Subhanallah!
Hasan gibi sevmek

Burada yazdığım hadise gerçek bir olaydır ethem cebecioğlu hocanın bir konuşmasından alıntıdır ses kaydı mevcuttur. İnanıp yada saçma bulmak tamamen size bağlı beni son zamanlarda en etkileyen hadiselerden biri olduğu için sizlerle de paylaşmak istedim uzun ama okumanızı tavsiye ederim;

''bizim ankara'da hasan diye delikanlı çocuk ya 25 sene oldu yada 30 seneye yakın ama 30 sene falan oldu öyle hatırlıyorum. Yaşadığımız hatıramız. Hasan güzel bir çocuktu. yaşı 11-12 o civarda daha buluğa ermemiş. O sıralarda çağrı filmi vardı ve yaygındı. ilk ingilizce sonra arapça sonra türkçe 
versiyonlarını izledik insan etkileniyor Kaddafi tarafından çektirilmiş Antony quin başrol de oynadığı kaliteli bir yapım. Hz hamzayı anlatıyor Hz. Hamza'nın merkezinden yola çıkarak peygamber efendimizin hayatını kesit olarak sunmaya çalışıyor. İşte bu film çıktığında, Hasan'ın babası bana demişti ki; tabi hasan o zaman vefat etmiş babası bir hatıra olarak bana anlatıyor. Ailecek oturup çağrı filmini dvd koyduk ve izledik 3 saat falan sürdü hepimiz hüzünlendik, duygulandık bi heyecanlandık peygamberimizin hayatı mücadelesi, hz. Hamzan'ın vahşi tarafından şehit edilmesi  uhud , peygamberimizin çektiği çileler vs.
ondan sonra oğlum Hasan okuldan gelince her gün o videoyu koyuyor her gün izliyor cumartesi pazar günleri de sabah izliyor , akşam izliyor. ''Oğlum usanmıyor musun?'' diyoruz ''baba, peygamberimizi ben sevdim'' diyor. ''oğlum nasıl oldu?'' peygamber sevgisi o babacığım diyor anlatılmaz yaşanır'' izliyor ama her gün izliyor bıkmadan usanmadan.
ve sonrasında namaza başladı diyor babası izledi ve namaza başladı.. namaz kılarken annesine ''annecim başörtünü tak sende namaz kıl'' annesine de sürekli böyle söylüyor. ''anne namaz kıl, anne namaz kıl..'' Hasan'ın halleri değişti namazı öğreniyor, süreleri ezberliyor, bize anlatmaya çalışıyor ve her gün peygamberimizin hayatını bıkmadan izliyor.
bir gün baktık üstü başı toz içinde elbisesi yırtılmış efendime söyleyeyim halinden belli ki kavga etmiş birisiyle. sordum ''oğlum Hasan ne oldu sana'' baba dedi ''sınıfımızda bir arkadaşımızın vardı peygamberimize küfretti küfredince dayanamadım onu dövdüm o bana vurdu ben ona vurdum.'' ''oğlum sana ne dedim'' Hasan ''ben peygamberimize küfredilmesine tahammül edemem baba'' dedi.
ondan sonra ertesi gün hademe geldi '' Hasanın öğretmeni sizi istiyor ''dedi. okula gittik hanımla beraber ''Hasan arkadaşlarıyla kavga ediyor çocuğunuza sahip çıkın deyince üzülerek eve geldik Hasanın kulağını tuttum çektim. ''Hasan bir daha kavga etme oğlum öğretmenin bizi azarladı mahçup olduk.'' ama baba dedi '' peygamberimize küfrediliyor küfredilirse ben dayanamam ki ne yapayım'' diye ağlamaya başladı.
yine bu arada Hasan sürekli namaz kılıyor anneye babaya namazı teşvik ediyor. filmi de kesintisiz izlemeye devam ediyor. bir ara baktık, burnundan kan akıyor kafası yarılmış üstü başı toz içinde yine dayak yemiş halde eve geldi ''oğlum bu ne hal dedik'' bu sefer '' baba arkadaşlarımızdan bir tanesi Allah'a küfür etti dayanamadım onu dövdüm'' diyor. o da beni dövdü diyor bunun üzerine çok kızdım kalkıp vuracaktım kaçtı bunun üzerine 2 gece halasında kaldı sinirlerim geçince de halası getirdi anlaşma yaptık bundan sonra bir şey duymayacağım dedim ''baba ama daha öncekinde peygamberimize küfür etti dövdüm ayrı bir şey ama şimdi Allah'a küfür etti ben dayanamadım baba olursa bir daha döverim ben'' bunu bir çocuk diyor.

aradan 15 gün geçti Hasan grip gibi  bir rahatsızlığa yakalandı. Doktora götürdük ilaç verdi kullandık ama Hasan günden güne zayıfladı hastalığı arttı ve güçten  kuvvetten düştü. Tekrar doktora götürdük birde kan tahlili alalım dedi kan tahlillerinden sonra doktor dedi ki; şüphelendiğimiz bazı konular var daha ince bir tahlil yapacağız. daha sonra kan ölçümleri geldi. doktor; oğlunuz ileri düzeyde kan kanseri maalesef tedavisi mümkün değil. dedi
üzüldük yine de çare aramaya koyulduk kemoterapi oluyor ilaç kullanıyor vs o şu bu.. derken Hasan artık yatağa düştü. Arkadaşları, öğretmenleri ziyaret ediyor. Gözümüzün önünde oğlumuz eriyor yemek yemiyor, zayıflıyor, saçları dökülüyor. Kanser ilerliyor. O süreçte kitaplar okuyor annesine sürekli ''anne çorap giy bacağını açıkta bırakma, bileklerin açıkta gezme, başını ört, anne namazını kıl, baba sende kıl'' çocuk hasta, bizde hanımla beraber namaz kılmaya başladık ki gönlü olsun.
sürekli o süreçte peygamberimize salavat getiriyor bize de sürekli sizde salavat getirin onu sevin, Allah'ı sevin, Kuranı sevin diyor.

geceleri sabah namazına kalkıyor ışık uzun bir süre açık aklıyor  yatak odasından da anahtarın deliğinden ne yapıyor çocuk diye bakıyoruz hanımla. Sabah namazını kılıyor, kıldıktan sonra pencereyi açıyor elini  karanlığa doğru bir süre sallıyor bir şeyler söylüyor birisiyle konuşuyor gibi sanki ama biz duymuyoruz ne olduğunu ne yaptığını bilmiyoruz.
biz takip ediyoruz. bir gün iki gün üç gün böyle. Acaba çocuk ölecek, ölümü kaldıramaz aklını mı yitiriyor diye düşünmeye başladık. Yine o gece pencereden elini sallayıp bir şeyler söylerken içeri girdik '' Hasan ne yapıyorsun oğlum'' Hasan ''hiç baba '' diye inkar etti tekrar tekrar sorunca ''baba dedi sabahleyin sabah rüzgarı esiyor ya o esen sabah rüzgarına diyorum ki; ey sabah rüzgarı lütfen benim selamımı medine'ye yolun düşerse peygamberimize iletir misin? diyerek peygamberimize selam yolluyorum'' (Ethem hoca; hasanın babası nadir bey bana bunu anlattığında bende bir nokta olarak bu kaldı bende şimdi 30 seneden bu yana teheccüd namazında  penceremi açıp rüzgarla efendimize selam yolluyorum. kimi gülebilir, kimi tuhaf karşılayabilir benim hoşuma giden bu kıssadan bu oldu ben tasavvuf pr. ama öğretmenim 11 yaşında ki Hasan oldu benim)

ve Gasan artık ne yiyor ne içiyor içtiğini yediğini kusuyor kalkamıyor.
Bir gün sabahleyin Hasan yanımıza gelip dedi ki; babacım bu gece  çok ilginç bir olay yaşadım ama rüya değil çünkü rüya başımı yastığa koyarım uykum gelir uyurum gözümü de yumarım dalar giderim ve  rüyada bir şeyler görürüm. Ama bu öyle değil gözüm var ya bu iki gözümle gördüm bu olayı, belki inanmayacaksın ama babacım şu evimizin çatısı çatır çatır dökülüp ikiye ayrıldı gümbür gümbür sesler geldi ben deprem oluyor zannettim zar zor oturdum baktım yukarıdan iki kişi iniyor bembeyaz giyinmiş, başlarında sarık var ve sakalları da simsiyah gülerek yanıma geldiler. dediler ki; Hasan, biz melekleriz beni kucakladılar öptüler biri saçımı okşuyor biri sırtımı okşuyor çok mutlu oluyorum bana dediler ki; çok yoruldun Hasan seni bir gezmeye çıkaralım 3-4 aydır hep evdesin kendini iyi hissedersin. olur dedim biri bir elimden diğeri bir elimden tuttu göğe yükseldik.
sonra yukarı çıktık güzel yeşillik bir yere geldik burası neresi dedim burası cennet Hasan dediler hadi gezelim. Gezerken çok büyük  bir köşk gördüm önünde durduk bu ne dedim Hasan bu köşk, senin dediler. Hadi gel beraber gezelim. baba köşke girdim benimmiş o kadar büyük ki ucu bucağı yok orada oyuncaklar,arkadaşlar, hizmetkarlar, yiyecekler, içecekler her şey var çok mutlu oldum bana dediler ki; Hasan aşağıya inme burada kal bak şu inek senin (sembolik dilde deve nefs-i Merziye, inek nefs-i raziye, nefs-i mutmainne ise koyun olarak gözükür tabi çocuk o manaya geldiğini bilmiyor sığır görmüş demek raziye makamında) izin ver de ineğini keselim sen de ebedi olarak burada kal.
ben dedim ki olmaz ben annemi babamı özlerim onları isterim olmaz. Ama Hasan biz seni seviyoruz aşağıda hastalıktan acı çekiyorsun sana yazık oluyor burada kal diye ısrar ettiler. inek kesilecekmiş orada kalacakmışım anlayamadım baba ( nefsin ölümüne işaret ediyor)
ben istemedim o yüzden ineğimi kesmeyin dedim onlar da beni aşağı indirdiler. alnımdan öptüler ve gittiler çatı yine aynı gürültüyle kapandı.( ethem hoca; yakaza halinde görülen bir olay diye düşünüyorum ama anlatırken anne babasına canlı canlı her detaydan bahsediyor ve rüya olmadığı konusunda diretiyor). anne baba olarak anlamlandıramadık tamam oğlum dedik..

hasan yine yorgun ama sürekli efendimize salavat getiriyor misafirler geldiği zaman sürekli '' aman bakın namaz mühim namaz kılın ibadetlere önem verin, kavga etmeyin, dedikodu yapmayın bol bol sadaka ,zekat vermeyi Allah'ı peygamberi sevmeyi öğütlüyor.
sadece çorba mama türü besinlerle beslenecek hale düştü namazlarını yattığı yerden kılıyor durmadan dua ediyor. hep böyle uzun uzun aklımıza gelmeyecek güzel güzel dualar yapıyor.

