• Bu gün mü doğmuştu? Hissettiği neden sadece acıydı öyleyse. Uyanır uyanmaz gözünde biriken o yaş da ne?
    Her geçen gün yutkunmakta daha bir zorlanır olmuştu. 'Zaman' diyorlardı. Herşeyin ilâcı... Hep teselli içindi belki de, şimdi sadece koca bir yalan olduğuna diretiyordu zihni. Öyle olsaydı büyüyüp durmazdı bu yumru...
    Yıllar olmuştu gidenleri hoş görmeyi öğreneli Zehra'nın. 'Gitmek' fiilinin sonunda hep dönmek için umut vardı çünkü. Bu yüzdendi dönenleri aynı sevinçle karşılaması ve bu yüzdendi dönmeyene gönül koymaması. Sahi, gitmek neydi ki?
    Ali'nin konuşturduğu gibi kimse konuşturamazdı bağlamayı. O tellere dokunduğunda taa yüreğinde titrerdi nağmeler Zehra'nın. "Söyle" derdi "söyle, bugün dinlemek istediğin nedir benden ? Sen iste ki ben çalayım, sen iste ki öfken, sevincin, hüznün, anlattıkların, anlatamadıkların bir bir dökülsün vurdukça..."

    "Can" derdi Zehra, "mutlu olmalısın. "
    "Can(ım)" derdi Ali, "mutluluğum olmalısın. "
    Birkaç harf kadar basit, uçurum kadar derindi aslında... Her ikisi de seviyordu da , o sevgi o sevgi değildi hiç..

    O kahrolası akşam oldu ne olduysa. "Sesler... Neden hiçbir şeyi duyamıyorum? Neden her yer karanlık, Ali'nin gözleri kadar..." İlk o zaman hissetti yutkunamadığını. Demek yoktu bir süre Ali. Dönecekti ama. Dönmezse kırılırdı kanadı. Dönmezse kim olurdu sırdaşı?...

    Bir kez sesini duyma ümidi değil miydi 12.30 lara alarm kurması? Razıydı yemek saatini kaçırmaya, bir duyaydı sesini.. Ama artık Zehra konuşuyor, Ali dinliyordu. Sussa Zehra " Anlat ne olur" diyordu ya, böyle değildi ki Ali...

    Ne çok şey birikmişti yine de. Birkaç günlük gelişine yol yol kelime dizmişlerdi bitsin artık yollar diye..." Geldiğimde " dedi Ali, " hani hep gitmek istediğimiz tepeye götür beni. Çalar söyleriz bildiğimiz türküleri koca çınarın altında." " Söz" dedi Zehra. Bir söz ne kadar asılı kalabilirdi ki oysa...

    Geldi Ali... Hem de sirenlerle geldi, hem de dilindeki Zehir önce boğazını, sonra yüreğini delip geçmişti Zehra'nın, hem de Ali yoktu artık, hem de Zehra'nın parçalarından götürmüştü yanında, hem de Zehra doğmuştu o gün...

    "Zaman" demişti Ali, "her şeyin ilâcı. Asma yüzünü, yıldırmasın hiçbir şey seni..."
    "Zaman" dedi Zehra. "Az az yaklaşıyorum Ali'ye..."

