• Hani insan bazen yalnız kalmak ister ya acı bir olay olduğunda falan ne bilim bir yakını öldüğünde ne bilim çok sacmada olsa kafası atarda yalnız kalıp kafa dinlemek ister ya ben hiç istemedim hep istedim ki acımı paylaştığım biri olsun ben pek konuşamam anlatamam derdimi ama yanımda oturup sadece gözyaşımı silen olsun istedim benim bir sürü korkularım vardır karanlıktan korku filmi izlemekten bile korkarım ama en çok neden korkarsın deseler yalnızlıktan korkarım

    Bu iletiyi paylaştıktan sonra bir çok güzel kalpli insandan mesaj aldım. Hepsine tekrar teşekkür ediyorum. Kimi bir şiir gönderdi kimi yapabileceğim birşey varmı diye sordu. Bu güzel kalpli insanlardan biri de benim Mustafa Ulusoy ile tanışmama vesile oldu.

    Bu kitabında kendimden o kadar çok şey buldum ki. Nokta atışı diyebilirim. Hepimizin hayatında kayıpları olmuş bu kayıplarla başetmeye çalışmış hepimiz bu durumun altından farklı şekilde kalkmışızdır. İşte bu kitapta ölüm , kaygı konuları işlenmiş. Karakterlere renk isimleri verilerek anlatılmış açıkçası bu biraz kafamı karıştırdı. Okuduğum her sayfada o kadar çok kendi kendimle konuştum ki çokca kitabı bırakıp düşündüğüm oldu.

    Mustafa Ulusoyu araştırırken Zaman gazetesi köşe yazarı olduğunu ve bunun için yapılan bir çok kötü yorumu gördüm. Sadece şunu söyleyebilirim. Ön yargıları bir kenara bırakalım. Yazarın okuduğum ilk kitabı bu kitap için söylüyorum olumsuz taraf olabilecek birseyler bu kitabında yok. Diğer kitaplarında da böyle mi bilemiyorum ama Bu kitabı okuyun kendinizden çok şey bulacaksınız efenim.
  • Hani insan bazen yalnız kalmak ister ya acı bir olay olduğunda falan ne bilim bir yakını öldüğünde ne bilim çok sacmada olsa kafası atarda yalnız kalıp kafa dinlemek ister ya ben hiç istemedim hep istedim ki acımı paylaştığım biri olsun ben pek konuşamam anlatamam derdimi ama yanımda oturup sadece gözyaşımı silen olsun istedim benim bir sürü korkularım vardır karanlıktan korku filmi izlemekten bile korkarım ama en çok neden korkarsın deseler yalnızlıktan korkarım
  • III
    madem arkandan ağlamamı bile çok gördün bana
    al bu taşlar senin olsun...o halde ve bundan böyle
    bütün davullar vursun, telleri kopsun sazların
    boşluğa bağırsınlar, birlikte;
    kan kusacağız.
    kan kusacağız.
    madem dünya bunca zalim
    madem yakışmıyor kalbimize.

    bütün davullar gümlesin
    boşluktan gelen, boşluğu dolduranı
    boşluğa böğüreni
    vursunnnn.

    bak! nasıl kan kusuyor külde uyuyan
    dünya görsün.

    VI
    ben seni hep sevgilim ben seni hep
    yüzünden geçen dalgalardan okudum.
    ellerine sevgi okudum gözlerine şefkat okudum
    annen seni inkar etmişti 
    aldım etime dokudum.

    V
    Yanmamı bekleme benden
    Ben ne çok yandım, biliyorsun.
    Yanamam ben yanamam
    yanamam küllerim uçuyor.
    Rüyamda sapladığın jiletler etimde
    Kanamıyor acımıyor.
    Acımıyor
    Bu dünya buz, bu buzzzzz
    zzzzzzzzzzzda
    Hiçbir şey acımıyor.

    Bunlar yalan, 
    Yalan söylediklerim
    Yalan söylediklerin 
    Bunlar ancak dünyaya yakışıyor.

    Küldüm ben zaten
    Küldüm zaten küldüm zaaaateeeen
    Kalmışsa eğer
    Külün içinde şimdi insanım 
    uyanıyor.

    Dünya görsün şimdi.
    Bembeyazzzz 
    dünyaaaaaaaaaaaa
    Yoluna baş koyup buzzzdaaaaaaa
    Kan kusanı.

    VII
    Dünya ne ki sevgilim,
    Benim sana yaptığım kubbe yanında?
    Düşsün, olsun, bırak, 
    içinde yıldızlar patlıyor.
    Kolaydır inanmak kadar inanmamak da.
    İster sal kendini dünyaya, ister kal yanımda
    Her şeyden öte öyle sevdim ki ben seni
    Yoluna baş koymak diyoruz
    Biz barbarlar buna.

    VIII
    Kırdım, evet, o yalan mekânı kırdım 
    Çıksın diye ortaya 
    Çırrrrrrrıııllçıpplaaaaaaak:

    Sen benim yuvamsın
    Yuvanım ben senin.

    IX
    Beni bilmediğim bir dünyaya attı...

    Bir cümlem yok, darrrrğğmadaaaaaaanıım, bundan.

