• Değerli Kerim bey,
    Değerlendirmenizi rica eder, işlerinizde kolaylıklar dilerim.
    Selamlar, 15 Şubat 2019.
    Ebubekir Turgut,

    AVRUPA 2.ÖYKÜ YARIŞMASI BAŞLADI...(SON KATILIM TARİHİ.31 MART 2019)

    Hollanda’da 22 yıldır yayınlanan aylık Platform ve 12 yıldır yayınlanan Kadın Dergisi, özellikle gençlerin Türkçe yazmalarını teşvik etmek ve edebiyatı sevdirmek amacıyla Avrupa 2'nci öykü yarışmasını başlatmıştır.

    Avrupa 2. Öykü Yarışması hakkında Platform ve Kadın Dergisi genel yayın yönetmeni
    Ebubekir Turgut şu açıklamalarda bulundu; Elbette, anadili ile kimlik etle tırnak gibidir desek yanlış olmaz. Onlar birbirlerini desteklerler ve tamamlarlar. Kişi kimliğini anadili tanır ve anlar, ya da anadilinin sağladığı imkânlarla kazanır. Kimliğini kazanan kişiler de anadiline sahip olur, onun değerini bilir.
    Zannedildiği gibi kişinin anadili onun için sadece bir anlaşma aracı değildir. Ya da sadece aynı dili konuşanlar arasında bir iletişim aleti de sayılmamalı. O, bazı harfler, bazı sesler, bazı ifadeler ve yazılı belgeler de değildir.

    Anadil, bir kimlik, bir medeniyet ve bir tarih gibidir. Anadil, özbenliktir, artı değerdir, toplumsal harçtır, kültürel zenginliktir. Anadil, kişi için sıcak bir yuva, en yakın bir dost, duyguların ifadeye döküldüğü terennüm ve başkalarına karşı bir anlamda savunma aracıdır.

    Şimdi, bulunduğumuz ülkede başkalarına kişisel ve toplumsal sömürge olmamak için anadilimiz Türkçeye sahip olmalıyız, gelecek nesillere en güzel şekilde öğretmeliyiz diyoruz. Bu duygu ve düşünce ile Avrupa 2'nci Öykü ve Avrupa 10'uncu Şiir yarışmasını başlatmış bulunuyoruz.


    KATILIM ŞARTLARI;

    -15 yaşından büyük olmak.

    - Türkçe yazmak.

    - Metinler 1000 kelimeden kısa, 3000 kelimeden uzun olmayacaktır.

    - İdeolojik yüklemli, küfür ve sataşma içerikli, tanınmış şahısları kötüleyen, pornografik öğeler içeren metinler yarışma kapsamına alınmayacaktır.

    - ç, ş, ğ gibi Türkçe’ye has harflerle yazılmayan metinler direkt olarak elenecektir.

    - Katılımcıların ortalama 100 kelimelik bir metinle kendilerini tanıtan bir özgeçmiş yazmaları istenmektedir.

    -SON KATILMA TARİHİ.31 MART 2019

    -Konu ve tür seçimi serbesttir.

    - Metinler dijital ortamda gönderilmesi gerekmektedir.

    -Sonuçlar Platform ve Kadın Dergisi’nin Mayıs sayısında ve web sitelerinde ilan edilecek. İmkan olursa bir program organize edilecek ve derece alanlara programda ödülleri verilecek

    -Yarışma sonucunda başarı sağlayan öyküler kitap haline getirilecektir.

    -Bütün katılımcılara bol esinler diliyoruz.

    ÖDÜLLER;

    -1'nciye Sim Tronic sponsorluğunda Türkiye’de tatil bölgelerinin birinde 3 gün konaklama.

    -2'nciye Sandıklı Thermal Park Resort Spa otelde 4 gün konaklama.

    -3'nciye Sandıklı Thermal Park Resort Spa otelde 3 gün konaklama.

    -4'nciye Sandıklı Thermal Park Resort Spa otelde 2 gün konaklama.

