• Saîd b. el-Âs (ra)’dan:

    Bir baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha iyi bir miras bırakamaz.
  • 199 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    Bu kitaba neden böyle düşük puan verdiklerini anlayamadım doğrusu. Çünkü tanrıçalar hakkında şu ana kadar okuduğum en ayrıntılı kitaptı. İçinde büyük bir bölümün Lilith'e ayrılmış olmasına karşın birçok uygarlıktaki birçok tanrıçayı ele almış yazar.

    Konya Ovası

    Bilirsiniz ki uygarlık ilk önce Konya, Çatalhöyük'te başladı. Ve tabii ki ana tanrıça tapımının ortaya çıkışı insanlığın uygarlık tarihi ile aynıydı.
    Çatalhöyük kenti devrinin normu içinde çok gelişmişti. Özellikle tarım ileri ölçüde gelişmişti; buğday, arpa, bezelye, bakla geniş ölçüde üretilmekteydi. Çilek tohumlarından şarap yapıyorlardı, yaygın olarak bira tüketiyorlardı. Ve bir de adı bilinmeyen bir ana tanrıçaya tapıyorlardı. Bu ise, tanrıçanın iri göğüslü, geniş kalçalı bir formda resim ve heykellerini yaptıkları için biliniyor. Nerdeyse bütün uygarlıktaki tanrıçalar bu şekilde tasvir edilirdi. Çünkü tanrıçanın cinsel organlarını ön plana çıkarmak; doğurganlığı, bolluğu ve bereketi temsil ediyordu. Konya ovasından sonra diğer uygarlıkta da kadının ön plana çıkması ve tanrıların geri planda kalarak ana tanrıçalara tapınımı görüyoruz.

    Mezopotamya, Sümerler

    İÖ. 3500'de Sümer uygarlığı, dönemin en zengin uygarlığıydı. İnanna adında bir aşk tanrıçasına tapıyorlardı. Bu dönemde tanrıçaların cinselliği daha da ön plana çıkmış, cinselliği kutsallaştırmıştı. Öyle ki tanrıçalarına "Göğün Kutsal Fahişesi" adını vermişlerdi. İşin diğer bir boyutu olarak, fahişelik de kutsal sayılmaya başlanmıştı. Kadınlar çoğunlukta olsa da erkekler de fahişelik yapıyorlardı. İşin ne boyutta olduğunu anlamanız için İnanna'nın verimlilik ayinlerinde okunan şarkılarından biri:
    "Erkek olan kadınlar, kadın olan erkekler;
    Önünden geçer sana selam ederiz.
    Kadın fahişeler, erkek fahişeler, önünden geçer sana selam ederiz."
    Ayrıca güney Mezopotamya'da yapılan kazılar sonucu Sümerler ve İnanna hakkında yazılan tabletlerin bir kısmı İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunuyormuş.

    Babil: Rahibe- Fahişelerin Ülkesi

    Babil'in Hammurabi devrinde kadınlar ikinci plana atılmıştı. Hala tanrıçalara tapınım olsa da Hammurabi yasalarıyla birlikte kadınlar ikinci plandaydı. Birçok tablette yazdığına göre suçların büyük çoğunluğu cadılık ve kadın ihanetidir. Yasaya göre bu sanık kadınlar nehre atılıyor, kurtulursa suçsuz, ölürse suçlu olduğu varsayılıyormuş.

    Babil halkı, Ishtar'ı baş tanrıçaları ilan etmişlerdi. Bu tanrıça aşk ve seksi yönetmekteydi.

    Zaten fahişelerin kutsallaşmasını Sümerler'de görmüştük ama bu dönemde fahişelik, adeta kutsallıktan da öteye zorunluluğa dönüşüyor.
    "Bir adı da Militta olan tanrıçanın tarikatında iki çeşit rahibe vardı:
    a) Kadiştu: El değmemişler
    b) Zermaşitu: Tapınak fahişeleri
    Zermaşitu'lar her gece ünlü Babil Kulesi tepesinde sıra ile beklerler, baş tanrı Marduk, insan kılığında kuleye gelir de bir kadınla yatmak isterse diye nöbet tutardı."

    "Sadece tanrının değil; insan erkeklerin de canı "kutsal seks" yapmak isyer diye birçok tapınakta rahibeler erkek tapınıcılarla "kutsal evlilik" oluşturmak için hazırda beklerlerdi." Bu fahişeler kutsal sayılırlardı. Hatta bazı kadınlar kutsallığa erişebilmek için bu tapınaklarda aday rahibe olmak isterlermiş.

    Amaa işin bir de zorunluluk kısmı var ki ne mide bulandırıcı! Tarihçi Heredot'tan bir örnek: “Ünlü tarihçi I-199’da Babil’de her kadının yaşamında bir kere kendini yabancı bir erkeğe vermek zorunda olduğunu anlatıyor. Ve de tapınağın içinde yere gerili iplerle bölünmüş bölümlerde bir sürü kadın oturduğundan, önlerinden erkekler geçtiğinden, beğendiklerinin dizlerine altın para atarak onlarla seviştiğinden de söz ediyor. Ayrıca zengin kadınların bile -özel arabaları ve hizmetçileri ile gelip bekleyebilseler de- bu gelenekten ayrılmadıklarını yazmakta. Heredot’un anlattıklarına bakılırsa, tapımın daha da garip yönü, kadınların seçilmeden evlerine dönemeyeceği. Bu öylesine sıkı bir kural ki, alımlı ve çekici olmayanlar aylarca tapınakta kalıyorlar. Heredot, bekleme süresinin 3-4 yıla dek uzandığı kadınların varlığından bile söz etmekte!”

