• O M. Kemal, Çağırtınca Gidilir! Karabekir, evde, Atatürk'ten nasıl söz ederdi? Kara-bekir'in devrimlerine karşı mıydı?. Örneğin laiklik, örneğin giysi devrimi konusundaki tavrı neydi? Bunları en iyi bilecek olan kızı Hayat Karabekir Fey-zioğlu'ydu. (Mustafa Kemal benim en iyi arkadaşım derdi). Biz herşeyi O'nunla anlaşarak yapmaya çalıştık. Aramızda anlaşamadığımız noktalar olsa bile birbirimizi iknaya çalıştık.) Biz, çocuk olarak M. Kemal hakkında ileri-geri lâflar ederdik. Hoşlanmazdı. M. Kemal ile Atatürk'ü iki ayrı şahsiyet olarak görürdü. M. Kemal'i her zaman sevgi ve saygıyla anardı. (Daha sonra tarih boyunca göreceksiniz, M. Kemal'i beğenmesek, sevmesek, biz O'nu kumandanımız yapar, başa getirir miydik?) derdi. (Saydığımız, sevdiğimiz bir kumandanımızdı.) Babam, Atatürk'ün çevresinden şikâyetçiydi.
  • Zira fikrî, itikadî ve psikolojik sömürü ve saldırılar karşısında eli boş, dirençsiz, tarihî ve asaletten, insanî değerlerden ve ruhî özgürlükten yoksun bir şahsiyet olmaları gerekir ki ram olsunlar, boyun eğsinler, kancaya takılsınlar ve en önemlisi "kültürel kimlik"ten mahrum kalsınlar.
  • Selanik'ten beri dönem arkadaşı ya da alt üst devresi olan pek çok subay ilerde tarihi birer şahsiyet olarak karşımıza çıkacaktır.
  • 248 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Müellifin bu eseri, Osmanlı coğrafyasının beş asırlık en verimli ve mamur parçası olan, imparatorluğun koca bir çınar misâli büyüyüp geliştiği Rumeli topraklarının nasıl elden çıktığını anlatan, yası henüz tutulmamış bir kaybediliş öyküsü. Kitabın müellifi Doç. Dr. Hasip Saygılı, Türk Temsil Heyeti Başkanı sıfatıyla bölgede görev yapmış, Hüseyin Mümtaz Beğin de mevzûbahis olunan eserde belirttiği üzere atalarının asırlar önce gittiği, vatan yaptığı Evlâd ı Fatihan diyarına yakışan hakiki bir Alp Eren. Müellifin daha evvel neşrettiği Rumeli Türkleri ve Müslümanları isimli eserin devamı niteliğinde olan bu eser, hem okuyucuda hasıl olduğu düşünülen 'acaba şimdi orada durum nasıl? ' sorusunu yanıtlamak hem de -yazarın da sık sık yakındığı - içi boş ve kuru hamasetten müteşekkil bir Evlâd ı Fatihan söylemi yerine rasyonel gerçeklerden beslenen bir plan, bir yol haritası olması hasebiyle kaleme alınmış.

    Eser, 'Türk'ten Daha Türk Boşnaklar' başlığı ile okuyucuyu selamlıyor. Yazar, bu bölümde 1996 Eylül'ü ile 1997 Mart'ı arasında Saraybosna'da Kurmay Binbaşı rütbesi ile NATO kapsamında teşkil edilen karargâhta Harekât Subayı olarak görev yaptığını anlatıyor. Bu bölümde en çok değinilen husus ise müellifin bölge hakkındaki gözlem ve notlarını mektup vasıtasıyla paylaştığı kimselerin -bazılarının üst rütbeli askerî makamlar olduğu yine yazar tarafından belirtilmiş- teşekkürü bir yana bırakalım mektupların ellerine ulaşıp ulaşmadığını dahi bildirmemeleri. Bazı mevkî sahipleri tarafından yazdıklarının 'ilginç' olduğu şeklindeki 'ilginç' ifadelerini bizim kendi tezlerimizin kültür temellerine asla sahip çıkma temeli olmayan kimselerin suya sabuna dokunmayan ifadesi olarak nitelendiren yazar bu ilgisizlik ve ilgisizliğin beraberinde getirdiği cehaletin Rumeli'ndeki durumu aleyhimize çevirdiğini pek çok yerde adeta ilgili makamların suratına çarpıyor. Başlığı takip eden sayfalarda ise Prof. Dr. Tuncer Gülensoy ile Hüseyin Mümtaz Beğin, yazar hakkındaki kanaatlerini de belirttikleri, Ortadoğu gazetesi ve Türk Edebiyatı dergisinde neşredilen mevzûbahis mektuplara yer verilmiş.