    POSTA VE KATILIM ADRESİ;
    Postbus 90460
    1006 BL Amsterdam/Hollanda
    http://www.platformdergisi.com
    http://www.kadindergisi.nl
    E Posta.info@platformdergisi.com
    Tel.+ 31 (0) 20 614 53 63
  • Yerçekimi, evrenin büyük bir gizemidir. Yerçekiminin arkasındaki mesele, evrendeki her kütlenin başka kütlelerin üzerine çekilmesi ve bu çekim gücünün mesafeden etkilenmesidir. Kütle büyüdükçe çekim de büyür. Mesafe arttıkça, çekim azalır. Ama evrendeki her cisim neden diğer cisimleri çeker? Bilen yok.
    Günlük konuşmada, kütle ve ağırlık birbiri yerine kullanılır, ama bu ikisi aslında oldukça farklıdır. Kütle, bir cisimdeki madde miktarını ölçer. Bir yastık ve bir kağıt tutucu, farklı boyutlarda olmalarına rağmen aynı kütleye sahip olabilir. Kağıt tutucu yastıktan daha yoğundur; kağıt tutucunun içindeki madde, daha sıkı bir şekilde paketlidir.
    Ağırlık, yerçekimsel bir alanda bir cisme uygulanan kuvveti ölçer. Kütle, konuma bağlı olarak değişmez ama ağırlık çevreye bağlı olarak değişebilir. Yeryüzünün yüzeyindeki bir kütle, her saniye karede 9.8 metre gezegen çekimini yaşar. Aynı kütle ayın yüzeyine götürülse, cisimler daha hafif tartılır çünkü ay, yeryüzünden daha hafiftir. Ayda altıda bir oranında yerçekimi vardır. Bu nedenle cisim en fazla altıda biri ağırlığındadır. Başka bir deyişle, 68 kilogram ağırlığında bir kişi ayda 11.3 kilogram ağırlığında gelir.
    Bedenlerimiz, yeryüzünden yerçekimi kuvveti altında var olmak üzere tasarlanmıştır. Astro-notlar, uzayda ağırlıksızlığı –mikroyerçekimi desek daha doğru olur– deneyimlediklerinde, bulantı, baş dönmesi, baş ağrısı, iştah kaybı ve kan toplanması gibi rahatsızlıklar yaşarlar. Buna uzay tutması denir. Normalde bacaklardaki kan, kalbe doğru yukarı çıkmak için yerçekimine karşı direnmelidir. Mikro-yerçekiminde kan hiçbir direnç olmadığından beyninize doğru hızla çıkar. Bu durum sanki uzun bir süre bacaklarınızın yukarıdan aşağıya sallandırılması gibidir.

    EK BİLGİLER:
    1. Astronotlar, kaslarının körelmesini önlemek üzere uzayda günde saatlerce idman yapmalıdırlar.
    2. Sir Isaac Newton (1642-1727) 1687’de yerçekiminin ilk matematiksel formülünü yazdı.
    3. Newton’un bir ağaçtan elmanın düştüğünü gördükten sonra yerçekimini kavradığına dair anlatılan hikâye doğru değildir.
  • çarpılmak denen şey sempatiyle egoizmin garip bir karışımıdır. Öte yandan bu erkek kendisinin içinde gizlice bulunduğu bir durumun tadını çıkaramadığı için, zevk almaktan vazgeçer. En güzelin ne olduğuna karar vermek zordur; en ilgincin ise kolay. Ama yine de sınıra elden geldiğince yaklaşmak daima iyidir. Gerçek zevk budur, başkaları neden hoşlanır, hiçbir fikrim yok. Kıza yalnızca sahip olmak pek önemli bir şey değildir ve âşıkların kullandığı yöntemler genellikle adicedir; para, güç, nüfuz, uyku ilacı ve buna benzer şeyleri kullanacak kadar bile alçalabilirler. Ama bir taraf için dünyanın en kayıtsız şartsız teslimiyeti değilse eğer, aşkta ne zevk olabilir ki? Ama bu teslimiyet, genellikle Tin gerektirir ve bu âşıklar genellikle bundan yoksundur.
  • Şu dünya hayatında vazifemiz, her türden eylem için geçerli olmak üzere, daha çoğunu yapmak, daha fazlasına sahip olmak, daha görünür, daha güçlü vs. olmak değildir. Dünyaya gelme gerekçemize muvafık olarak yaşamak ve efendice çekip gitmektir.
  • Kitapta temel Java anlatılmış. Önsöz’de de belirtildiği gibi, Java’nın JavaSE sürümünü bu kitaptan öğrenerek Java dünyasına sağlam bir giriş yapabilirsiniz.

    Kitap, başlangıç-orta seviyeye hitap ediyor. Yani bu kitabı bitirdiğinizde temel Java bilgisine sahip olmuş oluyorsunuz. İleri seviyede Java bilgisine sahip olmak istiyorsanız yeterli bir kaynak değil.

    İlk iki bölümde Java’dan, kurulumundan vs. bahsedilmiş. Bu konulardan sonra temel programlama yapıları -değişkenler, döngüler, diziler..- anlatılmış. Daha sonra nesneye yönelik programlamaya giriş yapılmış. Dili gayet anlaşılır, anlatım gayet basit. Temel programlama ve algoritma mantığını da kişiye kazandıran bir kitap.

