• Yeni sözler, yeni yaşantılar bulacağımı sanıyordum. Bu acılar yüreğimi paslandırmış oysa. Sevmek zor geliyor. Alışmamışım: yoruluyorum. Her an sevdiğimi düşünemiyorum. Bazen atlıyorum. Boşluklar oluyor. Bunları boş sözlerle doldurmaya çalışıyorum. Oysa ben her an sana bakmak, bir sözünü kaçırmamak; bir kıpırdanışını, yüzünün her an değişen bütün gölgelerini izlemek, her an yeni sözler bulup söylemek istiyorum. Bütün bunlar beni yoruyor. Sen orada duruyorsun ve beni seyrediyorsun sadece. Senin için sevmek, su içmek gibi rahat bir eylem. Ben uyanık olmalıyım.
    Oğuz Atay
    Sayfa 453 - iletişim yayınları
  • GELİNCİKLERİN YANGINI

    Kumu uykuya yatmayan
    bir kum saatiyim ben.
    Delice akan bir suyun üstünde dinlenmek,
    kanının ritmini dinlemek istiyorum,
    kalbinin atışını.
    Bir kucaklaşma istiyorum
    kucaklayanın ardından
    kucaklananın varlığını biçimlendirmeyen.
    Yok edilemeyene
    ve yok etmeyene
    inanmak istiyorum.
    Kanatım ben ve ayrılış'ım
    durmuş bir yaşamdan.
    Bir buluşmanın düşü
    varoluyor
    gelincikler yangını bir buğday tarlasında.
    Ortak belleğe
    ulaşmanın düşü,
    kendini kaybetmeden.
    Bunun mümkün olduğunu düşünmek istiyorum,
    ama belki sadece
    bir şiirde mümkündür?
    Şimdilik, dil ve dudaklar
    fısıldamaktan hoşnut bunu
    zamandaki bir çatlaktan.
  • "Rahatlamış görünmek kolaydır fakat rahatlamış hissetmek o kadar da kolay değildir. Kendinizi rahatlamak için zorlamak yapabileceğiniz en kötü şeydir çünkü bu şekilde sadece vücut gerginliğinizi arttırır ve gerçek rahatlamadan çok uzaklaşırsınız."
  • HAKİKİ YER

    Bir yer açılsın yaklaşana,
    Üşüyen ve evi olmayan kişi.

    Bir lamba sesinin,
    Tek bir evin aydınlık eşiğinin çektiği kişi.

    Ve bitkinse daha endişe ve yorgunluktan,
    Yeniden söylensin onun için iyileştirme sözcükleri.

    Şu sadece sessizlik olan kalbe ne gerekir
    İşaret ve dua olacak sözcüklerden başka,

    Ve biraz ateş ansızın geceleyin,
    Ve görülen masası yoksul bir evin?
  • 287 syf.
    ·10/10
    Yazılarından keyif aldığım, bir şeyler öğrendiğim yahut zihnimde yeni ufuklar açan ve beni düşünmeye, gözlemlemeye iten her yazarı; din, dil, ırk ayırt etmeden okurum. Amacım ise, hayata elimden geldiğince her yönden bakmaya çalışmak ve öylesine değil, hakkıyla yaşamak. Bu düşüncelerimden hiç şaşmadan inatla yoluma devam etsem de, rahatımı bozan insanlar da olmuyor değil. Okuduğum ve beğendim yazarları belli bir kalıba sıkıştıran, yazdığı tek satırı okumadan onun hakkında dininden yahut ırkından yola çıkarak yorum yapan ve beni tenkit eden insanların varlığı, eskiden beni öfkelendirirken, son zamanlarda canımı sıkar oldu. Özellikle ülkemizde, yetiştirdiğimiz nadir düşünce insanları, sanatçılar ve edebiyatçılar olduğunu düşündüğümde, bu tutumu çok haksız buluyorum. Misal, Mehmet Akif Ersoy’u dindar, Sabahattin Ali’yi komünist diye küçümsemeyi ve yapıtlarını inkar edip hatta çöpe atmanın son derece yanlış olduğunu düşünüyorum. Okunan metinleri olduğu gibi kabul etmek değildir okuyucunun görevi; okuduğunu düşünmek ve sorgulamaktır. Ama tabii ki, okuma oranın bu kadar düşük olduğu bir memlekette, düşünme ve sorgulama kısmına geçmek için çok uzun yollar katetmek lazım, o da ayrı bir konu.

    Bütün bu yazdıklarımın elbette bir sebebi var ki, bu da kendi adıma çok değerli bulduğum bir düşünce adamı olan Cemil Meriç. Daha önce okuduğum ‘Bu Ülke’ kitabıyla beni can evimden vuran, velev ki yazdıklarının hepsi boş laf olsa, sadece ömrünü okumaya adamış bir insan olması bile onu son derece özel ve önemli biri yapmakta, bana göre. Ama tabii ki, hayata at gözlüğüyle bakan bir insan için bunu görmek neredeyse imkansız.

