• Tarkovski söyleşisi: “Zekice bir cevap istiyorsan, zekice bir soru sor!”


    – Bana öyle geliyor ki, spot ışıklarından rahatsız oluyorsunuz. İnsanlarla temastan kaçınıyorsunuz. Mesela, sadece ara sıra röportaj veriyorsunuz.

    Evet, pek sosyal bir insan değilim. Şöhretin sunduğu avantajlardan yararlanan, gazetecilerle temasta bulunmaktan hoşlanan insanlar vardır. Ben bunları sevmiyorum. Şimdiye kadar gazetecilerle yaptığım söyleşilerden sonra yazılmış tek bir makale olmadı ki, beni tatmin etmiş olsun. Mesele bana övgüler düzülmemiş olması değil, yazılanların tartışılan, konuşulan şeyle ilgisinin olmaması. Şöhretim yüzünden birinin ilgisine mahzar olduğumu anlamak benim için bir yük. Beni sinirlendiriyor.

    – Sizi sinirlendiren şey ne?

    Cevaplaması zor. Biraraya gelip konuşan insanların ortak bir noktaları olmalı diye düşünüyorum, ki sohbet tek taraflı olarak kalmasın. Oysa hemen her gazeteci sorusunu yönelttiğinde cevaplarla değil, notlarıyla ilgileniyor. Sohbet onu etkilemiyor, yalnızca işi için anlamlı. Aynı şekilde bir sohbet arkadaşı olarak sinema seyircisi de beni sinirlendiriyor, benim hakkımdaki merakımdan ötürü. Kısacası bu tür sohbetler samimi değil, bu da beni küplere bindiriyor. İnsanlar sosyalleşiyorlar, ama karşılıklı, samimi bir ilgi yok; dolaylı bir yolla karşılaşıyorlar.

    – Siz samimi bir temas mı istiyorsunuz?

    Bana öyle geliyor ki herkes biraz bunu istiyor. Yaptığımız bir çok şeyde büyük bir samimiyetsizlik var, özellikle insan içine çıktığımızda yaptığımız şeylerde, bir sürü saçmalık, boşluk. Şahsen söylemeyi önemli bulduğum bir şey yoksa, bu tür sohbetlere bir anlam veremiyorum. Film yaptığım için de her şeyi eserlerimle söylemeye çalışıyorum.

    – Sohbetimizin temelinin bir hayli olumsuz olduğunu mu söylemeye çalışıyorsunuz bana?

    Hep böyle olmuştur. Bu konuda yapacak bir şey yok. Hem ne demek öyle olumsuz bir temel? Bir temelimiz yok. Sizin benimle söyleşi yapma dileğiniz, benim de bütün gücümle size direnme dileğim var yalnızca.

    – Bunu kuvvetle hissedebiliyorum.

    Bakalım sohbetimiz nasıl devam edecek. “Zekice bir cevap istiyorsan, zekice bir soru sor,” diyen Goethe’ydi yanılmıyorsam.

    – Sayın Tarkovski, eğer hiçbir ortak yanımız olmadığınızı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Size geldim, çünkü filmlerinizden ötürü kendimi size yakın hissettim. Bu söyleşi benim açımdan sizinle konuşabilmenin bahanesi yalnızca.

    İşte bunu bana kanıtlamanız gerekecek.

    – Umarım kanıtlayabilirim. Londra’ya sizin için geldim. Buradan bir makale çıkacak olması yalnızca tali bir sonuç, bu sohbetin peşi sıra gelen bir şey.

    Anlıyorum, her şeyi birbirine bağlamak istiyorsunuz.

    – Her şeyden önce şu var: Sizi görmek benim dileğimdi, isteğimdi. Sonra bunu yapabilmek için bütün o engellerle karşı karşıya kaldım.

    Ve maalesef hepsini aştınız. Diğer bütün gazeteciler gibi sizin de bu engellerle tökezleyeceğinizi ummuştum, ama buradasınız.

    Dinleyin, filmleriniz beni derinden etkiledi; şeylere bakışınız çok tanıdık, bir kadın olarak kendimi o filmlerde görememem dışında. Kadınlar filmlerinizde kesinlikle geleneksel bir rol oynuyorlar. Erkek dünyası egemen, daha doğrusu yalnızca erkek dünyası var. Erkeklerin bakış açısından kadın gizemli. Sevgi dolu; erkeği seviyor, bütün varoluşu erkekle olan ilşkisi etrafında dönüyor. Kadının kendine ait bir hayatı yok.

    Buna pek kafa yormadım; demek istediğim, kadının için dünyasını hiç düşünmedim. Kadının kendine ait bir dünyası olduğunu inkar etmek zor olur, ama bana öyle geliyor ki bu dünya kadının ilgili olduğu erkeğin dünyasına kuvvetle bağlı. Bu bakış açısına göre, tek başına kadın anormalliktir.

    Peki tek başına bir adam, bu normal midir?

    Tek başına olmayan bir adama göre daha normaldir. İşte bu yüzden kadın filmlerimde ya hiç yok ya da erkeğin gücü üzerinden yaratılıyor. Kadın yalnızca iki filmimde var, Ayna ile Solaris’te. O filmlerde de erkeğe bağlı olduğu belirgin. Kadının böyle bir rolü olduğuna itiraz mı ediyorsunuz?

    Söylediğiniz şeyi nasıl kabul edebilirim ki? Ben, kendi adıma, kendimi o rolde göremiyorum.

    Birlikte yaşadığınız erkeğin dünyasının, sizin dünyanıza bağlı olması gerektiği sonucuna mı vardınız peki?

    Hayır, öyle de değil. Ben kendi dünyamı korurum, o kendi dünyasını korur.

    Bu imkânsız. Siz kendi dünyanızı, o kendi dünyasını korursa ortak hiçbir şeyiniz olmaz. İç dünyanın ortak bir dünya haline gelmesi gerekir. Gelmezse eğer, ilişkinin bir geleceği olmaz, umutsuzdur, uyumsuzdur, ölmeye mâhkumdur. Bir kadının eş değiştirmesini tuhaf bulmaya meyilliyim. Mesele kaç eşi olduğu değil, ben ilkeyi düşünüyorum. Mesele şu ki, kadın bu evlilikleri bir hastalık gibi yaşar. Yani önce bir hastalığa düşer, sonra bir başka hastalığa, sonra bir başkasına, vs. Aşk öyle bütün bir duygudur ki, aldığı biçim ne olursa olsun tekrarlanamaz; bütünlüğü yüzünden tekrarlanamaz. Kadın bu duyguyu tekrarlayabilirse ona tümüyle anlamsız gelir. Bu kadın şanssız olmuş olabilir ya da kendi dünyasını korumaya çalışmış, kendi dünyasını daha önemli bulmuş, yabancı bir dünya içinde erimekten korkmuş olabilir. Bu durumda da ciddiye alınmayı bekleyemez ki. Anlıyor musunuz?

    Daha önce kendine ait bir dünyası olan bir kadınla tanışmadınız mı hiç?

    Böyle bir kadınla ilşki kuramam ki.

    Doğru anladıysam eğer, siz bir kadında erimezsiniz, öyle mi?

    Hayır, erimem. Buna ihtiyacım yok. Ben bir erkeğim.

    Ama sizin içinizde eriyen bir kadına ihtiyacınız var?

    Doğal olarak. Kadın kendini korumaya çalışırsa, ilişki soğuk olur.

    Ama bu sevgi içinde siz kendinizi koruyorsunuz.

    Ben erkeğim. Benim farklı bir doğam var.

    Kadın doğasını bildiğiniz gibi bir izlenime mi sahipsiniz?

    Sizin gibi, benim de kadın doğası hakkında bir fikrim var.

    Ama ben kendimi içerden, bir kadın olarak tanıyorum, çünkü bir kadınım.

    İnsanlar kendilerine toz kondurmazlar. Kendi dünyasını korumak isteyen bir kadın beni şaşırtıyor. Bana öyle geliyor ki kadının anlamı, kendini feda etmektir. Kadının büyüklüğü buradadır. Böyle bir kadının önünde saygı ile eğilirim. Böyle vakalar biliyorum.

    Dünyada böyle vakaların kıtlığı çekilmiyor pek.

    Evet, büyük kadınlar. Kendi dünyasında ısrar edip de, büyüklüğünü kanıtlamış bir tek kadın bilmiyorum. Birini söyleyin.

    Karşınızda dilim tutuldu. Yani kadın yalnızca erkeğe duyduğu aşka var olma hakkına sahip, öyle mi?

    Ben öyle mi dedim? Kadın-erkek ilişkisi üzerine konuştuk yalnızca. Lafım ağzıma tıkılmadan bir şey ifade etmem de pek mümkün olmadı.

    Epey bir şey söylediniz, gayet iyi biliyorsunuz.

    Ben sadece, erkek ya da kadın, bir insanın, sevdiğinde kendine ait kapalı bir dünyası olmasının imkânsız olduğunu, bu dünyanın ötekinin dünyası ile karışıp tümüyle farklı bir şeye dönüştüğünü söyledim. Kadını bu ilişkiden azat ederseniz, ilişkiyi bozarsınız. Kadın ayağa kalkamaz, şöyle bir silkinip beş dakika sonra yeni bir hayata başlayamaz. Kadının iç dünyası tümüyle erkeğe karşı beslediği duygulara dayanır. Benim fikrime göre, kadın kesinlikle, mutlaka bu duygulara dayanmalıdır. Kadın, aşkın sembolüdür. Aşk, insanın en büyük hazinesidir, kelimenin hem maddi hem de manevî anlamında. Kadın, hayatın anlamını verir. Mesih’i doğuran bâkire olarak Bâkire Meryem’in bir sevgi sembolü olması tesadüf değildir. Kadınlara bu konudan bahsettiğimde, onur duygusundan laf açılıyor hep, görünüşe bakılırsa bu onur duygusundan yoksun bırakılmak istendiklerinden bahsediyorlar. Benim bakış açıma göre bu kadınlar yalnızca bir erkek-kadın ilişkisinde, erkeğe tamamen kendilerini adamakla onur bulacaklarını anlamıyorlar. Kadın gerçekten severse çetele tutmaz, sizin sorduğunuz gibi sorular sormaz. Sizin neden bahsettiğinizi bile anlamaz.

    Neden bir başkasının, özellikle de bir kadının bütün sevgisini istiyorsunuz, merak ediyorum. Neden kendinizi aşka adayıp yapması gereken her neyse yapmayı kadına bırakamıyorsunuz?

    Bu da mümkün olabilir tabii. Ben kimseden belli bir davranış göstermesini istemiyorum. Ben yalnızca kadının, bütün manevi benliğini ifade edebilmesi için, içinde bulunduğumuz şu anda kendi dünyasında ısrar etmemesi gerektiğini düşünüyorum.

    Kadının bir kişilik olarak var olmayı bırakıp da yalnızca sizin üzerinizden yaşamasından ne bekliyorsunuz? Bu size neyi getiriyor?

    Onun iç dünyasını anlayabilir ve kendi dünyamı ona açabilirim. Kadın kendi dünyasında kalırsa birbirimizi hiç tanıyamayız.

    Kadının sizin bahsettiğiniz gibi erkeğe kendini tümden adaması, kadın adına büyük tehlike taşıyor. Kadın, erkek üzerinden yaşamayı tercih ederse, eli boş kalma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu eski, çok eski bir hikaye. Çok iyi bildiğim bir hikaye. Ben de aşk içinde eriyip gitmeye zaman zaman epeyce meyilli olurum.

    Şükürler olsun. Bununla gurur duyun. ‘Eriyip gitmeyi’ kadından beklediğimi de düşünmeyin. Maalesef ben kendim, bu aşk duygusunu nadiren yaşıyorum. Çok nadir oluyor, olduğunda da insan, kadın ya da erkek o kişiyi kıskanabilir ancak. Bundan bahsetmem, birinin kendisini adamasını beklediğim anlamına gelmiyor. Böyle şeyler istemek imkansızdır. Aşk kaba kuvvetle yürütülemez. Bu yüzden de benim bakış açımın kimseye bir zararı yok.

    Aşk ya olur ya olmaz, öyle mi?

    Evet, ya olur ya olmaz. Olmazsa hiçbir şey olmaz ve insan yavaş yavaş ölür. Bu benim fikrim. Doğal olarak tarafların kendilerinin sorumlu olduğu, birbirlerinden daha da bağımsızlaştığı, bunun da birbirlerinden daha bir soğumaları, daha bir bencil olmaları anlamına geldiği ilişkiler de var. Belki böylesi daha kolaydır. Bu tür ilişkiler elbette o kadar tehlikeli değil, daha rahat. Ve feminizm düzeyinde bir yerde hareket ediyorlar. Bana göre feminizmin anlamı yalnızca kadınların sosyal haklarını garanti altına almak değil. Gerçi bugün kadının sosyal durumu, eskiden olduğu kadar ağır değil, birkaç yıl içinde de denge sağlanacak.

    Tuhaf, çok tuhaf, bundan bahseden kadınlar erkeklerle benzerlikleri üzerinden duruyor, kadın olarak emsalsizliklerini anlamıyorlar. Bu beni hep hayrete düşürmüştür, çünkü kadının iç dünyası erkeğinkinden esasen çok farklıdır. Kadının, özel olması yüzünden erkekten bağımsız var olmayacağına inanıyorum. Erkekten bağımsız varolursa, doğal, organik değildir artık. Toplum içinde kesinlikle bir yer edinebilir; bir erkeğin işini yapabilir, ama bu onu kadın yapar mı? Hayır, asla.

    Bazı kadınlar bir erkeğin işini yaparak eşit olabileceklerini düşünüyorlar. Oysa kadının erkekle aynı hakları istemeye ihtiyacı yoktur. Kadın tümüyle erkekten farklıdır. Kadının bir emsalsizliği vardır, onda önemli bir şey, erkekte olmayan temel bir şey vardır. Kadınlar eşit haklar istiyorlar. Ne demek istediklerini anlıyorum; artık kendilerini feda etmek istemiyorlar. Her zaman bastırılmış olduklarını anladılar ve eşit haklara sahip olarak kendilerini özgürleştirebileceklerine inanıyorlar. Kadın ya da erkek herkesin, doğal olarak özgür olmak isterse özgür olduğunu anlamıyorlar. Hepimiz özgür insanlarız, ama özgür ülkede yaşıyor olabileceğimiz için değil. O önemli bir sebep değil. Antik Roma’nın duvarcısı, özgür bir insanın içinde olabilir. İnsan temelde özgürdür. Özgür değilse, bu onun, yalnızca onun hatasıdır. Nihayet sadede gelebildik.

