• "Asırlardan beri olduğu gibi, bugün de milletlerin câhilliğinden ve taassubundan faydalanarak, dini bin bir türlü şahsî maksat ve menfaatleri için âlet olarak kullananlar vardır. Din her türlü masallardan ve yalanlardan sıyrılarak, bilgi ışığı altında aydınlanıncaya kadar din oyuncularına her yerde rastlanacaktır."
    Falih Rıfkı Atay
    Sayfa 102 - Pozitif Yayınları
  • Ravi: Hazreti Ebu Musa

    Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:

    Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) "Her Müslümanın sadaka vermesi gerekir" buyurdu. Kendisine: "Ya bulamayan olursa?" diye soruldu. "Eliyle, çalışır, hem şahsı için harcar hem de tasadduk eder" cevabını verdi. "Ya çalışacak gücü yoksa?" diye soruldu "Bu durumda, sıkışmış bir ihtiyaç sahibine yardım eder" dedi. "Buna da gücü yetmezse?" dendi. "Ma'rufu veya hayrı emreder" dedi. "Bunu da yapmazsa?" diye tekrar sorulunca: "Kendini başkasına kötülük yapmaktan alıkor. Zira bu da bir sadakadır" buyurdu.

    Kaynak : Buhari, Zekat 30, Edeb 33, Müslim, Zekat 55, (1008)

    Açıklama :
    1- Hadiste her Müslümana vermesi "gerektiği" belirtilen sadakadan maksad "farz" olan sadaka yani zekât değildir. Çünkü zekât, zenginlere gerekli ve farzdır. Öyle ise mendûb olan sadaka muraddır.



    Hadis "sadaka" deyince sâdece maddî bağışların araştırılması gerektiğini ifade etmektedir. Tatlı bir söz, şuurlu olarak başkasını rahatsız edici davranışlardan kaçınma bile sadaka olabilmekte ve üzerimizdeki borcun düşmesini sağlamaktadır. Ancak, bunlardan en üstünü, umumiyet itibariyle, verilen maddî sadakadır. Mevcut yoksa çalışıp kazanacak sonra tasadduk edip bağışlayacak. Çalışamayacak kimse muhtaca yardım etmek suretiyle aynı borcu ödeyebilir. Muhtaç, mutlak bırakılmış, binaenaleyh yapılacak yardım da mutlaktır, her çeşit "yardım" buraya girer.



    Son çâre olarak ma'rûfu işlemek ve zarardan kaçınmak gösterilir. Hadîsin el-Edebu'l-Müfred'de yine Buhârî tarafından kaydedilen vechinde "hayrı ve ma'rûfu emretsin" denmiştir. Yukarıdaki hadisin ifâdesinde "ma'rufun emredilmesi" başlı başına bir amel olmakta ve "kötülük yapmaktan kaçınmak"tan önce gelmektedir. ez-Zeyn İbnu'l-Münîr bu sonuncu durumun yani kötülükten kaçınmak sûretiyle sadaka işleme keyfiyetinin niyetle olacağını belirtmiştir. Yani tabiatından gelen mücerred bir terk yeterli değildir, "Allah'a tekarrüb, rıza ve yakınlığını kazanmak düşüncesiyle kötülüğü terketmelidir" der.



    2- Şârihler yukarıdaki ifadede geçen "Ya bulamazsa?" tâbirinin tertip ifâde etmediğini, binaenaleyh gücü yeten kimsenin, aynı anda bu sayılanların hepsini yapabileceğini, bu tertibin sırf bir izah için, herkesin mutlaka bir sadakada bulunabilme imkânına sahip olduğunu bildirmek için geldiğini belirtirler.



    3- Bu hadis, niyet dahil her bir hayır amelinin sevab yönüyle sadaka derecesine çıkabileceğini göstermektedir. Ayrıca maddî sadakaya gücü yeten öncelikle bunu yerine getirmelidir, zîra diğerlerinden üstündür.



    4- Allah'ın mahlûkatına karşı müşfik olup mal veya bir başka şekilde de olsa mutlaka bir iyilik yapma imkânı aranmalıdır.



