• 160 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Uygarlık bunalımı içinde sürüklenen ruhlarımız için son bir umut daha yok mudur? Yahut bu umut vicdan, öz, iyi niyet gibi kavramların temelinde her daim yerini korumuş olan, kendi elimizle sesini kısıp açtığımız, görmezden geldiğimiz veya çare olarak kullandığımız, başımız sıkıştığında, ölümü ensemizde hissettiğimizde derhal kendine sığındığımız o his olarak her zaman bizimle değil midir? Fıtratımız, ham maddemiz, kendimizden ne kadar uzaklaştırırsak uzaklaştıralım bir geriye bakış kadar, bir pişmanlık kadar, bir fark ediş kadar uzaklıkta, şah damarımız kadar yakınımızda değil midir o umut?

    Kolay olduğunu sandığımız yollardan yürüyerek kaybettiğimiz hakikati, gerçek medeniyeti nasıl tekrar elde edebiliriz sorunu üzerine, çözüme olan büyük hasretin coşkunluğuyla kaleme alınmış muntazam bir eser. Önceki 'Ölümcül Kimlikler' incelememde vardığım erken kanıdan dolayı ne kadar utanç duysam az. Bu konu üzerine yoğunlaşmış çok kafa, çok gönül, çok emek ve çook eser var, belki hepsine okuyucu olabilmeye bile ömür yetmez. Umuyorum ki onların gösterdiği yolu sahiplenebilme noktasındaki görevimizi hakkıyla ifa edebiliriz.

    İnsanlık yürüdüğü onca yolun bir yere varmadığını, varamayacağını acı bir şekilde fark etmiş durumda, ışıklı hayatlar arkasına gizlemeye çabalıyor bu acizliğini, yine ve yine kolaya kaçıyoruz. Kolay olduğunu sandığımız yollara, günübirlik arzularımızın götürdüğü yollara saptıkça sapıyoruz. Ruhlarımızı tamamen toprağa gömmeden önceki son çırpınıştayız, ruhlarımızı diriltmeye mecbur olduğumuz son dönemeçte, yok olup gitmekten, her şeyin anlamsız oluşuna ikna olmaktan kurtulmak için son çağrı zaten verildi, Efendimiz'in önderliğinde. İnsanı Yaratan, insanlık fonksiyonunu nasıl yerine getirebileceğimizin, hakiki olarak nasıl insan olabileceğimizin, gerçekten nasıl özgür olabileceğimizin kılavuzunu her dönemde, her çamura saplanışta, tekraren hatırlattı. Bu gerçeklere gözü kapalı olmakta ısrar edenlerimizin selamet ihtimali için bir de vicdan mahkemeleri kurdu kalplerimizde. Hangi ideoloji, hangi insan ne derse desin, eylemlerimizin 'doğruluğu' hakkında bizi ikna edebilecek yegane süzgeç, yargı mercii, dinlemesini bilene.

    Yine bir batışa doğru sürüklenmekte insanlık, kurtuluşsa her gün beş vakit, her an her nefeste hatırlatmaya devam ediyor kendini, yönümüzü çevirmek kadar yakınımızda ve kolay. Her şeyden şikayet etme modasını bir kenara bırakıp, bu ataletten sıyrılıp doludizgin koşma zamanı bu kurtuluşun peşinden, bencilce değil, herkes için. Rabbim gayretimizi artırsın, tembelliğimizden kurtarsın her bir diriliş neferini, ki batmadan çıkalım geldiğimiz toprağın yüzeyine inşallah.

    İşte bu hatırlatıcılardan biri de tüm gayretini bu dava uğruna göstermiş önemli isimlerden olan Sezai Karakoç'un bu harika eseri. Okuduğumuz her cümle gönlümüze ve fiillerimize sirayet etsin inşallah. Keyifli okumalar.
  • 768 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Yıkan, bozan, dönüştüren, kabus gördürten, değiştiren, başkalaştıran, insanlaştıran ve maddeleştiren bir felsefe, bir diyalektik... Yıllar önce okuduğumda yarıda bırakmıştım çünkü sarsmıştı. Tekrar cesaret edip devam ettiğimde, artık ortada başka bir ben vardı. Bu kitap beni "Varoluşçu" yapan kitaptır. Maceram öyle başladı. Öğrenme ve yaşama... Okuyun fakat poponuzun pembe bir gül sulu pudralı pamukla silinmesi gibi bir hisse kapılmayacaksınız. Yumruk yemeye de tekme yemeye de hazır olun. Bununla ilgili çok yazı yazdım aslında. Çok uzun olduğu için buraya alamıyorum. "4 Dehşet" yazımın girişini koyuyorum. Varoluşçu Psikoterapi'nin şerhi niteliğindedir:

    Bilen bilir, kalabalık laflardan, gitmeyen misafirlerden ve mıymıntı konuşmalardan hazzetmem. O yüzden internette bulduğunuz dolambaçlı tarifler yüzünden arkanıza bakmadan kaçtığınız o “Vâroluşçuluk” hakkında sade bir sohbet yapacağız. Bilen bilir, felsefi jargonla düz duvarı bulmaca gibi göstermekte de mahirim ama az konuşmak, çok konuşmaktan güçtür, bilirim. Vâroluşçuluk… Ne ola ki? İlginizi çekeceğini düşünüyorum çünkü teori o ki tüm hayat sorunlarımız, haydi mütevazı olalım, tüm psikolojik sorunlarımız ona dayanıyor imiş.

    Filancanın falancanın Varoluşçuluğu da var ama ben kendiminkini anlatayım.

    Üç tip vâroluş var.

    Taş, toprak ve kuru yaprak, su, ateş ve havanın varlığı cansızdır. Öyle idik bir zamanlar. Hatırlamıyoruz. Yani, cansız. Cansızın tek ödevi çözünmek dağılmak, çürümek, düşmek. İlk varoluş şekli çürüme.

    İkincisine canlı veya beşer denebilir ki bakteri ile suyun farkıdır kendisi veya ölü karınca ile dirisinin. Taş toprak düşer de kedi ve kuş hareket eder. Şizofren’de örnekti, rüzgârda uçan kuru yaprak ile direnmeye çalışan kelebek kıyası. Yani canlı olan her şey ürer, hayatta kalmak ister, çürümeye direnir ve korkar. Sizin insan dediklerinizin çoğunun da varoluş biçimi budur. Yer, içer, uyur, ürer, ölür. Yani hayatta kalır. İkinci varoluş şekli hayatta kalma.

    İlki evrende çok fazla, ikincisi bizim gezegende bile belli yerlerde, üçüncüsü ise son derece nadirattandır. Beşer olarak doğarız hepimiz ki bu da hayatta kalma hâlimiz. Şayet başarabilirsek, kendimizi inşa ederiz, yaratırız, kendimiz oluruz, var oluruz, “ben” diyecek gücü buluruz veya diğer deyişle, insan oluruz. Üçüncü varlık biçimi yaşama ki hayatta kalanların çoğu gerçekten yaşamaz. Yaşamaya hayatımızın belirli bir evresinde başlarız. Yani beşer doğar, becerebilirsek insan ölürüz. İşte bu bizim elimizde olan varoluş biçimidir çünkü diğerleri inşa edilmedi, maruz kalındı. Doğamız gereği etimiz çürümekte ve tenimiz hayatta kalmaktadır ama ruhumuzda bir “ben” olma potansiyeli vardır.

    Anne rahmi denen cennetten, yarı cennet olan memeye, oradan da çeyrek cennet olan aileye düşeriz ve tedricen dünyanın kucağında buluruz kendimizi. Ana rahminin sonsuz huzurunu özleriz. Mutlu bir akvaryum balığı olduğumuz dokuz ayı… Ama dünya hiç de öyle değildir ve yaşadıkça dört dehşet verici vâroluş hakikati ile başımız belaya girer. Ya bunları inkâr ederek uyuşmalı ve mutlu akvaryum balığı hayali ile yaşamalıyız ya da uzayda savrulmakta olan bir yarım elma olduğumuz gerçeğini kaldırmalıyız. Kaldırmak kelimesi kritik çünkü bu dörtlü okşanmak için değil, katlanmak için var.
    Çoğumuz işte farkında olmadan bu dört anksiyeteyi inkâr etme uğruna hayatlar kurar, iş kurar, âşık olur, evlenir ve hatta çocuk yaparız. Fakat bu pis çete tehlikeli ve yapışkan olduğu için yakanızı bırakmaz ve her yastığa başınızı koyduğunuzda sizi boğmaya yeltenir. Çözüm, yüzleşmek…
    Yaşamın ortasındaki ölüm…
    Hürriyete mahkûmiyet…
    Mutlak yapayalnızlık…
    Anlamsız, manasız hayat…
    Bu dördünü sırasıyla konuşacağız… Örnekler de vereceğiz…
  • 182 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Son cümlesi eserin şah damarı sanki. Çakırcalı yı tanıyınca Ege li oldum Ödemişin kavakları oldum. Yaşar Kemal öyle bir anlatıyor ki Çakırcalı yı seyrettim, yaşadım. O keskin kayaların ardında, o dağ taş ta Çakırcalı nin kızanı oldum. Yaşar Kemal anlatırsa buna şaşmamak lazım. Çakırcalı Efe'de Yaşar Kemal'in araştırmacı kimliğine şahit oluyoruz. Daha önce biyografik eserler okumaya çalışsam da okuyamadım. Okuyamıyorum. Hatta merak edip özellikle aldığım bir kaç Biyografik eser kitaplık ta terkedilmiş durumdalar. Yaşar Kemal öyle bir biyografi yazmış ki kendiğilinden akıp gidiyor.( bu cesaret ile o kitapları okurum) Keşke bitmeseydi dediğim kitaplardan biri oldu Çakırcalı Efe. Bir İmparator'luğun burnun dibinde kendi gücü ile kendi adaletini sağlaması ve dünya çapında bir Efe olduğunu öğrendiğimiz eserde, Çakırcalı 'nin dış kuvvetkerden destek alıp almadığını tam anlayamadım sanırım bilerek muallakda bırakmış. Çakırcalı Memed Efe gibi bir destanı böylesine gereksiz bir gölgede bırakmak istememiş sanırım. İyi ki de öyle yapmış çünkü Çakırcalı
    kim olur sa olsun fiili olarak bölge halkının kahramanıdır. Çakırcalı' yı tanıdığım için çok mutlu oldum. İyi ki yazmışsın Çakırcalı' yı toprağım. Biz yaban değiliz çünkü.
  • Dördüncü Söz;

    Emâneti teslîm ettikleri baş halîfeleri Alâeddîn Attar Hazretleri anlatıyor:

    Şâh-ı Nakşibend Hazretlerini tanıdıktan sonra sevgileri bende öyle yer etti ki, karar ve irâde diye hiç bir sermâyem kalmadı.

    Sohbetlerinden ayrı düşmek, benim için ölüm gibi bir şey oldu. Bir gün ben bu tesîr içindeyken bana döndüler:

    ''Sen mi beni dost edindin, ben mi seni?''

    Cevab verdim:

    ''Sizden bana ancak iltifat ve teveccüh gelebilir; benden de size bağlılık ve muhabbet...'' Yani, ''dostluk ve muhabbet bendendir'' demeğe getirdim.

    Dediler: ''Biraz bekle, anlarsın!''

    Bir saat kadar bekledim. Ne göreyim?..

    Ruhumda Şâh-ı Nakşibend'e âid aşktan eser kalmamış... Buyurdular:

    ''Gördünmü, dostluk sendenmiymiş, benden mi?

    Sevilenden bir şey gelmeyince seven sevemez.''

    Rahmetle Necip Fazıl Kısakürek,
    Başbuğ Velilerden 33, sayfa:88
  • 432 syf.
    ·8/10
    Yavuz Sultan Selim hakkında yazılmış başarılı bir akademik eser. Yazarın birçok kitabını beğeniyorum, Osmanlı tarihi alanında sağlam eserleri var.

    Geniş kaynakçaya sahip bu ilmî eserde ise Yavuz Sultan Selim'in hayatını baştan sona anlatırken bir yandan da ihtilaflı politikalarını açıklığa kavuşturmuş. Bunlardan birisi de Şah İsmail ve Yavuz Sultan Selim'in arasındaki meseleyi tafsilatıyla anlatmasıdır. Bilhassa "Aleviler katledildi." tezinin siyasî boyutunu kaynaklarıyla açıklamış. Son sayfalara yaklaşırken de Yavuz Sultan Selim'in yer aldığı minyatürler resmedilmiş. Kitabın bir bölümünde de Yavuz Sultan Selim'e isnad edilen meşhur tabloda yer alan tarihî kişiliğin aslında o olmadığı bilgisi verilmiş.
  • 432 syf.
    ·3 günde·9/10
    Kitaptaki karakterler ayrı bir dünya ayrı bir kişilik. Romanın konusu Bay Darcy ve Lizzy"Elizabeth" arasındaki aşk gibi görünse de olay sadece ikili üzerine kurulu değil. Jane 23 yaşında alımlı ve güzel bir kız.Duru ve sakin bir karaktere sahip oluşu Bay Bingley'i etkiler. Ayrıca Bay Bingley de yakışıklı ve asildir. Bay Bingley sosyete arasında sevilen bir karakter olmasına karşın Bay Darcy tam tersi bir karakter sert, kaba ve düşüncesiz biri. Elizabeth ablası Jane kadar güzel olmasa da asi ve net oluşu Bay Darcyi etkiler. Olayların ilerlemesi ile yanlış anlaşılmaların yerini güzel bir son alır. Özellikle Bay Darcy'nin değişimi şaşırtıcı. Her ne kadar olay sosyete arasında geçse de o dönemlere ışık tutan bir şah eser. Bayan Bennetin(Elizabethin annesi) fazlası ile para düşkünü, sosyete meraklısı ve vurdumduymaz tavırları abartılı gelse de hatta kimi zaman delirmenize neden olsada olağan bir karakter. Tek yorucu bulduğum kısım fazlası ile Bay ve Bayan muhabbeti (Mr,Ms & Mrs). O dönemlerde bayanlar isimle çagrılmadığından olsa gerek. Iki günde okunabilecek akıcı bir roman. Keyifli okumalar!