    Kadınların dünya olaylarından büyük ölçüde dışlanmış olmaları gerçeğini inkar etmiyorum. Kuşkusuz bu bir haksızlık. Ama kamusal hayata tamamen entegre olursa kadına neler olacağını bilemiyorum henüz. Buna karşı olmadığımı, bunu desteklediğimi vurgulamak isterim, ama kendini orada bulamayacağı yönünde bir izlenimim var. Tatmin olmayacak.

    Size katılıyorum. Erkek egemen değerler hakim olduğu sürece, bu dünya bir kadın için zor olacak, kariyerinde erkek değerleriyle yarışmak zorunda olduğu sürece.

    Yanılıyorsunuz. Bence parlak kariyeri olan bir kadın kadar sevimsiz bir şey olamaz. Erkek haklarım için korktuğumdan değil, bunu gayri tabii bir şey olarak gördüğüm için. Görmezden gelmesi gereken bir yolu tutan bir kadın modeli bu. Yalnızca erkeğe karşı beslediği yanıltıcı, rekabetçi bir duygu böyle yapmasına sebep oluyor. Peki, neden oluyor bu? Kadın, erkek gibi mi olmak istiyor? Erkeğe, onunkine benzer becerilere sahip olduğunu mu göstermek istiyor? Bir kadının bir erkeğin işini yapabileceğine hiç kuşkum yok. Burada, İngiltere’de bir kadın, mücadelelerle dolu bir yoldan geçerek, büyük bir siyasal kariyere sahip oldu. Bir kadının bir erkeğin işini yapabilmesi özel bir şey değil. Elbette ki yapabilir. Ama bu bir şey kanıtlamıyor.

    İnsan M. Thatcher’ı anlayabiliyor. Bir kadının erkek alanında erkek değerlerini benimsemesi şaşırtıcı bir durum değil. Yapabileceği başka bir şey yok. Başka bir seçeneği yok. Sizin ifadenizde beni rahatsız eden şey, kadının gerçek doğası diye bir şey varsaymanız. Kadınlar asırlardır erkek egemen bir dünyada yaşadıklarından, kadın doğasının ne olduğunun, kadınların kadın değerleriyle nasıl bir dünya yaratabileceklerini kestirmek zor.

    Afedersiniz, sizin adınız ne?

    İrena.

    Dinleyin beni, İrena, siz kadın doğanızdan memnun olmadığınızı söylüyorsunuz.

    Hayır, beni yanlış anladınız.

    Ama hep var olmuş olan, yaratılmış olandan daha farklı bir kadın-erkek ilişkisi olamaz. Çünkü dünyamız iki cinsiyetli, ister beğenin, ister beğenmeyin. Belki başka bir gezegende tek ya da beş cinsiyetli bir dünya vardır, hayatın devamını sağlamak için bu tür bir gruplaşma gerekiyordur. Belki orada fiziksel ve manevi aşk için beş cinsiyet gereklidir. Ama yaşadığımız dünyada iki cinsiyet gerekli. Bir sebepten bunu hep unutuyoruz. Haklardan, koşullardan, bağımlılıktan bahsediyoruz. Bir kadının kadın olduğu, bir erkeğin erkek olduğu gerçeğinden hiç bahsetmiyoruz. Tek itirazınız bunu sevmediğiniz olabilir.

    Bence kadınlık bir başka kişiye bağımlı olmakta yatmıyor, bu yüzden de filmlerinizdeki kadın kahramanlarda kendimi bulamıyorum. Bütün o kadınlar erkek gezegeninin etrafında dönen uydular, bir iç dinamizme sahip olmaları bir nebze olsun mümkün değil.

    Tuhaf. Moskova’da kadınlardan birçok mektup almıştım, Ayna adlı filmimde, kimsenin erişemeyeğini, kimsenin göremeyeceğini düşündükleri dünyalarını açıp oraya sızmayı başardığımı söylüyorlardı. Belki sizin farklı bir kişilik yapısınız var. Belki kendinizden talepleriniz farklı. Belli ki, Ayna’daki anne gibi değilsiniz. Ayna annem hakkındadır. Kurgu değildir, gerçeğe dayanmaktadır. İçinde kurgusal bir tek bölüm bile yoktur. Belki haklısınız, belki de kendinizi orada göremiyorsunuz.

    Temel insanlık durumu ve sizin buna yaklaşımınız, özellikle Stalker ve Solaris’te beni çok etkiledi. İşte bu yüzden buradayım. Solaris’te aşkı resmetme biçiminiz muhteşemdi, incelikliydi. Ama aşk Hari’nin tek gücü ve aynı zamanda onun Aşil topuğu. Sadece aşkı var.

    Yani, siz bir Aşil toğuğu istemiyorsunuz. İncitilmez olmak istiyorsunuz.

    Kadınlar erkeği hiçbir zaman erkekçe fethedemezler. Kadın bütün sevgisini ortaya koymazsa, erkek-kadın ilişkileri farklı olur.

    Evet, farklı olur; farklı olması gerekir. Asırlardır başkaları için yaşamaya yönlendirilmiş, asla kendisi için yaşamamış, başkaları için her zaman kullanıldıktan sonra atılabilir bir kadın olduğunuzu düşünün bir. O yükü hissedebiliyor musunuz?

    Bunun bir erkek açısından daha mı kolay olduğunu düşünüyorsunuz?

    Değil tabii. İşlerin şimdiki hali, her iki taraf için de zor.

    Erkek olmak, kadın olmak kadar zor. Bahsettiğiniz ısdırabın kaynağında başka bir şey var aslında. İnsanın manevi düzeyinin çok düşük olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Bugün yatıp uyduğumuzda, ertesi gün kalkamayabileceğimizi biliyoruz. Çılgının biri düğmeye basarsa eğer, bu gezegen üzerinde hayatı silmek için üç bomba yeterli olacaktır. Bunun bilincinde olmadığımız söylenmez, ama sürekli unutuyoruz. Manevi ilgilerimiz o derece maddiyatın kölesi olmuş ki, asla gündeme gelmemesi gereken meselelerle uğraşmamız gerekiyor.

    Toplumsal sorunların gelişmesi, bizim çılgın maneviyat karşıtlığımızın bir sonucu. Manen ergin bir kadın, erkekle ilişkisinde köleleştirildiğini ya da aşağılandığınız hiç düşünmeyecektir. Manen ergin bir adam da bir kadından bir şey istediğini hiç düşünmeyecektir. Yalnızca siz, argümanınızın gücüyle beni bu tür cevaplara getirdiniz. Bu tür meselelerden konuşmak bize yabancı olmalı.

    Bunlar hakkında konuşuyor olmamız bir şeylerin yolunda gitmediğini gösteriyor. Sorun doğal bir şey olmalı. Fakat kazanılmış ya da kazanılacak kadın hakları, kadınların kendi kendilerini onaylamalarını sağlamayacak. Tam tersine, bundan sonra aşağılanmayı hissedecek. ‘Neden’ diye soracak kendine, ‘erkekten çok farklı bir insan olarak, bir erkeğin hayatını yaşıyorum?’ Bu sorunlar maneviyattan yoksun oluşumuzun işaretleri.

    Hayret verici kadınlar, manen hayret verici kadınlar tanıdım. Bu kadınlar kendilerini bu tür sorunlarla sıkmıyorlar, ama öyle bir iç zenginlik, manevi büyüklük, öyle bir moral gücü gösteriyorlar ki, erkeklerin dizlerine kapanması, bundan utanç değil, onur duyması gerekir.

    Bakın, işte asıl mesele burada. İlişkilerimizi açıklamaya başladığımızda, çoktan kötü yola girmiş oluyoruz. Buna özlem duymak hoşnutsuzluğumuzun bir belirtisi, adalet arayışı değil. Hoşnutsuzluk ve adalet arayışı da iki farklı kategori, gördüğüm kadarı ile kadınlar bugün korkunç durumdalar. Gerçekten seven bir kadın böyle sorular sormaz. Bunlarla ilgilenmez.

    Dünyaya egemen olan erkek değerlerinden bahsediyoruz. Kadın değerlerinin güçlü bir etkisinin olduğu bir toplumda işler böyle kıyametvari bir tehdide varmayabilirdi. Bugün bir kadının Kıyamet’i bilip de, kendini bundan sorumlu ve bununla yakından ilgili hissetmeyip onun yerine kendini tam bir aşk içinde tek bir adam için, hâlâ aşkıyla sımsıcak olan bu adamın gezegeni mahvedeceği düşüncesiyle feda edebileceğini nasıl oluyor da tasavvur edebiliyorsunuz?

    Şok edici, şok edici. Ne demek istediğinizi anlıyorum. Ama hayretten ağzım açık kaldı, İrena, bir erkeğin aynı hislerle, aynı kaygılarla dertlenmediğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu gezegene erkeğin hükmettiğine inanıyorsanız, yanılıyorsunuz.

    Kim hükmediyor peki?

    O.

    Nerede O?

    (Yukarıyı işaret eder.) Anlıyor musun? Olayları tartışıyoruz, sebepleri değil. En önemli şeyden bahsediyoruz. İnsan, varoluşunun sebebini bilmeden yaşıyorsa, bu dünyaya hangi sebepten geldiğini, neden bir süre yaşamak zorunda olduğunu bilmeden yaşıyorsa, o zaman dünyanın bugün içinde olduğu hale gelmesi gerekirdi. Aydınlanmadan bu yana, insan, görmezden gelmesi gereken şeylerle uğraşıyor. Maddi şeylere doğru dönmeye başladı. Bilgi açlığı insanı ele geçirdi. Kadınlar erkekler kadar bilgiye aç değildir. Şükürler olsun.

    Kadınların başka tür algılara duyarlılığı olabilir.

    Evet, kesinlikle. Demek bunu anlamışsınız. Peki sonra ne oldu? İnsan körmüş gibi kendi kendisinin etrafında dönmeye başladı. Elleri dışında dünyayı algılamasına yarayacak bir organı kalmamıştı. Bu dünyaya dair o kadar çok şey algıladık ki, bunun mutluluk ve uyuma varmak için yeterli olacağı düşünülebilir. Ama hayır, tam tersine, ‘dünya hakkında ne kadar çok şey bilirsek’, aslında atalarımızdan o kadar daha az biliyoruz, açıklığı daha fazla yakalamış uzmanlar bunu görüyorlar. Karıştırma kabiliyetimiz var. Körsünüz diyelim, soğuk bir radyatöre dokunduğunuzda, etrafınızdaki dünyanın da soğuk olduğunu düşünürsünüz, kaloriferler yanıyorsa da tam tersini, etrafınızdaki dünyanın sıcak olduğunu. Orası önemli değil, ama bu anlayışın gerçek dünyayla bir ilgisi yoktur; yalnızca dokunma duyusunu ifade eder. Dünyayı algılamamızın kaloriferlerin yanıyor olup olmamasına bağlı olması zavalıca. Dünya hakkında çok şey bildiğimize karar verdik. Oysa hiçbir şey bilmiyoruz. Dünyanın küçük bir kısmına dair belli belirsiz bir kavrayışa sahibiz, ama o da bize genel tabloyu vermiyor, çünkü dünya sonsuz.

    Bence insanın varoluşunun pathosu, anlamakta yatmıyor; o insanın entelektüel bir görevi, ama asıl işi değil. İnsanın sorunu, hayatın anlamının bilgisine sahip olarak yaşamak. Dünyayı pragmatik, kâra dönük, avantaj arayan taraftan algılamamız ne kadar ilginç. Durmadan protez üretiyoruz. Bütün teknolojiler buna dayanıyor. Uçakları icat ettik, çünkü at sırtında gitmekten yorulduk. Hayatlarımızı daha hızlı hareket ederek zenginleştirmeyi düşünüyoruz. Bu, çıplak gözle bile görülebilen temel bir hata.

    Bilimci amacının keşif yapmak olduğuna inanıyor. Bu hakikatle ilgili pragmatik bir yaklaşım. Sanatçı sanat eseri üretmek için yaşıyor. Herkesin hayatındaki amacı yakalayıp onu yaşaması gerekirken, herkes belli görevlerle yaşıyor, herkes eşitsizliği hissediyor, herkes öbürünü kıskanıyor. Bu zeminde herkes haklı ve eşit haklara sahip; sanatçılar, işçiler, rahipler, çiftçiler, çocuklar, köpekler, erkekler ve kadınlar. Hayatın bu anlamı içimizde gizli kalırsa tökezlemeye başlarız ve hayatın anlamını anlamış olsak ortaya çıkmayacak sorunlar icat ederiz. Bu benim bakışım. En baştan alacak olursak, her şey yerinde kalır. Uygarlığımızın krizi bir orantısızlıktan kaynaklanmıştır. İki kavram arasında uyumsuzluk var; maddi gelişme kavramıyla manevi gelişme kavramı arasında.

    Bu Platon’la başlamıştı.

    Hayır, çok daha önce. İnsan kendini doğaya ve diğer insanlara karşı korumaya başladığında başladı. Toplumumuz bu kırık fay üzerine gelişti. İnsanlar sevgiyle, dostlukla, manevi bir temas ihtiyacı ile değil, yarar sağlama itkisiyle birbirleri ile ilişki kuruyorlar. Ayakta kalmak için, doğal olarak. Ama ben insan her durumda ayakta kalabilirdi diye düşünüyorum, çünkü insan, hayvan değil. İnsanın doğayla uyum içinde yaşadığı ve hayret verici şeyler yarattığı örnekler biliyoruz. Örneğin Sanskrit dilinde belgelenmiş o Doğu kültürleri, maddi dünya ile manevi dünya arasında bir denge kurmayı başarabilmişlerdir. Hâlâ bu kültürlerin izlerini taşıyoruz, bize uygarlığın bir zamanlar farklı, gerçeğe daha yakın bir yol aldığını anlatıyorlar. Bu uygarlıkların neden silinip gittiği sorulabilir. Öyle görünüyor ki başka kültürler onlara paralel gelişti, birbirlerine karşı birtakım düşmanca duygular beslemeye başladılar ve bu uygarlıklar kendi kavramlarını geliştirme imkanı bulamadılar. Yine de bunun tam sebepleri bilinmiyor.

