• Gerekli olanın karşılıklı aşk değil, sahiplenme, yani maddi - fiziki zevk olmasıyla doğrulanır. Sahiplenme olmaksızın aşkının karşılık gördüğünü bilmek bir insan için teselli değildir. Aslında, kendisini böyle bir durumda bulması üzerine bir çok insan canına kıymıştır.
    Arthur Schopenhauer
    Sayfa 38 - Say yayınları
  • 207 syf.
    İki durumdan bahsedeceğim ve epey uzun olacak. Yoğun olmadığınız bir vakitte okumanız sizin faydanıza olur kanaatindeyim. Yine de okursanız elbet sevinirim.

    ***

    Öyle ya, kişi başladığı noktaya dönemedikten sonra niçin yola çıksın ki?

    Daire'ye Dair, Dücane Cündioğlu

    ***

    Sene 2009. Tvnet ekranlarında Gündem Özel adlı programda konu Aşk Pazarı. Dönemin popüler romanlarını konu edinecek olan programda sayın konuk uzunca bir girizgah yapıyor. İnsan eylemlerinin haz, fayda, iyi olmak üzere üç amacı olduğunu belirtiyor öncelikle. Sonrasında örneklerle bunların tanımını yapıyor. Söz gelimi; eroin satmak faydalı, içmek haz verici fakat iyi değil. Daha sonra iyi'den vazgeçilip geçilemeyeceğini, ihlas'ın ne demek olduğunu, istem'in eylem'den önce geldiğini, bizatihi kendinden ötürü istenen bir şeyin olup olamayacağını ve dahasını anlatıyor, irdeliyor. Dakikalar ilerliyor ve nihayet konu rayına oturuyor.

    Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar'ı, Elif Şafak'ın Aşk'ı ve Saide Kuds'in Kimya Hatun'u o yıllarda birbiri ardına çıkan "tasavvufi" romanlardan en çok tutulanları. Piyasada arz-ı endam eden bu ve bunun gibi kitapları veciz bir dille yeriyor sayın konuk. Yeriyor çünkü bu kitaplar Mevlana ve Şems Hazretlerini anlatmıyor, kullanıyor. Hem de ne kullanmak! Yazarları, bu yüce insanlara olmadık isnatlarda bulunuyor, onlar için ipe sapa gelmez laflar ediyor ve demeye utanılacak sözlerle, davranışlarla bu isimleri yanyana kullanıyor. Tüm bunlar da “aşk” çatısı altında yapıyor yazarlar. İşte burada bir yerde haklı olarak "Aşkın üç yüz bin okuru olmaz" diyor sayın konuk.

    Konuk tüm bunlardan bahsederken üzülüyor. Eskilerin, manası yıpranır deyu demekten bile imtina ettikleri bu kutsi kelimenin ağızlarda sakız haline gelmesine, hatta sakız hale getirilenin yere tükürülmesine, hatta ve hatta tükürülen sakızın üzerine defalarca basılmasına ve en sonunda üstte adı geçen kitap türlerinin ortaya çıkmasına üzülüyor sayın konuk. Kahroluyor.

    Burada dikkat çeken noktalardan birine parmak basmak istiyorum. Sayın konuk, Elif Şafak'ın Aşk kitabından bir bölüm anlatırken yutkunuyor, gözleri dolar gibi oluyor, hatta nefesi çıkmıyor. Tabi ki bölümün enfesliği gibi bir durum söz konusu değil, aksine mezkur bölümün fecaat oluşundan kahroluyor. Zira Şems Hazretlerinin ölümünü anlatan Elif Şafak, yüreklere kor atıyor, onu kötü hatta rezil bir duruma itiyor. Sayın konuk ise Şems Hazretlerinin ölümü hakkında çeşitli rivayetler olduğunu söylüyor ilkin ve bu rivayetler olmasa bile diyor "Elif Şafak bunu Şems'e yapmamalıydı" diye iç çekiyor. İşte sayın konuk öyle hassas ve öyle mahzun ki bunu anlatırken bile üzülüyor, gözleri doluyor hatta. Ne diyeceğini bilemiyor.