    Bir düşümüz vardı, "birlikte yaşamak" koymuştuk adını,
    çok acıyor, belki bundan. Aşkî bir cümle mi bekliyorsun benden.
    Beklemeeeeeeee.
    Mutfakta reçel yapan iki kadın. Kırmızı biberleri filan. 
    Rüzgâr alan biraz tepe bir yer. Bakınca, iki yandan
    uffffffffffffuk filan.
    Dünya yuvarlak değil de hafif elipsmiş gibi.
    kaldı ki iki kadın, dünyanın yuvarlağını zaten anlamayan.
    böyle. kendime inandığım gibi inanmıştım ona da.
    aşk olanın ötesinde bir aşktan söz etmek, aaaaaaah
    bir inançtı desem.
    bu kadar dağılmam kendimi şimdi
    bu dünyaya fırlatılmış gibi hissetmem, bundan.
    ne söylememi bekliyorsunhava aldıkça sızlayan bir diş var içimde.
    susmam bundan, konuşmam bundan.
    ben zaten o ilk acıyla ölmediğimde çok gücenmiştim hayata.
    insan olmuştum ilk o zaman.
    ya da bozmuşlardı ben yenidoğandan.
    kendimi acıya teslim ettiğimde hatırladım,
    ölünmüyordu, hatırladım.
    ölünmüyoooooorrrrrrrrrrrdu.

    XI
    acı çekerken de adil ol, diyor bana.
    adil ol. sen değil misin inanan
    hayatın büyük bir kader olduğuna,
    kaderi yönlendirmek bile o büyük kader' in
    içindedir filllllllllllan.
    o yüzden şimdi adil ol.
    sus. söyleme böyle şeyler! adil ol.

    inanmıyorsun değil mi?
    beni bilmediğim bir dünyaya attı,
    diyyyyyyyorum.

    diyorum ki,
    sözde kalır her şey. sözzzzzzzzde kalıyor.
    bir de bana adil ol, diyorsun.

    X
    ey duymayan insanı,
    ey hayat dedikleri büyük kusur.
    ...

    ey kimselere değişmediğim
    ayrılığın neden bunca ağır?

    hani adalet?
    bir kasım' dan öteki kasım' a
    bir yanım kör bir yanım sağır.
    XV
    ben başka bir şey olmak istememmm
    istemedim başka şey.

    sabırla sevgilim sabırla
    acılarımız eşitlensin bu şehirde
    diye diye.
    bu şehirde etten geçip kalbe erişene
    dek sabırla. tek, sabırla.

    kaç kişi var bu şehirde
    ruhunu sana kubbe,
    kubbeeeeeeeeeeeeeeeee
    etmiş!

    XIV
    büyük keder içerirmiş, gördüm, anladım
    etten geçip aşka varanın sevgisi.
    bunun yanında sevgilim bunun yanında
    etin ihaneti, kısaca
    hiçbir şeydir.

    XII
    şimdi bir masaldan bir peri
    sessizce dinlesin beni,
    alsın yorgun başımı

    alsın cümlemi
    usulca kalbine koysun.

    benim cümle taşıyacak halim
    yooooooğğğğğğğ.

    XXXI
    Katlanan, insanın birbirine yapışan yaralarından
    bir yuva inşa etmektir aşk da, varla yok arasından
    Ve ahşabı kemiren de ahşaba dahildir,
    değil dışarıdan.
    Beyhude insanın yuva arayışı ama
    yine de yuva arar insan.

    dışarısı sevgilim, dışarısı senin
    kendini sürekli kaçak kılacağın yollardan başka nedir?
    yollar ki hep gider, hep yatay.
    ah ben bu kubbe fikrine o yüzden
    takılmışım; kubbe ki yüzseksen derece bir şey,
    büyük bir arzuyla mümkün.
    gayret' in bildiğimiz ve unuttuğumuz anlamıyla örülen.

    XVI
    in ordan, in ordan
    innnnnnnnn, diyor bana
    zamanın ensesinden.

    ay adalet' ten söz eden zalim
    şimdi bi dur, düşün:
    ev ki, en büyük mahremiyetti
    kimdi vuran, kimi, en mahreminden?

    XVIII
    en acısını sevgilim en acısını
    tadayım istedin:

    en acısı buydu.

    XVII
    omurgamı aldın benim.
    omurgamı aldın.
    omurgamı aldın.
    omurgamı.

    niye?

    XIX
    Varla yok arasındayım 
    Varla yok arasındayım
    Hep, varla yok arasındaydım.
    Zaten.
    Ben bilmedim ki 
    niye teyelliyim, niye?

    Varla yok arasında
    Varla yok arasında
    Elimde bir kırık testi

    Elimde bir kırık testi
    Nereye bırakayım!

    XX
    Gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum
    yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep
    ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine.

    bilemem, belki bu yüzden
    ben sana yanlış bir yerden edilmiş
    bir büyük yemin gibiydim.
    beni hep aynı yerimden yaralayan o eve
    yine de döneyim döneyim istedim.

    XXI
    ah benim sesimle
    söylesem de, inanmazlar
    benzemiyor çünkü bir dile.

    döndüğüm, döndüğüm ama döndüğüm
    döndüğüm bu sema sensin. dönnnnnnnnn
    düğüm.

    sen benim kara ömrüme vuran
    suyumu harelendiren sevincimdin.