    Yazar tarafından eserde belirtilen bir husus da Saraybosnadaki ecdat yadigarı pek çok kültür eserimizin kısmen de olsa korunmuş olduğu. Yazar, bu kısımda Sultan Fatih'in oğlunun kızı Selçuk hatunun oğlu, Osmanlı'nın meşhur Bosna valisi Gazi Hüsrev Beğ camî, türbe ve külliyesinden bahsediyor. Hüsrev Beğ tarafından yaptırılan bezistan, medrese ve vakfettiği kütüphanenin halen hizmet vermekte olduğundan yine yazar tarafından haberdar ediliyoruz. Ayrıca kütüphanesinde 10.000 cilt el yazması eserin mevcut olduğunu öğreniyoruz. Bunlardan 1463'ten 1927'ye kadar olan dönemi kapsayan Enver Kadiç'in 28 ciltlik Tarih i Bosnasının kim bilir bizimle ilgili nice evrakı kapsadığını belirten bu bölüm genç araştırmacılar için bir davetiye niteliği taşıyor.

    Kitapta, Rumeli coğrafyasını vatan kılan pek çok isme de değinilmiş. Bu isimlerden en çok öne çıkanı ise Suzi Çelebi. Suzi Çelebi, 'Türk azdır diye bulma bahâne/Odun bir şulesi besdir cihâne' dizelerinin sahibi, 16. yüzyılın eğitimcisi, askeri, şairi, tarihçisi ve kadısı. Bu çok yönlü devlet büyüğümüzün kabri ise Prizrende, camî-i şerifinin haziresinde imiş. Ziyarete kapalı olan Suzi Çelebi'nin kabri yazarın naklettiğine göre maalesef metruk bir halde. Yazar, ilgili bölümde bu yüksek şahsiyetimizin kabrinin onarımı için Diyanet İşleri Başkanlığı ve Diyanet Vakfı dahil yaptığı resmî temasların sonuçsuz kalışına üzülüyor ve yukarıda da çokça bahsedilen ilgisizlikten dem vuruyor. Lâkin yazar, yine de ümitvâr. Hilesiz, hurdasız, düzgün insanların işe el atıp sonuçlandıracağını yine ilgili bölümde belirtiyor.

    Eserde, Recep Hulusi Efendi Eğitim ve Kültür Vakfı olarak da bilinen Melami Tekkesi'nden de bahsolunuyor. Tekkenin Hacı Ömer Lütfü Efendi, Hafız Fethi Ahmet Efendi gibi divan sahibi kültür ve irfan adamlarının hizmetlerinden sonra son dönemde Hacı Adnan Nurko'nun vekâleti ile devam edegeldiğini yazardan öğreniyoruz. Hacı Adnan Nurko'nun cesaret ve kahramanlığı ile ön plana çıkmış bir şahsiyet olduğundan yine yazar vasıtası ile haberdar oluyoruz. Son Kosova Savaşı'nda diğer tüm camîlerde susturulan ezanın, onun müezzini olduğu Katip Sinan Camîsi'nde devam ettiğini, eğer ezan okumakta ısrar ederse öldürüleceğini söyleyen Sırplara 'öyleyse durmayın' diyebilecek cesareti gösterdiğini yazar naklediyor. Eserde, Prizren Melami Tekkesi postnişini Raif Efendi Baba ile yapılan bir de söyleşiye yer verilmiş. Tekkede pek çok beste ve derleme çalışmaları yapıldığını ve tekkenin adına yaraşır şekilde Türk kültürünün bayraktarlığını yaptığını öğreniyoruz.