derken bir sabah mamasını yedireceğiz baba anne dedi; bu gece de aynı o geçen sefer ki yaşadığım olayın aynısı yaşadım. Yine evimizin çatısı ayrıldı o iki melek aynı şekilde geldi beni sevip okşadılar epeyi sıkıntı çekiyorsun seni cennete götürelim mi dediler. onlara ama orada kalmak yok tamam mı dedim. onlar da seni zorla orada tutmayız dediler. Yine göğe yükseldik bu sefer daha yukarı çıktık o alan da ziyaret ettiğim köşk var bide baktım bu sefer onun yanında daha güzel daha büyük bir köşk daha var öbür ucunu göremedim süslü, parlak bambaşka bir şey hayret ettim bu kimin dedim? Hasan buda sana verildi dediler. Yine içini gezmek için girdik ama burada kalmam anneme babama gideceğim tamam mı dedim tamam dediler. içeride havuzlar, sular , şerbetler, benim gibi çocuklar var. Onlarla oynadım dünya da görmediğim yemekler vardı hepsinden yedim bisiklete bindim dolaştım, gezdim her taraf altın, gümüş, yakut ışıl ışıl epey bir gezdikten sonra melekler bana ; Hasan rahatladın mı dediler evet dedim yine ineğimi gösterdiler keselim mi dediler bende hayır annemden babamdan ayrılmak istemiyorum dedim tamam dediler yürümeye başladık köşkün dışına çıkmadan önce köşkün içinde kocaman bir kapı gördüm o kadar süslü ki merak ettim ; bu kapı kapalı nereye açılıyor diye sordum. bana dediler ki bu kapının arkasında çok büyük bir zat var ziyaret etmemizi ister misin evet dedim kapının üzerinde kulp yok, anahtar yok nasıl açılacak diye sordum onlar; bismillahirrahmanirrahim lailaheilallah  muhammedun rasulullah diyeceksin kapı açılacak dediler söyledim gerçekten de kapı açıldı. kapı açılırken içeriden bir ışık geliyor ama o kadar kuvvetli ki gözümü tuttum gözüm ağrımaya başladı bide mis gibi kokular geliyor her tarafım nur ışık içinde kaldı. Bir iki adım attım ışık biraz azaldı baktım büyük bir taht kralların oturduğuna benziyordu  biri oturuyor orada eli yüzü düzgün, tatlı, güzel, siyah sakallı muhterem bir zat. Bana tebessüm ediyor Hasan gel dedi o kadar güzel ki baba hayran kaldım içim ısındı hemen gidip yanına oturdum çenemi dizine dayadım sürekli yüzüne baktım gözümü ondan alamıyordum pırıl pırıl parlıyor hayran kaldım o ne güzellik.. o ne güzellik.. o bana bakıyor saçımı okşuyor bana Hasanım Hasanım diye sesleniyor. yüzüne bakmaya doyamadım bir süre o bana ben ona uzun uzun baktım ellerini tuttum pamuk gibi mis gibi kokuyor o kadar güzel bir insan ki hayatımda hiç öyle bir insan görmedim. En sonunda aklım başıma geldi efendim siz kimsiniz diye sordum; saçımı okşadı ah Hasanım dedi ben seni çok seviyorum her sabah namazını kıldıktan sonra pencereyi açıyorsun elini sallayıp sabah rüzgarıyla selam gönderdiğin biri var ya o selam gönderdiğin kişi benim.. sav..
aaa ya Rasulullah  sen misin deyip atladım boynuna sıkı sıkı kucakladım o da beni kucakladı sarmaş dolmaş olduk ah evladım Hasanım diye beni sevmeye başladı. bende ona sıkı sıkı sarıldım mis gibi kokuyordu kokusunu içime çektim anne kucağı gibi merhametli dönüp bana dedi ki; Hasan beni seviyor musun? dedim ki canım sana feda olsun ya Rasulallah seni seviyorum. o dedi ki; Hasan beni annenden babandan çok seviyor musun bende dedim ki; annem babam sana feda olsun seni annemden de babamdan da çok seviyorum. peygamberimiz; peki Hasan aşağıya annenin babanın yanına inmesen de benim yanımda kalsan hoşuna gider mi? gider ya Rasulallah kalırım. sav; ama anneni babanı özlüyorsun emin misin ? dedim ki; senin yanındayken annemi babamı kimseyi özlemem. bunun üzerine efendimizin bak ineğin burada duruyor izin ver onu keselim hep benim yanımda kal. olur dedim o iki melek ineğimi kestiler. Sonra peygamberimiz şimdi aşağıya in bugün öğlen ezanı okununca seni almaya geleceğiz dediler ve beni yanından ayırmayacağını söylediler. sonra aşağı indirdiler. Böyle bir olay yaşadım babacım ben bundan sonra peygamberimizin yanında yaşayacağım.

O gün anladım çocuk öğlen namazında vefat edecek rüya mı görüyor vaka mı yaşıyor bilmiyoruz ama yaşamış kendisine sorarsan rüya değil. Üzüldük ağladık... öğle ezanı okundu o sırada işte olmam gerekiyordu hanım telefon etti; Hasan ağırlaştı vaktim geldi diye sayıklıyor bize yatağımı kıble istikametine çevirin sırtıma yastık koyup beni biraz dikleştirin ayağı kalkamıyorum ama hiç olmazsa yatar vaziyette olmayayım diyor ve seni çağırıyor. koşarak gittim kucakladım ağladım baba dedi niye üzülüyorsun ben peygamberimizin yanına gideceğim. Bütün akrabalar toplandılar 40-50 kişi sürekli peygamberimiz gelecek beni alacak götürecek diyor. etrafındakilere sürekli birbirinizi kırmayın, gönül kırmayın,  peygamberi sevin namaza dikkat edin Müslüman gibi yaşayın,dine hizmet edin, evinizde yemek yedirin diye yaşından büyük biri gibi nasihat ediyor. birden baba diye bağırdı baba peygamberimizi gördüm bak geliyor beyaz bir ata binmiş görüyorum yanında 20 kişilik bir grup var geliyorlar görüyorum Elhamdulillah ben Rasulullaha kavuşacağım biz baktık kıble tarafına bir şey göremiyoruz Hasan birden hareketlendi yüzüne can geldi halbuki elini kolunu zor kaldırıyor bi dirilik geldi elini kaldırdı heyecanla elini uzattı geldi diyor yaklaştı.. şimdi  peygamberimiz ve arkadaşları eve girdi anne baba evimize geldiler dediği an ev zangır zangır sallandı biz deprem oldu zannettik bide baktık evin içerisi mis gibi bir kokuyla doldu o koku dünya kokusu değildi.. orada peygamberimize salavat getirdi hoş geldin ya rasulullah elini açtı ne olduğunu bilmiyoruz ama birden bire başı yavaşça arkaya gitti ve ruhunu teslim etti. vefatından sonra o koku 7 gün evden çıkmadı elbisemize dahi sindi taziyeye gelenler kokuyu sorup durdu.

işte rasulullah sevgisi.. bu olay beni çok etkiledi umarım size de dokunmuştur rabbim hasanın sevgisinden zerreler almayı ve bir an olsun oturup düşünmeyi nasip etsin... onu hakkıyla sevenlerden olmayı cümlemize bahşetsin ramazan-ı şerifiniz şimdiden mübarek olsun...

Kitap Okumanın Zararları / Genç Dergi-Nisan 2015
“Kitap okumak yararlıdır, kitaplar dosttur, kitaplar yeni dünyalar açar…” Hepimiz bu ve benzeri sözleri çok duymuşuzdur. Okumayı ilk söktüğümüz günden bu yana ailemizden, öğretmenlerimizden ve büyüklerimizden kitaplar hakkında daha farklı bir şey işittiğini hatırlayan var mı? Artık yeter güzel kardeşim… Gerçekleri haykırmanın zamanı geldi. Olanı biteni gizlemeye son! Bugün yüzleşme vaktidir. Kitaplar hakkında sana söylenmeyen doğrularla buluşacaksın. Kimsenin telaffuz etmediği, büyüklerin sözünü dahi etmediği çıplak gerçeklerle… Can dostun GENÇ, kitaplar hakkında gizlenmiş, bugüne kadar tam tersi ifade edilmiş, bir şekilde söylenmemiş gerçekleri paylaşıyor. GENÇ, kitap okumanın zararlarını açıklıyor.

Bize hep dediler ki kitaptan daha iyi dost yoktur. Ne söylersek dinler, ses etmez, hep güzel, faydalı ve iyi şeyleri öğretir, dahası dırdır etmez. Ne zaman ararsak yanımızdadır, heyecansa heyecan, maceraysa macera, sevinçse sevinç, kederse keder, ne ararsak verir. Bu ve benzeri güzellemelere farklı şekillerde kim bilir kaç defa şahit olmuşuzdur. Hâlbuki bu sözlerin gerçekle uzaktan yakından alakası yok, hiç olmadı. Kitaplar kendisine bu ümitlerle yaklaşanları aslında bambaşka yerlere götürdü. Kimse onlardan umduğunu bulamadı; tam tersi kitaplar, kendisine binbir umutla yaklaşanları umulmadık yerlere götürdü, söylenenden çok daha farklı, ilginç ve tekinsiz yerlere bıraktı. Ama ilginçtir, bunu kimse uluorta paylaşma cesareti de gösteremedi. Kitapların götürdüğü yerler, hiç umulmayan yerler olmasına rağmen kitap dostları -çok azı hariç- ağızlarını açıp da bir şey söylemediler. Hiç kimse kusura bakmasın, biz artık bu oyuna son veriyoruz. Herkesin birbirini kandırmak için söylediği sözlere itibar etmiyor ve gerçekleri açıklıyoruz. Kitap okumak sanıldığı ya da söylendiği gibi yararlı değil zararlı bir iştir. Tekrar edelim mi? Kitap okumak zararlıdır. Nasıl mı? Buyurun, inanmazsanız siz de görün:

1. Kitaplar yalnızlaştırır. Kitap okuyan kendi başına kalır. Dostlarıyla hasbihale, muhabbete vakit bulamaz. İnsan zamanla satırların ve kelimelerin arasında yaptığı seyahatin o kadar çok bağımlısı haline gelir ki, okumayı konuşmaya tercih eder hale gelir. Kitapla bir köşeye çekilmeyi, vaktini bu şekilde geçirmeyi seven insana kim sosyal bir insan diyebilir ki? Kitap okumayı seven bir insan yalnız kalmaya mahkûmdur. Kim yalnız kalmak ister ki?

2. Kitaplar dostlardan ayırır. Hâlbuki en iyi dosttur denmiştir değil mi? Kitap en iyi dost değil, diğer bütün dostları hükümsüz bırakan, kendisinden başka dost tanımayan, başkasının dostluğuna tahammül edemeyen bencil bir dosttur. Kitap kendisine yöneleni, başkasına ihtiyaç duymayacak bir noktaya getirebilir. Sessiz, içten pazarlıklı ve tepkisiz olduğu için kimsenin rakibi değilmiş gibi gözükebilir ama aslında kendisini çok seveni kimseyle paylaşmayacak kadar bencildir. Dostlarına kendi gizemli dünyasını o kadar açar ki, başka dostlara vakit kalmayabilir. Kim dostsuz kalmak ister ki?