    https://youtu.be/z1Z0A9dt1c8
  • Sahi, neydi sevgi?
    Bir çuhayı ipek görebilmek miydi; toprağı amber niyetine koklamak mı?
    Sureti sîrete, arazı cevhere, bedeni ruha köle eylemek miydi sevgi?
    Sevgi bir iyilik miydi, şefkatli bir cümlecik mi?
    Neydi sevgi?
    Dış mıydı, yoksa iç mi; zahir miydi, yahut bâtın mı; kalıp mıydı, ya ki can mı?
    Var olmak mı, varlıktan geçmek mi? Dünyaya gülmeye mi gelmiştik; ağlamaya mı; ölüyor muyuz, yoksa doğuyor mu?
    Sevgi neydi?
  • Sahi, neydi sevgi? Bir çuhayı ipek görebilmek miydi; toprağı amber niyetine koklamak mı? Sureti sîrete, arazı cevhere, bedeni ruha köle eylemek miydi sevgi? Sevgi bir iyilik miydi, şefkatli bir cümlecik mi? Neydi sevgi? Dış mıydı, yoksa iç mi; zahir miydi, yahut bâtın mı; kalıp mıydı, ya ki can mı? Var olmak mı, varlıktan geçmek mi? Dünyaya gülmeye mi gelmiştik; ağlamaya mı; ölüyor muyuz, yoksa doğuyor mu? Sevgi neydi?
  • Sahi, aşk neydi?
    Sevgi dedikleri gerçekte var mıydı?
    Seven sevilenin kölesi miydi hep?
    İnsan güvenemeyecek miydi sevdiğine?
    Ya verilmiş sözler... Böyle çabuk mu unutulurdu? Kalan hep seven mi olacaktı?
    Giden bir gün hesap vermeyecek miydi kalana? Zamansız acilar hep aşkta mı saklıydı? Hüzünler demet demet çiçeklerle mi sunulurdu böyle?
    Hep bir tarafi eksik mi kalacaktı kalplerin?
    İnsan sevdiğine hep böyle pişman mı olacaktı ? Sahi neden sever insan bir başkasını?
    Bunca acıya rağmen neden tuzağına düşer bir yabancının?
    Kanatmadan diken, gül sevilemez miydi?
  • Dünya'nın bütün kötülükleri üzerine saçılmış gibiydi. Cızırdayan yatağından kalkıp, kirli, paslı, demirden musluk üzerindeki aynaya doğru yürüdü. Sağ elinin baş parmağını yüzünde gezdirdi ve uzun uzun kendini seyretti. "Kötü" kelimesi, kendine göre aynada ki yansımasıydı. Bu konuda yanılıyor olamazdı. Ne kadar içten olursa olsun, gülen her insanın içindeki karın ağrısını görebiliyor, ne kadar samimi olursa olsun, seven her insanın içindeki nefreti hissedebiliyor, ne kadar iyi olursa olsun, kendini bu sebepten anlamlı sayan her insanın içindeki karmaşayı, bensizliği yaşıyordu. Kendini kandırmıyordu, atom yığınlarının kararmış bölümleriyle ilgileniyordu sadece. "Bir insan iyi olduğu kadar kötüdür." Yanlış bir aforizma değildi ona göre. Tamamen gerçek. Sevgi! Bu konuda da farklı düşünmüyordu. Birini sevmek, boş bir duyguydu. Ama var, bunu yok saymıyordu Belki de onun için bir anlamı yoktu. Yeryüzünde var olduğu andan beri ailenin, dostluğun, birde daha yaşayamadığı "aşk" ın ne olduğunu anımsayamıyordu.

    Bakışlarını aynadan ayırarak sağ omuzundan arkasına doğru baktığında, neden bu düşüncelere sahip olduğunu kavrar gibi oldu. Yumruklarını sıkıp arkasına döndü. Yavaşça kapıya doğru yürüdü. Çıkmak istiyordu o hücreden. Gözlerini sıktı, kafasını ardarda taş duvara vuruyordu. Sevgi denen duyguyu yaşamı boyunca ona tek hissettirebilecek canlıyı boğazladığı için oradaydı. Tavandan bir karış uzaklıkta ki, iki demir parçasıyla sağlamlaştırılan penceremsi delikten sızan ışık huzmesi ensenine vuruyor ve vucudunun geri kalanından daha sıcak hissettiriyordu. Kafasını duvardan çekti. Işığı izledi, güneş tam yukarıdaki delik hizasında. Yaklaşık beş dakika sonra ışık azalmaya başladı. Fazla bakmış olacak ki mavi, kan dolmuş gözlerinden refleks olarak yaşlar boşaldı. Sokakta ayakkabı boyacılığı yaparken  "Güneş gibi oldu abi." dediğini hatırlatıyordu. "Güneş gibi ol..." cümlesini tamamlamadan demir kapı vuruldu. "Yemeğini zıkkımlan" deyip, paslı tabak içindeki kuruyu fırlattı gardiyan. "Şurdan bir çıkayım ikinci sen olacaksın!" diye geçirdi içinden. Çok bir zamanıda kalmamıştı zaten, yaklaşık on sekiz gün. Koğuşundan hücreye girmesine sebep; gece alt ranzada horlayıp uykusunu bölen, iki gün önce gelmiş çocuk istismarcısının malum organını kesip, kendisine yedirmesiydi. Öleceğinden korkmuş olacak ki istismarcı, şikayetçi olmamıştı.

