• 488 syf.
    ·Puan vermedi
    Osmanlı’nın ilk Müslüman kadın oyuncusuydu Afife Jale.
    Babasından Şeyhülislam’a, Dahiliye Nazırı’ndan Şehremini’ne kadar kimler uğraşmadı ki onunla, yılmadı.
    Teyzesinin oğlu çok âşıktı güzel kıza. O da seviyordu dünya yakışıklısı delikanlıyı. Aralarına önce sahne, sonra Afife’nin “beyninde taşıdığı hançer” girdi.
    “Bir Bahar Akşamı” ikinci aşkı Selahattin’e (Pınar) rastladı Afife. Büyük bir aşkla sarıldı ünlü sanatçı güzel Afife’ye.
    Paşa dedesinin de tutkusu olan tiyatroya beşikten mezara ve ölümüne bağlı kaldı Afife.
    Son nefesini Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde verirken, “gözlere yıldız tozu serpmeyi” sürdürüyordu kuşkusuz.
     
  • Bu dünyada yapıp ettiğimiz şey ne için? Kendi zavallı benliğimizi büyütmek mi derdimiz? Yoksa bir kutlu ülkünün toprağının tozu olmaya mı talibiz? Düşmanlığımız ve dostluğumuz sadece nefsimiz için mi? Dünyayı biteviye bir sahne olarak gördüğümüzde, oynamaktan kendimiz olmaya sıra gelmiyor. Mış gibi hayatların maskeli balosu. Bulunduğu her ortama göre renk ve fikir değiştiren bukalemun kişilikler. İnsan, çağımızda hep yorgun: Oynamaktan, örtmekten, gizlemekten, kendisi olmaya giden yolu yürüyememekten yorgun. Oyuncu benliklerin sahici benlikleri gizlediği gösteri toplumunda, aldığımız alkış kadar var olduğumuzu sanıyoruz.
    Kemal Sayar
    Sayfa 24 - Kapı Yayınları
  • 280 syf.
    ·2 günde·2/10 puan
    Bir kitabı objektif puanlamadığım ikinci yorum olacak sanırım bu. Daha önce Bin Öpücük kitabını çok sevdiğim için tüm hata ve saçmalıklarına rağmen onu yıldızlı beşlik kitaplarım arasına katmıştım fakat bu kitaba olan puanlamam olumsuz yönde. Aslında berbat değildi, biliyorum ama kişisel olarak o kadar büyük bir hayal kırıklığına uğradım ki kitabın bir yerinden sonra onu bir daha görmek istemediğime karar verdim.

    Elimdeki iki kitaba rağmen elime geçince dayanamayıp hemen kitabı okumaya başladım ve bir gün olmadan bitirecek kadar hevesliydim. Kitabın adı, gönderme yaptığı masal ve kapağın bana vadettikleri aşık olma niyetiyle başlamama yetmişti. O kadar hevesliydim ki... Yani, beni tanımadığınız için belki bunlar sizde bir şema oluşturmayacak ama kitap kurdu bir kız; uzun boylu, sarışın ve İngiliz aksanlı bir çocuk, kütüphanede geçecek bir aşk hikayesi, güzel - çirkin göndermesi... Yani başka ne gerekebilirdi ki? Başka ne lazımdı?

    Ama daha baştan şunu söylememe izin verin. Kitap 269 sayfa ve sözde kitap kurdu olan kızımız var ya? 187. sayfaya kadar tek bir kitap okuduğuna denk gelmedik desem? Yani ya benim kitap kurdu algım ve hayalim sıkıntılı ya da yazarın ama tam olarak bu kitabın neresi kitap kurdu olmakla ilgili? Zaten her şey aşırı klişe ve tesadüfi işleniyor ve bu bir yerden sonra göz devirmekten başka hiçbir şeye sebep olmadı benim için ama sadece karakterleri sevmeme izin veremez miydi yazar? Kız gerçekten kitap kurdu olsaydı, kitapta kitaplardan bahsedilseydi mesela? Bir tek serinin fanlık alt yapısını oluşturan var olmayan Yıldızalanı bıdı bıdısı geçiyor ama o da dediğim gibi gerçek bir kitap bile değil! Hani alıntılar, kitap kurtları arasındaki o doyumsuz sohbetler, romantik geçişler falan... Öyle şeyler düşlemiştim. Ama cidden olmadı. Ve karakterlerin adam gibi oturup konuştuğu on sayfa bulan bana yazsın. İkisinin de hayatı anlatılıyor, hayatının en sıkıcı taraflarına kadar. Mesela Vance'ın günlerce duş almadığı, saçlarının yağlandığı, koşu yapıp pis saçlarıyla hayatına devam ettiği gibi. Ya da Rosie'nin arkadaşlarıyla park cezasından kaçması gibi. Ama çiftin adam akıllı hiçbir sahnesi yok. Olanlar da şöyle: O gece sabaha kadar konuştuk, hayatımın en güzel gecesiydi. Ona aşık oldum. Aaa, harika. Bize de keşke anlatsaydın o geceyi de aşkınıza inansaydım!

