• 144 syf.
    ·1 günde·7/10
    Yanımızdan öylece geçip giden insanların yüzündeki yaşanmışlıkları görmeye kendi hayatımızı düşünmekten hiç fırsat bulabildik mi? Mehmet Y. bu kadar ticari imkansızlık ve zor koşullar içinde kıvranan edebiyat piyasasında bu konuları sizin yerinize düşünmüş.

    Kitabı okuyup hakkıyla inceleyen pek çok arkadaş var, ben daha çok bahsedilmeyen yönlerden kitaba yaklaşmaya çalışacağım. Eğer ben de herkesin dediğini dersem size ve kitabın yazarının gelecek ürünlerine kattığım bir şey olmamış olur, incelemeyi okumayı bitirdiğinizde boşa vakit kaybetmiş olursunuz.

    İlk önce 10 üzerinden 7 puanı hak eden olumlu kısımlardan bahsedeceğim kısaca. Yazar aslında benim de kafamı kurcalayan bir düşünce olan yanımızdan geçip giden ve hayatlarını hiç merak etmediğimiz insanların önemsiz görüntülerinin altında ne kadar yaşanmışlık barındırabileceğini aktarmaya çalışmış. Mehmet Abi'yle az çok sohbet edenler için geçmişte yaşadığı kişisel zorlukları, mesleğinden atılan ve hayattan kovulmuş gibi hisseden insanların yüreğinde bir gün mutlaka tecelli edeceğini düşündüğü adalet ve umut beklentisini, unutulmuşlukları ve vatanından ayrı hissetme duygusunu kitaptaki pek çok cümlede görebiliyorsunuz. Yazarın da 97. sayfada dediği gibi:
    "Ümitlenmenin iyi bir şey olup olmadığı konusunda kararsızım. Çünkü sizi hem hayata bağlıyor hem de tüketiyordu."
    İşte, yanımızdan öylece geçip gittiğini düşündüğümüz insanların hayatına bir üst anlatıcı aracılığıyla şahit etmek de umuta benzerdi, bizi hem onların hayatına bağlıyor hem de onların yaşantılarının derin kaosu arasında bizi tüketiyordu.

    Musa karakteri aracılığıyla reislerine sorgusuz ve sualsiz itaat hatta iman eden insanların aslında içlerinde ne kadar kötü insan olduklarını, ülkede politika konuşmanın ciddi bir sorun haline geldiğini, İstanbul takımı tutanların inadına ille de Samsunspor deyip de Mehmet Abi'nin bir otobiyografi misali yazılmış edebiyattaki yerel renk barındırma işlevini karşılayan satırlarını, Sırp faşizmi içerisinde direnen ve sadece cinsel anlamda değil, duygusal ve ruhsal olarak da tecavüze uğrayan pek çok insanın anılarını yazarın kalemi aracılığıyla içselleştirebiliyorsunuz. Çünkü bunlar etrafınızda her zaman olmuş, oluyor ve olacak olan hayatın tam da içinden olaylar! Yazarın amaçladığı da tam olarak bu, etrafınızda size dış görünüşüyle önemsiz gibi görünen insanlara kulak vermeniz, onların hayatlarına dokunmanız, anlaşılmanın kimseye ait olamadığı geçici bir hayatta onları kalıcı olarak anlamanız...

    Kitabın benim açımdan en çarpıcı bulduğum kısmı gitmeyi en çok istediğim yerlerden biri olan Mostar, Sarajevo ve Sırpların Büyük Sırbistan ideası kurma fikri çevresince masum insanlara, özellikle de kadınlara uyguladığı düşünsel ve fiziksel işkence. Bu yüzden en kilit karakter olarak Aida Spahiç'i belirtebiliriz. Mehmet Abi'yi bu yüzden seviyorum işte! Piyasa ve vitrin edebiyatında karşımıza yine birileri tarafından zorla, hatta ticari bir kaygıyla çıkarılan kitaplardaki klişeleşmiş ve klonlaşmış konular, cümleler yerine karşımıza tamamen kendine ait, özgün cümleleriyle çıkıyordu. Unutulmuş, görmezden gelinmiş, hayatlarına dokunulmamış, umursanmamış, kitaplarda ve tarihte adları bile geçmemiş isimsiz cesetlerle "Ben buradayım" diyordu!

    Mehmet Abi'nin Balkanlar coğrafyasına duyduğu hayranlık, masum insanları barındıran bir Sarajevo şehri perspektifi çizilerek anlatılıyor. Burada Gündüz Vassaf'ın Mostari adlı kitabından birkaç alıntı paylaşacağım.