    XXXV
    onu sevebileceğinin en yücesiyle sevdin.
    titreme daha fazla kalbim.

    bağışla kendini artık onu da
    bırak gitsin.
    bırak gitsin.

    o senin en ezel gününden kaderin
    sen onu nasılsa bin kere daha
    seveceksin.

    XXII
    günler öylece kendi kendine geçsin diye
    bir camın arkasında durdum
    bana dokunmasın hiçbir şey
    hiçbir şey yarama merhem olmasın
    iyileşecekse, hiçbir şeysiz iyileşsin diye
    bir camın arkasında durup
    akan hayata ve zaman baktım.

    bilirdim, biliyordum, biliyorum,
    bittiğinde, geçtiğinde,
    azaldığında sızı, iyileştiğimde,
    o saman tadıyla karıştığında;
    her şey daha acı olacak.

    XXXIII
    ne sanıyorsun?
    ne sanıyorsun?
    benim olan artık
    senin de kaderin:

    dağbaşı,
    oradaki yaralı ıssızlık.

    XXIII
    biz iyileşmeyiz diyor ilhan
    biz iyileşmeyiz bunu bil, diyor.
    biliyordum: ağırdı
    biliyordum: çok ağrıdı
    biliyordum: adım adım
    ...

    ben seninle sevgilim 
    mutsuz ama bahtiyardım.

    XXIV
    bir masal
    bir taş ağırlığında olabilir mi?
    olurmuş meğer.

    birlikte bir masala inanmak istedim
    ben seninle, sadece bu.
    sen beni tek
    tek
    tek
    bıraktın.

    benim artık taş taşıyacak,
    taş kaldıracak, taş atacak
    halim mi var!

    XXV
    evet kara bir ömür bu benimki.
    kara bir toprak.
    gerçekle değil, hakikatle değil,
    kalbimin aklıyla kurduğum
    kara bir ömür.

    yalnız değilim, biliyorum
    binlercesi var, onbinlercesi vardı.
    kara bir ömürle buradan geçen.

    sen bundan böyle
    gerçeğin yan yana getirilmiş
    yamalarıyla yaşayacaksın.
    ben çoktan çıvdırılmış bir şeydim
    sevgilim.

    XXVII
    gözlerimde bir çita oturuyor birazdan deppppp
    parrrrrrrrrrrrrrrrrr.

    içimdeki çilekeş fuji' yi tırmanıyor sana
    eski bir mektuptan gözlerime yağma
    dünyanın bütün neonları yanıyor sönüyor
    ve bir fotoğraf iki jiletle paramparça.

    bir su aygırı kadar yaralıyım dünyadan
    anlıyor musun?
    içimde uzağa bakan bir zürafa var 
    hayat orda burda her yerde kaynıyor.


    birazdan öleceğim, içeceğim su nerde?

    XXX
    kar şiddetle rüzgârla büyük bir kırgınlıkla
    vardı gece yarısı dağlarına. gelemem artık yanına.
    ben kaybettiğime ağlayayım sen kaybettiğine ağla

    XXVIII
    ömrümü adadımdı. 
    elimden aldığın ve parçaladığın şey bu! 
    adaletin adını neden anmıyorsun burada da? 
    o yüzden büyük yaram 
    o yüzden büyük öfkem 
    o yüzden dinmiyor 
    içimde hepsi, hınca hınç.

    hıncahıııııııııııınnnnnç.

    XXVI
    o kadar uzun yol geldik ki seninle
    şimdi, sen ayrı ben ayrı olan o yolu
    nasıl yürüyeceğiz?

    (biz seninle yoldayken
    yanımızdan ovalar, ağaçlar; titreşen
    rüzgârlar akmıştı. bir yolumuz olduğunu,
    yol kazalarını, yol yorgunluğunu
    o zamanlar biliyor muyduk?)

    XXXII
    ömrü gurbette geçenler gibiydim senin yanında
    duymadın mı, çok söyledim?
    o uzun gurbette,
    ben senin "adalet" diye diye nasıl unufak olduğunu
    gördüm.
    göre göre, duya duya,
    yine de bigâne olarak her şeye.

    bilmedin ki; ben senin gurbetinde delirmemek için
    kalbimin aklıyla ördüğüm bir yıldızlı kubbede
    yaşadım.

    tecellinin içinde ecel durur sevgilim, görmedin mi?

    adaletin içinde bir zalim oturur.

    XXIX
    sonra, çoook sonra, bu parçaların sonunda
    sen beni kızını çok seven
    bir anne olarak hatırla.

    ben ki hiç kavuşamamıştım sana.

    XXXXII
    ve huzurla, içerde bir yumuşak ışık
    dışarda dağların etrafını saran kızıllık vardı.
    durmak için dünyanın dışında iyi bir sebep
    ve bir ana enstrüman;
    incecik bir müzikle piyanonun tuşlarına vuran.
    yüzünde yeryüzünü gördüğüme duyduğum bir şükran.
    her şeyin sertliğini gömen ve uyutan bir kış,
    sen ki, de ki grand teton' a kar yağdı.
    o karın ortasında önümüzden bir nehir
    karla karışık akardı.

    sarartma beni
    sarartma beniiiiiiiiiiiiiiiiiii..sarartma.

