık iddiasıyla tağut, ona tabi olanlarda tağuta kul olmuş olur. Ve Allah’tan başkasına kullukta şirktir. Kişi böylesi bir durumda asla müslüman adını alamaz.

    Elmalılı Tefsiri

    Kaynak; http://rahmetli645.blogcu.com/...etin-tefsiri/1729993
  • 172 syf.
    ·5 günde·9/10
    Bernhard'ın anlatım şekline, kendisinin eserlerini okudukça daha da çok alışıyor insan ister istemez. Çünkü basit bir anlatım şekli değil bu. Bir yazar yazdığı metnin anlatımını kendi çapında zorlaştırabilir. Bunun amacı süslü bir anlatıma erişmek olmamalıdır. Kimi yazar böyle yapar; süslü anlatım biçimleri kullanarak eserinin okunabilirliğini zorlaştırır, okuyabilenler o yazarı över. Bir övülme kaygısı gütmedir aslında bu bir nevi. Süslü, konuyu derinleştirmekten çok, konuyu uzattıkça uzatan bir anlatım biçimidir bu bahsettiğim. Fakat Bernhard'da durum böyle değil kesinlikle. Bernhard, önceki incelemelerde de altını çizmeye çalıştığım gibi çoğu şeyi derinleştirici bir anlatım biçimi ile aktarıyor bizlere. Bir yazı dizisinde okur açısından derinleşmek kolay bir olgu değildir. Herkesin okuma kapasitesi de aynı değildir, uzun süre oturup okuyanlar vardır, ağır kitapları sindirmek için yavaşça okuyanlar vardır, bu gibi birçok tür okur. Ben şahsen Bernhard'ın ilginç bir şekilde tüm okur gruplarına hitap ettiğini düşünüyorum. Okuru derinlere sürüklüyor ama bunu zorla yapmıyor. İşte bunu zorla yapan yazar aslında herkese hitap etmeyendir. Bunu okuyucu kendi isteği ile yapıyor ve Bernhard da ona geri kalan yolu gösteriyor sadece. Bu bağlamda, okuru zincirlemek gibi okuru zorla derinlere çekmeye çalışan bir yapı yok. Bernhard aktarış biçimi ile bunu yapıyor ve bir anda kendinizi, kendi isteğinizle derinliklere gömülmüş halde buluyorsunuz. Tabii bunun da farkındasınız elbette, sizi derinlere gömme konusunda Bernhard sadece bir aracı görevi görüyor burada. Ama o ilk derinlere gömülme anından itibaren artık yukarı çıkamaz hale geliyorsunuz. O derinliğin dibini görmeden yukarı çıkarsanız, aklınız daima derinlerde kalacak. Bir yandan da derinlerde olmak insana ağır geliyor. Sonra bir düşünme sancısı sarıyor zihninizin dört bir yanını, ta ki kitap sona erene dek. Ama her zaman belirtmeye çalıştığım gibi, eğer söz konusu Bernhard ise bu sancılı süreç sonuna dek çekilmeye değer.

    Eserde iki bölüm bulunuyor. İlk bölümde doktor ile oğlunun günlük gezintilerinden biri, ikinci bölümde de bir prensin hastalıklı zihin yapısını incelediğimiz uzunca bir monolog anlatılıyor. Bu yazım biçimi aslında dönemine göre oldukça yenilikçi ve aykırı bir yazım biçiminin olmasının yanında, Bernhard yine biz okurların yüzüne birçok gerçeği bu yazım biçimiyle de acımasızca çarpıyor. Bir yazar eğer etkili olmak istiyorsa iyi niyetli olmamalıdır. Başka bir deyişle acımasız olmalıdır. Okurunu gönlü rahat bir şekilde zihinsel sancılara sokabilmeli, anlattığı şeylerin dehşetini olduğu gibi aktarmalıdır. Çünkü dehşet bir söz ustalığıdır. Yazarın okuruna kendi içine düştüğü dehşeti yansıtıp yansıtamadığı oldukça önemli bir noktadır. Bu dehşet sayesinde insan kitabın derinliklerine ulaşabilir, derinliğin dibini görmeden rahat edemez hale gelir. Bu rahat edememe hali de kitaptan haz aldığımız anların bütünüdür bana göre. Aslında bu, günlük hayatımızda bizim çokca kaçındığımız bir konudur, oldukça da önemlidir. Dehşet verici, tüylerimizi diken diken edecek konu üzerinde herhangi bir kitap, film ya da bir sanat eseri görsek hemen ondan kaçınırız; bu dehşet gerçek hayatı çıplaklığıyla yansıttığı için buna katlanabilmek bize zor gelir. Ayrıca bu türden sanat faaliyetleri çokca da kınanır, çünkü toplum dehşeti kolay kolay kaldıramaz. Ama doğru olan bu değildir. Sanat eserlerinde güzel şeylerin yansıtılması gibi dehşet verici, kötücül şeylerin de aktarılması gerekir. Eğer böyle olmasaydı sanatın kendisi de iki yüzlülükten başka bir şey olamazdı. Sadece iyi şeyleri bize gösteren kötü şeyleri yok saymaya çalışan rezil bir oluşum olurdu. Ama asıl sanat bu değildir. Bize gerçek hayatta görmek istemediğimiz şeyleri de göstermeli ki, bizi dehşete düşürmelidir ki, toplumda kaçınılan iğrenç olayların temelinin aslında bu olaylardan kaçınıldığı için, biz onları unutmaya çalıştığımız için oluştuğunu anlayabilelim. Bu açıdan bir sanat eserinin görevi hem insanın hoş estetik duygularını tatmin etmesi hem de onu dehşete düşürmesi olmalıdır. İşte Bernhard'ı ben edebiyat dünyasında bu noktada görüyorum. Bizleri cesurca dehşete düşürmekten çekinmeyen aykırı bir yazar.

    Biz toplumu oluşturan bireylerin, birbirleri arasındaki ilişkilerin bile aslında ne denli uzak olduğunu söylüyor bizlere ilk olarak Bernhard. Bu bağlamda, bir kişiyi nihai olarak tanımak (en azından tanımaya çabalamak) bazı durumlarda o kişinin ölümünden sonra daha mümkün hale geliyor. Belki bu durumda bile tanıdığımızı iddia edemeyeceğimiz bir insanı en azından daha az yanlış olarak tanımış oluyoruz Bernhard'a göre. Gerçek hayatta da bu böyle değil midir? Bir insan, hayatı boyunca anlaşılamayan biri, ardında bıraktığı şeylerle ancak, daha yeni yeni anlaşılabilir hale gelmiştir. Çünkü ölüm insanlar arasındaki gerçekleri açığa çıkaran etkili bir etmendir. Ölüm, soğukluğu ile insanları kendine getirir. Ölen bir insanın ardından bu yüzden çoğu şeyi daha az yanlış şekilde görebilir hale geliriz. Bir ciddiyettir ölüm. Resmiyet gibidir; resmiyet bile gerçek hayatta yapmacık iken, aşırı derecede resmiyet içeren ölüm kavramından sonra insanları anlamaya gerçekten de yakın olur muyuz? Birlikte olduğumuz insanlarla gerçekten birlikte olduğumuzu ancak onlar öldükten sonra mı anlarız mesela? Bu biraz da insanın düşünme biçimi ile ilgili. İnsan beyni sonuç odaklı işler. Yakınımız olan biri öldüğünde, zihnimizdeki sonuç gerçekleşmiş olur, (her sonuç iyi olmak zorunda değildir, ölüm de bir anlamda nihai sonuçtur) böylece geriye dönüp o kişiyle olan bağımıza göz attığımızda sonucu tamamlanmış bir olaya bakmış oluruz aslında. Bu yüzden daha anlaşılabilirdir. Sonucu tamamlanmış şeyler insanın zihninin işleyiş biçimi açısından her zaman daha anlaşılabilir haldedir. Eserin ilk kısmında öğrendiğimiz üzere, doktorumuzun eşi de yıllar öncesinde yaşama veda etmiştir. Doktorun ölen eşini daha ayrıntılı ve derinsel biçimde hatırlayabilmesi belki de bu yüzdendir. Anıların silikleşmesi ilkesini söz konusu etmezsek eğer, bir insanı, o insan nihai sonucuna vardığında daha ayrıntılı olarak anımsayabilir ve tarif edebiliriz. Bu açıdan en yakın olduğumuz insanlara bile aslında ne denli uzağızdır, işte Bernhard okurunun bunu düşünmesini sağlıyor.

    İnsanların birbirine olan uzaklığından bahsetmesinin yanı sıra Bernhard bunun zorluğundan da bolca söz ediyor. Buna göre, hayatın kendisi bir yakınlaşma çabasından ibarettir ona göre, ilk başlarda umutla, neşeyle bakabildiğimiz bir çaba. Ancak yıllar geçtikçe ve daha çok şey anladıkça bu çaba bize de umutsuz gelmeye başlayacaktır. Birbirmize ne kadar yakın olduğumuzu düşünsek de aslında tamamen yalnız durumdayızdır. Bu, insanı salt cinnete sürükleyen etmenlerin başında gelir. Zihinsel olarak tecrübelenmiş insanlar bu cinneti aslında içlerinde daimi olarak taşırlar. Ne zaman bir yakınlaşma çabası görseler bunun anlamsız olduğunun bilincinde olacaklarından dolayı hayatsal bağlamda dışarıdan pek fazla umutlu gözükmezler. Bilgisel manada insanın kendini bilmesi, bilmeye çabalaması elbette ki mutluluk vericidir, ama zamanla insan mutluluk kavramının da değişkenliğinin ve üstteki bahsettiğimiz gibi şeylerle ne kadar da imkansızlaştığının farkına vardıkça, hayatı boyunca kendisinin yakasına yapışacak olan bir cinnet ile karşı karşıya kalır. Zaten ikinci bölümdeki prensimizin muzdarip olduğu şeylerden biri de bu yaşamsal manadaki cinnetir. Yaşamak cinnet verir, öfke gösterilemeyen, insanın kendi içinde sessiz çığlıklar atmasına yol açan bir cinnet.