    Her halukarda insanın bu dünyaya manen yükselmek amacıyla geldiğini, kötülük dediğimiz şeyi yenmek, kaynağı egotizmde yatan kötülüğü yenmek için geldiğini anlaması lazım. Egotizm, insanın kendi kendisini sevmesinin, sevgi kavramına dair hatalı bir kavrayışı olmasının bir semptomudur. Her şeyin deforma olmasınn kaynağı budur. Bilimimizin budalalığı, hataları ve yıkıcı sonuçları, kadınların doğru zamanlarda iktidarı almamalarının değil, insanın manen yüksek seviyeye çıkamamış olmasının sonucudur. İnsanlık manevi değerler doğrultusunda ilerleseydi, bir enerji kaynağı değil manevi bir kaynak arayışına girseydi, o zaman bu konuştuğumuz hiçbir şey gündemimizde olmayacaktı. O zaman insan manevi bir sürecin denetiminde uyum içinde gelişecekti. Manevi sürecin entelektüel süreç gibi böyle bir tek taraflılık yaratabileceğini sanmıyorum. Maneviyat, uyum kavramını içerir zaten. Ne kadar haklı olursanız olsun, başka her şey ikincil önemdedir. Filmlerimde kendinizi göremiyorsanız bu benim yanlış olduğumu kanıtlamaz. Ben resmetmek istediğim kadınlar hakkındaki gerçeği söyledim. Siz beğenmeyebilirsiniz. Yoksa kadınları toplumsal gerçekçi bir anlamda mı resmetmemi izterdiniz?

    Bana karşı önyargılısınız.

    Yo, yanılıyorsunuz, siz benim hakkımda önyargılısınız. Bence birlikte yaşadığınız erkeğe ‘neden bu kadar aptalsın?’ diye sormalısınız. Sorunun böyle sorulması gerekir.

    Şiirsel Sinema – Andrey Tarkovski – Derleyen: John Gianvito
  • III

    Madem arkandan ağlamamı bile çok gördün bana
    Al bu taşlar senin olsun… O halde ve bundan böyle
    Bütün davullar vursun, telleri kopsun sazların
    boşluğa bağırsınlar, birlikte;
    Kan kusacağız.
    Kan kusacağız.
    Madem dünya bunca zalim
    Madem yakışmıyor kalbimize.

    Bütün davullar gümlesin
    Boşluktan gelen, boşluğu dolduranı
    Boşluğa böğüreni
    Vursunnnn.

    Bak! nasıl kan kusuyor külde uyuyan
    Dünya görsün.

    IV

    Her kezim ben
    Küle ne öğretebilirse hayat
    Onu öğretti bana da.

    (…)
    Ben külün içinde çok uyumuşum.
    Ben külün içinde çok uyudum.
    Ben külün içinde çok uyudum.

    II

    İçerde tıkanan çığlık dışarda inliyor
    Sabaha karşı
    Uyku kabul etmiyor beni
    Dışardan bir yerden uzuuuuunnnnuzun
    Bir inilti kopuyor.
    İçimde zulmün duvarları.
    Uykuuuuuuuu
    alsana beni koynuna.

    Kalktığımda,
    Banyoya seyirttiğimde gözümden sesler boşanıyor.
    İçerde,
    sonra bu sessizce akan yaşlar senin, diyor. İçimin duvarlarında
    bu taşlar oturuyor,
    çıkaramadığım bir ses var, benden onu çıkarıyor,
    Taşın sessizliğinde:
    Kalın, ilkel, boşluğa doğru, gecenin kovuğundan
    Dışşşşarı doğğğruuuu:

    Seni bu yalan dünyaya saldım sonunda
    acıyor çoooooookkkkkkkkkkkkk,

    VI

    Ben seni hep sevgilim ben seni hep
    yüzünden geçen dalgalardan okudum.
    Gözlerine sevgi okudum ellerine şefkat okudum
    Annen seni inkâr etmişti
    Aldım etime dokudum.

    V

    Yanmamı bekleme benden
    Ben ne çok yandım, biliyorsun.
    Yanamam ben yanamam
    yanamam küllerim uçuyor.
    Rüyamda sapladığın jiletler etimde
    Kanamıyor acımıyor.
    Acımıyor
    Bu dünya buz, bu buz
    zzzzzzzzzzzda
    Hiçbir şey acımıyor.

    Bunlar yalan,
    Yalan söylediklerim
    Yalan söylediklerin
    Bunlar sadece dünyaya yakışıyor.

    Küldüm ben zaten
    Küldüm zaten küldüm zaaaateeeen
    Kalmışsa eğer
    Külün içinde şimdi insanım
    uyanıyor.

    Dünya görsün şimdi.
    Bembeyazzzz
    dünya.
    Yoluna baş koyup buzzzdaaaaaaa
    Kan kusanı.

    I

    Tek tek dururken onlar
    Öbürü henüz yanına gelmemiş olanı çağırıyor:
    O ikisi yan yana, alt alta geldiklerinde
    Dünya böylece daha geniş oluyor.
    Biri ötekine ateş sunuyor
    ve eski kitaptan çıkıp başka bir anlam
    oldukları gibi oluşlarını da beraberlerinde taşıyarak
    çoook eski bir kitapta, ısınsın diye
    masalı tetikliyor
    ama yine de olduklarının ötesine taşan bir başka masal oluyor.
    Öbürü, henüz yanına gelmemiş olanı çağırıyor:
    Masal mıydılar, soruyor…
    Maaaasssssssaaaaallllllllllllllll…

    VII

    Dünya ne ki sevgilim,
    benim sana yaptığım kubbe yanında?
    Düşsün, olsun, bırak,
    içinde yıldızlar patlıyor.
    Kolaydır inanmak kadar inanmamak da.
    İster sal kendini dünyaya, ister kal yanımda.
    Her şeyden öte öyle sevdim ki ben seni
    Yoluna baş koymak diyoruz
    Biz barbarlar buna.

    VIII

    Kırdım, evet, o yalan mekânı kırdım
    Çıksın diye ortaya
    Çırrrrrrrrıııllçıpplaaaaaaak:

    Sen benim yuvamsın,
    Yuvanım ben senin.

    IX

    Beni bilmediğim bir dünyaya attı…

    Bir cümlem yok darrrrrğğmadaaaaaaanıım, bundan.

    Bir düşümüz vardı, “birlikte yaşamak” koymuştuk adını,
    çok acıyor, belki bundan. Aşkî bir cümle mi bekliyorsun benden.
    Beklemeeeeeeeee.
    Mutfakta reçel yapan iki kadın. Kırmızı biberleri filan.
    Rüzgâr alan biraz tepe bir yer. Bakınca, iki yandan da
    uffffffffffffuk filan.
    Dünya yuvarlak değil de hafif elipsmiş gibi.
    Kaldı ki iki kadın, dünyanın yuvarlağını zaten anlamayan.
    Böyle. Kendime inandığım gibi inanmıştım ona da.
    Aşk olanın ötesinde bir aşktan söz etmek, aaaaaaah
    Bir inançtı desem.
    Bu kadar dağılmam kendimi şimdi
    bu dünyaya fırlatılmış gibi hissetmem, bundan.
    Ne söylememi bekliyorsun
    Hava aldıkça sızlayan bir diş var içimde.
    Susmam bundan, konuşmam bundan.
    Ben zaten o ilk acıyla ölmediğimde çok gücenmiştim hayata.
    İnsan olmuştum ilk o zaman.
    Ya da bozmuşlardı beni yenidoğandan.
    Kendimi acıya teslim ettiğimde hatırladım,
    ölünmüyordu, hatırladım.
    Ölünmüyoooooorrrrrrrrrrdu.

    XI

    Acı çekerken de adil ol, diyor bana.
    Adil ol. Sen değil misin inanan
    hayatın büyük bir kader olduğuna,
    kaderi yönlendirmek bile o büyük Kader’in
    içindedir filllllllllllan.
    O yüzden şimdi adil ol.
    Sus. Söyleme böyle şeyler! Adil ol.

    İnanmıyorsun değil mi?
    Beni bilmediğim bir dünyaya attı,
    diyyyyyyyorum.

    Diyorum ki,
    Sözde kalıyor her şey. Sözzzzzzzzde kalıyor.
    Bir de bana adil ol, diyorsun.

    X

    Ey duymayan insanı,
    Ey hayat dedikleri büyük kusur.


    Ey kimselere değişmediğim
    Ayrılığın neden bunca ağır?

    Hani adalet?
    Bir kasım’dan öteki kasım’a
    Bir yanım kör bir yanım sağır.

    XIII

    Darmadağınım.
    Darmadağğğnıııımmmm ve
    Hepsi burada; Aprın Çor Tigin
    Haşim, Kadı Burhaneddin
    Hepsi burada, kör, topal, haşin
    Bağğğğrrrrıyorlar:
    Bırak soğusun,
    Bırrrak soğusssuuun
    bırak soğusun parçaların
    tekrar bitiştiğinde
    başka bir şey olacaksın.

    XV

    Ben başka bir şey olmak istememmm
    İstemedim başka şey.

    Sabırla sevgilim sabırla
    Acılarımız eşitlensin bu şehirde
    diye diye.
    Bu şehirde etten geçip kalbe erişene
    dek sabırla. Tek, sabırla.

    Kaç kişi var bu şehirde
    Ruhunu sana kubbe,
    kubbeeeeeeeeeeeeeeeee
    etmiş!

    XIV

    Büyük keder içerirmiş, gördüm, anladım
    Etten geçip aşka varanın sevgisi.
    Bunun yanında sevgilim bunun yanında
    etin ihaneti, kısaca
    hiçbir şeydir.

    XII

    Şimdi bir masaldan bir peri
    Sessizce dinlesin beni,
    Alsın yorgun başımı

    Alsın cümlemi
    Usulca kalbine koysun.

    Benim cümle taşıyacak halim
    yooooooğğğğğğğ.

    XXXI

    Katlanan, insanın birbirine yapışan yaralarından
    bir yuva inşa etmektir aşk da, varla yok arasından
    Ve ahşabı kemiren de ahşaba dahildir,
    değil dışarıdan.
    Beyhude insanın yuva arayışı ama
    yine de yuva arar insan.

    Dışarısı sevgilim, dışarısı senin
    kendini sürekli kaçak kılacağın yollardan başka nedir?
    Yollar ki hep gider, hep yatay.
    Ah ben bu kubbe fikrine o yüzden
    takılmışım; kubbe ki yüzseksen derece bir şey,
    büyük bir arzuyla mümkün.
    Gayret’in bildiğimiz ve unuttuğumuz anlamıyla örülen.

    XVI

    İn ordan, in ordan
    İnnnnnnnnn, diyor bana
    Zamanın ensesinden.

    Ey Adalet’ten söz eden zalim
    Şimdi bi dur, düşün:
    Ev ki, en büyük mahremiyetti
    Kimdi vuran, kimi, en mahreminden?

    XVIII

    En acısını sevgilim en acısını
    tadayım istedin:

    En acısı buydu.

    XVII

    Omurgamı aldın benim.
    Omurgamı aldın.
    Omurgamı aldın.
    Omurgamı.

    Niye?

    XIX

    Varla yok arasındayım
    Varla yok arasındayım
    Hep, varla yok arasındaydım.
    Zaten.
    Ben bilmedim ki
    Niye teyelliyim, niye?

    Varla yok arasında
    Varla yok arasında
    Elimde bir kırık testi

    Elimde bir kırık testi
    Nereye bırakayım!

    XX

    Gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum
    Yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep
    Ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine.

    Bilemem, belki bu yüzden
    Ben sana yanlış bir yerden edilmiş
    bir büyük yemin gibiydim.
    Beni hep aynı yerimden yaralayan o eve
    Yine de döneyim döneyim istedim.

    XXI

    Ah benim sesimle
    Söylesem de, inanmazlar
    Benzemiyor çünkü bir dile.

    Döndüğüm, döndüğüm ama döndüğüm
    Döndüğüm bu semâ sensin. Dönnnnnnnnn
    düğüm.

    Sen benim kara ömrüme vuran
    Suyumu harelendiren sevincimdin.

    XXXV

    Onu, sevebileceğinin en yücesiyle sevdin.
    Titreme daha fazla kalbim.

    Bağışla kendini artık onu da
    Bırak gitsin.
    Bırak gitsin.

    O senin ezel gününden kaderin
    Sen onu nasılsa bin kere daha
    Seveceksin.

    XXII

    Günler öylece kendi kendine geçsin diye
    Bir camın arkasında durdum
    Bana dokunmasın hiçbir şey
    Hiçbir şey yarama merhem olmasın
    İyileşecekse, hiçbir şeysiz iyileşsin diye
    Bir camın arkasında durup
    Akan hayata ve zamana baktım.

    Bilirdim, biliyordum, biliyorum,
    Bittiğinde, geçtiğinde,
    Azaldığında sızı, iyileştiğimde,
    O saman tadıyla karıştığında;
    Her şey daha acı olacak.

    XXXIII

    Ne sanıyorsun?
    Ne sanıyorsun?
    Benim olan artın
    Senin de kaderin:

    Dağbaşı,
    Oradaki yaralı ıssızlık.

    XXIII

    Biz iyileşemeyiz diyor İlhan
    Biz iyileşemeyiz bunu bil, diyor,
    Biliyordum: ağırdı
    Biliyordum: çok ağrıdı
    Biliyordum: adım adım


    Ben seninle sevgilim
    Mutsuz ama bahtiyardım.

    XXIV

    Bir masal
    bir taş ağırlığında olabilir mi?
    Olurmuş meğer

    Birlikte bir masala inanmak istedim
    Ben seninle, sadece bu.
    Sen beni tek
    Tek
    Tek
    Bıraktın.

    Benim artık taş taşıyacak,
    Taş kaldıracak, taş atacak
    halim mi var!

    XXV

    Evet kara bir ömür bu benimki.
    Kara bir toprak.
    Gerçekle değil, hakikatle değil,
    Kalbimin aklıyla kurduğum
    Kara bir ömür.

