• ATATÜRK DÜSMANLARI IYICE OKUMALIIIII
    BU "ADAM"I NASIL SEV(E)MİYORSUNUZ?

    Ağva'ya bağlı Çanaklı Köyü'nün kadınlarını bir araya toplayıp anadan doğma kalana kadar soydular. Çırılçıplak halde kocalarının katledilişini izlemeye zorlanan kadınlar, sonrasında toplu tecavüze uğradılar. Küpelerini almak için kulakları, bileziklerini almak için bilekleri, yüzüklerini almak için parmakları kesildi; acıyla kıvranarak can verdiler.

    ***

    Ateşe verilen Hacı İsmail Köyü ve erkekleri iple bağlanıp yatırılarak kurbanlık koyun gibi kesilen Karadere Köyü'nün kadınlarına tecavüz ettiler.

    ***

    İmranlar Köyü'nde, ırzlarına geçmek üzere bütün kadınları bir eve topladılar; kendilerini korumaya çalışanları lime lime doğradılar.

    ***

    Tekkeler Köyü'nde bacaklarından asılan on beş genç kızı, insan aklının alamayacağı işkenceler yaparak öldürdüler.

    ***

    Karamandıra Köyü'nde yağmaya direnen Hacı Mustafa'yı kurşuna dizip karısının ve kızının ırzına geçtiler. Irzına geçtikleri kızı, yaraladıkları bir ata bağladılar, at can havliyle oradan oraya koştukça kız parçalara ayrıldı.

    ***

    Çınarcık'ta, erkek çocukları, annelerine tecavüz etmeye zorladılar. Yaptıramayınca hepsini süngülediler. Kadınların karınlarını yarıp, kundaktaki bebekleri yardıkları karınlarına gömdüler.

    ***

    İzmir rıhtımında eşlerinden veya oğullarından haber bekleyen kadınların çarşaflarını yırttılar, hakaret ederek yerlerde sürüklediler...

    ***

    Maraş'ta, hamamdan çıkan kadınlara sarkıntılık yaptılar, peçelerini yırttılar...

    ***

    Karacaali'de, köyün kadınlarına kocalarının gözleri önünde tecavüz edip kurşuna dizdiler.

    ***

    Bu satırlar Hâkimiyeti Millîye'den:

    "Yunanlıların kadınlara ve kızlara yaptıkları tecavüz, üzerinden yüzyıllar geçse, kendilerini Türklere affettirmek için her şeyi yapsalar, bunu başaramazlar. Binlerce masum kız Yunanlıların eline düşmektense, kurşunla, süngüyle, ateşle ölümü tercih etmişlerdir."

    ***

    İkna olmayan, "resmî tarih(!)"in parçası bulan, inanmayanlar için, bu satırlar da bizatihi işgalciler, işkenceciler, tecavüzcülerle soydaş olan yabancı bir "kadın" gazeteci Berthe G. Gaulis'den:

    "Bilecik bir felaket ve acılar diyarı... Henüz dumanı tüten taş yığınları altında kim bilir ne kadar insan cesedi yatıyor... Tecavüze uğramamış genç kız veya kadın kalmamış... Biraz ötede, kızını kurtarmak isterken, kafasına taşla vurularak öldürülmüş bir ihtiyarın mezarı..."

    ***

    Belki de bu nedenle, yani "işgal"in ne demek olduğunu en önce, en çok ve en fena biçimde onlar anladığı için, Türk Kurtuluş Savaşı'nın, Millî Mücadele'nin, Kuvayı Millîye'nin -yahut siz nasıl anıyorsanız o direniş günlerinin- "büyük hainleri" arasında bir tek "Türk kadını" yoktur!

    Onlar o sırada "hainlere" karşı yazılacak bir "destan"ın ön sözünü inşa etmekle meşguldür!

    Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasının ardından "Mebuslar" teslim bayrağı çekerken gazetelere yolladıkları "Millî haklarımızı ve ismetimizi koruyacak hükümet ve erkek yoksa, biz varız" ilanlarıyla eli silah tutan Türk erkeklerine tarihî bir ders verirler mesela!

    TBMM başkanlığına gönderdikleri, "Erkekler vazifesini yapmayacak, dinlerini ve vatanlarını, zevce ve hemşirelerini muhafaza etmeyecek kadar aciz ve ilgisiz iseler, düşmana karşı koymak için bize izin versinler. Yalnız topraklara gömerek paslandırdıkları silahları bize versinler. Irzımızı, namusumuzu, iffet ve ismetimizi biz kendi ellerimizle müdafaa edeceğiz" dilekçesiyle, vatan savunmasından kaçanları, yüzlerine tükürmekten beter ederler!

