• Sahi söylüyorum. Düzelirim. Yalnızca, bir dönemden geçiyorum. Herkes böyle dönemlerden geçer, değil mi?
  • 80 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Rahel Tanrı’yla Hesaplaşıyor! –Üç Menkıbeden Birincisi-
    Tanrım... Sana Tanrı demek suç mu? Yoksa ölümcül bir günah mı? Sana kendi dilimde seslenmek, beni günahkar mı yapıyor? Bunu kabul edemiyorum sevgili Tanrım! İşlediğim günahların ağırlığı, cücelerin omuzlarında duran devler gibi ağırlık yapıyor. Hangi insan vardır ki içerisine düştüğü günah anlarında, senin adını anmayan! Ben varım sevgili Tanrım! Uzun zaman oldu ve senden bahsetmiyorum. Senin adının kutsallığıyla yıkanmayalı, senin adınla adım atmayalı uzun zaman oldu. Ama bunun müsebbibi ben değilim. Senin adınla adım atarak bizi adaletsizliğe, eşitsizliğe, aşağılık kompleksine layık gören insanlarındır bunun sorumlusu. Ama anlamıyorum Tanrım, onlar böylelerken sen neden adının kirletilmesine, adına ihanet edilmesine ses çıkarmadın Tanrım? Sen ki her şeyi gören, yoktan var eden, ol deyine olduran ilahi varlıksın. Ben seni anmıyorum ama adına da ihanet etmiyorum. Ama sen yine de senin adını kirletenlerin tarafını tutuyor, her zaman onların kazanmasına izin veriyorsun. Senin takdirlerini kazanmanın yolu, senin adını kirletmek midir sevgili Tanrım. Yoksa bize adını anmadığımız için öfkeni mi layık görüyorsun! Pompei halkı, gazabının şiddetiyle tanışmış, göklerin yarıldığına ve yeryüzünün şiddetle sarsılmasına bizzat tanık olmuşlardı. Bugün Pompei halkının binlerce kat daha fazla ahlak yoksunluğunu yaşayan insanlık, senin cehennemi öfkenden uzakta, güvenli çatıları altında yaşamlarını sürdürmektedir. Yoksa bizi kitlesel bir kıyım yerine bireysel vicdan azabıyla mı cezalandırıyorsun Tanrım! Bizi senin yokluğunla mı cezalandırıyorsun? Senin adınla kutsallaştırdıkları günahları, daha rahat işleyenler ve bizi tüm bu olumsuzluklara mahkum edenler, senin bu yeni politikanla mı cezalandırılmadan bizleri günahla sivriltilmiş dişleri arasında parçalıyorlar. Senin sesinle uyanabilecek olan bizleri, daha ne kadar sessizliğinle lanetleyecek ve ölülerin ruhlarını canlı, canlıların ruhlarını ölü bir yaşama mahkum edeceksin? Her şeye kadir olan Tanrım! Mutlak iyi olan Tanrım! Seninle konuşmanın verdiği heyecanla ve ruhumun hapsolduğu sensizliğin sabırsızlığıyla isyan mıdır sözlerim! Sen değil misin kullarım içerisinde en çok günahkarların sesini duyarım diyen! O zaman duy beni Tanrım, seni sana şikayet ediyorum! Senin adının ilk duyuluşuyla ve seni ilk tanıyışıyla sana aşık olur insan. Sonra seni aramaya başlar. Seni hiç duymaz, görmez. Sen yoksundur, kendini ona bir türlü göstermezsin. Çünkü insanlığın geneline bakar, senin varlığını hak etmediklerini düşünür, insanların ruhlarına dokunmazsın artık. Her şeyin senin takdirinle olduğunu bilen insan, senin dokunuşunla aydınlanmayınca düşer karanlığın girdabına. Biz inanıyoruz ki her şey senin emrinle olur, ama neden bizim adımız günahkar olur? Diyorsun ki kaderin var, ama sen değil misin ki beni kendi bedenindeki yaradan yaratan! Zaman bu kadar hızla akıp giderken ey sevgili Tanrı, bu hızlı zaman içerisinde bir an sonra yaşlanırken, sabırsızlığın endişesiyle işlediğimiz günahların hesabını affedecek misin?
    “Öldürmek de, yaşatmak da senin işin;
    Bu dünyayı gönlünce düzenleyen sensin. Ben kötüyüm diyelim, kimde kabahat? Beni böyle yaratan sen değil misin?