    Yalnız değilim, biliyorum
    Binlercesi var, onbinlercesi vardı.
    Kara bir ömürle buradan geçen.

    Sen bundan böyle
    Gerçeğin yan yana getirilmiş
    yamalarıyla yaşayacaksın.
    Ben çoktan çıvdırılmış bir şeydim
    Sevgilim.

    XXVII

    Gözlerimde bir çita oturuyor birazdan deppppp
    parrrrrrrrrrrrrrrrrr.

    İçimdeki çilekeş Fuji’yi tırmanıyor sana
    Eski bir mektuptan gözlerime yağma
    Dünyanın bütün neonları yanıyor sönüyor
    Ve bir fotoğraf iki jiletle paramparça.

    Bir su aygırı kadar yaralıyım dünyadan
    Anlıyor musun?
    İçimde uzağa bakan bir zürafa var
    Hayat orda burda her yerde kaynıyor.

    Birazdan öleceğim, içeceğim su nerde?

    XXX

    Kar şiddetle rüzgârla büyük bir kırgınlıkla
    vardı gece yarısı dağlarına. Gelemem artık yanına.
    Ben kaybettiğime ağlayayım sen kaybettiğine ağla.

    XXVIII

    Ömrümü adadımdı.
    Elimden aldığın ve parçaladığın şey bu!
    Adaletin adını neden anmıyorsun burada da?
    O yüzden büyük yaram
    O yüzden büyük öfkem
    O yüzden dinmiyor
    İçimde hepsi, hıncahınç.

    Hıncahıııııııııııınnnnnnç.

    XXVI

    O kadar uzun yol geldik ki seninle
    Şimdi, sen ayrı ben ayrı olan o yolu
    Nasıl yürüyeceğiz?

    (Biz seninle yoldayken
    yanımızdan ovalar, ağaçlar; titreşen
    rüzgârlar akmıştı. Bir yolumuz olduğunu,
    yol kazılarını, yol yorgunluğunu
    o zamanlar biliyor muyduk?)

    XXXII

    Ömrü gurbette geçenler gibiydim senin yanında
    Duymadın mı, çok söyledim?
    O uzun gurbette,
    Ben senin “adalet” diye diye nasıl unufak olduğunu
    gördüm.
    Göre göre, duya duya
    yine de bigâne olarak her şeye.

    Bilmedin ki; ben senin gurbetinde delirmemek için
    Kalbimin aklıyla ördüğüm bir yıldızlı kubbede yaşadım.

    Tecellinin içinde ecel durur sevgilim, görmedin mi?

    Adaletin içinde bir zalim oturur.

    XXIX

    Sonra, çoook sonra, bu parçaların sonunda
    Sen beni kızını çok seven
    Bir anne olarak hatırla.

    Ben ki hiç kavuşamamıştım sana.

    XXXXII

    Ve huzurla, içerde bir yumuşak ışık
    Dışarda dağların etrafını saran kızıllık vardı.
    Durmak için dünyanın dışında iyi bir sebep
    Ve bir ana enstrüman;
    İncecik bir müzikle piyanonun tuşlarına vuran.
    Yüzünde yeryüzünü gördüğüme duyduğum bir şükran.
    Her şeyin sertliğini gömen ve uyutan bir kış,
    San ki, de ki Grand Teton’a kar yağdı.
    O karın ortasında önümüzden bir nehir
    karla karışık akardı.

    Sarartma beni.
    Sarartma beniiiiiiiiiiiii.. sarartma.

    XXXXIII

    Fazla insansın sen sevgilim fazla insan
    Bir barbarım ben oysa, bir hayvan
    Dilim bağışlamaktan söz eder benim
    Seninki adalet ve intikam.

    Söylemeye gerek var mı sevgilim
    Söylemeye gerek var mı şimdi
    Yetiştirdiğim en iyi nişancı vurdu beni
    Klimanjaro’nun karları sevgilim
    Klimanjaro’nun karları
    İnnnnniiiiiiyor aşağı.

    XXXIV

    Birini seviyorsan onu öldürme! demek kolay
    Oysa her âşık önce kendine sonra yanındakine cellat.
    Ve aşkta ölümün bir anlamı vardır, görklü kılınan
    Bozulsun diye im
    Her ateş önce kendi yanını yoklar sevgilim.

    Bundan böyle ne vakit bir yangından artakalan
    İsle kararmış bir şair gölgesi görsen
    Başıboş, duran, susan, içinden yanan:
    Ya da bir kızkardeş, ağlayan kekliğine,
    Uzak ve göğsünde klarnet sesiyle dolaşan.

    XXXVI

    Bunca zaman sonra, neden ona dokunmadığımı
    Neden çekmediğimi silahlarımı kınından
    Olanı biteni kalbime koyup kendimi çektiğimi
    soruyorsan…

    Dokunmadıysam tek bir sebepledir…

    Bir barbar ancak eşitine dokunur.

    XXXVII

    Akan sokaklarda yan yatmış otlara benziyorum
    Rüzgârla yana savrulan dallara.
    Aşk için ihanetle vuran aşk aşkm’ôla?
    Ah ciğerimin köşesi, kavrula kavrula
    Kopuyor gönülbağım, sen bağla.

    XXXXI

    Bir nefeslik can kalsaydı sana üflerdim canımdan
    Diyecekler; çok yüksekti ondaki zindan
    Görmeli, eline almalı, sıvazlamalıydın, öğretemeden
    Yazgına kanat ol kol ol diyemeden ayrı düştüysem senden.
    Buna yanarım çok, en çok buna yanarım inan.
    Onaramazdım kırdığım yerleri
    Onaramazdın kırdığın yerleri.

    Son bir nefesle sana sarıldımdı.
    En acısı buydu.
    En acısı buydu.

    XXXIX

    Aşk iki kişi arasında asla eşitlenmeyendir
    Ben bir Divan şairi değilim ki sevgilim
    Sana bercesteler düzeyim
    Yine de giderayak, gözlerine, ellerine, ayaklarına
    Tutulmuşluğumu herkes bilsin isterim.
    Ben bu çıldırmış vaktin, ben bu yılan zamanının
    Paramparça edilmiş şairiyim. Ne diyeyim!
    Yine de içimde, çok eskiden kalma bir
    Ya leyl… ya leyyyllllllllllllle.
    Bir çöl gecesine ismini bırakayım.

    XXXVIII

    Bir dalda iki kiraz gibi
    aşk ile öfke arasında
    yanayana.
    Dursun bu aşk. Aşk, mola!
    Ey yaban!
    ayaklanacağım
    ayaklanacağım!

    Dizlerimin bağını bağla.

    XXXX

    Sözde kalır sevgilim
    Sözde kalır bütün sözler
    Aşk çünkü, aşk çünkü kendine
    Bir yol, bir ideoloji ister.

    Bilirim, çöl rüzgârında çalıdır bazı yaşlar.
    Sen sevgilim ilerde, biraz daha ilerde
    Bir tarihe başlayacaksın, orası işte
    Benim tarihimle başlar.

    Ve say, geriye doğru, tek tek
    Sende kalsın şimdi al bu taşlar.

    BİRHAN KESKİN
  • siriusufo sitesinde, varlık tipleri bölümünde bulunan, dünya dışı varlıklardan geldiği ileri sürülen mesaj.

    "sevgili dostlarımız,

    alttaki mesaj internet aracılığıyla tüm dünyada bir çok kaynağa ulaştı ve hiç birinde yazarına ilişkin bir tanımlama yok. dünya dışından olduğu söyleniyor ama kim ve nasıl aldı bilinmemekte. ister dikte edilmiş, ister kanal olarak alınmış veya dünya insanı tarafından yaratılmış olsun, özünde bu mesaj bize “doğru” geliyor. aslında tamamı ortak seçimle ilgili. biz galaktik vatandaşlığı mı seçeceğiz; yoksa korku, yadsıma ve güvensizlik ile giderek tükenen bir nesil olmayı mı? seçimse tamamen bize ait.

    “dünyayı sadece sevginin üstünlüğü değiştirir!”
    “görünmemizin gerekip gerekmediğine karar verin!”

    bu mesajı size kimin yazdığının önemi yoktur ve zihninizde anonim olarak kalmalıdır. önemli olan bu mesaja ilişkin ne yapacağınızdır! her biriniz kendi özgür iradenizi kullanarak mutlu olmayı istersiniz. özgür iradeniz sizin kendi gücünüz çerçevesindeki bilginize, mutluluğunuzda alıp verdiğiniz sevgiye bağlıdır. gelişimin bu evresinde tüm bilinçli ırklar gibi sizler de kendi gezegeninizde kendinizi izole olmuş hissediyor ve bu durumun etkisiyle kendi kaderinize mutlak gözüyle bakıyorsunuz. ama yine de küçük bir azınlığın farkında olduğu büyük bir değişimin eşiğindesiniz. kendi seçiminizin dışında sizin geleceğinizi değiştirmek bizim sorumluluğumuzda değildir.
    bu mesajı dünya çapında bir referandum olarak alın. ve yanıtınızı da bir oylama olarak düşünün. biz kimiz? insanlığın binlerce yıldır tanık olduğu açıklanamayan göksel olaylarla ilgili ne bilim adamlarınız ne de dini liderleriniz ortak bir fikir oluşturabilmiş değiller. inançlar ne denli saygı duyulur olsa da, doğruyu ve gerçeği bilmek için bu inanç filtrelerinin dışına çıkılması gerekir. artan sayıdaki bilinmeyen araştırmacılarınız yeni bilginin yollarını keşfediyor ve realiteye çok yaklaşıyorlar. bugün uygarlığınız içinde bir okyanus kadar büyük bilginin içinden özellikle sizi daha az üzecek kısmının çok küçük bir parçası ortaya dökülmüştür. özellikle son elli yılda tarihinizde saçma veya inanılmaz görünen olaylar daha sıklıkla olasılık ve farkındalık alanınlarına girmiştir. geleceğin daha da sürprizlerle dolu olduğunu bilin.

    en iyiyi olduğu kadar en kötüyü de keşfedeceksiniz. galaksideki milyarlarcası gibi bizler de “dünya-dışılar” olarak adlandırılan ve gerçekliğimizin fark edilmesi zor bilinçli varlıklarız. sizinle bizim aramızda önemli bir fark olmadığı gibi iki taraf da evrimleşmenin belirli aşamalarını deneyimlemekteyiz. herhangi organize bir yapının hiyerarşisi bizim iç ilişkilerimiz için de geçerlidir. bir çok ırkların bilgeliği üzerine kurulmuş kendi hiyerarşimizin onayıyla sizinle iletişime geçmekteyiz. bir çoğunuz gibi biz de yüce varlığı arama yolundayız. bu nedenle bizler tanrılar değiliz, ya da daha az tanrı değiliz, ancak kozmik kardeşlik’te sizlerle hemen hemen eşit yerlerdeyiz. fiziksel olarak bir biçimde sizden farklı olmamıza karşın, çoğumuz insanımsı görünümlüyüz.

    bizim var olduğumuz bir gerçek, ama henüz çoğunluğunuzun algılamadığı bir durum bu. bizi anlamayı başaramadınız çünkü, bizim, çoğu zaman sizin duyularınız ve ölçümleriniz içinde görünmemiz olası değildi. işte tarihinizdeki bu boşluğu bu anda doldurmaya niyet ediyoruz. biz ortak bir karar almış bulunuyoruz, ama bu yeterli değil ve sizinkine de gereksinimimiz var. bu mesajla sizler karar-alıcılar haline geleceksiniz! biz neden görünür değiliz? evrimin belirli aşamalarında kozmik “insanlık” bilimin yeni biçimlerini keşfederek, maddenin kolay anlaşılırlığının ötesine geçti. yapılandırılmış demateryalizasyon ve materyalizasyon onların parçasıdır. işte insanlığın birkaç laboratuvarda ulaştığı budur. “dünya-dışı” varlıklarla kurdukları yakın işbirliği ile tehlikeli uzlaşma, kimi temsilcileriniz tarafından sizden özellikle saklı tutulmuştur.
    havaya ya da uzaya ait objeler veya olağanüstülük diye tanımladığınız durumlar sizin bilimsel topluluğunuz tarafından anlaşılmış durumdadır. sizin ufo’lar olarak adlandırdıklarınız aslında çok boyutlu yetenekleri olan uzay gemileridir. bir çok insan bu tür gemilerle, görerek, işiterek, dokunarak veya medyumik bağlantılar kurdular. kimileri gizil güçler etkisinde bırakılarak sizi “yönetir” duruma getirildi. sizin bu gemileri nadiren ya da kısa sürelerde görüyor olmanızın nedeni onların demateryalize olma özelliklerindendir. siz gözünüzle görmediğinizin var olduğuna da inanmazsınız, bunu anlayışla karşılıyoruz. gözlemlerin çoğu bağımsız bireyler tarafından yapılmıştı, ruhlarına ulaştı ama organize sistemi değiştirmedi. insanlığın oligarşisinde negatif çok boyutlu varlıkların rolü oldu, kendi güçlerinin tatbikatını yaptılar, kendi varlıklarını orada tutmak ve bilinmeyeni zapt etmek için sağduyu motive ettiler. bizim için sağduyu, insanın özgür iradesine saygılı olmak ve böylece onların kendi meselelerinde kendilerine ait teknik, ruhsal olgunluğa erişebilmelerine izin vermek demektir.

    insanlığın galaktik uygarlıklar ailesine dahil olması çok önemlidir ve dört gözle beklenmektedir. bizler gün ışığında geniş bir kitle halinde size görünür hale gelir ve sizin bu birliğe katılmanız için size yardım edebiliriz. bugüne dek bunu yapmadık, çünkü içinizden çok azı bunu gerçekten istedi, cehalet vardı, kayıtsızlık veya korku vardı ve durumu haklı çıkaracak aciliyet söz konusu değildi.
    sizler zaman içinde karşılıklı katkılarla zenginleştirilmiş bir çok geleneklerin döllerisiniz. hedefiniz bu kökleri ortak bir plan altında birleştirmektir. kültürlerinizin görünüşleri sizleri birbirinizden ayrı tutmuştur, çünkü onu varlığınızda böyle içselleştirdiniz. artık görünüş sizin için süptil doğanızın özünden daha önemli hale gelmiştir. bölgedeki güçler için görünüşe verilen önemin yaygınlığı herhangi bir tehlike karşısında siperler oluşturmaktadır. ona yine zenginliği ve güzelliğiyle saygılı olmak ama görünüşlerin üstesinden gelmek gerekmektedir.