    Hücrede geçirilen birbirinin aynı on sekiz günün sonunda artık çıkmaya saatler kalmıştı. Aynanın karşısına geçti. Beline kadar uzanan saçlarını taradı ve ilk defa ördü. Sakallarını kesti. Her insanın içindeki iyi zamanlarda iyi görünmek duygusunu yaşıyordu. Ama iyi miydi oradan çıkmak? Gerçekten de çıkmak istiyor muydu? Bunu bildiğinden emin olmayan bir bakış attı yansımasına. Demir kapı açıldı, elindeki şok cihazı, kaşındaki falçata izi ve sigaradan kahverengiye dönmüş bıyıklarıyla nefret kelimesinin kafasındaki tanımı şişman gardiyan duruyordu. "Senden kurtulmanın vakti geldi, yürü bakalım köpek soyu." dedi gardiyan. Boş zamanlarda hep Cüneyt Arkın izliyordu. Espri yeteneğide bu sınırda kalmıştı. "Seni görmekten ne kadar haz ettiğimi bilemezsin... Ben buradan çıkıyorum da, sen zaman çıkacaksın oradan?" dedi gardiyanın kalbini göstererek. Yanına geldiğinde gardiyanın yüzüne gülümsedi ve tam suratının ortasına tükürdü. "Güneş gibi oldu abi." dedi.

    Hapishane kapısının önüne geldi. Kapıyı açtı, otuz yıl sonra ilk defa zift kokan asfalta bastı. Son iki yıldır kafasında kurduğu şeyi yapmak istiyordu bir an önce. Hızlı adımlarla, hemen önündeki, ancak bir insanın geçebileceği dar yokuştan aşağı doğru hızla yürüdü. Gelmek istediği noktaya vardı. Buram buram iyot kokuyordu her yer. Derin bir iç çekti. Bir daha bir daha bir daha... Denizin yanına ilerledi. Atom yığınları oturup huzur bulsun diye yapılan banklardan birine oturdu ve soluklandı. Daha kalp atışları normale dönmemişti ki arkasında bir karaltı hissetti, döndü baktı kimse yoktu. Kafasını çevirdi, önünde kendisine deniz mavisi gözlerle bakan,  omuzunda boya kutusu olan sekiz yaşlarındaki çocuğa korkmuş bir halde baktı. Bir saniye bile sürmeyen bu his yerini şaşkınlığa bıraktı. "Boyayayım mı güzel abim?" dedi küçük çocuk. Sesi çıkmadı, bir şey diyemedi. "Güneş gibi parlatırım abi... Boyayayım mı?" diye yineledi sorusunu. Gözlerini kapatıp dişlerini sıktı "Hayır... Boyama!" dedi. Gözlerini açtığında  çocuk ortadan kaybolmuştu. Hızla kafasını, sağa sola salladı "Gerçek değildi o."  Hapishane revirinde doktorunun, böyle şeyler görebileceğini, gerçek olduğunu düşündüğü anda, şalvarının sağ cebinde ki kahverengi haplardan alması gerektiğini söylediğini hatırladı. Elini ceblerinde gezdirdi, ilacını bulamadı. Hücreden çıkmadan önce, demir masanın üzerinde gördüğünü anımsadı. "Lanet olsun! Zaten bir şeyler düzelmek üzereyken hep bir b*kluk olur." dedi ve yerinden kalkıp yürümeye koyuldu.