3. Kitaplar dertlendirir. Kaliteli üç ya da dört kitabı arka arkaya, hazmederek okuyan insanın eski kaygıları ve konfor alanı ile kalması imkânsızdır. Kitap kaygısızları kaygılı, dertsizleri dert sahibi yapar. Herkes gibi olmanın dayanılmaz rahatlığı gider, yerine insanların acıyarak baktığı, yaşadığımız zaman ve mekânla ilgisi olmayan, kadim ve ilginç dertlerle insanlara söz anlatmaya çalışan bir garip peydah olur. Garip, kendi cinsinden bir benzeri daha olmayan demektir. Kitap okumak dertlendirir, dolayısıyla hemcinslerinden ayırarak “garip” kılar, eski rahatlık ve herkes gibi olma lüksü gider, sonu nereye varacağı belli olmayan bir macera başlar. Kim gariplik macerasına dalmak ister ki?

4. Kitaplar vakit çalar. Sadece okuduğumuz zamanlarla mı? Hayır. Kitap okuyan, artık vakitlerini farklı değerlendirmesi gerektiğini düşünmeye başlar. Vaktini herkesin geçirdiği gibi geçirmez olur. Yemeğe, işe, okula ayrılması gereken vakit bellidir, dostlara, diğer sosyal faaliyetlere hakeza. İnsanların vakit harcamak noktasında temayül ve teamülleri de az çok ortaktır. Kitap okuyan bunu tanımaz olur ve kendine göre bir vakit planlaması yapar, bu da ortalama zaman planlamasının dışına çıkmayı gerektirir. Kimi zaman yemekten çalar, kimi zaman dostlarla muhabbetten, kimi zaman uykudan… Kim böyle kaçak bir hayat ister ki?

5. Kitaplar dünyadan koparır. Yalnızlaştırır demiştik ama bu tarafı daha vahim. Kitap dünyada yapılması gereken işlerin ertelenmesine neden olur. Kitap okuyan hayal âleminde yaşamaya başlar, gerçekçiliği bir kenara iter. Dünyada olanı bırakır, olması gereken diye ayrı bir parantez açar. Kitap okuyan, sanki başka bir dünya mümkünmüş gibi mevcudu sürekli eleştirir, şikâyet eder, yeni çözümler arar, bu da onun dünyadan kopmasına sebep olur. Kim dünyadan kopmak ister ki?

6. Kitaplar paraya bir türlü doymaz. Kitap okuyan, kitaba para verebilmeye kıyan insan demektir. Bu da öyle kolay bir şey değildir. Herkes paraya kıyıp da kitaba para veremez. Bir insan kitaba para vermeye başlıyorsa da artık onun için geçmiş olsun demekten başka bir çare kalmaz, çünkü kitaba verilen paranın bir türlü sonu gelmez. Sürekli yeni kitaplar çıkar, kitap okuyan da aldığını bitirmeden, öbürüne para yetiştirmeye çalışır. Hatta bu türden insanların çoğu parasını vermedikleri kitabı, okuyamadıklarına dair ilginç bir görüşe de sahiptir, o yüzden hediye kitabı sevmekle beraber, parasını verdikleri kitap kadar değerlendiremediklerinden yakınırlar. Paralarına kıyıp aldıkları kitabı ise büyük bir gönül rahatlığı ile okuduklarını ve ondan azami istifadeyi sağladıklarını düşünürler. Kim parasını kitap için çarçur etmek ister ki?

7. Kitaplar bağımlılık yapar. Zaman bağımlılıkla mücadele zamanı değil mi? Kitap da bağımlılık yapar, ama ne gariptir ki kimse kitabın yaptığı bağımlılıktan şikâyet etmez. Aslında kitap bağımlılığı diğer bağımlılıklar gibi de değildir, daha tehlikelidir. Hatta öyle tehlikelidir ki başka hiçbir bağımlılığı tanımaz, kendisi ile barındırmaz. Kitap bağımlısı, bir kitabı bırakıp diğerine geçmek için sabırsızlanır. Bir kütüphaneye girsin ya da bir kitaplığa rast gelsin, hemen kitaplara yönelir, incelemeye, göz gezdirmeye, eli ile dokunmaya, sayfalarında dolaşmaya başlar; diğer türlüsü elinde değildir çünkü. Kütüphanede vaktinin nasıl geçtiğini anlayamaz. Saatler su gibi akar onun için. Hatta zamanın hızlı aktığından şikâyet eder. Kitapçıda vakit geçirmekten çok hoşlanır, saatlerce o raf onun bu raf yine onun, dolaşır durur. Dışarıdan bakan birisi için ne ilginç –biraz da tuhaf- bir görüntüdür bu. Ama kitap bağımlılığı öyle bir şeydir ki kitaplara dalmış birisi bunun tuhaflığının farkına bile varmaz. Kim böyle bir bağımlı olmak ister ki?

8. Kitap okumak sağlığa zararlıdır. En başta gözlere tabii ki… Ama bundan daha ötesi de vardır ki o da zihin sağlığının elden gitme ihtimalidir. Kitap okuyanlar, şüpheci, sorgucu, sürekli soru soran ilginç tiplere dönüşürler. Başkalarının kolayca inandıklarına inanmazlar. Sürekli mızmızlık yapar, olmadık yerde olmadık itirazlarla insanların kafasını karıştırırlar. Kimseye rahatlık vermezler, çünkü kendileri de rahat değildirler. Kim bu şekilde rahatsız olmak ister ki?

Gördünüz mü kitap okumanın zararlarını? Yoksa inanmadınız mı bize? Hâlâ kitap okumanın yararlı olduğuna mı inanıyorsunuz yoksa? Bu kadar söz söyledik, hala ikna edemedik, öyle mi? Kitaplar yalnızlaştırır, dostlardan ayırır, dertlendirir, vakit çalar, dünyadan koparır, paranızı çarçur eder, bağımlılık yapar, sağlığınızı bozar dedik ve siz hâlâ kitaplar yararlıdır diyorsunuz, öyle mi? Peki o zaman neden hâlâ bir derdiniz yok? Neden kitapların dünyasına açılmaya hevesiniz yok? Neden her şeye vakit bulabiliyorsunuz da kitaba bir türlü vakit bulamıyor, neden her şeye para bulabildiğimiz hâlde kıyıp da kitaba para veremiyorsunuz? Durun biz söyleyelim, siz aslında kitapların faydalı olduğunu söylüyor, buna inanıyor gözüküyorsunuz ama esas olarak kitapların zararlı olduğuna inanıyorsunuz. Bu yüzden mesafeli duruşunuz işte. Kitaplara ellemeyişiniz, kitapevlerine, kütüphanelere mesafeli oluşunuz, kitap okumak yerine kanka muhabbetini tercih edişiniz bu yüzden. Siz aslında bizimle aynı yerdesiniz yani. Diğer türlü bu kadar rahat, bu kadar konforlu, bu kadar kaygısız, bu kadar herkes gibi olmayı nasıl başaracaktınız ki? Adamın dibisiniz vesselam.

Ayşe Y., Elveda Gülsarı'ı inceledi.
 03 May 21:29 · Kitabı okudu · 10/10 puan

ELVEDA DİYEMEMEK
“Uç yabankazı uç! Kanatların yorulmadan
arkadaşlarına yetiş! Diye derin bir iç çekti. Sonra:
Elveda Gülsarı! Elveda! dedi.”
(Bu inceleme, romanın içeriğine dair detaylı bilgi içerir!)

Veda etmeyi beceremeyenler sınıfındanım. Gideceksem susarak giderim, geri dönülemez sözler söylemekten korkarım hep, belki de vedaları becerememem bundandır. “Elveda Gülsarı”yı yeniden okurken bir veda metni okumanın hüznünü bir kez daha yaşadım. Oysaki vedalar da hayatın gerçeklerinden. Ama insan bu hayatta en çok da en sevdiklerine veda etmek zorunda kalıyor ya, belki de hayatın en trajik tarafı da bu. Sevmediklerimizle burun buruna yaşamak zorunda kalırken, en sevdiklerimizi hayat boyu uğurlamak, onlara hep hasret kalmak, küçük anlardan ibaret mutlu anları bir daha bir daha hatırlayıp hüzünlenmekten ibaret bir hayat…

“Elveda Gülsarı” romanının kahramanı, taypalma yorga cins bir at olan Gülsarı’dır. Aytmatov, romanı sondan başlatırken romana adını veren Gülsarı’nın ve onun sadık dostu, bakıcısı, sahibi Tanabay’ın yaşamlarını geriye dönüşlerle aktarır. Romanda tahminen 35-40 yıllık bir süreç geriye dönüşlerle anlatılır. Tanabay, kolhozlaştırma faaliyetlerinin tüm hızıyla devam ettiği Ekim devriminden hemen sonraki süreci gençlik yıllarında idrak etmiş, bu sürece canla başla katkıda bulunmuş, aradan yıllar geçtiğinde yanlış politikalar sebebiyle partiden de onun uygulamalarından da soğumuş, hayal kırıklığı yaşamış bir halk adamıdır. Gençliğinde ağabeyi Kulıbay’ı dahi kulak olduğu gerekçesiyle ihbar etmiş, onun sürgüne gönderilmesine sebep olmuş, bu sebepten ağabeyiyle arasında tamiri güç bir kırgınlık oluşmuştur. Roman dikkatle okunduğunda “Karagül Botam Bozlağı” ile Tanabay’ın ağabeyiyle olan ilişkisi arasında bir bağ kurulduğu görülecektir.

Asıl mesleği veterinerlik olan Aytmatov, romanlarında hayvan kahramanları son derece derin ve etkileyici şekilde tasvir eder, onlara insanlara has özellikler verir, hatta bunu o kadar doğal bir şekilde yapar ki bu durum okuyucu olarak bize asla rahatsızlık vermez. “Gün Olur Asra Bedel”in unutulmaz devesi Karanar, “Dişi Kurdun Rüyaları”nın kurtları Akbar ve Taşçaynar, “Beyaz Gemi”nin maralları, “Ebedi Nişanlı”nın kar parsı, onun ilk elde akla gelen etkileyici hayvan kahramanlardan birkaçıdır sadece. “Elveda Gülsarı” romanının kahramanı Gülsarı, Tanabay’a küçük bir tay iken yetiştirmesi için verilir. Zamanla yorga ile Tanabay arasında çok güçlü bir bağ oluşur. Ancak Gülsarı yarışlarda arka arkaya üstün başarı gösterince Parti yetkililerinin dikkatini çeker ve yorga Tanabay’ın elinden alınır, bu durumu kabullenemeyen Gülsarı defalarca kaçar, hatta zincire vurulur, sonrası daha da trajiktir. Gülsarı ve Tanabay’ın yolları yıllar sonra yeniden kesişse de artık ne Gülsarı koşarken rüzgarlarla yarışan o taypalma yorgadır, ne de Tanabay gençliğinin zirvesindeki Tanabay’dır. Onları romanın başında yaşlılık ve vedanın hüznü içinde görürüz. Öyle ki Aytmatov romanda bunu vurgulamak ister gibi “leit motif” şeklinde “yaşlı bir adam, yaşlı bir at” ifadesini dört kez kullanır.