    Vassaf Mostari kitabının 18. sayfasında der ki;
    "Mostar'da ne yaşamaya acelem var, ne de ölmeye."
    Evet! Sırp güçler tarafından sebepsizce öldürülen masum insanların ve Osmanlı-İslam tarihinin Avrupa'dan silinmeye çabasının da ne yaşamaya acelesi vardı ne de ölmeye! Ama sebepsizce öldürüldüler ve tarihin tozlu sayfalarında bir toz olarak kaldılar. Arkalarında kimleri bıraktıkları umursanmadan...

    Vassaf Mostari kitabının 21. sayfasında der ki;
    "Mostar sokaklarına soruyorum. Savaş ölüleri mezarda. Sakatlar nerede?"
    Evet, sakatlar nerede? İşte, siyasi ve sosyolojik kaos içerisinde ruhsal ve duygusal yönden sakatlanmış insanların hayatlarına Yola Düşen Gölgeler kitabında tanıklık ediyorsunuz. Savaş ölüleri mezardadır. Sakatlar ise Yola Düşen Gölgeler'dedir.

    Pek çok ülkeden turistin gittiği ve gezdiği Mostar ve köprüsünde Vassaf da yürüyüş ve davranışlarından insanların ülkeleri konusunda tahminler yapardı. Bu kitaptaki otobüste de biz, insanların kafasında saklı kalmış düşünceleri aracılığıyla bir otobüs mekanı içerisinden tümevarım yapılacak şekilde insanların yaşanmışlıkları konusunda tahminler yapıyoruz.

    Evliya Çelebi'nin de dediği gibi:
    "...nehr-i Neretva bir minare boyu süfladan akup enli nehr-i azim olmağile iktiza hasebiyle Koca Mi'mar Sinan böyle bir göz cisr-i tak-ı tumturak etmişdir. Seyyahan-ı cihan böyle tak-ı ali görmemişdir."
    Evet, Mostar ve Sarajevo pek çok yönüyle kalbi kırık şehirlerdir. Savaş döneminde hasar almış ve yıkılmış köprüleriyle, ruhsal ve cinsel tecavüze uğrayan pek çok insanıyla, çeşit çeşit yaşanmışlığıyla kalbi kırılmış şehirlerdir. Hatırlatıcı bir tutkal niteliği taşıyan kitaplar ise Mostari ve Yola Düşen Gölgeler cinsinden kitaplardır.

    Drina köprüsü yazarı Ivo Andriç'in de dediği gibi, "Mostar denince aklıma önce ışık gelir."
    Evet, benim de aklıma önce ışık gelir. Adaletsizlik, umutsuzluk, korku, adam kayırılma, haksızlık ve bu kadar siyasi kaos içerisinde bir ışıktır Yola Düşen Gölgeler kitabı.

    Mostar dağlarına haç dikip, "Biz buyuz" diyen Hristiyanlarla, bayramda her zamankinden çok kurban kesip, "Biz buyuz" diyen Müslümanların aitlik pehlivanlığının din kavramı kısıtından çıkıp insanlık mertebesine erişmesidir Yola Düşen Gölgeler kitabı.

    Yoksa Bosnalı mı olmak lazım Bosnalıların Neretva rengi gözlerindeki o masum ve acıklı bakışı anlayabilmek için?

    Haberiniz var mı Mostar Manifestosu'ndan? https://i.ibb.co/n6rRpkr/IMG-3330.jpg
    Düzenin son köleleri olan çocuklardan, gençlerden, unutulmuş ve hayatları üzerine yıkılmış kadınlardan?
    Ölmek istemiyorum deyip öldürmeyi de kabul etmeyen gençlerden?
    Mehmet Abi'nin de kitabında demeye çalıştığı gibi, haberiniz var mı insanların savaşlara karşı olmasından çok bütün savaşların insana karşı olmasından ve haklı savaşın yalan üzerine kurulu olmasından?
    Savaş ilan eden yaşlılardan, öldüren ve ölen gençlerden?
    Haberiniz var mı Einstein'ın dediği "Savaşa ve barışa aynı anda hazırlanılmaz" cümlesini siyasette geçerli kıldıkça savaşların azabileceğinden?
    Haberiniz var mı Seville Berberi'nin dediği, "Gülmeyi biliyoruz. Oynamayı biliyoruz. Yüzümüz kızarıyor. İrademizle, acıya dayanabilen, inancımız uğruna aç kalabilen de biziz. Ve daha emekleme çağındayız." cümlelerinden?

    Artık haberiniz var!

    Bu kadar olumlu içselleştirmeden sonra biraz da neden 3 puanı kırdığım kısmına geçelim.

    Yazar abim kitaba yaptığı #40348950 incelemesinde romanın postmodern bir roman olduğundan bahsetmiş. Ben bu romanı postmodern bir roman olarak nitelendiremem. Postmodern romanda Gencay Şaylan'ın kategorize ettiği gibi daha çok toplum değil sanatçının kendi bilinci belirleyicidir. Yola Düşen Gölgeler'de ise daha çok toplum bilinci ve kişilerin tikel düşüncelerinin topluma nasıl yansıdığını görmekteyiz.

