• 216 syf.
    ·5 günde
    ———————————————————————
    İL HALK KÜTÜPHANESİNDEN DİZİSİ - 9
    ———————————————————————

    Ben ki, Éorl soyundan, Güneşin üçüncü çağında hüküm sürmüş Rohan Kralı Theoden'in (Ruhu atalarının yanında huzur bulsun) yeğeni, Rohan Süvari Birlikleri Başkomutanı, Güneşin dördüncü çağı ile birlikte Rohan tahtına oturmuş (Éomund oğlu -ruhu atalarının yanında huzur bulsun) Kral Éomer.

    Bilenlerin bildiği gibi, Gondor'un bize hitap şekli olan Rohirrim olarak biliniriz. Rohirrim, "At İnsanları" manasına gelmekte... Yaşadığımız kent ise Rohan ismi ile bilinir. -Tabii biz aramızda buraya D'mark diyoruz ama bu şimdilik önemli değil- Rohan ise "At Yurdu" manasına gelir. Tüm bunlar bize, saf at tutkunu kişiliğimizden ve Orta Dünya üzerinde atı ilk evcilleştiren kimseler olduğumuz sebebiyle verilmiştir. Atı, atalarımdan Genç Éorl olarak bilinen Kral Éorl ilk evcilleştirmiş ve ata insanlar soyundan ilk o binmiştir. Saf at tutkumuz öyle büyüktür ki; bayrağımızda yeşil bir zemin üzerine beyaz bir at, miğferimizin en tepesine bir at kafasına benzer uzantının sonuna at kuyruğunu andıran tüyler, kalkanların üzerine at işlemesi, kılıç kabzalarımız dahi at başı olacak şekildedir. Tabii böylesi bir tutku ile bağlı olduğumuz bu hayvanları çok iyi tanıyor, çok iyi biliyoruz. Bununla beraber atlar hakkında yazılmış bu kitabı okumam da sizin dünyanızda ata bakışın nasıl olduğunu görmek istememdi.

    Çoğu kimseler bizim bu hayvana olan tutkumuzu abartı bulup anlam verememiş ve veremiyor olabilir. Bunu pek önemsediğimiz söylenemez. Bununla birlikte sizlere, at ile ilgili bu alakamızın çok ufak bir kısmını aktaracağım.

    Tabii ki en başat faktör, hiç şüphe yok ki atın hayvanlar arasındaki en asil hayvan oluşudur. Atın asaleti, sadece dış görünümü ile tek alakalı değil, aynı zamanda bu hayvanın karakteri ile alakalıdır.

    Atı kaçınız gördü? Gerçek hayatta ne kadar yakınına gittiniz? Hiç ata dokundunuz mu? Peki hiç bir ata bindiniz mi? Atın o kocaman kafasına kafanızı dayayıp da onun o kocaman gözlerine bakmanın zevkini bilir misiniz? Onun sanki okşanmak için özel tasarlanmış yanaklarına dokundunuz mu? Ya alnının ortasını hiç hafifçe kaşıdınız mı? Yelesinde bulunan kıllara girmiyorum bile... çünkü o yele sizin sevdiğiniz kadınların saçlarından bile daha güzel!.. Hiç atın boynunu boylu boyunca okşadınız veya tımar ettiniz mi? Ya gövdesini?.. Hiç bindiniz mi bir ata? Rahvan koşturdunuz mu? Peki dört nala koşturdunuz mu? Peki, hiç kişnemesine şahitlik ettiniz mi? Boşuna kişnemez bir at... Hani islam peygamberi Muhammed (Tanrı -Allah- ruhunu kutsasın.) diyor ya, "Ya hayırlı konuş veya sus." Boş konuşma diyor. İşte, at, kesinlikle boş konuşmaz. Ne!? At da konuşur mu yahu, diye bir soru mu sordunuz? Atın konuşmasına şahit olmadınız mı?.. At konuşur tabii ya.. Siz ne sandınız?.. Her bir kulak, ayak, baş hareketleri ve kişnemesi atın konuşmasıdır. Bunu bilen kimselerden biri olarak John Steinbeck Al Midilli adlı eserinde, "Midilli kulaklarıyla konuşuyordu. Kulaklarının duruşuna bakarak, onun neler hissettiğini tam olarak anlamak mümkündü. Kulakları bazen sert ve dimdik oluyordu, bazen de gevşek ve sarkık. Kızdığı ya da korktuğu zaman arkaya; endişeli, meraklı ya da hoşnut olduğunda öne dönerdi. Kulağının duruşu, ne hissettiğini gösteriyordu." diyor. (Remzi Kitabevi, 7. Basım, Haziran 2012, İstanbul) Tabii bazen de bir kulağı öne ve bir kulağı da arkaya bakar. Ya da ikisi de yana baktığı da olur. Her birinin insan dilinde bir manası vardır. Tabii, sadece kendisi konuşmaz, konuşulanları da anlar. Size bir geri bildirimde bulunabilir. Bu da bir iletişim olduğunu gösterir. Ama siz bir at ile konuşmadıysanız bunları bilemezsiniz.