Romanın orijinal adı “Kopar Zincirlerini Gülsarı”dır ama çeviri sırasında “Elveda Gülsarı” şeklinde değiştirilmiştir. “Kopar Zincirlerini Gülsarı”, romanın içeriğine ve mesajına çok daha uygundur aslında. Romana adını veren Gülsarı ismindeki “taypalma yorga” at; romanda özelde Kırgızları genel manada da esaret altında olan bütün Türkleri temsil eder. Gülsarı’nın ayaklarının zincire vurulması ve ardından da iğdiş edilmesi sembolik bir anlam taşır. Sovyetler Birliği’nde uygulanan asimilasyon politikaları sonucunda öz değerlerine yabancılaşan bir nesil yetişir. Aytmatov’un birçok eserinde bu durum farklı semboller yardımıyla eleştirilir. "Gün Olur Asra Bedel"de mankurt efsanesi yardımıyla kendi değerlerine yabancılaşan insanları “mankurt” kavramıyla anlatan ve literatüre armağan eden Aytmatov, Sovyet yatılı okullarında yetişen Sabitcan vasıtasıyla da halihazırdaki mankurtlaştırmayı gözler önüne serer. Bu romanda da cins bir at olan ve kendine mahsus özellikleri bulunan Gülsarı’nın ehil olmayan ellerde cinsine mahsus özelliklerini birer birer yitirmesi sonucunda geldiği nokta çok çarpıcı bir şekilde anlatılır. Kitaptan alıntıladığım şu bölüm görünüşte Gülsarı’ya yapılanları anlatsa da, diğer yandan Sovyetlerin Türklere uyguladıkları baskı ve tek tipleştirme politikaları ile yapmak istediklerini de çok güzel özetler:

“Eski tutku ve özelliklerinden kala kala bu taypalma yürüyüşü kalmıştı. Başka tutkularının hepsi yok olmuştu. Sırtındaki biniciden ve yürüdüğü yoldan başka bir şey düşünmesin diye, insanlar onu başka her tutkudan mahrum bırakmışlardı. Şimdi Gülsarı’nın tek tutkusu koşmaktı. Böyle hızlı koşarak insanların ondan aldıkları şeylere yetişecek, onları yakalayacaktı sanki. Ama hiçbir zaman ulaşamıyordu onlara.” (s.121)

Roman bir Kırgız kültür ansiklopedisi gibidir. Ata verilen değer, göç kültürü, dinî unsurlar, el sanatları, geleneksel oyunlar, atasözleri, türküler, kopuz, ağıt yakma geleneği gibi pek çok unsur romanda detaylarıyla anlatılır. Roman bu haliyle sosyolojik bir kaynaktır aynı zamanda.

Aytmatov’un bu romanda kullandığı bir üslup özelliğinden de bahsetmek istiyorum. Yazar, acıklı olayları anlatırken paralelinde bir bozlaktan(romanda ağıt anlamında kullanılmaktadır) alıntı yaparak bu şekilde durumu okuyucusuna daha kuvvetli hissettirir:
“Şimdi Tanabay o kadından da, o yorgadan da ayrılıyordu. Her şey geçmişte kalmıştı. Baharda gelen, sonra gökte sıra sıra dizilip uzaklara giden, gözden kaybolan yaban kazları gibi uçup gidiyorlardı onun iç dünyasında…”
“O ana deve, o akmaya, günlerce ve günlerce, bozlaya bozlaya, yitik botasını arıyordu: Neredesin kara gözlü botacığım? Ses ver bana! Memelerim sütle dolup akıyor.. Mis gibi kokan ananın ak sütü.”(s.110)
Gülsarı iğdiş edilirken at korasının arkasında çelik çomak oynayan çocukların söyledikleri ağıtın duyulması da bu bağlamda düşünülebilir. Bunun yanı sıra yazarın bu ağıtı düzenli tekrarlar şeklinde vermesi de anlatımı güçlendirici bir özellik olarak dikkat çekmektedir:
“Gülsarı etine değen soğuk bir şeyle ürperdi. Yeni efendisi tam gözlerinin önüne çömelmiş bakıyordu. Birden korkunç bir acıyla canı çıkayazdı. Gözlerinde şimşekler çaktı. Ah! Kıpkızıl bir alev içine düşmüş gibi yandı. Dünya başına yıkıldı ve sonra zifiri bir karanlık oldu.”
“Kora dışındaki çocuklar hala çelik-çomak oynuyorlardı:
Gökbay, Akbay
Buzavındı bakpay
Kayda cürsin oynap
Apan seni soymak
Ay-Ay-Karabay zuvvv…”(s.102)

"Elveda Gülsarı" romanında  türkülerin Tanabay’ın içinden taşan hislerini ifade etmek için bir vasıta olarak kullanıldığı görülmektedir. Aytmatov’un eserlerinde türkü ve aşk arasında yakın bir ilişki kurulduğu rahatlıkla söylenebilir ki Cemile hikayesinde Daniyar’ın söylediği türküler buna en çarpıcı örnektir. Romandan alıntıladığım şu cümleler türkü ve aşk arasındaki ilişkiyi göstermesi bakımından dikkat çekicidir:

“Tanabay’ın onu yüreklendiren sesi, hatta keyfinden şarkı söylemesi pek hoşuna giderdi Gülsarı’nın. Böyle zamanlarda, koşu temposunu onun türküsüne uydururdu sanki. Zamanla bu türkülere iyice alıştı, onları belledi: Bazıları hüzünlü, duygulu, uzun, kısa, sözlü, sözsüz bütün türkülerini.”(s.30)

 “Tanabay hafif bir sesle türkü söyler, sözleri pek anlaşılmazdı, ama herhalde anılarda kalmış yiğitlerin yaşadığı dönemi ve onların aşklarını, acılarını anlatan sözlerdi bunlar. Gülsarı, çok iyi bildiği yoldan, çayı geçerek ta yaylaya götürürdü sahibini.”(s.48)

“Elveda Gülsarı” baştan sona hüzün dolu bir roman. Bir adam ve bir atın; sözlere gerek duymadan anlaşmalarına ve birbirlerinin halleriyle hallenmelerine rağmen yollarının ayrılması, Tanabay’ın kaybettikleri, Gülsarı’nın başına gelenler, aslında hayatın kocaman bir hayal kırıklığından ibaret olduğu gerçeğini bize bir kez daha hatırlatıyor. Hayat kısa ve bu kısa yolculukta sevdiklerimizin kıymetini bilip mutlu anları çoğaltmak gibi bir sorumluluğumuz var. Ama hayat bizi görünmez iplerle öyle sımsıkı bağlamış ki kımıldamak istediğimizde iplerimizin farkına varıyor ve her seferinde durmak ve beklemek zorunda kalıyoruz. İçimizde kocaman bir umut taşısak da bir şey değişmiyor aslında, her hayal kırıklığı, her güven zedelenmesi içimizdeki umuttan bir parçayı daha alıp götürüyor. Ama her şeye rağmen umut hep var ve ben belki de bu sebeple vedaları hiçbir zaman sevmeyeceğim… Elveda Gülsarı…

Blogumdan okumak isterseniz:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...03/elveda-diyememek/

Göknur T., bir alıntı ekledi.
 24 Nis 21:14 · Kitabı okudu · İnceledi · 7/10 puan

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

1. BÖLÜM

1. Severim bir işe başlamadan önce altın sözler saçanı ver her zaman vaat ettiğinden daha fazlasını yerine getireni: çünkü kendi batışını ister o. (s. 9)
2. Severim yaralandığında bile ruhu derin kalanı ve küçük bir hadiseden yok olup gideni: böylece köprüden seve seve geçer o. (s. 10)
3. Bu benim iyim, bunu seviyorum, bu tam da böyle benim hoşuma gidiyor, sadace böyle istiyorum iyiyi. (s. 30)
4. Kendi düşmanınızı aramalısınız ve kendi düşünceleriniz uğruna kendi savaşınızı vermelisiniz! Kendi düşünceniz yenilse bile, dürüstlüğünüz zafer çığlıkları atmalı. (s. 41)
5. Gurur duymalısınız düşmanlarınızla: çünkü düşmanlarınızın başarıları sizin de başarılarınızdır. (s. 42)
6. Dostu en iyi düşmanı olmalı insanın. Ona karşı çıktığında onun yüreğine en yakın sen olmalısın. (s. 51)
7. Bir halkın sıkıntısını, topraklarını, göğünü ve komşusunu tanırsan eğer: bu halkın aşmalarının yasasını ve neden tam da bu merdivenle umutlarına doğru yükseldiğini anlarsın. (s. 53)
8. İnsanlarla ilişki bozar insanın karakterini, özellikle de yoksa bir karakteri. (s. 55)
9. Özgür mü diyorsun kendine? Sana hükmeden düşünceni duymak isterim, bir boyunduruktan kaçıp kurtulduğunu değil. (s.57)
10. Kendini yakmak istemelisin kendi ateşinde: nasıl yeniden doğmak isteyebilirsin ki önce kül olmadan? (s.59)
11. Erkek korksun kadından, kadın sevdiğinde: o zaman herşeyi feda eder kadın ve başka hiçbir şeyin değeri kalmaz gözünde. (s. 60)
12. Evlilik: İki kişinin onu yaratanlardan daha fazla olan birini yaratma istemine evlilik derim ben. Böyle bir istemin sahipleri olarak birbirlerine saygı duymalarına derim ben evlilik diye. (s.64)
13. En iyi sevginin bile kupası acı doludur: böylece üstinsana özlem doğurur, böylece senin, yaratanın dudaklarını kurutur. (s. 65)
14. Tininiz ve erdeminiz yeryüzünün anlamına hizmet etsin ve tüm şeylerin değerini siz belirleyin yeni baştan! Bu yüzden savaşanlar olmalısınız! Bu yüzden yaratanlar olmalısınız! (s. 71)
15. Kendi kendini seçenlerden seçilmiş bir halk doğacak ve bu halktan da Üstinsan. (s. 72)
16. Tüm tanrılar öldü: şimdi Üstinsanın yaşamasını istiyoruz. (s. 73)