    bunu anlamak için ulaşabileceğiniz çözümler giderek artmaktadır. yöntemlerden biri bir başka ırkla bağlantıya geçip gerçekte ne olduğunuzun size yansımasının imgelenmesidir. nadir durumlar dışında, kendi yetenekleriniz içinde geleceğinize ait bireysel veya toplumsal kararlarınızda biz her zaman dışarda durduk, çok nadir durumlarda çok sayılı zamanlarda çok az katkımız oldu. sizin derin psikolojik yanınızı kendi bilgimizle motive ettik. sonuçta biz her gün adım adım özgürlüğün inşa edilmesi, varlığın kendisinin ve çevresinin farkındalığına uyanması, kısıtlamalardan ve uyuşukluktan giderek uzaklaşması kısmına ulaştık. cesur ve istekli sayısız insan bilinçlerine karşın, uyuşukluklar, büyüyen merkezi gücün yararına yapay olarak oluşturuldu. ama gelişmiş teknolojilerin büyümesi ve kullanılmasıyla insanlık kendi yazgısının kontrolünü giderek daha çok yitirmektedir. dünyayı, insanları ve tüm canlıları ilgilendiren yaşam koşullarına ilişkin geri dönüşü olmayan öldürücü sonuçlar yaratılmaktadır. hayatı yaşanabilir kılan olağanüstü yeteneklerinizi yavaş, ama kesin bir biçimde yitiriyorsunuz.

    bu gibi teknolojiler sizin zihniniz kadar bedeninizi de etkilemek için vardır. böyle planlar yoldadır. olası efendilerinizle karanlık niyettekilerin birlikteliklerine karşın, bu durum yine de kendi yaratıcı gücünüzü içinizde tuttuğunuzda değişip dönüşebilir. işte bizim görünmez durmamızın nedeni budur. her ne olacaksa artık o kırılma noktasına gelmiş durumdadır.

    fetihler hemen her zaman diğerlerine zarar vermek için yapılmıştır. şimdi dünya herkesin birbirini tanıdığı ancak hala çatışmaların ve her türlü korkunun ısrarlı süre ve yoğunlukta yaşandığı bir köy haline dönmüştür. çocuklarınızın eğitimi ve yaşam koşullarınız kadar sayısız hayvanın, bitkinin yaşam koşulları da sizin politik, finansal, askeri ve dini temsilcileriniz gibi az sayıdaki kişinin elinin altında tutulmaktadır. oysa bağımsız bireyler olarak insanlar, yazık ki üzerinde ciddiyetle çalışamadıkları bir çok potansiyel yetenekleri de barındırırlar.

    gelişmenin harikulade olanakları boyun eğdirici ve yıkıcı tehditlere yakın durmaktadır. bu tehlikeler ve fırsatlar şimdi var. her ne kadar siz sadece size gösterileni algılasanız da, uzun-dönemli ortak projeyi başlatmak yerine doğal kaynakların sonunun getirilmesi programlanmış durumdadır. kaynaklarınızın kıtlığı ve onların haksız dağıtımı, kaynaklarınızdan yararlanma bedeli gün be gün yükselecektir. kentleriniz ve kırsal kesimlerinizin tam ortasında büyük çapta kardeş kardeşi öldürür durumlar yaşanacaktır malesef. nefret ve kin daha çok büyüyor ve aynı şekilde “sevgi” de öyle. sizi çözümler bulmada kendinizden emin kılan budur. ancak kritik kütle yetersizdir ve çok usta yöntemle baltalama işi düzenlenmiş durumdadır. geçmiş alışkanlıkların ve eğitimin şekillendirdiği insan davranışları içinde var olan bir çeşit uyuşuk bakış açısı sizi çıkmaz sokağa götürmekte.
    barışın getirilmesi ve halklarınızın yeniden yapılanması kendi dışınızdaki uygarlıklarla uyum için atılacak ilk adım olmalıdır. bugünkü kararlarınız, tarihinizin hiçbir döneminde olmadığı kadar önemlidir ve sizin yarın yaşamda kalmanızı anlamlı biçimde etkileyecektir. bu kör koşuyu durduracak ortak ve birleştirici farkındalık nereden gelecektir? belki de artık insanlık ailesiyle yüz yüze gelip onları tartmakta olan bu tehdit karşısında daha büyük bir etkileşim içinde olmanın zamanı gelmiştir. yükselen büyük dalga ulaştığı yerden artık ortaya çıkmak üzeredir ve kendi içinde çok olumlu ve çok olumsuz ifadeleri barındırmaktadır.
    bir başka uygarlıkla kozmik kontrat yapmanın iki yolu vardır: temsilciler kanalıyla veya ayırım gözetmeksizin doğrudan bağımsız bireylerle. birinci yol çıkarların savaşını, ikinci yol farkındalık getirir. birinci yol, insanlığı kölelikte tutarak motive olan bir gurup yarışçı tarafından seçilmiştir ve bu nedenle de dünya kaynaklarının kontrolünü, gen havuzunu ve insanın duygusal enerjisini elinde tutar.
    ikinci yol, hizmet ruhu nedeniyle ortaklık oluşturmuş yarış gurubu tarafından seçilmiştir. biz, bizim tarafımızda, tarafsız nedeni onayladık ve kendimizi birkaç yıl önce insan gücünü temsil eden kişilere tanıttık, onlar bizim kendilerine uzanmış elimizi kendi stratejik görüşleriyle bağdaşmayacağı bahanesiyle reddettiler. işte bu nedenle bugün temsilcilerin araya girmesi olmadan bireylerin kendi seçimlerini yapma zamanıdır.
    negatif varlıklar, bölme yöntemiyle görünenin arkasından yönetimlerini her türlü bedeli ödemeye hazır sürdürmektedirler, çünkü saltanatları söz konusudur! aynı zamanda sizi yönetenleri de bölüyorlar. güçlerini, içinizde yarattıkları güvensizlik ve korku yeteneklerinden alıyorlar. bu, sizin kozmik doğanızı hatırı sayılır biçimde zedelemektedir. eğer bu kişilerin yönlendirmeleri ve öğretileri kendi en üst noktasına ulaşmamış ve önümüzdeki birkaç yıl içinde sapkınlıkları ve öldürücü planları hayata geçecek duruma gelmiyor olsaydı bu mesajın da önemi olmayacaktı.
    onların belirledikleri sürecin sonu yakındır ve insanlık yakın dönemde büyük acılar çekecektir. özgür iradenizin paha biçilmez değerinin farkında olun, size bir alternatif sunuyoruz. size daha sağlıklı görünen bir evren ve yaşam, yapıcı etkileşim, dürüst ve kardeşçe ilişkiler, teknik bilgi, acının kökünü kurutmak, bağımsız güçlerin denetlenmiş çalışması, enerjinin yeni şekillerine ulaşabilmeniz ve sonuç olarak da bilinci daha iyi kavramanız gibi olanaklar sağlayabiliriz. sizin ortak ve bireysel korkularınızı aşmanızı sağlayamaz, sizin seçmediğiniz yasaları sizin için oluşturamayız. birey olarak ve ortak çaba göstererek kendi istediğiniz dünyayı yaratmak ve ruhun yeni göklerinin serüvenlerini yaşamak için kendiniz çalışmalısınız.

    böyle bir temasa geçmeye karar verirseniz, evrenin bu bölgesinde kardeşlik dengesinin koruyucusu olmanın büyük sevincini yaşayacağız. karşılıklı ve verimli diplomatik alışverişler yanında kendi yeteneğinizi birleştirmenizin coşkusunu, başarınızın yoğun sevincini ve mutluluğunu duyacağız. sevinç duymak evrende kutsal olarak tanımlanır. peki size hangi soruyu soruyoruz? “bizim ortaya çıkmamızı ister misiniz?” bu soruyu nasıl yanıtlarsınız? ruhun gerçeği, telepatik yolla okunabilir.
    kendinize sadece bu soruyu açık biçimde sorup yine kendi seçiminize göre ister birey, ister grup olarak yanıtınızı yine açık ve net olarak vermeniz gerekir. soruyu sormanızın akabinde evet veya hayır derken bir kentin merkezinde ya da bir çölün ortasında olmanız yanıtınızın değerini etkilemez! sadece kendinizle konuşur gibi ama mesajı düşünerek bunu yapabilirsiniz.
    sadece birkaç kelime içeren bu evrensel soru kendi bağlamına konulduğunda güçlü bir anlam ifade eder. bunu yaparken duraksayıp tereddüt etmeyin. işte bu nedenle de sakin bir biçimde ve tüm vicdanınızı katarak üzerinde düşünmelisiniz. yanıtınızın soruyla mükemmel biçimde birleşip bütünleşmesi için mesajı bir kez daha okuduktan sonra yanıtı vermeniz önerilir. bunun için acele etmeyin. nefes alın ve tüm özgür irade gücünüzün sizi sarmasına izin verin. kim ve ne olduğunuzun onurunu duyun!
    sizi güçsüzleştiren sorunları birkaç dakika için unutun ki kendiniz olabilin. ortaya çıkan gücü hissedin. siz kendi denetiminizdesiniz. tek bir düşünce, tek bir yanıt sizin yakın geleceğinizi öyle ya da böyle muazzam biçimde değiştirebilir. kendi iç sesinize sorarak bizim sizin maddi alanınızda görünmemize ilişkin aldığınız bireysel ve bağımsız kararınıza bağlı olarak sizin maddi planınızda açık gün ışığında görünmemiz bizim için çok değerli ve gereklidir. yürekten ve kendi isteğinizle yaptığınız içten dileğiniz, her zaman gönderdiğiniz kişilerce algılanır.
    insanlığın doğuşunu kardeşlikle kolaylaştırabilirsiniz. sizin düşünürlerinizden biri bir keresinde şöyle demişti: “bana bir el verin-tutun ve ben dünya’yı kaldırayım”. bu mesaj yaygınlaştırıldığında el-tutmanın gücünü kazanacak, biz ışık-yılları uzunluğundaki maniveladakiler ve siz dünya’yı kaldıracak ustalar… bizim ortaya çıkmamız önemlidir. olumlu kararın sonuçları ne olabilir? bizim için, olumlu ortak kararın sonucu gökyüzünüzde ve dünya üzerinde bir çok gemimizin materyalize olmasıdır. sizin için, böyle bir durumun emin olduğunuz şeylerden süratle vazgeçmenizi doğrudan etkileyecek olmasıdır. basit, şüpheleri ortadan kaldıran görsel iletişim geleceğinize çok büyük ölçüde yansıyacak, daha çok bilgi, sonsuza dek değişmiş olacaktır.
    toplumunuzdaki kurumlar her alanda tamamen ve köklü değişimlere uğrayacaklar ve güç bireyselleşecektir çünkü bizim de yaşamakta olduğumuzu göreceksiniz. kendi değerlerinizi somut bir biçimde değiştireceksiniz. bizim gösterdiğimiz “bilinmeyen” karşısında insanlık tekil aileyi oluşturacaktır ki bizim için işin en önemli kısmı budur. tehlike yavaşça eriyip evlerinizi terk edecek, çünkü siz dolaylı olarak istenmeyenin yani bizim “üçüncü parti” diye adlandırdıklarımızın karşısında bir güç oluşturacaksınız. şimdiki durumda aç olan gülümseyemez, korku dolu olan bize hoşgeldiniz diyemez. biz erkeklerin, kadınların ve çocukların içlerinde taşıdıkları ışığa karşın kendi bedenlerinde ve yüreklerinde yine de bu denli yoksunluk içinde olmalarından büyük üzüntü duyuyoruz. bu ışık sizin geleceğiniz olabilir. ilişkimiz gelişmeye açıktır.
    durum her ne olursa olsun, siz kendi yüreğiniz ve ruhunuzun bilirkişisisiniz! seçiminiz ne olursa olsun, saygıdeğerdir ve saygı görecektir. kararınız ne olursa olsun onu ortaya koymalısınız. siz kendi iç sesinize ve sezgilerinize sormalısınız. işte asıl olan budur! binlerce yıl sonra, bir gün, bu seçim kaçınılmaz olacaktı: iki bilinmeyenden birini seçmek.
    bu mesajı geniş kitlelere yayın. bu sizin geleceğinizi ve milenyumlar ölçeğinde geri dönüşü olmayan tarihsel gidişi etkileyecektir. aksi halde bir çok yıl, hiç değilse bir nesil sonraki bir zamana yeni bir fırsat olarak ertelenecektir, eğer hayatta kalırsa tabii. seçmemek diğer kişilerin seçimi içindedir. diğerlerini bilgilendirmemek, haberdar etmemek birinin beklentisine zıt bir sonucun ortaya çıkması riskini getirecektir. kayıtsız kalmak birinin özgür iradesinden vaz geçmesidir. hepsi sizin geleceğiniz için.
    evrende bireysel her bir istek önemsenir. siz hala kendi yazgınızın mimarısınız…
    bizim ortaya çıkmamızı ister misiniz? …."

    edit: yazıyı saçma bile bulsa sonuna kadar okuyan güzel insanlara selam olsun."

    Alıntı
  • Öykü Otobüsü: #32743786
    Yolcu listesi: http://i.hizliresim.com/g6GR0O.jpg
    Öykünün ilk kısmı : #33619327

    Bağlantılı öyküler :
    #33861382 - #32867531

    Su krizini atlattıktan sonra yol arkadaşım da ben de kitaplarımıza dönüyoruz. Zaten ses tonundaki biraz abartmadın mı tınısından da hoşlanmadım. Tabi üzerine sıcak su dökülüp yanan benim!

    Kulaklığımı takıp bir süre okuduktan sonra okuduğum cümleleri anlayamadığımı fark ediyorum. Aklım yine yolculuğa çıkmış.

    Ne yapıyorum ki ne işim var benim Hatay’da? Yeni bir başlangıç mı çıktığım yolculuk, yeni bir hüsrana mı gebe? Uzun uzun irdelemedim sadece olacağına bırakmak istedim, işte gidiyorum. Onca yıl geçti üzerinden hala aynı mı ki her şey? Ben aynı mıyım ki? Uzaktayken kolaydı tabi attım tuttum, ne diyeceğim şimdi gidince? Karşılaşınca...?