    XXXXIII
    fazla insansın sen sevgilim fazla insan
    bir barbarım ben oysa, bir hayvan
    dilim bağışlamaktan söz eder benim
    seninki adalet ve intikam.

    söylemeye gerek var mı sevgilim
    söylemeye gerek var mı şimdi
    yetiştirdiğim en iyi nişancı vurdu beni
    klimanjaro' nun karları sevgilim
    klimanjaro' nun karları
    innnniiiiiyor aşağı.

    XXXIV
    birini seviyorsan onu öldürme! demek kolay
    oysa her âşık önce kendine sonra yanındakine cellat.
    ve aşkta ölümün bir anlamı vardır, görklü kılınan
    bozulsun diye im
    her ateş önce yanını yoklar sevgilim.

    bundan böyle ne vakit bir yangından artakalan
    isle kararmış bir şair gölgesi görsen
    başıboş, duran, susan, içinden yanan:
    ya da bir kızkardeş, ağlayan kekliğine,
    uzak ve göğsüne klarnet sesiyle dolaşan.

    XXXVI
    bunca zaman sonra, neden ona dokunmadığımı
    neden çekmediğimi silahlarımı kınından
    olanı biteni kalbime koyup kendimi çektiğimi
    soruyorsan...
    ona dokunmadıysam,

    dokunmadıysam tek bir sebepledir...

    bir barbar ancak eşitine dokunur.

    XXXVII
    akan sokaklarda yan yatmış otlara benziyorum
    rüzgârla yana savrulan dallara.
    aşk için ihanetle vuran aşk aşkm'ola?
    ah ciğerimin köşesi, kavrula kavrula
    kopuyor gönülbağım, sen bağla.

    XXXXI
    Bir nefeslik can kalsaydı sana üflerdim canımdan 
    Diyecekler; çok yüksekti ondaki zindan 
    Görmeli, eline almalı, sıvazlamıydın, öğretemeden
    Yazgına kanat ol kol ol diyemeden ayrı düştüysem senden.
    Buna yanarım çok, en çok buna yanarım inan.
    Onaramazdım kırdığım yerleri 
    Onaramazdın kırdığın yerleri 

    Son bir nefesle sana sarıldımdı.
    En acısı buydu. 
    En acısı buydu. 

    XXXIX
    aşk iki kişi arasında asla eşitlenmeyendir.
    ben bir divan şairi değilim ki sevgilim
    sana bercesteler düzeyim
    yine de giderayak, gözlerine, ellerine, ayaklarına
    tutulmuşluğumu herkes bilsin isterim.
    ben bu çıldırmış vaktin, ben bu yılan zamanının
    paramparça edilmiş şairiyim.ne diyeyim!
    yine de içimde, çooook eskiden kalma bir
    ya leyl...ya leyyylllllllllle
    bir çöl gecesine ismini bırakayım.

    XXXVIII
    bir dalda iki kiraz gibi
    aşk ile öfke arasında
    yanayana,
    dursun bu aşk. aşk, mola!
    ey yaban!
    ayaklanacağım
    ayaklanacağım!

    dizlerimin bağını bağla.

    XXXX
    sözde kalır sevgilim
    sözde kalır bütün sözler
    aşk çünkü, aşk çünkü kendine
    bir yol, bir ideoloji ister.

    bilirim, çöl rüzgârında çalıdır bazı yaşlar.
    sen sevgilim ilerde, biraz daha ilerde
    bir tarihe başlayacaksın, orası işte
    benim tarihimle başlar.

    ve say, geriye doğru, tek tek
    sende kalsın şimdi al bu taşlar.

    Birhan keskin
  • MOSCARDA'NIN ÇÖKÜŞÜ

    Karakter sahibi olamamak ,ekonomik ve sosyal anlamda var olabilmek için sürekli tavizler vermek durumunda kalmak zamanla sizi sahte bir benlik ile beraber yaşamaya mahkum eder. Sürekli manipüle edilen süper egonuz ,sizden bağımsız bir şekilde seçimleriniz üzerinde otorite kurar. Günden güne kaybolan gerçek benliğiniz karşısında acı çeker ve nerdeyse nefret ettiğiniz değerlerin esiri olursunuz. Süperego nun baskısına direnmek, ''gelişmemek'', özbenliğinize tutunmak ''delilik'' olarak görülür.

    BİR olmak? Ne büyülü bir kelime,, Kendini gerçekleştirebilmek. Eleştirilere, baskılara göğüs gererek kendi gerçekliğine sıkıca tutunmak ne büyük bir özgüven. Ancak sürekli olarak aptallığına inandırılan, DİN le yasalarla, eğitimle, aşağılamayla , özbenliğinin acizliğine, değersizliğine inandırılan bireyin VİCDAN ı ve ÖZSAYGISI sı yıpratılır.Böylece otoritenin kural ve amaçlarıyla işlenmeye müsait bir sahte birey yaratılır.Kendi özbenliğini sürekli olarak dışarda bırakmak ve ihmal etmek durumunda kalan birey acı çeker, ruhsuzlaşır, kendine yabancılaşır. Artık ben şöyle bir insanım diye kendini tanıtamaz, ben doktorum vs. im, gibi toplumsal kimlikler üzerinden konuşur. HERKESTEN BİRİ OLUR.


