Bu şehrin dört düşmanı vardır şeyh efendi; tevatür, yangın, veba ve fitne. Dördü de bulaşıcıdır bilirsin. Biri ruha, diğeri haneye, öteki bedene, sonuncusu da devlete musallat olur ki, en fenası budur.
Güneş, doğudan gülümseyip portakal lokmalarını gök ile denizin iç içe geçtiği ufuk çizgisine dökerken kafileyi taşıyan gemi, nihayet Galata ile Tophane arasındaki Yağkapanı İskelesi’ne yanaşmaya başlamıştı. Aylar süren eziyetli yolculuğun bittiğine inanamayan Gülbadem, kâh geminin köhnemiş güvertesinde dolaşıyor kâh pruvaya yaklaşıp pamuk bulutların altında mışıl mışıl uyuyan İstanbul’un silüetini izliyor kâh da, iş olsun diye bağırıp geminin üstünde dönen iri martılara gülümsüyordu. Heyecanlıydı. İncecik bir lodos esiyor, fırçayla boyanmış gibi duran masmavi dalgalardan yükselen tuz kokusu, geminin köküne çarpıyordu.