    Gencay Şaylan postmodern roman için "Gerçek açık uçlu olarak kavranmakta ve gerçekliği yansıtma yerine belirsizlik ve
    kararsızlık esas alınmaktadır," demiştir. Fakat Yola Düşen Gölgeler kitabında gerçekler gayet net ve okuruna tarihsel süreçler biçiminde yoğrularak belirlilik ve kararlılık ilkelerince yansıtılmış.

    Tuco Herrera'nın #41130029 incelemesinde belirtilen zaman konusundaki tutarsızlıklar postmodern edebiyatta zaten amaçlı ve bilinçli bir şekilde kurmacaya yedirilen zaman-mekan bütünlüğü olmamasını akıllara getirir. Bu yüzdendir ki, bu tutarsızlıklar ve zaman-mekan bütünlüğü olmaması konusu yönünden postmodernizmden çok çok az bir pay alabilir.

    Postmodern romanda çok net bir şekilde iletilmeye çalışılan bir mesaj söz konusu değildir fakat Yola Düşen Gölgeler'de Sırpların, Ortadoğu'nun katliamında yaşanan acılar, tecavüzler ve umursanmayıp geçilen insanların bize iletmeye çalıştıkları mesajlar var diye düşünüyorum.

    Yola Düşen Gölgeler'i kurmaca içinde kurmaca ve üstkurmaca bir roman diye nitelendirmek mümkün. Bu yüzden kendisini İrlanda Edebiyatı yazarı olan Flann O'Brien'in yazmış olduğu metinlerde kullandığı kurmaca içinde kurmaca oluşturmaya çalıştığını düşündüm.

    Postmodern romanda, postyapısalcı Julia Kristeva tarafından ortaya atılan metinlerarasılık özelliği de hatrı sayılır bir yer kaplar. Fakat Yola Düşen Gölgeler'de metinlerin anlamı başka metinler tarafından şekillendirilmez, tam tersine metinlerin anlamı kendi içlerinde içine kapanık bir şekilde kendi kendilerince şekillenirler.

    Yola Düşen Gölgeler, %40 postmodern ve %60 modern şeklinde tanımlanabilir. Bütününe bakıldığında akli kriterlere göre bir araya getirilen sistemli ve düzenli olay örgüsüne sahip olmamasıyla postmodernizme girebilir. Fakat karakterlerin kendi öyküleri kendi içlerinde sistemli ve düzenli olay örgülerine sahiptir. Bütünden bakıldığında postmodernist fakat detaylarda kesinlikle modernist izler taşımaktadır.

    Yola Düşen Gölgeler kitabının başını ve sonunu okuyanlar rahat bir şekilde algılayabilmiştir. Fakat postmodern metinlerde bu başı-sonu uçlarının netliği ortadan kalkması gerekir. Eğer ki yazar postmodern roman nitelemesini kullanacaksa, özellikle de kitabın başında ve sonunda okuruna bu postmodernliği daha net bir şekilde aktarmalıydı.

    Kitap aslında olay örgüsünün tek çizgide ilerleyen bütünlüklü hadiselerden ziyade birbiriyle organik bağı olmayan parçalardan meydana getirilmesi, kitabın sonunu meydana getiren olayların intizamsızca bir araya getirilmiş gibi görünmeleri dolayısıyla karakterlerin öyküleri bazında postmodern sayılabilir. Fakat yazar, kitabın sonuna kadar korumaya çalıştığı postmodern kaygıyı bir kenara bırakıp daha çok modernist bir başlangıç ve sonuçlandırmayı tercih etmiş. Oysaki bu türde sonucun nedenden daha önce gelmesi gibi bir durum söz konusudur ve bu da daha çok kronolojik zamanın olmaması ile alakalıdır. Bu yüzden karakterlerin kendi içlerinde yaşadıkları olaylar ve "nedenler" sonucu kendileri oluşturdukları için modernist üsluptadır. Kitabın detayları modernist olunca da bütününü de postmodernist olarak nitelendirmenin eksik olacağı kanaatindeyim.

    Kitabın esas postmodernliğini oluşturan olay ise anlatıcının "metne müdahale etmekten ısrarla kaçınması"dır. Zira Yıldız Ecevit'in Türk Romanında Postmodernist Açılımlar kitabında belirttiği gibi;
    “Geçmişin güvenilir/sağlam/ağırbaşlı yazarı, yerini, ağırlık/bilgelik sergilemekten hoşlanmayan, yaşamın anlamı konusunda kuşkulu olan ve okuru yönlendirmeyi aklından bile geçirmeyen oyunbaz bir kurgu sanatçısına bırakır."
    Yola Düşen Gölgeler kitabında da anlatıcı bize ne bilgelik sergiler ne de yaşamı konusunda net bir görüşe sahiptir. Başkalarının öykülerine dokunarak metne müdahale etmekten olabildiğince kaçınmaya çabalar.