    Halihazırda bir programlama bilginiz yoksa dahi bu kitaptan faydalanabilirsiniz lakin siz yine de bir öncesinde programlama nedir ne değildir bir araştırın ve hatta programlamaya giriş niteliğinde birkaç video izleyin derim.

    Bana “iyi ki” dedirten bir kitaptı. İyi ki Java programlama dilini öğrenmeye çalışırken bu kaynaktan faydalanmışım. Java’yı seviyor oluşumdan mıdır bilmiyorum ama gerçekten çok beğendim. Kitapta bulunan örnek kodları bizzat kendiniz yazmaya çalıştığınızda öğrenme süreci daha verimli ve keyifli bir hale geliyor. Bölüm sonlarındaki değerlendirme soruları ile de bilginizi test edebiliyorsunuz. Kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum.
  • ... Ancak bilmiyorlar ki, ‘mülkiyet’ denilen koltuk değneklerini atmadıkça, kendi güçlerini ve yeteneklerini kullanabilecek duruma gelmeleri mümkün değildir. Onları engelleyen, sahip oldukları şeyler olmadan gelişemeyecekleri, başarılı olamayacakları hayali konusundaki yanlış inançlarıdır.
  • 120 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Şairlerin yaşamöyküsü yoktur, Onların yaşam öyküleri yapıtlarıdır.
    Octavio Paz
    Bu kitapta biraz Fernando Pessoa'u anlatıyor. Bazen toplumcu yazarları okusamda hep kapalı anlatım yapan Surrealist yazarları sevmişimdir. Alegori her eserin bence olmazsa olmazi olmalı Pessoa'da da alegorik anlatımı çokça gördüğüm yazarlardandır.
    Anarşist Banker
    1922’de Pessoa adıyla yayımlanan bu eser, gerçek bir ateş gemisidir; bugün de, basıldığı zamandaki kadar tehlikeli, bir o kadar patlayıcı ve coşkundur.
    Eser, bir roman gibi okunabilir: hatalarıyla, tereddütleriyle ve nihayetinde muzaffer sonucuyla bir hayatın romanı. Sıfırdan başlayan Banker, bir servet kazanır: Neden ve nasıl? Acımasız bir keskinlikte ama bir o kadar da eğlenceli bir kötü niyet taşıyan bir dizi uslamlamayla bize göstermeye çalıştığı budur. Bu Banker, –katıksız ve sağlam bir anarşist olduğunu ilan eden– bize “hakikat”ini kanıtlamak için yanıltmacalara, çelişkilere ve inanılmaz çarpıtmalara başvurmakta tereddüt etmez. Kitaptan
    "Sadede gelecek olursak, geçenlerde bana, eskiden sizin anarşist olduğunuzu söylediler.”
    “Eskiden mi, hayır! Eskiden de anarşisttim, şimdi de anarşistim. Bu noktada değişmedim. Ben anarşistim.”
    “Bakın hele! Siz bir anarşistsiniz, öyle mi? Hangi açıdan anarşistsiniz? Tabii eğer bu sözcüğe farklı bir anlam vermiyorsanız…”
    “Bildik anlamdan farklı mı kullanıyorum? Kesinlikle değil. Bu sözcüğü en sıradan anlamıyla kullanıyorum.”
    “Yani, şu işçi örgütlerinde görülen tipler gibi mi anarşistsiniz siz de bunu mu demek istiyorsunuz? Bombaları ve sendikalarıyla ortalıkta dolanan o tipler ile sizin aranızda gerçekte hiç fark yok mu?”
    “Fark var elbette… Ama sizin sandığınız noktada değil. Siz belki de benim sosyal kuramlarımın onlarınkine benzemediğini sanıyorsunuz?”
    “Aa, evet, anlıyorum! Siz kuramsal olarak anarşistsiniz; ama uygulamada…”
    “Kuramda ne kadar anarşistsem uygulamada da o kadar anarşistim. Uygulamaya gelince fazlasıyla anarşistim; hem de sizin sözünü ettiğiniz tüm o tiplerden daha fazla. Üstelik tüm yaşamım da bunun kanıtı.”
    “Anlamadım?”
    'Tüm yaşamım bunun kanıtı elbette. Sizin bu sorunu bilinçli bir biçimde incelemediğiniz ortada. İşte bu yüzden, aptalca şeyler söylediğimi ya da sizinle alay ettiğimi düşünüyorsunuz.'"