    Nedir bunun sebebi?

    ***

    Sene 2012. Sinemayı felsefe vechesinden irdeleyen bir kitap yayımlanıyor. Zaten bu ikisinin birbirinden bağımsız olması düşünülemez. Hakir görülen Hollywood yapımlarının dahi temelinde bir felsefe yatıyor. Tabi bunu propaganda yahut pragmatizm/hazcılık için kullanıyor o ayrı.

    Kitap, Ingmar Bergman'ın Winter Light (1963) filminin yorumu olan şu cümleler ile başlıyor;

    "Neredeyse hiç secdeden kalkmazken alnım, niçin bir kez bile sesini duymam? Günler, geceler... asırlardır adı dudaklarımdan düşmediği halde neden bir defa da ben onun adımı andığını işitmem?“

    İşte kitap boyunca sürecek olan yorumlarına bu sözlerle başlayan yazar, kitabının bir yerinde “hayatımın en büyük hatalarından biriydi” dediği durumu anlatıyor. Başlığı “günaha sonra çağrı” olan bu yazıda (yorumda) bir grup yüksek lisans düzeyindeki ilahiyat öğrencilerine mantık dersi verdiği yıllardan bahsediyor. Mağarasından çıktığını, dolayısıyla tutkulu gözlere hasret olduğunu da mühim bir not olarak belirtiyor. Kendi sözleriyle “dinlerine bağlı, temiz, saf Anadolu çocukları” dediği öğrencileriyle bir gün bir film izleyip üzerine konuşmaya karar veriyor. Seçtiği yapım Martin Scorsese’nin The Last Temptaion of Christ (1998) filmi oluyor. Hz. İsa (as) efendimizin hayatını anlatan bir film. Film öncesi öğrencilerine “ayrıntılara takılmamaları” takdirde buna “tahammül edebilecekleri”ni söylüyor. Öğrenciler filmdeki “kısa süren bir erotik sahne”yi sorun ediyor. Yazıda geçmiyor belki ama o öğrencilerin Hz İsa (as) efendimizin düştüğü belirtilen halleri görmesi, ettiği söylenen sözleri duyması da onların yüzlerini “kireç gibi” etmiştir. Yazar tabiri caizse tam anlamıyla vahlanıyor öğrencilerinin bu tutumuna. Nasıl hissedemezler, nasıl anlamazlar demeye getiriyor.

    Nedir bunun sebebi?

    ***

    Evet, tahmin ettiğiniz gibi yukarıda bahsettiğim konuk ve yazar aynı kişi; Dücane Cündioğlu.

    Sorum kısaca şu; ne olmuştur?

    Ne olmuştur da Şems Hazretlerinin -rivayetlerden biri de olan- ölümünün yazılmasına vicdanı el vermeyen kişi, Hz. İsa (as) Efendimizin ve Meryem Annemizin içler acısı, hakir şekilde gösterilmesine üzülen, onları bu halde görmeye dayanamayıp surat asan, üzülen öğrencilerine karşı tavır takınır hale gelmiştir? Kaldı ki birisi yazı, diğeri görsel. Herkesçe malumdur ki görmenin gücü okumaktan daha vurucudur. Biz ki edepsizlik olur diye tuğla kadar kitabında Efendiler Efendisinin -O’nun hayatını yazmasına rağmen- adını dahi yaz(a)mayan Necip Fazıl Kısakürek’lerin neslindeniz. O kökteniz. Nasıl olur da bir peygamberi o halde görmeye (velev ki yaşanmış olsun) yürek dayandırabiliriz? Genel kültür olsun diye bir tutam kalan duruşundan vaz mı geçsin “Anadolu çocukları” !