    Üstkurmaca kullanımı biraz da muğlaklaştırılabilirdi, metinlerarasılık biraz daha sık kullanılabilirdi, postmodern romana ait olan parodi, pastiş ve ironileme tekniği ile ciddiyetin ironileştirilmesi ve alaya alınması biraz daha görünür olabilirdi.

    Yola Düşen Gölgeler kitabı üstte saydığım nedenlerin reaksiyonundan ötürü %40 oranında postmodern, %60 oranında modern bir kitaptır.

    Tuna'nın Türküsü kitabında gördüğümüz zamanlar arası geçişler ve kronolojik dengesizlik, Yola Düşen Gölgeler kitabında karakterlerin bir otobüs mekanında sınırlandırılmasıyla sağlanmış. Tuna'nın Türküsü kitabında farklı mekanlar ve farklı karakterlerin yine bir tesadüflük ile sonuçlanması vardı, Yola Düşen Gölgeler kitabında da kitap sonuçlandırılışının karakterlerin kolektifliği şeklinde cereyan etmesi ve ani oluşu yazar konusunda beni hem aynı sonucu görmeye hem de tesadüfiliği sorgulamaya itti. Bu hem olumsuz yönde anti-deneysellik hem de olumlu bir şekilde çizgi koruma şeklinde yorumlanabilir.

    Musa'nın hapis yıllarının daha detaylı bir şekilde anlatılmasını ve Türkiye için bir virüs olma niteliği taşıyan Musa karakterini kitapta daha çok görmek isterdim. Zira zorlanılırsa Musa karakterinden bir Vaas Montenegro, bir Tyler Durden gibi psikopat çıkarılabilirdi. Farklı bir kitapta Musa'nın daha derin bir antikahramanlaştırılması ile bu denenebilir.

    Abdullah Sami'nin sadece tek sayfada 0'dan tepeye çıkması yine hem olumsuz yönde "Ne çabuk oldu? Biraz detay yok mu?" şeklinde hem de olumlu yönde "Ülkede bu kişilikler zaten hep böyle çabuk kayırılıyor" şeklinde eleştirilebilir. Ben yine de Abdullah Sami'nin kurgusunun çok aceleye getirildiğini düşündüm.

    Kitabın 30. sayfasında Yunus Emre için belirtilen;
    "Hiç şüphe yok ki samimi bir Müslüman ve hatta dindardır. Ancak onun 13. asır Müslümanlığındaki anlayış ve yorumları bugün dahi muhtaç olduğumuz, anlamak zorunda olduğumuz bir kavrayıştır. Çünkü içinde iman, merhamet, sevgi, insanlık, hoşgörü gibi değerli taşır." cümleleri kitap için 1 puanın daha gitmesine sebep oldu. Çünkü vitrin edebiyatında bizim önümüze ısrarla çıkarılan klasik Livaneli ve Şafak edebiyatında kullanılan klişe cümleleri hatırlattı. Artık roman kurgusu içerisinde tasavvufi bir karakterden bahsedilmesinden gına geldi diyebilirim.

    Cemre Demirel, Bir Başka Din: Tasavvuf adlı kitabında, ayrıca Fuat Köprülü'nün tekke edebiyatı dediği şeyin Yunus Emre'nin eserleri olduğunu ve Yunus Emre hakkında "Şu an dahi en bilgilisinden en cahiline, yoldan geçen 100 kişiye Mevlana'yı veya Yunus Emre'yi sorsanız, bunların sanırım 99'u bu kişiler hakkında güzel şeyler söyler. Zira yüzyıllardan beri öyle sahte bir "hoşgörü, ne olursan ol gel, kardeşlik" imajı vardır ki bu şahsiyetlerin, bu tabuyu yıkmak çok zordur." cümlelerinden bahsedildiğini görebiliriz. Bu yüzden Yola Düşen Gölgeler kitabında hem Aliya İzzetbegoviç hem Atatürk hem de Yunus Emre gibi isimlerin aynı çatı altında toplanması biraz abes olmuş. Zira Atatürk 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılması kanununu çıkararak sadece bu tekkeleri ve tarikatları kapatmakla kalmamış, aynı zamanda şeyhlik, dervişlik, müritlik gibi tasavvuf öğretilerini de yasaklamıştır. Yoksa Yola Düşen Gölgeler'de sayfalarca yer kaplamaz Yunus Emre. Sadece bir kısımda geçtiği için içine düşülen çelişkiyi belirtmek istedim.