    "Anarşistin ideali öncelikle özgürlüktür; sonra özgürlük yoluyla eşitlik, nihayetinde ise özgürlük içinde eşitlik yoluyla kardeşliktir. Şunu unutmayın: Anarşist sistemde, eşitlik olarak var olabilecek şey özgürlükle birlikte gelmez, ondan kaynaklanır. Burjuva ve anarşist sistemler arasında ara bir sistem olması için ve birinden diğerine yumuşakça geçebilmek için, bu ara sistemin burjuva sistemden daha fazla özgürlük içermesi gerekir. Tersi durumda, bu, anarşizme doğru atılmış bir adım olmaz. Özgürlükte bir artış görülmezse, üstüne üstlük bir de azalırsa, burjuva sisteminin yerine farklı (ya da denk) bir sistemin geçmesinden başka bir anlama gelmez bu. Burjuva sisteminin yerine, bu noktada ona denk bir başka sistemi koymak, bütün çabaları feda edip, hatta belki de kan döküp, sonuçta toplumun aynı kalmasına yol açmak olur. Merkezden çok uzaktaki bir evi terk edip şehrin öteki ucuna, merkezden ilki kadar uzak yeni bir konuta taşınmak için vakit ve para harcamaya benzer bu.
    Sorun, kapitalizm ile anarşizm arasında ‘geçiş sistemi’ olarak kabul edilebilecek ve özgürlükler bakımından kapitalizmden üstün olması bir yana, en azından dengi olabilecek hiçbir sistemin ortaya çıktığının görülmemesidir. Sosyalizm ile komünizm eşitlik fikri üzerinde temellenir. Ama özgürlük pek dert edilmez. Bireycilik üzerinde temellendiğinden en azından özgürlüğün tohumunu içeren burjuva sisteminden daha kötü zorbalıklardır bunlar. Sosyalizm ile komünizmin temellendirdiği ise mutlak erk sahibi bir Devlet’tir. Bütün insanları bu canavarın, öldürülecek bir bedeni bile olmayan bu Mutlak Kral’ın altında eşit kılarlar. Her ikisinde de burjuvazi her şeyini yitirir, emekçinin ise kazanacağı hiçbir şey yoktur. Burjuva köle değilken köle olur; burjuvanın dengi olmuş işçi, kendini yeni bir efendiyle birlikte bulur ve önceden olduğu gibi yine köledir. Burjuva sisteminde bir emekçi, her şeye rağmen ve emeği sayesinde ya da şans sonucu veya herhangi bir başka gerekçeyle kendisi için biraz para toplayabilir, toplum içinde yükselebilir, belli bir oranda özgürlük –en azından paranın sağlayabileceği oranda– elde eder. Sosyalist ya da komünist rejimde ise hiçbir umudu yoktur. Bu, cehennemin yeryüzünde kusursuzca geçekleşmesidir ve cehennemde, göründüğü kadarıyla, herkes eşittir."

    Şeytanın Saati ise
    Şeytanın Saati, Pessoa’nın bütün metinleri gibi insanın kendini ve ona yön veren birliği arayışındaki aynı güzergâhın etaplarından biridir ve yine diğer metinler gibi, o da bir puzzle parçası değildir: Pessoa eserlerinin belli başlı niteliklerini küçültülmüş olarak içeren bir bütündür. Bu bütünlük, hem içerik hem de biçem olarak söz konusudur. Pessoa’nın tüm eserleri gibi, edebi türleri tartışma konusu yapan ve hiçbir durumda aynı cinsten olmayan tüm türlere –öykülemeci tür, dramatik tür, lirik tür– benzeyen bu metin, aynı zamanda, sırrın ve bilginin bu gezgini tarafından gerçekleştirilen erişilmez hakikati arama yolculuğu olması bakımından da tüm türlerle arasında yakınlık kurar. Pessoa’nın belli başlı tüm konu ve saplantılarının, ezoterizmin bütün türlerinin, “aldatmaca”nın şiirsel mantığına karışan çelişkinin şiirsel mantığının Şeytanın Saati’nde seçki biçiminde bulunduğu söylenebilir ve varlıkla varlık olmayanın varlıkbilimsel takınağına da metnin her yerinde rastlanır. Dinsel, felsefi ve edebi sayısız düşsellikle dolu olan Şeytanın Saati, kökteş şairlerin eserlerine benzer bir tür sonsuz çokkişili söyleşiyle bizi karşı karşıya bırakır.