    5- Hadisin verdiği diğer bir derse göre, insanoğlu sırf kendisi için yaşamamalı, mutlaka, başkasına sirâyet edecek bir hayırda bulunmalıdır. Muhammed İbnu Ebî Cemre bu amelleri efdaliyet ve iktidar derecesine göre şöyle sıralar: Sadaka; buna gücü yetmezse buna yakın olan veya yerine geçen bir şey ki bu da çalışmak ve kazanıp harcamaktır. Çalışmaya gücü yetmeyen bunun yerine geçecek olan yardıma tevessül eder. Bu olmadığı takdirde ma'ruf amel'de bulunmak. Bunun içine, önce zikredilenler dışındaki ma'ruf (aklen ve örfen hoş kabul edilen) ameller girer, yoldan rahatsızlık veren bir şeyi kaldırıp atmak gibi. Bu da olmadığı takdirde namaz. Buna da gücü yetmezse şerri terketmek gelir. Bu en düşük mertebeyi teşkîl eder. Burada şerden maksat dinin yasakladığı herşeydir.



    İbnu Ebî Cemre, hadiste, içinde bulunduğu şartlar icabı, mendub amellerden hiçbirini yapamayacak durumda olan kimselere teselli bulunduğunu ayrıca kaydeder.



    Şunu da belirtelim ki, İbnu Ebi Cemre "namaz" diyerek, yukarıdaki hadiste görülmeyen bir menduba yer vermektedir. Bu tâbirle, hadisin farklı bir vechine işaret etmektedir. Çünkü sözkonusu rivayette: "... İki rekatlik kuşluk namazı bunların hepsinin yerine geçer" buyrulmuştur.



    Hadîste,



    * Tasadduk etmek maksadıyla çalışmanın fazileti anlaşıldığı gibi,



    * Kişinin, kazancını, önce kendi ihtiyaçları için harcaması gerektiği de anlaşılmaktadır.
  • Bu adam bizi adım adım takip ediyordu. Her sözümüz, her düşüncemiz onun şahsi malı gibiydi. Onun saatlerce bize Marksizm öğretmesi, Batı kapitalizminin çürüklüğünü, dünyada ezilen proleterlerin Sovyetler Birliği'nden, Kızılordu'dan kurtuluş beklediklerini anlatmakla kalmıyordu. Bazan bana, yüzünün gizlediği o gizli maksat kalbimize girip bütün düşüncelerimizin sahibi olmak ister gibi gelirdi. Birkaç Azerbaycanlı, birkaç Kırgız, Tatar bir araya geldiğimiz zaman aramıza sokulup gülümseyerek ne konuştuğumuzu, neden bahsettiğimizi sorardı.
    Cengiz Dağcı
    Sayfa 43 - Ötüken
  • Fakat, bunca asırlarda olduğu gibi, bugün dahi milletlerin cehaletinden ve
    taassubundan istifade ederek bin bir türlü siyasi ve şahsi maksat ve menfaat
    temini için dini alet ve vasıta olarak kullanmak teşebbüsünde bulunanların
    dahil ve hariçte mevcudiyeti, bizim bu zeminde söz söylememiz ihtiyacını, ne yazık ki, henüz ortadan kaldırmıyor. İnsanlıkta din hakkındaki hisler ve bilgiler her türlü hurafelerden sıyrılarak hakiki ilim ve fenlerin nurlarıyla saf ve mükemmel oluncaya kadar, din oyunu aktörlerine her yerde tesadüf olunacaktır.
    Mustafa Kemal Atatürk
    Sayfa 541 - Kaynak Yayınları
  • İnsan kendi hayatını incelediğinde şu iki şeyi hemen görür:
    1) Yenilmesi imkansız kuvvetli bir rakip ile, yani bütün dunya ile mücadele etmek
    2) Bu mücadelede de kederlerle hep elele veren zevkleri doğuran şahsi emelleri esas maksat yapmak.
  • Son zamanlarda bazı insanlar Kur'an-ı Kerim'in bizIer tarafından anlaşılamayacağını, Kur'an'la ilgili meseleleri büyüklerimize sormamız gerekliğini, hatta tefsircilerin dahi bunu anlamadığını, tefsirlerin yakılması gerektiğini, meallerin hiç okunamayacağını söylüyorlar, ne dersiniz?