    Vitalengelo Moscarda 28 yaşına kadar hiçbir işte dikiş tutturamamış, babasından kalan banka ve gayrimenkuller ile yaşamını sürdüren evli bir adamdır. Sıradan bir hayat sürerken bir gün eşinin burnunun yamuk olduğunu söylemesi üzerine varoluşu üzerine kafa yormaya başlar. Kendiyle ilgili kendi kafasında yarattığı gerçeklik, başkalarının ona atfettiği gerçeklikle uyuşmamaktadır. Bu durumda yaşamak ve anlam yüklemek için kendiyle ilgili hangi gerçekliğin peşinden gitmesi gerektiğine karar veremez.

    Kendisini BİR i olarak algılamakta ve yaşamını o birinin gözünden değerlendirerek sürdürmektedir. Ancak bu BİR in kimse farkında değildir. Çünkü herkes ona, kendi bakış açısı üzerinden farklı gerçeklikler , nitelikler yüklemekte ve o böylece BİNLERCE Moscarda olmaktadır. Başkalarının gözünde kendisinin ne kadar farklı olduğunu gören Moscarda,- kendine göre kendisinin- başkaları tarafından fark edilmediğinden aslında HİÇKİMSE olduğunu düşünür. O halde başkalarının tanıyıp , kendince nitelediği ama kendisinin tanımadığı o kimdir?
    Karısına göre tatlı ama budala Genge, başkalarına göre baba parası yiyen mirasyedi tefeci, banka çalışanlarına göre ilgisiz bir patron vs. herkes Moscarda ya kendi yaşamları ve onunla ilişkileri ve çıkarları üzerinden nitelikler yüklemişlerdir.Bu durumu fark eden Moscarda BİNLERCE Moscarda yı öldürüp yeniden kendi Moscarda sını yaratmak ister ancak bu hiçte kolay olmayacaktır.


    Moscarda nın çöküşü ''Ben Kimim'' sorusunu sormasıyla başladı. Bu soru üzerine fazlasıyla kafa yormanın anlamsızlığı da kitabın mesajı. Çünkü insan kendini tam anlamıyla tanıyamaz. Sadece kendine bir gerçeklik atfeder ve o olmaya çalışır. Zaten acılarımızn ve hayal kırıklıklarımızın en büyük sebebi kendimize yüklediğmiz sıfatların, gerçek yaşamda karşılaştığımız gerçek kimliğimizle çelişmesidir. İnsan kendini kalabalıkların içerisinde, ilişkilerin içinde tanır. Ve bazen kendini tanımak acıtır insanı. Zaaflarının, eksikliklerinin farkına varır.
    Ve bu yüzden diyorum ki; birbirimize kattığımız değer ve anlam , etkileşimlerle bize geri dönecektir.
  • Tatar Çölü, yalnızlığın, yanlış tercihlerin, alışmanın, vazgeçememenin, beklemenin, umut etmenin, acı çekmenin, özlemenin, yaşamın, ölümün kitabı... Kısacası insan hayatı içerisinde yer alan en gerçek duyguların kitabı.

    Yalnızlık ömür boyudur. İnsan ne kadar büyük kalabalıklar içerisinde bulunursa bulunsun yalnızdır. Ne yaparsa yapsın bu uçsuz bucaksız yalnızlık hissini, yüreğindeki o kocaman boşluğu söküp atamaz. Bir yakınımız öldüğünde, en yakın arkadaşımızla kavga ettiğimizde, sevgilimizden ayrıldığımızda o yalnızlık hissini en derin şekilde yaşarız. Çünkü beklemediğimiz ve hiç ummadığımız bir durumla karşı karşıya kalmışızdır. İşte o an yüreğimizin sesini dinlediğimizde ne kadar yalnız olduğumuzun farkına varırız. Ve hiç kimse bu yalnızlık hissimize gelip de çare olamaz. Çünkü acı çektiğimizde o acımız sadece kendimize aittir. Bize özeldir. O acıyı birazcık olsun dindirmemiz, acımızdan bir parça olsun alıp başkasına vermemiz mümkün değildir. Kurulacak hiçbir cümle veya söylenecek söz acımızı dindirmeye, yaralarımıza merhem olmaya yetmez. İşte o zaman anlarız ki, yalnızızdır, hem de yapayalnız...

    Yalnızlığımızın içerisinde hep bir bekleyiş, hep bir umut ediş vardır. Bir gün, yıllar boyunca beklediğimiz ve olmasını hayal ettiğimiz şeyler olacak diye bekleriz. O kutlu günü iple çekeriz. Geleceğin bizim için çok daha güzel bir hayat hazırladığını umut ederiz. Hatta bütün hayatımızı belki de o beklediğimiz gaye uğrunda gözümüzü kırpmadan harcarız. Yıllarımızı, senelerimizi o kutlu gün için feda ederiz. O gün geldiğinde bütün çabalarımızın ve emeklerimizin karşılığını bulacağını ve o günden sonra çok daha güzel bir hayata sahip olacağımızı umut ederiz. Peki ya o beklediğimiz kutlu gün hiç gelmezse? Daha doğrusu kitaptaki soruyu direkt sorayım: "Ya, gayet sıradan bir yazgıya sahip sıradan biri olarak yaratılmışsak?”