    Eserden
    Hiçbir zaman ne çocukluğum ne yeniyetmeliğim ne de dolayısıyla, erişeceğim erkeklik çağım oldu. Ben olumsuz mutlağım, hiçliğin cisimleşmiş haliyim. Asla elde edilemeden arzulanan, var olamayacağı için düşlenen şey – bu benim hiçlik krallığım ve bana verilmeyen taht bu. Bir ihtimal olan, var olması gereken şey, Yasa’nın ya da Yazgı’nın bahşetmediği şey – bunu İnsan ruhuna avuç avuç serptim ve bu ruh, var olmayanın yaşayan yaşamını hissedince allak bullak oldu. Ben, bütün görevlerin unutuluşu, tüm niyetlerdeki tereddütüm. Mutsuzlar ve hayat yorgunları, yanılsamalarından kurtulur kurtulmaz, gözlerini bana doğru kaldırırlar, çünkü ben de, kendimce, Parlak Sabah Yıldızı’yım. Hem de çok, çok uzun zamandır! Başka biri gelip benim yerime geçti.
    İnsanlık pagandır. Asla hiçbir din içine işleyemedi onun. Sıradan insanın ruhunda, ruhun ölümsüzlüğüne inanma gücü bile yoktur. İnsan, ne nerede ne de niçin uyandığını bilmeden uyanan bir hayvandır.
    Tanrılara taptığında, onlara fetiş gibi tapar. Onun dini gözbağcılıktır. Hep böyleydi, böyledir ve hep böyle olacaktır. Dinler, gizemlerden taşan ve dünyevi olan şeylerdir yalnızca ve dünyevi olan bunu hiç kavrayamaz, çünkü o, doğası gereği, dünyevi olamaz.
    Dinler simgedir ve insanlar simgeleri yaşamlar olarak değil (oysa öyledirler), şeyler olarak kabul ederler (oysa öyle olamazlar). Sanki Jüpiter varmış gibi –ama asla yaşıyormuş gibi değil– ona yaranmaya bakarlar. (Jüpiter yaşıyormuş gibi, asla varmış gibi değil.) Tuz dökülünce, bir tutam da sağ elle sol omuz üstünden serpilir. Tanrı’ya karşı günah işlendiğinde, birkaç ‘Göklerdeki Babamız’ duası okunur. Ruh pagan kalmaya ve Tanrı, mezarından çıkarılmayı beklemeye devam eder. Pek az kişi, zaman geldiğinde geri almak üzere, Tanrı’nın mezarının üstüne akasya (ölümsüz bitki) bıraktı. Ama bunlar, iyi aradıklarından, onu bulmak için seçilmiş kişilerdi.
    İnsan hayvandan, sadece bir hayvan olmadığını bildiği için ayrılır. O, görünür karanlıklardan başka bir şey olmayan ilk ışıktır. O, başlangıçtır, çünkü karanlıkları görmek, karanlıklardan ışığı almaktır. O, sondur, çünkü kör doğduğumuzu, görme duyusuyla bilmektir. Böylece hayvan, kendi içinde doğan bilgisizlik yoluyla insan olur.
    Bunlar çağlarla zamanların sonsuzluğudur ve merkez noktasında hakikatin bulunduğu dairenin çemberi üzerinde yürümekten başka yapılacak şey yoktur.
    Bilimin temeli cehaletimizi bilmektir. Bulunduğumuz yer olan dünya; olduğumuz şey olan ten; olmak istediğimiz şey olan Şeytan – üçü birden, o Büyük An’da, içimizdeki Efendi’yi, olmamıza ramak kalmış o Efendi’yi öldürdüler. Ve onun sırrı, ona dönüşebilelim diye sahip çıktığı sır kayboldu.
    Ben de, bayan, Parlak Sabah Yıldızı’yım. Ben, daha Yuhanna konuşmadan önce buydum, çünkü Patmos’tan önce Patmos, bütün sırlardan önce sırlar vardır. Başka bir simge şemasında benim Venüs olduğumu düşündüklerinde (düşündüğümde) tebessüm ederim. Ama ne önemi var? Tanrısı ve Şeytanı’yla, içindeki tüm insanlar ve onların gördükleri her şeyle birlikte, bütün bu evren, sonsuza dek çözülmeye çalışılacak bir hiyerogliftir. Ben, meslek olarak, Büyü ustasıyım – yine de Büyü nedir bilmem.
    Sırlara vâkıf olmanın en yüksek derecesi, var olan bir şey olup olmadığını bilmekte cisimleşen soruyla noktalanır. En büyük aşk derin bir uykudur, dalmaktan hoşlandığımız bir uyku. Ben bile, ki sırra en fazla vâkıf olması gerekenlerden biriyim, kimi zaman, içimde, Tanrı’nın ötesinde bulunan şeye sorarım, tüm bu tanrılarla yıldızların kendi uykularından, dipsiz derinliğin büyük unutkanlıklarından başka bir şey olup olmadıklarını.

    Okunması gereken kisa bir eser.