    Ne olmuştur da Hz. İnsan adlı kitabı olan kişi kitabının uzunca bir kısmını kendini “19. Deliğin içindeyim (cehennemde)” diye tanımlayan Lars von Trier’e olan övgülerine ayırmıştır? O Trier ki çektiği filmler sınırsız özgürlükle süslü batıda bile sansüre uğruyor, yayımlanmıyor, hunharca tartışılıyor; festival izleyicileri filmi yarıda bırakıp çıkıyor. Filmlerinin “ahlak”, hadi kelimeyi biraz yumuşatalım, “insan onuru” seviyesini varın siz düşünün.

    Ne olmuştur da Hz. Havva Annemizin adını, Nietzsche’nin “Kadın, Tanrı’nın ikinci hatasıdır. ‘Kadın özünde yılandır’, Havva’dır” sözünün peşinden gelen paragrafta söylemiştir? Bununla da yetinmeyip yılan karşılığında kullanılan el-hayye kelimesinin (Taha:20) köküyle havva kelimesinin kökünün aynı yerden geldiğini belirtmiştir!

    Ne olmuştur da “Tanrı korusun, bir daha günah bile işleyemezsin” sözünü yazabilmiştir? Elbette günah olmasa tabiri caizse rahmet sıfatları havada kalır. Fakat bu söz hayr’dan ziyade şer’i çağırıyor. Evet, günahımız ve sevabımızla insanız. Şairin dediği gibi; “Yaşadım diyen, günaha dalmıştır” ve fakat bu günah işlememe çabasını yok saymamalı. Bir daha günah işleyemezsin değil, ya bir daha sevaba giremezsem demeli. Hayr’ı demeli ki onu çağırmalı. Günahımız zaten olacak çünkü insanız, noksanız. Yine de sevabı, hayr’ı, güzelliği, kusursuzu istiyoruz. İsteyelim.

    Ne olmuştur da aşk meclisinden bize nice buketler sunarken “kuyunun en dibini” yani cehennemi ve hatta “putperestler meclisini” övercesine anlatır hale gelmiştir?

    ***

    Yusuf Kaplan 25 Kasım 2012 tarihinde Yeni Şafak’ta şunları yazıyor;

    “ Dücane Cündioğlu, ne'yi, nerede/n konuşuyor, nereye ''çağırıyor'' bizi; bir varış noktası ve kalkış noktası fikri var mı, diye sormasını isterim kendisine.

    İkinci olarak, tasavvuf üzerinde her türlü takdirin üzerinde mesai sarfetmesine rağmen, düşünme biçimi, kategorik, -hatta imaginasyona dayalı meselelerde bile- analitik ve kavramsal. Şeriatla tarikati ve hakikati kategorik olarak birbirinden ayırması, bu düşünme tarzının bir sonucu.

    Oysa şeriat olmadan tarikat da olmaz; marifete de, hakikate de ulaşılmaz. Bunların hepsi birbirini vareden, birbirinin önünü açan kopmaz bir irtibat hâlindedir birbirleriyle. İbn Arabi Hazretleri'nde bile, söz, şeriata geldiğinde, akan sular durur. Bütün metinleri, bunun somut kanıtıdır.

    Cündioğlu, sıklıkla âriften bahsetmesine rağmen tasvîrî, -yani başkalarının, yani Batı uygarlığının yapıp ettiklerini, ürünlerini- konuşuyor çoklukla; kendisi konuşmuyor; orada konuşlanıyor, ora'dan bakıyor her şeye temelde. Ora'dan bakınca göreceği şey de, göstereceği şey de yine ora'sı (yani bura'ya da hâkim olan ora'sı) değil mi? ”