    İşte Tatar Çölü, böyle yoğun ve gerçekçi bir şekilde yalnızlık hissi ile bekleme hissini okura geçirebilen bir kitap. Yazarın oldukça hüzünlü ve efsunlu bir dili var. Sanki en basit cümleleri bile kurarken arka fonda hüzünlü bir müzik çalıyormuş gibi hissediyorsunuz. İnsanın yalnızlığını ve hayal kırıklıklarını anlatırken yalnızlığı ve hayal kırıklığını tam yüreğinizde hissediyorsunuz. Bir anda hüzünleniyorsunuz. Yüreğiniz daralıyor. Kitabın kahramanı olan Giovanni Drogo'ya elinizi uzatıp kitaptan çıkarmak istiyorsunuz. İşte bu kitap, yukarıda da yazdığım gibi, hayatı, yalnızlığınızı, alışkanlıklarınızı, beklentilerinizi, değerlerinizi, her şeyinizi sorgulatıyor.

    Tatar Çölü Giovanni Drogo'nun otuz yılını anlatan bir roman. Romandaki mekanlar, şehir ve Bastiani Kalesi. Kalenin kuzeyi çöl, Tatar çölü. Issızlığın ortasında yıllarını harcayan ve umutla bir şeylerin olmasını bekleyen binlerce asker... Sadece bu paragraf bile kitabın konusunu tasvir etmeye yeterli aslında. Ama biraz daha derinleştirmekte fayda var.

    Giovanni Drogo, askeriyeden ilk görev yeri olarak kuzeyinde ıssız Tatar çölü bulunan Bastiani Kalesi'ne atanan bir subaydır. Drogo'nun Bastiani Kalesi’ne gidişi ile roman başlar. Kahramanımız, burada kalmak istemese bile zamanla alışkanlıkların ve rahatlığının etkisi ile kalede yıllarca kalmaya karar verir. Bu karar onun hayatındaki en önemli ve bütün hayatını etkileyen karar niteliğindedir. Aslında Drogo başlangıçta hemen geri dönmek ister ancak hastalık gerekçesiyle gitmenin mesleğine zarar vermesinden çekinerek dört ay kaldıktan sonra gitmesinin uygun olduğuna karar verir. Bu karardan sonra, kale bir takıntı, beklenen serüvenin gerçekleşeceğine inanılan yer, umut, kahramanca bir yazgının beklentisini körükleyen yer haline gelir. Bastiani kalesi artık Drogo'nun gitme gücünü elinden almıştır. Nasıl mı? Drogo zamanla kaleye alışır ve buradaki rahatlığından vazgeçemez. Zamanla Tatar çölüne olan tutkusu ve çölün derinliklerinden geleceğine inandığı kahraman yazgısı onu şehir yaşantısından daha çok cezbetmeye başlar. Kısacası kaleye alışır ve bu alışkanlık Drogo'nun yaşamında birçok şeyden vazgeçmesine sebep olur. Sonuçta tercih Drogo'nun tercihidir ve kalede kalma tercihi Drogo'yu hayallerinden oldukça uzak bir yere götürür ve arkasından kapıyı kilitler. Artık Drogo alışkanlıklarının ve umutlarının kölesi olmuştur. Aslında Drogo'nun Bastiani Kalesi'ne ilk gittiği zamanlarda kale ile ilgili kurduğu şu cümle her şeyi açıklıyor: "Burada her şey bir feragati andırıyordu; ama ne uğruna, hangi gizemli şey uğruna bir feragatti bu?"

    Yine kitabın içerisinde yer alan ve Drogo'nun tercihini en iyi özetleyen cümlelerden birisi de şu cümledir: "Belirli bir zamanda, arkamızda bir kapı kapanır ve bir şimşek hızıyla kilitlenir; geri dönecek zaman kalmamıştır."

    Son olarak, hayatımızda değişiklik yapmaktan ve alışkanlıklarımızdan vazgeçmekten korkmamalıyız. Bu hayat bizim hayatımız ve alışkanlıklarımızın veya kararlarımızın kölesi olmamalıyız.Çünkü alışkanlıklarımız ve geri dönemediğimiz kararlarımız, biz fark etmeden öylesine büyür ve vazgeçilmez olur ki, bir gün bir bakmışız hayatımızın sonuna gelmişiz ve elimizde hiçbir şey yok...