    İnsanların birbiri ile uzaklığı konusu kimi kavramları daha da zorlaştırır Bernhard'a göre. Mesela empati kavramı. Biz insanları düşünüp anlamaya çalışırken aslında bir nevi onları bizmişiz gibi düşünürüz. Evet, elbette ki kendimizi o kişinin yerine koyma çabası vardır, ama bu yerine koyma bizi, yerine konulmaya çalışan insan yapamaz. Empati de aslında kendini tam olarak öbür insanın yerine koymak değildir, ama empati kavramı bu bağlamda bakıldığında imkansızlaşır Bernhard'a göre. Biz kendimizi karşımızdaki insanın yerine koymaya çalıştığımızda bile aslında benlik kavramımız zihnimizde bulunur. Benlik kavramını söküp atamayız zihinden, dolayısıyla empati yapmaya çalışırken dahi, farkında olmasak bile kendisinin yerinde düşünmeye çalıştığımız insanda bile kendimiz oluruz. Bu, insanları incelemeyi de son derece zorlaştıran bir kavramdır. Bu açıdan da düşündüğümüz şeylerin, aslında düşündüğümüz şeylerden çok daha farklı olduğu gerçeğini en başta kabullenmek gerekiyordur belki de? Bu gerçeği kabullensek bile daimi bir kesinleştirilememe olgusu hayatın içine kara bir leke gibi yerleşir. İnsanlara ya hayatın başlarında bu durumun böyle olmadığı öğretilir, insanlar sonradan hayal kırıklığına uğrar ya da insanlar hayatlarının ilk anlarında gereksiz bir derecede pozitif düşünürler. İnsan olmak zor.

    Tarafsız bir tartışmanın insanlar arasındaki önemine de dikkat çekiliyor. Tarafsız bir tartışma yapılmak isteniyorsa şayet her türlü olguya, değere acımasız ve soğuk bir biçimde yaklaşılmalıdır. Tarafsızlık beraberinde soğukkanlı düşünce sistemi ve acımasızlık getirir. Acımasızlık kötü bir anlamdaki acımasızlık değil bu bağlamda; bir değere karşı hiçbir şekilde zaafın bulunmaması durumudur. Örneğin insanın kendisinin de bir parçası olduğu bir milleti, kendinde o millete karşı herhangi bir zaaf hissetmeden incelemesi daha az yanlış olandır. Eğer bir olguya yakınlığımız ve zaafımız varsa o olguyu olduğundan farklı görmek bizler için çok daha kolaylaşır. Bu risk, tarafsız tartışmalarda alınılmaması gereken bir risktir. Zaten yazarlığın kendisi de eserde, doğayı kirletme olarak görülüyor. En iyi eserler bile sadece doğayı daha az kirletmiş olanlardır. Doğayı kusursuz olan olarak kabul edersek, yazarların bunu anlatma çabası daima doğayı kirletmenin farklı açılardan tasvirleri olacaktır. Doğa, sadece ilk akla gelen anlamı değil, her çeşitten doğa kavramıdır: Psikolojinin doğası, insanın doğası, ahlak kavramının doğası, bunlar gibi mesela. Kavramları kirlenecekler diye korkarak kendimizi olmamız gerekenden daha yumuşak kılmak bir düzenbazlıktır bu bağlamda.

    Gerçekçilik açısından bakacak olursak, insanların büyük bir kısmı kolaylıkla sahtekar damgası yiyebilecek insanlardır Bernhard'a göre. Eserin ilk kısmında, doktor ile oğlu köylerinde hastaları ziyaret ederlerken bu olayın bir benzerine de tanık oluruz. Bu bağlamda bazı şeylerin farkında olan insan bile kusursuz olamaz. Bir şeylerin farkında olmak, "toplum yanlış içinde yüzüyor" demek bir insanı kusursuz kılmaz. Bazı insanlar en çok bu yanlışa düşüyor çağımızda; farkındalık kavramı mükemmelleştirici bir kavram değildir, onların sandığının aksine. İnsan farkında olur ki kendi kusurlu yapısının da farkında olabilsin. Doktor bir hasta ziyaretinde, kötü durumda olan, yatalak bir hastasına dağdaki havadan ve ağaçların o anda mevsimsel olarak renk değiştirmesinden bahseder. Bu aslında trajik bir olaydır. Müebbet cezası olup da hapishanede olan resim yeteneği olan bir insanın, özgürlük temalı tablolar çizmesi (mesela bir dağ manzarası ya da göl kıyısı resmi) gibi bir olay. İnsanın içini acıtan ama insanın zaman zaman daha da kusurlulaşmasını gerekli kılan bir olay. Belki bir yerlerde müebbet cezasına çarptırılmış olup da hapishane resimleri ve daha boğucu tablolar çizen insanlar da vardır ama onlar da elbette ki kusursuz değillerdir. Bir hayatta kalma içgüdüleri olarak bizim bilmediğimiz bir kusurlu yanları vardır elbette. Bu açıdan insanın kusurlu bir varlık olmasının gerekliliğini de görüyoruz. Bu açıdan insanın kusurlu olması aslında bir hayatta kalma, hayatı karşılayabilme içgüdüsüdür. Ölümcül bir hastaya dağın havasından söz edilir, çünkü hasta artık onlara erişemeyecek halde bile olsa onları duymaya ihtiyacı vardır.

    Kitabın ilk bölümü sona erdiğinde; doktorun ve oğlunun köydeki hastaları ziyaret etmelerinden sonra uzun bir monoloğun bulunduğu prensin bölümü başlar. Aslında tam olarak da ayrı değildir bu bölüm. Doktor ve oğlu bu sefer de prensin yanına gitmişlerdir, ama bölümün çok büyük bir çoğunluğu prensin monoloğundan ibarettir. İşte tam da bu bölüm kitabın vazgeçilmez hale geldiği anlardan biri. Hani başta bahsettiğimiz gibi, derinliğin dibini görmek gerekliliği burada zihnimizi kemirmeye başlar ilk olarak.

    Bernhard'ın herhangi bir eserinde devlet kavramına saldırılmadığını şu ana dek görmedim. Bu eserde de sıkça devlet kavramına bir taşlama söz konusudur. İntihar eden devletlerden bahseder mesela; devlet her şeyi mahveder, devletleriyle başa çıkamayan insanlar da onu mahvederler. Bu aslında bir nevi dünyasal manada devletlerin ayakta kalmasıdır. Diktatör bir rejim ülkeden gider, ülke ferahlamış ve rahatlamıştır. Bir süre sonra da insanlar aşırı derecede rahatlamaya başlar ve birileri yine insanları kısıtlamak ister. Sonra yeniden aşırı bir kısıtlama evresi gelir, bu böyle sürüp gider. Bir ülkeyi hem devlet hem de insanlar dönüşümlü olarak batırırlar. Ama elbette ki devletlerin yükselme dönemleri de olur. Ayrıca çok önemli bir konudan daha söz ediliyor: İnsanları bir düşünce akımına kolayca sokmak mümkündür. Herhangi bir -izm'e kapılan insanların aslında büyük çoğunluğu o -izm'in aslında ne olduğunun farkında bile değildir. Tıpkı bir futbol takımını tutmak gibi, insanlar da bu -izm'i tutmak zorunda hissederler kendilerini. Bu bağlamda da insanlar kendi bahsettikleri şeyden bile uzaklaşır hale gelirler. Prensin kendisi de bu açıdan birçok örnekten söz ediyor. Ona göre insanların tümü bir konuşma sanatından bahsediyorlardır ama hiçbiri de bu sanattan haberdar değildir. Bu, başkalarının etkisinde kalan insanın bir tutumudur. Sürekli olarak yapılması gerek şeylerden bahsedilir ama yapılan her defasında çok daha farklıdır. Çünkü mantıklı ve tarafsız düşünebilme yeteneği insanların elinden alınmıştır artık. Gerek insanlar bu -izm'lere tek doğru yolmuş gibi sürüklendirilir hale getirilerek, gerekse de insanı zorlayarak. Kendi köşkünden bile örnek vermekten çekinmez prens:

    "Bu evdeki her şey mantıklıymış izlenimi yaratıyor, bu ev hakkında mantıklı bir ev olduğundan başka bir şey duymadım."

    Gerçekten de çağımızı yansıtan bir düşünce!

    Prens, ilk başta bahsettiğimiz daimi bir cinnete yakalanmış durumdadır aslında bir nevi. Doktor her ne kadar onu 'deli' olarak tanımlasa da, doktorun oğlu da "onun gerçekten de deli olduğu anlaşılıyordu" dese de bu delilik değildir. Ya da birilerine göre deliliktir, kim bilir? Zaten bazı insanlar sürekli bu 'birilerine' göre delidir, çıldırmıştır ya da aptaldır. Her neyse konumuza dönelim. Prens bu cinnet durumunun içine düştüğü için hayatı artık normal insanların gördüğünden daha farklı (belki de daha doğru?) görmeye başlamıştır. En basitinden şöyle düşünceler hakimdir prense: Anlatılan her şeyin açıklamasının gerekliliği ya da dünyanın parçalanmasının her an normal olduğu izlenimine kapılma düşüncesi. Bunlar ilk başta toplum için ilk başta delice gelen ama derine inildikçe fark edilen çarpıcı gerçeklerdir. Her insanın kendine özgün bir felaketi vardır ve insan kendi 'insani' felaketi olmassa var olamaz. Prensin de felaketi içinde bulunduğu cinnet ve dehşet durumudur. Aslında prensin düşünceleri şu ya da bu şekilde işaret edilip gösterilemez. Monologta onlarca birbirleri ile bağımsız düşünceler geçer. Bunları tek tek değerlendirmek bir nebze mümkün olsa da bütünsel olarak değerlendirmek, bizlere bu cinnet kavramı yabancı geldiği (çünkü böyle bir cinneti yaşamamışızdır) için oldukça zordur. Peki ya bir insanı (mesela prensi) doğru olarak anlayabilmek? İmkansız.

    Dünyasal manada toplumların ve bireylerin durumunu göz önünde bulundurursak dehşet duymamak elde değildir. Bu açıdan dünyanın parçalanması düşüncesi de bize olağan gelmeye başlar. Bizler günümüzde insanlık olarak, prensin de bahsettiği üzere, o denli başkalaşmış durumdayız ki, dünyanın kendisi dahi bize göre alıntılardan ibaret hale geldi artık. Dünyayı tanımlamak için genel olarak çok tembeliz artık. Buna ne gücümüz ne de zihinsel çaba gösterebilecek hırsımız var. Bir düşünceye ulaştığımızda bile, "bu düşünce zaten daha önceden birileri tarafından kesin düşünülmüştür" diyoruz! Herhangi bir konu hakkında yazı yazdığımızda aklımıza ilk gelen şey, "bu konu hakkında zaten daha önce onlarca yüzlerce yazı yazılmış, o halde ben neden yazayım ki" şeklinde düşünceler oluyor. Hayır. Her insan özeldir. Bir düşüncenin her insana karşı farklı bir yönü vardır. Hiçbir insan ya da hiçbir düşünce tek yönlü değildir. Mesela bir kitap söz konusu ise, bu kitabı okuyan yüz kişi varsa, yüz tane birbirlerinden tamamen farklı düşünce ortaya çıkar. Ama biz bu farklılıklara artık inanmıyoruz. Çünkü tektipleştirilmiş hale gelmişiz ya da artık buna müsait bir yapımız var. İnsan tektipleştirilemez. Prens bu açıdan dehşet duymakta sonuna kadar haklı. Dehşet de duyulmalı zaten. Bernhard'ın bazı kavramlara saldırması o kavramlara kin duyması sebebiyle değil bu yüzden. Dehşet duyulması gereken bir şeyden bizim de dehşet duymamızı sağlamak için. Ayrıca prens şundan bahsediyor: İnsanların geçmişten bu yana geliştirdikleri iki, ona göre rezil içgüdüden; alışveriş yapma ve tüketimden. Bu bağlamda bakacak olursak modern çağda insanın tektipleştirilmesi kadar kolay bir şey olmadığını rahatlıkla görebiliriz. Yapmamız gereken ilk şey, o bahsettiğimiz tarafsızlık ile kavramlara bakabilmek. Mesela acımasızca bakabilmek, alışveriş ve tüketim kavramlarına. Evet biz insanlar bir şekilde alışveriş yapıyoruz ama bu modern düzene kurban edildiğimizi ya da her şeyin farkında olduğumuzu kanıtlamaz. Çünkü biz insanız, kusurlu varlıklarız, eleştirdiğimiz bir şeyin içerinde dolaylı olarak bulunabilme ihtimalimiz sürekli olarak bulunur, çünkü eğer bu ihtimal olmasaydı, kusursuz varlıklar haline gelir ve yapılan eleştirinin bir anlamı kalmazdı. Ama Bernhard'ın çok sevdiği deyimi ile 'daha az yanlış' bir biçimde yaşamaya çalışmak olmalıdır amaç. Çünkü hiçbir zaman yanlışsız olamayız.