    ***

    Arkadaşlar ben “hassasiyet”in insanların en ulvi hasletlerinden biri olduğuna inanırım. Bu kelime (duruş) uğruna, onu sahiplenme, hatta onca sahiplenme uğruna yol almaya naçizene hep hazır tutmaya çalıştım kendimi. İşte bu nedenle ben Cündioğlu’nun durduğu yerde durmuyor, beni çağırdığı yere de gitmiyorum. Çünkü ne konuştuğu yerde ne de çağırdığı yerde göremediğim bir şey var; hassasiyet. Haddim değil kendisine bundan yoksun olduğunu söylemek. Söylemiyorum da. Asla. Fakat şu kitapla baktığı yerde (ora’da) bundan bir tutam dahi olmadığına eminim. Kendisinin bir an önce doğduğu/olduğu/başladığı yere gelmesini temenni ediyorum. Başladığı yerde bolca hassasiyeti mevcut çünkü.

    ***

    Kitapta hiç mi işe yarar bir şey yok diyenlere cevabım şu olsun;

    Bir tutam zehre sahip yemeğin lezzetinden bahseder misiniz?

    ***

    Hatam elbet olmuştur, bildiriniz.

    Hayr sizinle olsun.
  • Günümüzde Sünnet-i Seniyye'ye yönelik facialar neler? Peygamber Efendimizin (s.a.v) sünnetine karşı nasıl tavır takınıldı? Sünneti sahiplenme ve yaşamada günümüzde üzerimize düşen vazifeler neler? İşte cevabı...

    Bu kimseler; “Bize Kur’ân yeter!” şeklindeki boş sloganlarla yola çıkmakta, sünneti göz ardı ederek dînin içini boşaltmaya ve yerini bâtıl felsefeler ile indî görüşlerle doldurmaya çalışmaktadırlar.

    Müsteşriklerin ve onlara tâbî olan gafillerin, sünnete olan düşmanlıkları; onun, Kur’ân’ı tahriften ve tağyirden muhafaza etmesi sebebiyledir. Kur’ân âyetleri, Sünnet-i Seniyye’nin muhafazasından mahrum bırakılırsa, indî ve keyfî te’villerle hakikatten uzaklaştırılmaya müsait hâle gelir. Peygamberimiz, bu hususta şöyle îkaz buyurmuştur:

    “Kim Kur’ân hakkında kendi re’yi yani görüşü ile söz söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın!” (Tirmizî, Tefsîr, 1/2951)

    PEYGAMBERİMİZ HADİS VE SÜNNETİ DIŞLAYANLARIN ZUHÛR EDECEĞİNİ, DAHA EVVEL BİLDİRDİ

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz; hadis ve sünneti dışlayanların zuhûr edeceğini, daha evvel bildirerek şöyle buyurmuşlardır:

    “Şunu iyi biliniz ki bana Kur’ân-ı Kerim ile birlikte (onun bir) benzeri de verilmiştir. Dikkatli olun; koltu­ğuna kurulan karnı tok bir adamın; «Siz sadece şu Kur’ân’a sarılın! Onda bulduğunuz helâli helâl, haramı da haram kabul ediniz yeter!» diyeceği (günler) yakındır…” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 5/4604; Ahmed, IV, 131)

    Hıristiyanlık da böyle tahrif edilmiştir. Daha önce bir hıristiyan iken İslâm’la şereflenmiş, sonra da bir İslâm âlimi olmuş Abdülehad Dâvûd Efendi, Hıristiyanlıktaki tahrifin amelî tarafını şöyle îzâh eder:

    “Eski Hıristiyanlıktaki sünnet kaldırıldı yerine vaftiz geldi, namaz kaldırıldı yerine âyin geldi, oruç kaldırıldı yerine perhiz geldi.”

    Daha sonra tesettür terk edilerek yalnızca râhibelere mahsus bırakıldı. Hattâ günümüzde râhibelerin dahî tesettürü kaldırılmaya başlandı.

    Böylece Hıristiyanlık, ilâhî bir din olmaktan çıktı. Tahrif oldu, bozuldu. Bir hayat nizâmı olmaktan çıkarılıp bir marka ve bir tabela hâline geldi.