    Sultanahmet'ten Kastamonu'ya, Üsküdar'dan Bursa'ya memleketin her yanında "biz kadınlar bu hak cihadında en önde olacağız" diye onlar haykırırlar!

    ***

    Bütün bunlar olur, sadece Anadolu'da değil, Türk kadınları mütareke İstanbul'unda da sarhoş işgalci askerlere meze olmaya, üstelik de "gönüllü meze!" olmaya zorlanırken, onların dramına, çığlık atsalar duyacakları mesafedeki "saray"ında oturan Vahdettin, "işgal güçleri hangi dinden ve milletten olursa olsun onlara Türk misafirperverliği gösterilmesini" buyurur... Atatürk ise, "düşman kaçarken, kadınlarınızı ve çocuklarınızı dağlara ve emin yerlere saklayınız" diye bildiri yayınlıyordur!

    Padişah, varlığını "Allah'tan sonra işgalci İngilizlere" emanet ediyorken, Mustafa Kemal kadınların sadece ırzını ve canını kurtarmakla değil, vatanı o mezalimden kurtarıp bağımsızlaştırmak ve onlardan doğacak kız çocuklarının, kız torunlarının yerlerde sürüklenmeyip omuzlarda yükseltileceği bir rejimin temellerini atıyordur!

    Hâl böyleyken...

    Başka hiç kimseye değil sözüm, bu ülkenin Atatürk'e hakareti, Cumhuriyet'le savaşı marifet sayan kadınlarına bugün;

    Siz, nasıl yapabiliyorsunuz?

    Nasıl oluyor da, böyle bir "ADAM"ı sev(e)miyorsunuz?
  • Bu dünya zalim bir yer ve biz sadece kaybetmek için variz. Yaşam bizi ayırmadan ölümün beni seninle kutsamasina izin ver..!
  • "Annen ve baban artık cennette! Tanrı onları o kadar seviyordu ki yanına aldı. Ama biz buradayız. Bundan sonra sadece sen ve ben varız Karen, anladın mı ? Sadece ikimiz."
  • Öldüğünde evine gidiyordun.

    Bir araba kazasıydı. Özellikle dikkat edilecek bir şey yok ama ölümcüldü. Arkanda eşini ve iki çocuğunu bıraktın. Acısız bir ölümdü. İlkyardım görevlileri seni kurtarmak için ellerinden geleni yaptılar ama faydasızdı. İnan bana, vücudun tamamen parçalanmıştı.

    Ve işte benimle tanıştın.

    “Ne… Ne oldu?” diye sordun. “Neredeyim?”

    “Öldün” dedim, gerçeği söyleyerek. Yumuşak sözlere gerek yok.

    “Kamyon… Patinaj yapan bir kamyon vardı…”

    “Öyle” dedim.

    “Ben.. Ben öldüm mü?”

    “Öyle. Ama o kadar üzülme. Herkes ölür.” dedim.

    Etrafa bakındın. Hiçbir şey yoktu. Sadece sen ve ben. “Bu yer de ne?” diye sordun. “Ahiret mi?”

    “Fazlası ya da azı.” dedim.

    “Sen tanrı mısın?” diye sordun.

    “Öyle” diye cevapladım. “Ben Tanrı’yım.”

    “Çocuklarım.. Karım,” dedin.

    “Ne olmuş onlara?”

    “İyi olacaklar mı?”

    “İşte görmek istediğim bu,” dedim. “Az önce öldün ve tek derdin ailen. Bulunduğun yerde bu iyi bir şey.”

    Bana büyülenmiş bir şekilde baktın. Sana göre, Tanrı gibi görünmüyordum. Tıpkı öylesine bir adam gibiydim. Ya da belki bir kadın. Belirsiz bir otorite figürü belki de. İlkokul öğretmeni gibi güçlü birisi.

    “Üzülme,” dedim “İyi olacaklar. Çocukların seni her yönden mükemmel biri olarak hatırlayacaklar. Seni küçümseyecek kadar büyümemişlerdi. Karın dışarıda ağlayacak, ama gizlice rahatlayacak. Adil olmak gerekirse, evliliğin çöküyordu. Teselli istersen, rahatladığı için epey suçluluk duyacak.”

    “Oh,” dedin. “Peki şimdi ne olacak? Cennete ya da cehenneme falan mı gideceğim?”

    “İkisine de değil,” dedim. “reenkarne olacaksın.”

    “Ha,” dedin. “Demek ki Hindular haklıymış.”

    “Tüm dinler kendi açılarından haklılar,” dedim. “Benimle birlikte yürü.”