    Kitabın kapağından da kısaca bahsedelim. Gerçekten güzel bir kapak. Postmodernliği yansıtan ve metne bulaşmayı tercih etmeyen o gizemli anlatıcının İstanbul-Ankara yolculuğu imgesi aracılığıyla İstanbul parantezinde karartılması sağlanmış. Çok, çok yerinde. Renkler ve çizgilerin kullanımı, otobüsün geçtiği ve içinde barındırdığı hayatların zikzaklı bir labirent gibi oluşunu hatırlattı. Gayet postmodern ve düşündürücü bir kapak diye düşünüyorum.

    Mehmet Abi'ye tavsiyelerim:
    - Kurgu içerisine daha fazla kurgudışı cümleler, anlatı şeklinde yedirilebilir. Değerli ve unutamadığın düşüncelerin var ve bunları daha fazla göstermekten çekinmemelisin. Bazen bizi kurgudan dışarı atıp tamamen düşünce dünyanla da buluşturabilirsin.
    - Klişeleşmemiş konulardan ve hiç kimsenin bahsetmeye çalışmadığı bu tür umursanmamış insanlardan devam edebilirsin, zira okuması gerçekten keyifli ve düşündürücü oluyor. Senin sayende ne kadar şey öğrendim.
    - Hiçbir zaman bu temiz ve iyi kalpliliğini kaybetme. Sen bu site ve bu ülke için bir umutsun. Aida'nın bahsettiği umut sensin.
    - Karakterlerin yaşadığı psikolojik buhranları biraz daha detaylandırabilirsin. Musa gibi bir psikopatı, Abdullah Sami gibi Sadık Hidayet'in Hacı Agasına benzeyen bir dalkavuğu daha da uçlara götürebilirsin. Roman kurmacalarında okurlar uçlarda dolaşmayı severler. Bizi bir sayfada saf bir nefretle, bir sayfada detaylı betimlemelerle birlikte yoğrulmuş sevgiyle buluşturabilirsin.
    - Kurgu arasında geçişler daha çok olabilir, karakterler illa ki en sonda buluşmayabilir. Tuna'nın Türküsü ve Yola Düşen Gölgeler'de karakterlerin en sonda bir şekilde ortaklaşması durumunu, bir diğer kitabında ortaklaşmama sağlayarak okurlarını şaşırtabileceğini düşünüyorum. Metinlerarasılık işlevini daha çok kullanabilirsin.
    - Daha çok mekan ve mimari tasvirler konusuna göz atabilirsin, zira insanlar mekanlarla insansılaşır, mekanlar da insanlarla mekansılaşır. Balkan ve Türk mimarisini kitaplarda çok daha fazla kullanabilirsin. Zira o kadar karakter görüyoruz fakat karakterler Türkiye ya da Balkan şehirlerinde gibi değiller. Daha çok sınırları belirtilmemiş X şehrinde gibiler.
    - Aşkta aslolanın akıl değil his olduğunu söylemişsin fakat bence akıllıca bir kalptir aslolan. Akıl süzgecinden geçmeyen sevgi insanı çok saflaştırabilir ve bu da tehlikeye sürükleyebilir.
    - Kitapta geçen 3 adet yazım yanlışını sana mesaj olarak attım.
    - Okurların tarafından sevildiğini bil, içindeki iyi insan olma özelliğini hiçbir zaman kaybetme. Ölümün olduğunu ve iyi işler yapmamız gerektiğini sen de benim gibi biliyorsun. Bu yoldan devam et, yoluna her zaman daha fazla güzellik çıkacaktır.

    Nice Mehmet Yılmazlı kitaplara...

    Bu incelemeyi yazarken kullandığım kaynaklar;
    Gündüz Vassaf - Mostari
    Cemre Demirel - Bir Başka Din: Tasavvuf
    http://arsizsanat.com/...umak-icin-cabalamak/
    http://openaccess.inonu.edu.tr:8080/...ce=1&isAllowed=y
    http://edebiyat.k12.org.tr/...ar/%C3%9Cstkurmaca/5
  • Hasetçi, hased ettiği kimseye karşı, kin, hâinlik, intikam, hîle, ayıplama ve kötüleme gibi aşağılık hisler içinde çırpınır durur. Fânî ömrünü hülyâlar ve kuruntular içinde ziyân eder. Etrâfına zehir saçar. Hazret-i Mevlânâ, insanın iç âlemindeki bu iğrenç ve helâk edici vasfı, müşahhas bir misâl ile şöyle hikâye eder.

    Bir padişah, iki köle satın almıştı. Onların hâlet-i rûhiyelerini anlayabilmek için ilk önce birinci köle ile sohbete başladı. Padişahın sorularına, köle, öyle cevaplar veriyordu ki başkaları bu cevapları ancak uzun uzun düşündükten sonra verebilirdi. Padişah bu hizmetkârı anlayışlı, zeki ve tatlı dilli görünce memnûn oldu. Diğer köleyi de yanına çağırdı.