    Nitekim tâbiîn neslinin büyük âlimlerinden Abdullah bin Deylemî -rahmetullâhi aleyh- der ki:

    “Bana ulaştığına göre dînin yok olup gitmesi, sünnetin terkiyle başlayacaktır. Halatın tel tel çözülüp nihayetinde tamamen kopması gibi, din de sünnetlerin bir bir terk edilmesiyle elden gidecektir.” (Dârimî, Mukaddime, 16/98)

    SAHABENİN SÜNNETE OLAN HASSASİYETİ

    Bu hakikatlerden dolayı; sahâbe-i kiram efendilerimiz, Allah Rasûlü’nün öğrettiği her şeyi tatbik ettiler. Onlar;

    “Bu, Kur’ân’da niye geçmedi?”

    “Bu farz mı, vâcib mi, yapmasak ne olur?” gibi vehim ve suallere hiç dûçâr olmadılar. Allah Rasûlü ile beraber olmanın vecd ve istiğrâkı içinde yaşadılar.

    Yani sahâbe-i kiram, âdetâ karda yürüyen bir insanın izini takip edercesine Allah Rasûlü’nün mübârek izlerini aynen takip etti.

    Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- diyor ki:

    “Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ayağa kalktığını gördük, biz de kalktık; oturduğunu gördük, biz de oturduk.” (Ahmed, I, 83)

    Hazret-i Enes -radıyallâhu anh- buyurur:

    “Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i bir gün Duhâ namazı kılarken gördüm. O günden sonra bu namazı hiç terk etmedim.”

    Bu rivâyeti nakleden Hasan-ı Basrî Hazretleri de aynı hassâsiyet içinde şöyle der:

    “Hazret-i Enes’in bu ifadelerinden sonra ben de o namazı hiç terk etmedim.” (Bkz. Taberânî, Evsat, II, 68/1276)

    Abdullah İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ-;
    Rasûlullah Efendimiz’e ittibâ etmekten öyle bir mânevî lezzet duyuyordu ki, Efendimiz’in namaz kıldığı yerleri öğrenip oralarda namaz kılar, yürüdüğü yollarda yürür, gölgelendiği ağaçların altında oturur, kurumasınlar diye onları sulardı. Yolda giderken Rasûlullâh’ın gittiğini gördüğü yolları takip eder, O’nun hayvanını çevirip döndüğü yerlerden dönerdi. Hele Efendimiz’in selâmlaşma husûsundaki buyruklarını yerine getirme mevzuunda pek titiz davranırdı. Hiçbir işi olmadığı hâlde sadece (İslâm kardeşliği yaşamanın hassâsiyeti içinde) müslümanlarla selâmlaşmak için sokağa çıkar, büyük-küçük karşılaştığı herkese selâm verirdi. (İbn-i Sa‘d, IV, 156; İbn-i Hacer, el-İsâbe, II, 349; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Ğābe, III, 341)

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Mescid’in bir kapısı hakkında;

    “Bu kapıyı kadınlara ayırsak…” buyurmuştu.

    Talebesi Nâfi‘ der ki:

    “İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- ölünceye kadar o kapıdan hiç girmedi.” (Ebû Dâvûd, Salât 53/571)

    Müctehid imamlarımız da, fıkıh ilmini tedvin ederken, Sünnet-i Seniyye’yi, dînin ikinci şer‘î delili olarak istihdâm ettiler.