    Allah ve Resulü doğru söylüyor, onların dediğinin aksini söyleyen yalan söylüyor, deriz ve Allah'ın yardımı ile meseleyi şöyle açıklarız:
    1.Öncelikle böyle söyleyen ve bunu savunan insanların hepsinde art niyet aramamak gerekir. Bir kısmı Kur'an'ın yanlış anlaşılacağı endişesinden, bir kısmı meseleyi bilmediğinden, bir kısmı da İslam'ın anlaşılacağı endişesinden bu hataya düşmektedirler. Son ikisini bir grup sayarsak bir büyüğümüzün şu beyanlarıyla aynı şeyi söylemiş oluruz:
    "Kur'anı Hakîmin esrarı bilinmiyor, müfessirler hakikatini anlamamışlar diye açıklanan fikrin iki yüzü vardır ve onu söyleyenler iki taifedirler:
    1.Birincisi hak ve tedkik ehlidir, derler ki; Kur'an bitmez ve tükenmez bir hazinedir. Binaenaleyh, anlaşıldığı nasıl iddia edilebilir. Bundan maksadın ne olduğunu ileride âçıklayacağız.
    İkinci taife ya akılsız bir dosttur, kaş yapayım derken göz çıkarıyor veya şeytan akıllı bir düşmandır ki, İslamî, hükümlere ve imanî hakikatlere karşı gelmek istiyor.
    2.Meselenin özüne geçmezden önce ikinci olarak şu noktanında iyi bilinmesi gerekir ki, işin esası kavranabilsin:
    Tarih boyunca ifratlar tefritleri, tefritler ifratları ya da ifratlar başka ifratları doğura gelmişlerdir. Eğer herhangi bir fikrin iki ucu isabetle tespit edilebilirse, orta noktasının Islam olduğuna hükmedilebilir. Buna göre rahatlıkla denilebilir ki, tarihte ya da günümüzde bir takım insanlar Kur'anı Kerim'i adeta bir beşer kelamı derecesine indirmiş ve "Anlaşılmayacak nesi var? Işte şu, şu ayetlerin bütün demek istedikleri şundan ibarettir..." gibi bir ifrat göstermişlerdir. Oysa Allah'ın sonsuzlugu gibi O'nun kelamının manaları da sonsuzdur. Her geçen gün o manaları bizlere sürekli açıklayacağını yine kendisi haber vermektedir. (Bk.Fussilet (41 ) 53; Kıyame (75) 19) İlimler geliştikçe Kur'anın manaları da sürekli açılacak, ama hiç bitmeyecektir. İşte bu ifratı gösterenler bunu kavrayamamış ve bir tefritin doğmasına zemin hazırlamışlardır. Bunun doğru olamaıyacağını ve insanı tehlikeli noktalara götürdüğünü gören tefritçiler de bu tehlikeli noktadan öyle bir kaçıs kaçmışlarlar ki, saatin rakkası gibi orta yerde duramamış ve orta noktaya aynı uzaklıktaki öbür uca kadar gitmişlerdir. Kelamıyla da kâmil ve mükemmel olan Allah'ın, yani O'nun sözlerinin, nakış olan insan tarafından hiç anlaşılamayacağını söyleyerek İslâmi anlamsız ve anlaşılmaz göstermişlerdir. Tefsircilerin dahi anlamadığı Kur'anı "büyüklerimiz" denen zatlar nasıl anlayacaklardır? Ya da müfessirler de büyüklerimiz değiller midir? Biz gönderilen gazete küpürlerinde bir meslektaşımız meseleyi böyle vaz'ediyor ve Türkçe bir tercümeden alınan ayet mealini, "Gazali'den naklen, Allah Kur'anı Kerîm'de buyuruyor ki" gibi bir ifade garabetiyle veriyor. Ne gariptir ki, aynı yazıda verilen fikri delillendirmek için yine Türkçe bir tercümeden alınan pek çok ayet meali zikrediliyor. İfrat ve tefrit rakkası haline sokulan meselenin orta noktasını bulmaya çalışacağız.