    “Kaç para verdiği önemli değildir; kadının kabul etmemesi korkusu yoktur; din bunu yasak etmiştir, çünkü bu para kutsal olur. Kadın, kendisine ilk para atanın peşinden gider ve kim olursa olsun geri çeviremez. Birleşmeden sonra, kadın, tanrıçanın gönlünü yapmış olarak, evine döner”. (Heredot, Tarih, I-199)

    Tabii bu olaylara bugünkü bakış açımızla bakmamak gerekiyor. O zamanlar kadınlık cinsellikle, doğurganlıkla birlikte kutsal sayılıyordu; bugünkü gibi çekingenlik, namus ve üslupla değil.
    Peki bu algı nasıl değişti? Kutsal Kitaplarla ve tek tanrılarla birlikte! Tevrat ve İncil’i okumuş her insan, Tanrı’nın Babil’i nasıl lanetlediğini bilir.
    Tek tanrı peygamberleri, tanrıça tapınımını ve cinselliği sapkın ilan etti ve putlarla savaşırken, aslında kadınlıkla savaştı. İnsanların algısı tamamen değişti.

    AY TANRISI İLE GÜNEŞ TANRIÇASININ ÜLKESİ ARABİSTAN

    Evet, Arabistan bile bir zamanlar anaerkildi! Bu kültür İÖ. 1000’lerde varlığını sürdürüyordu.
    Arapların çok eşli olmayı sevdiğini biliyoruz. Ama bu sevginin sadece Arap erkeklerinde olduğu algısı hakim. Halbuki bu dönemlerde erkekler değil, kadınlar çok eşliymiş.
    “Her kadın birden fazla erkekle evlenmesi sosyal yaşamın bir gereğiydi o dönemlerde. Erkeklerin, evlilikle birlikte ailelerini bırakıp kadının ailesine katılmaları ise bir gelenekti. Kadınların arzularının öylesine önemi vardı ki, bir kadının, çadırının kapısını üç gece üst üste doğu yönüne doğru kurmasıboşanmanın gerçekleşmesi için yeterliydi.”

    “İslam öncesinde Arabistan yarımadasında çok tanrılı bir sistemin -ki buna İslam literatüründe putperestlik denir- yaygınlığını görürüz. Bu tanrılar isim olarak çok büyük farklılıklar gösterse de, genelde baş tanrı hep tanrıçaydı. Tanrıça o denli önemliydi ki bu bölgede, güneş ile özdeşleştirilmişti. Adı, “güçlü iyilik ve yardım ışınları gönderen” anlamındaki Dhat Hamym’di. Oysa tanrıça, bin yıllar boyunca, tüm dünya üzerine yayılmış tapım sistemlerinde hep ay ile eş tutulmuştur. Tarihinde ilk ve tek olarak Arap yarımadasında güneş ile sembolize edilmiş, ay tanrısı olmak ise -yine din tarihinde ilk kez olarak- kocasına düşmüştür.”

    Bu zamanlarda Arabistan bolluğun, bereketin ülkesiymiş. Hatta Romalılar onlara “Arabia Felix” yani, “Mutlu Arabistan” derlermiş. Bu gelişmişlik İslam’ın ortaya çıkmasından sonra birkaç yüz yıl daha sürmüş.

    Arapların bu anaerkil kültürü Kuran’a bile işlemiş. Tapınılan tanrıçaların isimleri kurana girmiş, annelik kutsal sayılmış ve cinsellik, Tevrat ve İncil’de olduğu gibi, yok sayılmamıştı.

    “Bize haber verin Lat ve Uzza’yı. Diğer üçüncüsü olan Menat’ı. Erkek sizin de, dişi onun mu? Öyle ise bu çok insafsız bir taksim. O putlar hiç birşey değil, ancak sizin ve babalarınızın uydurduğu isimlerdir. Allah onlara hiçbir hüccet indirmedi. O kafirler, yalnız zanna ve nefislerin sevdasına tabi oluyorlar. Halbuki kendilerine, Rableri katından doğru yolu gösteren geldi”.( Necm suresi 53:19-23.) Lat, Uzza ve Menat o zamanların tapınılan en ünlü üç tanrıçasıymış. Bunların en ünlüsü ise Uzza imiş.

    “Kurayş kabilesi Uzza Kabe’yi tavaf ederken söyle derlerdi:
    El-lat, el-Uzza ve onların yanındaki üçüncü idol Menat adına,
    Gerçekten de onlar yalvarılması gereken en yüce hanımlardır”. (al-Khalbi, Book of ldols.)
    Hatta İslam gelip, putlara tapımı yasaklayınca Kurayş kabilesinin tepkisi: “Bu yasaklama Kurayş kavmine çok ağır geldi. Ebu-Ubayha (Sa’id ibn-al-’As ibn-Umayyah ibn-’Abd-Shams ibn-’Abd-Manaf), son günlerini geçirdiğini belli eden çok kötü bir hastalığa tutuldu. Ölüm döşeğinde yattığı birgün ebu-Leheb yanına geldi ve onu ağlarken buldu.” (Sira, 231, 233, 276; Taberi, vol. I, 1170-1172; el-Marif, 60-61)

    Tek tanrılı dinler öncesi döneme meraklıysanız, hatta teolojiye meraklıysanız kesinlikle okumanız gereken bir kitap. Ülkemizde bu konularla alakalı yazılmış ve çevrilmiş pek kitap yok maalesef. Üstte de belirttiğim gibi gayet ayrıntılı bir kitaptı.