    Bir de aşırı saçmaydı kitap. O kadar çok saçmalık var ki insan hayret ediyor. Mesele kolilerce kitabın, dört duvarı kitaplık olan devasa bir odaya yerleştirilmesinden bahsediliyor. Uzuuuun zamandır hiçbiri ellenmemiş ve leş gibi olduğu sürekli dile getiriliyor ama eline bir bez, süpürge falan alan var mı? Tabii ki yok. Yani düşününce adamlar banyo yapmıyor, ben de neden bahsediyorum. Sonra sırf ikisi aynı evde yaşasın diye babasının mutfağı komple yakması ve amaaan canım n'olcak, önemli olan yatacak yer bulmak demeleri ve aşırı fakir oldukları için kitapta bahsi geçen onca ajitasyon? 1500 dolar ödeyecek durumumuz yok ama koca mutfağı yakıp içimiz cız etmeden hayatımıza devam edebiliyoruz. Vay be karşiiim. Ay bir de söylemezsem olmaz, bunlar sadece en gıcık olduğum saçmalıklar. Hepsini yazsam yorum bitmez ama sonuncusu da şu: Kızımız ne alakaysa vitamin tozuyla banyoya giriyor, tesadüfen orada turuncu bir havlu var ve tesadüfen yere dökülen vitamin tozu ne hikmetse fayanslarda hiç iz bırakmadan havluyla temizlenebiliyor ama Vance onca zaman sonra tam banyo yapmışken gidip o turuncu havluyu kullanmasın mı? Tesadüf işte. Ve vitamin tozu saçlarını kalıcı olarak turuncuya çevirmesin mi? Tüh tüh tüh. Ne kadar da gerçekçi ve acıklı bir sahne. Pes. Pes doğrusu.

    Neyse. Daha fazla bahsetmek bile istemiyorum. Bu kitap benim için tanıdığımı sandığım bir insanın, bambaşka bir yüzünü görmek kadar büyük bir hayal kırıklığı oldu. Yazarın kitaplarını tüm vaatlerine rağmen bir daha asla okuma listeme almayı düşünmüyorum. Ama şunu söyleyebilirim ki çoğu kişi bu kitaba bayılacak. Diğer yorumlara da mutlaka göz atın.
  • "Bu naif fikrin sorunu bizi, güvenli mekânından, doğru gerçekliği onun çarpıtılmış yanlış algısıyla karşılaştırabilen tarafsız bir gözlemcinin dışsal konumuna yerleştirmesidir. Burada kaybolan şey,
    bizim hepimizin mağaradaki insanlar olmamızdır yani mağaranın gösterisine gömülmüş olan bizler, nasıl, bir anlamda kendi kendimizin omzuna çıkıp doğru gerçekliğe bakabiliriz? Gölgeler dünyasın-
    daki küçük tutarsızlıkları, gerçeklik sandığımız şeyin yapay bir gösteri olduğunu belli eden küçük tutarsızlıkları mı aramamız gerekir?
    (Matrix'teki o sahne gibi: bir kedi odayı iki kez geçer; böylece dikkatleri Matrix'in işleyişindeki bir aksaklığa çeker) Ne olursa olsun bizlerin, yani mağara adamlarının mağaranın dışındaki ‘doğru gerçeklik' fikrine ulaşmak için çok çabalamamız gerekir -bizim dünyamızınn doğru tözü, ön-varsayım bu anlamda hep-zaten koyutlanmış-
    tır, yanıltıcı gölgelerin telaşından gerçekliğin çekirdeğini uzun bir arındırma, damıtma sürecinin sonucudur o” (Žižek, 2008).
  • 200 syf.
    ·10/10 puan
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar

    Ulaş Başar Gezgin


    Azerbaycanlı tanınmış öykücü Anar’ın seçme öyküleri ‘Anar’dan Seçme Öyküler’ adıyla Türkçe olarak okunabiliyor. 1938 doğumlu olan Anar, öykülerinde, halk deyişlerine yaslanan kıvrak diliyle bir meddah akıcılığında, Sovyet dönemi Azerbaycanı’ndan kesitler sunuyor.