    3.Bizlerin Kur'anı Kerimi anlayamayacağımız iddiasını bizzat Kur'anı Kerim reddetmektedir: "Kur'anı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerin üzerinde kilitleri mi var?" (Muhammed (47) 24) Bu hitap sadece alimlere ve "büyüklerimize" yönlendirilmemiştir. Herkesedir, hatta müşriklere ve kâfirleredir. Akıl ve zekâ ayrı ayrı şeyler kabul edilirse "çoğu akılsız" (Hucurat (49) 4) olan müşrik ve kâfirler Kur'an'a çağrılır ve onu düşünüp anlayamayacağı nasıl, söylenebilir?
    "Andolsun biz Kur'anı zikir (öğüt, düşünme ve hatırlama) için çok kolay kıldık. Hiç düşünen yok mudur?" (Kamer (54) 17, 22, 32, 40.) ayeti kerimesi, her halde bir hikmetten ötürü Kur'anda dört defa tekrar edilir. Usulu fıkıh okumuş olanlar bunun da umuma hitap ettiğini anlayacaklardır.
    "Bak onlara âyetleri nasıl apaçık açıklıyoruz, sonra da nasıl çevriliyorlar." (Mâide (5), 75) Allah'ın ayetlerini apaçık kıldığı konusunda Kur'an-ı Kerim'de otuzdan fazla ayet-i kerime vardır. (Bk. M.Fuad Abdülbaki, el-Mu'cemul-Mufehres 141-147. )
    4.Kur'anın en büyük muallimi ve tatbikatçisi olan Resulullah Efendimiz de hem sözleriyle, hem fiili ile Kur'an'dan (teb'îz için olan -dan ekine dikkat buyurulsun) herkesin anlaya bileceğini beyan buyurmuştur. Veda Hutbesinde öyle ya da böyle, her mü'mine şu duyuruyu yapmışlardır:
    "Size iki şey bırakıyorum. Onlara tutunduğunuz sürece sapmayacaksınız: Allah'ın Kitabı ve O'nun Resulünün sünneti." (İbnü'l-esîr, Câmiu'1-Usûl, I/186-Muvatta'dan)
    "İleride kapkaranlık geceler gibi fitneler zuhur edecektir. (Ravi diyor ki) Dedim ki: Ey Allah'ın Resulü, onlardan kurtuluşun yolu nedir? Buyurdular ki: Allahu Teala'nın Kitabına sarılmakdır..." (Darimî, Fedâilûl-Kur'an,1; Tirmizi, Sevâbul-Kur'an l4)
    Allah Resulünün elçileri gittikleri yerlerde muhatap oldukları her türlü insana İslamı Kur'an ile anlattılar. Mesela Habeşistana hicret eden Cafer b.Ebi Talib, oradakilerin "İslam Nedir?" sorusunu Meryem Suresinin ilk ayetlerini okuyarak cevapladı. Müslüman olacaklar ilk önce hep Kur'anla tanıştırıldı. Ebu Zer, Kur'anı dinleyerek müslüman oldu, Tufeyl ed-Devsî, Kur'anla tanışarak doğruyu buldu, Ömer'in kini ve buğzları Kur'anla eridi... Hatta anlayışsız, hoyrat ve ilkel insanlar olan bedeviler (arabîler) dahi Kur'anla muhatap kılınıyorlardı. Oysa Kur'anı Kerimde onlar için şöyle buyuruluyordu: "Bedeviler (çöl arapları) küfür ve münafıklıkta daha katı, Allah'ın Resûlüne indirdiklerinin sınırını tanımamaya daha müsaittirler...." (Tevbe (9) 97) Allah'ın böyle vasıflandırdığı insanlar Kur'anı Kerimden anlayabiliyor ve onunla yumuşuyorlarsa, diğer bütün insanlar evveliyetle anlar ve etkilenebilirler.
    5.Kur'an, bazı insanların kendisini anlamayacağını söylemediği, Resûlullah'tan bu yönde bir şey sadır olmadığı gibi, sahabe, tabiin, müctehit imamlarımız ve müfessirler de böyle bir şey söylememişlerdir. Onların söylemediği bir şeyi söylemek, eğer onlara muhalif değilse, bir ictihattır ve ancak ehlinden kabul ediIir, hele içtihat yapılamaz diyenlerin buna hiç hakkı yoktur. Onlara muhalif ise ki konumuz öyledir, hiç dinlemez ve nazar-ı itibara alınmaz. "Eskiden yok idi iş bu rivayet yeni çıktı". Binaenaleyh, böyle bir fikir akımı Kur'ana karşı gaflet ya da ihanet anlamı taşıyan tehlikeli bir akımdır. Bu konuda haram ve mahzurlu olan şey "Kur'anı kendi re'yine göre tefsir etmek" ve "Kur'an hakkında mirâ, mesnetsiz tartışma" yapmaktır ki, onun sınırlarını da açıklamaya çalışacağız. Binaenaleyh, eşya ve hadislere müslümanca bakış Kur'anla sağlanır, İslâmı şumüllü bir kavrayıs, Kur'anla elde edilebilir.
