• İmâm-ı a’zamın takvâsı o kadar çokdu ki, otuz yıl (harâm olan beş günden başka) hergün oruc tutdu. Çok kerre, bir rek’atde veyâ iki rek’atde bütün Kur’ân-ı kerîmi okurdu. Ba’zan da, yalnız bir azâb veyâ rahmet âyetini nemâzda veyâ nemâz dışında tekrâr tekrâr okuyup, hıçkıra hıçkıra ağlar, sızlardı. (Hanefî mezhebinde, Allah için ağlamak nemâzı bozmaz). İşitenler, hâline acırdı. Muhammed aleyhisselâmın ümmeti içinde, bir rek’at nemâzda bütün Kur’ân-ı kerîmi hatm etmek, yalnız Osmân ibni Affân ve Temîm-i Dârî ve Sa’îd bin Cübeyr ve imâm-ı a’zam Ebû Hanîfeye nasîb olmuşdur. Kimseden hediyye kabûl etmezdi. Fakîrler gibi giyinirdi. Ba’zan da, Allahü teâlânın ni’metlerini göstermek için, çok kıymetli elbise giyerdi. Ellibeş kerre hac edip, birkaç yıl Mekke-i mükerremede kaldı. Yalnız rûhu kabz olunduğu yerde [zındanda], yedibin kerre hatm-i Kur’ân okumuşdu. (Ömrümde bir kerre güldüm. Ona da pişmânım) demişdir. Az söyler, çok düşünürdü. Ba’zı din konularında, talebesi ile münâzara, konuşma yapardı. Bir gece, yatsı nemâzını cemâ’at ile kılıp çıkarken, bir ayağı kapının dışında, bir ayağı dahâ mescidde iken, bir konu üzerinde, talebesi Züfer ile sabâh ezânına kadar konuşup, ikinci ayağını dışarı çıkarmadan, sabâh nemâzını kılmak için, yine mescide girmişdir. (İmâm-ı Alî “radıyallahü anh”, dörtbin dirheme kadar nafaka câizdir buyurdu) diyerek, kazancının dörtbin dirheminden fazlasını fakîrlere dağıtırdı.
  • Allahın rahmeti ve bereketi Muhammed aleyhiselam onun âl ve ashabı ve Bu kitabın yazarı Kıymetli Yûsuf El Karadavi nin üzerine olsun. Bu kitap Emevi doneminin kufe valisi Haccacı Zalim ve Muhaddis ve mufessir Said b. Cubeyr arasında cereyan eden ve haccacın said bin Cubeyr i şehit ettikten sonra Allahın gazabının üzerine çekmesi ile son bulur. Haccâc, Saîd b. Cübeyr'i öldürttükten kısa süre sonra kendi ölümünü isteyecek kadar büyük ruhî sıkıntılara mâruz kalmış, sonunda dayanılmaz mide ağrıları ve elem içinde ölmüştür. Ölüm haberini alan âlimler ona rahmet dilememişler; Hasan-ı Basrî, "Allahım, onu ortadan kaldırdığın gibi sünnetini de kaldır" diye dua etmiş, Ömer b. Abdülazîz şükür secdesine gitmiş ve İbrahim en-Nehaî sevincinden ağlamıştır.


    Bu kitapta nefsimi en çok etkileyen olaylardan biri Alim ve Tağut'un karşılıklı konuşmalarındaki üslupları oldu. Ben birinden rahatsız olduğumda "sen şöyle şöylesin! Böyle böyle yapıyorsun!" Diye direk yüzüne ve şahsına itham ettiğim halde burda yüce insan ve Alim mufessir Said bin Cübeyr Haccacın kendisi hakkındaki fikirlerini öğrenmek için sorduğu sorulara tıpkı burdaki gibi #33906888 Nebevi bir ahlakla "Yönetici odur ki.. Zalim budur ki.. Tağut şudur ki.. " diye direk Haccacın şahsına ve yüzüne değil yapılan yanlışlığa ve dikkat çekilmek istenen hakikate kuran ve sünnet ışığında ayetlerle hadislerle cevap vermesi oldu.

    Haccâc en kötü ithamları da hak etmiyor muydu? Ediyordu elbette. Said bin Cübeyr yüzüne karşı sen şunları yapıyorsun şöyle zulumler isliyorsun derse elbette hakkı söylemiş olur. Ama sanki burda savaşılan Haccâc olmuş gibi olur. Lakin said bin Cubeyr savaştığı "Zalimligin, Tağutlugun, yanlışlığın kendisi dir ve her kim bu yanlışlıkları yaparsa karşısında beni bulur " der gibi şahsa ve nefse değil bizzat kötülüğün kendisine karşı savaşmış ve isim vermeden şahsı itham etmeden "Zalim odur ki. . Zulüm şudur ki.." diye cevaplar vermesi oldu. Bir baba yada anne, hoca herhangi bir eğitimci yapılan yanlış karşısında faili itham ederse o yanlışlık sadece yapanla sınırlı kalır oysa direk yapılan fiilin yanlışlığı merkeze alınıp şahıs belirtilmeden anlatilmaya ve uyarilmaya çalışılırsa böylece hem yapan kişinin bir daha aynı hataya düşmesi engellenir hem de yapabileceklerin önüne geçilmiş olur, kimse incitilmeden aşağılanmadan ve hor görülmeden Şeytan ve nefis dahil edilmeden bu çok büyük bir eğitim metodu değil midir?