    Ruhumun mahkum olduğu bu kentte (yani şu an yaşadığım yerde, Rohan değil) atlar iki sınıfa ayrılır. Katır, eşek, zebra gibi hayvanlar da at familyasında bulunsalar da bizce onlar farklı alemlerdir. Bunun için de onları bu kıstas dışında tutuyorum. Evet, atlar iki sınıfa ayrılır demiştik. Bunlardan birincisi Türkçe'de "Beygir" olarak geçen kelime ile tanımlanır ve "Belgir ya da Beygir" denilir. Bu sınıf at, genellikle işlerde kullanılır. Bizim bahsettiğimiz at sınıfına dahil değildir. Yük, araba veya tarım alanlarında kullanılır. İkinci sınıf ise, Türkçe'de "Küheylan" veya "Safkan" olarak geçen türdür. Ki biz ona "Hesp" diyoruz. Asil olan ve yukarıda saydığım tüm özellikleri barındıran at budur. Bu ister Arap, ister İngiliz, ister Türk, ister İspanyol atı denilen türlerden olsun, farketmez. Hesp, Küheylan dediğimiz bu tür sahibine olan sadakati ile meşhurdur. Bu da ata olan ilgi alakamızın ikinci ayağını oluşturur.

    Hayvanlar arasında sadakati ile meşhur her ne kadar köpek olsa da, en sadık hayvan attır. Hiçbir hayvanın sadakati at ile boyun ölçüşemez. Bununla birlikte, bir köpeğe ilgi ve alâka gösterdiğiniz zaman köpek size sonsuz bir minnet ile bağlanıyor olsa da atta bu durum kesin değildir. İlk özelliğinde söylediğimiz asaletinin bir gereği olarak at, öyle gelene ağam, geçene paşam diyecek bir hayvan değildir. Yine islam alimleri ve mutasavvıflarından biri olan Mevlana'nın dediği gibi, "Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol" lafına binaen, resmen at da insana bunu söyler. Şöyle bir bakınca kim olduğunuzu ne olduğunuzu anladığından dolayı pas vermez. Fakat, bir at sizi kabul edip de size boyun eğdiği vakit onun sadakatinden bir an dahi şüphe edilmez. Vakıa, eğer bir atın sadakatini kazandınız ise ona bir şey söylememize ihtiyaç duymaz. O sizin ihtiyacınız olan şeyi görür ve bilir. Sizden kopması, bir çocuğun annesinden kopması ile eşdeğerdir. "Şanlı" namı ile bir atımız vardı. Safkan Arap Atı... Henüz yedi sekiz aylık bir tay iken sahibinin onu sokağa salacak olması nedeniyle babam elli lira gibi komik bir rakam karşılığı satın almıştı. Bu tay, bir yaşına geldiği zaman birkaç kişi milyarlarca para teklif etmesine rağmen babam satmadı. Babamın belki de şimdiye dek takdir ettiğim tek hareketi bu olmuştur. Şanlı ile babam arasındaki bağ öylesine kuvvetli idi ki, Şanlı babamı ne kadar uzak mesafeden görürse görsün kulakları ile ona odaklanır ve mutlu bir çocuk gibi kişnemeye başlardı. Eğer bir yere bağlı değilse onun yanına babasına koşan bir çocuk gibi dört nala koşardı. Eğer bir yere gideceksek babam asla Şanlı'nın yularından tutmaz, buna ihtiyaç duymazdı. Sadece onu boğmayacak şekilde yularını boynuna sarar ve kendisi yürümeye başlardı. Bağ-bahçe yollarında biz önden yürür, Şanlı ise otlaya otlaya ardımızdan gelirdi. Kimi zaman yoldaki kavşaklarda gözden kaybolduğumuz zaman annesini kaybetmiş tay gibi dört nala koşardı. Ta ki Şanlı'nın burun delikleri babamın sırtına değinceye dek... Bir atın sadakatini kazanırsanız, bir dost gibi o sizin peşinizden gelir zaten. Şanlı, yüreğimdeki büyük yaralardandır. Zira kem göze sahip ve hasedinden çatlayan insanoğlu yine devreye giriyordu. Birkaç ay sonra, daha bir buçuk yaşında iken atın vefatı haberi geldi. Uzakta olduğumdan dolayı bana yılan sokması denilmişti ama, daha sonra öğrendim ki birileri -yüksek ihtimalle satın almaya çalışanlardan biri- atı zehirlemişti. Ya benim ya kara toprağın diyerek... Zaten ondan sonra da hiçbir zaman at almadı babam. Babama olan öfkemi, bu hayvanın saf sevgisi köreltmişti. Eğer bu hayvan babama bunca bağlandıysa, belki de aslında iyi adamdır babam diye düşündüm. Yıllar sonra ilk defa babam hakkında iyi düşünmüştüm. Çünkü biliyordum ki hiçbir at, gereksiz insana vakit ayırmaz!..