    6.Kur'an, Ezelî, Ebedî hakîm olan Allah'ın kelâmı olması itibariyle o derecede eksiksiz ve o derece hakimânedir. Kendi beyanı ile "apaçık, çok kolay" olması ile birlikte, kolaylığı "sehli mümteni" türünden bir kolaylıktır ve kelimelerin seçimi ve dizilişi, hatta harflerinin dizilişi ile, matematikteki ihtimal hesapları andırır tarzda namütenahi ve sonsuz manalara işaret eder. Her harfin, her kelimenin ve her ayetin yeri itibariyle baktığı o kadar çok yön, gözettiği o kadar çok itibar olur ki, bunların bütününü beşer aklının kavraması mümkün değildir. Ancak Kur'anın bu özelliği, insanların o yönlerden birini ya da bir kaçını kavramalarına mani de değildir. Usulüne uygun olarak anlaşılan manalar doğrudur, Kur'andandır. Yanlış olan, bu ayetin manası bundan ibarettir, diye düşünmek ve söylemektir. "Kur'anı Hakim her asırdaki beşer tabakalarının her birine, sanki sırf o tabakaya bakıyor gibi hitap eder... Esas hedefi marifetullah olan Kur'anın her cinse, her guruba uygun bir ders vermesi lâzımdır. Oysa ders birdir. Öyle ise aynı derste tabakaların bulunması gerekir. Derecelere göre her biri Kur'anın perdelerinden bir perdeden ders payını alır.
    Mesala: İhlâs Sûresi'ni düşünelim. Pek çok tabaka olan avamın bundan anlayabileceği şey, Cenab-ı Hak'kın; baba, oğul, akran ve zevceden münezzeh olduğudur. Daha orta bir seviye bundan, İsa (a.s)'ın, meleklerin ve doğan varlıkların ilâh olamayacaklarını da anlar... Daha ileri bir seviye ise bundan Allah'ın varlıklara karşı doğma ve doğurmayı akla getirecek bütün ilişkilerden beri bulunduğunu, ortak ve yardımcıdan uzak olduğunu çıkarır... Daha yüksek bir seviye bu süreden Cenab-ı Hak'kın, ezelî, ebedî, evvel ve âhir olduğunu, hiç bir yönden ne zatının, ne sıfatlarının, ne de fiillerinin benzeri, dengi, misli, misali olmadığını anlar...(Bedüizzaman, Sözler (Sözler Y. l987) 383 (Özetleyerek) İnsanların ilimde ve marifetullahda dereceleri yükseldikçe Kur'andan anladıkları manalar da artar.
    "İkinci bir misal: "Muhammed sizin erkeklerinizden birinin Babası değildir." (Ahzâb (33) 40) ayeti kerimesi ile ilgili olarak ilk seviyedeki insanlar bundan; Resulullah'ın, ona peygamberliği yönünden "çocuğum" dediğini, binaenaleyh, Zeyd'in kendine denk görmediği için boşadığı zevcesini Allah'ın emriyle almakla çocuğunun karısını almış olmayacağını anlarlar... İkinci seviyedeki insanlar, bundan; Bir büyük amir raiyyesine bir baba şefkati ile bakar. Bu amir bir de bir zahir ve batın nihanî lider olursa o zaman babadan yüz defa daha şefkatli olur. Böylece a raiyyenin ana-baba olarak bakması O'nu koca olarak görmelerine, kadınlara da onun kızı olarak bakmaları, zevce olarak bakmalarına kolayca dönüşemediğinden, Kur'an der ki; Peygamber (a.s) siz ilahi rahmetin tecellesi olarak, peygamberlik adına baba şefkati gösterir ama şahsı itibariyle babanız değildir ki, sizden olan kadınlara zevce olması münasip düşmesin... diye bir mana çıkarırlar. Üçüncü seviyedeki insanlar ise şunu anlayabilirler: Peygambere intisap edip, onun kemâlatına dayanarak, onun pederane şefkâtine güvenle kusur ve hata yapmamalıyız... Hatta bir kısım insanlar bundan peygamberimizin (ricâl) denecek yaşta erkek çocuğunun kalmayacağını ve neslinin bir hikmet binaen kızından devam edeceğini de çıkarabilirler..." (agk. (özetleyerek)