     Biraz ilerde çimlerin üzerine oturmuş atom yığınlarına baktı. "Hepsi mükemmel canlılar, suratlarına tükürdüklerim. Esmer oğlan, yanında duran ve suratına güldüğün adamın kanını içsen doymazsın! Sen kadın, adam bugün az para verdi diye gözlerin yeni avlar arıyor! Küçük çocuk! Tek derdin daha büyük bir oyuncak. Köpeğin başını okşayan kız, daha bu sabah arkadaşının sevgilisini ayarttın! Denize taş atan genç, içki alacaktın paran bitti değil mi? Kitap okuyan hanım teyze, senden zarar gelmez ya hani, -aman ne gereksiz aforizma- anlıyorum okuduğunu anlamadığı, yoksa "eve gittiğimde adamı nasıl boğazlarım?" diye düşünmezdin! Hepiniz kötüsünüz hepiniz mükemmel iyisiniz!" kafasında her baktığı insana yakıştırdığı kötülüklerle ilerliyordu. Otuz yıl sonra ilk defa bir karar alıp biriyle konuştuktan sonra yakıştıracak ve haksız olmadığını, yaşamı boyunca sevgi denen duyguyu ona hissettirecek olan tek canlıyı sebebsiz yere boğazlamadığını tekrar düşünüp belki de "iyi ki" diyecekti. Yoluna devam etti. Karşısına konuşabileceği birinin çıkmasını istiyordu. Uzun süre yürümeye devam etti.

    İleride, yirmili yaşlarının sonunda olduğu, sevimli ve güzel sayılmayacak bir kadının ayaklarını duvardan denize doğru sarkıtmış oturuyor olduğunu gördü. Saçları kısa ve kıyafetleri orta halli bir yaşam sürdüğünü sezdiriyordu. Yanına gitti. Oturmak için izin istedi ve oturdu. Bir kaç dakikalık sessizlikten sonra
    "Çirkin olduğunu daha önce söyleyen olmamıştır... Şu gördüğün atom yığınlarının hepsinin milyon tane yüzü var." dedi ve zaten bildiği cevabı bekledi. "Teşekkür ederim." dedi kadın ironik bir şekilde. "Gerçekten buna ihtiyacım vardı. Yalnız olmadığımı bilmiyordum."
    Beklediği cevap değildi ama şaşırmamıştı da çünkü milyon tane yüzü olan insan elbette farklı cevaplar da verebilirdi. "Ne düşünüyorsun?" diye sordu.
    - Ne hakkında ne düşünüyorum?
    -Ben gelmeden önce yani, ne düşünüyordun?
    - Yeryüzünde ne işim olduğunu
    - Güzelmiş... Bulabildin mi peki cevabını?
    -Sanırım evet.
    - Dinlemek isterdim.
    -Bunu sana anlatmak isteyeceğimi yani aslında herhangi birine anlatabileceğimi sanmıyorum.
    - Neden? Bence o kadar zor değil.
    -Zor olmadığını biliyorsan anlatmama gerek yok.
    - Milyon tane yüz... Yani ikimizin bildikleri farklı. Anlatmanı isterim.
    Kadın derin bir iç çektikten sonra arkasına döndü.
    "O zaman... Bak, arkandan gelen beyaz takım elbiseli amca, daha bugün dede olmuş ve torununa hediye almaya gidiyor. Şu köşede duran simitçiyi görüyor musun? İki kardeşine bakmak için neredeyse yirmi dört saat durmadan çalışıyor. Şu etekleri uçuşan genç kız, aşık olmuş ilk randevusu, arkadaşı gelince onu ne kadar çok sevdiğini söyleyecek. Toprağı eşeleyen küçük çocuğa bakar mısın? Karıncaların daha rahat geçmesi için kaba taşları çıkarıyor. Peki çimlerde oturan iki delikanlıya ne demeli, çocukluktan beri beraberler, şuan iş yerlerini aynı yerde ayarlayabilmek için uğraşıyorlar. Bak! Gördün mü yaşlı teyze eşinin en sevdiği yemeği yapmak için taze fasülye almış."