    Ömer Hayyam”
    Üçüncü Güvercinin Hikayesi –Üç Menkıbeden İkincisi-
    O gün gökyüzü kapkara bulutlarla kaplıydı. Tanrı, insanlara kızgındı. Tanrı, Nuh’a kavmini uyarmasını telkin etmişti. Aksi takdirde Tanrı’nın azabıyla tanışacaklardı. Tanrı’nın kurallarına riayet etmelerini, ona ibadet ederek dualarda bulunmalarını salık vermişti. Halkı, Nuh’u dinlememişti. Nuh’un tüm çağrılarına rağmen Tanrı’ya yakınlaşmak yerine daha da çok uzaklaşmışlardı ondan. Hatta Tanrı’yla yeniden barışabilmeleri için yağmurlar, oğullar ve bahçelerle de desteklemişti çağrısını. Tüm bu armağanlar ancak Tanrı’nın yoluna yeniden girdikleri zaman halkının olacaktı. Yine de dinlemediler. Kibir gösterdiler, Tanrı’yı hiçe saydılar. Kendi yarattıkları tanrılarının yolundan gitmeyi tercih ettiler. Onlara Vedd, Süva, Yeğus, Ye’ük ve Nesr daha çekici gelmişti. Bunun üzerine Tanrı, Nuh’a gemi inşa ettirdi ve yeryüzündeki her hayvandan birer çift aldırttı. Böylece her şey normale döndüğü vakit, dünyada yaşam yeniden başlayacaktı. Ve Tanrı, öfkesini kusmaya başladığı vakit, gerçekleri gördüler. Tanrı’nın gazabı üzerlerine şiddetle vurmaya başlayıp da her yer sular altında kaldığı vakit, işte o zaman anladılar yaptıkları hatanın affedilemezliğini. Ve Tanrı seslendi; “Ey yeryüzü! Yut suyunu. Ey gök! Tut suyunu!” İşte o vakit, Nuh ilk güvercini avuçları arasına aldı ve gönderdi, kuş geri geldi. İkinci güvercini aldı ve gönderdi lakin o da geri geldi, ağzında bir zeytin dalı ile. Nuh anladı, biraz daha bekledi ve üçüncü güvercini gönderdi. Bu güvercin asla geri gelmedi. Ve hala da gökyüzünde bir yerlerde uçmaya devam etmekte. Çünkü bu güvercin barışı arıyordu ve dünyada barış yoktu. Sahi dünyada hiçbir zaman barış olmuş muydu? İnsanlar tarih boyunca birbirlerini öldürüyorlardı. Gerek din adına, gerek para adına, gerekse de Tanrı adına savaşıyorlardı. Aynı Tanrı’nın askerleri olarak birbirlerini, aynı Tanrı adına öldürüyorlardı. Ve zaman içerisinde bundan biraz da psikopatça olarak zevk almaya başlamışlardı. Hayvanlar da birbirlerini öldürüyorlardı ama onların ki doğanın kanunuydu; hiçbir zaman zevk için öldürmüyorlar, sadece karınlarını doyurmak için öldürüyorlardı. Ve hiçbir şey doğada ziyan olmuyordu. İnsansa, insanı sırf zevk için öldürebiliyordu. Bu sadakatsiz güvercin, Nuh’a geri dönmeyi ne kadar çok istiyordur kim bilir? Ama ne Nuh’u bulabiliyor ne de barışı! Biz de kaybettiğimiz bu barışı o kadar uzun zamandır arıyoruz ki, hala daha gökyüzünde uçup duran bu kanatları yorgun barış güvercini gibi biz de yorulmuş ve bezmiş durumdayız. Savaşın bize getirdiklerini, ruhumuzda tahrip ettiklerini Büyük Taarruz sonrasında çok iyi görmüştük. Artık sona erdiğini düşünmüştük savaşların. Ve evet, belki de sona ermişti silahla, bombayla savaşımız. Ancak yeni bir savaş başlamıştı. Kültür savaşı. Bu sayfanın da girişinde yazdığı gibi Kültür Savaşı... Başarabildik mi, bu savaşı kazanabildik mi? Öyle görünüyor ki kazanamadık ama kaybetmedik de. O halde savaş hala sürüyor ve kaybetmeye çok yakınız. Bizim kanatları yorgun güvercinimiz, Nuh’yu veya barışı bulduğu vakit, biz de -sanıyorum- insan olduğumuzu hatırlayabileceğiz...