    İmâm-ı Şâfiî’ye bir zât; rivâyet ettiği bir hadis ile amel edip etmediğini sordu. Bunun üzerine İmâm-ı Şâfiî titreyip sarsıldı ve ona;

    “–Ey kişi! Rasûlullah’tan hadis nakledip de gereğince hükmetmezsem bu yer beni taşır mı, bu gökyüzü beni altında barındırır mı? Elbette onunla amel ediyorum! O’nun her sünneti, benim için doyumsuz bir lezzettir, başım gözüm üstünedir!” diye cevap verdi. (Beyhakî, Menâkıbu’ş-Şâfiî, I, 475)

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş ,Yüzakı Dergisi, Yıl: 2019 Ay: Kasım, Sayı: 177
  • 367 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Sevgi ne zaman nefreti yener ,şefkat zulmü kovar , merhamet ıstırabın yerini alır , hoşgörü tum karanlıklara savaş açarsa , işte o zaman dünya tüm kötülüklerden ,pisliklerden arınmış ve yaşanır hale gelmiş demektir .
    Gerçek sevgi öylesine önüne geçilmez bir çekim gücüne sahiptir ki onu anlamamızı kavramamizi engelleyen dünyasal şartlardan ve engellerden sıyrılıp kurtuldugumuz zaman gerçek sevgiyi sahiplenme noktasına ulasabiliriz.Cunku bu varılan nokta gerçek insan olmaya gecisin üst noktasıdır .Kısacası tekilin çogulla buluşma noktasıdır.Sevgi verirken zenginleşen , alırken zenginleştiren çok özel bir duygudur .
    Yazarın bu muhteşem kitabı bana çok şey kattı kendimi tanimamama ve huzurlu hissetmeme yardımcı oldu .Sevgi dolu insan olabilmek için ve sevgi üzerine bir çok noktalara değinmiş yazar kitabında .Ben okumaktan çok keyif aldım kesinlikle tavsiye ediyorum.
  • 360 syf.
    ·2/10
    Geekerella’yı sevmemekten korksam da herkes o kadar çok övüyordu ki, "seveceğim" dedim. Üstelik konusu da bende sahiplenme isteği barındırmıştı. Beklenmedik olan hikayenin Kara Nebula tarafından yutulmasıydı. Demek istediğim çok severek okumaya başladığım bu kitap nefretimi kazanmış bir şekilde bitti.

    Kitap genç-yetişkin türünde. Cinderella’nın onlarca modern uyarlamasına eklenmiş bir yenisi. Fakat hikayeye eklenen hayran dünyası, hayran bakış açısı kitabı çok sevimli ve yaklaşılabilir yapmış. Birkaç yıl önce benim de çok sevdiğim eski bir filmi Hollywood tekrar çekmişti. Yeniden çekim kararı verildiği ve oyuncular açıklandığı anda ben de bir Elle olmuştum. Ama daha mantıklı bir Elle. Oyunculara nedensizce saldıran bir Elle değil.

    Darien Elle’in babasına ulaşmayı denerken ölen babasının hattını kullanan Elle’e mesaj atıyor. İkisi de birbirlerinin kim olduğunu bilmezken Yıldızalanı hayranlıkları sayesinde konuşmaya devam ediyorlar. Tatlı mı gözüküyor? Değil.

    Bir yerde Sage Elle’i konuştuğu kişinin “bodrumunda Amerikan bebekleri koleksiyonu olan 60 yaşında bir adam” olabileceğine dair uyarıyor. Bunun üzerine bir oh çekmiştim ki telefonla Darien’ı aradılar ve sadece alo demesinden sesinin baltalı bir katile benzemediğine kanaat getirdiler. Şahane.

    Yazar karakter gelişimiyle ilgili hiçbir şey bilmiyor.
    Darien ve Elle’in Yıldızalanı dışında konuştukları bir şey yoktu. Ama ne hikmetse birbirlerine cep telefonu sinyalleri arasında aşık oldular.

    Elle ve Sage aynı yerde çalışan iletişim kurmayan kişilerdi. Bir an sonra kanka oldular.

    Cal kötü üvey kardeşti. Bir an sonra bakmışsınız ki aslında kötü değilmiş. Tabii Sage bunu yine tek bir anda fark etti. Ve ne tesadüf bir anda Sage ve Cal aşık oldu. İşler ne ara o kadar ilerledi bilmem ama baloda takılmaktansa yalnız takılmaya ihtiyaçları vardı.