2. BÖLÜM

1. Ve dünya dediğiniz şeyi önce siz yaratmalısınız: bizzat sizin aklınız, sizin imgeniz, sizin isteminiz, sizin sevginizde şekil bulmalı o! (s. 80)
2. İstemek özgürleştirir: budur istemin ve özgürlüğün gerçek öğretisi. (s. 82)
3. İnsan insan olalı beri çok az sevinmiştir. En iyisi sevinmeyi öğrenelim, böylece başkalarına acı vermeyi ve acıları düşünmeyi unuturuz. (s. 83)
4. Bir dostun kötülük yaparsa sana, de ki "Bağışlıyorum seni bana yaptığından ötürü; ama kendine yaptığını - nasıl bağışlayabilirdim ki bunu?" (s. 85)
5. Bir eylemin iyiliği, bencilce yapılmayışındandır. (s. 92)
6. Güvenmeyin kendi adaletinden çok sık söz eden hiç kimseye. (s. 96)
7. Tanrısız çöllerde gezen ve saygı duyan yüreğini parçalamış olana derim ben - hakikatli diye. (s. 99)
8. İşte bu sırrı verdi bana yaşamın kendisi. "Bak," dedi, "ben kendini sürekli olarak aşması gerekenim." (s. 112)
9. Susmak daha kötüdür; suskunlukla geçiştirilmiş tüm hakikatler zehirlidir. (s. 113)
10. Oysa güzel olan, tüm şeylerin en zorlusudur tam da kahramanın gözünde. Hiçbir zorlu istemin ele geçirilmediğidir güzel olan. (s. 115)
11. Kendinize inanmaya cesaret edin önce - kendinize ve iç organlarınıza! Kendine inanmayan yalan söyler her zaman. (s. 121)
12. Bedeni daha iyi tanıdığımdan beri tin benim için sadece lafta tin; sadece bir benzetmedir ayrıca "ölümsüz" denilen her ne varsa. (...) Ben nedenleri sorulabilenlerden değilim. (s. 124)
13. En büyük olaylar - en gürültülü değil, en sessiz saatlerimizdir bizim. Yeni gürültüleri bulanların çevresinde değil; yeni değerleri bulanların çevresinde döner dünya; işitilmez onun dönüşü. (s. 129)
14. Geçmiştekileri kurtarmak ve tüm "böyleydi"leri "ben böyle istedim!"e dönüştürmek - ben buna kurtuluş derim ancak! (s. 137)
15. Her şey geçip gider, bu yüzden layıktır her şey geçip gitmeye! (s. 138)
16. İnsanların arasında susuzluktan ölmek istemeyen biri tüm bardaklardan içmeyi öğrenmeli; ve insanların arasında temiz kalmak isteyen pis sularla yıkanmasını da bilmeli. (s. 141)

3. BÖLÜM

1. Hiçbir merdivenin yoksa bundan böyle, öğrenmelisin kendi başının üzerine tırmanmaya: başka nasıl çıkacaksın ki yukarıya?
Kendi başının üzerine ve kendi yüreğinin ötesine! En yumuşak yerin de en sert yerin olmalı artık.
Kendini görmemeyi öğrenmek gerekir, çok şey görmek için:- bu sertlik gereklidir dağa- çıkan herkese (s. 150)
2. Oysa en iyi yıkıcıdır cesaret, saldıran cesaret: ölümü bile yıkar, çünkü der ki: "Bu muydu yaşam? Pekala! Yeni baştan!" (s.154)
3. Çünkü sadece çocuğunu ve eserini candan sevebilir kişi; ve kişinin kendine büyük bir aşk duyduğu yerdedir gebeliğin belirtisi.
Ama zamanı gelince onları (çocuklarını) yerinden sökeceğim ve her birini tek başına bırakacağım: yalnızlığı, inadı ve dikkat etmeyi öğrensinler diye. (s.158)
4. Her şeyde olanaksız olan tek bir şey vardır: akla uygunluk! (s. 163)
5. Ah şu sözümü anlayabilseniz: " Her zaman istediğinizi yapın; ama önce isteyebilen birileri olun. Her zaman komşunuzu kendiniz gibi sevin; ama önce kendini sevebilen birileri olun.
6. En tanrıtanımaz sözün bir tanrının ağzından çıkmasıyla gerçekleşti bu: "Tek bir tanrı vardır! Benden başka tanrın olmayacak" sözüydü bu. (s.182)
7. Dünyada en çok lanet edilen üç şey: şehvet, iktidar düşkünlüğü ve bencilliktir. (s.188)
8. İnsan kendini sevmeyi öğrenmeli; şifalı ve sağlıklı bir sevgiyle: insan kendisine katlansın ve orada burada sürtmesin diye. (...) Ve sahiden, kendini sevmeyi öğrenmek bugünden yarına yerine getirilecek bir buyruk değildir. Daha çok, tüm sanatların içinde en incesi, en kurnazı, en sonuncusu ve sabırlısıdır. (s.193)
9. Sahiden, beklemeyi de öğrendim, hem de yürekten; ama sadece kendimi beklemeyi. Ve her şeyden önce ayağa kalkmayı ve yürümeyi ve koşmayı ve sıçramayı ve tırmanmayı ve dans etmeyi öğrendim. İşte budur benim öğretim: bir gün uçmayı öğrenmek isteyenin önce ayağa kalkmayı ve yürümeyi ve koşmayı ve tırmanmayı ve dans etmeyi öğrenmesi gerekir: uçmak uçarak öğrenilmez birdenbire. (s.195)
10. Ve hiç sevmedim yol sormayı hep ters geldi bu beğenime! Yolları yollara sormayı ve denemeyi sevdim hep.
11. İnsan aşılması gereken bir şeydir. (s. 199)
12. Budur soylu ruhların isteği: hiçbir şeye bedavadan sahip olmak istemezler, hele yaşama. (s. 200)
13. Nereden geldiğiniz değil, nereye gittiğiniz belirlesin bundan sonra şerefinizi! Sizin ötenize geçmek isteyen isteminiz ve ayaklarınız, bunlar belirlesin şerefinizi. (s. 204)
14. En iyi şeyde bile vardır henüz tiksinilecek bir yan; ve en iyi şey bile hala aşılması gereken bir şeydir! (s. 207)
15. İstemek özgürleştirir: çünkü istemek yaratmaktır. Ve sadece yaratmak için öğrenmelisiniz! (s. 208)
16. Sadece üremek için değil, yükselmek için de yardım etmeli size evlilik bahçesi! (s. 214)
17. Her şey gider, her şey geri gelir; varlık çarkının dönüşü bengidir. Her şey ölür, her şey yeniden şekillenir, varlığın yılı ebediyen sürer. Her şey kopar, her şey yeniden eklenir; varlık kendi evini sonsuzluğa kurar. Her şey ayrılır, her şey yeniden selamlaşır; varlık halkasının kendisine sadakati bengidir. (s. 221)

4. BÖLÜM

1. Birçok şeyi yarım yamalak bilmektense, hiçbir şeyi bilmemek daha iyi! Başkalarının insafına kalmış bir bilge olmaktansa, kendi başına bir deli olmak daha iyi! (s. 252)
2. Tam da en az olan, en sessiz, en hafif, bir kertenkelenin hırıltısı, bir soluk, bir an, bir göz açıp kapama - az olandır en iyi mutluluğun özü. (s. 280)
3. Tanrı öldü: şimdi biz istiyoruz ki, Üstinsan yaşasın. (s. 290)
4. Boyun eğmektense, ümitsiz olundaha iyi. (s. 291)
5. Korkuyu bilen; ama korkuyu yenendir, uçurumu gören; ama ona gururla bakandır yürekli kişi. (s. 292)
6. Gücünüzü aşan şeyler istemeyin: güçlerini aşan şeyler isteyenlerde kötü bir sahtelik vardır. (s. 293)
7. Yukarı mı çıkmak istiyorsunuz, kendi bacaklarınızı kullanın! Kendinizi yukarı taşıtmayın, başkalarının sırtına ve kafasına oturmayın. (s. 295)
8. İnsan yalnız kendi çocuğuna hamiledir. (s. 295)
9. Kendisi bulamamış mıydı yeryüzünde gülmek için bir sebep? İyi arayamamıştı o halde. Bir çocuk bile bulur burada gülmek için bir sebep. (s. 298)
10. Ama mutluluktan deli olmak mutsuzluktan deli olmaktan daha iyidir, hantal dans etmek aksak yürümekten daha iyidir. (...) En kötü şeyin bile dans edecek iyi bacakları vardır: bu yüzden, daha yüce insanlar, doğru bacaklar üzerinde durmayı öğrenin! Bu yüzden unutun kederden oflayıp puflamayı. (s. 300)
11. Gülmeyi kutsadım ben; siz daha yüce insanlar, öğrenin gülmeyi. (s. 301)
12. Her şey yeni baştan, her şey bengi, her şey birbirine kenetli, bağlı, sevdalı, böyle sevdiniz siz dünyayı; siz bengi olanlar, sonsuza dek ve her zaman seversiniz onu: ve acıya dersiniz ki: Yok ol, ama gel geri! Çünkü her türlü haz bengilik ister! (s. 330)
13. Şimdi kendiniz söyleyin bu şarkıyı, "Bir kez daha"dır şarkımın adı, "tüm sonsuzluğa!"dır anlamı, söyleyin daha yüce insanlar, Zerdüşt'ün şarkısını! (s. 331)

Böyle Buyurdu Zerdüşt, Friedrich NietzscheBöyle Buyurdu Zerdüşt, Friedrich Nietzsche
Esma Gun, Sultanmurat'ı inceledi.
22 Nis 08:35 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Kitap Sultanmurat adlı on beş yaşında bir çocuğun Coğrafya dersini dinlerken kurduğu düşler ile başlar. Seylan adasını hayal eder. Oranın sıcaklığını, kışın oraya hiç erişemediği düşünür. Orada olmayı diler. Çünkü kendi ülkesi bir savaş içerisindedir ve havalar soğuktur. Babası cephededir. Babasız bir yuvanın yükü annenin omuzları üstündedir. Savaş vakti anaların omuzlarındaki yük ağırdır. Evin ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. Bir mektubun yollarını gözler. Savaş vakti insan bir haber almak için, bir mektubun kendine ulaşması için binlerce dua eder. Sultanmurat o savaşın soğukluğundaki bir çocuktur işte. Sadece o mu? Mirzagül, sevdiği kız, babasının ve abisinin cehpede olma hüznü içinde. Öğretmeni İnkamay-Apay oğlunu beklemekte. Savaşın insan duygusunda ve psikolojisindeki etkileri ele alınır. Savaşın içindeki bir çocuğun ne büyük sorumluluklar alabileceği konu edinmiştir. Bir çocuk savaşın yaşandığı bir coğrafyada ise çocuk kalmak için fazla zamanı yoktur. Büyümek zorundadır, ağlamak, gözünden iki damla yaş bırakmak için vakti yoktur. Mirzagül'e olan aşkı onun yüreğini kanatmaktadır bir de.
Konu:IÇERIKTEN BAHSEDİLECEK...