    Biz insanlar daha doğuştan bazı şeylerin içine sıkışıp kalmışızdır. Harfler. İnsan harfler aleminde doğmaya mahkumdur. Prensin dehşete düştüğü bir nokta da şudur; insan duygularının harflerden üstün olmasının ağırlığı. Kendimizi harflerle, onların oluşturduğu kelimerle, onların da oluşturmuş olduğu cümlelerle ifade etmemiz bizi gerçekten de tam olarak yansıtmış olamaz mı? Peki ya öldükten sonra bizden arda kalan şeyler düşüncelerimizin kelimelerle ifade edilmeye çalışılmış hali olmayacak mı? Bu aslında oldukça yoruma açık bir konu. İnsan beyni sadece salt kelimelerle mi yoksa kelimeler dışında imgelemelerle de mi çalışır, bunun çözümünü bulmalı ilk önce. Belki de imgelemelerin kendisi de kelimelerden oluşmuş şeylerdir? Ama şu fikir beni derin bir şekilde düşünmeye zorladı: Bazı zamanlar kendimizi ifade etmek için kelimelerin yeterli olmaması, kelime dağarcığımızın azlığından mı kaynaklanır, yoksa kelimeler tümden insanı tamamen ifade edebilmek için yetersiz mi kalıyor? Eğer ikincisi doğru ise, daha bizlerin birbirini doğru olarak anlaması bile imkansızken, bunun yanında kendimizi dahi tam olarak ifade edemememiz olağanüstü dehşet verici olacaktır. Prens dehşet duymakta haklı gibi görünüyor. Prensin farkı, toplumun aksine, varoluş sorunsalını daimi olarak yaşamaya başlamış olmasıdır. Toplumdaki birçok birey sadece varoluş sorunsalı aklına geldiği anlarda felsefi olduğuna inanır ya da bu şekilde düşünmeye çalışır. Çünkü toplum kendi doğasını tanımaktan uzaktır. Toplumun kendine göre daha önemli işleri vardır ona göre; üstte söylediği gibi alışveriş yapmak ve tüketim belki de? Ama prens bu durumu daimi olarak yaşıyor, çünkü o, sürekli olan cinnete yakalanmış bir kere. Hiçbir doktor tedavisi ile düzeltilemeyecek bir zihin hastalığına. Bu açıdan prens ve prens gibi insanlar hayatları boyunca sürecek olan bir kendilerini anlaşılır kılma çabası içersinde olacaklardır.

    Sarsıntı, insanın farkına varma dehşetidir. Prensin bu cinnetine bütünsel olarak isim vermemiz gerekirse, kitabın konusuna göre bu sarsıntı olurdu. Prensin yaşamış olduğu (ya da belli bir noktadan itibaren yaşamaya mahkum olduğu) bir sarsıntı hastalığı. Zaten Sarsıntı da bu hastalığın bir tasviri gibidir. Hani "ateşli hastalık" şeklinde tanımlamalar yaparlar ya çeşitli hastalıklar için. İşte bu hastalığın adı da sarsıntı; cinnetli ve dehşetli bir hastalık. Tedavisi yok.
  • 484 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Kitabın yazarı Uno Harva Fin asıllı bir oryantalisttir ve bu kitapta bize sunduğu veriler Rus Çarlığı adına yaptığı araştırmalardır. Türk ve akraba halkların inanç dünyasını araştıran ilk araştırmacılardandır ve sonraki birçok kişi onun eserlerinden yararlanmıştır. Kitapta çok güzel ve geniş bilgiler vermesine rağmen yer yer bazı değerleri Türklere yakıştıramayıp farklı halklardan geçmiştir gibi bir yargıda bulunması benim de yer yer kitabın kenarlarına ufak küfürler yazmama sebep olmuştur. Kitabın girişinde bulunan Erol Cihangir'in tenkidi kitaba başlamadan önce muhakkak okunması gereken bir yazıdır. Harva'yı çok haklı olarak önyargılılığından ve doğu medeniyetlerini anlamamasından dolayı eleştirir. Harva Türklerin kolektif belleğini değerlendirirken batılı gözlüğünü bırakamamaktadır. Batılı bilim insanları öteki olarak gördükleri halkları zaten hiçbir zaman tam manası ile objektif olarak değerlendirememektedirler, özellikle doğulu halkları. Bunu başarabilene henüz rastlamadım çünkü ötekini önyargısız değerlendirmek çok zordur. Joe Bousquet 'in " Yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum." sözleri tam da bu konu ile alakalıdır. Henüz kitap hakkında bilgi vermeden bu bölümde detaya inmemin sebebi, ilerleyen bölümlerdeki pek çok inanışın birçok mitolojik eserde bulunabilir aynı anlatılar olması ve şu anda bahsettiğim konunun daha önem arz etmesidir. Bousquet'in sözlerinden belki farklı kişiler farklı anlamlar da çıkarabilirler ancak birçok kişinin çıkardığı ortak anlam bence "kültür" kavramıdır. Kültür biz doğmadan önce içine doğacağımız toplum tarafından yaratılmıştır ve biz doğar doğmaz bu kültüre göre yetiştiriliriz; dil, yeme-içme, giyim, cinsiyet rolleri, din, öteki imgesi ve daha birçok kültürel unsur bizden önce oluşturulmuştur. Bizim yaşantımızı şekillendiren bu kolektif bellek, "öteki"yi objektif bir şekilde değerlendirmemizi engeller. Biz içine doğduğumuz kültürü tam anlamıyla eleştiremeyiz, "öteki" bize baktığı zaman bizim göremediklerimizi görür ancak o da kendi "yaraları" ile görür. Göğü Delen Adam adlı eserde "papalagi"nin yaşantısını eleştiren yerliler, aydınlığı ve objektifliği ile övünen pek çok megaloman bilim insanının dünyasını başına yıkmıştır. Bilim insanlarının ne kadar aydınlansalar da tam anlamıyla "yaralarından" kurtulamadıkları düşüncesindeyim. Harva'da "yaralarının" farklında olmadığı için doğu medeniyetlerini küçümsemektedir. Harva'da Türkleri ve doğu medeniyetlerini inanışlarından, yeryüzünü canlı olarak görmelerinden dolayı " geri medeniyet" olarak görmektedir. Doğayı katleden ve hayvanları gereksiz yere avlayıp nesillerini tüketen batı , 20. yüzyıldan sonra doğacı derneklerin kurulması ve protestolarla yeni yeni doğanın değerinin farkına varmaya başlamıştır. Oysa Türkler binlerce yıldır doğa temalı bir inanca sahiptirler. Cihangir, Harva'nın çoğu inanç ve uygulamada köken arayışına gidip delil sunamdan bazı değerleri Asya'da bulunan yerleşik hayata geçmiş medeniyetlere dayandırmasını da eleştirir. Birçok halkın yaşadığı coğrafyada kültür alışverişi kaçınılmazdır, Türk mitolojisindeki bir motif Çin mitolojisine de girebilir veya tam tersi de olabilir. Şamanizm ve Zerdüştlük inançlarındaki inanış ve pratiklerin İslam'da yer bulduklarını bilmekteyiz. Bu inanışların dinde yeri olmadığı vs. gibi cümleleri dile getirmek gereksiz bir çabadır, bu inanışların bireyler açısından işlevsellikleri vardır. Harva'nın çalışması Türk mitolojisinin kökeni üzerine bir çalışma olmaktan ziyade gözleme dayalı bir çalışmadır ancak alanında yapılmış en iyi çalışmalardan olduğunu da belirtmek gerekir.