    İkinci köle, padişahın huzuruna geldi. Kölenin rahatsızlıktan ağzı kokuyordu ve dişleri de bakımsızlıktan kapkara idi. Padişah, bu kölenin zâhirî durumundan pek hoşlanmadıysa da yine de onun hakkında bilmediği hâl ve vasıfları öğrenmek ve onun sırlarına vâkıf olmak için kendisiyle sohbete başladı:

    “–Bu kılıkla, bu rahatsız ağızla uzakta dur, fakat pek de uzağa git­me. Önce ağzının derdine bir şifâ bulalım; sen sevimli bir kişisin, biz de hünerli bir hekîmiz. Seni hor görmek ve göz­den düşürmek bize yakışmaz. Şöyle otur, bir iki hikâye söyle de aklının derecesini anlayayım.” dedi.

    Padişah, daha önce konuştuğu ilk köleye dönerek:

    “–Hadi! Sen de hamama git, bir güzelce yıkan.” dedi.

    Arkadaşı gittikten sonra, konuşturmak istediği ikinci köleye hitâben, onu denemek için:

    “–Senden önce sohbet ettiğim arkadaşın, senin hakkında kötü şeyler söyledi. Görüyorum ki, sen onun söylediği gibi değilsin. O hasetçi, neredeyse bizi sen­den soğutuyordu. Arkadaşın senin hakkında «O hırsızdır, doğru adam değildir, kötülerle düşer kalkar, iffetsizdir.» dedi. Sen onun hakkında ne dersin?”

    İkinci köle bu sözler üzerine padişaha:

    “–İyi düşünen, doğru söyleyen o arkadaşa, eğri diyemem. Bilakis onun söz­leri sebebiyle, kendimde böyle kusurların olabileceğini düşünüp hâlimi ıslâha çalışırım. Padişahım! Belki de o, bende bir çok ayıplar görmüştür ki, ben o ayıpların farkında bile değilim.” diye cevap verdi.

    Padişah köleye:

    “–O senin kusurlarını anlattığı gibi, şimdi sen de onun kusur­larını anlat.” deyince, köle, padişaha şunları söyledi:

    “–Padişahım! O benim gerçekten hoş bir arkadaşım olmakla beraber kusurlarını söylememe benim gönül dünyam mânîdir. Onun için, ancak ben şunları söyleyebilirim ki; Onun kusûru, bence kusur değil, fazîlettir. O, sevgi, vefâ ve insanlık numûnesidir. Onun hâli; doğruluktur, zekâdır, dostluktur. Onun bir sıfatı da; cömertliktir, düşkünlere yardımda bulunuştur. O öyle cömerttir ki, gerekirse canını bile verir. Kader arkadaşımın bir vasfı da, kendini beğenen bir kişi olmamasıdır. O herkesle iyidir, fakat kendi nefsine karşı kötüdür.”

    Padişah, bu cevap karşısında köleye:

    “–Arkadaşını methetmede pek ileri gitme, onu överken de kendini övmeye kalkışma. Çünkü, ben onu imtihana çekerim de, sonra sen utanırsın.” dedi.

    Köle bunun üzerine:

    “–Hayır! Onu övmekte ileri gitmedim. O dostumun bütün huyları, söylediklerimden kat kat daha fazladır. Kader arkadaşımın vasıfları hakkında, bildiklerimi söyledim. Fakat, ey kerem sâhibi padişahım! Söylediklerime sen inanmıyorsun, ben ne yapa­yım? İç dünyam, benim böyle söylememi îcâb ettiriyor.” dedi.

    Öbür köle hamamdan dönünce, padişah onu huzûruna çağırttı. Ona:

    “–Sıhhatler olsun; eksilmeyen nîmetlere erişesin. Fakat, arkadaşının söylediği kötü huylar sende olmasaydı ne güzel olurdu? O zaman güzel yüzünü gören sevinir, neşelenirdi. Seni görmek, bütün dünya mülküne değerdi.” dedi.

    Köle dedi ki:

    “–Padişahım! O densizin benim hakkımda anlattıklarından birazcığını lütfen söyle!..”

    Padişah:

    “–O, önce senin ikiyüzlülüğünü anlattı. Senin görünüşte devâ, hakîkatte belâ olduğundan bahsetti.”

    Arkadaşının kendi hakkındaki kötü sözlerini padişahtan dinleyen kölenin, öfke denizi kabardı, ağzı köpürdü, yüzü kızardı. Köle arkadaşını çekiştirme dalgası sınırı aştı. Dedi ki:

    “–O önceden bana dost idi, fakat ağzı bozuktu. Kıtlıkta kalmış köpek gibi, pek çok zaman pislik yerdi.”

