• 233 syf.
    ·Puan vermedi
    Albay #thecolonel

    Yaşlı bir albay ve albayın yitip giden evlatları üzerinden İran siyasetinin panoraması olarak adlandırabileceğim bu eser; savaşın zehirli ve etçil bir bitki olduğu; sarıldığı her vatan evladını acılar içinde kıvrandırdığı, hangi coğrafyada ve hangi millette yaşanırsa yaşansın döneminde kazananın olmadığı, kanın ve çirkefin adaletsizce ve belki istemsizce sıçradığı, bir kan bahrinde evlatlarını boğduğu gerçeğini resmetmektedir.Bu yönüyle bir ülkenin rejim safsataları ile kendi canlarına mezar oluşu kaleme alınmıştır.
    Dış çerçevesi ile Şah'a Musaddık'a, Savak'a, Tudeh hareketine...ve İran'daki irili ufaklı devrim hareketlerine açık değindirmelerin yer aldığı kitapta yaşlı albay ve çocuklarının özel hikayeleri ile de kitabın yaralı bir kalbe dönüştüğünü görüyoruz.Öyle ki karakterleri sorgulamaya fırsat vermeyen bu kitapta hakim duygu derin bir ah'a dönüşüyor.
    Albay, karısını kevaşe*(kötü yola düşen) olduğunu düşündüğü için öldürdüğü ve dönemindeki bir askeri hadiseye katılmayı reddettiği için görevinden azlediliyor.Ardından 5 çocuğu farklı siyasi taraflara savrularak; geçmişiyle her daim çatışma içinde olan bu yaşlı babanın önünde ölümleriyle reverans ederken albayın şahsında İran'ın kanlı geçmişi sorguya alınıyor. 3 evladın parçalanmış cesedi bir oğlunun işkence sonucu yitik aklıyla acıdan hissizleşen hafızanın donukluğu İran siyasetinin geldiği konumu simgeliyor.
    Bir ölüm gecesinin, albayın bir ömürlük hikayesine geri dönüşlerle taşındığımız bu kitap, altı çizilmelik iç konuşmalarla müthiş bir boyut kazanıyor.İran siyasi geçmişine yapacağınız ufak bir araştırma ile çok daha anlamlı olacak bu eseri
    çok etkilenerek okudum. Tavsiye ederim esen kalın.
    کتابی در توصیف تأثیر انقلاب های سیاسی در ایران بر مردم.این کتاب در ایران ممنوع استزیرا شکنجه
    سیاسی را توصیف می کند
    من می خواهم از دوستی که در مورد این کتاب و نویسنده من را آگاه و حمایت کرد ، تشکر کنم
  • İLBER ORTAYLI ÖNERİYOR: görülmesi gereken 20 eser

    Ortaylı, Türkiye’de evvela bu 20 eserin görülmesini öneriyor. Bunlar onun gözünde uğruna seyahat edilecek eserler.

    1. Ayasofya (İstanbul; Bizans İmparatorluğu, 6’ncı yüzyıl, Miletoslu [Milet] İsidoros ileTrallesli [Aydın] Anthemios)

    2. Süleymaniye Camii (İstanbul; Osmanlı İmparatorluğu, 16’ncı yüzyıl, Mimar Sinan)

    3. Selimiye Camii (Edirne; Osmanlı İmparatorluğu, 16’ncı yüzyıl, Mimar Sinan)

    4. Sultan Han (Aksaray; Anadolu Selçuklu Devleti, 13’üncü yüzyıl, Şamlı Muhammed bin Havlan)

    5. Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası (Sivas; 13’üncü yüzyıl, Anadolu Selçuklu Devleti, Hürrem Şah)

    6. Mahmutbey Camii (Kastamonu; 14’üncü yüzyıl, Candaroğulları Beyliği, Nakkaş Mahmud oğlu Abdullah)

    7. Bergama Zeus Altar (Bergama, Pergamon Krallığı, MÖ 2’nci yüzyıl, Phyromachos) [19’uncu yüzyıl sonunda Almanya’ya kaçırıldı, bugün Berlin’de Pergamoıımuseum’da sergileniyor],