    Dilerim bu kitap ve hitap nefs-i emmareme bir ders bir güzel misal mahiyetinde olur da "O en güzel Ahlâk sahibi"nin ve izinden gidenlerin ahlâkıyla ahlaklanmış olurum.

    Rabbim bizi faydali ilimle nurlandirsin. Vesselâm..
  • et-Tefsîrü'l-kebîr'i neşreden Şehhâte, Mukâtil'in İstiva, arş, kürsî, sâk ve yemînullah hususunda tecsîme düştüğünü, diğer haberî sıfatları ise te'vil ettiğini belirtmektedir. Makâlât kitaplarında geçen ağır ithamlar Mukâtil'in eserlerinde ortaya koyduğu görüşlerle uyuşmamakla birlikte et-Tefsîrü'l-kebîr'de teşbih ifade eden bir kısım nakil ve izahların bulunduğu da bir gerçektir. Bu sebeple onun yorum ve açıklamalarında kelâmı anlama ile kelâmın konusu olan varlığı anlama arasında doğrudan bir ilişki kurarak, bir meselenin mutlak gayb alanına ait olmasıyla hem gayb hem duyu alanıyla ilgili oluşunu birbirinden ayırdığı sonucuna varılabilir.

    Buna göre Mukâtil mutlak gayba dair âyetleri aklî çıkarımlarla te'vil cihetine gitmemektedir; çünkü naklî bir delil olmadan bu tür nasların açıklanamayacağını düşünmekte ve sadece âyetin zikrettiği gerçekliğin Kur'an genelindeki paralel anlatımlarına başvurarak ilgili rivayetleri sıralamaktadır. Açıklama türünden söyledikleri ise daha çok rivayetlerin muhtevasından bir bütünlük oluşturmaya yöneliktir.

    Bu tür bir te'vil tarzı, asıl itibariyle mevcut malzemenin aktarılmasından ve Selefe has bir yaklaşımla ifadeleri olduğu gibi kabul etmekten ibarettir.

    Buna karşılık gaybî boyutu olmakla birlikte aslında duyulur âleme dair âyetlerden teşekkül eden ikinci kısımla tamamen duyulur âlemle ilgili âyetlerden oluşan üçüncü kısımda ya doğrudan lugavî açıklamaları ya da istidlal ve ri­vayetleri kullanarak âyetin yorumunu ortaya koymaktadır.

    Bu yönüyle Mukâtil Selef yaklaşımından ayrılmakta ve Selefin yorumlamaktan kaçındığı haberî sıfatları te'vil etmektedir. Dolayısıyla Mukâtil'in yaklaşımı bir ifade tarzı olup onun teşbihe düştüğünü söylemek isabetli değildir.

    Peygamberlerin ismet sıfatına sahip olduklarına dair Mukâtil'in görüşü daha sonra kelâm ilminde benimsenmiş ve kendisi ismet inancının temelini oluşturan âlim olarak kabul edilmiştir.

    Mukâtil'in ilmî şahsiyetinde öne çıkan yönü tefsirciliğidir. Her ne kadar kendisinden önce Saîd b. Cübeyr, Hasan-ı Basrî, Amr b. Ubeyd, Mücâhid b. Cebr, İkrime el-Berberî ve İbn Cüreyc gibi âlimler Kur'an tefsiriyle meşgul olmuşlarsa da onların tefsirleri hem kısmîdir hem de tamamı günümüze ulaşmamıştır.

    Mukâtil'e atfedilen eserler onun nâsih-mensuh, muhkem-müteşâbih, vücûh-nezâir gibi tefsir ilminin ana meseleleriyle ilgilendiğini ve bu konularda kitaplar yazarak, bu ilmin inşasında önemli rol oynadığını göstermektedir.

    Mukâtil âyeti âyetle tefsir etmiş, rivayet ve dirayet yöntemini birlikte kullanmıştır. Bu sebeple Mâtüridî gibi sistematik ve kapsayıcı olmasa da aklî tefsir yöntemini kullanan ilk müfessir kabul edilmiştir.

    Bunlar ilahiyat Fakultesinde ogrendiklerim hakkında bu kitabın
  • Said bin Cübeyr (r.a.)'den rivayetle
    Hz. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

    "Ademoğlu sabah vakti uyandığında, tüm organları, dile şu hatırlatmada bulunur: (Ey dil!) Bizim hakkımızda Allah'tan sakın!

    Eğer sen düzgün olur, Allah'ın istediği doğrultuda çalışırsan, biz de doğru oluruz; eğer sen yoldan saparsan biz de yoldan saparız (biz sana bağlıyız)"

    Tirmizi, Zühd, 60;
    Ahmed bin Hanbel, Müsned, 3/95
  • Karadavi bu kitabında Haccac bin Yusuf ile Said bin Cubeyr arasında geçen hak ve batıl kavgasını anlatmış ve kazananı belirlemiştir. Okuyunca da gördüğümüz gibi bu hak ve batılın kavgası günümüzde de aynı şekilde devam etmektedir.Sayfası az ama muhtevası ağır bir kitap. Zalimin gücüne rağmen Hakk'ın tarafında olmak duasıyla