    Eserdeki söyleşiler silsilesi Zafer Saraç Beyin, müellif ile Rumeli Türkleri ve Müslümanları üzerine yaptığı bir röportajla devam ediyor. Burada müellifimiz tarih bilinci olmayan, gerçek üstü efsanelere dayanan bir yaklaşımın sürdürülemeyeceği ve çıkarlarımıza da hizmet edemeyeceğini belirtiyor. Eserde mevcut olan bu söyleşiler silsilesi sayesinde Melamilikten Balkan Savaşı bozgununa kadar pek çok hususta yazar tarafından okuyucu aydınlatılıyor.

    Şahsımızca, Rumeli'de Bizden Ne Kaldı adlı eser, Doç. Dr. Hasip Saygılı tarafından kaleme alınmış bir reçetedir. Herkesçe mâlumdur ki doktorlar, hastalarına bünyelerini ele geçirmiş hastalıklardan kurtulmaları için hangi ilacı kullanmaları gerektiğini içeren bir prospektüf verirler. Hasip Hoca da Rumeli Türkleri ve Müslümanları ile teşhisini koymuş, Rumeli'de Bizden Ne Kaldı ile de tedavi yöntemini söylemiştir. Bu yöntemin tanımı ise yine yazar tarafından şöyle yapılmıştır : 'Rumeli ve özellikle Kosova'da içi doldurulmamış Evlâd ı Fatihan söylemini eğitim, kültür, ticaret ve sosyal ilişkiler ağı ile elle tutulur hâle getirmek hedeflenmelidir'.

    Herkesin, bilhassa bölgede görev yapan devlet görevlilerimizin, hissesine düşeni alması dileğiyle...

    Tanrı Türk'ü Korusun
  • "Insanlar adam gibi dinlemiyor birbirini.Cumleyi bitirmeden otomatik cevap. Herşey otomatik zaten. Sonra anlaşamıyoruz, anlaşamazsın tabi!"
    Şahsiyet ''ten replik
  • 128 syf.
    ·Puan vermedi
    Eğer sen de bir "hasta" isen, bu kitabı kaçırmamalısın.

    Bir hastane koridoru. Yağ, eter, ifrazat kokan. Sıralarda yer kalmadığından duvar diplerine çömelmiş annelerin kucaklarında oturan sargılı, alçılı çocuklar. Birbirlerini hiç tanımamalarına karşın acı ve korkunun akraba yaptığı yaralı bu insanlar, saatlerce duvarlarına kan kokusu sıvanmış uzun koridorda muayene odasından kendi isimlerinin okunmasını bekliyorlar. Yazar, "beklemesini onlar kadar bilen yok" diyor. Yazar, "Küçük çocuklar çok benzeşirler:Korku ile acının derinleştirdiği anlayışlı gözler, yaşlarına nispetle ağır tecrübelerin kırıştırdığı ve soldurduğu manalı yüzler, tahammülün düşürdüğü başlar, ve ümit.." diyor.

    Sekiz yaşından beri sol dizinde meçhul bir hastalık taşıyan 15 yaşındaki kuruntulu bir kenar mahalle çocuğun hikayesi. Aslında, bir otobiyografik roman. Yani Peyami Safa'nın hikayesi. Sokaklarda sendeleye sendeleye yürüyen bir çocuk. Operatörlerin uyarısına karşı, hala değnek veya baston kullanmayan biri. Aşkın ve bacağının dinmek bilmez ıstırabı... Günden güne şiddetlenen ağrılar. Ve kaçınılmaz sonuç: Ameliyat. Yazar, "iki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur", diyor.

    Dokuzuncu hariciye koğuşunun duvarlarındaki çığlık, yüreğinize yürüyecek ifrazatlı bir bacakla.

    Alıntılarım:

    "Yeni gelenlere karşı alakaları gayet kısa sürer. Düşük başlar hafif kalkar, büyük kapıya doğru hafifçe eğilir ve tekrar eski vaziyetine döner; herkes kendi üstünde toplanan dikkatini başkasına pek az ayırır, hem de onlar ilk gördüklerini bile eskiden tanıyorlarmış gibidirler, aralarında kandan fazla akrabalık vardır; acının ve korkunun birleştirdiği müşterek bir manevi aileye mensup olduklarını hissederler, emindirler ki insanlar arasında sabretmesini, beklemesini en iyi onlar bilir."