    “Ben geldim!” ? Saçma! Sanki görmüyor benim geldiğimi.
    “Çağırdın geldim.”? Hayır bu da saçma sanki sırf çağırdı diye gidiyormuşum gibi.

    Bu yolculuğun sonunda pişman olmak da var ama artık yola çıkıldı. Bunları zaten düşünmedim mi? Aklımın tiyatrosunda bin bir senaryo oynatıp, artısını eksisini hesaba katıp çıktım bu yolculuğa. Ne olacaksa olacak, ne yaşayacaksam yaşayacağım. En kötü üzerinden biraz geçtiğinde bu yolculuğu ve Hatay’da geçirdiğim bir kaç günü hatıra olarak saklarım, amaaan düşün düşün sonu yok.

    “Gelmek istedim, seni görmek için. En son görüştüğümüzde kararını ver öyle gel demiştin. O zamandan sonra çok düşündüm, işte yanındayım. “

    Bu cevap hoşuna gider biliyorum, güler hatta ben bunları söylediğimde, ciddi meseleleri ciddi konuşamadık ki hiç.

    Kimselere demedim neden gidiyorum, aklımı karıştırmalarını istemediğim için. Neden sen gidiyorsun? Neden gidiyorsun? Neden o gelmedi? Kaç sene geçmiş üzerinden… Bu hesaplara girmek istemedim o yüzden de demedim ki ben Hatay’a gidiyorum, şunları bunları konuştuk. Gidip görmek, gidip yaşamak kararımı buna göre vermek istiyorum.

    Bir parça endişeyle karışık heyecan hissediyorum. Gerginim her an kopacak bir tel misali.

    Yanımda bir hareketlilik sezerek daldığım düşüncelerimden otobüsün içine dönüyorum. Semih Bey o sırada hışımla ayağa fırlıyor, ne oldu yahu kulaklık takılıyken bir şey mi dedi bana da anlamadım diye düşünürken sesi çıkabildiğine bağırmaya başlıyor;

    "ULAN MEMLEKET SİZİN GİBİLER YÜZÜNDEN İLERLEYEMİYOR. YETER ARTIK, BIRAKIN MİLLETİN SAF DUYGULARIYLA OYNAMAYI. KÖRÜM DİYE DUYGU SÖMÜRÜSÜ YAPIYORSUN, BİR GÖZÜNLE DE YANDAKİ KADINA BAKIYORSUN. AYIP ULAN AYIP!"

    Önümüzdeki ve arkamızdaki koltuklarda oturanların da ilgisini çekiyor bağrışı, herkes merakla bir Semih’e bir kör yolcuya bakıyor.

    “Yuuhh kör adam kör değil miymiiişşşş!!” diye ben de bağırıyorum şaşkınlıkla.

    Semih Bey’in “Yok ya ne körü baksanıza elf gibi keskin gözleri maşallah iki saattir sizi kesip duruyor yandan pis herif!! Yok şöyle kokuyor böyle kokuyor..!!” demesiyle kan beynime sıçrıyor.

    “BANA BAK GEBERTİRİM SENİ PİSS SAPIK!! ŞEYTAN DİYOR Kİ KAFASINI GÖZÜNÜ PATLAT. BİZ DE VİCDAN YAPIYORUZ İKİ SAATTİR KÖR ADAMCAĞIZ ÇAYI KAHVEYİ İÇERKEN YANINDAKİ SAKALLI ADAM YARDIM ETMEK ZORUNDA KALIYOR DİYE. UTANMAZ AYIP DEĞİL Mİ ADAM KAHVEYİ AĞZINA TUTTU BE!!”

    “Yaa ayıp ediyorsunuz hanımefendi bir dakika… “

    Sakallı adam da şaşkınlıktan bembeyaz kesmiş.

    “Gerçekten çok şaşkınım bu nasıl bir terbiyesizlik, nasıl utanmazlık. Ama işte toplum bu hale neden geldi durup düşünmek lazım. Dolandırıcılık, yalancılık, riyakarlık, çakallık kanınıza işlemiş efendim!! Tühh rezil herif seni. Seni utanmaz. Nedir senin amacın insan niye böyle bir yalan söyleme ihtiyacı hisseder!? Anlayamıyorum abicim. “

    “ Necip dur bi…”

    “ Sus!! Durmuş!! Ağzını burnunu kırmadığıma dua et. Saf gibi dinleyip üzüldüm sana bir de ahlaksız herif!” adı Necip olan adam, yanındakine bir yumruk savurmamak için kendini zor tutuyormuş gibi gözüküyor. Yanımdaki Semih Bey ise Necip denen adamdan daha da sinirli. Ben de adamı parçalamamak için zor duruyorum. Kan kokusunu tatsın bakalım bir de tanıyor mu görelim!

    “Gel ulan buraya!!”
    “Ayhh!! Semih Bey bir saniye ayağıma basıyorsunuz!” diye çığlık atıyorum.
    “BİR DAKKA SAYIN YOLCUĞLARIMIZ, Nolyorsunuzğğhh!”
    “Muavin bey bu adam kör numarası yapıp karıya kıza sarkıntılık ediyor.”
    “Vay ben senin…” deyip adamın yakasına yapışıveriyor muavin. “Doğru mu diyor bu adam yalan mı yapıyon lan sen?”
    “O tam öyle değil muavin bey kardeşim..”

    Arkadan birileri daha karışıyor olaya, neyin ne olduğunu anlamadan;

    “Aaa kör adama utanmıyor musunuz saldırmaya!”
    “Kör falan değil o!” diye bağırıyorum.
    “Püüü! Bir de yüzüne karşı kör deyip rencide ediyorlar adamcağızı.”
    “Ablacım kör adam manalı manalı bakar mı rica ediyorum anlamadan cevap verme!” diye Semih Bey de beni destekliyor.
    “Sensin abla! Kime abla diyosun sen. Nerden ablan oluyorum ben senin!” Sen kimsin de bana emirli cümleler kullanıyorsun, terbiyesizz!” derken Semih’e saldırmaya başlıyor.

    1 numaradaki yolcu da “Ya teyze bıraksana adamın yakasını!” deyince kadın hepten çıldırıyor ve bir anda nasıl oluyor anlayamıyorum hepimiz birbirimize giriveriyoruz.

    Her kafadan bir ses çıktığı için kimin ne dediği anlaşılmıyor ama küfürler, hakaretler, tehditler havada uçuşuyor. Olay adeta kör adamdan çıkıp mahalle kavgasına dönüşüyor. Kim kimi bulursa saldırıyor, kavga büyüyor. Ben o arada fırsattan istifade bizi ayırmaya uğraşan, arada da nasibini alan muavine de geçiriyorum bir kaç tane. Sıcak suyun öcünü de alıyorum karışıklıkta. :)

    O kargaşada otobüsten indiğimizin hayal meyal farkındayım. Boğuşmaktan herkes soluk soluğa, yaka paça dağılmış, suratlar pancar gibi olmuş.

    “Evlatlar kendinize gelin ne bu hal ne oluyorsunuz!”
    “Hayri baba bu 7 numaradaki adam kör tahliti yapıp karıya kıza sarkıyomuş. Bi de yanındaki adam bunun ağzına mı etmiş ne öyyle bişeler, ben de tam anlayamadım ama bu 7 numaradaki tam bi pisslikkk çıktığ. Uff anam suratımı yolmuş biri zaten! Çok fena yanıyo.”
    “Ağzına etmek falan ne biçim konuşuyorsunuz muavin bey.”
    “Ya sen ne arsız adamsın hala konuşuyor musun?”
    “Semih Bey bir sakin olursanız anlatacağım.”
    “Birader gözlerini bilemem de kulakların pek bir keskinmiş.” diye söze karışıyor 2 numarada oturan papaz.

    Semih de ondan cesaret alıp tekrar bağırmaya başlıyor.

    “Ya dimii? Tazı gibi kokluyor hem de tazı gibi de duyuyor maşallahı var!”
    “Birader maşallah inşallah bunlar hep arap bozması.” diye alakasız bir laf karıştırıyor araya 1 numaradaki satanist gibi olan tip.
    “Dua et sen Hayri kaptana!” diye yine bağırıyor Semih.
    “Kaptan bu adamla daha bir dakika geçiremem ben, terbiyesiz herif ağzına besledim bunu acıdım da haline. Yok sevdiği varmış terk etmiş, deney yapmışlar da... Bir deney de ben yapayım üzerinde diyorum. Kendimi zor tutuyorum okkalı bir tokat çakmamak için kendisine!”
    “Durun evlatlar bir sakin olun neyin ne olduğunu anlayalım.”
    “Hah kaptan ne güzel diyor, kızgınsınız bana saygı duyuyorum fakat belki geçerli bir sebebim vardı, dinlemiyorsunuz ki…”

    Semih “Bak hala ne diyor ya, başlatma saygına maygına!!” deyip adamın üzerine yürümeye davranıyor ama satanist tipli ile papaz kılıklı olan “Uyma dostum boşver, bi sakin ol!” deyip tutuyorlar, Hayri Kaptan da araya girip durdurmaya çalışıyor. Bu arada sahte kör ellerini kaldırmış, kafasını omuzlarının arasına kıstırmış gelecek muhtemel bir darbeden kendisini koruma pozisyonu almış bu durumdan zarar almadan çıkabilecek mi kestirmeye çalışıyor. Yüz ifadesi çokça endişeli, ee zaten nasıl olsun ben de insanları kandırıp duygularıyla oynasam linç yerim diye üç buçuk atardım herhalde. Yalancı pislik!

    Bir türlü sakinleşemeyen Semih’e dönüp “Semih Bey ben muavine kızınca “Uzun yılcılıklarda insının daha iradeli ve sinirlerine hakim olmısı girekiyor…” diye akıl veriyordunuz az evvel pek bir iradeliymişsiniz siz de.” diyorum.

    Diyorum ve film bir kez daha kopuyor. Körden hıncını daha alamamışken üstüne de ben sinir edince hepten çığrından çıkıyor Semih.

    “Bu otobüsteki herkes mi manyak ya şeytanın otobüsü sanki hangi koltuğa baksan sorunlu sorunlu tipler.”


    “Evlat sakin olmazsan atmak zorunda kalıcam bak seni otobüsten.”
    “Hele bir deneyin bakalım nasıl süründürüyorum sizi mahkemelerde! Avukatım ben avukat dava ederim sizi Hayri Beeeeey!”
    “Senin avukatlığın bana sökmez ulan git istediğin yere şikayet et! Otobüs Hatay’a varana kadar bu otobüsün kanunu da avukatı da mahkemesi de benim.”
    “Kamera şakası falan mı bu ya? Aklımı mı oynatıyorum ben yoksa?İnsanları kandıran bu adam yerine beni mi atacaksınız? ZATEN HEP BÖYLE OLUR DOĞRU SÖYLEYENİ DOKUZ KÖYDEN KOVARLAR DİYE BOŞA DEMEMİŞLER!”

    “Kamil ver oğlum şunun valizini, sakinleşmeyecek bu belli, almıyoruz bunu otobüse kalsın burda.”

    “Tamam babam sen ne dersen o!” diye koşup valizi getiriyor muavin aynı zamanda da pis pis, yapış yapış sırıtıyor. Bu da kimin tarafında belli değil 10 dakika önce Semih’le bir olup sahte körü tartaklamıştı, kaos düşkünü müdür nedir!!.

    “Yazık Hayri baba yaa napacak adam yolun ortasında, atmasaydınız.” diye engellemeye çalışıyor 2 numaradaki papaz kılıklı herif ama şoför çok sinirlendi belli. Apar topar eşyalarını verip itirazları da takmayan Hayri şoför;

    “Avukat beye eşlik etmek isteyen varsa beklesin burada. Biz Hatay’a gidiyoruz.” deyip dönüp arkasını biniyor otobüsüne. Vira bismillah deyip çalıştırıyor aracı. Yol ortasında kalmak cazip gelmiyor, Hayri kaptan da dediğini yapacak birisine benziyor. Kusura bakma, hayret bir şey ve pek çok çeşit itiraz cümlesi ile otobüse geri biniyoruz.

    Semih de binmek istiyor ama Kamil sımsıkı sarılmış belinden kıpırdaması mümkün değil, bağırıyor çağırıyor ama Kamil tın. Herkes bindikten sonra Semih’i yolun kenarına savurup koşarak otobüse biniyor. Bu kadar sinirli olmasam komik bir sahne aslında.

    Camdan Semih’e bakıyorum, hala tehditler savuruyor arabanın yanından koşuyor ama Hayri kaptan kapıları açmıyor ve Semih’i orada bırakıp yola devam ediyoruz. Ediyoruz da ne ben ne adının Necip olduğunu öğrendiğim sakallı, bu sahtekar ile yanyana oturmak istemiyoruz. Göz göze geliyoruz, bir söz söylemeye gerek kalmadan anlıyoruz ki derdimiz ortak. Aynı anda yerlerimizden kalkıp usulca kaptanın yanına gidiyoruz. Bu sahtekar, sapık adamı yanımızda istemediğimizi söylüyoruz.

    “Kaptan avukat sinirlendi otobüsün huzurunu bozuyor diye orada bıraktın da Hatay’a kadar bu sahtekar adamla nasıl gideceğiz. Bütün otobüs cephe aldı şuanda adama.”
    “Dur hanım kızım vardır bir bildiğim. Biz bu yolları haybeye eskitmedik! İlerde ilçe karakoluna gidip jandarmaya teslim edeceğim sahtekarı.”
    “O zamana kadar ben o sahtekarla oturmak istemiyorum Hayri kaptan, yer değiştirebilir miyiz?”
    “Oğlum kimin yanına koyayım onu şimdi, kimin yanına koysam sıkıntı. Az daha sabret.”
    “En arka 4lü boş atalım oraya tek başına olmaz mı?” diyorum.

    “ Kamiilll! diye sesleniyor. “Bak oğlum bana.”

    Aksiyon kokusunu alan muavin hemen yanımızda bitiveriyor.
    “Buyur baba?”
    “Şu sahtekar yok mu kör numarası yapan bunlar onunl yanyana oturmak istemiyorlar oğlum adamı arkadaki boş koltuklara oturtuver. “
    “Tamam baba, hallediyom.”