    ALTAY PANTEONU
    Girişte yeryüzü tasavvurunu yönlere göre şekillendiğini, eski insanların dünya tasavvurlarının yaşayan atalarından aldıkları bilgiler ölçüsünde, yaşadıkları coğrafya sınırları çerçevesinde şekillendiklerini görmekteyiz. Yakutlar arasında dünyanın, yaşadıkları bölgedeki nehrin doğduğu yerden denize battığı yere kadar olan alandan ibaret olduğu inancı gözlemlenmiş. Türkler doğuyu önlerine, batıyı arkalarına alarak ilerlemektedirler. Diğer eserlerden de gördüğümüz gibi güneşi selamlamak için doğuya dönerler, kurban sunulurken de doğuya dönülür. Saçı sunulurken de dört ana yöne kımız, süt, rakı dökülür. Kurban olayı çok çeşitlilik gösterir ki bunlara birazdan geleceğiz. Türk ve akraba halkalrın yeryüzü tasavvurunda diğer pek çok halka görüldüğü gibi "axis mundi" inancı vardır ve bunlar genelde ağaç, dağ ve obaya dikilen büyük direklerdir. Gökteki kutup yıldızı, dağlar, ağaçlar, otağın tepesindeki şanırak veya tündük denen yer, yeri ve göğü birbirine bağlar. Ağaçlar ve dağlar gökyüzünü ayakta tutan kudretli canlılardır. Yeryüzünün göbek deliği olduğuna dair inanç da vardır ve burası da yeraltını bu bağlanan katmanlar arasına eklemektedir. Göğün direği, yerin direği / ekseni gibi adlandırmalar bu taşıyıcılara işaret etmektedir. Bazı Türk halklarında gökyüzü bizzat çadırdır, çadırın tavanıdır. Gökteki yıdızlar bu çadırda açılan deliklerdir ve en belirgin deliklerden olan Ülker takımyıldızı soğuk havanın en çok içeri girdiği deliktir, bunu gökte görünce çadırın delindiğini ve içeri soğuğun dolacağına inanmaktadırlar. Bu çok müthiş bir gözleme dayalı hadisedir, Ülker takımyıldızı gerçekten de havaların soğuduğu zamana yakın gökte belirir. Bu delikler aynı zamanda kuşlar geldikleri yerlerdir. Katmanlara dönecek olursa şamanlar ayinlerinde bu katmanlar arasındaki geçişlerini, tırmandıkları ağacın gövdelerine attıkları çentiklerle temsil ederler. Bölüm bölüm kitabı alatmak çok uzun süreceği için yazıyı akışına bırakıyorum burada. Diğer kitaplarda pek görmediğimiz bir motif olarak gökyüzünde bir süt denizi olduğu, sütü tanrıların çok sevdiği inancı vardır. Şamanlar bu sebeple ayinlerinde bol bol süt saçıları yaparlar. Göğün katlarının 7 veya 9 olduğu bazen daha fazla olduğu düşünülür. Aynı şekilde onun bir yansımasının da yeraltında olduğu düşünülür. Yeraltına Erlik gökyüzüne de Ülgen-Kayra hükmetmektedir. Kötülük yeraltından geldiği için Erlik Han'a yapılan kurbanlar daha gösterişli ve ciddidir, çünkü ondan korkulur. İyi tanrı Ülgen'den zarar gelmeyeceği için korkulmaz. Erlik bazı yaratılış mitlerinde de insana zarar veren, onu kirleten bir varlıktır. Örneğin birinde insan yaratılır, Erlik gelip onun cildini bozar ve hastalıklar bulaştırır. O zamana kadar dış yüzü olan insan teni Ülgen tarafından içe döndürülür ve o kötü görüntüler içte kalır, o günden bugüne kadar hastalıklar oluşmaya başlar ve bunlar Erlik yüzündendir. Bunlar diğer mitoloji kitaplarında da karşılaşılan mitler olduğu için ben burada geçen ilgi çekici uygulamalardan biraz örnek vereceğim. Mesela çocuğu olmayan ailelerde kadınlara uygulanan şaman tedavilerinden biri şöyledir. Şaman kadını otağın içine alır, otağın içi boydan boya birkaç yön boyunca gerilmiş at kıllarıyla doludur. Bu at kılları üzerine yıldızları, gezgenleri, güneşi temsilen nesneler konmuştur. Bu nesneler arasında büyük bir de kuş vardır. Kadın bunların altına sırtüstü yatar ve şaman ayine başlar. Şaman ayinin sonuna geldiğinde o kuş temsiline yaklaşıp kılı keser ve kuş kadının göbeğine düşer, ayin bu şekilde sona erer. Bana göre ve birçoğuna göre tiyatronun da temelini atan şamanlardır, burada bugün Anadolu'da da kuş, leylek, uçarak cennete gitme gibi motiflerin yansımasını görmekteyiz. Anadolu'da çocukları leyleklerin getirdiği yönünde inanç vardır ve bu Türksitan coğrafyasında da aynı şekildedir. Leylek zaten Umay Ana'nın don değiştirmiş halidir. Eski Türkler doğacak olan çocuğun bir kuş ruhuyla gelip kadının karnına girdiğine inanmaktaydılar, bu ayinde de bunun temsilini yani "tiyato" olarak sunuluşunu görmekteyiz. Tabi günümüzdeki insanalrın bakışı ile bu tiyatro olabilir ancak büyü ilkeleri ile ele aldığımızda o dönemdeki insanların mantığı ile "benzer benzeri yaratır". Hoşuma giden inanışlardan biri de "Ateş Tufanı" dır. Yani genelde su ve sel baskınıyla gelen tufan dile getirildiği için belki birbirlerinin varyantı olmakla birlikte bu farklı bir tufandır. Yeryüzünden ateşler püskürür ve her tarafı ateş denizi kaplar, ateşler su gibi akmaktadır, bir erkek ve bir kız kaza veya kartala binerek göklerde uçarlar ve en son buharlar vs. sona erkek bir kara parçasına inerler ve insan nesli devam eder.

    Şamanların ayinlerinde tanrılara ve ongunlara saçıda bulunmaları da çok çeşitli veriler sunmaktadır. Hem tanrılara hem doğa ruhlarına hem de ölen atalarına sunular yapmaktadırlar. Ölen atalar tamamen yok olup gitmemekte, yaşayan insanların hayatlarına etki etmeye devam etmektedirler. Bazı Türk halkalarındaki inanca göre ava çıkan insanlar atalarına bol bol saçı sunmalıdırlar çünkü avda avlayacakları hayvanın gölgesininin "öbür dünya"da da avlanması gerekmektedir, bunu yapacak kişiler de ölen atalarıdır. Öbür dünya dediğimiz yer cennete veya cehennem değildir, eski Türk inancına göre böyle bir ayrım yoktur. İnsanlar ölüm şekillerine göre bir yerlere giderler ve buralar genel olarak bugün Anadolu'da da yaşadığı şekilde "öbür dünya" olarak adlandırılırlar. Ölüm anında kişi yatakta yatıyorsa veya hasta yatağında yatıyorsa bu onun için çok rezil bir ölümdür, bu kişi Erlik Han'ın yanına yani yeraltına gider. Kişi savaşarak can verirse daha iyi bir "öbür dünya"ya gider. Bu sebeple günümüzde yatarak veya can çekişerek ölmektense savaşarak ölme motifi kitaplarda ve filmlerde geçmektedir, bu Türklerin kolektif bilinçlerinin ürünüdür. Savaşarak ölmeyen kişileri Erlik'in yardımcıları ele geçirirler ve hizmetkarları yaparlar. Ölen ataların temsilelri ağaç kabuklarına çizilerek veya ağaç olarak bizzat yontularak evlere asılır veya bir sunak köşesi yapılıp özellikle 7 ata orada sıralanır. Ava giderken, özel günlerde vs. bir şey yenirken veya içilirken önce bu ataların temsilleri üzerine "saçı" olarak serpilir. Saçı kansız kurbandır; rakı, kımız, süt, su kansız kurbandır. Öbür dünyadaki atalara saçı yapılmazsa av başarılı geçmez. Öbür dünya, bu dünyanın tam tersidir, burada olan her şeyin orada zıddı vardır. Burada gündüz iken orada gecedir, buradaki insanlardan farklı olarak oradakiler başaşağı yürürler. O dünyayı görme veya oradan haber alma nesneleri ayna ve sudur, öyle ki sudaki yansımalardan hareketle böyle bir inanç doğmuş olabilir. Yakın zamanda veya aynı günde bir kız ve bir erkek evladı ölen aileler bir kağıda bunların temsillerini ve yanlarına çeyiz temsilleri çizerek ateşte yakarlar ve bu iki kişiyi evlendirirler. Onlar öbür dünyada karı koca olmuştur, dünürler de bu dünyada sanki hiçbir fark yokmuş gibi akraba olurlar.

    Bebeği kundakta ölen anne memesini sıkarak sütünü etrafa saçmakta ve "anam jajuci" için demektedir. Bu jajuci çocuk yapma enerjisi veren bir tanrıçadır. Doğum yapan kadınlar göbek bağlarını bir beze sarıp saklar, bu ileriki doğumlarda ona yardım edecektir. Bir yakınları doğuruyorsa hemen komşudan bu bağları olan kadın çağrılır ona dokundurulur vs. yine yukarıda dediğimiz gibi benzer benzeri yaratır mantığıdır bu.

    Tanrı tarafından gönderilen kartalın yumurtasından çıkan ilk şamanın soyundan gelen insanlar farklı bir statüye sahiptirler, bunlara Merküt kabilesi denir. Sıradan insanların yapamayacağı şeyler vardır. Mesela yıldırım çarpması sonucu ölmüş bir hayvana kimse dokunamaz, sadece Merküt kabilesi mensupları bu hayvanın etini yiyebilir. Böyle bir ölü hayvanı gören kişiler yakınından bile geçmezler.

    Yeni ev kuranlar ateşe saçı yapmak zorundadılar, gelin de yeni geldiği evin ateşine saçı yapmak zorundadır. Erkek de bunu yapmak zorundadır ve ayrıca baba otağından getirdiği toprağı kendi otağı içerisine serper. Bu ateşe sunu yapılmazsa bereket kaçar, ateşe saçı sunulmadı diye otağı yanan aileler vardır. Ateşi bıçakla- kılıçla eşeleyen kişilerin çocuklarının tek gözü kör olur veya sakat olurlar. Gök gürültüsünden korkup etrafa süt saçma geleneği de oldukça yaygındır. bu işi ölen insanların gazabından korunmak için de yaparlar. Ölen kişinin rahat etmezse geri dönüp yaşayanlara sıkıntı çıkaracağına inanırlar. Onun için sık sık onlara da saçı sunulur.

    Hırsızı ortaya çıkarmak için yapılan bir şaman ayininde ateş başına gelen şaman eline temsili bir insan figürü alır, bu tahtadan yapılmıştır. Obada şüphelenilen isimleri veya çoğunun adını sayarak ateş etrafında ayin yapar, bu esnada insanlar da oradadırlar. Şamanın gerçek hrısızın adını söylediğinde elindeki temsilin ona başını sallayacağına inanırlar. Bu esnada şaman o tahtaya çiviler ateşe tutar vs. Bu acıların hepsini gerçekten de hırsız hissetmektedir.
    Ölü defin yöntemleri de geniş bir alan ancak burada şamanların definlerine dair güzel bilgiler verilmiş. Şamanlar toprağa gömülmezler topraktan biraz yüksekte bir ağaç kuru içerisine bırakılırlar ve üzerlerine kayın yaprakları örtülür. Toprağa gömülmezler çünkü ölen şamanların ruhları kuş olarak bedenden çıkar ve başka bir bedende tekrar gelir. Sanırım bu sebeple toprağa koymuyorlar. Şamanların defnedildikleri yerlerde 4 sırık üzerine kartal figürleri yapılır.

    Kötü ruhlar insanların ruhlarını çalmaya çalışırlar. Ruh ölünce bedenden çıkar ancak bazen uyurken de, hastayken de çıkabilir. Ruh tanımlamaları çok çeşitlilik göstermektedir. Kötü ruhlar insanların burunlarını kaşıyarak hapşırmalarını sağlarlar, böylece içlerindeki ruh dışarıya çıkabilir ve onu çalabilirler.

    Av merasimleri olarak genelde ormanda gerçekleşen av ve bunun etrafındaki pratiklere yer verilmiş. Avlanan hayvanın gazabından korunmak için tütsülenirler, eve farklı yoldan gelirler, çadıra ön kapıdan değil de arkadan bir kısmı kaldırarak girerler. Hamile kadınlar ava götürülmez çünkü av hayvanının ruhunun , izini bulup kadına ve bebeğe zarar vereceğine inanılır. Avlanan hayvanın kafası veya kafa derisi verilmez, satılan tüm postlar özellikle ayı postları kafasıdır. Ayı da ormanın koruyucu ruhudur ve adı direkt telefuz edilmez, koca oğlan denir. Ayıyı avlamaktan kaçınırlar ancak avlarlarsa da ondan özür dilerler, ant içerler. Seni biz öldürmedi x kabiledeki kişi öldürdü, seni buran ok Rus yapımıydı gibi şeyler anlatırlar ölü hayvana.