    "Ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürüdüm."

    ".. ve yalnız başıma bir köşeye ilişirdim, kımıldamazdım, susardım, beklerdim, korkudan büzülürdüm, rengimin uçtuğunu hissederdim."

    "...zihnim boş, hiçbir şey düşünmeden, fakat içim dolu, ağır ağır, etrafıma bakınarak, biraz da sendeleyerek yürüyorum. Hasta çocuğun türküsü uzaklaşıyor."

    "Fakat eve gittim. Şehrin bir ucundan öbür ucuna.
    Kenar mahalleler. Birbirine cerahatli adaleler gibi geçmiş, yaslanmış tahta evler. Her yağmurda, her küçük fırtınada sancılanan ve biraz daha eğrilip büğrülen bu evlerin önünden her geçişimde, çoğunun ayrı ayrı maceralarını takip ederdim. Kiminin kaplamaları biraz daha kararmıştır, kiminin şahnişini biraz daha yumrulmuştur, kimi biraz daha öne eğilmiş, kimi biraz daha çömelmiştir; ve hepsi hastadır, onları seviyorum; çünkü onlarda kendimi buluyorum; ve hepsi iki üç senede bir ameliyat olmadıkça yaşayamazlar, onları çok seviyorum; ve hepsi, rüzgârdan sancılandıkça ne kadar inilderler ve içlerinde ne aziz şeyler saklarlar, onları çok... çok seviyorum.

    Eşiklerinde soluk yüzlü, çıplak ayaklı, ürkek ve sessiz çocukların, ellerinde ekmek kabuğuyla ve çerden çöpten yapılmış oyuncaklarla, ağır ağır, düşünerek ve gülmeden oynadıkları bu evlerin arasında kendi evimi ararım ve adeta güç bulurum, çünkü bunların hepsi benim evim gibidirler.”

    "Bir ağaç altına oturdum, ve hasta dizimin zaviyesini her vakitki itina ile ayarlarak bacağımı uzattım. Bu zavaqllı uzvumun talihine ait hiçbir şey düşünmek istemiyordum, şuurumun hastalığım üstüne boşaltacağı aydınlıktan kaçmak için ruhumun daha karanlık ve izbe katlarına kendimi atıyor, daha korkun ve karışık hayallere dalıyordum.

    Arada bir, bu karanlıklardan çıkarak, öğle güneşiyle yanan karşıki tepelere baktıkça, karanlık bir odadan gayet aydınlık bir yere ansızın geçmiş gibi gözlerim kamaşıyor ve hayret içinde kalıyordum.

    Ne aydınlık! Ne aydınlık! Bütün taşlar, topraklar, boşluklar, camlarla, aynalarla, beyaz madenlerle dolmuş gibi parıldıyordu..

    Fakat bu ışığa çok bakamıyordum, bu güneş bile gözlerimden içeriye girince, kendimden daha büyük bir karanlık denizine düşmüş gibi derhal sönüyor ve içimin rengini alıyordu."

    "Uyuyamıyordum.
    Birçok fedakârlıklara hazırlanmak lazım geldiğini anlıyordum. İçimde hep ne olduklarını bilmediğim gizli ve meçhul ümitlere sarılmıştım; onlar olmasa bir saniye nefes alamazdım; çünkü bütün hesaplar aleyhime çıkıyordu, bu meçhul ümitler beni aldatırlarsa mahvolacaktım."

    "Meçhul ümitlere inanmadığım an, beni kurtaracak şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum. Ümit etmek bile az. Emin olmak ihtiyacı. Yalancı istikbalin şüpheli vaatlerine değil, teminatına ve senedine ihtiyacım var. Hâlbuki o vaat bile etmiyor ve kendine beni nasıl karşılayacağını sorduğum vakit, korkunç bir dilsizlikle susuyor."

    "Nüzhet'in kahkahası ve Nüzhet'in içi: Zavallı! diyor o, zavallı, ben kan, cerahet,irin, ciddi adam, mahzun çocuk sevmem. Ben mesut olmak isterim."