    "Bir sayfa, böylece, yavaşça çevrildi ve tüketilmiş günlere eklenerek öbür tarafa geçti, şimdilik biriken sayfalar ince bir cilt oluşturmakta ama buna karşılık kalan sayfalar bitmek bilmez bir hacim sunmaktadır. Ama yine de biten bir sayfadır, teğmenim, yani yaşamın bir parçası."
  • Ne olur bitmesin diye yalvardığım kitaplardan birinin daha maalesef sonuna gelmiş bulunmaktayım. Kitap başlangıçta istediğim tadı vermese de okudukça aslında benim tam olarak aradığım bir kitap olduğunu fark ettim. Asla uzun incelemeler yapmam, kitabı uzun uzun anlatmam dediğim halde bu kitap benim bütün tabularımı yıktı. Ve şimdi size mutlaka okumanız gereken bir kitabın özetini sunuyorum.
    .
    İlk önce kitabın karakterlerinden bazılarını tanıtmak istiyorum.
    Neron: Roma'nın Kralı fakat edebiyatı ve şiiri çok düşkün bir insan. Aynı zamanda kandan vahşetten ve namussuz düşüncelerden çok zevk alan birisi.
    Tigellinus: Kendi yapamadığı fakat Nero'nun yapabileceği şeylerini onun önüne sunarak ve aklına sokarak yaptırmaya çalışan birisi. aynı zamanda Petronyus'un baş düşmanı.
    Petronyus: Gerçek anlamda bir zariflik hakemi. Aşkın farkına geç varmış fakat aşkın tadını çıkarmaya - vakti olduğunca - çalışan aynı zamanda Nero'nun tehditlerinden ve onun yaptığı acımasızlıklardan bıkmış bir adam. Yeri geldiğinde Nero'nun tüylerini kabartarak isteklerinin nazik bir dille, Nero'nun aklına girerek istediğini yaptırabiliren bir tribün, soylu ve Vinikyus'un dayısı.
    Vinikyus: Aslında çok acımasız ve hırslı bir insan olan fakat Ligya adında Ligya kralının kızını tanıdıktan sonra onun aşkı ile hem hıristiyanlığı benimseyen hem de gayet yumuşak ve uysal bir insana dönüşen bir tribün ve soylu. Aşkı için her şeyi göze alan ve kendisinin benimsemediği, istemediği şeyleri yapmayan birisi. Aynı zamanda kitabının benim için baş karakteri.
    Ligya: Vinikyus'un biricik aşkı. İlk başlarda Vinikyus'un çok kaba olduğunu düşünen birisi. Çünkü çok kaba davranmıştı ziyafette, daha sonraları Vinikyus'un aşkını kendisinden saklayamamış ve havari Peter'e açmış, Peter de eğer hıristiyanlığı benimserse aşkları için engel kalmayacağını söylemişti.
    Havari Peter: Hristiyanlık dini yaymak için öldürülmek pahasına dahi Roma'da kalmayı göze alan ve roma'dan bir anlamı ayrılmayı düşünüp Alba dağlarına giderken dağda güneş ışınlarının arasında İsa'yı görüp daha sonra İsa ile konuşup tekrar Roma'ya dönen havari. Kitabın sonunda çarmıha gerilerek öldürülür.
    Ursus: Ligya'nın beraber büyüdüğü ve her şeyini paylaştığı kölesi gibi olan ve kendisini Ligya'nın kölesi gibi gören fakat Ligya'nın arkadaşı olarak gördüğü kişi.
    Kilo: iyi güzel İyi bulmasında yardım eden Yunanlı Bir düşünür fakat paraya çok düşkün bir insan. Sonraları hıristiyanlara ihanet edip onların türlü işkenceler görmesine neden olan fakat daha önceleri terk ettiği Glavkus adında bir arkadaşını çarmıhta yanarken gördüğünde halkı Neron'a karşı kışkırtıp, Roma'yı yakan budur diye Neron'u işaret ettikten sonra Neron'nun gazabına uğrayan karakter.
    .
    Kitap hakkındaki incelememe gelirsek. Kitap adını aslen Havari Peter ve İsa'nın konuşmasından alıyor. Burayı en son açıklayacağım. Kitabın en başından en sonuna doğru ilerleyelim şimdi.
    Kitap başlarda Roma'nın tarihi ile ilgili olarak gözükse de, daha sonraları Markus Vinikyus ile Ligya'nın aşkıyla devam ediyor. Şöyle ki kitabın en başlarında acımasız bir kral gibi davranan Vinikyus, Ligya'yı manevi anne ve babasının evinde görür. Lidya, Vinikyus'un çok hoşuna gider. Hem teni hem konuşma tarzı hem de kibarlığı sayesinde Vinikyus'un gönlünü kazanan Ligya daha sonra Vinikyus'tan kaçmaya başlar. Bunun nedeni ise Markus Vinikyus'un aşık olduktan sonra gözünün kararması ve kızı köle gibi kullanmak istemesidir. Bir süre sonra Vinikyus'un Ligyaya olan ilgisi daha da artmış ve konuyu Petronyus'a yani dayısını açmıştır. Dayısı sarayda bir eğlence vererek Ligyayı da davet edeceğini ve orada Ligya ile daha yakın olabileceğini düşünmüştür fakat Vinikyus eğlencede Ligya'nın istemediği bir şey yaparak onu kendinden uzaklaştırır. Daha sonra kız kaçar ve Vinikyus kızı aramaya koyulur bunun için bazı yardımları. Bu arada