    Ve diğer bir önemli şey, yine ruhumun esir olduğu bu kentte, eskiden birinin hayvanına bir şey olursa -ki geneli bir at sahibi olurdu- tıpkı taziye merasimi gibi bir adet vardı. Halk, köylü toplanır ve hayvanını kaybeden kimsenin evine gider, "Allah ya o hayvanın boşluğunu doldursun ve sana onun kadar iyi bir hayvan ile mukabele etsin veya onun yerini dolduracak başka bir şey ile mükafatlandırsın" denilirdi. Sanırım bu iğrenç kentin en sevdiğim yönü...


    Sanırım at ile ilgili bunca söylence kâfidir. Şimdi de kitap hakkında birkaç lakırdı edeyim.

    Necip Fazıl, bu kitapta bizim "Hesp" dediğimiz türe "Prens Soy" demekte ve o dahi kitabında bu atı konuşmakta... Evvela Kur-an'da at ile ilgili olan ayetleri, peygamberin at hakkındaki sözlerini aktarır. Daha sonra atın tarihinden bahseder ve akabinde at ile ilgilenenlerin özellikle üstünde durduğu "Safkan" kavramına girer. Bu konudan sonra ise Avrupa'da olan At yarışlarını ve daha sonra da bizde olan yarışları anlatır. Bu kitap, sadece ata ilgi duyanların, ata merak salanların okuyacağı ve beğeneceği bir kitaptır. Öyle herkes okumak istese sıkılır. Bunun için de, atlara ilgisi olanlara veya at ile ilgili bir şeyler öğrenmek isteyenlere tavsiye ederim. Aksi yöndeki okurlar, sessizce elinizden bırakın ve uzaklaşın...
  • Ayşe endişeyle bir kere daha çocuğa baktı, yüzünde ki telaş ve hüznü gördü, Üsküdar'a gelmesine karşı çıkamayacağını anladı.
    Orhan Pamuk
    Sayfa 307 - Yapı Kredi Yayınları
  • 272 syf.
    ·18 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Bu kitap hakkında ne söyleyeceğimi kaç gündür düşünüyorum. Çok değişik bir kitaptı. Okuduğum en ilginç kitaplardan biriydi hatta. Bitirdiğimde bu kitabı anlatmayı çok istedim. Ama nasıl anlatacağımı bilemedim. Artık bir şekilde ortasını bulmaya çalışacağım :)

    Öncelikle kapaktan bahsetmek istiyorum. Kapaktaki görsel Picasso’nun Minotorların Kralı adlı eseri. Bu önemli zira Minotor bu kitapta önemli bir temsil. Bilmeyenler için kısaca bahsedeyim- kitapta da bahsediyor zaten. Minotor, Yunan Mitolojisinde, Kraliçe Pesiphae’nin bir boğayla ilişkisinden doğan bir çocuğudur. Bir ihanetin temsilidir. Yarı insan yarı boğa şeklindedir, karanlık bir labirente hapsedilmiş ölümü beklemektedir.