    Anlatılacak çok şey var ancak diğer eserlerdeki aynı şeyleri anlatmak istemedim.

    İlteriş YILDIRIM
  • 95 syf.
    ·Beğendi·8/10
    http://i.hizliresim.com/zja7X7.jpg

    Evvela incelemeye şu soru ile başlamak gerekiyor: ‘İnsan neyle yaşar?’ Bu sorunun cevabı kitapta anlatılan hikayelerde açıkça belirtiliyor. İncelemenin sonunda bu sorunun cevabını zannımca vereceğim.

    Tolstoy’un kaleme aldığı ‘İnsan neyle yaşar’ kitabı temelde aynı değerler üzerine oturan, 6 farklı kısa hikayeden oluşuyor;

    1-) İnsan Neyle Yaşar?
    2-) Kıvılcımı Söndürmeyen Ateşi Zapt Edemez
    3-) Mum
    4-) Kızlar Büyüklerden Akıllı
    5-) İnsana Çok Toprak Gerekir Mi?
    6-) İlyas

    Bu hikâyeler inanç, sevgi, ahlak, şükür, kanaat gibi önemli değerleri içinde bulunduruyor. Anlatılan hikâyelerde didaktik bir anlatım var. Okur hikâyenin sonunda, bir öğreti ile karşılaşıyor. Şimdi kitapta yer alan, hikâyelerden biraz bahsedelim.

    → İnsan Neyle Yaşar?: Bu hikayede ana tema sevgi üzerine kurulu. Tanrı tarafından kovulan bir melek olan Mihail’in dünyaya gönderilmesi ve Semyon ile tanışması, konu ediliyor. Mihail Semyon’a hayatı boyunca unutamayacağı, sevgi değeri ile harmanlanmış bir ders veriyor.

    → Kıvılcımı Söndürmeyen Ateşi Zapt Edemez: Bu hikâye aslında, insanların ufak tefek hadiselerden dolayı, nasıl birbirlerini kırdıklarını, üzdüklerini ve kavga ettiklerini vurguluyor. Bir yumurta yüzünden köydeki komşuların arasında çıkan, lüzumsuz kavganın ne gibi elem verici olaylara, gebe olabileceğini anlatıyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, küçük olaylardan büyük musibetlerin türemesi.

    → Mum: Bu hikâyede zalim bir kâhyanın halka uyguladığı, acımasız davranışlar konu ediliyor. Kâhya, köy halkını uzun süre zarfında çalıştırıyor, onlara hakaret ediyor, emeklerinin karşılığını tam olarak vermiyor deyim yerinde ise, halka kan kusturuyordu. Sonrasında yaşanan olaylar, durumu tamamen değiştiriyor. Kâhya çektirdiği zulmün, cezasını ağır bir şekilde ödüyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, Zulüm eden kimse, elbet cezalandırılır. “Tanrı’nın gücü kötülükte değil, iyiliktedir.”

    → Kızlar Büyüklerden Akıllı: Bu hikâyede iki küçük kız arkadaş arasında çıkan, ufak çaplı bir kavga yüzünden, iki tarafında ailelerinin nasıl birbirlerine girdiğini, hakaretler ettiğini, gönül kırdığını vurguluyor. Bu kavga aileler tarafından sürerken, iki küçük kız arkadaşın yaşadığı, bu ufak kavgayı unutup, ele ele tutuşarak oyun oynamaya gittiklerini gören aileler, ulvi bir ders almış oluyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, Küçük kavgaların insanlar arasında büyütüldüğünde birbirlerine, nasıl kin bağlayacağını ve gönül kırabileceklerini vurguluyor.

    → İnsana Çok Toprak Gerekir Mi?: Bu hikayenin, teması beni çok etkiledi. Bundan dolayı hikâyenin tamamını paylaşacağım.

    “Şehirde yaşayan abla, köydeki küçük kız kardeşini ziyarete gelmişti. Abla şehirde bir tüccarla, kardeşi de bir köylüyle evliydi. Kardeşler çay içip sohbete daldı. Abla böbürlenerek şehir hayatını övdü, insanların büyük şehirde ne kadar rahat yaşadığını, çocuklarını nasıl giydirip kuşattığını, yiyip içtiklerini, gezmeye, tiyatrolara gittiklerini anlattı.

    Kardeşi biraz gücenmişti. Tüccarın hayatını küçümsemeye, kendi köylü hayatını da yüceltmeye çalıştı:
    — Benim hayatımı seninkiyle değişmem, –dedi.– Sizinki gibi renkli bir hayat sürmesek de korku, kaygı nedir bilmiyoruz hiç değilse. Harika bir hayatınız var belki ama çok kazandığınız gibi zarar da edebilirsiniz günün birinde. Atasözünü bilirsin ya: Kâr, zararın kardeşidir. Bugün zengin olduğun hâlde yarın kendini dilenirken buluverirsin. Biz köylülerin işi daha güvenilir en azından: Köylünün midesi küçüktür, ama az yese de uzun yaşar; hem zengin olmasak da karnımız toktur.
    Ablası şöyle cevap verdi:
    — Tokluk dediğin domuzlarla danalara yaraşır! Ne görgü bilir köylü, ne zarafet! Kocan çalışmaktan helak olsa da, gübre içinde yaşayıp, gübre içinde öleceksiniz, üstelik çocuklarınızın kaderi de aynı olacak.
    — Ne olmuş yani, bizim de kaderimiz böyle işte, –dedi kardeşi.– Bunlara rağmen iyi bir hayatımız var, kimseye gerdan kırmıyor, kimseden korkmuyoruz. Siz şehirde bir sürü cazip şey arasında yaşıyorsunuz; bugün hâliniz vaktiniz yerinde, ama yarın her şey tersine dönebilir. Bakarsın kocan kumara, içkiye ya da güzel bir kadına kendini kaptırır. Sonra da her şey mahvolur. Olmayacak iş değil bunlar.
    Bu arada kardeşin kocası Pahom, sobanın üzerine uzanmış, kadınların sohbetini dinliyordu.

    — Aslında doğru, –diye mırıldandı kendi kendine.– Bizim köylüler çocukluktan beri toprakla uğraştıklarından böyle aptalca şeyler akıllarını hiç çelmiyor. Tek derdimiz toprak az! İstediğim kadar toprağım olsa hiç kimseden, şeytandan bile korkmazdım!

    Kadınlar çaylarını bitirdi, biraz da giyim kuşam üzerine gevezelik ettikten sonra kap kacağı toplayıp yattılar.
    Fakat sobanın arkasına gizlenmiş olan şeytan her şeyi duymuştu. Köylü kadının kocasını böbürlenmeye yönlendirmesi pek hoşuna gitmiş, adamın toprağı olsa şeytandan bile korkmayacağını söyleyerek övünmesine de bayılmıştı.
    “Pekâlâ,” dedi şeytan, “Seninle hesaplaşacağız; sana istediğin kadar toprak vereyim de bak neler oluyor. Seni toprakla ayartacağım.”

    Köyün yakınlarında küçük bir çiftliği olan bir bey karısı yaşıyordu. Yüz yirmi desyatina kadar toprağı vardı. Eskiden köylülerle gayet iyi anlaşıyor, kimse kimseyi üzmüyordu. Sonra kendisine asker emeklisi bir kâhya tutmuş, adam da verdiği cezalarla köylüleri canlarından bezdirmişti. Pahom ne kadar kendini sakınsa da değişen bir şey olmuyor, ya atı hanımın yulaf tarlasına dalıyor, ya ineği bahçesini dağıtıyor, ya danaları çayıra kaçıyor ve adamcağız sürekli ceza yiyordu.

    Pahom kuzu kuzu cezayı ödüyor, evdekilere sövüp sayıyor, dayaktan geçiriyordu. O yaz kâhya yüzünden epey günaha girmişti Pahom. Kışın hayvanlar avludan dışarı çıkamayınca neredeyse zil takıp oynayacaktı; gerçi yeme acıdığı için canı sıkılıyordu ama korkusu yoktu.
    Kışla birlikte hanımın toprağını satacağı, kâhyanın ana yolla birlikte toprağı da satın almak niyetinde olduğu dedikoduları yayıldı. Bunu duyan köylüler ahlayıp vahlamaya başladı. “Kâhya toprağı alacak olursa, bize hanımdan çok ceza kesip eziyet edecek.” diyorlardı, “Bu toprak olmadan yaşayamayız, çocukluğumuzdan beri buradayız.” Köylüler hanımın huzuruna çıkıp, toprağı kâhyaya değil onlara satmasını teklif ettiler. Hatta daha yüksek fiyat vereceklerini söylediler.

    Hanım tekliflerini kabul etti. Köylüler bütün toprağı almak için aralarında toplantılar yaptılar; bir, iki derken bu toplantılardan sonuç çıkmayacağı anlaşıldı. Şeytan onları kışkırtıyor, bir türlü anlaşmayı beceremiyorlardı. Sonunda herkesin gücü yettiğince ayrı ayrı almasına karar verdiler.

    Hanımları bunu da kabul etti. Pahom komşusunun yirmi desyatina toprak aldığını, ayrıca hanımı paranın yarısını da bir yıl boyunca taksitle ödemeye razı ettiğini öğrendi. Çok kıskanmıştı Pahom, “Bütün toprağı alacaklar, bana bir şey kalmayacak,” diye düşündü. Konuyu karısına açıp onun fikrini almaya karar verdi:
    — Millet kapış kapış alıyor toprağı, –dedi,– bizim de on desyatina falan almamız gerek. Başka türlü yaşayamayacağız yoksa. Kâhyanın verdiği cezalardan gına geldi artık.
    Nasıl alacaklarını düşünüp taşındılar. Bir kenarda biriktirdikleri yüz rubleleri vardı, tayı ve arıların yarısını sattılar, oğlanı bir işe yerleştirdiler, kayınbiraderden de biraz borç aldılar ve gereken paranın yarısını denkleştirdiler.
    Pahom parayı aldı, pek beğendiği, içinde küçük bir koru da olan on beş desyatinalık bir toprak seçti, sonra hanımla pazarlık yapmaya gitti. On beş dönüm için el sıkışıp anlaştılar, kaporayı verdi. Şehre inip anlaşmayı imzaladılar, paranın yarısı ödendi, kalanın da iki yıl içinde ödenmesi kararlaştırıldı.
    Pahom’un toprağı olmuştu nihayet. Satın aldığı toprağı hemen ekti; karşılığında iyi de ürün aldı. Bir yıl içinde hem hanıma hem de kayınbiraderine olan borçlarını ödedi. Pahom pomeşçik olmuştu: Kendi toprağını sürüp ekiyor, kendi toprağında ot biçiyor, kendi ormanında odun kesiyor, kendi arazisinde hayvan otlatıyordu.