Kilo adında bir felsefi düşünür ile tanışır. Birçok araştırmaları sonucunda kızı bulan Kilo Vinikyus'u kıza götürür. Fakat o sırada beklenmedik bir şey olur ve Vinikyus'un en çok güvendiği ve Roma halkının en çok saygı duyduğu güreşçi tarzında iri cüsseli Krotu yani Vinikyus'un kölesi Ursus'un kollarında can verir. Daha sonra Ursus ile Vinikyus kavga ederken Vinikyus'un kollu kırılır bundan sonraki işlevlerde Ligya Vinikyus'a bakmak zorunda kalır. Ligya gece gündüz Vinikyus'un ateşini düşürmeye çalışırken ve başında dururken ona aşık olduğunu anlar fakat Havari'nin buna izin vermeyeceğini düşünerek kendisine karşı koyar ve Vinikyus'tan uzaklaşır. Sadece uyurken başında bulunur uyanık olduğu zamanlar onu Ursus'a emanet eder.
    Bir sürü Hristiyanlar arasında kalan Vinikyus aslında Hristiyan dininin o kadar kötü olmadığını ve Ligya'nın bu dini benimsediğinin boşa çıkmadığını düşünerek Hristiyan olmayı düşünür fakat bunu hemen gerçekleştirmez. Ligya'dan ayrı kalmak Vinikyus'u ne kadar üzse de tekrar ona kavuşmak için yeni yollar arar. Kilo kızı kaçırmasını önerir fakat Vinikyus buna tekrar yaklaşamaz. Çünkü bunu yaparsa Ligyayı tamamen kaybedeceğini düşünür. Ligya kaldığı evi değiştirirken Havari Pol Vinikyus'un yanına gelip Ligya'nın da onu sevdiğini söyler ve Vinikyus bunun üzerine Ligya'yı mutlu etmek adına Hristiyanlık dinini araştırmaya başlar.
    Daha sonraları Hristiyan olan Vinikyus, Ligya ile arasında bir engel kalmadığını düşünürken Kilo Vinikyus 'a hırslandığı için hıristiyanları satar ve Hristiyanların Roma'yı yaktığını söyleyerek halkı ve Nero'nu, Hıristiyanlara karşı püskürtür bunun üzerine bütün Hristiyanlar toplanır ve bir Arenada aralıklı günlerle mahkum edilirler. Kimileri çarmıha gerilir, kimileri yakılır, kimileri vahşi hayvanlara atılırken, bütün bunların arasında Ligya'nın olmadığını gören Vinikyus Ligya'nın hastalandığını ve bundan kurtulacağını en azından bu işkenceleri çekmeden hastalıktan öleceğini düşünürken son gün Ligyanın boğanın boynuzlarına bağlayıp Ursus'u da boğanın karşısında gören Vinikyus beklenmedik bir manzarayla karşılaşır. Bu manzara Ursus'un dev yapılı boğayı öldürmesi ile alakalıdır. Dev yapılı Ursus boğayı öldürdükten sonra halk burada Ursus'un Herkül olduğunu düşünerek bağışlanmasını ister. Fakat Neron kibiri yüzünden halkın isteğine karşı çıkmak istemez. Lâkin sırf Vinikyus'un canını yakmak için ikisininde ölmesi gerektiğini düşünen Tigellinus Neron'a "asla vazgeçmeyin" der. Fakat Neron, bakar ki başta Petronyus olmak üzere bütün halk ve arkasında duran ordu'nun, baş parmaklarını kaldırıp af işareti yaptığını görür. Halkı ve diğerlerini yenemeyeceğini anlayan Neron Ursus ve Ligya'nın canını bağışlar.
    Bu olaydan hemen sonra Ligya'nın hastalığı azalmaya başlamış ve minik üstünde gözlerini açmıştır. Hristiyanlar bu sırada Havari Peter 'in Romadan uzaklaşması gerektiğini düşünüp bunu Havari Peter'in aklına sokmuşlar fakat Havari Peter yolda giderken Alba Dağı'nda İsayı görmüş ve şu soruyu sormuştur:
    "Quo Vadis domine?"
    Havari Peter'in yanında bulunan kişi, onun öldüğünü ya da aklını yitirdiğini düşünerek bir süre beklemiş daha sonra Havari Peter' in bir anda doğrulup ayağa kalkması ile aynı soruyu Peter 'e yöneltmiştir.
    "Quo Vadis domine?"
    Havari yanında bulunan ve soruyu soran kişiye yumuşak bir sesle
    "An Romam" diye cevap vermiş ve Roma'ya tekrar dönmüştür.
    Roma'nın efendisi olarak kendini ilan eden Neron o kadar kötüye gitmiştir ki hatta o kadar dehşete ve vahşete kapılmıştır ki bütün hırsını halktan almak istercesine, Roma'yı tekrar baştan yaktırmayı düşünmüş ve Hristiyanlar öldürmesi için getirilen vahşi hayvanların sokaklara salınması halkın üzerine bırakılmasını söylemiş. Fakat bu emirlere uymayan askerler yeni bir yönetici ilan etmişlerdir. Halk artık Neron'dan korkmayı bırakmış ve yeni liderlerinin peşinden gitmeye başlamışlardı. Neron, gırtlağına bir bıçak dayayarak ve ölmekten korkarak ölüme gitmiştir. Belki de Neron, gerçek olan tek şeyin ölüm olduğunu düşünmeye o an başlamıştı.
    Vinikyus ve Ligya her şeyden habersiz aşklarını devam ettirmişlerdir Sicilya'da. Roma'da artık yepyeni bir dönem başlamıştır.