    İyi okumalar.
  • (Tefsiru’l-Münir)
     

    وَالضُّحٰىۙ ﴿1﴾ وَالَّيْلِ اِذَا سَجٰىۙ ﴿2﴾ مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلٰىۜ ﴿3﴾

    وَلَلْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْاُو۫لٰىۜ ﴿4﴾ وَلَسَوْفَ يُعْط۪يكَ رَبُّكَ فَتَرْضٰىۜ ﴿5﴾ اَلَمْ يَجِدْكَ يَت۪يمًا فَاٰوٰىۖ ﴿6﴾ وَوَجَدَكَ ضَٓالًّا فَهَدٰىۖ ﴿7﴾ وَوَجَدَكَ عَٓائِلًا فَاَغْنٰىۜ ﴿8﴾ فَاَمَّا الْيَت۪يمَ فَلَا تَقْهَرْۜ ﴿9﴾ وَاَمَّا السَّٓائِلَ فَلَا تَنْهَرْۜ ﴿10﴾ وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ ﴿11﴾


    Surenin İsmi:
    Bu sureye ilk ayetinde "Duha "ya yemin edildiği için Duha adı veril­miştir. Duha güneşin yükseldiği zaman veya gündüzün başlangıcıdır. Pey­gamber (s.a.) hakkında inen bu sure aydınlığı, sabahı ifade eden bir kelime ile başlamıştır. Cimri hakkında inen Leyi suresi ise gece ile başlamıştı. [1]

     

    Önceki Sureyle İlişkisi:

     Bu sure Leyi suresi ile iki yönden bağlantılıdır:

    1- Leyi suresi Allah Tealâ'nın yüce vaadi ile bitmişti. Günahlardan sa­kınan ahirette hoşnut edilecektir. Bu Duha suresinde de Peygamberi (s.a.)'e vaadini tekid ederek şöyle buyurdu: "Muhakkak Rabbin sana vere­cek de hoşnud olacaksın."

    2- Allah Tealâ önceki surede "Sakınan ise ondan uzaklaştırılacaktır." buyurmuştu. Bunun ardından sakınanların en büyüğüne Allah Tealâ'nın nimetlerini saydı. O da Muhammed (s.a.)'dir. [2]

     

    Surenin Muhtevası:

     Mekke'de inmiş olan Duha suresi, Peygamber (s.a.)'in şahsiyeti ile il­gili hususları ele almaktadır.

    1- Allah Tealâ'nın Rasulü'nü unutmadığına, bırakıp terketmediğine dair büyük ilâhi bir yemin ile başladı. O, rabbani bir inayet altındadır. O, Allah Tealâ katında değeri yüce olandır: "Andolsun kuşluk vaktine, sükûna vardığı dem geceye ki..." (1-4. ayetler).

    2- Rabbi onu, ahiretteki büyük bir lütuf ile müjdeledi. Büyük şefaat da ondandır: "Muhakkak Rabbin sana verecek de hoşnud olacaksın." (5. ayet).

    3- Allah, Peygamberine küçüklüğünden bu yana verdiği nimetlerini hatırlattı. "O, bir yetim olduğunu bilip de (seni) barındırmadı mı?" (6-8. ayetler).

    4- Üç fazileti tavsiye ederek sure bitmektedir. Yetime şefkat, miskini gözetme ve büyük nimete şükür. Bu nimetler nübüvvet ve sayılan diğer ni­metlerdir. "O halde yetime gelince kahretme, isteyeni azarlayıp kovma. Bu­nunla beraber Rabbinin nimetini söyle." (9-11. ayetler). [3]

     

    Surenin Fazileti:

     İmam Şafii, Duha suresinin sonunda ve ondan sonraki surelerin so­nunda tekbirin sünnet olduğu görüşündedir. Şöyle denilmektedir: "Allahu ekber" veya "Allahu ekber Lailâhe illellahu vallahu ekber." Tekbir münase­beti ile Kur'an-ı Kerim ilmiyle ilgilenen alimler şunu zikretmiştir: Rasulul-lah (s.a.)'dan vahiy bir zaman için gecikip, kesildikten sonra melek gelip ona "Duha" suresini vahyettiğinde, sevinç ve neşesinden tekbir getirdi. İb-ni Kesir dedi ki: Bu rivayeti sıhhatine veya zafma hükmedilecek bir isnatla rivayet etmemişlerdir. [4]

     Allah Tealâ'nın Muhammed'e (S.A.) Nimetleri:

     1- Andolsun kuşluk vaktine,

    2- Sükûna vardığı dem geceye ki,

    3- Rabbin seni terketmedi. Darılma-dı da.