    Bunu şöyle bir misâlle de açıklayabiliriz: Deniz suyu almak isteyen insanlar düşünelim. Bunlardan denize kadar ulaşabilen her biri beraberindeki kabın hacmi kadar su alabilecektir. Fincanı olan fincan kadar, kazanı olan kazan kadar, tankeri olan da tanker kadar su alacaktır ve bütün bu suları aynı özelliği taşıyacaktır. Fark sadece miktârlarındadır. Ama kimse, kabı küçük olana, senin aldığın su deniz suyu değildir diyemez.
    7."Arapçaya dair ilimlerin kaidelerine uygun, belağatın prensiplerin ve usul ilmine muvafik ve mutabık olmak şartıyla" Arapça bilen herkes Kur'an'dan ilmi seviyesine göre bir şeyler anlar. Ancak, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, Kur'an bu anlaşılanlardan ibarettir denemez. "Malûmdur ki, Kur'anı Azimuşşan yalnız bir asra değil, bütün asırlara nazil olmuştur. Hem bir tabaka insanlara mahsus değil, beşerin bütün tabaka ve sınıflarına şamildir..." (Bediûzaman, İşarâtül-icâz 39) Bu yüzden "Zeki, gabî, takî, şakî, zâhid, gayrı zahid bütün insan tabakaları bu ilahi hitaba muhataptır ve Rahmaniyyet eczanesinden ilaç almaya hakları vardır..." Binaenaleyh, Kur'anı Kerimden anlaşılan "manalar Arapça kaidelere, nahiv esaslarına ve dinin bilinen usûlüne muhalif olmamak şartıyla o manalar o kelâmdan bizzat muraddır, maksuttur..." (age. 7)
    8.Meâllere gelince: "Kur'anın Arapça olduğunu bildiren ayeti kerimeler buna "Ta ki, akledesiniz, iyi anlayasınız" diye sebep gösterirler. Demek ki, İlahî maksat Kur'anın anlaşılmasıdır. Bu da Arapça bilmeyenlere kendi dilleriyle mümkün olduğunca anlatmakla, yani onu diğer dillere çevirmekle olur. Ancak bu meâl ve tercümelerin Kur'an olması mümkün değildir ve "Türkçe Kur'an" "Farsça Kur'an" gibi ifadeler onun "Arapça" oluşunu inkâr anlamı taşır" (Gazali, İhyâ I/285-86 (özetleyerek) (Mısır 1936); (Mısır, Daru Nehru'n-Nil I/25l ); (Türkçe terc. Bedir I/804)) Ancak mealler ayetin sonsuz manalarından sadece birini verebileceği için sağlam bir mealden okuyanlar, sadece meali yapanın yakaladığı bir manaya muttali olabileceklerdir. Oysa ayette kelimelerin dizimi, seçimi, karakteri, etimolojisi ve semantiğine bağlı olarak belki sonsuz ihtimaller vardır. "Ta ki muhtelif anlayış ve istidatlar zevklerine göre hisselerini alabilsinler." Müfessirlerin farklı anlayış ve tespitleri de buradan kaynaklanır. Her şeye rağmen Arapça bilmeyenler için meal de bir kolaylaştırıcıdır, faydadan hali değildir. Aslını anlayamıyanlar sağlam bir mealden bu yolla istifade etmeli ve aslını da öğrenmeye çalışmalıdırlar. Meallerin de Kur'an olmadığını bilmelidirler.
    9.Bu konuda Gazalî'nin tespitleri bize ışık tutabilir:
    "Kur'an'ın anlaşılmasını engelleyen hususlar dörttür: 1-Harfleri mahreçlerinden çıkarma kanununa lûzumundan fazla önem vermek ve tüm gayreti bu yönde harcamak... 2-Herhangi bir mezhebi (görüşü) taklid yoluyla benimsemek ve taklit ettiği konuda katı olmak... Bu adam öyle birisidir ki, inandıgi görüş ile bağlı kalır ve başka türlü de olabileceği aklına bile gelmez... Eğer Kur'an okurken bir ışık parıldar ve Kur'anın manalarından bir mana, bildiğinin aksine ona zahir olursa şeytan onu hemen taklide zorlar ve "sen nasıl olur da bunu böyle anlarsın, oysa babaların, (büyüklerin) bunun aksi kanaattedirler" diye onu aldatmaya çalışır... 3-Günahlarda israr etmek, kibirle muttasıf bulunmak, dünya konusunda hevasına uymak... 4-Kelime anlamı ile bir tefsir okumuş olup, Kur'an kelimelerinin İbn Abbas, Mücahid ve başkalarından nakledilen anlamlarının dışında bir manalarının olmadığına itikad etmek. Onlardan nakledilenlerin dışındakilerin "Kur'anı kendi görüşüne göre tefsir etmek" bunu yapanların ise Cehennemde yerlerini hazırlamaları istenenlerden olduğunu sanmak. İşte bu da Kur'anın anlaşılması önündeki büyük perdelerdendir. Oysa "Kur'anı kendi görüşüne göre tefsir etmek" ayrı bir şeydir.
    10."Kur'anı kendi görüşü ile tefsir eden Cehennemdeki yerine hazırlansın" (Tirmizî, tefsir 1 (Müslim, münafikûn 40; Darimî, mukaddime 20; Müsned V/1 l5 benzer hadisler)) mealindeki hadisi şerif, Gazali'nin de dediği gibi bazılarınca yanlış anlaşılmaktadır:
    Hadisin ne demek olduğunu anlamaya çalışalım. Zira, eğer bunu -sahih olduğu taktirde- genel anlamı ile alacak olursak, sahabe dahil, bütün tefsircilerin bu durumda olduğunu görürüz. Bunu ise hiç kimse söylememiştir. Görebildiğim kadarıyla bu konuyu en güzel açıklayan İmam Gazali ile İmam Birgivî olmuştur. Biz de onların söylediklerini özetleyerek toparlamaya çalışacağız. Gazali diyor ki: "Bilmiş ol ki, Kur'anın zahir (kelime anlamı) açıklamasından başka manası yoktur, ama bütün insanları kendi derecesine indirmekle de hata ediyor... Gerçek şu ki, anlayabilenler için Kur'anın manaları çok geniştir... Hz.Ali de bu konuda Allah'ın kendisine bir anlayış verdiği kimseleri sınırlı manalar anlamaktan istisna etmiştir... Söz konusu hadis ve Hz.Ebu Bekr'in; "Kur'anı kendi görüşüme göre tefsire kalkışırsam beni hangi yer taşır, hangi gök gölgeler?" sözüne gelince: Bunların manası; ya Kur'anı akılla anlamaya çalışmayı ve manalar çıkarmayı bırakıp sadece menkul açıklamalarla yetinmektir, ya da başka bir şeydir. Şimdi Birincisinin olması mümkün değildir, çünkü: Kur'anın açıklaması hakkında duyduklarından başka hiç bir şey söylememenin batıl olduğu pek çok sebepten dolayı açıktır:
    1.Eğer böyle olacak olsa Kur'anın açıklaması ile ilgili olarak bizzat Resulullah'tan duyulan şeyler onun ancak bir kısmını açıklamış olur, kalan anlaşılmamış kalır.
    2.Sahabe ve tefsirciler bazı ayetleri anlamada ihtilaflar etmiş ve pek çok görüş ileri sürmüşlerdir. Bunların hepsi Resulullah'tan nakledilmiş olamayacağına göre onları bu hadisin tehdidine dahil edebilir miyiz?
    3.Resulullah Efendimiz (s.a) İbn Abbas için "Allahım onu dinde anlayışlı (fakih) kıl ve ona (Kur'an'ın) tevilini öğret. (Buharî, vudû 10; Müslim, fedailüssahabe 138; Müsned I/266 ) buyurmuşlardır. Eğer zahiri manasından öte bir de tevili (muhtemel manaları) olmasaydı bu sözün ne anlamı olurdu?