    Darien Elle’in Brian gibi biri olmadığını BİR ANDA anladı. Nasıl anladı? NASIL? Çocukluktan beri arkadaşın olan kişi sana ihanet edebiliyorken Elle koyu Yıldızalanı hayranı diye mi farklı?

    Bir iki manşette yer aldı diye -o da anlaşılmaz bir başka konu- Darien'ın Yıldızalanı'nın başrolünü kapmış olduğu sahiden söylendi mi?!

    Elle Catherine onu her fırsatta sopayla dövüyormuş gibi neden korkuyordu?

    Kitabın karakterlerinden, Yıldızalanı’ndaki başrol kadın oyuncusu Jessica Stone filmi kariyerinde bir basamak olarak gördüğünden bahsediyor. Yazarın da Geekerella’yı bir basamak olarak kullandığını hissettim. Herkese gülücük atmaya kalktığı sahte sosyal mesaj verdimcilik samimiyetsizliği ile kitabı eline yüzüne bulaştırmış. El yüz demişken… Kitaptaki aşırı belirgin dış görünüşçülük de sahte sosyal mesajına ters düşüyor haliyle.

    Kitap üç bölüme ayrılmış. İlk bölüm Yıldızlara Bak hariç keyif almadan ve gerginliğim gitgide artarak okudum. Hiç sevemediğim Jessica Stone'un hikayesini anlatan Prenses ve Hayranı'nı okumayacağım.
  • 120 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Mustafa Kemal Atatürk'ün baş ucu kitabı olarak nitelendirilen kitap ve en sevdiği kitaplar arasında bulunmakta. Bu nedenlerden dolayı merak edip okudum. Başlarda sadece bir aşk romanı olduğunu düşünüyordum ama ilerledikçe fikirlerim değişti.
    Atatürk'ün inkılaplarına öncülük ettiği düşünülüyor. Dönemin eğitim sorunlarını, sosyolojik olarak saptamış, bunlara yenilik getirmek üzere çalışmalara başlamış ; kızların eğitim-öğrenme haklarının olduğu. Eğitim üzerindeki din etkisi, laik ve parasız eğitim, yanlış inanç, bunları destekleyen kurum ve kuruluşları kaldırmak amacıyla "Tevhidi Tedrisat" Kanunu ile çözümlenmiş.
    (a) Medeni Kanun ;
    – Kadın ve erkek yasalar önünde eşit hale gelmiştir.
    – Aile hayatında kadın ve erkek arasındaki eşitlik sağlanmış, boşanma hakkı kadına da verilmiştir.
    – Çocukların kız ve erkek ayrımı yapılmadan mirastan eşit haktan yararlanmaları sağlandı.
    – Tek kadınla evlilik esası getirilerek resmi nikâh zorunluluğu getirilerek evlilik devlet güvencesine alındı.
    – Çocukların iyi yetişmesi için ana ve babaya yükümlülükler getirildi.
    – Kişilerin mallarla ve bir birleri ile olan çelişkiler ve boşluklar yok edilerek modern bir sistem getirilmiştir.
    Kitapta kadınların kıyafetlerine karışan olumsuz, sapkın düşünceli insanlarda var idi bunun üzerine de; Kılık Kıyafet kanunu yürürlüğe girdi. Kitaptan esinlendiği diğer inkılaplar ; Soyadı, Kadına Seçme Seçilme.
    Kitabın içeriğine bakacak olursak öğretmenliğin zorluklarına yaşam mücadelesine değinilmiş. Köylerde yaşayan çocukların, aile yapılarının, sosyolojik unsurlara yer verilmiş. Bir ilişki sonucunda atılan adımlar, aksilikler, aşk, aldatılma, meslek edinme çabası, çocuk sahiplenme vb olaylar gelişmeler yaşanıyor. Aşk romanı olarak değerlendiremediğim bir eser tabi bakış açısına göre değişir görecelidir.