    Minotor, birçok edebi eserde saf kötü olarak yerini bulur: Dante, Cehennemi’nde onu yedinci katın girişine yerleştirmiştir mesela. Vergilius ise onun için ‘korkunç birleşmenin çifte suretli meyvesi / doğa dışı şehvetin daimi hatırası’ demiştir. Bunun gibi örnekler kitapta bolca var.

    Yani Minotor saf bir kötü; bir yanlışlığın, bozukluğun hikayeleştirilmiş hali…

    Peki ya öyle değilse?
    Ya herkes Minotor’u yanlış anladıysa, ya Minotor masumsa?
    Aslında hepimizin içinde küçük bir Minotor parçası varsa? Olabilir mi böyle bir şey?
    Belki… 'Hikayeyi yazana, anlatana ve yaşayana bağlı bu'…

    Evet. Minotor kitap için önemli ama kitap bundan ibaret değil. Bu kitap bir labirent zamanın ve mekanın birbirine karıştığı, neyin ne olduğunu şaştığı karanlık bir yer. Ama bize sandığımız kadar yabancı da değil. Aslında çoğu zaman yollarımız Minotor’un hapsolduğu o labirentle çakışıyor. Aynı karanlıkta biz de kalıyoruz.
    Bu arada bu labirent yolculuğunda bize yazarın kendi adını verdiği Georgi eşlik ediyor. Georgi, insanların anılarını ziyaret ediyor. O anıları, onlarla birlikte tekrar yaşıyor.

    Anılarda yolculuk yapamadığında, anıları topluyor. Hikayesi olanlardan hikayeler satın alıyor. Burada bir an düşünmüştüm, ‘benim bir hikayem var mı’ diye. Bu adam benim karşıma çıksa ve hayatımın içinden bir hikaye istese ona ne anlatabilirim diye… Hayatının bir hikayesi olması insanın kendisi adına bir zenginlik sanırım… Ama her hikayenin mutlu olmadığı da bir gerçek. Zaten zenginlik ve mutluluğun aynı şey olduğunu kim söyleyebilir ki?

    Dediğim gibi bu kitaba sadece bir roman olarak bakmamak gerek. Çünkü kendinizi süren bir olay akışının peşinde sürükleyemiyorsunuz. Yön değiştiriyor sürekli. Farklı bakış açılarından bakmaya zorluyor sizi. Empati bu kitaptaki ana unsurlardan biri. Keyif alıyorsunuz bundan ama aynı zamanda yoruluyorsunuz. İnat ettiğiniz zaman ise bir şeyler kaçırıyorsunuz. Dedim ya bu kitap bir labirent. İçinden çıkmak için, labirenti çözmek için dikkatli olmak gerekiyor. Labirente savaş açmak yerine ona uyum sağlamak gerekiyor. Belki de bütünleşmek gerekiyor…

    Bir çırpıda çıkamıyorsunuz o karanlık yerden. Boğuluyorsunuz sanki...Ben okuma sürecimin bu yüzden uzun sürdüğünü düşünüyorum. Odağımı kaybettiğimi anladığım anlarda bu nedenle kenara koydum kitabı, sonra tekrar açtım; önceden beni boğan yerden bu defa keyif aldım. Aslında benim için uygun zaman olmadığını ve sonra okumam gerektiğini düşündüğüm anlar olsa da, bu şekilde okuduğum için mutluyum.

    Koşmak gibiydi bu kitap benim için. Depar atınca nefes nefese kalırsınız ve birden kesilir nefesiniz, bırakıverirsiniz ya. O yüzden ritmik adımlar, düzenli nefes ve kondisyona ihtiyacınız vardır… Öyle bir şeyler…