    Boşluk boyunca ilerlerken takip ettin. “Nereye gidiyoruz?”

    “Aslında hiçbir yere,” dedim. “Sadece konuşurken yürümek güzel oluyor.”

    “O zaman anlamı ne?” diye sordun. “Tekrar doğduğumda sadece boş bir levha olacağım öyle değil mi? Bir bebek. Yani bütün tecrübelerimin ve bu hayatta yaptığım hiçbir şeyin önemi kalmayacak.”

    “O kadar da değil!” dedim. “Geçmiş hayatlarındaki tecrübe ve bilgilerin tamamen içinde. Sadece şu an onları hatırlamıyorsun.”

    Durdum ve seni omzundan tuttum. “Ruhun hayal edebileceğinden çok daha muhteşem, güzel ve büyük. Bir insan zihni yalnızca ufak bir parça sen içerir. Sanki elini sıcaklığını ölçmek için soktuğun bir bardak su gibi. Küçük bir parçanı bir kaba koyuyorsun ve eğer açabilirsen tüm tecrübelerini kazanıyorsun.”

    “Son 48 yıldır bir insanın içindeydin, yani daha uçsuz bilincini tam olarak keşfedemedin. Eğer burada çok fazla takılırsak, her şeyi hatırlamaya başlarsın. Tabi bunu her yaşamın arasında yapmanın bir anlamı yok.”

    “Daha önce kaç kez reenkarne oldum?”

    “Çok kez… Çok çok kez…” dedim. “Şimdi M.S. 540 civarında Çinli bir köylü kız olacaksın.”

    “Bekle, ne?” diye kekeledin. “Beni zamanda geriye mi gönderiyorsun?”

    “Sanırım teknik olarak evet. Bildiğin zaman yalnızca sizin evreninizde var. Benim geldiğim yerde işler biraz daha farklı.”

    “Sen nereden geldin?” dedin.

    “Ah, tabi” açıkladım. “Ben bir yerden geldim. Başka bir yerden. Ve orada benim gibi başkaları da var. Orada neler olduğunu merak ettiğini biliyorum. Ama dürüstçe söylemek gerekirse bunu anlayacağını sanmıyorum.”

    “Hmm.” dedin ve biraz duraksadın. “Ama bekle. Eğer zamanda başka başka yerlere reenkarne olursam o zaman kendimle karşılaşabilirim.”

    “Tabi. Her zaman olur. Ama her iki hayat da sadece kendi ömürlerini fark edebilirler. Ne olduğunu anlamazsın.”

    “O zaman bütün bunların anlamı ne?”

    “Cidden?” diye sordum. “Cidden mi? Bana hayatın anlamını mı soruyorsun? Bu biraz klişe değil mi sence de?”

    “Elbette anlaşılabilir bir soru,” diye inat ettin.

    Gözlerine baktım. “Hayatın anlamı ve bütün bu evreni yaratmam senin olgulaşman içindi.”

    “İnsanoğlunu mu kastediyorsun? Olgunlaşmamızı mı istedin?”

    “Hayır, sadece sen. Bütün bu evreni sadece senin için yaptım. Her yaşamda daha da bilgili, olgun ve büyük bir zeka haline geliyorsun.”

    “Sadece ben mi? Peki ya diğer herkes?”

    “Başka kimse yok,” dedim. “Bu evrende sadece sen ve ben varız.”

    Bana boş boş bakmaya başladın. “Ama dünyadaki bütün o insanlar…”

    “Hepsi sensin. Senin farklı vücut bulmuş hallerin.”

    “Bekle. Ben herkes miyim!?”

    “Şimdi anlıyorsun,” dedim ve sırtına tebrik eder gibi vurdum.

    “Yaşamış her insan ben miydim?”

    “Ya da yaşamış her şey, evet.”

    “Ben Abraham Lincoln müyüm?”

    “Ve John Wilkes Booth’sun da,” diye ekledim.

    “Hitler ben miyim?” dedin dehşetle.

    “Ve onun öldürdüğü milyonlar da sensin.”

    “Ben İsa mıyım?”

    “Ve onu takip eden herkes.”

    Sessizliğe gömüldün.

    “Ne zaman birini öldürsen” dedim, “kendini öldürüyordun. Yaptığın her iyiliği kendine yapıyordun. Herhangi bir insan tarafından tadımlanmış her iyilik ya da kötülük, senin tarafından tadımlanmıştı.”

    Uzun bir süre düşündün.

    “Neden?” diye sordun. “Neden bütün bunları yaptın?”