    Yine o uyuz sırıtışı takıyor yüzüne, sanki gizli bir iş çeviriyor da işler de tam istediği gibi gidiyormuş gibi.Çarpıveresim var ağzının ortasına! Zaten kör yaratıktan da sinirimi alamadım. Birlikte koltuğuma doğru ilerliyoruz, Osman denen sahtekar hala Necip Bey’e bir takım açıklamalar yapmaya uğraşıyor fakat Necip hiç oralı değil.

    “Kalk!” diyor Kamil “Arka koltuğa geç.”
    “Benim yerim burası sonuçta neden başka yere oturuyorum.”
    “Hadi kardaşım uğraştırma beni. Kalk lan dua et mapusta neyinh değilsin, Hayri Baba’ya dua et.”
    “Zorla kaldıramazsınız beni ben bu koltuk için bilet aldım, bak bilette bu koltuğa sigorta yapmışlar benim adıma, ya kaza maza olursa ben oraya oturmayacağım.”

    “Pess” diyorum dönüp bana bakıyor.

    “Bilader benim sinirimi zıplatma, kalk leyn geç arka koltuğa diyorum.”
    “Sen cidden ne kadar arsızsın ya bana o kadar yalan zırvaladıktan sonra saatlerce yanımda oturmaya devam mı edeceksin, hiç sıkılman utanman yok di mi?”
    “Necip konuşmama fırsat vermedin ki anlatıcam diyorum.”
    “Anlatırsın cağnım anlatırsın hadi kalkğ uraştırma beni bak kötü olacak demedi deme.”
    “Kalkmıy…” lafını bitiremeden daha muavin yakasından tuttuğu gibi çekiyor koltuktan.
    Aaaaağğ!! sesleri eşliğinde ve sahtekarın “Dur napıyosun, çek ellerini.” bağırışları arasında sürükleye sürükleye arka koltuğa götürüp koltuğa fırlattı adamı. Koltuğa fırlattığında üzerine abandığını gözlemliyorum, en arkada olduklarından muavinin dediklerini duyamıyorum ama muavin doğrulduğunda sahte körün yüzündeki korkmuş ifadeyi görüyorum. Ne demiş olabilir ki bu yapışık adama da adam böyle korkmuş olabilir, jandarmaya bırakacaklarını falan söyledi heralde. Neyse kurtulduk, Necip Bey’e bakıyorum iç çekip kör şeytan der gibi kafasını sallayıp yerine oturuyor. Ben de cam kenarına yanaşıyorum iki koltukta benim şuanda. Olan Semih’ oldu diye geçiyor içimden.

    Nasıl bir yolculuk oluyor böyle, yolun yarısına varamadan olaylar olaylar… Telefonumun titremesi üzerine cebimden çıkartıp bakıyorum. Whatsapp mesajı gelmiş, “Napıyorsun nasıl gidiyor yolculuk? Nerelerdesiniz?”

    “Bilmiyorum nerelerdeyiz de neler neler oldu bir bilsen, otobüs birbirine girdi, ortalık karıştı ama şimdi yatıştı. Şeytan otobüsün içinde dolaşıyor sanki… Buluştuğumuzda anlatırım ne olduğunu. Varabilirsem sağ salim tabii.”

    “Yapma yaa.. İyisin dimi? Tek parça gel, şeytan varsa da tuz falan dök. :)” Gülümsüyorum bu cevaba, birlikte izlediğimiz Supernatural diye bir diziye gönderme yapmış.

    “Şeytanın hangisi olduğunu bulursam çevresine tuz çemberi yaparım, iyi hatırlattın. :D :D “
    “İyi benim az işlerim var, molada ararsın beni, kimseye bulaşma :) başını belaya sokmadan gel. :) Zaman kısaldıkça sabırsızlığım artıyor. Özledim seni....”

    Ben de onu özledim. Yıllardan sonra yüz yüze ilk görüşmemiz olacak. Yarım kalanları tamamlayacağız, karamsar düşüncelerimi bastıran bir umut yerleşiyor içime. İster şeytan uğraşsın şimdi, ister sahte körler yüzünden otobüs birbirine girsin, isterse muavin saçmalasın. Keyfimi kaçıramaz hiç birisi.

    “Ben de seni özledim.” cevabını gönderiyorum, kulaklığı tekrar telefona takıp, kitabımı kucağıma alıyorum ve bir müzik seçip tüm arbedeyi geride bırakıyorum.

    https://youtu.be/HBOqfS5VC3U
  • Bugün itibariyle 1.yilimi doldurmaktayim.Çok garip biraz da buruk bir his kaplıyor nedense yüreğimi.Çok şey yazmak isteyip de aynı anda hiçbir şey yazmama isteğiyle dolu içim.Yine de an'larin hatırı üzerimde kalmasın diye bugünkü tarihe müsaadenizle şerh düşmek istiyorum.

    Hafizami yoklayip geriye doğru sardığımda günleri 1k'nin bana kattıkları hiç şüphesiz tartışılmaz.Kitap okumayı seviyordum ancak bu platform sayesinde daha bilinçli bir okuma yaparak yol haritamı cizmis oldum.En azından nasıl bir güzergah izleyeceğim konusunda yol emniyetimi sağlama noktasında fikir edinmiş oldum.Bu bana göre önemli bir mevzu hani şairin dediği gibi "zaman kısa,yol uzun,ben yorgunum" misali :)) vakit kısa
    ,okunacak kitap sayısı çok kendime iyilik etmek istiyorsam şayet; en değerli vaktimi yanlış kitaplarla israf ederek zamanımı heba etmek istemiyorum.Yine de derin okuma boyutuna gecemedim henüz.Nitelikli okurlar var okudugunun hakkını veren.Gercekten gerek yorumlar gerekse incelemeler sayesinde zihnimde temeli cok da sağlam olmasa bile bir inşaat oluşmaya basladi heybemde biriktirdiklerimle. Bilenler bilir siteye kayıt olduğumdan beri buradaki okuduklarimi sadece okuma ceteleme eklemek istedim.Unutkanim yenilenmek ve tazelenmek için önemli bir fırsat oldu benim için.

    Okumanın yanı sıra yazmak,kendimi ,hislerimi ifade etmek noktasında da sitenin önemli bir katkısı oldu.Yazmaya cesaret kazandım bir nevi.Kalbimin kapilarini actim yani misafir ettim sizi bazen gonulden :)) Cünkü okumuş olduğumuz her bir kelime eğer dikkatimizi verirsek; biz farkında olmasak bile bilincimizde veya kalbimizde bir şekilde tohum olarak saklı güzellikleri bünyesinde barindirarak zamanı geldiğinde çok farklı şekillerde meyvesini vererek tezahür edecektir.Buna inandım ve bir şekilde yazmak noktasında ,inceleme ise şayet adı ne derseniz bilemiyorum o noktada azmetmek istedim.Profesyonel degilim kesinlikle.Ama edebihayat'ı seviyorum.Edebiyat demedim dikkat ederseniz edebihayat çünkü okuduklarimi adeta yaşayan birisi olduğum için 'yasama ve gönüllere dokunmak ' en büyük mutlulugum.Hislerini kaybetmiş bir dünyada, duygulara biraz da söz hakkı vermek istedim çok mu ?

    Bundan dolayı yazmak eylemine de ayrı bir ehemmiyet verdim.Okuduklarim uçmasın ,gönlümde demlensin diye.Ancak son zamanlarda bu isteğim de azaldı.Yazmayi azalttim yani bilincli olarak.Beklentiler de yoruyor insanı galiba.Bu şekilde kafam daha rahatmis onu fark ettim.

    Şiir okuma alışkanlığım yoktu buradaki şiirsever kitap dostları vesilesiyle tabiki şiir okudukça ayrı bir iştahım arttı.Sayelerinde şiir okuma alışkanlığı kazandım.Ve gerçekten de kalbimin gidasiz kaldığını hissettiğim anda bir koşu gidip dizelere tutunmak, yüreğimin dehlizlerine beraber kulaç atmak muhteşem bir duygu.İyi ki şiirler var kalbinizin en gizli siginaklarina sahit olup;sessiz ve dilsiz çok güzel tercümanlık yapıyorlar.Savurup dagitmiyorlar sizi bilakis derleyip toparliyorlar,iyilestiriyorlar..
    Hmm..bir de İzdiham var tabiki.O da en başta Ferman Bey ve izdihamistler :) vesilesiyle oldu.Minnettarim.Neydi kalbi olana zormuş yaşamak ? :)) Buradan çıkıyorum girince içerisine, çıkmak zor biliyorsunuz.Bu konuda uzuunca fikirlerime sahitsiniz zaten.

    Erhan Bey vesilesiyle gerçekten emekleri çok üzerimizde,
    çabalari ortada.Sitede gercek manada kıymetinin bilinmesi önde gelen isimlerden.Belki farklı isimler de vardır ancak Erhan Bey birikimlerini paylaşma noktasında cömert bir insan.Verici yani.Her ne kadar tembel bir öğrenci olsam da :)) Sayesinde öykü denen bir türden aynel yakin haberim oldu.Neden öyle söylüyorum çünkü uzak bir türdü benim için.Daha doğru bir ifadeyle tanimiyordum.Gayretiyle öykü ve öykücülere başlangıç dahi olsa bir merhaba diyebildim.Yazmaya heveslendirdi şahsen beni.Biliyorum bu konuda zerre kabiliyetim yok ama emeklerini gördükçe vaktimi ayirmak istedim.En önemlisi sevdim öykü türünü.Yasamla iç içe çünkü.Hayata ve insanlara karşı daha farklı bir gözlem yeteneği kazandığımi düşünüyorum artı bir özellik olarak.

    Rengarenk bir aile burası kitap dostları.Mavisi de mevcut ,pembesi ,moru da...Siyahı da var tabiki.Bazen çok sivri,keskin,gönüllere paldır küldür girip kanatan üsluplarla karşılaşınca üzüldüm tabiki.Ancak herkes kendisine yakışanı yapıyor bunu da unutmamak gerekir.Bazen yorumlarda öyle cümleler görüyorum ki ben utanıyorum başkalarının yerine.Bir gönlü incitmek bu kadar ucuz olmamalı arkadaslar.Sanal alem diye görmüyoruz bilmiyoruz diye har vurup harman savurmak , yakıp yıkmak karakterinize ayrı bir anlam katmiyor emin olun.Sizi daha bir farkli gostermiyor yani.Olanı daha bir öne cikariyor.Sadece ikiyüzlülüğünüzü biraz daha kuvvetlendiriyor.Mevcut karakterinize netlik katarak kimliğinizi daha bir görünür hale getiriyor.Kelimeler mananın taşıyıcısı değil midir neticede.Yüregimizden geçenlere dilimiz sadece tercümanlık yapıyor unutmayalım.Kirliyse yüreğimiz berrak bir hitabet zaten olmaz!

    Dedim ya rengarenk diye.Guvenimi ve samimiyetimi kaybettiğim,insanlarla arama mesafe koyduğum belki de uzaklaştığım anlar da oldu.Hatta siteye karşı bir soğukluk.İctenlik benim için çok önemli bir duygu arkadaşlar.Özü sözü bir olmak ,şeffaf olmak yani.Bazi arkadaşlarla aramıza mesafe girdi ancak rahat olsunlar benden yana bu sadece etki- tepki meselesi.Samimiyetsizligi kelimeler üzerinden bile olsa fark eden hassas bir alıcıya sahibim.Benim de istemeden bile olsa kırdığım arkadaşlar varsa özür diliyorum gerçekten bilin ki istemeden oldu.Ama arkadaşlar şunu unutmayalım bir hayatın içinde binbir hayat yaşayan ,bambaşka imtihanlarla meşgul olan kitap dostlarımız var.Herkes her şeyi elbette ki bilmiyor."Bizim birbirimizi yargılamaya değil ,anlamaya ihtiyacımız var."Anlasilmak da değil mesele inanın saygı sadece saygı duyulsun en büyük iyilik bu zannediyorum.

    Bizim parçalamaya değil zaten imtihanlarimizda bölük pörçük olmuşuz tamamlamaya ihtiyacımız var.Fikirler yönüyle zengin bir hazine burası.Herkesten alacagimiz bir yön muhakkak vardır.Birbirimize 'katkı' sağlayarak cogalacagimiz,muhabbette ittifak edeceğimiz yönler vardır muhakkak.Bundan dolayı bir dizide geçtiği gibi "Farklılık kötü bir şey değil ,alışkın olmadığınızdır" diye bizim zihin konforumuza aykırılık teşkil ediyor diye gerek fikirler gerekse özel gereksinimler yönüyle kimseyi itmeye ,dişlamaya hakkımız yok.Fikirlere açık olmak gerekiyor arkadaşlar bir psikoloğun dediği gibi daha önce de paylasmistim " aynı düşüncedeki insanlar ruhunuza,farklı düşüncedeki kişiler zihninize iyi gelir" diye bunu düstur edinebiliriz .Bizim birbirimizi itmeye değil ,sımsıkı tutmaya ihtiyacimiz var .

    Bana kizmayin arkadaşlar madem kitap dostuyuz bu serzenislerim inanin en başta kendi nefsime..Demek ki rahatsız olmuşum ki kalbimin sızlanması ondan.Bir de okuyup da değer veren arkadaslara ortak bir mesajım olsun sağ olun hediye noktasında çok dusuncelisiniz ancak prensip olarak kabul edemiyorum.Lutfen bu kararima saygı duyulsun arkadaslar😪Bu arada gerçekten takip etme noktasında kitap dostlarini buradaki amaçlarını asmadiklari müddetçe herhangi bir elemeye tabi tutmuyorum.Beni takibe deger gorduyseniz ayrica tesekkur ederim.Ancak edebiyat alaninda cok yeniyim,acemiyim yani bilginiz olsun.Cok takipcim olsun diye de bir derdim yok.Ancak gönül ister ki herkesin fikirlerine misafir olayım ama yetişemiyorum arkadaşlar.Bir de uzuldugum takip edip edip sonra takipten cikarak kendisine kişi kazandırdığını düsünen egosunu tatmin eden arkadaslar inanin fark ediliyorsunuz.Bunun icin ozel bir çaba harcamadim.Bir vesileyle sayfalarina bir girdim, karsima çıktı yani. Haber vereyim eger vakit bulursam cikacagim onlari takipten :)) Zaten karar aldım kendimce çok fazla girmeyecegim çok da inceleme vs.yapmayi düşünmüyorum.Gerektigi kadar ,değeri kadar.En güzeli sonra kendim üzülüyorum.Ancak alintisini tekrardan paylaştıgim için engellemeler veya ideolojimden dolayı akreditasyona maruz kalmak üzücü yani arkadaşlar.Hayir sadece anlamlandiramiyorum.Okuyan insana yakistiramiyorum..Kelama yasak konulması acizligi !