    4- Elbette ahiret senin için dünya­dan hayırlıdır.

    5- Muhakkak Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın.

    6-  O, bir yetim olduğunu bilip de (seni) barındırmadı mı?

    7- Seni kaybolmuş bulup da yolunu

    8- Seni, bir fakir olduğunu bilip de, zengin yapmadı mı?

    9- O halde, yetime gelince kahretme.

    10- İsteyeni de azarlayıp kovma.

    11- Bununla beraber, Rabbinin ni­metini söyle.

     

    Belagat:

     "Ahiret" ve "dünya" arasında tezat vardır.

    "O, bir yetim olduğunu bilip de (seni) barındırmadı mı?" ile "Seni, bir fakir olduğunu bilip de, zengin yapmadı mı?" arasında ve, " O halde, yeti­me gelince kahretme." ile "İsteyeni de azarlayıp kovma." arasında mukabele vardır.

    "O, bir yetim olduğunu bilip de...(fe-âvâ)", "Seni kaybolmuş bulup da...(fe-hedâ)" ve "Seni, bir fakir olduğunu bilip de..(fe-agnâ)." ayetleri ara­sında seci vardır. [5]

     

    Kelime ve İbareler:

     "Duha" gündüzün başında, güneşin yükselme vaktidir. "Sükûna vardı­ğı dem geceye." Sükûna varıp karanlığı ile eşyayı örten geceye. Önceki su­rede gecenin başta anılıp, burada ise sonraya bırakılması, gece ve gündüz­den her birinin özelliklerine dikkat çekmek içindir. Gecenin önce gelme fa­zileti, gündüzün de eşyayı aydınlatma özelliği vardır. Özellikle kuşluk vaktinin anılması ise, gecenin karanlığından sonra normal hayata tam geçişin başlangıç vakti olduğundandır. Gündüzden sadece bir dilimi olan kuşluğu anarken gecenin tamamını anması da, üretimde gündüzün bir diliminin gecenin bütününü karşıladığına işaret içindir; Muhammed (s.a.)'in başkası ile mukayese edildiğinde bütün peygamberlere denk olması gibi.[6]

    "Rabbin seni terketmedi. Darılmadı da." Rabbin seni terketmedi veya senden terkeden biri gibi ayrılmadı. Sana darılmadı. Bu ayet yeminin cev­abıdır. Buradaki darılma olarak tercüme edilen "kala" kelimesi şiddetli nefrettir. Bu ayet, vahyin on beş gün kesildiği bir zamanda müşriklerin: Rabbi onu terketti, darıldı, demeleri üzerine indi. "Elbette ahiret" bütün özellikleri ve saadet yurdu olması nedeni ile, "senin için dünyadan hayır­lıdır." Dünya ise sıkıntılarla, tehlikelerle doludur. Bu, Peygamber (s.a.)'in kadrine ve paygamberlik için hazırlandığına, vahiyle ve dünyadaki ikram ile bağlantısına, ahiretteki mevkiinin yüksekliğine ve yükselmede, kemâl­de hala devam ettiğine işarettir.

    "Muhakkak Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın." Rabbin sana ahirette lütuflardan ve bol bağışlardan verecek de memnun olacaksın. Bu, içinde büyük şefaatin de bulunduğu bol bağışı kapsamaktadır. Hatib'in Tel-hısu'l-Müteşabih'te rivayet ettiğine göre Peygambermiz (s.a.) şöyle buyur­du: "Ümmetimden bir kişi ateşte olduğu müddetçe razı olmam." İki men­fiden sonra iki de müsbet zikrederek yeminin cevabı tamamlanmış oldu.

    "O, bir yetim olduğunu bilip de (seni) barındırmadı mı?" Sen doğ­madan veya sonra, babanı kaybetmenle yetim düştün ve seni amcan Ebu Talib'in himayesine koydu. Bu ve bundan sonrakiler Allah Tealâ'nm Pey­gamberi Muhammed'e (s.a.) nimetlerinin sayılmasıdır. Geçmişte ona lütuf-ta bulunduğu gibi, gelecekte de bulunacağına işarettir. "Seni bilmez bulup da bunları sana öğretmedi mi?" Mealde "bilmez bulup" olarak geçen ayet­teki "dâll" kelimesinin, hidayetin aksi olan dalâlet anlamına kullanılması mümkün değildir. Çünkü peygamberler bundan korunmuşlardır. Alimler dediler ki: Peygamberimiz bir göz açıp kapayacak kadar dahi Allah'ı inkâr etmemiştir. Burada dalâletle ifade edilmek istenen dinin hükümlerini bil­mede, yani hanif dininde hata etmektir. Ona doğru yolu dinin hükümlerin­de yanılmamayı ilham etmiş, bunu sağlamıştır. Şu ayet de bunun gibidir: "Kitap ve iman nedir bilmiyordun." (Şûra, 42/52)

    "Senin bir fakir olduğunu bilip de" ticaretle ve kalb zenginliğiyle "zen­gin yapmadı mı?" Ahmed, Buhari, Müslim, Tirmizi ve İbni Mace'nin Ebu Hureyre'den yaptıkları rivayette şöyle buyuruldu: "Zenginlik mal çokluğu ile değil, gönül zenginliği iledir." "Bununla beraber, Rabbinin" üzerindeki peygamberlik ve diğer "nimetini söyle" ve Rabbine şükret. [7]

     

    Nüzul Sebebi:

    "Andolsun kuşluk vaktine" ayetinin (1. ayet) ve devamının nüzul sebebiyle ilgili olarak: Buhari, Müslim ve diğerleri Cündüb ten şöyle rivayet etmişlerdir: Peygamber (s.a.) rahatsız oldu ve bir ya da iki gece kal­kamadı. Bir kadın gelip: Muhammedi Şeytanını seni terketmiş görüyorum, dedi. Allah Tealâ şu ayetleri indirdi: "Andolsun kuşluk vaktine, Sükuna vardığı dem geceye ki, Rabbin seni terketmedi. Darümadı da."