    "Bir ölü. Çırçıplak, sapsarı, upuzun bir vücut. Sivri yerleri morarmış, kaburgaları siyahlanarak fırlamış. Adaleler düşük. Kollar ve bacaklar incelmiş. Bir bacağı uzamış, öteki hafifçe yana kıvrık ve dizi yukarı kalkık. Başı yana dönük ve masanın kenarına doğru biraz kaymış. Ucu sivri ve etrafı mor bir daireyle çevirili burun uzamış, şkakları çökmüş ve tıraşı gelmiş. Alnı çok buruşuk. Yüzünde de şiddetli nefret ve azap: Halâ yaşıyormuş gibi, işkence çekiyormuş gibi, hâlâ içinde büyük duygular varmış gibi."

    "Doktor: " Buz taze bir kadavra, yeni gelmiş." dedi. "Taze" ve "Kadavra" kelimlelerinin garip tezadı beni ürpertti."

    " (otopsi salonunda, Hamlet'ten alıntı)
    Doktor sordu:
    -Size burası dokundu mu yoksa?
    -Bir piyesten bazı parçalar hatırlıyorum.
    -Biz o kadar alışkınız ki.
    "Hattâ şimdi, şu ağzının yanındaki buruşukla gülmeye sen bile muktedir değilsin. Ne yanak kalmış, ne ağız. Haydi, git, şimdi güzel kadınlarımızdan birine, tuvaleti arasında görün; ve ona de ki, yüzüne bir parmak kalınlığında boya süredursun, günün birinde şu cazip şekle dönüşmekten kurtulamayacaktır. Bu fikre onu güldür."

    "Merdivenlerden indim. Bahçeye çıktım. Havuzun başında Nüzhet'le geceleyin oturduğumuz demir kanapeye oturdum. Fakat bahçeyi göremiyordum, o yaşımda kuvvetli acıların bana verdiği geçici sağırlık ve körlük içinde idim; o acılardan biri ki, saniyeler içinde artıyor, azamiye çıkıyor, gözlerimin arkasında bir karanlık ye kulaklarımda bir uğultu yapıyor, kendimi taşıyamayacak kadar dermanımı kesiyordu. "

    "Başımı arkaya dayadım. Bahçenin uzaklarında, yeşillikler arasında bahçıvanın görünüp kaybolan iki kat eğilmiş vücudu gözlerimi biraz oyaladı. Fakat gene içim karardı. Biraz evvelki yatak odasından parça parça hayaller. Paşa'nın çapaklı sesi. Nüzhet'in dizlerinde sinirlilik. Nurafşan'm gözleri, aynalı dolap kapısının gıcırtısı. Ve bu ses, bu dizler, bu gözler, kapı, gizli şeylerin diliyle bana neler söylüyorlar! Bazan etrafımızda o kadar esrarlı bir hâdise olur ki ince teferuatına kadar bunu sezeriz, fakat hiçbir şey idrak etmeyiz; ruhumuzun içinde ikinci bir ruh herşeyi anlar, fakat bize anlatmaz, böyle korkunç işaretlerle bizi muammanın derinliklerine atar ve boğar. "

    " Arkamdan bir şehir kaçıyor. Dizlerimde bir kerpeten. Hastalık ve tabiat. Çamların arasında beyazlıklar. Bünye! Bünye! Sizin için her şeyden evvel bu. Evimizin sokak kapısı önünde çocuklar, birdenbire keskin bir çığlık. Daha sabredelim mi? Yengemin Paşa'ya uzattığı çanta ve Paşa'nm bana elini uzatırken yüzündeki şefkatin arkasına gizlenen küçümseme, alay, nefret, hâkimiyet, mum ışığının sallantıları arasında uzanıp kısalan bir boy. Canlı, hareketli gözler, simsiyah ve hareketsiz. Uyuyamadım, diyor, ben de uyuyamadım, sen niçin uyuyamadm? Ben bir şeyler düşündüm, ben de bir şeyler. Gömleğinin üstünde bir şal... Arkamda açık duran balkon kapısından hafif bir rüzgâr giriyor. Hani benim kitaplarım? Çırılçıplak, sapsarı, upuzun bir vücut. Yanakları çökmüş ve traşı gelmiş. Horatio! Bana bir şey söyle! Ne söyleyeyim efendimiz?