Tarlayı sürecek kalmayınca beş çocuk okuldan ayrılıp bu işle ilgilenmek zorunda kalır. Sultanmurat, Anatay, Erkinbek... Atları eğitme zorunda kalırlar önce. Sultanmurat ve Anatay birbirlerini sevmezler ilk vakit. Hatta Anatay, Mirzagül'den olan bir mendili Sultanmurat'tan almaya kalkar. O mendilin kıymeti büyüktür. Sonra bu düşmanlık biter.. Savaşta ölen Anatay'ın babası Saratkul, cehpede ölmüştür ve böyle vakitler düşmanlık olamazdı. Sonra tarlaya birlikte giderler. Ve bir gün insanlığını kaybetmiş kişiler onları yurtlarında(çadırlarında) gasp ederler, uyurlarken.. Ellerini bağlarlar, atlarını çalarlar. O atlar çok önemlidir,savaş vakti at bulmak oldukça zordur çünkü. Sultanmurat iplerden kurtulur ve Çabdar ile peşlerine düşer. Savaşın yıkıcılığı insanların gönlüne de işlemiştir. O iki adam Cabdar'ı vururlar.. Çocuğa karşı bir vicdanları yoktur çünkü. Çocuk çırpınır çırpınır... Kitabın sonunda bir kurt gelir çocuğun başına, atı yemek ister.. Tam o esnada Sultanmurat eline atının yenini alır ve beklemeye başlar. Kitap orada biter. O kurt hüsran dolu vakitte çıkarcı şekilde davranmaların bir sembolüdür aslında.

Mr. Morgan’s Last Love
-Neden hayatı sevmeyi bıraktın?
- Hayatı sadece kendi başına sevemezsin ki. Mekanları, hayvanlarını, insanlarını, hatıralarını, yemeğini, edebiyatını, müziğini seversin. Ayrıca bazen tüm sevgini vermek zorunda hissettiğin biriyle tanışırsın. Ve birini kaybettiğin zaman, her şeyin onunla birlikte duracağını düşünürsün fakat her şey devamlılığını sürdürür. Giraudoux demiş ki, insan bazen yalnız kalmak ister, etrafında bir sürü insan olsa da. Bu insanlar biraz fazladır, vizyonunu gölgeler, anlamsız kalabalık gibidirler. Onlar dikkatini dağıtan avuntulardır. Yani yalnızlık içinde unutulmayı ararsın fakat yalnızlık yalnızca seni sararıp soldurur.

Kadınların Ödemekle Bitmeyen Kefareti
'' Dorothy’nin dizlerinin bağı çözülmüştü; kendine hâkim olmaya çalışarak yukarı çıktı. Kasvetli salonda Bayan Creevy karamsar bir edayla piyanonun yanında duruyordu; altı veli de engizisyon mahkemesi misali, daire şeklinde at kılı dolgulu sandalyelere oturmuştu. (...)

“Şöyle otur Bayan Millborough,” dedi Bayan Creevy, veli çemberinin ortasında kefaret taburesi gibi duran sert bir sandalyeye işaret ederek.

Dorothy oturdu.

“Şimdi de,” dedi Bayan Creevy, “Bay Poynder’ın söyleyeceklerine kulak ver.” ''

Orwell’ın Papazın Kızı romanının başkarakteri Dorothy, ders verdiği kız okulundaki öğrencilerine Macbeth okutmaya başlayınca, hepsi de “iyi birer Hıristiyan” olan velilerin tepkilerini topluyor. (“Bir hanım, çocuğuna Shakespeare okutulmasından rahatsız olmuştu. ‘Duydum ki,’ diyordu, ‘bu Shakespeare Bey bir oyun yazarıymış, Bayan Millborough onun çok ahlaksız bir yazar olmadığından emin miymiş acaba?’”) Kızların müthiş bir merakla, bir polisiye hikâye takip ediyormuşçasına sonunu beklediği oyunun kilit bölümündeki, “Macduff’ı doğum vaktinden önce, anasının karnından yarıp çıkardılar” dizelerinin anlamını açıklaması ise velilerin nazarında ahlaksızlığını tescilliyor. Sabrı taşan veliler bu gidişata daha fazla göz yumamıyor ve Dorothy’ye haddini bildiriyor.

Dorothy, velileri engizisyon mahkemesine, çemberin ortasındaki sandalyeyi ise kefaret taburesine benzetiyor. Ahlak ilkelerini çiğnemiş bir günahkâr konumuna düşürüldüğü göz önünde bulundurulursa, bu son derece yerinde bir benzetme. Kefaret taburesi, özgün adıyla stool of repentance, Hıristiyanlıkta günahkârların cemaatin içinde teşhir edilerek kefaret ödemesi için kullanılan bir ceza yöntemiydi. Günahkâr, vaazın sonunda kürsünün önüne konan tabureye oturtulup (ya da taburenin üstüne çıkarılıp) herkesin önünde papaz tarafından paylanıyordu.

1935’te yayımlanan Papazın Kızı’ndan anladığımız üzere 20. yüzyılın başlarında da güncelliğini koruyan bu ceza, dönemin ahlak anlayışına karşı işlenmiş herhangi bir “suç”un karşılığı olarak verilebiliyordu. Ama çoğunlukla zina için ve çoğunlukla kadınlarda kullanılıyordu. Herkesin ortasında günahlarını itiraf edip karşılığında papaz tarafından aşağılanmanın utancı birçok kişiyi intihara, birçok kadını kürtaja sürüklüyordu.

Kefaret taburesinin daha eski bir türü de cucking stool, kelime anlamıyla dışkılama taburesi (dışkı yapmak anlamına gelen eski cukken fiilinden geliyor). Suçlunun bir sandalyeye bağlanarak sokakta bırakıldığı bu yöntemden sahtekâr tüccarlar da nasibini alsa da cucking stool’lar çoğunlukla scold adı verilen, cadaloz ya da dırdırcı kadın olarak tabir edilen kadınları, iftira atmak ve kavga çıkarmak gibi sebeplerden cezalandırmak için kullanılıyordu. Bu tabureler çeşit çeşitti. Günahkârı sokakta dolaştırmak için tekerlekli olanları da vardı. Bir başka türevi de ducking stool, yani batırma taburesiydi. Tahterevalli mantığıyla çalışan bu alette kadın aldığı cezaya göre ırmağa batırılıp çıkarılıyordu. Bu taburelerin temel mantığı da günahkârı ifşa etmek olsa da, kefaret taburesinden farklı olarak işin içine fiziksel acı da giriyordu.

“Cadaloz” denilen, suçu “halkın huzurunu bozmak” sayılan kadınlara verilen bir başka yaygın ceza da kafaya gem vurmaktı. Cadaloz gemi ya da cadı gemi diye de bilinen brank’ler, kafayı tamamen saran, konuşmayı engellemek için dili bastıran, bazı durumlarda maske şeklini alan demir kafeslerdi.

Diğerleriyle benzer sebeplerden verilen bir ceza olan gem vurma, yine kadının ifşa edilerek küçük düşürülmesini ve toplumdan dışlanmasını amaçlıyor ama aynı zamanda suç aleti sayılan dilini bastırarak kendini savunma ya da başka herhangi bir şekilde tepki verme hakkını da elinden alıyordu.

Papazın Kızı, insana ister istemez günümüz popüler kültüründen bir örneği, Game of Thrones’un kefaret yürüyüşünü hatırlatan bu ve benzeri ceza yöntemlerine bir yorum ya da açıklama getirmiyor. Bunlar sadece stool of repentance’a Türkçe karşılık bulma arayışımda (birkaç dakika içinde) karşıma çıkanlar. Yine de Orwell kefaret taburesine yaptığı bu küçük göndermeyle Dorothy’nin tüm hayatını, benliğini özetleyen sembolü oluşturuyor.

Dorothy hep çevresindekilerce kefaret taburesine oturtulan bir karakter. Babası hayatı boyunca eksiklik olarak gördüğü davranışlarını yüzüne vuruyor; onu babasının zorba yönetiminden “kurtarmak” isteyen arkadaşı Bay Warburton bir yalan yaşadığını, anlamsızlık içinde boğulduğunu iddia ediyor; sokaklara düşünce diğer evsizler parasızlık konusundaki tecrübesizliğini sarakaya alıyor; kendisine “uygun görülen” öğretmenlik mesleğine başladığında ise tabure bir metafor olmaktan çıkıp somutlaşıyor. Tüm bunlar olup biterken ya sesini çıkaramayan ya da sözleri ciddiye alınmayan Dorothy, taburenin üstündeyken de aslında sembolik bir gem takıyor.

Dorothy’nin herhangi bir baskı altında kalmadan aldığı tek karar, evlenmeyip bekâr kalmak. Bunu yeni bir gemden kaçınmak için yaptığı söylenemez. Zira bekâr kalarak babası ölene dek onun gölgesi altında yaşamaya, o öldükten sonra da fukara bir öğretmen olmaya mahkûm ediyor kendini. Yani yine yüzüne gem vuruluyor vurulmasına ama belki de bu sefer gemi Dorothy’nin kendisi takıp kilitliyor.

Kadının sadece kadın olduğu için maruz kaldığı sembolik tabureler, gemler ve zincirlerin hikâyesi ne yazık ki hâlâ devam ediyor. Batıda 20. yüzyıl ve öncesinde toplumun ahlak kurallarını ihlal ettikleri için çektikleri (ve dünyanın birçok bölgesinde kadınların hâlâ maruz bırakıldığı) cezalar ise son derece gerçekti. Elbette bu cezalar kadın özelinde uygulananlarla sınırlı değildi. Görece yakın bir zamana kadar süren bu cezaları bugün göz kırpmadan işkence olarak nitelendiriyoruz. Oysa kefaret taburesi zamanında oyunlara dönüştürülecek, hatta cezaya bir keman ezgisiyle eşlik edilecek kadar doğal karşılanıyordu. Bu keskin dönüşümü görünce insan bugün “normal ceza” olarak gördüğümüz uygulamaların kaçı önümüzdeki çağlarda “insanlık dışı” bulunacak diye düşünmeden edemiyor.

Berrak Göçer

Roman Ya Da Hikaye
Merhaba, hikaye yazmak üzerine konuşmak istiyorum bugün.

Ben hikaye yazmayı seviyorum. Daha önce yazdın mı ya da bu ne ukalalık diyenleriniz çıkabilir. (Şimdi düşündüm de böyle bir girişe bu ne ukalalık diyen birisinin benden daha ukala olacağı kesindir.) Evet, bir kaç hikayem var, ama bunlardan bahsedecek değilim size. Sadece hikaye yazmayı neden sevdiğimi anlatmak istiyorum. Çok duymuşsunuzdur, hikayeciler roman yazamayacak kadar tembel kişilerdir diye. Belki de duymamışsınızdır, belki de şu an burada uydurdum ben bu şeyi- olgu, aksiyom, hipotez, varsayımı-artık hangi kelimenin karşına yazarsınız örnek olarak bilmiyorum. Evet, hikayeciler, ya da bazı hikayeciler ya da ben, tembeldir/tembelim bu doğru, ama en azından tembelliğimin bilincindeyim, diğer bazı ya da tüm hikayeciler gibi.