    “Çünkü bir gün, tıpkı benim gibi olacaksın. Çünkü bu sensin. Benim türümdensin. Sen benim çocuğumsun.”

    “Vay,” dedin inanmayarak. “Yani bir tanrı mıyım?”

    “Hayır, henüz değil. Daha bir ceninsin. Hala büyüyorsun. Tüm zamanlar boyunca varolan tüm insan hayatlarını yaşadığında doğmak için yeteri kadar büyümüş olacaksın.”

    “Yani tüm evren” dedin, “sadece…”

    “Bir yumurta,” diye cevapladım. “Şimdi diğer hayatına geçmenin zamanı.”

    Ve seni yolcu ettim."


    Andy Weir - Yumurta
  • Ne ölüm var, ne de hayat var. Biz varız. İkisi de bizde. Onlar ötekiler sadece zaman aynasından geçen küçük büyük arızalardı.
  • Sadece diğerine karşı görevi yok ki insanın, kendine karşı da var, devlete karşı da, bilime karşı da var... Yardım edelim, elbette, zaten bunun için varız... ama böyle düsturlar her zaman için sadece teoriktir... Nereye kadar yardım edelim ki?..
    Peki ya sizden beni tutup küpeşteden denize atmanızı rica etsem... o zaman iyilikseveriğiniz, yardımseverliğiniz o noktada biter. Bir yerde biter işte... kişinin kendi yaşamıyla, kendi sorumluluklarıyla karşı karşıya kaldığı yerde...
    Stefan Zweig
    Sayfa 10 - İş bankası
  • Fahrenheit 451 nedir?
    "Kitap kağıtlarının yanıp tutuştuğu sıcaklık derecesidir."
    Hiç düşündünüz mü ellerinizin arasında tuttuğunuz her bir kitabın arkasında bir insanın var olduğunu. Ve o insanın düşüncelerini  kitaplaştırmak için  günlerini verdiğini.
    Sadece  bir kaç dakika bu kitapların yandığını düşünün.
    Felsefeden,sosyolojiden ,düşünmekten bizleri alıkoymak için  yakılıyor kitaplar.Ve şöyle deniyor:"Şiirler acıdır, romanlar insanı düşünmeye zorlar.Oysa düşünmeyen, eğlenen insan mutludur."
    Düşünmüyorsak  niçin varız?
    Ray Bradbury  ile 1952 yılına gidelim mi?
    Yanmayan evlerin,mekanik tazıların, böceklerin(günümüzdeki arabalar), duvarları baştan aşağı kaplayan televizyonların(aptal kutular) ve bide yangın söndürmek yerine yangın çıkaran itfayecilerin boy gösterdiği yıllar. Itfaiyeciler bilindiği gibi yangın söndürürler fakat Ray Bradbury bizi yangın çıkaran itfaiyecilerle tanıştırmak istiyor.
    Bu itfaiyeciler; +neden yakıyorlar?
    -Mutluluk için.
    'Fahrenheit 451'in distopik, ütopik bir kurgu olduğunu düşünüp kitabı okuyup okumamak konusunda endişe duyabilirsiniz.Fakat kendinizi çaresiz bir şekilde kitabı ellerinizin arasına almış bir şekilde bulursunuz.Okumaya başladıkça endişeleriniz korkuya dönüşür, 1952 yılını değil de günümüz  dünyasını anlatıyormuş hissine kapılırsınız.İşte tam da bu noktada yazar amacına ulaşmış sayılır.
    Ray bradbury  bu kitabı niçin yazmış olmalı?Bence amacı bizleri küçük dünyamızdan uzaklaştırıp üzerine düşünülmesi gereken dünyayı keşfetmemizi sağlamak istemesi.
    Sadece bir uyarı deyip geçmemek gerek.
    Bilimkurgu ya da spekülatif kurgu diyebiliriz. 'Spekülatif kurgu' gelecek zamanda gerçekleşmesi muhtemel bir olayı gündeme alıp  bunun üzerine düşünülmesi gerektiğini söylemez.Aksine şimdiki zamanı kullanır.  İçinde  bulunduğumuz şimdiki zamanın  herhangi bir sorununu ele alır ve insanların bu soruna ne açıdan yaklaştığını  görmemizi sağlar.
    Spoiler verip kitabı okumanızın önüne geçmek istemiyorum. "Kitapsız bir dünyada yaşamak istemiyorum" diyorsanız Ray bradbury'e  kulak verin.
    Beklentilerinizi karşılamayabilir ama kitabı okuduktan sonra filmini de izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. https://youtu.be/5kh-1eFheeU
    #ithaki #Fahrenheit451