Bir kişiyi sevmek ona sahip olmaktan meydana gelmez, tam da tersine, onun nefes almasına izin vermekten meydana gelir. Sevmek, başkasını boyunduruk altına almak, kendine tâbi kılmak değildir, tam da aksine onun özerkliğini istemektir. Kıskançlık, sahiplenme, kaybetme korkusu, çiftlerin ilişkisinde parazit yaratan ve onu hatta tahrip eden teessürlerdir. Hakiki aşk,tutsak etmez, serbest kılar. Bunaltmaz, daha iyi nefes almayı öğretir. İnsan bilir ki âşık olduğu kişi ona ait değil, ona kendini özgür bir şekilde veriyor. Aşık olduğu kişinin yanında olmak ister, ama yalnızlığı ve ayrı geçirilen zamanları da sever, çünkü bilir ki öyle zamanlar, sevdiğiyle yan yana geçireceği zamanların tadına daha iyi varmayı sağlayacaktır. Aşıkların birbiriyle iç içe geçtiği (fusion) türdeki aşktan da kaçınmak yeğdir: İç içe geçme türündeki ilişkiler çoğunlukla, içsel güvenlik duygusundan yoksun kimselerin aradığı ilişkilerdir. Oysa en otantik hâliyle aşk, özerk, bağımsız ve arzuları, angajmanları bakımından özgür iki varlığı birbirine bağlar. İki âşık arasında demek ki daima bir alan bulunmalıdır.
Hayat bir yerde bize karşı koyuyorsa, akışının bizi taşımasına kendimizi koyverelim. Nasılsa o hedefe erişeceğiz ve belki de zamanla hedefimizin o olmadığının farkına vararak hedef değiştireceğiz. Gerçekten de hayat bizi bazen, sabitlendiğimiz hedefin iyi bir hedef olmadığını fark ettirecek sınamalardan geçirir.
İnsan her şeye hakim olma obsesyonundan bir kez kurtulduğu anda, açık yürekli bir hale gelir, neşeye elverişli bir zihinsel duruma erişir. Aksilikler ortaya çıktığı anlarda oluruna bırakmayı bilirse, çekçeğe bağlı köpek gibi ona karşı koymak yerine hayat uyum gösterir. Hayat beni buna mı sevk etti? Onun hareketine, akışına uyum sağlayacağım. Sadece, başka seçeneğim olmadığı için.
Üzüntüyü kabul etmek, zengin bir duygusal hayat uğruna ödenmesi gereken bir bedeldir. Yaşanmaya değer bir hayat uğruna. Kapalı bir gönül, herkese ve sevinç de dahil her şeye nâdan kalacaktır.