    4.Kur'anın kendisi de: "Onların sonuç çıkara bilenleri (İstinbat gücü olanları) onu bilebilirlerdi..." (Nisâ (4) 83) buyurmuştur. Binaenaleyh, tevilde muhtemel manalarda çıkarmada) sadece duyulanlarla (menkule dayanma iddiası batıldır ve herkesin Kur'andan, anlayışının gücüne ve aklının kapasitesine göre manalar çıkarması (istinbatı) caizdir. (Yeter ki, yukarıda işaret edilen usûle muhalif olmasın). Öyleyse bir tehdidin anlamı nedir? Bu, iki şekilde anlaşılmalıdır:
    * Ya kişinin (dinden olmayan) kendine has bir görüşü (felsefesi, inancı) vardır ve Kur'anı o görüşü takviye etmek için, zahirine muhalif olarak yorumlar, zorlar. Bu da ayetin manasının o olmadığını bile bile olabileceği gibi bilmeden de yapılmış olabilir.?
    * Ya da Kur'anı, sırf Arapçaya dayanarak, bazı mücmel meselelerdeki hadis ve nakillere bakmaksızın açıklamaya kalkışır. Çünkü nüzûl sebebi vb. bazı nakiler bilinmeden bazı ayetleri anlamak mümkün değildir. (Gazalî, İhya (Dâr Nehrun-Nîl ) I/255-256 (Terc. I/825-826))
    Konumuzu İmam Birgivî de özetle şöyle açıklar: "Bilmiş ol ki, Kur'anın "görüş"le tefsir edilmesinin yasaklanması, bu konuda sadece Resulullah'tan (s.a) duyulanlar (nakiller)le yetinilmesi anlamında değildir. Çünkü bu çok çok azdır. Öyle olsaydı kimse Kur'anla delil getiremezdi ve ictihat kapısı kapanırdı. Bu ise icma ile batıldir. Fakih Ebulleys'in E1-Bustan adlı eserinde dediğine göre bu yasak, Kur'anın bütününe değil, sadece "müteşabih" ayetlere yöneliktir. Nitekim Kur'anda: "Kalplerinde sapma olanlar onun müteşabih olanına uyarlar..." (Ali-İmrân (3) 7) buyurulur. Durum böyle olunca Arapçayı ve Kur'anın nüzûlü ile ilgili bilgileri bilenlerin Kur'anı tefsir yetkileri vardır ve bu tefsirleri, "kendi görüşlerine göre açıklama" sayılmaz. Baksanıza, müctehitler nice ayetlerin tefsirinde ihtilaf etmişler ve kendi anlayışlarına binaen "Veya kadınlara dokunursanız (mülemese)" (Maide (5) 6) ifadesini İmam Şafii, elle dokunma (ten teması) anlamış ve bunun abdesti bozduğuna hükmetmiştir. Oysa Ebu Hanife bunu cinsel ilişkiye (cima) yormuş ve ten temasının abdesti bozmayacağına hükmetmiştir. Bunun örnekleri pek çoktur." (Birgivî, er-Tarikatü'l-Muhammediyye, (Mısır, Mustafa el-Babil-Halebî,1379-1960) l57)
    Mezkür hadiste geçen "El-Kur'an" ifadesinin umumundan (istiğrak) hareketle bu yasağın, Kur'anın tamamını kendi görüşü ile tefsir etmeye yönelik olması da düşünülebilir ki, bu da iki imamı destekler. Yani müteşabih ayetleri ya da nakilsiz anlaşılamayacak ayetleri kendi görüşüne göre tefsir etmeyenler, Kur'anı, yani tamamını, kendi görüşleriyle tefsir etmemiş sayılırlar ve bu tehdidin dışında kalırlar.
  • Birinin durumunun izhar edilmesi, dünyevi bir adavet, kıskançlık, kin ve nefret ve liderlik kavgasının olması durumu gibi bir kişiye duyulan şahsi heveslerle olmamalıdır.

    Esas maksat bir kişiden intikam almak ve onun değerini düşürmek olduğu halde , nasihat etmek istiyormuş görüntüsü verip o kişinin kötü amelleri izhar edilirse şüphesiz ki bu şeytanın amelinden olur ve unutulmamalıdır ki:

    "Ameller niyetlere göredir. Herkese de niyet ettiği vardır. (Buhari, Müslim)" Bunun için nasihat eden kişinin maksadı, Allahın bu kimseyi ıslah etmesi ve gerek dünyaları gerekse de ahiretleri hususunda müslümanlardan bu kişinin zararını def etmek olmalıdır.
    Kolektif
    Sayfa 596 - Karınca Polen Yayınları