    Said b. Mansur ve Faryabi, Cündüb'ten rivayet ettiler. Dedi ki: Cebrail Peygamber'e (s.a.) bir müddet vahiy getirmedi. Müşrikler de Muhammed (s.a.) terkedildi, deyince bu ayetler indi.

    Hakim, Zeyd b. Erkam'ın şöyle dediğini rivayet etti: Rasulullah (s.a.) kendisine vahiy gelmeden birkaç gün geçirdi. Ebu Leheb'in karısı Ümmü Cemil şöyle dedi: Sahibini seni terketmiş, sana kızmış olarak görüyorum. Allah Tealâ da şu ayetleri indirdi: "Andolsun kuşluk vaktine, Sükûna var­dığı dem geceye ki, Rabbin seni terketmedi. Darümadı da."

    İbni Cerir, Abdullah b. Şeddat'tan şöyle rivayet etti: Hatice, Peygam­ber (s.a.)'e: Rabbini sana darılmış görüyorum, dedi. Ve bu ayet indi. Haber mürseldir, ravileri ise güvenilir kimselerdir. Hafız İbni Hacer şöyle diyor: Açık olan, Ümmü Cemil'in de Hatice'nin de böyle söylemiş olduğudur. An­cak, Ümmü Cemil hakaret için söylemiş, Hatice ise, üzüldüğü için söy­lemiştir.

    Kısacası Cebrail'in (a.s.) Peygamber'e (s.a.) gelişi gecikmiş, müşrikler de Allah onu terketti, demişle, bunun üzerine de bu ayetler inmiştir.

    "Elbette ahiret senin için dünyadan hayırlıdır." ayetinin (4. ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak: Taberani Evsafta İbni Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etti: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: "Benden sonra ümmetime fet­hedilecek olan yerler bana gösterildi. Beni sevindirdi." Allah: "Elbette ahiret senin için dünyadan hayırlıdır." ayetini indirdi. Bu rivayetin isnadı hasen-dir.

    "Muhakkak Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın." ayetinin (5. ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak Hakim, Delail'de, Beyhaki, Taberani ve diğerleri İbni Abbas'tan şu hadis-i rivayet ettiler: Rasulullah (s.a.)'a ümmetinin fethedeceği yerler köy köy gösterilmiş o da buna sevinmiş ve Allah "Muhak­kak Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın." ayetini indirmiştir.[8]

     

    Açıklaması:

     "Andolsun kuşluk vaktine, Sükûna vardığı dem geceye ki, Rabbin seni terketmedi. Darümadı da." Gündüzün başlangıcında güneşin yükselme anı olan duha vaktine yemin olsun. Burada anlatılmak istenen ise, geceye kar­şılık olduğu için gündüzdür. Ve, kişinin elbise ile örtündüğü gibi, yerleşip, karanlığı ile gündüzü kapladığı zaman geceye yemin olsun. Rabbin seni bırakıp terketmedi. Vahyi de senden kesmedi. Bazılarının sandığı veya senin içinden geçirdiğin gibi sana küsmedi, danlmadı. Bu gerçek, Kur'an'm Allah katından olduğuna delildir. Eğer Kur'an -haşa- Peygamberin kendi sözü olsaydı bir kesinti olmazdı.

    Sonra da, geleceğinin geçmişinden daha iyi olacağını müjdeleyerek buyurdu ki:

    "Elbette ahiret senin için dünyadan hayırlıdır." Vahyin kesildiği ve ölümün geldiği varsayılsa bile, ahiret yurdu senin için daha hayırlıdır. Zira senin gelecekteki durumun geçmiştekinden daha hayırlıdır. Hergün daha bir aziz oluyorsun, mevkiin de yükseliyor. Seni terkettiğimi sanma. Bilakis, gelen her günde sen daha yücelmiş ve yükselmiş oluyorsun. Bu şerefin yanında her bir şeref ve nimet pek küçük kalır

    İmam Ahmed, Tirmizi ve İbni Mace İbni Mesud'dan rivayet ettiler. Dedi ki: Rasulullah (s.a.) bir hasırın üzerine yaslanmıştı. Alnında iz bırak­tı. Uyandığında alnını silmeye başladım ve dedim ki: Ya Rasulallah! İzin verseniz de, hasırın üzerine (yumuşak) bir şey sersek! Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: "Benim dünya ile ne işim var? Ben ve dünyanın misali, bir yol­cu gibidir; bir ağacın altında konaklamış sonra da, bırakıp gitmiştir."