    Son olarak çok değerli dostlar tanıdım 20-25 kişi ...Tek tek isimlerini yazmak isterdim ama unutacağım isim çıkarsa diye tedirginim.Birisi var ki cok özel.Zaten biliyorsunuz.Sitede bu tarz güzel dostluklar da biriktirebilirsiniz yani.Sahsen benim bile ümidim yoktu ama oldu yani :))Ama suradan cikarimda bulunabilirsiniz bence kiminle gönüllü olarak etkileşimde bulunuyorsam bir şekilde o insan ve de fikirleri benim için değerlidir.Samimiyeti ve karakteri yönüyle taktir ediyorum zaten bazı arkadaşları.İyi ki varsiniz.İnanin burasi da sizinle guzel.Cekilmiyor yoksa baska türlü.İnsan insanin sozunde dinlenirmis ya bazen bir söz,bir dokunus,bir hasbihal iyi gelebiliyor emin olun.Yazarin dediği gibi; Bizi kendimizden gecirecek olana değil,kendimize getirecek olana ihtiyacimiz var.Bizi iyileştirecek olana, hatırlatacak olana,derleyip toplayacak olana ihtiyacımız var be arkadaşlar.

    Not: Biraz uzun oldu ama farkında değilim.Hakkinizi helal edin.İçimden geçenleri dillendirmek istedim sadece.
  • Sorunun temel kaynağı; yaşadıklarımızı doğal bir süreçmiş gibi kabulleniyor olmamız…

    ‘‘Keşke başka bir dönemde yaşasaydım’’ diyenleri duymuşsunuzdur. Belki de kendinizi bunu söylerken bulmuşsunuzdur. Bu bir tür bırakıp gitme, kaçma isteği; insanın arkasına bakmadan bu devirden uzaklaşma beklentisidir… Belki de kendi zamanımızdan kaçıp, başka devirlerde var olma düşüncesinin en yaygın olduğu çağda yaşıyoruz.
    Bırakın başka bir devri, bir çoğumuz çocukluğuna dönmek ve orada kalmak ister. Kendi hayatından kaçarcasına tatil planları yapmak, hafta sonu programlarında ‘’nefes’’ almaya çalışmak, çağımızın bir ritüeli olmuş durumda… Peki nedir bizi çağımızdan alıkoyup kaçma isteği uyandıran? Yaşamda duyulan hoşnutsuzluk ve yoğun iç sıkıntısı nereden kaynaklanır?
    İnsan doğasının uyum sağlayamadığı bir zamane ruhundayız.
    Artan panik ataklar, çeşitli egzersizler ile rahatlamaya çalışmak, kendini güvende hissetme ihtiyacı, çaresiz kalma korkusu, çok derinde bir yerde duyulan yalnızlık,kimseye anlatılamayan garip korkular, üst üste gelen semptomlar, artan hasta sayısı, ağrı kesiciler, yatıştırıcı ilaçlar…
    Bir türlü rahatlayamayan ruhlar ve içsel bir mutluluğa ulaşamayan insan, kendi tasarladığı toplumsal düzende kendini kaybetmiş durumda.
    Eliyle şekillendirdiği çağa, insanın bizzat kendisinin uyum sağlayamadığı bir zamane ruhundayız. Kendini kaybeden,kendini arayan,amaçsızlık cenderesindekıvranan insan sayısındaki trajik artış, insan doğası ile şimdiki zamanın uyumsuzluğunaişaret eder.
    Oysa her zaman diliminde olduğu gibi, bu çağda da toplum düzenini biz insanlar planladık.
    İnsan icadı toplum düzeninin devamını garantileyen şey, ‘‘doğal görme’’ halidir.
    Hayata gelmemizle birlikte karşımıza dikilen ‘‘insan tasarımı toplumsal yaşantıyı’’ doğal, kendiliğinden oluşmuş bir mekanizma gibi görmeye başlarız. İnsan icadı toplum düzeninin devamını garantileyen şey, bu ‘‘doğal görme’’halidir.
    Yaşamın şimdiki şeklini, sanki her zaman böyleymiş gibi algılarız. Oysa dün farklıydı. Yarın ise belki de bambaşka olacak. Sorunun temel kaynağı; tasarım ya da insan icadı olduğunu unuttuğumuz toplumsal düzeni doğal sanmak ve yaşadıklarımızı olağan bir süreç gibi kabullenmektir.
    Bu nedenle gereksiz buldukları işleri yapanların sayısı katlanarak artar. Kendini ilgisiz işler peşindeve çemberin dışında hissedenler, bunu doğal sanarak, üfleye püfleye dolaşanlar, teneffüs zilinin çalmasını bekler gibi zamanın geçmesini bekleyenler…
    Şimdi birileri içinden ‘‘hayatın gerçekleri’’ diye geçirebilir. Oysa tüm bunlar gerçek ya da doğal değil. Sadece insan tasarımı bir hayat. Devamı için ‘‘hayatın gerçekleri’’demenin yeterli olduğu bir sistem…
    Durumu belki de en iyi Theodor Adorno özetler:‘‘Yanlış hayat doğru yaşanmaz’’

    Fırat Devecioğlu
  • Bu kitabı felsefe kitabından çok Arthur Schopenhauer’in kişisel deneyim ve tavsiyelerinin yer aldığı bir deneme olarak görmek bana daha doğru geliyor. Büyük bir filozofun böyle bir konudaki hayat deneyimlerini genç yaşımda okuyabilmiş olmayı kendi adıma mutluluk verici buluyorum. Her bölüm için farklı duygu ve düşüncelerim mevcut.
    Birinci bölüm “insan mutluluğunun iki temel düşmanı: ıstırap ve can sıkıntısı” neredeyse tamamen katıldığım argümanları barındırıyor.
    “Ve kural olarak bir insanın zihni bakımdan sefil ve genel olarak bayağı olduğu derecede topluluğa karışabildiği teslim edilecektir.” Cümlesi bana göre çok yanlış bir genellemeyi barındırıyor. Bana göre zihni bakımdan zengin insan topluma dilediği ölçüde (ister hiç ister sınırsız) katılabilen insandır. Bazı insanlar kendilerinden uzak kalmak için kalabalıklar içerisinde saklanıyor olabilir fakat bu her sosyal insanın aynı kaideyi gerçekleştirdiğini kanıtlamaz.
    Bölümün bana göre en güzel cümlesi “Hiç kimse başkalarından, ya da genel bir ifadeyle, dış dünyadan çok fazla beklenti içerisinde olmamalıdır. Bir insan tekinin bir başkası için ifade edebileceği şey, öyle çok büyük değildir: Neticede herkes yalnız kalır ve önemli olan şey yalnız kalanın kim olduğudur.” Eleştirime mazhar olan cümleyle yakınlık gösteriyor olması güzel bir tezat gibi görünebilir. Fakat yukarıda yazdığım gibi her insan bir beklenti ile topluma yönelmiş olmayabilir. Yine de bu cümle doğruluğu ve biçimi bakımından önemli bir aforizma olmaya adaydır.
    İkinci bölüm “okumak ve kitaplar üzerine” aslında giriş itibariyle dördüncü bölüme oldukça paralel. Sürekli okumanın yahut düşünce üretmeden okumanın insanı ahmaklaştırdığı meselesini dördüncü bölümde yazacağım. Onun dışında bu bölümde verilen tavsiyelerin geçen iki yüz yıla rağmen günümüzde oldukları haliyle uygulanması mümkün hatta önemli bir gerekliliktir. Okunacak kitabın doğru seçilmesi hem zihnimizi besleyebilmesi hem de zamanımızın ziyan olmaması için ön şarttır. “İyi olanı okumak için kötü olanı hiçbir zaman okumamayı insan kendisine düstur edinmeli: Çünkü hayat kısa ve hem zaman hem dinçlik insan için sınırlı.” Cümlesi kitabın ikinci bölümünün özeti niteliğinde güzel bir tavsiye.
    Üçüncü bölüm “yazarlık ve üslup üzerine” yazarlara ve yazar olma hedefi olanlara akıl verme adına önemli. Bunun yanı sıra kitap seçiminde okuyucuya küpe olacak dersler de gayet tabii çıkarılabilir. Okuduğum uzun betimlemelerden, anlamı belirsiz mecazlardan, gizem yaratma duygusuyla bitmemiş metnin önüme koyulmasından rahatsız olduğum için bu bölümde geçen bazı sözler bana daha da anlamlı geldi.
    “Ne var ki yazmanın en kolayı kimsenin anlayamayacağı şekilde yazmaktır; öte yandan derin meseleleri herkesin anlayacağı biçimde yazmaktan daha zor bir şey yoktur.”
    “Eğer bir insanın söyleyecek ve söylenmeye değer bir şeyi varsa, onu yapmacık deyimlerle sarıp sarmalamaya, çetrefil ifadelere ve bilmecemsi kinayelere büründürmeye ihtiyaç duymaz; fakat o kendisini basit, açık ve naif bir üslupla ifade ederek doğru etkiyi uyandıracağı, böyle bir üslubu tercih ettiğinden ötürü amacına ulaşmaktan geri durmayacağı konusunda emindir. Yukarıda sözü edilen suniliklere başvuran bir yazar fikir, akıl ve bilgi sefaletini ele vermiş olur.” Verdiğim alıntılar bugün edebiyat diye önümüze konulan metinlerin aslında pek bir değer taşımadığının iki yüz öncesinden haykırışıdır. Ayrıca bu kitabın eleştirisinde “Arthur Schopenhauer” okumak zordur, ağırdır gibi yazılar okudum. İddiası “İnsanlar olağanüstü şeyleri söylemek için herkesin kullandığı dilli kullanmalılar, fakat tam tersini yapıyorlar. Hiçbir kıymeti olmayan fikirleri muhteşem, mutantan sözcüklere büründürmeye çalıştıklarına ve çok sıradan düşüncelerine en acayip, en işitilmedik, en yapmacıkken nadir ifadeleri giydirdiklerine tanık oluyoruz. Cümleleri sürekli olarak yerden bir metre yüksekte cambaz ayakları üzerinde dolaşır durur.” olan bir yazar anlaşılır olmak için daha ne kadar basit yazabilirdi?
    Dördüncü bölüm “düşünmek üzerine” sık muhalif düşüncelere kapıldığım bir bölüm oldu. Bence bölümde genel bir ifade eksikliği var. Bahsedilen okuma ve düşünmeyi hangi türde ele almalıyız? Bahsedilen bir fizyoloji kitabıysa içeriğini okumadan, sadece düşünerek vakıf olamayız. Bahsedilenin okumak ve daha sonra okuduğun üzerinde derin düşünceye başvurmak olduğunu söyleyebilirsiniz. Bu gerçekten mantıklı bir öneri olurdu. Fakat “Yabancı düşüncelerle tıka basa dolan kafa neticede vuzuh ve sarahatten, açık ve berrak bir anlayıştan yoksun kalır ve belki de bir adım sonra akıbeti çözülüp dağılmadır. Eğitimli insanların çoğunda bu gözlemlenebilir bir durumdur; bu onları sağduyu, doğru yargı ve pratik incelik bakımından, tecrübe ve sohbetle, az biraz okumanın yardımıyla, dışarıdan çok az bir bilgi edinmiş ve onu da her zaman kendi düşüncelerine boyun eğdirip onunla mezcetmiş olan çoğu okumamış kimseye nazaran geri durumda bırakır.” ya da “Hayatlarını okuyarak geçirenler ve bilgeliklerini kitaplardan elde edenler, bir ülke hakkındaki tam ve doğru bilgiyi seyyahların anlattıklarından elde etmeye çalışanlara benzer. Bu insanlar birçok şey hakkında bir yığın şey söylerler; ama aslında ülkenin durumu hakkında açık, sarih, doğru ve tutarlı bir bilgiye sahip değillerdir.” gibi o kadar çok ifade var ki ben bu bölümü bir türlü temellendiremedim. İnsan okuyarak sadece düşünebileceği şeyleri değil aynı zamanda düşünmeyi de öğrenir bana kalırsa. Tarih bilmenin bugün politika üretmeye faydasını düşünelim. Sadece düşünerek belli sorunlarımızı çözebilirken bazı sorunlarımızı da içinden çıkılmaz bir hale sokabiliriz. Halbuki tarihi araştırmaları okusaydık sorunlarımıza daha farklı perspektiften bakabilirdik. Newton’a “Eğer ileri görebildiysem sizin gibi devlerin omuzlarında yükseldiğim içindir.” sözüyle bence kendi zihninden çıkan şeyin aslında kendisinden önce fizik için çalışan insanların zihinlerinin kümülatif bir toplamı olduğuna işaret ediyordu.
    Hakkını vereyim “…bir insan ancak dört bir taraftan topladığı bilgiyi bir araya getirip bildiği şeyleri bir doğruyu diğeriyle mukayese ederek terkip haline getirdiği zaman ona tamamen hâkim olur ve onu kendi gücüne-melekesine dönüştürür. Bir insan bilmediği bir şeyi zihninde evirip çeviremez, düşünemez; bu yüzden önce bir şeyi öğrenmelidir. Fakat bir insan ancak üzerine düşündüğü şeyi bilir.” şeklinde güzel bir giriş yapılmış bölüme. Sonra peşi sıra gelen “çok okumak ahmaklaştırır” vurguları temel tıp bilimlerini öğrenmek için sürekli okumak zorunda olan benim için yersiz oldu. Günümüzde bir alanda uzmanlaşmak ve aynı alanda fikir üretip bu fikirlerinizi de kabul ettirebilmek istiyorsanız uzun bir okuma-öğrenme sürecinden geçmelisiniz. Bu kitabı bitirdikten sonra her “çok okuyan insana” ahmak gözüyle bakmadan önce kendisini tanımaya çalışmanızı öneririm.