    8. Surp Haç Kilisesi (Ahdamar Adası-Van; Ermeni Vaspurakan Krallığı, 10’uncu yüzyıl, Mimar Manuel)

    9. İshak Paşa Sarayı (Doğubeyazıt-Ağrı; Osmanlı İmparatorluğu, 18’inci yüzyıl, mimarı bilinmiyor)

    10. Rüstem Paşa Camii (İstanbul; Osmanlı İmparatorluğu, 16’ncı yüzyıl, Mimar Sinan)

    11. Kanuni Sultan Süleyman (devrinde Büyükçekmece) Köprüsü (İstanbul; Osmanlı İmparatorluğu, 16’ncı yüzyıl, Mimar Sinan)

    12. Sokullu (Şehid) Mehmed Paşa Camii'(İstanbul; Osmanlı İmparatorluğu, 16’ncı yüzyıl, Mimar Sinan)

    13. Selimiye Kışlası (İstanbul; Osmanlı imparatorluğu, 19’uncu yüzyıl, Krikor Balyan)

    14. Birgi Çakırağa Konağı (Birgi-îzmir; Osmanlı İmparatorluğu, 18’inci yüzyıl, mimarı bilinmiyor)

    15. İbrahim Paşa Sarayı (İstanbul; Osmanlı imparatorluğu, 15’inci yüzyılda inşa edildiği tahmin ediliyor, mimarı bilinmiyor.) [Bugün “Türk İslam Eserleri Müzesi” olarak hizmet veren saray, Kanuni Sultan Süleyman döneminde restorasyon gördükten sonra Pargalı İbrahim Paşa tarafından kullanıldı; ismini de bu dönemden almaktadır.)

    16. Alanya Kalesi (Alanya; Anadolu Selçuklu Devleti, 13’üncü yüzyıl) [Kale, I. Alaeddin Keykubad’ın fethinden sonra yeniden ve: bugünkü haliyle inşa edildi; orijinal hali Helenistik Dönem’e tarihlenmektedir.]

    17. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (Ankara; Türkiye Cumhuriyeti, 20’nci yüzyıl, Bruno Taut)

    18. İtalyan Sefarethanesi (İstanbul; Osmanlı İmparatorluğu, 20’nci yüzyıl, Giulio Mongeri) [Bugün Maçka Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi olarak hizmet vermektedir.)

    19. Mihrimah Camii (İstanbul; Osmanlı imparatorluğu, 16’ncı yüzyıl, Mimar Sinan)

    20. Gazanfer Ağa Medresesi (İstanbul; Osmanlı imparatorluğu, 17’nci yüzyıl, Mimar Davut Ağa)
  • 390 syf.
    ·9/10
    Tam bir tarihi roman. Okurken hiçbir şekilde sıkılmayacak bir eser. Yavuz Sultan Selim Han... Adına nice kitaplar yazılsa da anlatmakla bitmeyecek bir padişah, asker, şair. İlk Osmanlı Halifesi... Benim Yavuz Sultan Selim ile ilgili merak ettiğim husus acaba babası II. Bayezid'i gerçekten zehirledi mi?!
  • 68 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Stefan Zweigle ilk tanışmamız ve birdaha ayrılamadık. Kitapta Stefan Zweigin eşsiz dünyasıyla karşılaşıyorsunuz. Bilinmeyen bir kadının yaşadığı ruhsal durum bazılarına göre yanlış gelebilecek bazılarında ise hayranlık uyandırabilecek bir aşk öyküsü. Yazarın en sevdiğim kitapları arasında herkesin okuması gerektiği bir kitap ve hakkında bir yoruma sahip olması gereken şah eser diyebilirim
  • 160 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Uygarlık bunalımı içinde sürüklenen ruhlarımız için son bir umut daha yok mudur? Yahut bu umut vicdan, öz, iyi niyet gibi kavramların temelinde her daim yerini korumuş olan, kendi elimizle sesini kısıp açtığımız, görmezden geldiğimiz veya çare olarak kullandığımız, başımız sıkıştığında, ölümü ensemizde hissettiğimizde derhal kendine sığındığımız o his olarak her zaman bizimle değil midir? Fıtratımız, ham maddemiz, kendimizden ne kadar uzaklaştırırsak uzaklaştıralım bir geriye bakış kadar, bir pişmanlık kadar, bir fark ediş kadar uzaklıkta, şah damarımız kadar yakınımızda değil midir o umut?