    Sonsuza dek onun olacak öz toprağını sürmeye, ekine veya otlağına bakmaya gittiğinde sevinçle doluyordu içi. Onun toprağında biten otlar, rengârenk açan çiçekler başkalarınınkine benzemiyordu sanki. Önceden buradan geçerken sıradan bir toprak parçası görürdü; şimdiyse bambaşka bir özellik kazanmıştı toprak.
    Pahom’un keyfi yerindeydi. Köylüler Pahom’un ekinine ve otlağına tecavüz etmeselerdi sorun çıkmayacaktı. Gidip efendice rica etti, ama hiç kimse umursamadı: Bazen çobanlar inekleri çayırına salıyor, bazen de atlar geceleri ekinine dalıyordu. Pahom başlarda hayvanları kovup, sahiplerini affediyor, kimseyi mahkemeye vermiyordu ama sonra bu işten sıkıldı, gidip vilayete şikâyet etti. Köylülerin bunu kasten değil, darlıktan yaptıklarını bildiği hâlde şöyle düşünüyordu: “Onlara izin veremem, yoksa her şeyin kökünü kazırlar. Bir ders vermeli.”

    Sonunda dava açarak bir ders verdi; sonra bir defa daha verdi ve bir iki köylüyü cezalandırdılar. Komşusu olan köylüler Pahom’a gücenmişlerdi; birkaç kere kasten toprağına zarar verdiler. Hatta bir tanesi bir gece korusuna girip on tane ıhlamur ağacını kesti. Pahom korudan geçerken gözüne bir boşluk çarptı. Koruya girince yerde dal parçaları, kesilmiş ağaç gövdeleri, kökler gördü. Canavar adam kenardakileri bile kesmemiş, birini bile atlamadan hepsini sırayla temizlemişti.

    Pahom deliye dönmüştü, “Ah bunu kimin yaptığını bir bilseydim; ondan hıncımı öyle bir çıkarırdım ki,” diye geçirdi içinden. Düşündü taşındı ve “Bunu Semka’dan başkası yapmış olamaz,” diye kararını verdi. Hemen Semka’nın avlusuna koştu, ne kadar aradıysa da bir şey bulamadı, karşılıklı hakaret etmeye başladılar. Pahom’un bu işi Semka’nın yaptığına dair inancı daha da kuvvetlenmişti. Hemen şikâyete gitti. Dava açıldı. Dava çok uzun sürdü ama sonunda delil bulunamadığı için Semka beraat etti.
    Pahom daha da kızmıştı bu işe; mahkeme başkanıyla, yargıçlarla kavga etti.
    — Siz, –dedi,– hırsızları kolluyorsunuz. Onurlu insanlar gibi yaşasaydınız hırsızları beraat ettirmezdiniz.”
    Pahom sadece yargıçlarla değil, komşularıyla da kavga etti. Komşuları onu evini kundaklamakla tehdit ettiler. Böylelikle Pahom’un toprağı geniş ama toplum içindeki yeri dar oldu.
    Tam bu sıralarda köy ahalisinin başka topraklara göç edeceğine dair söylentiler yayılmaya başladı. Pahom da aklından şunları geçirdi hemen: “Toprağımı bırakıp gidecek hâlim yok, ama bizim köylüler gitse, daha geniş topraklarım olur. Onlarınkini alıp kendiminkine katar, şimdikinden daha iyi yaşardım. Yoksa şu daracık yerde sıkışıp kalacağım hep…”
    Bir gün Pahom evde otururken bir yolcu geldi. Gece onlarda kaldı; yemek verdiler, adamla sohbet ettiler, nereden gelip nereye gittiğini sordular.

    Adam aşağı taraftan, Volga’nın ötesinden geldiğini, orada çalıştığını söyledi. Laf lafı açtı ve sonunda halkın oraya nasıl yerleştiğini anlatmaya başladı. Pek çok hemşiresinin oraya göçüp yerleştiğini, her birine adam başına onar desyatina toprak hibe edildiğini söyledi:
    — Toprak öylesine verimli ki, –dedi yolcu,– çavdarlar öyle bir boy atar ki tarlanın içinde atını göremezsin. O kadar da sık olur ki beş avuç ekince bir demet alırsın. Köylünün biri beş parasız, elleri bomboş, neredeyse çırılçıplak geldiydi, şimdi altı atı, iki ineği var.

    Pahom heyecana kapılmıştı: “Çok daha iyi yaşayabilecekken, neden bu daracık yerde sefalet içinde yaşamalı? Toprağımı, evimi satayım, elime geçen parayla orada kendime yepyeni bir düzen, bir çiftlik kurarım. Burada bu darlık içinde yaşamak bile günah. Yalnız evvela kendim gidip bir bakayım, her şeyi soruşturayım.”
    Yaz gelince yola çıktı. Volga üzerinden vapurla Samara’ya kadar gitti, oradan da dört yüz verst yürüdü. Sonunda aradığı yere ulaşmayı başardı. Her şey yolcunun anlattığı gibiydi. Köylüler geniş topraklara sahipti, her birine adam başı on desyatina toprak verilmişti ve yeni gelenleri de aralarına sevinçle kabul ediyorlardı. Parası olan biri kendine verilen pay haricinde desyatinası üç rubleden dilediğince toprak alabiliyordu; ne kadar istersen o kadar toprak alabiliyordun!
    Pahom bunları öğrendikten sonra sonbaharda evine döndü ve her şeyini satmaya başladı. Toprağını kârla elden çıkardı, evini, hayvanlarını sattı, nüfus kaydını sildirdi, ilkbahar gelir gelmez de ailesiyle birlikte yeni yere gitti.

    Pahom ailesiyle birlikte yeni yere varınca büyük bir köyün kütüğüne yazıldı. Köyün büyüklerine bir ziyafet çekti, belgelerini çabucak çıkarttı. Pahom’u aralarına kabul ettiler, satın aldığı topraklardan başka beş kişilik aileye adam başı onar desyatinadan elli desyatina arazi daha verdiler. Pahom bu topraklara yerleşti, bir sürü hayvan aldı. Eskiye göre üç kat fazla toprağı olmuştu. Üstelik toprak çok verimliydi. Hayatları da eskiye göre on kat iyileşmişti. Sürecek onca toprağı, otlakları olmuştu. İstediği kadar da hayvan alabilirdi.
    Yerleşip düzenlerini kurarken Pahom’a her şey güzel görünüyordu, ama bir süre yaşayıp alıştıktan sonra burası da dar gelmeye başladı. Payına düşen toprağa ilk yıl ektiği buğday iyi ürün vermişti.

    Buğday ekmekten memnundu ama hibe edilen toprak ona az geliyordu. Sahip olduğu bütün topraklar bile yetmiyordu. Buralarda her nedense sadece bir ya da iki yıl ekim yapılıyor, sonra da tarlaları ot bürüyünceye kadar nadasa bırakıyorlardı. Ayrıca böyle toprakları almak isteyen çok olduğundan herkese yetmiyordu. Toprak yüzünden kavgalar çıkıyor, zenginler kendileri ekmek istiyor, fakirler de borçlarını ödemek için tüccarlara satmak zorunda kalıyordu. Pahom da daha fazla buğday ekmek istedi. Ertesi yıl bir tüccardan bir yıllığına toprak kiraladı.

    Fazla ekti ve yine iyi ürün aldı. Ama toprağı köyden epey uzaktaydı ve on beş verst taşımak gerekiyordu ürünü. Sonunda çiftlik kuran tüccarların gittikçe zenginleştiğini gördü. “Demek ki,” diye düşündü Pahom, “Ben de kiralamak yerine toprak almalı ve üzerine bir çiftlik kurmalıyım. Böylece bütün toprağım bir arada olur.” Sonra da nasıl daha fazla toprak alacağını düşünmeye başladı.

    Pahom bu şekilde üç yıl geçirdi. Toprak kiralamaya, buğday ekmeye devam etti. Ürün hep iyi oldu; buğdaylar yetişti, para çoğaldı. Böyle yaşayıp gidebilirdi, ama her yıl birilerinin toprağını kiralamaktan, toprak yüzünden insanlarla çekişmekten gına gelmişti Pahom’a: İyi bir yerde toprak boşalınca bütün köylüler oraya koşuyordu ve herkesten önce kiralamayınca ekecek yer bulunmuyordu. Üçüncü yıl bir tüccarla ortak olarak köylülerden bir otlak kiraladılar; toprağı sürmüşlerdi ki köylülerle mahkemelik oldular, iş de mahvoldu elbette. “Kendi toprağım olsaydı kimsenin karşısında eğilmek zorunda kalmazdım, hiçbir sorun çıkmazdı,” diye düşündü Pahom.
    Kimden toprak alabileceğini araştırmaya koyuldu. Bir köylü buldu. Köylünün beş yüz desyatina toprağı vardı, üstelik darda olduğundan ucuza satıyordu. Pahom adamla pazarlığa tutuştu. Uzun süren bir pazarlığın ardından yarısını peşin, yarısını sonra vermek üzere bin beş yüz rubleye anlaştı. Tam işi bitirecekleri anda yoldan geçen bir tüccar Pahom’un evine uğradı. Çay içip sohbet ettiler. Tüccar çok uzaktan, Başkurdistan’dan geldiğini söyledi. Başkurtlardan beş bin desyatina toprak satın aldığını anlattı. Üstelik tamamı bin rubleye mal olmuştu. Pahom ayrıntıları sordu. Tüccar da anlattı:
    — Sadece önde gelenleri memnun ettim. Yüz rublelik kaftanlar, halılar hediye ettim, iki kilo çay dağıttım, içenlere içki verdim. Desyatinası yirmi kapiğe geldi bana.
    Sonra da tapusunu gösterdi tüccar:
    — Hem de ırmak kıyısında topraklarım. Koskoca bozkır da otlağım.
    Pahom bir sürü soru sordu.
    — Oradaki toprakları bir yıl dolaşsan bitiremezsin, –dedi tüccar.– Hepsi de Başkurtların. Koyun gibi saf bir halk. Neredeyse bedava verecekler toprağı.
    “Madem öyle,” diye düşündü Pahom, “neden burada beş yüz desyatina için bin ruble vereyim, üste de borç altına gireyim? Orada bin rubleye ne kadar çok toprak alırım!”
    Yolu da öğrenen Pahom, tüccarı geçirir geçirmez yola çıkmaya hazırlandı. Evi karısına bırakıp uşağıyla birlikte yola koyuldu. Bir şehirden geçerken iki kutu çay, hediyelik eşyalar, içki ve tüccarın dediği her şeyi satın aldı. Yaklaşık beş yüz verst kadar yol aldılar ve nihayet yedinci gün göçebe bir Başkurt köyüne ulaştılar. Tıpkı tüccarın anlattığı gibiydi. Başkurtlar bozkırdaki bir ırmak kenarında, keçe çadırlarda yaşıyordu.