    Kitap, 11 öyküden oluşuyor. Birinci öykünün başlığı, ‘Dante’nin Jübilesi’. Bu uzun öykü, belki de bu seçkideki en zayıf öykü. Altmış yıl sahne tozu yutmuş ‘başarısız’ bir oyuncuyu betimleyen öyküde, kimsenin değer vermediği, yazarın kendi sözüyle “ölse, kimseye kayıp vermemiş olacak” bir oyuncu, Feyzullah Kebirlinski çevresinde, insanın değeri/ değersizliği türü düşünceler işleniyor. Kebirlinski, imam olmasını isteyen imam babasının sözünü dinlemeyip gönlünü tiyatroya kaptırmıştır. Altmış yıl sahne tozu yutmuştur ama şimdi bir tiyatro bileti bile verilmemektedir kendisine…

    ‘Ben, Sen, O ve Telefon’ adlı ikinci öykü, gerçekte, bir tür benlik yarılmasını işler: Tüm arkadaşları evlenmiş bir genç adam, kendisine bir eş bulmak için, rasgele bir numara çevirir ve böylece bir kadınla tanışır. Bir süre sonra, genç adam, kadının çalıştığı işyerinde müdür olur; ancak, kadın, bu durumu bilmemektedir. Adam bunu farkeder ve bu benlik yarılması, öykünün bitişinde, telefondaki benlikle gerçel benlik arasında bütünleşme sağlanmasıyla son bulur. Onyıllar önce yazılmış olan öykü, günümüzdeki sanal aşkların bir önhabercisi olarak da okunabilir. Son derece kıvrak ilerleyen karşılıklı konuşmalara karşın, ne yazık ki Anar, bu öyküdeki yansıyapısal (psikolojik) boyutu ıskalamış görünüyor. Durumu benlik yarılması olarak saptayıp kurguyu ona göre çatsaydı, betimlemelerinde içebakışsal bir derinlikle karşılaşacaktık. Yine de, bu eksikliğin ötesinde, kaleminin kıvraklığına övgüler düzmemek olmaz. Bir fikir vermesi açısından, işte öykünün girişi:

    “Dün senin telefonun öldü. Yalnız insanlar ölmez ki… Telefon numaraları da ölür. Ömrün boyunca pek çok rakamı unutacaksın: Pasaportunun numarasını, en son çalıştığın işten aldığın maaşı, dostunun arabasının plaka numarasını, ay ile dünya arasındaki mesafeyi, yaşadığın şehrin nüfusunu. Başka rakamları da. Hepsini, hepsini unutacaksın. Sadece bu rakamdan başka. Bu beş rakam, üstelik bu meşakkatli hayatta senin için en aziz hediyeydi. Beş rakam, onun sesi ve telefon ahizesinden gelen menekşe kokusu.

    Bazen ben siyah telefonun ahizesini öyle kaldırıyorum ki, sanki piyanonun kapağını açar gibi. Bazen bu siyah telefonu öyle kapatıyorum ki, sanki tabutun kapağını kapatır gibi.” (s. 79)

    ‘Taksi ve Vakit’ başlığını taşıyan üçüncü öykü, ortayaşlı başkişiliğin gözüyle, gençliğe özlem ve istendiği/ beklendiği gibi yaşanmamış gençlik aşklarından duyulan pişmanlıkla yoğruluyor.

    Dördüncü öykü ‘İyi Padişahın Masalı’nda ise, siyasal taşlama bakışı egemen. Padişahın yasakları ve dedesinin yasakladığı ayna ve vezirlerin yükseltilmek için ettikleri yarı-kurnaz sözler, bu öyküye bir başyapıt niteliği kazandırıyor. Padişah neleri mi yasaklıyor: Bir ara, düş görmeyi; bir ara, uyumayı, ölmeyi; şiirsiz, uyaksız konuşmayı ve diğer birçok temel insan etkinliğini. Hepsinde çeşitli gerekçeleri var ama tümünün bağlandığı ana neden, halkını daha mutlu edebilmek… İyi niyetle gelen kötülük katarı… Sonunda, vezirin karısının, padişahın dedesinin harabe sarayında bulduğu ayna parçası, ömürlerinde hiç ayna görmemiş padişahı ve vezirini halden hale sokuyor. Anar’ın öyküsü, özeleştiri nedir bilmeyen toplumlara ya da kendi sözlerini özeleştiri olarak değerlendirme bilincine erişmemiş toplumlara yöneltilmiş bir kara mizah olarak da elbette okunabilir.

    ‘Sevgililer Gününe Özlem’ adlı kısa öykü, oldukça yalın ve zayıf: Sık sık kullanılan “O davranışın anlamı o değilmiş, ben yanlış yorumlamışım” izleği işleniyor. Kişi, bu tümceyi kurana dek, iş işten çoktan geçmiş olur hep…

    Altıncı öykü ‘Geçen Yılın Son Gecesi’ geleneksel bir yılbaşı öyküsü. Ancak, Hamide Hanım’ın düşünceleri ve beyazcamdaki yılbaşı sunucusuyla kendince söyleşmesi, bırakalım öykücülüğü, yaşam adına ilginç buluşlar ve öneriler içeriyor.