    Kolay olduğunu sandığımız yollardan yürüyerek kaybettiğimiz hakikati, gerçek medeniyeti nasıl tekrar elde edebiliriz sorunu üzerine, çözüme olan büyük hasretin coşkunluğuyla kaleme alınmış muntazam bir eser. Önceki 'Ölümcül Kimlikler' incelememde vardığım erken kanıdan dolayı ne kadar utanç duysam az. Bu konu üzerine yoğunlaşmış çok kafa, çok gönül, çok emek ve çook eser var, belki hepsine okuyucu olabilmeye bile ömür yetmez. Umuyorum ki onların gösterdiği yolu sahiplenebilme noktasındaki görevimizi hakkıyla ifa edebiliriz.

    İnsanlık yürüdüğü onca yolun bir yere varmadığını, varamayacağını acı bir şekilde fark etmiş durumda, ışıklı hayatlar arkasına gizlemeye çabalıyor bu acizliğini, yine ve yine kolaya kaçıyoruz. Kolay olduğunu sandığımız yollara, günübirlik arzularımızın götürdüğü yollara saptıkça sapıyoruz. Ruhlarımızı tamamen toprağa gömmeden önceki son çırpınıştayız, ruhlarımızı diriltmeye mecbur olduğumuz son dönemeçte, yok olup gitmekten, her şeyin anlamsız oluşuna ikna olmaktan kurtulmak için son çağrı zaten verildi, Efendimiz'in önderliğinde. İnsanı Yaratan, insanlık fonksiyonunu nasıl yerine getirebileceğimizin, hakiki olarak nasıl insan olabileceğimizin, gerçekten nasıl özgür olabileceğimizin kılavuzunu her dönemde, her çamura saplanışta, tekraren hatırlattı. Bu gerçeklere gözü kapalı olmakta ısrar edenlerimizin selamet ihtimali için bir de vicdan mahkemeleri kurdu kalplerimizde. Hangi ideoloji, hangi insan ne derse desin, eylemlerimizin 'doğruluğu' hakkında bizi ikna edebilecek yegane süzgeç, yargı mercii, dinlemesini bilene.

    Yine bir batışa doğru sürüklenmekte insanlık, kurtuluşsa her gün beş vakit, her an her nefeste hatırlatmaya devam ediyor kendini, yönümüzü çevirmek kadar yakınımızda ve kolay. Her şeyden şikayet etme modasını bir kenara bırakıp, bu ataletten sıyrılıp doludizgin koşma zamanı bu kurtuluşun peşinden, bencilce değil, herkes için. Rabbim gayretimizi artırsın, tembelliğimizden kurtarsın her bir diriliş neferini, ki batmadan çıkalım geldiğimiz toprağın yüzeyine inşallah.

    İşte bu hatırlatıcılardan biri de tüm gayretini bu dava uğruna göstermiş önemli isimlerden olan Sezai Karakoç'un bu harika eseri. Okuduğumuz her cümle gönlümüze ve fiillerimize sirayet etsin inşallah. Keyifli okumalar.
  • 768 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Yıkan, bozan, dönüştüren, kabus gördürten, değiştiren, başkalaştıran, insanlaştıran ve maddeleştiren bir felsefe, bir diyalektik... Yıllar önce okuduğumda yarıda bırakmıştım çünkü sarsmıştı. Tekrar cesaret edip devam ettiğimde, artık ortada başka bir ben vardı. Bu kitap beni "Varoluşçu" yapan kitaptır. Maceram öyle başladı. Öğrenme ve yaşama... Okuyun fakat poponuzun pembe bir gül sulu pudralı pamukla silinmesi gibi bir hisse kapılmayacaksınız. Yumruk yemeye de tekme yemeye de hazır olun. Bununla ilgili çok yazı yazdım aslında. Çok uzun olduğu için buraya alamıyorum. "4 Dehşet" yazımın girişini koyuyorum. Varoluşçu Psikoterapi'nin şerhi niteliğindedir:

    Bilen bilir, kalabalık laflardan, gitmeyen misafirlerden ve mıymıntı konuşmalardan hazzetmem. O yüzden internette bulduğunuz dolambaçlı tarifler yüzünden arkanıza bakmadan kaçtığınız o “Vâroluşçuluk” hakkında sade bir sohbet yapacağız. Bilen bilir, felsefi jargonla düz duvarı bulmaca gibi göstermekte de mahirim ama az konuşmak, çok konuşmaktan güçtür, bilirim. Vâroluşçuluk… Ne ola ki? İlginizi çekeceğini düşünüyorum çünkü teori o ki tüm hayat sorunlarımız, haydi mütevazı olalım, tüm psikolojik sorunlarımız ona dayanıyor imiş.

    Filancanın falancanın Varoluşçuluğu da var ama ben kendiminkini anlatayım.

    Üç tip vâroluş var.

    Taş, toprak ve kuru yaprak, su, ateş ve havanın varlığı cansızdır. Öyle idik bir zamanlar. Hatırlamıyoruz. Yani, cansız. Cansızın tek ödevi çözünmek dağılmak, çürümek, düşmek. İlk varoluş şekli çürüme.

    İkincisine canlı veya beşer denebilir ki bakteri ile suyun farkıdır kendisi veya ölü karınca ile dirisinin. Taş toprak düşer de kedi ve kuş hareket eder. Şizofren’de örnekti, rüzgârda uçan kuru yaprak ile direnmeye çalışan kelebek kıyası. Yani canlı olan her şey ürer, hayatta kalmak ister, çürümeye direnir ve korkar. Sizin insan dediklerinizin çoğunun da varoluş biçimi budur. Yer, içer, uyur, ürer, ölür. Yani hayatta kalır. İkinci varoluş şekli hayatta kalma.

    İlki evrende çok fazla, ikincisi bizim gezegende bile belli yerlerde, üçüncüsü ise son derece nadirattandır. Beşer olarak doğarız hepimiz ki bu da hayatta kalma hâlimiz. Şayet başarabilirsek, kendimizi inşa ederiz, yaratırız, kendimiz oluruz, var oluruz, “ben” diyecek gücü buluruz veya diğer deyişle, insan oluruz. Üçüncü varlık biçimi yaşama ki hayatta kalanların çoğu gerçekten yaşamaz. Yaşamaya hayatımızın belirli bir evresinde başlarız. Yani beşer doğar, becerebilirsek insan ölürüz. İşte bu bizim elimizde olan varoluş biçimidir çünkü diğerleri inşa edilmedi, maruz kalındı. Doğamız gereği etimiz çürümekte ve tenimiz hayatta kalmaktadır ama ruhumuzda bir “ben” olma potansiyeli vardır.

    Anne rahmi denen cennetten, yarı cennet olan memeye, oradan da çeyrek cennet olan aileye düşeriz ve tedricen dünyanın kucağında buluruz kendimizi. Ana rahminin sonsuz huzurunu özleriz. Mutlu bir akvaryum balığı olduğumuz dokuz ayı… Ama dünya hiç de öyle değildir ve yaşadıkça dört dehşet verici vâroluş hakikati ile başımız belaya girer. Ya bunları inkâr ederek uyuşmalı ve mutlu akvaryum balığı hayali ile yaşamalıyız ya da uzayda savrulmakta olan bir yarım elma olduğumuz gerçeğini kaldırmalıyız. Kaldırmak kelimesi kritik çünkü bu dörtlü okşanmak için değil, katlanmak için var.
    Çoğumuz işte farkında olmadan bu dört anksiyeteyi inkâr etme uğruna hayatlar kurar, iş kurar, âşık olur, evlenir ve hatta çocuk yaparız. Fakat bu pis çete tehlikeli ve yapışkan olduğu için yakanızı bırakmaz ve her yastığa başınızı koyduğunuzda sizi boğmaya yeltenir. Çözüm, yüzleşmek…
    Yaşamın ortasındaki ölüm…
    Hürriyete mahkûmiyet…
    Mutlak yapayalnızlık…
    Anlamsız, manasız hayat…
    Bu dördünü sırasıyla konuşacağız… Örnekler de vereceğiz…