    Büyük bir bağışla da müjdeledi onu:

    "Muhakkak Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın." Elbette Rabbin sana bol bir bağış, dünya ve ahirette büyük bir nimet lütfedecektir. Dün­yadaki nimet dini fetihtir. Ahiretteki ise, sevap, Havz ve ümmetine şefaat­tir ki, sen bu verilenlerden hoşnut kalacaksın. Bu, her iki yerde de yücelik ve üstünlüğün ona verileceğine delildir. Dini bütün dinlerin üstünde ola­cak, kıyamet gününde de şefaat ile değer bütün peygamberler ve insan­ların üstünde olacaktır. Ayette "elbette" anlamındaki tekid harfini ve gele­cek ifade eden "sevfe" edatım kullanması, bir maslahat için gecikse bile, lütfün hiç tereddütsüz ve mutlaka olacağını ifade etmek içindir.

    Sonra Allah Tealâ Peygamber (s.a.)'ine onu göndermeden önceki nimetlerini saydı. Sanki şöyle demektedir: Seni, daha önce terkedip, bırakmadık da, peygamberlikten sonra unutup, mahcup edeceğimizi mi sanıyorsun?

    "O, bir yetim olduğunu bilip de (seni) barındırmadı mı? Seni bilmez bulup da bunları sana öğretmedi mi? Seni, bir fakir olduğunu bilip de zen­gin yapmadı mı?" Rabbin seni, babasız bir yetim olarak bulup, sana sığı­nacağın bir sığmak vermedi mi? O da deden Abdülmuttalib ve amcan Ebu Talip'tir. Çünkü henüz anne karnında iken veya doğumundan sonra babasını kaybetmişti. Altı yaşında iken de annesi Amine binti Vehb vefat et­ti. Sonra, o sekiz yaşında iken vefat edinceye kadar dedesi Abdülmuttalib'in himayesinde idi. Amcası Ebu Talip himaye etti onu. Kırk yaşında Allah onu peygamber olarak gönderdikten sonra bile kendisini himaye ve yardımım sürdürdü.

    Seni, dine ait hükümleri bilmez bulup da bunları sana en güzel ve doğru şekilde öğretmedi mi? "İşte biz, sana da böylece emrimizden bir ruh vahyettik. Halbuki kitap nedir, iman nedir, sen bilmezdin. Fakat biz onu bir nur yaptık. Bununla kullarımızdan kimi dilersek ona hidayet ederiz." (Şura, 42/52).

    Seni, aile sahibi, fakir, malsız olarak buldu da, Hatice'nin malıyla yap­tığı ticaret ve Allah'ın sana lütfettiği bereket ve kanaat ile seni zengin etti. Buhari ve Müslim sahihlerinde Ebu Hureyre'den rivayet ettiler. Rasulullah (s.a.)'ın şöyle buyurduğunu söyledi: "Zenginlik mal çokluğu ile değil, gönül zenginliği iledir." Sahih-i Müslim'de Abdullah b. Amr'dan Rasulullah (s.a.)'ın şöyle buyurduğu rivayet edildi: "Müslüman olan, yeterli rızık verilen ve Allah'ın kendisine verdiği ile kanaat etmeyi nasip ettiği kimse kurtulmuş­tur."

    İbni Cerir ve İbni Ebi Hatim, Katade'den "O, bir yetim olduğunu bilip de (seni) barındırmadı mı? Seni bilmez bulup da bunları sana öğretmedi mi? Seni, bir fakir olduğunu bilip de, zengin yapmadı mı?" sözü hakkında, bunlar Rasulullah (s.a.)'ın Allah Tealâ'nın onu peygamber olarak gönder­meden önceki merhaleleri idi, dediğini nakletmiştir.

    Ardından Rabbi, bazı ahlâkî ilkeleri ve bu nimetlere şükrü emrederek şöyle buyurdu:

    1- "O halde, yetime gelince kahretme." Nasıl ki sen bir yetimdin de Al­lah seni barındırdı, sen de yetimi horlama, ona kötülükte bulunma, zaafın­dan ötürü ona zulümle musallat olma. Aksine  hakkını koru, ona iyilikte bulun, nazik davran. Kendi yetimliğini hatırla. Bundan dolayı da Rasulul-lah (s.a.) yetime iyi davranır, ona iyilikte bulunup, yetimlere hoş muamele yapılmasını tavsiye ederdi.

    2- "isteyeni de azarlayıp kovma." İlim elde etmek isteyeni, mal isteyeni horlama, azarlama. Bilakis ona güzel bir şekilde cevap ver.

    3- "Bununla beraber, Rabbinin nimetini söyle." Rabbinin sana nimetini an, şükret. Peygamberlik ve hayatın boyunca sana verilen diğer nimetlere şükret. Nitekim nebevi bir duada şöyle gelmiştir: "Bizi nimetine şükreden, onu öven ve benimseyenler kıl. Üzerimizdeki nimetini tamamla."

    Ebu Davud ve Tirmizi sahih dediği bir rivayette Ebu Hureyre'den şöy­le rivayet ettiler: Peygamber (s.a.) buyurdu ki: "İnsanlara teşekkür etmeyen Allah'a da şükretmez." [9]

     

    Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

     

    Ayetler şu hususlara işaret etmektedir:

    1- Allah Tealâ, Peygamberini terketmediğine dair duhaya yani gündüze, sükûna vardığı zaman geceye yemin etmiştir. İbni Cüreyc şöyle dedi: On iki gün ona vahiy gelmedi. İbni Abbas ise bu sürenin on beş gün olduğunu söyler. Yirmi beş gün denildiği gibi, Mukatil kırk gündür, demiştir.