Roman yazmak çaba ister, özveri ister, planlama ister, koordinasyon ister, ister de ister, bir de fikir ister tabi. Hikaye de ne ki. Bir fikrin olsun , etrafında dön dur, sonunda bir şeyler çıkar elbet. Roman gibi iki, üç, elli ya da beş yüz on sekiz karakter yaratmanız istenmez sizden. İsterse hiç olmasın karakteriniz, yine sizi okuyacak bir deli bulunur bu dünyada.

Romanın aklı başında insanlara hitap ettiğini, hikaye okuyanların bir parça kırık olduklarını düşünenlere hak vermemek elde olmuyor bazen, bu kadar olumsuz kelimenin bir arada kullanılmasını mazur görmenin elde olmadığı gibi, haklısınız. Bir kere romanın ana karakterleri var, daha önce söylediğim gibi. Romancı bu karakterlerle istediği gibi oynayabilme özgürlüğüne sahip, evet. Ama sadece romanının bir yerinde,bu karakterlere öz geçmiş verme, karakter özelliklerini açıklama, ya da fizikteki gibi bir ilk hız belirleme özgürlüğü bu. Romanın bütünlüğü açısından bir kere verilen bir daha geri alınamıyor. Olaylar, zamanlar, yerler, tüm o 5N1K şeyleri, belli bir düzene göre oturtulmak zorunda. Yoksa aklı başında roman okuyucusu sizi kale almaz, büyük alışveriş merkezlerinin kitap sepetlerinde çürümek zorunda kalırsınız hayatınızın en verimli çağında. (Aslında büyük bir ihtimalle o sepete bile layık görülmezsiniz diyecektim ama şu güzel sabahta moralinizi bu kadar bozmak istemem.)

İşte roman okuyucusu hep bir beklenti içinde olur, o hazırlanmıştır çünkü bir emek sarf etmeye, almıştır kitabını eline. Yazar vermelidir istediğini ve o bilmektedir gerçekten ne istediğini. Bilmezse roman okuyucusu olamaz zaten. Yazar da bunun bilincinde hazırlıklarını yapar, planlarını çıkarır, o amerikan dizilerinde gördüğümüz ipli çivili olay örgüsünü, kafasında ya da defterinde ya da abartarak duvarında oluşturur. İlham gelmesini beklemez, hep vardır zaten içinde o fikir, sadece çıkartır dışarı. Ne okuyacağının bilincinde olan okur, güvenli bir şekilde eline alır kitabı ve bitirir. Mutludur elbette, istediğini, parasının /emeğinin karşılığını almıştır. O gerçek bir okuyucudur ve yazar da iyi adamdır.

Hikaye yazarı ise uzaktan seyreder bu ikiliyi ve hayıflanır, ben neden bu kadar başarılı olamıyorum diye. Başarılı bir insan hikaye yazamaz çünkü. Hikaye insanlarla, olaylarla, ya da genel roman elemanlarıyla yazılmaz hiç. Bir fikir gelir ve gider. Başlar hikaye yazarı yazmaya, ayrıntılı bir şey kurgulamasına ya da detaylı karakter analizi yapmasına gerek yoktur. Okuyucu bağlanmayacaktır ki karakterine, o kadar zamanı yoktur, o kadar tahammülü yoktur. Başladığı gibi biter hikaye ve bilir hikayeci, ne kadar karışık olursa o kadar okunmaz olacaktır eseri. O yüzden boğulmasına gerek yoktur detaylarda, zorlu betimlemelerde. Roman yazarı ne kadar bağlı kalmak zorundaysa konuya, hikayeci o kadar özgürdür. İstediğini yapabilir, çünkü onun ne yaptığına güvenen bir okuyucusu yoktur. Alışmıştır hikayecinin pisliklerine hafif kırık okuyucu. Zaten bu kırıklığın sebebi biraz da hikayecidir. Hikaye biter, hem yazarken hem okurken biter - roman gibi yarına kalmaz. Kalması da gerekmez zaten, yazıldığında ve okunduğunda mutlu olması yeterlidir o iki garip kişinin.

Ama romancı gibi kitabı bittikten sonra oturup keyfine bakamaz hikayeci. Yazmak isteyendir o çünkü. Kimse okumasa da kafasındaki şeyleri aktarmak ister sürekli. Her hikaye yeni bir fikir, yeni bir heyecan, yeni bir başlangıçtır onun için. Bu açıdan bakarsak, romancı uzun ve düzeyli ilişkilerden hoşlanırken, hikayeci başlangıçları sever hep. Başlangıçlar yeter ona, çünkü bilir her başlayan bitecektir eninde sonunda, uzun ya da kısa olması önemli değildir hiç bir şeyin. Hayata ne kadar çok tekrar başlayabilirsen, o kadar çok zirve anı yaşarsın der kendi kendine ve yeni bir hikayeye başlar. İşte bu yüzden romancının romanını bitirdiğinde yaşadığı tatmin duygusuna, hikayeci başlangıçta ulaşmıştır bile.

Romancı ne kadar mükemmeliyetçiyse, hikayeci o kadar dağınıktır. Romancı ne kadar oturaklıysa, hikayeci o kadar havadadır. Ve romancı ne kadar gerçekse, hikayeci o kadar tutarsız, o kadar saçmadır. Ve yine işte bu yüzden romancılar ölmeye yakın arkalarına baktıklarında, gördükleri onca büyük esere rağmen hala bir tatminsizlik duygusu yaşarlar, hikayeciler ise hep küçük mutluluklar görürler dümen sularında.

O kadar yazmama rağmen, hala neden sevdiğimi anlayamadığınızı görüyorum gözlerinizde hikaye yazmayı. Normaldir, özetleyeyim efendim: Tembel biriyim ben ve zora gelemiyorum, gelince kaçıyorum. Yeterli herhalde siz değerli roman okuyucuları için bu açıklama, hikaye okumayı sevenler zaten çoktan kaçmış buradan. Ben de onların yanına gideyim artık. Güzel perşembeler

Söylenti Dergi, İyilik Güzellik'i inceledi.
13 Mar 21:22 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

‘’Küçük bir deney yapalım:

Cebinizde bir kitap taşıyın. Çantanızda. Gürültüye bakarken, gürültü içinde yer alırken durup bazen o kitabı okuyun. Kitaptan başınızı kaldırdığınızda gürültüde daha önce duymadığınız sesler duyacaksınız. Okumak gürültünün içindeki sesleri ayırt edebilmenize yarayacak. Böylece gürültü, kaçmak istediğiniz bir kakafoni değil,içinde anlamlı seslerin,hatta güzel seslerin de olduğu dev senfoniye dönüşecek. Sesleri ancak kitap okuyarak duyabilirsiniz. Kitapsız baktığınız sokakta bir sokak görürsünüz. Kitapta baktığınız sokakta, o sokaktan başka bir insan olarak geçme imkanını seyredersiniz.’’

Düğümlere Üfleyen Kadınlar’ın, Ağrı’nın Derinliği’nin Muz Sesleri’nin Devir’in yazarı Ece Temelkuran’ın yeni kitabı İyilik Güzellik..

Çok genç olmasına rağmen sadece Türkiye’de değil dünyanın bir çok yerinde tanınan, ülke gündemine kulaklarını kapatmayan yazarlarımızdan olan Temelkuran bu kitabında ‘’Gürültüde’’ serisiyle başlayan ve eskiye dayanan çoğu köşe yazısını-dergi yazılarını birleştirip okuyanı aydınlatan bir eser çıkarmış ortaya.

Kitap oldukça akıcı,yazdığı dönemleri hatırlayıp o günkü ülke gündemine ister istemez gidiyorsunuz.

Düğümlere Üfleyen Kadınlar’ı beğenerek okumuştum fakat dili farklı gelmişti. Bu kitabın da dilini öyle sanarak geçtim başına ama öyle olmadığı gibi bir sürü gazete okumuş gibi hissetmemi sağladı. Uzun zamandır okumadığım bir tarzdı ve beğenerek okudum. Temelkuran’ın yazılarını kaçırmadan okumaya çalışan biri olarak bu tüm yazılarının toplanmış bir kitap olması bulunmaz nimetti diyebilirim.

Kitapta iyiliği, kötülüğü sorguladığı, insanı eleştirdiği, herkesin gözünün önünde olan ama hiç konuşmaya başlayamadığı her şeyi konu aldığını ve bunlara cevaplar verdiğini söyleyebilirim.

Kadınlara, erkeklere dünyaya ülkeye ve çocuklara sosyolojik bir gözlem niteliği taşıyor.

Kadınlar Gününü yeni geçirdiğimiz şu günlerde Ece Temelkuran başarılarıyla ve yazı yeteneğiyle gurur duymamızı sağlayan hoş yazarlarımızdan biri..

Aynı zamanda kardeşi İnan Temelkuran’ın yönetmenliğini yaptığı ve 46. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivalinde en iyi film ödülü alan ‘’Bornova Bornova’’ filmini izlemeyenlerin izlemesi gerektiğini düşünüyorum.

Son olarak ”kuşların kanatları,kurtların dişleri,bukalemunların renk değiştirme becerisi var ve bizim hayal gücümüz; bu, bizim boş zamanlarda yaptığımız bir hoşluk değil. Hayal kurmak insanoğlunun tarihinin ilk gününden itibaren hayatta kalmak için geliştirdiği bir beceri. Toplama kampında bir lahanayı çiçek yapmak ve karşılığında o lahanayı bir çiçek olarak görebilmek insan türünün yaptığı bunca ahmaklığa rağmen sürebilmesinin esas sebebi. İyiliğin olduğuna inanmak ve lahanayı bir aşk süsüne çevirebilecek hayal etme becerisini korumak…”

İnceleyen: Güldal Göçer
https://www.soylentidergi.com/...ran-iyilik-guzellik/

Tuco Herrera, Martin Eden'i inceledi.
 27 Şub 21:42 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

"OKUDUĞUNUZ BU KİTAP JACK LONDON ' IN ÖZ YAŞAM ÖYKÜSÜ DEĞİLDİR !!! NASIL MI ?"

Sabah buna diye başladım Aziz Nesin kritikleyip sekiverdik işsizlikten =)) Eh fena da olmadı hani ! Çünkü her ikisi de azmin ete kemiğe bürünmüş hali benim gözümde..İkisi de kelimenin tam anlamıyla tırnaklarıyla kazıya kazıya geldiler oldukları yere ..Bu açıdan bakınca az gecikmeli oldu ama olsun beklediğime değdi..