    Arkadaşını çekiştirmek için, köle böyle çan çan ötmeye ve iç âlemindeki çirkinlikleri saklayamayıp ortaya dökmeye başladı. Bunun üzerine padişah; “Artık ye­tişir!” diyerek, elini onun ağzına götürdü ve ona hitâben şöyle dedi:

    “–Bu imtihan sayesinde, ikinizin arasındaki farkı görmüş oldum. Onun, sadece maddî bir rahatsızlıktan dolayı ağzı kokuyor. Fakat senin ise rûhun kokmuş! Ey rûhu kokmuş kişi, sen uzakta dur. Arkadaşın sana âmir olacak, sen de onun emrinde bulunacaksın. Ondan edeb, insanlık ve konuşmayı öğren! Onun fazîletinden ibret al. Hasedi terk et. Sen bu hased ile, beline taş bağlanmış bir zavallı kişisin; bu taşla ne yüzebilir ne de yürüyebilirsin.”

    Görüldüğü üzere davranışlar, kişinin iç dünyasını ve şahsiyetini yansıtan bir ayna hükmündedir. Bir menfaat avcılığı veya hased sebebiyle kişinin sürüklendiği menfî davranışlar, bir kalb grafiği gibi onun gönül âlemini sergiler.

    MEVLÂNÂ BU KISSADA NE ANLATMAK İSTİYOR?

    Mevlânâ Hazretleri, bu kıssadan lâyıkıyla hisse alabilmemizi arzulayarak şu nasihatlerde bulunur:

    “İnsanın asıl hüviyeti, dilinin altında gizlidir. Şu dil, insanın iç âleminin sergisidir.

    Bir rüzgâr perdeyi kaldırınca, evin içerisi görünür. Yâni, tanımadığımız bir kimse, durum îcâbı bir iki söz söyleyince, rûhunu örtmüş olan perde açılır da, onun iç yüzü, gönül âlemi âşikar olur ve onun nasıl bir şahsiyet ve karakter sâhibi olduğu sergilenir. O gönül âlemi inci ile mi, yoksa buğdayla mı dolu? Orası, gönle ferahlık bahşeden bir gülistan mı yoksa sadece bir enkaz mezbeleliği mi? Orası bir mücevher hazînesi mi yoksa yılan ve akrep yuvası mı, meydana çıkar.”

    “Ey bu dünyaya râm olan, iç dünyasını ziyân eden gâfil! Bilmiyor musun ki, ölüm gününde bu duyguların hiç birisini düşünemezsin. O anda hasetlikten vazgeçsen bile bir işe yaramaz. Mezarda bu gözlere toprak dolar. Ancak sen, temiz bir rûha sahip isen, gönlün sana yoldaş olur. Onun için kendine bir bak! Mezarını aydınlatacak rûhanî bir nûrun, feyiz taşan bir gönül gözün var mı? Sen, sana emanet edilen cevheri, yâni o ölümsüz rûhun cevherini elde etmeye çalış. Onun için fazîlet sahibi olmaya gayret edip ihtiras ve hasedden uzakta dur. Yine çokça hayır-hasenâtta ve amel-i sâlihlerde bulun ki o güzelliklerle Hakk’ın huzuruna varasın.”

    “Şunu iyi bil ki; gösterişli, güzel, iyi bir yüz, kötü huyla bir araya gelirse bir değer ifâde etmez. Yâni kötü bir iç dünya, yapmacık hareketlerle saklanamaz. O sîret, o sûretin bir maske olduğunu ortaya koyar.

    Bir kimsenin sûretine değil sîretine, yâni gönül âlemine nazar et. Zîrâ, bir kimseyi zirveleştiren, ancak onun güzel huyu ve yüksek ahlâkıdır.

    Bilmiş ol ki, bu görülen maddî şekil, yâni beden yapısı, fânîlik deryasında kaybolacak, güzelliği yok olup gidecektir. Fakat, mânâ âlemi ebedî kalır; ölümsüzdür. O, rûhunu terbiye etmiş fazîletli kişinin fânî cesedi, toprak olduktan sonra da, o güzel hayatının hatıraları ile gönüllerde hayâtiyeti devam eder. Onlar mâzî de olmazlar.”