    ‘Mağaradakiler’, Meriç’in Türkiye ve Avrupa’daki entelektüelleri ve aydınlarıincelediği ve analiz ettiği, iki bölümden oluşan bir kitap. ‘Mağaranın Dışı’ olarak adlandırdığı ilk bölümde, her türlü bakış açısına göre, entelektüel kavramı tarif ediliyor. Dünyada entelektüel kavramının tarifini yapan insanların, katıldığı ve katılmadığı düşüncelerini, eksik bulduğu ve tamamlamak istediği taraflarını tek tek analiz ederek değerlendirmiş Cemil Meriç. Devamında, entelektüel ile kapitalizm arasındaki ilişkiyi, sonrasında da intelijansiya kelimesini ve Rusya’daki aydın kitlesini analiz etmekte. ‘Mağaradakiler’ adlı ikinci bölümde ise, sıra Türk aydınını ele almaya geliyor. Meriç bu bölümde;ihtilal, revolüsyon, inklap, anarşi ve liberalizm gibi konuları analiz etmekte. Eleştirel yaklaşımın önemini vurgulayan yazar, bunun her çağda tepki çektiğini, kiminin bu yüzden taş ocaklarına yollanmış olsa da susturulamadığını belirtir. Kitabın 1980 yılındaki baskısında çıkan ‘Suçlu Kim’ bölümünde ise yazar, dilin yozlaşması, dilde ırkçılık gibi konuları incelemekte.

    Kolay okunan bir kitap olduğunu söyleyemem. Meriç’in bahsettiği konulara sağlam bir şekilde vakıf olsaydım, muhakkak ki söyleyecek ve yazacak daha çok şeyim olurdu. Ancak, zor okumama, okurken sürekli düşünmeme rağmen, çok keyif aldığımı söyleyebilirim.

    Kitabın sonunda, sevgili Meriç, kendi hayatının özetini yaparken; çeşitli kavramları ve ideolojileri tam kavramadan sahiplendiğini, bu yüzden de çözümü hayattan ve insanlardan uzaklaşarak kitaplarda bulduğundan bahsetmekte. ‘Bu Ülke’ kitabında da bu tip birkaç düşüncesinden bahseder kendisi. Bu konudaki sözleri benim için o kadar önemli ve değerlidir ki, insanların kitaplarla kafayı bozduğumu ve beni takıntılı biri olarak nitelendirmeye başladıkları süreçlere denk gelmişti o satırları okumam. Cemil Meriç sayesinde kulaklarımı tıkadım bütün söylenenlere. Büyük ihtimalle bir süre daha devam ettiler konuşmaya. Ne zaman sustular bilmiyorum. Kulaklarımı yeni açtım ve sanırım artık sadece, işime yarayacak şeyleri duyuyorum.

    Cemil Meriç
  • OKUNMASI GEREKİLEN BİR ŞİİR

    Biz seninle
    Yaralanmış ve ortalığa düşmüş yakınlarını arayan
    Savaş çocuklarıyız
    Aşk biraz utanç ve çokça onurdur bizde…

    Bilmem “Kaç leylim bahar” geçti sesini duymayalı
    Savaş ve sürgün günlerinin üzerinden bilmem kaç karanfil yaprağı açtı.
    Ve ben eskisi gibi şiirler yazamıyorum artık
    Hatırladığım 
    Annemin saçlarıma dokunduğu yerden başlardın öpmeye
    Ve her dokunuşun 
    Bir parça esmer rengi olurdu merhametimin

    Dokunurdun parmak uçlarıma; içimde yangınlar başlardı

    Savaş ve sürgün günleriydi
    Devriyelerin sık sık sokaklarımızı bastığı,
    Evlerin talan, el, ayak, duvarların kana boyandığı
    Birçok parçamızın bizden koparıldığı günlerdi

    Sığınacak bir yerimiz de yoktu üstelik
    Aç, yorgun, çıplak…
    Ne yana baksak yüzler suskun, yürek paramparça…
    Gözlerimiz sürekli bir yerlerde; birilerini arıyorduk hep
    Tanrının ve umudun tükendiği günlerdi

    Soğuk olurdu geceleri, karanlık ve korkunç
    Çığlıklar yayılırdı geceye geceleri
    Ve şarapnel parçasıyla uyanırdık kimi zaman
    _Sarılırsak üşümeyiz

    Susar gözlerime bakardın; içimde fırtınalar kopardı

    -Savaşlar büyür, savaşlar büyürdü hep.
    Ve çocuklar ölürdü-
    Sen derinliğime inerdin; daha yakın, daha sıkı sarılırdın bana
    Aşk bir parça oyuncak ve çokça yaradır bizde

    Sürgün günleri başladı sonra
    İçimde yangınlarla ülkemde sürgün

    Yalnızlık, yalnızlık sonrası bir yığın yalnızlık

    Savaş ve sürgün günlerinden geriye yıkımlar kaldı
    Şarkı söyleyen kadının çığlığı, 
    Yara almış güvercin sevdalısı yüzler kaldı
    Kitaplarımdan kan damlayan sayfalar, 
    Saçlarımda dudaklarından izler kaldı

    “Yaşamak 
    Bir mülteci kampında annesiz-babasız büyümektir
    Ya da bir şarapnel parçasıyla kör-topal kalmaktır yaşamak.”

    ...
    Biz seninle
    Sürgünde ve birbirine sadece yazarak dokunan
    Mavi tutsaklarız
    Aşk biraz şiir, çokça özgürlüktür bizde.

    Malik Enes Gümüşlü