    Böyle devam ederken sözünü kesti.
    "iyide, senin yeryüzünde olma sebebin nedir?"
    Kadın biraz duraksayıp tekrar derin bir iç çektikten sonra
    "İyiyi görmek, sevmeyi sevmek" dedi.
    "iyi olduğun kadar kötüsün."
    "ben buna inanmıyorum. Evet saf iyilik belki bulunamaz ama iyi olduğum kadar kötü değilim birinden biri baskın olur her zaman. Sen mutsuzsun ve o gözle bakıyorsun etrafa, herkes kötü kötü kötü... Bunları düşünüyorsun. Çünkü sen kötüsün daha önce sana bunu söyleyen olmamıştır. Şu gördüğün atom yığınları milyon tane olan suratlarının korku olanını takıyor seni gördüğünde."
    "Nereden biliyorsun ve sen neden takmadın?"
    "Bunu bilmek için fazla çaba sarfetmeye gerek yok sanırım ve senden korkmuyorum."

    Uzun süre kadının gözlerinde takılı kaldı gözleri. Sonra hızla kalktı yerinden. Yeryüzü klişelerinden birinin olacağından korktu. İlk defa gerçekten korktu. "Siyah ve beyaz gibi, Gökyüzü ve deniz gibi, Ateşe körük gibi. Aşk ne büyük klişe. Herkeste var, hiç kimseye yok." Aklından bunlar geçerken adım adım uzaklaşıyordu kadından.

    Arkasından bağırdı kadın. "Adını söylemedin." sahi adı neydi? Köpek? karga burun? pörtlek? Besleme? Pis boyacı? Canavar? Hangisini söylemeliydi?
    Arkasına döndü, kızın parlayan ayakkabılarına ilişti gözü "güneş gibi oldu abi" diye mırıldandı. Kadın "erkeklere de konulmuş olması ne güzel. Seni sevdim Güneş" dedi. İsmi bu değildi elbette ne olduğuda çok önemli değildi. Fakat bugünden sonra Güneş olarak kalacaktı. Daha önce hissetmediği bir ruh halindeydi. "Senin adın nedir?" diye sordu. En son ne zaman biri hakkında gerçekten bir şey merak etti? anımsayamadı. "Dünya benim adım" dedi kadın. "Dünya ve Güneş gibi." diye geçirdi aklından. Sanki başka biri oluyordu başka bir varlık. Atom yığını gibi değilmişde, safi sevgiden şekillenmiş gibi yeniden. "Bu muymuş Aşk dedikleri? Sarıp sarmalayan şey, içimi ısıtan canavar örtüsünü kaldırıp yerine, şefkat perdesi çeken şey bu mu? Ama olabilir mi ki, neredeyse on dakikada... Otuz sekiz yıllık fikirler değişebilir mi?" diye düşünüyordu olduğu yerde.
    "Aklından geçirdiğin her şeyi anlayabiliyorum. İnsan ne zaman ne sürede ve kime aşık olabileceğini birde ne zaman öleceğini asla bilemez!" dedi Dünya. "Burada beni bekliyordun değil mi?" dedi Güneş. "Bunu bilmiyorum ama bu sabah ayaklarım buraya getirdi beni ve bir kaç saattir burada oturuyorum." Kadının gözlerinin içine baktı uzun süre. Kayboldu zaman, sanki bir karadeliğin üzerindeymiş gibi. Kendine geldiğinde yaşlandığını  hissetti...