    ‘Sayıların Macerası’ adlı öykü, sayıların birleşmesi ve ayrışmasıyla ilgili, bir matematik öğretmeninin dört işlemi ilköğretim öğrencilerine sevdirmek için yazabileceği türden bir öykü. Bir çocuk öyküsü izlenimi veriyor. Öte yandan, Samet Behrengi’nin öyküleri gibi, toplumsal bir iletisi de bulunmakta.

    Sekizinci öykü ‘Bozbaş Ziyafeti’, Azerbaycanlılar’ın sevdiği geleneksel bir et yemeği olan bozbaş yemeği çevresinde, sanat eleştirmenlerine yönelik bir taşlama. İki yazar, bozbaş yerken ve birinci yazarın ‘El Eli, El de Yüzü Yıkar’ adlı romanı üstüne söyleşirken, yemeği yapmış olan yazar eşi, sürekli odaya gelip konuşmaları bölüyor, “yemek nasıl olmuş”, “tuzlu mu olmuş?” türü sorularla yazar söyleşmesini bombardımana tutuyor. Bir süre sonra, bir toplantıda romana ilişkin olarak konuşma yapması beklenen ikinci yazar, bir anda, kitabı okumadığını farkediyor. Ama iş işten geçmiştir: Konuşmasını, romanın hiç içeriğine girmeden, yazarın eşine verdiği yanıtlarla toparlıyor. Gerçekte, burada yaptığı, gündelik konuşmalarımızın altındaki geleneksel ötegönderimlerin (metafor) bilinçli bir biçimde kullanılışı. Bu konuda çığır açmış çalışmalarıyla tanınan bilişsel bilimci George Lakoff’a yakışır bir biçimde, ikinci yazar, konuşmasında, ‘bir yemek (bozbaş) olarak roman’ ötegönderimine dayanıyor:

    “İyi pişmiş bir eserdir. Evet, evet, çiğ değil, iyi pişmiştir. (…) Burada biz tatsız tutsuz şeylere rastlamıyoruz. Eser çok enfestir, lezizdir, evet, evet tuzsuz değil, tatlıdır. (…) Başka arkadaşların bazı eserlerinde olduğu gibi burada su fazla değil, hayır, hayır, aksine suyu azdır. (…) Genel olarak eser, taze, hoş kokulu, tatlı, lezzetlidir ve iyi hazmediliyor. (…)” (s. 178)

    Dokuzuncu öykü olan ‘Bir Bardak Su’da, Aziz Nesin’in Zübükü’ne benzer bir Sucu Cafer tiplemesi çiziliyor. Sucu Cafer’de Anar, boş konuşan siyasetçileri taş yağmuruna tutuyor.

    ‘Güzellerim’ adlı onuncu öyküde, öyküsünü yayınlatamamış bir adamın başından geçenler üzerinden, yine sanat eleştirmenlerini yerin dibine batırıyor. Düzeltmenleri yerden yere vuruyor: Birinin düzelttiğini öteki siliyor; ötekinin sildirdiğini bir diğeri geri istiyor. Derginin başdüzeltmeninin “Ya Yeni Zelanda ne olacak?” diye bir eleştirisi (!) var ki, insanın kendini koyvermemesi olanaksız. Burada herşeyi aktarmayıp meraklı okuru kitaba yönlendirelim.

    Son öykü olan ‘Vestiyerde Çalışan Kadının Anlattıkları’, vestiyerde çalışan bir kadının ağzıyla, buğulu duyarlılığın ardından gidiyor.

    Öykücülüğe meraklıysanız, bu kitabın mutlaka kütüphanenizde bulunması gerekir. Öykücülüğe ilgi duymuyorsanız; işte o gün geldi; Anar’ın öyküleri, sinema çağında görsel etkilere kurban ettiğimiz sözel anlatım olanaklarını sevdirmek için birebir. O zaman, bu noktada aradan çekiliyoruz.



    Kaynak

    Lakoff, G. ve Johnson, M. (1980). Metaphors we live by. Şikago ve Londra: The University of Chicago Press.



    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • 254 syf.
    ·Beğendi·7/10 puan
    "İçimizdeki Çocuk" aslında mutuluğu yaşamak için çocuğun bakış açısını yakalamaktır.
    Kitabı yeni bitirmişken, Doğan Cüceoğlu Muğla Üniversitesi' ne "İnsan İlişkileri" üzerine bir gösterimi vardı ve ne kadar da şanslı bir günümdeydim. Sahneye o kadar çok dinleyici arasında beni sahneye davet etti 15 dakikalığına konunun kendime ait olan anlatısını yaptım.
    Eh artık sahne tozu da yuttum diye mutu oldum!