Bu nasıl bir azim demek istiyorum ama kitabı okuyanlar hemen romana ya da Martin Eden karakterine atıfta bulunduğumu sanacaklar ..Halbuki Jack London ' ın hayatı ve başardıklarının yanında bu roman ne olabilir ki ? Amerikan edebiyatının incilerinden hatta ve hatta en iyilerinden biri diye nitelendirilen bu kitap Jack London' a kıyasla kumsalda bir kum tanesi olabilir mi acaba ? Romanı hayatını bilmeksizin okuyanlar , bir genç kıza aşık olan Martin isimli bir denizcinin azmi , sonrasında yaşadığı hüsran ve mutlu /mutsuz son olarak algılayacaklar .. Yahu arkadaşım ne demeye çalışıyorsun diyenleri duyar gibiyim .. O yüzden hemen sadede geleyim ..Arkadaşım bu okuduğun ve otobiyografik diye nitelendirilen roman Jack London ' ın hayatı değil .. En azından tamamı HİÇ değil ! Çok çok kısa bir dönemi .. Ve kurgu ile zenginleştirilmiş bir versiyonu .. Bir kez Jack London ' ın anne ve babası ölü değiller bu romanda olduğu üzere ..Burda bir kere anlaşalım .. Hatırımda kaldığı kadarıyla annesi ,kendisi milyoner olup ayrı çiftlik evi (WOLF HOUSE) yaptırıncaya kadar da hayatta ..
Evet Ruth olarak okuduğun ve Martin Eden ' a tokadı basan onu yüzüstü bırakan omurgasız bir hatun Jack London ' ın hayatında var oldu .. Asıl ismi Mabel Applegarth idi..Jack London bu veremli genç kızı lise yıllarında ismi Ted olan abisinin daveti üzerine evlerine gittiği dönem tanıdı ..Çook öncesinde denizlerde inci avcılığı yaparken postu deldireceğini anlayınca polis vardiyasına katılmış sonrasında bu işlere paydos diyip liseye yazılmıştı .. İşte onu ilk kez gittiği Oakland lisesinde gördü ve etkilendi .. Sonrasında Kaliforniya Üniversitesine gitti ..Aynı romandaki gibi çok kaba , sürekli içen ingilizcesi bozuk bu genci , Kaliforniya Üniversitesinde tekrar görünce bizim hatunun feleği şaştı tabii .. O kalas aromalı genç gitmiş yerine entellektüel birikimli hızar gibi bir Jack London gelmişti .. Ama ne yazık ki maddiyat el vermedi tekrar çalışmaya başladı .. Tam herşey bitmiş , KENDİSİ GÜNEŞTE UNUTULMUŞ 100 yıllık BİR BAMBU TABUREYE DÖNMÜŞ , HAYAT İSE 160 KİLOLUK BİR ÜMİT USTA kıvamında "üstüne üstüne" geliyorkeeeeen bir mucize oldu ! Eserlerinden biri yayınlandı.. Sonrasında olanlar yer yer yazarımızın hayatıyla eşleşiyor .. Şimdi sanırım ne demek istediğimi anlamışsınızdır .. Evet Martin Eden Jack London mıdır ? Aynen öyle !! Kendi üzerinden hayatının bir kısımını değiştirerek aktarmış bize olanları .. Anlayacağınız üzere gerçek hayatta iki evlilik yapmasına rağmen gerçek ve ilk aşkını hiç unutmamış ..Tıpkı ona en kötü günlerinde yardım edenleri de unutmadığı , yeri gelince hatırladığı gibi ..Yeri gelmişken hatırlatayım bu insanlar için ne dediğini :

"Acımak , aç bir köpeğin önüne kemik atmak değil , kemiğini o köpekle PAYLAŞMANDIR."

İşte bu yüzden diyorum ki inanılmaz bir adam .. İnanılmaz bir azim ..İnanılmaz bir sadakat ..Eşi benzeri olmayan bir kalp bu adamdaki!! Eşsiz bir zeka ..Muadili belki hiç gelmeyecek bir yetenek!

Nasıl başarılı olmasındı ki? Romanı okuyanlar bir şeyi hemen farketmişlerdir ..Kendisi gerçek bir "realisttir".. Hep söyledim ; Demir Ökçe incelememde (#25935136 ) , hayatını anlatan Doludizgin bir Denizci Jack London' da da (#24776554) belirttim..Gerçek hayatta neyi gördüyse onu yazdı Jack London! Edebiyat üzerine tartışan monşerler ,kırmızı kadife koltuklarda yaylanıp ,şarap şampanya yudumlayıp hiç yaşamadıkları hayatlar üzerine beylik tanımlar yaparken gerçek açlığı, sefilliği , bir ekmek için eriyen bedenleri gördü..O insan öğüten çarkların içine düştü..Hem de romanda geçen çamaşırhanedeki de dahil , daha kötü versiyonlarına .. Gözleriyle gördü yokluğu .. Dört gün sadece tek , bir tek patates haşlayıp hayata tutunduğu günleri yaşadı .. Bakın bu adamın başardığı mucizeyi gelin size bambaşka bir yoldan anlatayım .. Evet uzun oldu inceleme .. Varsın olsun ! Böylesi bir adama değer !! Martin Eden ' ın nasıl ve nerede yazıldığını, hiç olmazsa buraya kadar okuyanların bilmeye hakkı var ..

Diyorum ya o çarkların arasına girdi diye .. Bana göre çok önemli iki eser kaleme aldı ünlü olduktan sonra. Bunlardan biri Uçurum İnsanları ( #18738047 ) diğeri ise Demir Ökçe idi ve her iki eser de ezilenlerin hayatını mercek altına alıyor ve kapitalizm eleştirisi barındırıyordu .. Uçurum İnsanları yazıldıktan sonra büyük eleştirilere göğüs gerdi Jack London .. Ama Demir Ökçe bambaşka bir durumdu .. İktisadi sistem eleştirisi barındırdığı gibi , din adamları ve dolayısıyla kiliseyi, ayrıca mahkeme ve yargı sisteminini de top ateşine tutuyordu..Bu sırada başına gelecekleri bilen kahramanımız elinde avucundakilerin hepsini nakite çevirip Snark adlı bir tekne yaptırmaya başladı .. Amacı 7 sene sürecek bir dünya turuna çıkarak gördüklerini yazmaktı .. Elinde avucunda hiçbir şey olmazsa , ondan da zerre koparamayacaklarını gayet iyi biliyordu çünkü .. Demir Ökçe' nin ilk tefrikası (belli bir kısmının okunuşu) Ruskin Club isimli bir mekanda oldu .. Tabii ki kıyametler koptu..Yayımcısının tek dileği en azından mahkemelere olan hakaret kısımlarının çıkarılmasıydı ama Jack London buna bakın nasıl karşılık verdi :

"Eğer mahkemelere saygı duymadığım için suçlanacaksam , altı ayımı cezaevinde geçirmişim ne çıkar ? Bu süre içinde iki kitap yazar , dilediğim kadar da okurum.." (VER MEHTERİ!! )

Ve ne diyordu onu Amerika' nın Karl Marx ' ı sayan Anatole France bu efsane kitaba yazdığı önsözde onun için : " Jack London , ölümlüler topluluğunun göremediklerini sezinleme dehasına sahip...İleriyi görme konusunda özel bir yeteneği var."

Velhasılkelam eser yayınlandı ve bizim esas oğlan karadaki cinneti ardında bırakıp daha önce HİÇ ama HİÇ DENİZE AÇILMAMIŞ tayfası ile beraber Pasifik'e yelken açtı .. Bu tayfalardan biri tekneye ahçı olarak alınan "MARTIN" Johnson isimli bir gençti(kim bilir belki bu ismi onun için seçti)..Bu arada hayatı boyunca insanlara onca iyilik yapmış Jack London sırtından bıçaklanmıştı bir kez daha .. Depoladığı meyve sebze çürük çıkmış ,gemide de yapımdan kaynaklı hatalar farkedlimeye başlanmıştı.. Tayfayı hem deniz tuttuğu için hem de işten anlamadıkları için etkisiz eleman sayan Jack London bunlardan kimini kovdu ve okyanusun ortasında , ışıksız gecelerde bu yediği son darbenin de etkisiyle bir kez daha tükenmenin eşiğine gelmişken Martin Eden ' ı yazmaya başladı .. İşte size bahsettiğim Martin Eden bu ! Martin Eden ' ın gerçek azmi bu ! İşte bu efsane adam her akşam , her sabah hayatımın romanı dediği yazarlığının başlangıcını anlatan bu esere bin kelime eklemekte , eğitimsizliğinden gelen cahilliğine çare aramak için nasıl çabaladığını , nasıl bilgili bir insan olup çıktığını anlatmaktaydı ..Romandaki esas kişiler Mabel ve ailesi (Ruth ve Morse ailesi) ,kendisine yol gösteren şair George Sterling (Brissenden) ve bizzat kendisi idi.. Bu romanın kadın kahramanı Ruth Morse Jack London' ın işçi sınıfından gelmeyen tek kahramanıdır.Bu eserde sosyalizme bir gönderme de vardır ..Şöyle ki şair Brissenden ,Martin Eden ' a sosyalizme tüm gönlüyle bağlı kalmasını öğütler.Böylece , sosyalizm başarıya ulaştığında kendisinin de hayata bağlı kalmak adına bir nedeni olacaktır..Oysa o bundan vazgeçip kendi tabiri ile "Ay' ın yapımında kullandığı yeşil dolar dağları ile geldiği yere , denizlere döner..Bu bağlamda monetary sistem yani parasal sisteme de bir dikenli selam çakar ..Sınıflar arası ilişkileri , hayatı olduğu gibi anlatması ve azmin gücünü ele alması açısından da eşsiz bir eserdir .. İnsan isterse neler yapabilirin cevabıdır bu anlamda hem Jack London hem de Martin Eden .. İşte hayatını tam anlamıyla bilmeksizin okuduğunuz Martin Eden ' ın ardındaki gerçekler .. Sanırım biraz uzun oldu ama hayatını sadece bu romandır diyerek okumanıza da gönlüm razı gelmedi ..İnceleme burada bitiyor ..Tavsiye ediyor muyum ? Demiryolu Serserileri ve
John Barleycorn (Bir Alkoliğin Anıları) kitaplarıyla beraber okuyacaksanız pek tabii =))

KAHROL RUTH MORSE TAYFASI .. Sizi de unutmadı Tuco Herrera =)) Bu kısmı sizin için özellikle arayıp buldum ..

Aradan iki yıl geçmiş Martin Eden yayınlanmıştır .San Jose ' deki kadınlar derneği , edebiyat eleştirmeni Mira Mac Clay ' i davet ederek Martin Eden üzerine bir konuşma yapmasını ister ..Mac Clay açar ağzını yumar gözünü ..Eserdeki kadın kahraman Ruth ' un korkaklığı ve iki yüzlülüğü yüzünden ,hem kendi hayatını hem de Martin Eden ' ın hayatını bitirdiğini söyler .. Tüm bunları söylerken , en ön sırada oturan ve gözlerinde ölüm kadar derin bir hüzün ve gözyaşları barındıran , soluk yüzlü incecik kadının isminin Mabel Applegarth olduğunu bilmemektedir ..

Sunay Akın gibi adamım vesselam .. Lanedossun !!! Görüşmek üzere işsizler !!! Buraya kadar okuduysan son böbürlenmemi de hakettin ..Hiç kusura bakma güzel kardeşim =)))