    Toprak hiç sürülmemişti, ekmek yiyen de yoktu. Büyükbaş hayvanlarla atlar sürü halinde bozkırda dolaşıyordu. Çadırların arkasında taylar bağlıydı; bunları emzirmek için günde iki defa kısrakları getiriyorlardı. Kısrakların sütünü de sağıp kımız yapıyorlardı. Kadınlar kımız ve peynir yapıyor, erkeklerse kımızla çay içmekten, koyun eti yemekten ve kaval çalmaktan başka bir şey bilmiyordu. Hepsi sağlam yapılı, neşeli insanlardı; bütün yazı bayram gibi geçiriyorlardı. Halk tümden cahildi; Rusça bilen yoktu ama tatlı insanlardı.

    Pahom’u görür görmez çadırlarından çıkıp misafirlerin etrafını sardılar. Bir çevirmen buldular hemen. Pahom çevirmene toprak almaya geldiğini söyledi. Başkurtlar buna pek sevindiler, Pahom’u güzel bir çadıra götürüp, altına halılar, kuş tüyü minderler serdiler, etrafına oturup ona çay, kımız ikram ettiler. Bir de koyun kesip pişirdiler. Pahom arabadan hediyeleri ve çayı çıkarıp Başkurtlara dağıtmaya başladı. Başkurtlar buna da pek sevinmişti. Aralarında bir şeyler konuştular, sonra çevirmene aktarmasını söylediler.

    — Seni çok sevdiklerini söylememi istediler, –dedi çevirmen.– Bizde misafirleri memnun etmek, her istediklerini yapmak âdettir, hediyeye hediyeyle karşılık verilir ayrıca. Sen bize hediye getirdin; şimdi söyle bakalım bizden ne istersin, sana ne hediye edelim?
    — Her şeyden çok toprağınızı beğendim, –dedi Pahom.– Bizim oralarda toprak çok az, olanı da hep sürülmüş; sizdeyse hem toprak çok hem de verimli. Böylesini hiç görmedim.
    Çevirmen Pahom’un sözlerini aktardı. Başkurtlar aralarında uzun uzun bir şeyler tartıştı. Pahom ne dediklerini anlamasa da neşeli olduklarını, kahkahayla gülerek bağrıştıklarını görüyordu. Bir süre sonra susup Pahom’a baktılar.
    — Seni mutlu etmek için ne kadar toprak istersen verecekler, –dedi çevirmen.– Sadece istediğin yeri göster yeter, sonra senin olacak.
    Bu arada yine aralarında bir şey tartışmaya başladılar. Pahom ne dediklerini sordu.
    — Bazıları toprak konusunu reise soralım, ona sormadan veremeyiz diyor, –dedi çevirmen.– Diğerleri de reise sormaya gerek yok diyor.
    Başkurtlar tartışırken birden tilki kürkünden bir başlık takmış bir adam içeri girdi. Herkes susup ayağa kalktı.
    — İşte reis, –dedi çevirmen.
    Pahom hemen kaftanların en iyisini çıkarıp ona verdi, iki kilo da çay ekledi. Reis bunları kabul etti ve geçip başköşeye oturdu. Başkurtlar ona bir şeyler anlatmaya başladı. Reis dinledi, dinledi ve başıyla susmalarını işaret edip Pahom’a Rusça olarak:
    — Hayhay, verelim, –dedi.– Nereyi istiyorsan seç. Toprak bol.
    “İstediğim kadarını nasıl alacağım ki?” diye düşündü Pahom, “Öyle veya böyle bu işi güvence altına almalı. Yoksa senin olsun dedikleri yerleri sonra geri alırlar.”
    — Güzel sözlerinize müteşekkirim, –dedi.– Sizde gerçekten epey toprak var ama bana azıcık gerek. Fakat toprağımın neresi olduğunu bilsem iyi olurdu. Hem bir ölçüm falan yapmak, sonra tapu çıkarmak gerek. Ayrıca bugün var, yarın yokuz, kaderimizi Tanrı bilir. Siz iyi insanlarsınız, verirsiniz ama ya çocuklarınız geri alırsa?
    — Haklısın, tapu çıkarmalı, –dedi reis.
    Pahom devam etti:
    — Daha önce yanınıza tüccar geldiğini duymuştum. Ona da toprak hediye etmiş, tapu da vermişsiniz. Bana da aynısını yaparsınız herhâlde.
    Reis, Pahom’un derdini anlamıştı.
    — Hepsini hallederiz, –dedi.– Burada bir kâtibimiz de var, şehre gider, bütün belgeleri mühürletiriz.
    — Ne kadar peki? –diye sordu Pahom.
    — Fiyatlar hep aynı bizde: Bir gün için bin ruble.
    Pahom anlamamıştı.
    — Nasıl yani bir gün? Kaç desyatina ediyor bu ölçü?
    — Biz o ölçüyü bilmeyiz. Biz gün hesabıyla satıyoruz; bir günde ne kadar toprak çevirirsen o kadarı senindir, bir günün fiyatı da bin ruble işte.
    Pahom şaşırdı.
    — İyi de bir günde bir sürü toprak çevrilir, –dedi.
    Reis güldü:
    — Hepsi de senin olur! Yalnız tek şartımız var: Toprağı çevirmeye başladığın yere gün bitmeden dönemezsen paran gider.
    — Geçtiğim yerlere nasıl nişan koyacağım? –diye sordu Pahom.

    — Biz seçeceğin yerde durup bekleriz, sen de gidip bir daire çizersin; yanına da bir kürek alıp istediğin yerde çukur açar, işaret koyarsın; sonradan biz çukurların arasına sabanla çizgi çekeriz. İstediğin kadar büyük bir daire çizebilirsin, fakat güneş batmadan başladığın yere dön. Ne kadar toprak çevirirsen senin olur.

    Pahom çok sevindi. Ertesi sabah şafakla işe başlamayı kararlaştırdılar. Sohbet ettiler, biraz daha kımız içtiler, koyun eti yediler, üstüne de çay içtiler. Gece olmuştu; Başkurtlar Pahom’a kuş tüyü bir yatak gösterip dağıldılar. Ertesi gün ağarmadan toplanıp, başlayacakları yere gitmek üzere sözleştiler.

    Pahom yatağa uzandı, ama gözüne uyku girmiyor, sürekli alacağı toprağı düşünüyordu: “Kocaman bir toprak parçası çevireceğim! Bir günde elli verst çevirebilirim. Bu mevsimde günler bir yıl kadar uzun sürer; elli verstlik alanda ne biçim toprak olur. Kötü kısmını satarım veya mujiklere veririm, iyi kısmını da kendime ayırır yerleşirim. İki tane saban, iki çift öküz alırım, iki de işçi tutarım. Elli desyatinasını sürdürür, geri kalanını da hayvanlara ayırırım.”

    Pahom bütün gece uyuyamadı. Sadece sabaha karşı biraz içi geçti ve bir rüya gördü. Rüyasında yine aynı çadırda yatıyor, dışarıda da birinin sürekli güldüğünü duyuyordu. Kimin güldüğünü öğrenmek için kalkıp dışarı çıktı ve Başkurt reisinin çadırın önünde oturmuş, göbeğini tuta tuta kahkahalar attığını gördü. Yanına gidip, “Neden gülüyorsun?” diye sordu. Fakat adama bakınca bunun Başkurt reisi değil, evine gelip Başkurt topraklarından bahseden tüccar olduğunu fark etti.

    Sonra da tüccara, “Epeydir burada mısın?” diye sordu, fakat karşısındaki artık tüccar değil, vaktiyle evine misafir olan yolcuydu. Pahom bir daha baktı ve karşısındakinin köylü falan değil şeytan olduğunu anladı. Boynuzlu, toynaklı şeytan oturmuş kahkahalarla gülüyor, önünde de üstünde sadece bir gömlekle pantolon olan, çıplak ayaklı bir adam yatıyordu. Pahom adamın kim olduğuna da baktı.

    Yerde cansız yatan adam ta kendisiydi. Pahom’un ödü koptu ve uyandı. Sonra da, “Rüya işte canım,” diye düşündü. Etrafına bakındı: Açık kapıdan ortalığın ağardığını gördü.

    “Gitme vakti geldi, milleti uyandırayım,” diye düşündü. Kalkıp arabada yatan uşağını uyandırdı, atlara koşmasını emredip Başkurtları da uyandırmaya gitti.

    — Vakit geldi, –dedi.– Bozkıra çıkıp ölçmeye başlayalım.
    Başkurtlar kalkıp toplandılar, reis de geldi. Yine kımız içmeye başlamışlardı, Pahom’a da çay verdiler ama o oyalanmak istemiyordu:

    — Gideceksek gidelim, vakit geçiyor, –dedi.
    Başkurtlar toplanıp atlara arabalara bindi ve yola koyuldu. Pahom uşağıyla arabasına bindi, yanına da bir kürek almıştı. Bozkıra vardıklarında şafak söküyordu. Başkurtçada şihan denen bir tepeciğe çıktılar. Arabalardan, atlardan inip toplandılar. Reis, Pahom’a yanaşıp ileriyi gösterdi:
    — İşte şu gördüğün arazinin hepsi bizim. İstediğin yeri seç.
    Pahom’un gözleri parladı: Her taraf çayırdı, toprak avuç içi kadar düz, haşhaş tohumu gibi karaydı, koyaklardaki çeşit çeşit otlar insanın göğsüne geliyordu.
    Reis başlığını çıkarıp yere koydu.
    — İşte işaret, –dedi.– Buradan başlayıp yine buraya döneceksin. Ne kadar toprak çevirirsen hepsi senin olacak.
    Pahom parayı çıkarıp başlığın üzerine bıraktı. Kaftanını çıkardı, yalnızca uzun yeleğiyle kaldı, kuşağını karnının altından iyice sıkılaştırdı, yeleğin eteklerini düzeltti; ekmek torbasını koynuna soktu, matarasını kuşağına bağladı, çizmesinin konçlarını çekti, uşağından küreği aldı, yola çıkmaya hazırlandı. Her taraf çok güzeldi; düşündü, düşündü ama ne tarafa gideceğine bir türlü karar veremedi. “Hepsi bir nasılsa, güneşe doğru gideyim iyisi mi,” diye düşündü sonunda. Yüzünü doğuya çevirdi, biraz gerinip ısındı ve güneşin doğmasını bekledi. “Hiç kaybedecek zamanım yok,” diye düşünüyordu, “Hava serinken daha iyi yürünür.” Güneş doğar doğmaz Pahom küreğini omuzlayıp bozkıra doğru yürüdü.
    Pahom ne yavaş, ne de hı
    zlı yürüyordu. Bir verst kadar yürüdükten sonra durup küçük bir çukur kazdı, daha iyi görünsün diye de çukurdan çıkan kesekleri üst üste yığdı ve yoluna devam etti. Heyecanlanmış, hızını biraz daha artırmıştı. Biraz daha yürüdükten sonra bir çukur daha kazdı.
    Dönüp ardına baktı Pahom. Güneş ışığında şihanla üzerindekiler açık seçik görünüyor, arabaların tekerlekleri parlıyordu.