    Daha önce de geçtiği gibi Razi şöyle diyor: Bu olay Kur"an'ın Allah katından olduğuna delildir. Zira, kendisinden olsa idi, kesilme olmazdı.[10]

    2- Allah peygamberine iki büyük müjde verdi: Birincisi: Gelecekteki durumunu geçmişinden hayırlı kılmıştır. Kendisine hergün izzetine izzet katacağını vadetmiştir. Ahirette ise ona daha hayırlı nimetler hazırlamıştır.

    İkincisi: Dünyada zafer, başarı ve dininin bütün dinlere galip olması ile, ahirette de sevap, havz ve şefaat ile her dilediğini verip onu razı edecek.

    Hatib, Peygamber (s.a.)'in "Muhakkak ki Rabbin sana verecek de hoş-nud olacaksın." ayeti indiğinde onun şöyle buyurduğunu rivayet etti: "O halde ümmetimden birisi ateşte olduğu sürece razı olmam."

    Sahih-i Müslim'de Abdullah b. Amr b. As'tan rivayet edildi: Peygam­ber (s.a.) İbrahim (a.s.) hakkındaki "Rabbim, çünkü onlar insanlardan bir çoğunu baştan çıkardılar. Bundan sonra kim bana uyarsa, işte o, benden­dir." (İbrahim, 14/36) ve İsa (a.s.) hakkındaki "Eğer kendilerine azap eder­sen şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları yarlığarsan mutlak galip yegane hüküm ve hikmet sahibi olan da hakiketen sensin sen." (Maide, 5/118) ayetlerini okudu ve ellerini kaldırarak: "Allahım! Ümmetim, ümmetim, dedi ve ağladı. Cebrail (a.s.) geldi ve sordu. Peygamber (s.a.) ona söylediğini haber verdi. O ise daha iyi biliyordu. Allah Tealâ buyurdu ki: Ey Cebrail! Muhammed'e git ve de ki: "Biz ümmetin hakkında seni mem­nun edeceğiz ve sana kötü davranmıyacağız."

    3- Allah Tealâ bu surede Peygamberi Muhammed'e (s.a.) verdiği nimetlerinden üçünü zikretti: Yetimlikten sonra barındırma, bilmeme ve tereddütte olma durumundan sonra yol gösterme ile fakirlikten sonra zen­gin etme.

    Barındırması, babası ve annesinin ölümünden sonra dedesi Abdül-muttalip, ondan sonra da amcası Ebu Talib'in himayesi ve eziyetlere karşı onu koruması şeklindedir.

    Yolunu doğrultması ise dini, Kur"an ve hükümlerini ona açıklamasıdır. Allah onu, Kur'an ahkâmı ve İslâm prensiplerine hidayet etti. Ulemanın cumhuru Peygamber (s.a.)'in bir an bile Allah'ı inkâr etmediği hususunda ittifak etmişlerdir.

    Zengin etmesine gelince, Hatice (r.a.)'nin malındaki ticaretle mal, nzık ve bolluk vermesidir. Risalet döneminde de Ebu Bekir'in malı, sonra da hicretin ardından ensann malı ile ardından da ganimet ile zengin etti.

    Yetim olmasının zikredilmesindeki hikmet, yetimlerin kadrini bilmesi ve haklarını gözetip işleri ile ilgilenmesi içindir. Bir de yetimlik ve fakirlik genelde insanlar arasında bir eksiklik olarak görülürdü. Muhammed (s.a.) bu iki vasıfla bereber mahlukâtın en şereflisi bir peygamber olunca, bu düşünce de boşa çıkmıştır.

    4- Allah peygamberi Muhammed'i (s.a.), halka karşı, Allah'ın ona yap­tığı muamele gibi muamele etmesi için eğitti. Ona yetime zulmetmemesini, hakkını vermesini, onun gibi bir yetim olduğunu hatırlamasını emretti. Ayet, yetimi taltif edip iyi davranılmasını ve iyilik yapılmasını istediğine delâlet etmektedir. Hatta Katade: Yetime şefkatli bir baba gibi ol, demiştir. Ebu Hureyre'nin rivayetine göre: Bir adam Peygamber'e (s.a.) kalbinin katılığından dert yanınca ona şöyle buyurmuş: "Yumuşamasını istiyorsan yetimin başını okşa, miskini doyur." Buhari'nin, Ahmed ve diğerlerinin rivayet ettiği sahih bir hadiste Ebu Hureyre Rasulullah (s.a.)'ın şöye buyurduğunu söyledi: "Ben ve kendisinin veya başkasının yetimini himaye eden, şu ikisi gibiyiz." Orta ve baş parmağını işaret etti.