    Mermer masanın üstünde bir ölü. Heyhat! Ben onu tanıdım, Horatio. Soytarıların en alaycısıydı. Bin defa beni kollarında gezdirdi. Şimdi ne yanak kalmış, ne ağız! Bin defa beni kollarında gezdirdi. Geniş bir hayal gücü! Hani senin şarkıların, latifelerin, davetlileri kahkahalarla boğan şakaların?Operatörün bana bakışlarındaki merhamet, nefret ve ciddiyet. Ağır ağır yokuşu iniyoruz. Bir köy lokantası. Lokma. Zavallı Yorik! Horatio! Bana bir şey söyle! Ne söyleyeyim efendimiz?"

    "Öyle bir yaşta idim ve öyle bir mizaçta idim ve çocukluğumda o kadar az oyun oynamıştım ve aldatmasını o kadar az öğrenmiştim ki, yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum. Yalana herşey isyan etmelidir. Eşya bile: Damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır, hattâ yıldızlar düşüp gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır filân... Zavallı çocuk...

    Nüzhet bana yalan söyledi.

    Ah ben ruhumun içindeki o ikinci ruhu bilirim, esrarı gören gözleriyle ve esrarı duyan kulaklariyle her şeyi sezer ve bana sezdirir ve beni aldatamaz, ah, içim beni aldatmaz. "

    "Hakikati seviniz, o da sizi sever; hakikati arayınız, o da sizi arar ve üstüne yalan Çin setleri gibi kalın duvarlar örsün, altında kalan hakikat bir ince iniltiyle, bir hafif rüzgâr dalgasıyla, herhangi bir küçük işaretle mevcudiyetini bildirir: "Buradayım!" der.

    Nüzhet bana yalan söyledi.

    Hem ne çabuk yaratılmış, ne mükemmel, ne güzel yalan! Annesi, aynalı dolabın içinde çıplakmış! Yalanlarla besli bir hayal gücü hakikatin unsurlarını ne çabuk buluyor, etraftaki eşyayı, hâdiseleri kendi gayesine göre ne çabuk tertip ediyor ve malzemesi hakikat olan, hakikî toprakla, alçıyla, suyla yoğrulan bu âbide en kuvvetli gözleri nasıl aldatıyor, ne sanat, ne sanat!"

    "Ona dikkatle bakıyor, gözlerimi onunla dolduruyor, görüşüme karışan öteki eşyayı görmemeye, onun gözlerimdeki aksini saf bırakmaya çalışıyordum."

    "Geleceğime dair içimden fena işaretler almaya başladım. Üstüme devamlı bir melankoli çöktü, her an susturan ve sarartan o derin elemlerden biri ki, beni kendi içimden de uzaklaştırıyor, ruhumu haritasını bilmediğim ıssız adalara götürüyor, beni kendi hudutlarımın dışına sürüyordu."

    "Sabah güneşinin parlattığı renkli bir boşluk ortasında kapkara, donuk ve geceden kurtulmamış bir tabiat parçası gibi duran mezarlığa arasıra gözlerim kayıyordu ve acı sergüzeştimle bu manzara arasında gayri ihtiyarî bir ilişki kurarak ürperiyordum.

    O günlerde beynime Fikret'in bazı mısraları dadanmıştı; ümitsiz anlarımda, bu mısralar, benim iradem haricinde, kendi kendilerine yaşıyor ve ses veriyorlardı; onların bu şairane saldırısı, herhangi bir çocuğun ilkel "Sentimentalite"sinden ziyade, hakikî ıstıraplarla dolu bir ruhî zemin bulabilmelerindendi.

    O mısralar gene içimde canlandılar ve ses vermeye başladılar:

    Hep samt ü râşe saklı bu vâdi-i muzlimin
    Her hatvesinde şüpheli bir hufre, bir kemîn
    Hep samt ü râşe... Kaynaşıyor canlı gölgeler
    Bir mahşer-i cünun gibi pürcûş u bihaber."