    Pahom aşağı yukarı beş verst yürüdüğünü düşündü. Sıcaklık artmıştı, yeleğini çıkarıp omzuna attı, yürümeye devam etti. Beş verst daha yürüdü. İyiden iyiye sıcak basmıştı. Güneşe baktı, kahvaltı zamanının geldiğini anladı.

    “Günün ilk kısmı geçti,” diye düşündü Pahom, “Fakat günde dört öğün var, dönüş için henüz erken. Sadece çizmeleri çıkarayım.” Oturup çizmelerini çıkardı, kuşağının altına sıkıştırdı ve tekrar yürümeye başladı. Yürümek kolaylaşmıştı şimdi. “Beş verst daha gideyim, sonra sola dönerim,” diye geçirdi içinden, “Burası çok güzel bir yer, vazgeçersem yazık olur. İlerledikçe toprak güzelleşiyor.” Bir süre daha dümdüz ilerledi. Ardına baktı, şihan güçlükle seçiliyor, üzerindekiler karınca kadar görünüyor, belli belirsiz bir şeyler parlıyordu.

    “Bu tarafa yeterince yürüdüm,” diye düşündü Pahom, “Artık sapayım. Zaten çok terledim, susadım da.” Durdu, bu kez daha büyük bir çukur kazıp kesekleri yine üst üste yığdı, matarasını çıkarıp su içti, sola doğru keskin bir dönüş yaptı. Uzun süre yürüdü, otlar iyice uzamış, sıcak gittikçe artmıştı.
    Pahom yorulmaya başlamıştı; güneşe baktı, tam öğle vaktiydi. “Biraz dinlenmek gerek,” diyerek olduğu yere çöktü; ekmek yiyip su içti. Uzanmak da istiyordu ama uzanacak olursa uyuyakalacağını düşündü. Biraz daha oturduktan sonra yola devam etti. Başta rahat yürüyordu; yemek güç vermişti. Ama hava çok sıcak olmuş, uykusu da gelmişti. Yine de durmadan yürüyor, “Bir günlüğüne buna katlanacağım, sonrası bir ömür keka,” deyip duruyordu.

    Bu yöne biraz daha fazla yürümüştü. Sola saparak yön değiştirecekken önünde sulak bir koyak gördü; burayı bırakmaya acıdı. “Burada iyi keten olur,” diye düşünüp düz yürümeye devam etti. Koyağı çevirince bir çukur kazdı ve sola döndü. Yine şihana baktı: Sıcaktan havada hafif bir bulanıklık olmuştu; bu bulanıklığın arasında bir şeyler titreşiyor, şihandaki insanlar güçlükle seçiliyordu; yaklaşık on beş verst uzaktaydılar. “Ah, kenarları uzunca tutmuşum, bunu kısaltmam gerek,” diye düşündü Pahom. Üçüncü kenarı çevirirken adımlarını hızlandırdı. Güneşe baktı, ikindi yaklaşıyordu, oysa üçüncü kenar için sadece iki verst çevirmişti. Başladığı noktadan da en fazla on beş verst uzaktaydı. “Olmayacak böyle,” diye düşündü, “Varsın çiftliğim yamuk olsun, dosdoğru yürüyüp, gün batmadan yetişmeli. Daha fazla çevirmemeli. Zaten yeterince çevirdim.” Pahom bulunduğu yere hızla bir çukur kazıp dosdoğru şihana yürümeye başladı.
    Dosdoğru şihana gidiyordu ama Pahom artık iyice yorulmuştu. Sıcaktan pişmişti; çıplak ayakları paralanmış, dermanı kalmamıştı. Dinlenmek istiyordu ama imkânsızdı; yoksa güneş batmadan yetişemezdi. Güneş de beklemiyor, batıya doğru alçalıyordu sürekli. “Ah,” dedi Pahom, “Hata mı ettim yoksa, fazla mı çevirdim? Yetişemezsem ne yaparım?” Bir şihana, bir güneşe bakıyordu: Şihan çok uzaklardaydı, güneşse iyice alçalmıştı.

    Pahom güç bela yürümesine rağmen gittikçe hızlanıyordu. Hiç duraklamadan yürüdü, fakat şihan hâlâ uzaktaydı; sonunda koşmaya başladı. Uzun yeleğini, çizmelerini, matarasını, şapkasını yere attı; elinde sadece destek yaptığı küreği kalmıştı. “Ah açgözlülük ettim, her şeyi mahvettim, güneş batmadan yetişemeyeceğim!” Korkudan soluğu kesiliyordu. Pantolonuyla gömleği terden vücuduna yapıştı, ağzı kurudu. Sanki bir demirci körüğü göğsünü şişiriyor, bir çekiç durmadan yüreğine iniyordu; bacakları kesilmiş, kendisinin değilmiş gibiydi. “Yorgunluktan ölmeyeyim sakın?” diye düşündü Pahom ve dehşete kapıldı.

    Ölmekten korksa da durmak gelmiyordu elinden. “Bu kadar koştuktan sonra durursam aptal derler,” diye düşündü. Koştu, koştu… Şihana iyice yaklaştı; Başkurtların onu gayrete getirmek için bağırıp çağırdığını, ıslık çaldıklarını bile duydu. Bu bağırışlar yüreğini tutuşturdu. Var gücüyle koştu; güneş ufka iyice yaklaşmış, hafifçe dumanlanmış ve kan kırmızısı kocaman bir daireye dönmüştü. Neredeyse batacaktı. Güneş batmak üzereydi ama şihan da uzak değildi. Pahom artık şihanın üzerinden acele etmesi için ona el sallayan insanları açıkça görüyordu. Üzerinde para bulunan tilki kürkü başlığı gördü; sonra da yere oturmuş göbeğini tuta tuta gülen reisi. Rüyasını hatırladı Pahom. “Toprak çok,” diye düşündü, “Ama Tanrı üzerinde yaşamama izin verecek mi bakalım? Ah harap ettim kendimi, yetişemeyeceğim!”

    Pahom güneşe bir göz attı; ufka erişmiş, bir ucu kaybolmuştu, diğer ucuysa ufuk çizgisiyle kesilmiş gibi yukarıdaydı. Pahom son gücünü toplayıp ileri atıldı, müthiş bir çabayla bacaklarına hâkim olmaya çalışıyordu; neredeyse düşecekti. Tam şihana varmıştı ki hava kararıverdi. Bir inilti koyverdi Pahom, “Çabam boşa gitti,” diye düşündü. Durmak istedi ama Başkurtların bağrışlarını duydu ve şihanın eteklerinden batmış gibi görünen güneşin yukarıdan hâlâ görülebileceğini hatırladı. Bir soluk alıp şihanın üstüne koştu. Şihanın üstü aydınlıktı hâlâ. Pahom başlığı gördü. Reis başlığın yanı başında göbeğini tuta tuta gülüyordu. Pahom yine rüyasını hatırladı, inledi, dizlerinin bağı çözüldü, öne doğru düştü; elini uzatıp başlığa dokundu.
    — Aferin! diye bağırdı reis. Bir sürü toprağın oldu!
    Pahom’un uşağı hemen yanına koştu, onu tutup kaldırmak istedi. Fakat Pahom’un ağzından kan sızıyordu, ölmüştü.
    Başkurtlar dillerini şaklattılar, Pahom’a acımışlardı.
    Uşak küreği aldı, tam Pahom’a göre bir mezar kazdı: Üç arşınlık toprak parçası yetti Pahom’a” İşte vurgulanmak istenilen, doyumsuzluk hissi ne güzel de anlatılmış bu hikâyede. Bu hikâyede ki ana tema ise, İnsanda ki doyumsuzluk hissi.

    → İlyas: Bu hikâyede vaktiyle çok zengin olan, İlyas’ın yaşadığı olaylar anlatılıyor. Zenginliği tüm halkın dilinde olan İlyas’ın, yaşantısı herkes tarafından kıskanılıyor ve özeniliyordu. Zaman geçtikçe İlyas’ın, maddi durumu kötüleşmeye başladı. Elinde ne varsa kaybetti. Arık İlyas, fakir biri olarak tanınmaya başladı. Yakın bir arkadaşı, ona kendi evinde hizmetçilik yapması teklifini söyledi. İlyas’ın zoruna gitse de, bu durumu kabul etmek zorundaydı.

    Teklifi kabul ederek, karısını da alıp arkadaşının evinde hizmetçilik yapmaya başladılar. Zaman akıp geçerken, İlyas ve karısı Zengin’ken yaşayamadığı huzuru ve sevgiyi şimdilerde yaşamaya başlamıştı. Bir gün çalıştıkları eve, bir misafir geldi. Misafir İlyas’ın, evde hizmetçi olarak çalıştığını duyunca, şaşkınlığını gizleyemedi. Ev sahibinden İlyas’ı ve karısını çağırmasını istedi.

    İlyas ve karısı odaya geldiler ve misafir şu soruyu sordu: “Ne oldu da bu hallere düştünüz?” İlyas olanları anlattı. Misafir bir soru daha yöneltti, İlyas ve karısına: “Peki şu an mutlumsunuz?” İlyas’ın yüzünde bir tebessüm oluştu. Bu sorunun cevabını, karım versin diyerek yanıtladı. Misafir aynı soruyu İlyas’ın karısına sordu.

    Kadın şöyle cevapladı: “Evet mutluyuz, hem de hiç yaşamadığımız kadar huzurlu ve mutluyuz. Zenginken kocamla bir saat bile huzurumuz yoktu. Sürekli iş tantanası, daha fazla kazanç için çalışmak, işçileri sürekli kontrol altında tutmak yani anlayacağınız, yatarken bile iş düşünüyorduk. Şimdi öyle değil, karnımızı doyuracak bir kazanca sahibiz. Eski kadar zengin değiliz, lakin huzurlu ve mutluyuz. Kocam İlyas ile birbirimize daha fazla vakit ayırıyoruz.

    Artık ikimizde birbirimize, hak ettiği değeri veriyoruz…” Bu hikâyede ki ana tema ise, maddi durumun huzur ve mutluluk getirmeyeceği vesselam.

    Evet, hikâyeleri ’de inceledikten sonra, gelelim ‘İnsan neyle yaşar?’ Sorusunun cevabına. Benim kitaptan yola çıkarak varacağım cevap şudur: ‘İnsan inanç ile yaşar vesselam.’

    Saygılarımla…