    Allah Tealâ isteyenin azarlanması ve ona kaba söz söylenmesinden Peygamberini (s.a.) nehyedip, basit bir ikramla veya bu da mümkün değil­se tatlı bir üslupla çevrilmesini ve fakirliğini hatırlamasını emretti. Ebu Hureyre'den rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Siz­den biriniz asla isteyeni menetmesin. İsteğinde versin. Velevki elinde altın­dan bir bilezik bile görmüş olsa." Yine Peygamber (s.a.) buyurdu ki: "İs­teyeni az bir şeyle gönderin veya güzellikle savın. Zira insanlardan ve cin­lerden olmayan biri gelir de, Allah'ın size verdiğini nasıl kullandığınıza bakar."[11]

    Allah Tealâ Peygamber (s.a.)'e verdiği nimetler için şükretmesini em­retti. Şükür de, Allah'ın nimetlerini anlamak ile olur. Nimetin itirafı da şükürdür.

    Burada dikkat edilecek husus Allah'ın, onu iki şeyden nehyedip bir şeyi emretmiş olmasıdır. Ayette geçen nimete karşılık yetimi kahretmeme: "O bir yetim olduğunu bilip de seni barındırmadı mı?" Ve "Seni bir fakir ol­duğunu bilip de zengin yapmadı mı?" ifadesine mukabil olarak da, is­teyenin azarlanmasını nehyetti. Rabbinin nimetini anmasını ise emretti. Bu da, "Seni kaybolmuş bulup da yolunu doğrultmadı mı?" ayetine mukabildi.

    Alimler dediler ki: Allah'ın nimetini anlatmak mutlak olarak caizdir.

    Hatta, maksadı başkasının onu örnek alması ya da, Rabbine şükrünü dili ile yayması ise mendubtur. Eğer, fitne ve kendini beğenme hususunda nef­sine güvenmiyorsa gizlemesi daha yerinde olur.

    Şafii'nin, Duha'nın sonunda, tekbir getirmenin sünnet olduğu görüşünde olduğu rivayet edilmiştir. Daha önce de geçtiği gibi vahiy kesil­dikten sonra bu sure indiğinde Rasulullah (s.a.) "Allahu Ekber" demişti.

    Bu tekbir Kur an değildir. Çünkü bu tekbir, Kur'an'ın sureleri, ayetleri ve harfleri ile tevatüren, eksik ve fazlası olmadan nakledildiği gibi nak-ledilmemiştir. Alimler: Hatim yapanın muhakkak söylemesi gerekir, demiyoruz, fakat yapanın güzel yapmış olacağını, yapmayana da günah olmadığını söylüyoruz, demişlerdir.

    Tekbir sözü ise ya "Allahu ekber" şeklinde ya da, "Lâilâhe illallahu vallahu ekber." şeklindedir. [12]

     


    [1] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/536.

    [2] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/536.

    [3] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/536.

    [4] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/537.

    [5] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/538.

    [6] Kurtubi, XX/101.

    [7] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/538-539.

    [8] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/540.

    [9] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/540-542.

    [10] Razi,XXXI/210.

    [11] Kurtubi, XX/101.

    [12] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/543-545.
  • Muhammed b. Münkedir (rah) anlatır:' bana annem derdi ki: "oğlum! Çocuklarla şakalaşma, onlar yanında saygınlığını yitirirsin"
    Said b.Âs oğluna şöyle demiştir: "Ey oğlum, şerefli kimseyle şakalaşma, sana kızar. Düşük kimseyle de şakalaşma, hakaret eder."
  • Kuşatma devam ederken Hz. Osman isyancılara seslenerek Ru’me kuyusunu satın alıp hibe ettiğini ve Peygamber mescidinin genişletilmesi için bir araziyi satın aldığını hatırlatarak onların bu iyiliklerini bilip bilmediklerini sordu.İsyancılar onu doğrulayınca bir ara muhasara kısmen hafifletildi. Ancak Malik el-Eşter isyancılara şöyle seslendi:
    -“Öyle anlıyorum ki, o sizi kandırmaya çalışıyor.”

    Bu arada hacca gitmek üzere hazırlanmış olan Hz. Aişe, kardeşi Muhammed b. Ebî Bekir’in de kendisiyle birlikte gelmesini istedi. Muhammed b. Ebî Bekir bu davete icabet etmedi. Hz. Aişe ise elinden gelse asileri engellemek istediğini söylüyordu. Bu olayla ilgili olarak Kâtip Hanzala’nın Muhammed b. Ebî Bekir’e söylediği şu sözler dikkat çekicidir:
    -“Mü’minlerin annesi kendisiyle birlikte hacca gitmeni istiyor. Sen ise ona katılmıyorsun ve Allah’ın helal kılmadığı bir konuda bu Arapların kurtlarına uyuyorsun değil mi? Vallahi bu iş eğer müsabakaya bırakılacak olursa Benû Abdimenaf seni mutlaka yener.”
    Asiler hac mevsimi münasebetiyle Hicaz’a gelecek olan Müslümanların kendilerini engelleyeceğinden ve öldürülebileceklerinden endişe etmeye başladılar. Bu nedenle ellerini çabuk tutup Hz. Osman’ı bir an önce öldürme kararı aldılar. Bu amaçla Hz. Osman’ın evine saldırdılar. Hasan b. Ali, Abdullah b. Zübeyr, Muhammed b. Talha,Mervan b. Hakem, Saîd b. el-Âs ve diğer bir grup kimse onlara engel olmaya kalkışınca aralarında çarpışmalar oldu.