    “Ey insan, hasedinden dolayı başkalarına isnâd ettiğin huylar, aslında senin kendi kötü huyunun aksetmesidir. O sensin, kendi aynanda gördüklerini karşısındakine izâfe ediyor, sen kendini anlatıyor ve yaralıyorsun; lânet ipliğini, kendine, kendin dokuyorsun.”
  • Çünkü Oğuz Atay'ı da okudum.Seni de tanıdım diyebilirsin ki bir insanı fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin?Haklısın belki de çok az.Sen de fark ettin mi?"Az" dediğin küçük bir kelime Sadece a ve z.Sadece iki harf ama aralarında koca bir alfabe var.O alfabe ile yazılmış on binlerce kelime ve yüz binlerce cümle var sana söylemek isteyip de yazamadım o sözler bile o iki harfin arasında.Biri başlangıç Diğeri son ama sanki birbirleri için yaratılmışlar yan yana gelip de birlikte olmak için aralarında her harfi teker teker açıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi.Bu yüzden belki de az çoktan farklıdır .Belki de az hayat ve ölüm kadardır .Belki de seni Az tanıyorum demek seni kendimden çok biliyorum demektir, bilsemde öğrenmek için her şeyi yaparım demektir. Belki de az her şey demektir ve belki de sana söyleyebileceğim tek şeydir
  • 152 syf.
    ·1 günde·7/10
    Çocuklar için kişisel gelişim kitablarından biri sayılabilir bu fabl türündeki eser. Her zaman aykırı olmak hoşuna gidenler için ideal bir öykü. Kitap -çocuklar için- alttan alta -din dahil- her türlü öğretiyi insanı sınırlandıran dogmalar olarak kabul etmesi gibi bazı sakıncalar içerse de kitap bize sadece sınırları zorlamayı değil, aykırı olmayı da öğütlüyor olması en özgün mesajı oluşturuyor. Ayrıca kitabı özümseyerek okuyan büyükler şunu fark edeceklerdir ki Martı Jonathan bize bilginin (özgürlüğün) 3 halini anlatıyor: Herkesin ulaşabileceği bilgi, sadece bilginlerin ulaşabileceği bilgi ve sadece ermişlerin (bilge) ulaşabileceği bilgi... Bilgiden -dar anlamıyla özgürlükten- kasıt özgür düşünceye, gerçeğe 'Asıl'a, 'O'na, tek ideye ulaşmaktır.... Kişisel gelişim kitaplarının "kitabı okudum, hayatım değişti" gibi klişeleşmiş cümlelere pek inanmayın. "Martı Jonathan'ı okudum, içimdeki potansiyeli kefeştim" gibi sadece fikir olsun diye söylenmiş cümlelere de inanmayın. Zira bu kitabı okumakla kimsenin hayatı filan değişmez. "Bir kitap okudum ve tık diye hayatım değişiverdi" gibi cümleler kuranlardansanız, hala -zihinsel olarak- (bence) özgür olamamışsınız demektir.

    "... Martı Maynard, sen sen olma hürriyetine sahipsin, bunu da şu andan itibaren kimse engelleyemez. Özgür olmak her martının hakkıdır. Özgürlük varolamanın özüdür. Unutma! Sen zaten özgür olarak doğmuştun. Senin şu anda yaptığın tek şey doğuştan var olan ancak daha sonra .... tarafından değiştirilen, özgürlüğünü kısıtlayan, boş inançları, gelenekleri, özgürlüğü kısıtlayan ne varsa kaldırıp attığın için özgürsün Martı Maynard. (Martı Jonathan Livingston)"
  • Acı senin en iyi arkadaşındır.
    Yaralandığında acı sana şöyle der:
    Çok kötü yaralandın ama Henüz Ölmedin!
    -Kaneki Ken-

    Asla kimseye çok fazla güvenme,Hatırla Şeytan bir zamanlar melekti.
    -Kaneki Ken

    Beni Önemsemeyen İnsanlar için göz yaşı dökmeyi bıraktım.
    -Kaneki Ken

    Yanlış Olan ben değilim,Yanlış Olan Dünyanın Kendisi!
    -Kaneki Ken

    Yaptığın onca şeyden sonra bunun acıtacağını düşündün mü gerçekten?
    -Kaneki-

    Kaneki Ken: Hepinizi Korumak istiyorum. Değerli İnsanlarımın benden alınmasını istemiyorum. Bu yüzden daha da güçlenmeliyim.
    Touka: Bu yüzden mi Aogiri'ye Katıldın? Bizi korumak istemeye hakkın yok. Senin korumana muhtaç değiliz. Başkalarını düşünüyor gibi gözükebilirsin. Fakat sonuçta sadece kendini düşünüyorsun.
    Kaneki Ken: Bir başına kalmadığın müddetçe buna razıyım.
    Touka: Düşüncelere dalan, trajik bir kahraman olabileceğini mi sanıyorsun? Kendini bile başkalarından koruyamayan birinin bizi korumaya hakkı var mıdır? Bir daha sakın Anteiku'ya geleyim deme! Neden? Neden? Neden? Neden? Böyle biri olmak zorundaydın?
    Kaneki: Gerçekten niye acaba?
  • Kimse senin nelerle başa çıkmaya çalıştığını, neleri yendiğini, yenemediğini, kimlerin yanında olmak istediğini, nelerin ağrıttığını başını, neler hissettiğini, neleri hissetmekten korktuğunu, içini, senden daha iyi kimse bilemez.
    ▪️O yüzden dik yürü hep, kendine, sadece kendin lazımsın▪️