    Ölümsüz Kardeşin Gözleri –Üç Menkıbeden Üçüncüsü-
    Adalet sadece bir kadın ismi mi yoksa mahkemelerde yukarıda yazan, cümle içerisinde geçen bir kelime mi? İnanın bugünlerde, özellikle son yıllarda unutulmuş bir kavram. Adalet neydi sahi? Adalet eşitlikti, haktı, hukuktu, Tanrı’ya inanmanın en etkili göstergesiydi. Peki yaşadığımız ülkede eşitlik, hak, hukuk ve ne yazık ki Tanrı’ya inanç kaldı mı? Evet, Tanrı’ya inanç dahi kalmadı artık bu ülkede. Tanrı’ya inanmayanların sayısının hızla arttığı ve dinlerin süratle terk edildiği bir dönem yaşıyoruz. Bunların en birincil dayanağı adaletin olmayışıdır. Adalet yoksa isyan vardır, umutsuzluk vardır, sisteme başkaldırı vardır, tüm bu adaletsizliklere ses çıkarmayan Tanrı’ya başkaldırı vardır. Adalet bu kadar önemlidir işte. Adalet insanlara, Tanrı’yı bile yargılatır işte. İşte bu menkıbede adaletin ne kadar gerekli olduğunu, bilinenden daha derin manalar barındırdığını görüyorsunuz. Sen Kralsın ama Berlin’de Hakimler var diyemedikten sonra ne anlamı kaldı adaletin, hakkın, hukukun, tüm bunlara ses çıkarmayan Tanrı’nın ve adaleti mana edindirdiği dinin. Hakimler, hükümler verirler. Bu hükümler insanların canlarını yakabildiği gibi kimilerinin de intikam duygusunu hafifletebilir. Önemli olan verilen hükmün ne kadar adaletli olabildiğidir. Önce öğrenmeli, bilmeli, vereceği hükmün nereye varacağını anlamalı. Önce hükmü verdiği kişinin yerinde kendisi olsaydı nasıl hissederdi bilmeli, sonra ona o cezayı reva görmeli. Keşke her hakime her savcıya stajları süresince cezaevinde kalma, tecrübe etme zorunluluğu getirseler. Onları adaletsizliklerle karşı karşıya bıraksalar ve anlatsalar adaletin ne kadar gerekli olduğunu. Virata, o büyük savaşçı, bilmeden kardeşini öldürdüğü vakit anlar ki artık insan hayatını sona erdirmek, bir başka insana kalmış iş değildir. Tanrı’nın verdiğini, insanın almasının yanlışlığını acı bir tecrübeyle öğrenmiştir. Her şeyden vazgeçer ama Kralının da ısrarıyla hakim olur ve insanlara adalet dağıtmaya başlar. Hükümlerini verir, ama her hükümlünün gözlerinde öldürdüğü kardeşinin gözlerini görür. Bu yüzden adaletten en ufak bir sapmanın, Tanrı huzurunda kendisini cezalandırmak olduğunun farkındadır. Bir gün verdiği bir hükmün yanlış olabileceği kanısıyla, ruhundaki acıları dindiremez, geceler boyu düşüncelerinin azabından kurtulamaz. Hükmünü verdiği mahkumun yerine geçer ve aynı acıları yaşamaya başlar. Her kırbaç darbesi ruhunda açılan bir yaradır. Ama bu yaralardan dışarı kan değil, aydınlanma çıkmaktadır. Virata anlar ki başkaları hakkında hüküm veren kişi aslında haksızlık yapmakta, bir suçu başka bir suç ile cezalandırmaktadır. Hiç kimsenin bir başkasının yargıcı olamayacağını anlar. Cezalandırmanın ancak Tanrı’nın işi olduğunu öğrenir. Bilir ki güç, eylemi çeker kendisine. Ve hangi eylem vardır ki adildir, karşı çıkmaz kadere? Kaçar insanlardan, kaçar güçten, sorumluluktan, insanın kaderine hükmetmekten. İnsanlara dinden önce adaletli olmayı, hakkın çiğnenmesi gereken bir canlı olduğunu öğretmeli, önce insan olmayı öğretmeli. Önce insan olmayı başaran dini de anlar, insan olmayana dini anlatsan ne yazar! Önce adil bir insan olmayı öğrenmeli sonra günahsız yaşamayı. Ne güzel söylemiş Virata, yani Zweig, ‘Hükmeden kişi diğerlerinin özgürlüğünü alır, en çok da kendi ruhunun özgürlüğünü.’ Bunu tüm rütbelilerin, tüm siyasilerin yani tüm karar vericilerin kafasına vura vura sokmalı. Önceden zannederdim ki, çok param olsun kendime bir ev ve bir araba alayım; hiçbir işte çalışmadan, kimsenin emri kölesi olmadan, bahçemdeki ağaçların dalları altında kitaplarımı okuyayım, yazayım, yazayım, durmadan yazayım. Ölesiye yazayım. Ama esas özgürlük kimsenin kölesi olmadan, insandan emir almadan yaşamak değilmiş. Bu yol, doğru yol değilmiş. Bu Tanrı’nın, yarattıklarının üzerine attığı bir ağ imiş. Virata diyor ki; “Bizler ayaklarımızla toprağa, eylemlerimizle Sonsuz Yasalara zincirliyiz. Eylemsizlik de bir eylemdir. İrademize rağmen sonsuzca iyilik ve kötülük yaparken kaçamadım sonsuz kardeşin gözlerinden. Fakat yedi kez günah işledim ben, çünkü kaçtım Tanrı’dan ve reddettim hayat için çalışmayı; işe yaramazın tekiyim, çünkü sadece kendim için, kendi hayatım için yaşadım, başkalarına hizmet etmedim. Şimdi yeniden hizmet etmek istiyorum. Artık irademden özgür olmak istemiyorum. Çünkü özgür olan aslında özgür değildir, hiçbir şey yapmayan da günahsız değildir.” Hiçbir şey yapmasanız da günahsız değilsiniz. Artık korkmadan,
    yılmadan, mücadele etme zamanıdır. Bunu bu ülkeye, bu insanlara, bu topluma borçlusunuz. Her şeyin güzel olacağına inanıyorsanız, güneşli o güzel günlerin sizi ufukta bir yerde beklediğini düşünüyorsanız, bu millete bunu borçlusunuz!
  • ❌Düşüncelerinizin sesiyle uyumak zordur...