    "Denizde, dalgalar arasında boğulacağını anladıktan sonra hiçbir hareket yapmayarak kendilerini suya salıverenler ve felâketi bir an evvel isteyenler gibi kendimi bırakmıştım. Bir şey ümit etmemenin rahatlığından başka barınacak ruhî bir köşem kalmamıştı.

    Artık hiçbir şey tahmin etmiyor, hiçbir şey beklemiyordum.

    Hep samt ü râşe saklı bu vâdi-i muzlimin
    Her hatvesinde..."

    "...Vücudumun büyük bir parçasını kaybetmek hayaline bir saniye katlanamıyorum, içime baygınlıklar geliyor, ellerimle hasta bacağı tutuyorum ve onun ölümünü kendi ölümümden daha dehşetli buluyorum.

    Giyinip soyunurken, pansuman yapılırken, minderin üstünde uzanırken, dakikalarca, mahkûm uzvuma bakıyorum; her parçası, her hareketi, her yeni aldığı şekil bana birçok düşünceler veriyor, canlanıyor, ehemmiyet kazanıyor, şahsiyet sahibi oluyor ve öteki sağlam uzuvlar arasında idama mahkûm bir kardeş gibi, endişeli bir hareketsizlikle susuyor. Cellâdın bıçağına teslim olacak olduktan sonra senelerce bu işkenceyi niçin çekti? Niçin kan ağladı?

    Onu testere altında tasavvur edemiyorum; keskin bir çeliğin kalın bir kemik üstünde yürüyüşü -hele çıkaracağı ses- tüylerimi ürpertiyor. Fakat tahayyül etmekten daima kaçtığım bu korkunç tasavvur, en ummadığım zamanlarda beynime musallat oluyor. Evde bıçakla ekmek kesilmesine bakamıyorum. "

    "Odadan gündüz ışığıyla beraber bana ait her şey çekiliyor: Evime ait hatıralar, kalabalıklar, sevdiklerimin sesleri, bir çok şekiller, hayatımın parçaları, Erenköy, köşk, tren, vapur, fakülte, doktorlar, hastabakıcılar, hayatın gürültüleri, şehir, gündüzün sesleri her şey uzaklaşıyor. İçimde bir boşluk. Garip ve büyük bir his, derinliklerime doğru kaçıyor, gizleniyor. Ruhum karartılarla, sessiz ve şekilsiz gölgelerle, eşya arkasına saklanan hayaletler gibi kendilerini göstermeden korkutan meçhul varlıklarla dolu."

    "Korkudan elimi yüreğime bastım."

    "Tepsiyi almak için yaklaşınca, yüzüme, beni hiç anlamayan, varlığmı inkâr eden gözlerle baktı."

    "Bizden uzaklaşmadıkça bize görünmeyen sıhhat, alışkanlığın verdiği hissizlikle, sağlamların şuurundan kaçıp nasıl ve nereye saklanıyor? Onu ben görüyorum, çünkü benden uzak; onu ben Mithat Bey'in kırmızı yüzünde, çelikli damarlarında, arkadaşımın otururken rahat gerilişlerinde, bacaklarını uzatışlarında, korkusuz bakan gözlerinde görüyorum. "

    "Müthiş ağırlığı altında ruhumu deviren korkudan kurtulmak için, felaketin üstüne yürümek istiyorum. Istıraptan korkmamanın tek ilacı ıstıraptır. Bu ateşi o ateş söndürür."

    ""Görülecek, işitilecek, tadılacak, okunacak, yazılacak, yapılacak o kadar çok şey birikiyor ki, bundan sonra hayatımın bütün bunlara yetişmeyeceğinden korkuyorum.

    Kendi kendime karşı çok borçlandım. Kendime vaadettiğim şeyleri yapamazsam utancımdan aynaya bakamayacağım.

    Dört duvar arasında.

    Kendimi, kitapların kahramanlarından daha mühim bulduğum için, okumaktan sıkılıyorum. Istırabımın verdiği bencillik mâni oluyor."

    "Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler.

    İki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur.

    Hasta olmayanlar bizi ne kadar az anlayacaklar!"

    Peyami Safa, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu